Etiket: kuranın açıklanması

  • Kur’ân’a Göre Resulullah’ın Tebyîn Görevinin Anlamı / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’a Göre Resulullah’ın Tebyîn Görevinin Anlamı / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’a Göre Resulullah’ın Tebyîn Görevinin Anlamı

    Tebyin, açıklamak anlamına gelmektedir.[1]

    Pek çok âyette Kitab’ın apaçık olduğu belirtilmektedir.[2] Bir âyet şöyledir:

    الۤرٰ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ

    “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.” (Yusuf 12/1)

    Âyetlerin açıklanma işini Yüce Allah üzerine almıştır.[3] Yani açıklamaları O yapmıştır. Bir âyette şöyle buyrulmaktadır:

    لَا تُحَرِّكْ بِه۪ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه۪  اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُ  فَاِذَا قَرَاْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُ  ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ

    “Onunla acele hüküm vermek için dilini hareket ettirme. Onu toparlamak ve Kur’ân (kümeleşmiş) haline getirmek bizim işimizdir. Toparladığımızda hemen Kur’ânı’na (anlam kümesine) uy. Zaten onu açıklamak bizim işimizdir” (Kıyâmet 75/16–19)

    Yüce Allah, açıklama işini üzerine alma sebebi olarak da şöyle buyurmaktadır:

    الَر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ إِنَّنِي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ

    “Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri hakîm ve habîr olan Allah tarafından muhkem kılınmış ve de açıklanmış bir kitaptır. Böyle olması Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir. (De ki:) Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim” (Hûd 11/1-2)

    Kitabın ayetleri, Allah’tan başkasına kulluk etmememiz için Yüce Allah tarafından muhkem kılınıp açıklandığına göre, kitabın açıklamaya ihtiyacı yoktur. Bize düşen,  Yüce Allahın yapmış olduğa açıklamalara bir usul çerçevesinde ulaşma gayreti göstermektir. Bizden istenen, başkalarının söyledikleri değil, Kitabın bildirdikleridir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    الۤمۤصۤ  كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ فَلاَ يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ لِتُنذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ  اِتَّبِعُوا مَاۤ اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِه۪ۤ اَوْلِيَاۤءَ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَ

    “Elif, Lam, Mim, Sad. Bu, sana indirilen Kitap’tır. Ondan dolayı içinde bir sıkıntı olmasın. Onunla uyarıda bulunasın ve müminler için bir tezkîr olsun, bilgilerini kullansınlar diye indirilmiştir. Rabbinizden size ne indirilmişse ona uyun, Allah ile aranıza koyduğunuz velilere uymayın. Ne kadar az tezekkür ediyor; bilgilerinizi ne kadar az kullanıyorsunuz.” (A’râf 7/1-3)

    Bu durumda, tebyin kelimesinin nebî ve rasullere nisbet edilmesi, onların, Kitaplarda olanı ortaya koymaları anlamında olmalıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

    “Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. (O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’ân’ı indirdik.” (Nahl 16/43-44)

    Her iki âyette de “zikir” kelimesi geçmektedir. Rasûlullah’a indirilen zikir yani Kur’ân önceki kitapları tasdik etmektedir.[4] Yukarıdaki iki âyette buna dikkat çekilmektedir. Böylelikle Ehl-i Kitap ellerindeki kitapla Kur’ân’ı karşılaştırdıklarında Kur’ân’ın Allah’ın Kitabı olduğunu anlayacaklardır. Nitekim bunu itiraf edip gereğini yapanlar olduğu gibi, görmezlikten gelenler de olmuştur.[5] Burada Rasûlullah’ın Kur’ân’la tebyini önceki kitaplarda olanların Kur’ân’da açıkça ortaya konması anlamındadır. Zaten Rasûlullah’ın tebyininin Zikir’le yani Kur’ân’la olacağı âyette bildirilmektedir. Şu âyetler konuya daha da açıklık getirmektedir:

    وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُون  وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ  ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنجَيْنَاهُمْ وَمَن نَّشَاء وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

    “Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. Biz onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi. Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helak ettik. Andolsun size, içinde size indirilenlerin olduğu bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiya 21/7-10)

    Surenin devam eden âyetlerinde Ehl-i Kitabı’n, ellerindeki Kitap ile Kur’ân’ı karşılaştırmaları istenmekte ve şöyle denilmektedir:

    أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ هَذَا ذِكْرُ مَن مَّعِيَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُم مُّعْرِضُونَ  وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ

    “Yoksa ondan başka ilahlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların Kitab’ı ve işte benden öncekilerin Kitab’ı Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet edin’ diye vahyetmişizdir.” (Enbiya 21/ 24-25)

    Karşılaştırma, Rasûlullah’a da teklif edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:

    فَاِنْ كُنْتَ ف۪ي شَكٍّ مِمَّاۤ اَنْزَلْنَاۤ اِلَيْكَ فَسْـَٔلِ الَّذ۪ينَ يَقْرَؤُۧنَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَ لَقَدْ جَاۤءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ

    “Sana indirdiğimiz şeyden şüphe ediyorsan senden önce indirilmiş kitabı okuyanlara sor. Doğrusu Rabbinden sana aynı gerçek gelmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma.” (Yunus 10/94)

    Kur’ân, önceki kitapların Arapça olarak indirilmiş şeklidir. Âyette şöyle buyrulmaktadır:

    وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰىۤ اِمَامًا وَرَحْمَةً وَهٰذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا وَبُشْرٰى لِلْمُحْسِن۪ينَ

    “Ondan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musa’nın kitabı vardır. Bu da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.” (Ahkâf 46/12)

    Arapça olarak indirilen Kur’ân’dakiler, önceki kitaplarda da vardı. Ellerinde kitap olanlar bunu biliyorlardı. İlgili âyetler şöyledir:

    وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ  اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِه۪ هُمْ بِه۪ يُؤْمِنُونَ  وَاِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ قَالُوۤا اٰمَنَّا بِه۪ۤ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَاۤ اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِه۪ مُسْلِم۪ينَ

    “Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye, sözü (vahyi) birbiri ardınca yetiştirmişizdir (aralıksız vahiylerimizi göndermişizdir). Ondan (Kur’an’dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara (Kur’an) okunduğu zaman: Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik, derler.” (Kasas 28/51 vd.)

    وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ  نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ  عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ  بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ  وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ  أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاء بَنِي إِسْرَائِيلَ  وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ  فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ

    “Şüphesiz bu Kur’ân, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir. Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir. Şüphesiz bu (Kur’ân’ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir? Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı yine buna inanmazlardı.” (Şuara 26/ 192-199)

    وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلًا قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ

    “Allah’ı görmezlik edenler; “Sen elçi olarak gönderilmiş değilsin” derler. De ki: “Aramızda Allah’ın ve o Kitab’ın bilgisine sahip olanların şahit olması yeter.” (Ra’d 13/43)

    Rasûlullah, Ehl-i Kitab’ın Kitap’tan gizledikleri ve ihtilafa düştükleri şeyleri Kur’ân’la ortaya koymuştur. Bu diğer peygamberler için de geçerlidir.[6] İlgili âyetler şöyledir.

    يَاۤ اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاۤءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍ قَدْ جَاۤءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ

    “Ey Ehl-i kitap! Resûlümüz size Kitap’tan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi.” (Mâide 5/15)

    تَاللّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ  وَمَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلاَّ لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

    “Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır. Sana Kitab’ı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.” (Nahl 16/63-64)

    Esasında âyette, insanların ihtilafa düştükleri şeyin kim tarafından beyan edildiği açıkça belirtilmektedir. Âyette, insanlara ihtilafa düştükleri şeyi açıklaması için Rasûlullah’a kitap indirildiği bildirilmektedir. Yani Rasûlullah kendisine verilen Kitap’la yapacaktır bu açıklamayı. Dolayısıyla bu tebyin, bir şeyin bildirilmesi, ortaya konması anlamındadır. Nitekim ihtilafa düşenlere ahirette yapılacak açıklama için Kur’ân’da tebyin[7], hüküm verme[8], haber verme[9], kazâ[10], tafsil[11] kelimeleri birbirinin yerine kullanılmaktadır. İhtilaf edilen şeylerin açıklığa kavuşturulmasının Kitap’la olduğuna dair şu âyetler dikkat çekicidir:

    إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَقُصُّ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَكْثَرَ الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ

    “Gerçekten bu Kur’ân İsrailoğulları’nın üzerinde çekişip durdukları konuların pek çoğunu aydınlatmadadır.” (Neml 27/76)

    İsrailoğullarının ihtilaf ettikleri pek çok şeyi Kitap anlattığına göre Rasûlullah kendisine indirilen bu Kitap vasıtasıyla açıklamada bulunmuştur.

    كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلاَّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ لِمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ وَاللّهُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

    “İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan peygamberler gönderdi. Onlarla birlikte gerçeği içeren kitap da indirdi ki, ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hakemlik yapsın. Kitapta ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah düzenine uyanı doğruya yöneltir.” (Bakara 2/213)

    Âyete göre insanların ihtilaf ettikleri konularda peygamberlerin hüküm vermesi için Allah kitap göndermiştir. O halde açıklama Kitap’la olmaktadır. Zaten yine âyetin son tarafına göre ihtilaf ettikleri konularda inananları doğruya ulaştıran Allah’tır. Bu da Kitap vasıtasıyla olmaktadır. Şu âyette de bu vurgulanmaktadır:

    وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ

    “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur. İşte, bu Allah, benim Rabbimdir. O’na dayandım ve O’na yönelirim.” (Şûrâ 42/10)

