Kategori: Yazarlarımız

  • Mekke’nin Siyasi Yapısının Rasûlullah’ın Tebliğ Faaliyetine Etkisi / Dr. Fatih Orum

    Mekke’nin Siyasi Yapısının Rasûlullah’ın Tebliğ Faaliyetine Etkisi / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’ın iniş sürecinin daha iyi anlaşılabilmesi için, Mekke ve Medine başta olmak üzere, bölgedeki dînî yapılanmanın tam olarak ortaya konulması nasıl önemliyse; bölgedeki siyasi yapının da doğru bir şekilde ortaya konması o kadar önemlidir. Bu önem sebebiyle Rasûlullah’ın Mekke ve Medine’deki tebliğ faaliyetinin seyrinin ve bu faaliyete karşı gösterilen olumlu ya da olumsuz tepkilerin anlaşılmasında bölgenin siyasi yapısının, özellikle de Kureyş kabilesi içindeki rekabete dayalı çekişmelerin etkisi göz ardı edilmemelidir. Çünkü Rasûlullah’ın vefatının hemen sonrasında başlayacak ve uzun yıllar sürecek olan bir dizi siyasi olayın temel sebeplerinden biri olan Kureyş içindeki bu çekişmeler, Kur’ân’ın bir takım âyetlerinin doğru anlaşılması, dolayısıyla gerçeklere dayalı bir siyer algısının oluşması için büyük önem arzetmektedir.

    Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet verildiği dönemde Mekke’de nüfus ve nüfuz bakımından hâkim kişiler “Mekkeli Müşrikler” dediğimiz, Kureyş kabilesine mensup Araplar’dı. Kureyş kabilesinin soyu İbrahim (a.s.)’ın oğlu İsmail (a.s.)’a dayanır. İbrahim (a.s.)’ın oğlu İshak (a.s.)’ın zürriyetinden pek çok nebî gönderilmiş olmasına rağmen İsmail (a.s.)’ın zürriyetinden son nebî Muhammed (s.a.v.) gelmiştir.

    Mekke’nin ilk sakinleri olduğu söylenen Yemen asıllı Amâlikalılar’dan sonra buraya Arabistan Yarımadası’nın güneyinden gelen Cürhümlüler yerleşmiştir. Babası İbrahim (a.s.) ile Kâbe’yi temelleri üzerine yeniden yükselten İsmail (a.s.), burada Cürhümlüler’in reislerinden Mudâd’ın kızı Seyyide ile evlenmiş, bu dönemde Kâbe’yle ilgilenip hac işlerini idare etmiştir. İsmailoğulları, Cürhümlüler döneminde Mekke’de yaşadılar, çoğaldılar ve bölgeye dağıldılar. Miladi 207’de yine Yemen asıllı bir kabile olan Huzâalılar Mekke’ye gelip Cürhümlüler’in hâkimiyetine son verdiler. İsmailoğulları bölgede Huzâalılar’la birlikte iki asrı aşkın bir süre yaşamaya devam ettiler. Daha sonra da Mekke’nin hâkimiyeti, Kureyş kabilesine adını veren Fihr b. Mâlik’in altıncı nesilden torunu; Muhammed (s.a.v.)’in de beşinci göbekten dedesi olan ve dağınık haldeki Kureyş kabilesini bir araya getirmesi sebebiyle “Mücemmî = birleştirici” lakabını alan Kusay b. Kilâb’ın gayretleriyle İsmailoğulları’na yani Kureyş’e geçti. Böylelikle İsmail (a.s.)’dan beri Mekke’de tebaa durumunda yaşayan İsmailoğulları ilk kez Mekke’de yönetime sahip olmuşlardı. Dağınık halde yaşayan Kureyş’i bir araya getiren Kusay, Harem bölgesini iskâna açarak bölgenin içini ve dışını kabilenin kolları arasında taksim etti. Karar organı olan Dâru’n-Nedve’yi kurdu ve dini ve siyasi bir takım görevleri Kureyş’in boyları arasında taksim etti. Bu arada takvimler, Son Nebi’nin gelmesine yaklaşık bir asır kaldığını göstermekteydi.

