Etiket: tarihselcilik

  • “300 Fransız” bu konuya da Fransız! / Dr. Fatih Orum

    “300 Fransız” bu konuya da Fransız! / Dr. Fatih Orum

    Birkaç gün önce ajanslara düşen ve çeşitli kesimlerin tepkisini çeken haber aynen şöyleydi:

    “Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de aralarında olduğu 300 Fransız yazar ve siyasetçi, Yahudi düşmanlığı yaydığı iddiasıyla Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerin çıkartılmasını talep etti.”

    Birçok kesim için kaçırılacak türden bir fırsat değildi bu. Nitekim mikrofonu kapan, ekrana çıkan, klavye başına geçen herkes bu 300 Fransız’a haddini bildirmeye kalktı. Bildiriye imza atanların ne Kur’an’dan ne diğer ilahi kitaplardan haberdar oldukları, kutsala saldırı suçu işledikleri, aşağılık, bağnaz ve barbar oldukları, Kur’an’ı kendilerinin yap-boz tahtası sandıkları, DEAŞ’tan farkı olmadıkları söylendi.

    Hatta siyasilerden biri kendini tutamadı, Kur’an’ın, insanların ve cinlerin bir araya gelseler benzerini ortaya koyamayacakları bir kitap olduğunu hatırlattı bu anlayışı kıt 300 Fransız’a.

    Türkçe’de “Fransız kalmak” diye bir deyim vardır. Hani herhangi bir şeyi anlamayan kişiler yahut herhangi bir konudan uzak kalınan durumlar için sıklıkla kullandığımız.

    Bu 300 Fransız da, Müslümanların Kur’ân’a bakış açılarının ne olduğunu anlamamış olmalılar ki gereksiz bir bildiriye imza atıp boşu boşuna hem kendilerinin hem de sülalelerinin hal ve hatırını sordurdular.

    Boşu boşuna diyoruz çünkü muhtemelen bu 300 Fransız şöyle düşündü:

    Müslümanlara göre Kur’an’ın her ayeti bugün de geçerlidir. Müslümanlar Kur’an’da yer alan her ayeti zaman ve mekan farkı gözetmeden uygular, Kur’an’ın tek bir ayetini bile gözden çıkarmazlar. Her hükmünün kıyamete kadar geçerli olduğuna inanırlar.

    İşte talihsiz 300 Fransız da hatayı böyle düşünmekle yaptı. Bunlar, altı bin küsur ayetin Mushaf’ta halen yer alıyor olmasından hareketle, Müslümanların Kur’an’ın her ayetini dokunulmaz kabul ettiklerini, Kur’an’a güvenlerinin tartışılmaz olduğunu zannettiler. Müslüman ülkelerde mesela Türkiye’de dini eğitim veren kurumlarda Kur’an’ın her ayetinin tüm dünyada nasıl uygulamaya konulacağına kafa yorulduğunu zannettiler.

    Böyle zannettikleri için de bu 300 Fransız, Müslümanların Kur’an’a bakış açılarının ne olduğuna tam anlamıyla Fransız kaldılar.

    Binyılı aşkın bir geçmişe sahip olan ve milyonlarca cilt eserle geçmişi günümüze taşımış geleneksel din anlayışının Kur’an’a bakış açısına bakalım.

    Geleneğe göre Kur’an tek kaynak değildir. Sünnet de Kur’an gibi müstakil bir kaynaktır. Dolayısıyla Kur’an’dan bağımsız hatta bazen onun hükümlerini sınırlayıcı yahut tamamen ortadan kaldırıcı hükümler koyar. Kur’an tek başına yeterli, anlamlı ve uygulanabilir değildir. Sünnete mahkumdur. Geleneksel fıkıh ve tefsir külliyatına baktığınızda sünnetin hükümsüz bıraktığı iddia edilen yüzlerce ayetin olduğunu görürsünüz. Bu ayetler hâlihazırda Mushaf’ta yer almaya devam ediyor olsa bile.

    Sadece bu kadar mı? Geleneksel din anlayışında kitap ve sünnetin dışında da dinde hüküm kaynakları olduğu kabul edilir. Mesela icma denilen hayali uygulama, bin küsur yıldır İslam toplumlarında siyasetin dine müdahale aracı olarak kullanılmış ve icma marifetiyle zaman zaman Kur’an’ın hükümleri uygulamadan kaldırılmıştır.