    Esasında ihtilafa düştükleri şeyler de Kitaptakiler hakkındadır:

    ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِي الْكِتَابِ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ

    “Bu böyledir; çünkü Allah o Kitab’ı, gerçeği içerir halde indirmiştir. Kitap konusunda anlaşamayanlar ise elbette derin bir ayrılığa düşerler.” (Bakara 2/176)

    وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

    “Kendilerine o açık âyetler geldikten sonra ayrı düşen ve ihtilaf çıkaranlar gibi olmayın. Böylelerinin payına düşen büyük bir azaptır.” (Âli İmrân 3/105)

    İnsanların ihtilafa düştükleri şeyden dolayı Ahirette hesaba çekilmeleri için ihtilafa düştükleri şeyin bu dünyada açık seçik ortaya konması gerekir. Bu, kitapla olur. Mesela insanların yeniden dirilme konusunda inkar ve şüphe etmeleri gibi. Kitapta bu gerçek açıklanmış olmasına rağmen kimileri bunu inkar edecek ve bu gerçeği ahirette anlayacaklar. Allah şöyle buyurur:

    وَأَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لاَ يَبْعَثُ اللّهُ مَن يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَاذِبِينَ

    “Allah ölen kimseyi tekrar diriltmez” diye bütün güçleriyle yemin ettiler. Hayır, bu Allah’ın verdiği hak sözdür ama bunu insanların çoğu bilmezler.  Tekrar diriltecek ki, görüş ayrılığına düştükleri şeyi onlara açıklasın ve Allah’ı görmezlikten gelenler, yalancı olduklarını öğrensinler.” (Nahl 16/38-39)

    Şu âyetlerde geçen tebyin kelimeleri gizlenenlerin, saklananların açıkça ortaya konması anlamındadır:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَـئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ  إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَبَيَّنُواْ فَأُوْلَـئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ  إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ  خَالِدِينَ فِيهَا لاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ  وَإِلَـهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ

    “İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde onları gizleyenler… İşte Allah onlara lanet edecektir. Lanet edecek olanlar da lanet edecektir. Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim, ikramım boldur. Âyetlerimizi görmezlikten gelen ve görmez halde iken ölenler… Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti işte onların üzerinedir. Onlar, sürekli o lanet altında kalırlar. Ne azapları hafifletilir, ne de ara verilir. Sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. İyiliği çok, ikramı boldur.” (Bakara 2/159-163)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ

    “Ey Kitab ehli, Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi size açıklayan birçoğunu da affeden Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.” (Maide 5/15)

    Âyetlerde görüldüğü şekliyle tebyin, yani Kitaptakilerin olduğu gibi tebliğ edilmesi herkesin yapması gereken şeydir. Şu âyette bu açıkça belirtilmektedir:

    وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

    “Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitab’ı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alış veriş ne kadar kötüdür.” (Al-i imran 3/187)

    Kitaplardakilerin olduğu gibi ortaya konmaması yani saklanması durumunda Allah’ın lanetinden bahsedilmektedir.[12] Bu saklama işi, bazı âyetlerin kitaplardan silinmesi şeklinde değil de âyetlerin bağlantılarının kopartılarak kitapların tahrif edilmesi şeklinde anlaşılmalıdır.[13]

    Allah’ın indirdiği kitapla her şeyin açık açık anlatılabilmesi için rasullerin, o toplumun diliyle gönderilmeleri gerekir. İlgili âyet şöyledir:

    وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    “Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın. Bundan sonra Allahsapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Güçlü olan o, doğru karar veren odur.” (İbrahim 14/4)

    Muhatapların tebliği anlayabilmeleri için elçilerin, kendi toplumlarının diliyle gönderilmiş olması tabiidir. İlgili âyetler şöyledir:

    فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُّدًّا

    “Gerçekten Biz Kur’ân’ı kendi dilinle bildirip onun anlaşılmasını kolaylaştırdık, sakınanları müjdeliyesin, karşı koyanları da uyarasın diye.” (Meryem 19/97)

    فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

    “Biz o Kur’ân’ı senin dilinle bildirerek anlaşılmasını kolaylaştırmış olduk, öğütlensinler diye.” (Duhâ 44/58)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلَى فَتْرَةٍ مِّنَ الرُّسُلِ أَن تَقُولُواْ مَا جَاءنَا مِن بَشِيرٍ وَلاَ نَذِيرٍ فَقَدْ جَاءكُم بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    “Ey Kitab ehli, elçilere ara verildikten sonra, size açıklama yapan Elçimiz geldi. Bize müjdeci ve uyarıcı biri gelmedi diyebilirdiniz ama işte müjdeci ve uyarıcı geldi. Allah her şeye gücü yetendir.” (Mâide 5/19)