    Kusay’ın oğlu olan Abdümenâf’ın oğulları Abdüşems, Muttalib, Nevfel ve özellikle de Hâşim çevre bölgelerle ticari anlaşmalar yaparak Kureyş’in Mekke’yi aşan bir ticari güç olmasını sağladılar. Öyle ki Mekke, Yarımada’nın kuzeyi ve güneyi arasında ticareti yönlendiren bir merkez haline gelmiş, zenginleşmiş ve itibar kazanmıştı. Kur’ân’da Kureyş suresiyle bu duruma işaret edilmiş, içinde bulundukları saygınlık, refah ve emniyet hatırlatılarak Kureyşliler’den Beyt’in (Kâbe) Rabbi’ne kulluk etmeleri istenmiştir.

    Son Nebî’nin gelmesine bir asır kala Kusay’ın torunları arasında ortaya çıktığı söylenen bazı ihtilaflar, Kureyş’in kendi içinde, sonuçları uzun yıllar devam edecek bir takım ayrışmalara yol açacaktı. Rasûlullah’ın davetine Kureyş’in gösterdiği farklı tepkilerin anlaşılmasında etkisinin olabileceğine dikkat çekilen bu ayrışmaların ilki, Kusay’ın, Mekke ve Kâbe’yle ilgili bir takım görev ve yetkileri, ölürken oğlu Abduddâr’a vermesinden, daha sonraları Kusay’ın torunlarının rahatsızlık duymaları üzerine çıktığı söylenir. Kusay’ın vefatından sonra bu görev ve yetkileri kendilerinin hak ettiğini söyleyen Abdümenâf’ın oğulları ile buna karşı çıkan Abduddâroğulları karşı karşıya gelmiş, Mekke’deki diğer kabilelerden her biri bu iki gruptan birinin yanında yer alıp birlikte hareket edeceklerine dair yemin edince Kureyş kendi içinde “Hılfü’l-mutayyebun” ve “Hılfü’l-ahlâf” adlarıyla tam anlamıyla ayrışmıştı. Bu ayrışmada Esed, Zühre, Teym ve elHâris (b. Fihr) oğulları Abdümenâfoğulları’nın; Mahzum, Sehm, Cumah ve Adiyoğulları da Abdüddâroğulları’nın yanında yer alırken, Âmir (b. Lüey) oğulları ile Muhârib (b. Fihr) oğulları ise tarafsız kaldılar. Bu ihtilaf herhangi bir çatışma olmadan ve Hicâbe, Livâ ve Dâru’n-Nedve[1] yönetiminin eskiden olduğu gibi Abdüddâroğulları’nın elinde kalması, Rifâde ve Sikâye’nin[2] yönetiminin de Abdümenâfoğulları’na verilmesiyle sonuçlanmıştı.

    Yemenli bir tüccarın Mekke’de haksızlığa uğradığını iddia ederek halkı yardıma çağırması üzerine gelişen olaylar, Kureyş içindeki bu ayrışmayı daha da derinleştiren ikinci büyük ihtilafı oluşturacak ve “Hılfül-fudûl” denen bir oluşumun doğmasıyla neticelenecekti. Ancak bu oluşum içinde, Ümeyye ve Nevfeloğulları, Abdümenâfoğulları’nın yanında yer almayacaktı.

    Buraya kadar anlatılan ihtilaf, Kusay’ın oğullarından Abduddâr ile Abdümenâf ve bunlardan her biri tarafında kümeleşen Kureyş kolları arasında olmuştur. Ancak Rasûlullah’ın davetine gösterilen tepkilerin anlaşılmasına yardımcı olabilecek daha önemli çekişme ve ayrışmanın Abdümenafoğulları’nın kendi içinde; Hâşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasında olduğu söylenir. Rasûlullah’a risalet görevi verilmesinin arefesinde, önce Hâşim b. Abdimenâf ile Ümeyye b. Abdişems, daha sonra da Abdulmuttalib b. Hâşim ile Harb b. Ümeyye arasında itibar ve şeref yarışı sebebiyle çekişmeler; bunun sonucunda da bölünmeler yaşandı. Daha önce Abduddâroğulları’na karşı diğer boylardan da destek alarak birlik oluşturan Abdümenâfoğulları bu defa kendi içinde Benî Hâşim ve Benî Ümeyye olarak ayrılmış hatta Abdümenafoğulları’ndan olan Benî Ümeyye bu boyun karşısında yer almış, diğer gruba geçmiş oluyordu.