    Geleneksel dini anlayışta kişisel ictihatlar da Kur’an’ın hükümlerini uygulamadan kaldırabilmiştir. İftira edilerek Halife Ömer’in Kur’an’ın hükümlerini askıya alan uygulamaları Ömer’in dehasına dem vurularak iştahla anlatılır da bunun esasında Kur’an’ın acziyeti anlamına geldiği kimseyi rahatsız etmez maalesef.

    İnanmayacaksınız biliyorum ama yine de söyleyeyim. Kendilerinin bin yılı aşkın geleneğin günümüzdeki yılmaz savunucuları olduğunu söyleyenler, ne Kur’an’ın ne de Müslümanların kaldırmayı başaramadığı köleliğin dolayısıyla köleliğe dair Kur’an’da var olduğu iddia edilen onlarca ayetin hükmünün 1945 Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi ve 1949 Cenevre sözleşmesi ile kaldırıldığını söylemekteler. Kutsal kitaplarındaki bazı ayetlerin prangalarından kendilerini kurtardığı için Birleşmiş Milletlere minnettar olan bir ümmetten söz ediyoruz.

    Hepsi bu değil. Altına imza attıkları bildiri sebebiyle 300 Fransız’a çok bozulan ümmetin Kur’an’a karşı başka bakış açıları da var.

    Allah’ın kitabına reva görülen küstah muamele yönüyle insanlık tarihi kadar eski olsa da modernitenin zorunlu bakış açısı olarak servis edilen tarihselci anlayışa göre Kur’an, ondört asır önce belli bir topluma indirilen, hatırası dışında günümüz insanına hemen hiçbir şey vaad etmeyen diyalogdur. Yani Kur’an kitap bile değildir. Bu düşünceye göre, tamamen indiği dönemin şartları ve ihtiyaçlarıyla şekillenen ve hasbelkader birilerinin kayda alıp bize ulaştırdıkları bu diyaloğu, herhangi bir konu bağlamında “Allah şöyle buyuruyor” diyerek muhabbete dahil etmek süzme ahmaklık olur. Bunlara göre eldeki Kur’an’ı çok ciddiye almamak, günümüz insanın talepleri çerçevesinde bir din ihdas etmek gerekir.

    Bir de “Kur’an bizim için yeterlidir, başka bir şeye ihtiyaç yoktur” sloganıyla ortaya çıkıp, motivasyonunu geleneğe ve tarihselcilere muhalefetten alan ama vardıkları sonuç itibariyle diğerlerinden hiçbir farkı kalmayan hatta bazen gelenekçileri ve tarihselcileri aratanlar vardır. Bunlar “gelenekçi değiliz” derler ama Son Nebi Muhammed aleyhisselamdan esirgedikleri konuşma hakkını olanca genişliğiyle kendilerine tanırlar. Tarihselcilikten Allah’a sığınırlar ama “Kur’an’da Allah’ın yazdığına değil demek istediğine bak” diyerek zaman zaman tarihselcilere rahmet okuturlar.

    Bu 300 Fransız yukarıdakilerin Kur’an’a bakış açılarına Fransız oldukları gibi, Halife Ömer’den öncesinin hayali ile yaşayıp Kur’an’ı sadece takıyye aracı olarak kullanan Şia’nın, iktidar ve dünyevi refah için Kur’an’ı her an satmaya hazır olan cemaat, tarikat ve tasavvufi yapılanmaların Kur’an’a bakış açılarına da Fransızlar muhtemelen.

    O halde şu sorulara cevap vermemiz gerekir:

    Müslüman olmadıkları bilinen 300 Fransız’ın talebi mi ahlaksız, Müslüman olduğunu söyleyip 300 Fransız’ın talebinden daha ötesini yüzyıllar öncesinde fiilen gerçekleştirmiş olanlar mı?

    Müslüman olmadıkları bilinen 300 Fransız’ın tavrı mı daha küstah yoksa Müslüman olduğunu söyleyip bu memleketin ilahiyat fakültelerinde istihdam edilen ve Kur’an’ı ciddiye almamak gerektiğini, Kur’an’ı bir kenara bırakıp Allah gibi oturup yeni bir Kur’an yazmak gerekir diyenler mi?