    Âyette, insanların, kendilerine müjdeci ve uyarıcı gelmedi dememeleri için müjdeci ve uyarıcı olarak onlara açıklama yapan Rasûl geldiği bildirilmektedir. Rasûlullah müjde ve uyarılarını Kitap’tan yaptığına göre, âyette sözü edilen açıklamalar vahyin tebliğinden başka bir şey olamaz. Şu âyetle birlikte değerlendirildiğinde Rasûlullah’ın getirdiği ve açıklama yaptığı şeyin ne olduğu daha iyi anlaşılmış olacaktır:

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ

    “Ey Kitab ehli, Kitap’tan gizlediğiniz bir çok şeyi size açıklayan bir çoğunu da affeden Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.” (Maide 5/15)

    Kur’ân’da tafsîl kelimesi ile de Kur’ân’ın Allah tarafından açıklandığı, dolayısıyla mufassal bir kitap olduğu belirtilmektedir.[14]

    Pek çok ayette Kur’an’ın Allah tarafından açıklanmış bir kitap olduğu bildiriliyorsa hiç kimsenin onu açıklamak gibi bir görevi ve yetkisi olamaz. Bize düşen görev Allah’ın yapmış olduğu açıklamaları tespit etmeye çalışmaktır. Bu da, onun göstermiş olduğu usulün takip edilmesi ile mümkün olur.


    Notlar:

    [1] “B-y-n”, açık seçik olmak ve açıklamak anlamına gelir. Mastarı “beyân” ve “tibyân”dır. Açıklamak anlamına gelen tefil babından mastarı “tebyîn” ve “tibyân”dır. el-Mu’cemü’l-‘arabiyyü’l-esâsiyy, Komisyon, b-y-n md. Elmalılı Hamdi Yazır tefsir ve beyan arasındaki farkı ızah ederken şunları söylemektedir: “…usuli fıkıh ilminde de tefsir hafası bulunanı izah diye ta’rif olunur ve beyanın aksamından bir kısım sayılır. Şöyle ki: iyzahı meram diye ta’rif olunan beyan evvel emirde iki kısımdır: birisi ibtidaen beyan diğeri de binaen beyandır. Bir manâ ilk evvel söylendiği zaman ibtidaen beyandır. Bir nevi ifade sebkettikten sonra yapılan beyana da binaen beyan tabir olunur. Bu da beyanı takrir, beyanı tefsir, beyanı tağyir, beyanı tebdil, beyanı zaruret namiyle beş kısımdır. Ve işte tefsir bu beş kısımdan ikincisidir ki “ ءايضح ما فيه خفا ”  diye tarif olunur. Nazımda hafanın aksamı da dörttür: Hafiy, müşkil, mücmel, müteşabih. Tefsirde bu dörtten hafiy müşkil, mücmel kısımlarına lâhık olur. Manayı muradı tefsir edilmemiş olan mücmel müteşabih kalır. Hafiy ve müşkil olanlar taleb ve teemmül ve usule müracaat suretiyle dahi tefsir olunabilirse de mücmelin tefsiri ancak sahibinden beyana mütevakkıf olur. Bunun içindir ki Kur’anda hafiy ve müşkil kabilinden bulunanları ehli dirayet ve ictihad olan ulema taleb ve teemmül ve usule müracaat suretiyle beyan ve izah edebilirler ve buna dahi tefsir ıtlak olunur ise de mücmelin tefsiri mücmilin beyanına vabeste olduğundan ancak Allah ve resulünün beyanıyla olabilir. Asıl tefsir de işte budur. Yani tevkifîdir: rivayete mütevakkıftır…” Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dinin Kur’an Dili Yeni Meallı Türkçe Tefsir, Matbaai Ebüzziya, İstanbul, 1935, I, 26-27.  Elmalılı Hamdi Yazır özetlediği klasik beyan anlayışını şu şekilde gösterebiliriz:
    [2] Hicr 15/1; Şu’arâ 26/2; Kasas 28/2; Ya Sin 36/69; Zuhruf 43/2; Duhân 44/2.
    [3] Bakara 2/118; Âl-i İmrân 3/118; Hadîd 57/17.
    [4] Bakara 2/ 41, 89, 91, 97, 101; Âl-i İmrân 3/3, 81; En’âm 6/92; Yunus 10/37; Yusuf 12/111; Ahkâf 46/12.
    [5] Bakara 2/89; Mâide 5/82 vd.; Kasas 28/51vd.
    [6] Zuhruf 43/63.
    [7] Nahl 16/92.
    [8] Âl-i ‘Imrân 3/55; Hacc 22/69; Bakara 2/113; Nahl 16/124; Zümer 39/46.
    [9] Mâide 5/48; En’âm 6/164.
    [10] Yûnus 10/93; Câsiye 45/ 17.
    [11] Secde 32/25.
    [12] Âl-i İmrân 3/187.
    [13] Bakara 2/75; Âl-i İmrân 3/7; Nisâ 4/46; Mâide 5/13, 41.
    [14] En’âm 6/55, 97, 98, 114, 126; A’râf 7/32, 52, 174; Tevbe 9/11; Yunus 10/5, 24, 37; Hûd 11/1; Yusuf 12/111; Ra’d 13/2; Rûm 30/28; Fussılet 41/3.