    Rasûlullah’ın davetine özellikle Abdümenâfoğulları açısından Kureyş’in gösterdiği tepkiyi; a. olumlu/ılımlı, b. olumsuz/sert olarak ikiye ayırabiliriz. İlk grubu bazı istisnalarla birlikte Ümeyyeoğulları; ikinci grubu da bazı istisnalarla birlikte Hâşimoğulları teşkil ediyordu. Bu iki grubun arasında bir rekabet olduğu ortadaydı. Bedir savaşında pek çok Ümeyyeli’nin Hâşimî tarafından öldürülmesiyle daha da derinleşen bu gruplaşma, Rasûlullah’ın vefatından sonra da uzun yıllar devam etmiştir.

    Rasûlullah henüz hayatta değil iken, Kureyş kabilesi içinde başlayan ve giderek derinleşen ayrışma Rasûlullah’ın Mekke’deki davetine gösterilen tepkiye yansımış, davete icabet eden yahut Rasûlullah’ı kollayanlar çoğunlukla Hâşimoğulları arasından çıkmış, muhalefet kanadını ise çoğunlukla Ümeyyeoğulları oluşturmuştur. Bu ayrışma kendini Medine’ye hicret edenler ve hatta Bedir savaşında karşılaşan taraflar için de göstermiştir. Rasûlullah’ın vefatından bir süre sonra ortaya çıkacak ve İslam Tarihi’ne damgasını vuracak olan Emevi ve Abbasi iktidarları arasındaki kıyasıya rekabetin temelinde de yine Kureyş arasında ortaya çıkan ve yukarıda sözü edilen ayrışma vardır.[3]

    Rasûlullah’ın tebliğine karşı Mekke’deki muhalefetin bir başka yönünü de Mahzûmoğulları (Benî Mahzûm) oluşturmaktaydı. Kureyş’in on kolundan birini oluşturan Mahzûmoğulları, Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet verildiğinde Mekke’de siyasi ve ekonomik yönden öne çıkan kabileydi. Abdulmuttalib’in ölümünden sonra Kureyş’in başına Ümeyyeoğulları’ndan Harb b. Ümeyye, onun ölümünden sonra da Mahzumoğulları’ndan Velîd b. Muğîre geçmişti. Rasûlullah’a sert muhalefette bulunan Ebû Cehil de bu kabileye mensuptu.[4] Şayet doğruysa, tarih kitaplarında Velîd b. Muğîre ve Ebû Cehil’e nisbet edilen şu ifadeler, Mahzûmoğulları’nın Rasûlullah’ın davetine karşı tavırlarının temelini göstermesi açısından önemlidir:

    “Abdümenafoğulları ile şeref hususunda anlaşmazlığa düştük. Onlar, halka yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar, kavga eden taraflar arasında arabuluculuk ettiler, biz de ettik. Ödemeye güç yetiremeyenlerin diyetlerini yüklendiler biz de yüklendik. Onlar, halka bağışta bulundular, biz de bulunduk. Ta ki kulak kulağa giden iki yarış atı durumuna geldik. Onlar, şimdi kendisine gökten haber gelen bir nebiye sahip olduklarını iddia ediyorlar. Şimdi biz onun dengini nereden bulup, onlara yetişelim! Hayır! Allah’a yemin olsun ki biz hiçbir zaman ona inanmayız ve onu tasdik etmeyiz.”[5]