    Müslüman olmadıkları bilinen 300 Fransız mı daha tehlikeli, yoksa bu 300 Fransız’ın taleplerinin teorisini ve pratiğini akademik seviyede ülkenin her kademedeki eğitim kurumlarında dini eğitim adı altında verenler mi?

    Bu 300 Fransız, Müslümanların Kur’an’a bakış açılarını bilmeden bildiri yayınlamakla boşu boşuna kendilerini hedef tahtasına koymuş oldular. Herhangi bir Müslüman ülkeye, mesela Türkiye’deki herhangi bir ilahiyat fakültesine gelseydiler, bildiride dile getirdikleri taleplerinin akademik tez ve makalelerdeki detaylarını talim ederlerdi.

    Yine de bu bildirinin yayınlanmış olması güzel bir gelişmedir. Kur’an, hoşumuza gitmeyen bazı şeylerin hayırla neticelenebileceğini söylüyor. Keyfimizi kaçıran bu 300 Fransız çuvaldızı yedi ama iğneyi de kendimize batırmamıza vesile olurlarsa belki bakarsınız Birleşmiş Milletlere minnettar olan bu ümmet bir gün bu 300 Fransız’a da teşekkür eder.

  • Sarhoşlukta Son Nokta! / Dr. Fatih Orum

    Sarhoşlukta Son Nokta! / Dr. Fatih Orum

    Rivayet odur ki, Ebu Hanife sarhoşun tanımını yaparken “sarhoş yerle göğü, kadınla erkeği ayıramayacak derecede kafayı bulandır” demiş. 31 Aralık 2017 gecesi kahir ekseriyeti müslüman olan Türkiye’de tonlarca alkol tüketildiğinde şüphe yoktur. O gece belki felsefe yapma aşamasına gelen çok vatandaşımız olmuştur ama Ebu Hanife’nin tanımına uyan seviyeye kaç kişi ulaşmıştır bilemiyorum.

    Ben Ebu Hanife’nin çizdiği sınırlardan da ileri seviyede bir sarhoşluk tanımı yapacağım ki bu dereceye varmak alkolle başarılacak bir iş değildir. Katı, sıvı, gaz, toz hiçbir kafa yapıcı madde insanı bu seviyeye taşıyamaz. Çünkü bu, kafayı bulmada öyle bir aşamadır ki, kıvamına geldiğinizde alırsınız elinize Allah’ın kitabını, ne çağdaş ne rahmetli hiçbir beşerin kitabına yapamayacağınız hakaretleri tefsir adı altında Allah’ın kitabına yaparsınız. Yapmakla da kalmayıp bir de buna ilim dersiniz.

    “Muhammed Zeyneb’e aşık oldu, bunu içinde sakladı, bir Türk için namussuzluk kabul edilebilecek bu durum Kuran’ın indiği zamanda o toplum için normaldi, bunun Kuran’da geçiyor olması da bu sebepledir” dersiniz.

    “Oraya buraya çekmeye gerek yok, Davud bir başkasının karısına göz koydu, Kuran bize bunu da anlatır” dersiniz.

    “Kuran’da anlatılan hiçbir kıssanın gerçekliği yoktur, hepsi kurgudur” dersiniz.

    “Kuran’a göre küçük bir kızla evlenmede bir sakınca yoktur ancak bunu bu gün kabul edecek değiliz, çünkü Kur’an tarihseldir” dersiniz.

    “Kuran’da cariyelik de vardır ama Kuran’da var diye bunu bugün kabul edecek değiliz” dersiniz.

    “Bakmayın mirasta erkek ve kız hislerinin ikili birli taksim edilmesine. Bugün için erkek kız eşit hisse sahibidir, zaten Allah’ın söylemek isteyip de söyleyemediği de budur” dersiniz.

    “El kesme de neymiş! Kuran’ın indiği dönemde Allah’ın karşısında laftan anlayan medeni bir toplum olsaydı, Kuran’da bu tür hükümler olmazdı” dersiniz.

    Tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de sarhoşluğun bu derecesine ulaşanlar olduğunu biliyoruz. Bunu biliyoruz bilmesine de bu mübtelaların ne içerek neyi çekerek bu aşamaya geldiklerini bilmiyoruz.

    Haklarını da vermek gerekirse dünyanın en cesur insanlarıdır bunlar. Çünkü bunların meydan okudukları ve savaş ilan ettikleri varlık doğrudan Allah’tır. Aşağıladıkları ve her daim hakaret ettikleri kitap da Allah’ın kitabıdır.