  • E-Kitap: Tasdik

    E-Kitap: Tasdik

    Nebiler ve onlara verilen kitapların meşruiyeti büyük oranda tasdik ilişkisine dayanır. Kendinden öncesini tamamen yok sayan, geçersiz kılan bir nebîye insanların tabi olma yükümlülüğü yoktur. Dolayısıyla; yeni bir nebî gelene kadar önceki şeriatın gereklerini yerine getiren kimselerin, gelen nebîye tabi olduktan sonra şer’î ahkama dair hayatlarında köklü değişiklikler beklenemez. Mesela; Muhammed (a.s.)’a tabi olana kadar, zina etmeyen, faiz yemeyen, içki içmeyen bir Ehl-i kitabın, Muhammed (a.s.)’a tabi olduktan sonra, herhangi bir vahiy henüz inmediği gerekçesiyle bu konularda bir ara dönem yaşayıp tüm bu hususlarda serbest olduğu, yani isterse zina edip faiz yiyeceği, içki içip abdestsiz namaz kılabileceği düşünülebilir mi? Yeni bir nebîye tabi olanların, şer’î hükümler hususunda önceki şeriattan kopuk bir ara dönem yaşadıklarını düşünebilmek, bu insanların nebî olduğundan emin olmadıkları birine tabi olacak kadar büyük bir riski göze aldıklarını kabul etmek anlamına gelir ki samimi hiçbir mümin böyle bir şey yapmaz. Tabi olduğu şeriat uyarınca haram olduğu için içki içmeyen ama son nebîye tabi olduktan sonra kendisine içkinin haramlığı hususunda herhangi bir âyet inmediği söylendiği için içki içen bir mümin olabilir mi?

    Bu çalışmada ilahi kitaplar arasındaki irtibatın adı olan ancak gelenekte ihmal edilen tasdik kavramına dair genel bir çerçeve çizilecektir. Böylelikle öncesi olmayan din algısının ya da din adına her şeyin miladi 610 yılından itibaren başlayıp tamamlandığına dair düşüncenin yeni baştan değerlendirilmesine zemin hazırlanacaktır.

    Linkten indirebilirsiniz:

  • E-Kitap: Hikmet

    E-Kitap: Hikmet

    “Kur’ân’ın Öğrettiği Kavramlar” serisinin elinizdeki sayısında “hikmet” kavramını ele aldık.

    Yüce Allah büyük bir lütufta bulunarak tarih boyunca insanlara nebiler göndermiş, o nebiler de görevleri gereği kendilerine verilen kitabı insanlara hem tebliğ etmiş hem de sorunlara o kitaptan çözümler getirmişlerdir.

    Rabbimiz gönderdiği kitaplardan hüküm çıkarma yolunu göstererek kullarına bir başka büyük lütufta daha bulunmuştur. Böylelikle insanların başka kullara kulluk etmelerinin yolunu da kapatmıştır.

    Hikmet kavramını işlediğimiz bu çalışmamızı linkten indirebilirsiniz:

  • Kur’an’ı Anlamada Usûlün Önemi / Dr. Fatih Orum

    Kur’an’ı Anlamada Usûlün Önemi / Dr. Fatih Orum

    Yüce Allah her şeye bir ölçü koymuştur. O, şöyle buyurur:

    “Şüphesiz Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talâk 65/3)

    Şu âyet de Allah’ın katında, her şeyin bir ölçüye göre olduğunu gösterir:

    “Onun katında her şey bir ölçüye göredir.” (Ra’d 13/8)

    O’nun varlıkları yaratması da hep bir ölçüye göredir. İlgili âyet şöyledir:

    “Biz, her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” (Kamer 54/49)

    Her şeye bir ölçü koyup, her şeyi o ölçüye göre yarattığı için, Allah’ın her işi ve her emri, belirlenmiş bir ölçüye göre olur. Nitekim O, şöyle buyurur:

    “Allah’ın işi, tam belirlenmiş bir ölçüye göredir.” (Ahzâb 33/38)

    Allah’ın şüphesiz her şeye gücü yeter ama O, var ettiği her şeye bir ölçü koymak suretiyle kulları için bir imtihan ortamı oluşturmuştur. Bundan dolayı, “Allah’ın her şeye gücü yeter” şeklinde meal verilen pek çok âyet, “O, her şeye bir ölçü koyar” şeklinde dilimize çevrilmelidir.

    Yüce Allah’ın, pek çok âyette, hidâyetin de başarının da, kendisinin koyduğu ölçülere/düzene uyan ve bunun gereğini yapanlar için olduğunu bildirmesi de önemlidir.[1] Çünkü bu, hayatı doğru anlamlandırmamızı sağlar ve kul olma bilincimizi geliştirir.