    Felsefe yapma aşamasına gelenlerin, hatta yerle göğü ayıramayanların hesap verme gününde durumları ne olur bilmiyoruz ama tevbe etmeden öteye giderlerse bu son aşamaya gelenlerin, epey sıcak bir mekanın daimi meskunları olacaklarından eminiz. Eminiz çünkü her kelimesine teslim olduğumuz kitabımız şöyle demektedir:

    Kim Rahman’ın Zikri’nden (Kur’ân’dan) yüz çevirirse, başına bir şeytan sararız; o, onunla beraber olur. 

    Şeytanlar bu gibileri yoldan çevirirler ama bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar. 

    Huzurumuza gelince (şeytanına) şöyle diyecektir: “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı kadar bir mesafe olsaydı! Bu ne kötü bir birliktelikmiş!”

    Pişmanlığın bugün size bir yararı olmayacaktır, çünkü yanlış yaptınız. Bu azabı birlikte çekeceksiniz. (Zuhruf 43/36 vd.)

  • KURAMER KURAMER’E KARŞI / Erdem Uygan

    KURAMER KURAMER’E KARŞI / Erdem Uygan

    İlahiyat dünyasında son günlerde Kur’an’ın sadece mana olarak indirildiği, onu lafızlarla metne dökenin Nebîmiz olduğu iddiaları gündemde tutularak tartışılmakta. Tefsirci akademisyen Mustafa Öztürk de yıllardır kitap, makale ve tebliğlerinde açıkça dile getirdiği bu yöndeki düşüncelerinden dolayı bir takım çevrelerce sosyal medya üzerinden linç edilmekte. Kendisinin ve aslında tüm tarihselcilerin aynı kapıya çıkan bu Kur’an’a aykırı görüşlerini yıllardır programlar ve makalelerle eleştirmekte, yanlışlığını ayetlerle ortaya koymaktayız. Ancak bunu yaparken bu eleştirilerin ilmî düzeyde kalması, şahısların değil fikirlerin ele alınması konusunda azami dikkat sarf ettik ve ediyoruz. Bize göre hangi düşüncede olursa olsun herkes fikrini özgürce söyleyebilmeli, mukabilinde de özgürce eleştirilebilmelidir. Mustafa Öztürk sahip olduğu bu fikirlerini en açık şekilde yazabilen az sayıdaki akademisyenden biridir. İlahiyat camiâsının çok büyük bir bölümü tarihselcilik konusunda Mustafa Öztürk ile aynı görüşlere sahip olduğu halde onun gibi açıkça yazıp yayınlayacak fikrî cesarete sahip değildir. Bu sözümüzün kuru bir iddia olmadığını göstermek için bu yazımızda Kuramer’in konuya yaklaşımını ele almaya çalışacağız.

    Belli bir çevrenin Mustafa Öztürk’ü diline dolayıp konuyu sosyal medyada yaymaya başlamasıyla önce Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu bir duyuru yayınlamak zorunda kaldı ve bu tür görüşlerin kabul edilemez olduğunu dile getirdi. Arkasından Diyanet Vakfı tarafından kurulan ve halen eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun başkanlığını yürüttüğü Kur’an Araştırmaları Merkezi Kuramer, Mustafa Öztürk isminin ilmî anlamda Kuramer’e olan katkıları bilindiğinden, bir duyuru yayınlamak zorunluluğu hissetti.[1] Bu duyuru incelendiğinde en çok dikkat çeken şey, Kuramer’in düzenlediği hemen her ilmî platformda yer alan, sayısız tebliğ ve makalesi bu kurum tarafından yayınlanan, hatta “Kur’an Kıssalarının Mahiyeti”, “Kur’an ve Yaratılış” isimli kitapları Kuramer Yayınları tarafından basılan Mustafa Öztürk’ün kurum tarafından dışlanmış olmasıdır. Duyuruda Öztürk’ün, Kuramer’in düzenlediği bir sempozyumda son günlerde eleştirilmesine sebep olan düşüncelerini birkaç cümle ile ifade ettiği ismi dahi anılmadan belirtilmiş ve bunun kurumu bağlamayacağı şöyle dile getirilmiş:

    “…Kur’an Araştırmaları Merkezi (KURAMER), bu çerçevede yaklaşık iki buçuk yıl önce İslâm Kaynaklarında, Geleneğinde ve Günümüzde CİHAD konulu uluslararası bir sempozyum düzenlemiş ve orada yapılan konuşmalar aynı başlık altında kitap olarak Ekim-2016’da yayımlanmıştır. Bu programda bir tebliğcimizin 65 sayfalık tebliğ metni içinde, “Kur’an vahyinin mahiyeti” ile ilgili olarak ileri sürdüğü, “vahyin Hz. Peygamber’in kalbine salt mana ve mefhum olarak inzal edildiği ve genel-tümel vahyin Hz. Peygamber tarafından lafza döküldüğü” ana fikri etrafındaki birkaç cümlesi son günlerde çeşitli zeminlerde tartışmalara sebep olmuş bulunmaktadır. Aynı sempozyumda ilmî bir üslup içinde, sadece tartışma konusu bu fikir değil, birçok farklı yorum ve görüş de ifade edilmiş olup, bütün bunlar anılan kitapta  yer almıştır. Tebliğci ve müzakereciler, “Kur’an’ın hem lafzının hem mana ve muhtevasının vahiy olduğu” ilkesinden hareketle, yani dinî düşüncenin genel kabulleri çerçevesinde ve ilmî bir tavır içinde görüşlerini dile getirmişler, tebliğ ve müzakereler ile serbest konuşmaların genel seyri “Kur’an lafız ve mana olarak vahiydir” prensibi üzerinden yürümüştür. İlmî bir platformda katılımcıların onaylamadıkları bir görüşü karşı görüş bildirerek eleştirmeleri de, fikir özgürlüğü çerçevesinde müsamahayla karşılamaları da gayet tabiidir. Esasen olması gereken de budur. Anılan sempozyumun ve onun kitaplaşmış dokümanlarının öncelikle böyle bir bakış açısıyla algılanması gerekmektedir. Konuşmacılarıyla, görevli ve serbest müzakerecileriyle ve diğer katılımcılarıyla yüzlerce kişinin katkı sağladığı uluslararası bir sempozyumun ürünü olan 400 sayfayı aşkın bir eseri, tartışmalı birkaç cümleye indirgeyerek sakıncalı görmek ve göstermek veya konuyu kişi ve kurumları yıpratmak için fırsat bilmek yerine, eserin bütünündeki çok önemli bilgi ve analizleri okuma ve değerlendirmenin ilim ve fikir ahlâkının gereği olduğunu düşünüyoruz.”

    Metinden asıl hedefin Kuramer isimli kurumun temize çıkarılması olduğu anlaşılmaktadır. Elbette ilmî bir platformda ele alınan fikirler kurumu bağlamaz. Ancak bizim üzerinde durmak istediğimiz husus, duyuruda Mustafa Öztürk’ün fikirlerinin Kuramer bünyesinde başka ilim adamları tarafından ifade edilmeyen düşünceler olduğu izlenimi verilmeye çalışılmasıdır. Duyuruda bahsi geçen Cihad konulu sempozyumda sunulan tebliğler ve müzakereler Kuramer tarafından kitap halinde yayınlanmıştır. Mustafa Öztürk’ün sunumu “Cihad Âyetleri: Tefsir Birikimine, İslam Geleneğine ve Günümüze Yansımaları” başlığını taşımaktadır. Öztürk tebliğinde Kur’an vahyinin mahiyeti ile ilgili fikirlerini paylaştığı bölümde şunları söylemektedir:

    “Tam bu noktada Kur’an vahyinin mahiyeti ve Hz. Perygambere hem lafız hem mana mı yoksa salt mana ve mefhum tarzında mı indirildiği meselesi de tartışmaya değer niteliktedir. Zira Kur’an’ın hem lafız hem mana itibariyle inzal edildiğini kabul etmek, cihad ve kıtal meselesinde kullanılan politik dilin bizzat Allah’a ait olduğunu söylemeyi gerektirir. Vahyin salt mana ve mefhum olarak inzal edildiğini kabul etmek ise söz konusu dilin Hz. Peygamber tarafından formüle edildiğini, dolayısıyla Allah katından genel muhteva ve perspektif olarak aldığı vahyin ışığında konjonktürel gelişmelerle ilgili yol haritasını kendisinin belirlediğini söylemek gerekir ki bize göre bu ikinci ihtimal daha makul görünmektedir. Aksi takdirde ‘Allah’ın ahlâkîliği’ meselesi gündeme gelir.”[2]

    Kur’an’ın lafız olarak değil de salt mana olarak indirilmiş olması Kur’an’ın gerçekte bir metninin bulunmadığını iddia etmektir. Bu sebepledir ki Kur’an’ın bir “kitap” değil “hitap” olduğu dillere dolanmaktadır. Böylece metnin her devirde muhatabını bağlayıcı olma yönü bertaraf edilmiş ve Kur’an’ın pek çok hükmü indirildiği döneme ve coğrafyaya has kılınmış olur. Vahiy metin değil mana veya kitap değil hitap olunca ayetleri bugün bizim bildiğimiz forma getiren de ister istemez Nebî olacaktır. Bu, metin olmayan bir vahyin iş görebilmesi için olmazsa olmaz bir durumdur.

    Peki, Kuramer’in duyurusunda iddia edildiği gibi bu sadece Mustafa Öztürk’ün öne sürdüğü bir iddia mıdır? Bunu görebilmek için vakfın başkanı Ali Bardakoğlu’nun yine Kuramer Yayınlarından çıkmış olan “İslam Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme” isimli kitabına bakmamız yeterli olacaktır:

    “Burada şunu da belirteyim ki, Kur’an’ı Kerim bir metin değil, hitaptır; hitab-ı ilahidir. Mesela beklentilerimiz Kur’an’ı Kerim’in diğer insan ürünü metinlere en kapsamlı bir metin, diğer düşünce manifestolarına ve kanunlarına karşı en ikna edici inanç ve kanunlar kitabı olması yönünde olabilir; ama öyle değildir.“[3]

    “İslam Dini hakkında bilgimizin birinci kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in bir metin değil hitap olduğunu hatırdan çıkarmamalıyız..”[4]


    “Bu bakımdan, Kur’an-ı Kerim’in olaylarla iç içe olarak 23 yılda inmiş olması ayrı bir ilahi hikmet taşır. Onun bir metin olmayışı bundandır, o diyalektiktir, hitaptır.”[5]

    “… Kur’an-ı Kerim dinimizin, dini bilgimizin ana kaynağıdır. Ama onu bir metin gibi göremeyiz. Süreç olarak görmemiz, diyalektik bir hitap olarak görmemiz gerekiyor. Bunu önemsediğim için üzerinde ısrarla durmak istedim.”[6]

    Başkanı olduğu Kuramer’in yayınladığı kitabının sadece iki sayfası içerisinde Ali Bardakoğlu, Kur’an’ın bir metin olmadığını tam dört kez tekrarlamaktadır. Hatta aynı eserde, Kur’an’ın metinleştirilmesinin insan eliyle ve bir süreç içerisinde olduğunu, hadislerin metinleştirilmesi ile özdeşleştirerek dile getirmektedir.

    “…İslam’ın üçüncü asrından itibaren hadisle sünnet eşanlamlı kılınmaya, hadisle sünnet aynîleştirilmeye başlandı. Kitap ve sünnet şeklindeki hikmetli kavramlaştırma, Kur’an ve Hadis şeklindeki kavramlaştırmayla iki metne indirgendi. Sonuçta Kur’an-ı Kerîm metinleştirildi. Peygamber efendimizin sünneti metinleştirildi ve karşımıza kategorik ve normatif metinler çıktı.”[7]

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın lafız değil, mana olduğunu ve metninin nebîmiz tarafından formüle edildiğini söyleyen Mustafa Öztürk ile yukarıdaki satırların yazarı olan Ali Bardakoğlu arasında hiçbir fikrî ayrılık bulunmamaktadır. Dolayısıyla duyuruda iddia edildiği gibi bu fikrin sadece bir sempozyumda ortaya atılan birkaç cümlelik ifadeler olduğu ve bunların tek bir kişiye ait olduğu iddiaları doğru değildir. Kaldı ki Mustafa Öztürk’ün kendi tarihselciliğini belki de en ayrıntılı olarak anlattığı çalışması da yine aynı vakfın yayınladığı “Kur’an’ı Anlama Yolunda” isimli çalışmada yer almaktadır. Yine bir konferansın metni olan çalışmadan şu ifadeleri okuyalım:

    “Kur’an-ı Kerim’in şu şu hükümleri içinde bulunduğumuz olgusallıkta dayanağını ve tatbik alanını kısmen veya tamamen kaybetmiştir şeklinde dile getirdiğim ve bu yüzden bazı çevrelerce tekfir edildiğim görüş ve düşünceler de klasik tefsir kaynaklarımızda mevcuttur.”[8]

    Bugünlerde olduğu gibi Mustafa Öztürk’ün tekfir edilmesine ve Kuramer tarafından en azından bu duyuruda dışlanmasına yol açan görüşleri Öztürk’ün pek çok çalışmasıyla olduğu gibi aynı zamanda yine bizzat Kuramer konferansları ve yayınlarıyla kayda geçmiştir. Aynı çalışmada Ali Bardakoğlu’nun yukarıda alıntıladığımız Kur’an’ın metin olmadığı ile ilgili ifadeleriyle birebir örtüşen şu ifadeleri yine Mustafa Öztürk sarf etmektedir:

    “… Kur’an sahabe için kendi hayat tecrübelerinden bağımsız, referans metni olarak kullanılan bir metin değildi. Hatta Hz. Peygamberden ayrı düşünülen bir şey de değildi. Rasulullah gün gelir, ‘arkadaşlar bugün şunu yapmamız gerekiyor’ der, başka bir gün gelir, ‘şöyle davranmamız gerekiyor’ diye başka bir tutum ve davranışı salık verirdi.”[9]

    Anlaşıldığı üzere, asıl söylenmek istenen Kur’an’ın nebî de dahil tüm insanları bağlayan bir metin olmadığı ve bu sayede konjonktür neyi gerektiriyorsa onun yapılabileceğidir. Böyle bir Kitabı Allah’ın göndermiş olmasının da pratikte bir değeri yoktur. Çünkü artık insanlar Allah’ın bilinçli olarak bıraktığı boşlukları dolduracaktır. İşte Bardakoğlu da böyle söylemektedir:

    “Dinin kurucu iki kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’teki hükümlerin insan zihninin cevabını aradığı her soruyu karşılayamadığı, bireysel ve sosyal hayatın her alanını ayrıntıyla ele almadığı, çoğu yerde cevaba ve çözüme yardımcı olacak ana ilke ve hedefleri vermekle yetindiği ve geride ‘bilinçli boşluk’ denilebilecek geniş bir alan bıraktığı da bilinmektedir. Bu alan Müslüman birey ve toplumlar tarafından, dinin ilke ve hedeflerine aykırı olmaması, hatta onlarla bütünleşmesi kaydıyla serbestçe düzenlenebilecektir.”[10]

    Sonuç olarak ilim adamlarımızdan beklenen tavır, düşünce ve iddialarının birbirleriyle örtüştüğü çok açık olduğu konularda birbirlerini sonuna kadar desteklemeleri ve sahip oldukları her türlü fikri açıkça söyleyip yazabilme konusunda Mustafa Öztürk kadar cesur olabilmeleridir. Aynı zamanda ilim adamı benimsediği görüşü her durumda savunabilecek donanımda olmalıdır. Tüm insanlık karşı çıktığında bile savunulamayacak bir fikrin doğru olma ihtimali yoktur.


    [1] http://www.kuramer.org/tr/kurumsal/kamuoyu-duyurulari
    [2] Mustafa Öztürk, Cihad Âyetleri: Tefsir Birikimine, İslam Geleneğine ve Günümüze Yansımaları konulu tebliğ, İslâm Kaynaklarında, Geleneğinde ve Günümüzde CİHAD, Kuramer, Ekim 2016, s: 155.
    [3] Ali Bardakoğlu, İslam Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme, Kuramer Yayınları, Ekim 2016, s: 61
    [4] a.g.e, s: 62
    [5] a.g.e, s: 63
    [6] a.g.e, s: 63
    [7] a.g.e, s: 65
    [8] Mustafa Öztürk, Kur’an’ı Anlamada Tarihselciliğin İmkan, Sınır ve Sorunları, Kuramer Konferansları 1, Kur’an’ı Anlama Yolunda, Haziran 2017 s: 247.
    [9] a.g.e, s: 242.
    [10]Ali Bardakoğlu, İslam Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme, Kuramer, İstanbul 2016, s: 142.