    Dinin fıtrat olarak tanımlanması da bundan dolayıdır. Her şeyi bir ölçüye göre yaratana kul olduğunun bilincinde olan kişi, “her şeye gücü yetmesine, yani mutlak güç sahibi olmasına rağmen Yüce Yaratıcı, her şeye bir ölçü koymuş, her şeyi bir ölçüye göre yaratmış ve başarıyı, düzenine uyanlara vaat etmiş ise, bir kul olarak benim, O’nun koymuş olduğu ölçülere uymadan başarıya ulaşmam mümkün değildir.” şeklinde düşünür. İşte bu düşünce her şeyi değiştirir. Çünkü böyle düşünen bir kişi, başarıya ulaşmak için hayallerin değil ölçülerin peşine düşer. Ölçüye uymazsa kaybedeceğini bilir, başarısızlığa uğradığında, bunun nedenini kendinde arar. Bu bilince sahip kişi, Allah’ı doğru algılar, etrafındaki gelişmeleri doğru yorumlar, yere sağlam basar ve başarıyı yakalar. Yüce Allah’ın, hikmetin gereğini yapana verileceğini, bunu elde edenin de diğerlerine göre üstünlük elde etmiş sayılacağını bildirmesi, bu açıdan önemlidir.[2]

    Ölçü varsa usûl bir zorunluluktur. Çünkü ölçü, usûl ile tespit edilir. Bugün tabiat kitabının âyetlerini okuyanlar, Allah’ın koymuş olduğu ölçüye uyarak, her ilmin kendi disiplini çerçevesinde sonuca ulaşmaya çalışırlar. Aynı ölçü, Allah’ın Kitabı için de söz konusu olduğundan, kitâbî âyetler de bir usûl üzere okunmalıdır. Çünkü Allah’ın âyetleri kevnî ve kitâbî olarak ikiye ayrılır. O’nun kevnî âyetlerini okumak ve onlardan sonuçlar çıkartmak nasıl bir usûlü gerektiriyorsa Kitâbî âyetleri ihtiva eden Kitab’ın da açıklamalarına ulaşmak, bir usûlü ve bu usûle uygun hareket eden ekipleri gerektirir. Şu âyet bunu gösterir:

    “İman edeceklere doğru yolu göstersin ve rahmet olsun diye ilim üzere açıkladığımız bir Kitap gönderdik.” (A’râf 7/52)

    Allah’ın Kitabı’nın belli bir usûle göre okunmasının gerekliliğini herkes dile getirir. Burada herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. İhtilaf, o usûlün ne olduğu hususundadır. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi pek çok bilim dalında faaliyet gösteren bilim insanları, kurulu sistemi anlamanın ve keşfetmenin peşinde oldukları için, çalışmalarını, Allah’ın koymuş olduğu ölçü ve kurallara göre yürütmek zorundadırlar. Kevnî âyetleri okuyanlar, kendi koydukları ölçülere göre hareket eder ve sistem kurmaya çalışırlarsa başarısızlık kaçınılmazdır. Dahası bu, dengeleri bozar ve insanlığı huzursuz ve mutsuz eder.

    İnsanlara huzur, mutluluk ve refah vermesi için varedilen dünya, onların cehennemi olur. Aynı durum kitâbî âyetler için de geçerlidir. Kitâbî âyetleri okuyup anlamaya ve uygulamaya çalışanlar, bunu kendi ölçülerine göre yaparlarsa, sistem kurmaya, yani din oluşturmaya kalkışmış olurlar. Bu, insanların mutluluğu için gönderilmiş dinin, insanlar için sıkıntı kaynağı haline gelmesine yol açar. Din, kişinin ahiretini de ilgilendirdiğinden, bu alanda yapılan yanlışlar, sadece dünya hayatının değil, ahiretin de kaybı demek olur ki bunun, telafisi mümkün olmayan büyük bir kayıp olacağı ortadadır.

    Dinin tek sahibinin Yüce Allah olduğu gerçeği hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Her türlü tasarruf hakkı sadece O’na aittir. Bize düşen; O’na kulluk edip, yalnız O’ndan yardım dilemektir. Bu da, dinde tek şâriin, yani hüküm koyucunun O olduğunu kabul etmekle olur. Şu âyet, bu açıdan çok önemlidir:

    “Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri hakîm ve habîr olan Allah tarafından muhkem kılınmış ve de açıklanmış bir kitaptır. (Böyle olması) Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir. (De ki:) Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim” (Hûd 11/1-2)

    Âyette geçen “ َ ُ وا ِإالَّ الل د ُ ب ْ َع تَّ الَأ) = Böyle olması) Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir” ifadesi, Yüce Allah’ın, âyetleri niçin muhkem ve mufassal olarak indirdiğinin sebebini bildirmektedir. Böyle olmasaydı, yani âyetleri açıklama ve detaylandırma işi insanlara bırakılsaydı, ortaya konan din, indirilmiş değil oluşturulmuş din olurdu. Oluşan din, Allah’ın değil insanların dini olurdu. Bu, dinde ve hükümde ortaklık anlamına gelirdi. Allah, böyle bir ortaklığı kabul etmeyeceğini şu âyetinde bildirir:

    “Onun ile aranıza koyarak kulluk ettiğiniz şeyler, adını sizin ve atalarınızın koyduğu şeylerden başkası değildir. Allah o konuda kimseye bir yetki vermemiştir. Hüküm, Allah’ın hükmüdür. O, kendinden başkasına kul olmamanızı emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak, insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf 12/40)

    Âyette, insanların Allah’ın dışında kulluk ettiklerinin, kendilerinin ve atalarının ortaya koydukları kurgular olduğu bildiriliyor. Oysa Allah, bu konuda kimseye bir yetki vermemiştir. Çünkü tek hüküm koyucu O’dur. İnsanların, Allah’ın yanı sıra başkalarına kulluk etmeleri, başkalarını dinde söz sahibi kabul etmeleri ile olur. Bu, Allah’tan başkasına da kulluk etmek demektir. Oysa emredilen, kulluğu sadece O’na yapmaktır. Dosdoğru din bunu gerektirir. Birilerinin ya da atalarının kurguladığı usûl veya bu usûle ait kavramların değil Allah’ın koyduğu usûl ve bu usûle ait kavramların peşine düşmemiz emredilmiştir. Yüce Allah insanların kendi kurgularının peşine düşmemeleri için Kitab’ı tek kaynak yapmış, onu kendi açıklamış, bu açıklamalara ulaşmanın yolunu da göstermiştir. İnsanların çoğu bu gerçeği görmezden gelirler. Çünkü İnsan, sınırları aşmaya, her şeye hükmetmeye meyilli yaratılmıştır. O, bu konuda o kadar cüretkârdır ki, Allah’a din öğretmeye dahi kalkar.[3] İnsanın zaafını en iyi bilen Allah, bu konuda onu sürekli uyarmış, kanun koyucunun kendisi olduğunu hatırlatmıştır.

    Tek Şâri’ yani hüküm koyucu O’dur. Biz sadece O’nun bize gönderdiklerini, bize gösterdiği şekilde anlamak ve uygulamakla yükümlüyüz. Buna nebî ve rasûller de dahildir. Yukarıda geçen Hûd sûresinin ikinci âyetindeki “ ْ ُكم ني َل َّ ن ِ ا ٌ َشير ب َ و ٌ َذير ن ُ ه ْ ن ِم = Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim” ifadesi bunu göstermektedir. İfadede geçen “ ُ ه ْ ن ِم “ifadesi, Rasûlullah’ın yapmış olduğu uyarı ve müjdelelerin Kitap’tan olduğunu gösterir. Şu âyet de bunu teyid etmektedir:

    “Bu Kitap da, onu doğrulamak; zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arapça indirilmiş bir Kitap’tır.” (Ahkâf 46/12)

    Âyette, Kur’ân’ın uyarı yapan ve müjde veren bir kitap olduğu bildirilmektedir. Rasûllerin görevi, kendilerine vahyedileni tebliğ etmek olduğu için[4] yani rasuller kendilerine indirilen kitapları tebliğ ettikleri için, onların uyarı ve müjdeleri Kitap’tan olur. Rasûlullah’tan, bunu şöyle ifade etmesi istenmiştir:

    “De ki; Ben sizi sadece vahiy ile uyarmaktayım.” (Enbiyâ 21/45)

    Kur’ân’ın, nebî ve rasûl kavramlarına verdiği anlamı dikkate almayıp, zihinlerinde oluşturdukları nebî algısından hareketle farklı beklentilere girenler hakkında Yüce Allah şöyle buyurur:

    “Onlara bir âyet getirmediğin zaman ‘derleseydin ya?’ derler. De ki: ‘Ben Rabbim tarafından bana vahyedilene uyarım. Bunlar, Rabbinizden gelen göstergelerdir. Bir de inanan bir toplum için yol gösterici ve bir ikramdır.’” (A’râf 7/203)

    Rasûlullah’a, kendisinin vahye uyduğunun söyletilmesi önemlidir. Ona yapılan vahiy Kur’ân’dır. Kur’ân tek kaynaktır. Kur’ân’da her şeyin açıklandığı bildirilir. Bir âyet şöyledir:

    “Biz bu Kitab’ı sana indirdik ki her şeyi açıklasın, doğru yolu göstersin, ona bağlananlara bir ikram ve bir müjde olsun.” (Nahl 16/89)[5]

    Yüce Allah, Kitabı’nda her şeyi açık bir şekilde ortaya koyduğunu bildiriyorsa, din konusunda bizim başka kaynak arayışlarına girmemiz doğru olmaz. Bize düşen, tek hüküm koyucunun O olduğunu, Kitabı’nda da her şeyi açıkladığını kabul etmek, bu konuda şüpheler yaşamamaktır. Kur’ân’da bu durum şöyle ifade edilir:

    “Ben Allah’tan başka bir hakem mi ararım? Kitab’ı size açıklanmış olarak indiren O’dur. Kendilerine Kitap verdiklerimiz bilirler ki bu Kitap, Rabbin tarafından hak olarak indirilmiştir. Sakın tereddüt edenlerden olma!” (En’âm 6/114)

    Hal böyleyken gelenekte, “meselelerin sonsuz, âyetlerin ise sınırlı olduğu” söylenip[6] Kur’ân’a sınır çizilmiş, Kur’ân’ı beyan ettiği; onun dışında helal ve haram koyduğu iddia edilerek[7] Rasûlullah’ın görev ve yetkisi aşındırılmış, âyetler arası irtibatlar gözardı edilerek Kur’ân anlaşılmazlığa mahkûm edilmiştir.

    Allah’ın dinine gereği gibi uyan bir topluluktan daha önde bir topluluk olması mümkün değildir.[8] O halde, Müslümanların yüzyıllardır süregelen ve günümüzde de devam eden görünümleri, bir şeylerin ters gittiğinin en açık delili olsa gerektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    “Gevşemeyin, üzülmeyin de. Eğer inanıyorsanız, üstün olan sizlersiniz.” (Âl-i İmrân 3/139)

    Bize düşen, Kur’ân’ın açıklamalarının peşine düşmek olmalıdır. İnsanlara hidâyet ve nûr olarak gönderilen ve içerisinde her şeyin bir usûle göre açıklandığı bildirilen[9] Kitab’ın üzerinde yoğunlaşılmalı, tüm gayret, onun doğru olarak anlaşılması ve hayata geçirilmesi için olmalıdır.

    Rasûlullah’ın örnekliği bu konuda yolumuzu açacaktır. Geleneksel anlayışa göre Sünnet, Kur’ân’ın yanında müstakil bir kaynak sayılır.[10] Bu, Kur’ân’da yer almayan bir takım hükümlerin Sünnette olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Hatta ikisinde de bulunmayan çözümlere icmâ ve kıyasla ulaşılabileceği kabul edilir.[11] Oysa Kur’ân tek kaynaktır. Sünnet, Kur’ân’ın içerdiği hükümlerin Rasûlullah tarafından ortaya konması ve uygulanması olarak görülmelidir. Bu hükümleri ortaya koymak, bazen doğrudan âyeti tebliğ etmekle olabileceği gibi, bazen de âyetler arası ilişkilerden hüküm çıkarmak şeklinde olabilir. Bu durumda Sünnet, Kur’ân’ın dışında, ondan bağımsız bir kaynak olmayacaktır.

    Bundan sonraki yazılarımızda bu usulün temel kavramları, prensipleri ve uygulamalarını ele alacağız.


    [1] İnsan 76/29-30; Tekvîr 81/25-29. Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, SVY, İstanbul, 2011, 4. Baskı, s. 134 vd.
    [2] Bakara 2/269.
    [3] Hucurât 49/16.
    [4] Mâide 5/67, 92; Nahl 16/35, 82; A’râf 7/62, 68, 79, 93; Hûd 11/57; Ahkâf 46/23; Ahzâb 33/39.
    [5] Âyette geçen “her şeyin açıklanması” ifadesi ile kastedilenin Kitap olduğuna dair bkz. Yûsuf 12/111; Yûnus 10/37.
    [6] Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî Cessâs (ö. 370/981), el-Füsûl fi’l-usûl, Kuveyt, 1994, IV, s. 75. Ebu’l-Huseyn el-Basrî (ö. 436/1044), elMu’temed fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1403, II, s. 228; Muhammed b. Muhammed Gazâlî (505/111), el-Menhûl, Dımeşk, trs., s. 330; Ebü’l-Meâlî İmâmü’l-Harameyn Rükneddin Abdülmelik Cüveynî (ö. 478/1085), el-Burhân fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1997, II, s. 485; 499- 500, IV, s. 75; Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), el-Mebsût, Beyrut, 1989, XVI, s. 62; Mahlûf Muhammed Hasaneyn, Bülûğu’s-sûl, Kahire, 1966, s. 151.
    [7] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 67; Muhammed b. Ali eş-Şevkânî (ö. 1250/1834), İrşâdü’l-fühûl ilâ tahkîki’l-hakki min ‘ılmi’l-usûl, Kahire, 2006, I, 132.
    [8] Allah’ın dinine hakkıyla uyanların, yaşadıkl rı dönemde insanların en üstünü olacaklarının sünnetullah olduğuna dair bkz. Bakara 2/47, 122.
    [9] A’râf 7/52.
    [10] Şevkani, İrşâdü’l-fühûl, I, 132.
    [11] Zekiyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esas ları, trc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara, 1990, s. 39.