    Gerek Ümeyye gerek Mahzûmoğulları’nın Mekke’nin fethine kadar Müslüman olmamakta direnmeleri ve Müslüman olduktan sonra da genelde idari görevlere talip olmaları dikkat çekici bir husustur.[6] Mekke’nin fethinden sonra indiği rivayet edilen Hucurât suresinin bazı âyetlerinin konuyla ilgili olması kuvvetle muhtemeldir.[7]

    Kur’ân’da din kardeşliğine vurgu yapan pek çok âyet,[8] insanın yapısında bulunan ve tabii olarak nübüvvet dönemi Mekke ve Medine’sinde de gözlemlenen, bazen kan bazen menfaat bağıyla oluşmuş tarafgirlik ruhuna yönelik mesajlar taşıyor olmalıdır. Benzer mesaj, yakın akraba dahi olsa adaletten ayrılmama,[9] Sünnetullaha aykırı merhamet beklentisine girmeme[10] ve onları dost edinmeme[11] yönünde emir ve tavsiye içeren âyetler için de söz konusu olmalıdır.

    Kur’ân, öncesinde düşman iken din kardeşliği sayesinde birbirlerine yakınlaşan, kardeş olan insanların aldığı son halin insanların tahminlerinin çok ötesinde olduğunu şöyle ifade etmektedir:

    “Sana hile yapmak isterlerse Allah sana yeter. Seni yardımıyla ve müminlerle destekleyen O’dur. Müminlerin kalplerini birbirine O ısındırır. Dünya kadar mal harcasan kalplerini birbirine ısındıramazsın. Ama Allah onları birbirine kaynaştırır. O güçlüdür, doğru karar verir.” (Enfâl 8/62- 63)[12]

    Özellikle Mekke döneminde Rasûllullah’a gösterilen olumlu ya da olumsuz tepkilerin sebeplerinden biri olan siyasi yapı ve temâyül, gerek sözü edilen dönemi gerek Rasûlullah’ın vefatından sonraki gelişmeleri, gerekse de günümüzü doğru anlamamızda göz ardı edilmemesi gereken bir etkendir.

    Bu yazımızda kendisine atıfta bulunduğumuz kişilerin şeceresini gösteren bir tabloyu şu şekilde oluşturduk:


    [1] Hicâbe: Kâbe anahtarlarının elinde bulundurulması ve Kâbe perdedarlığı görevi. Livâ: sancaktarlık görevi. Dâru’n-Nedve: Mekkeliler’in önemli kararları tartışıp sonuca bağladıkları meclis.
    [2] Rifâde: Mekke’ye gelen fakir hacıları doyurup onlara ikramda bulunma görevi. Sikâye: Hacılara su tedarik etme görevi.
    [3] Konuyla ilgili detaylı çalışmalar için bkz. İbrahim Sarıçam, Emevî-Hâşimî İlişkileri, İslâm Öncesinden Abbâsîlere Kadar, TDV, Ankara, 1997, s. 33 vd.; Adem Apak, Anahatlarıyla İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Kültürü, Ensar, İstanbul, 2012, s. 71 vd.; a.g.m., “İslâm Öncesi Dönemde Mekke İdare Sistemi ve Siyasetin Oluşumu”, Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 10, Sayı: 1. 2001, s. 177 vd.; İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, DİB, Ankara, 7. Baskı, s. 27 vd.; Casim Avcı, “Kureyş (Benî Kureyş)”, DİA, XXVI, 442 vd.; Muhammed Hamidullah, “Hilfü’l-Fudûl”, DİA, XVIII, 31-32; Hüseyin Algül, “Hilfü’l-Mutayyebîn”, DİA, XVIII, 32-33.
    [4] Mehmet Ali Kapar, “Mahzûm (Benî Mahzûm)”, DİA, XXVII, 402-403.
    [5] İbn Hişâm, I, 316; Mehmet Ali Kapar, “Ebû Cehil”, DİA, X, 117.
    [6] İbrahim Sarıçam, Emevî-Hâşimî İlişkileri, s. 197 vd.; Mehmet Ali Kapar, “Mahzûm (Benî Mahzûm)”, DİA, XXVII, 403; İsmail Yiğit, “Emevîler”, DİA, XI, 88.
    [7] Mesela bkz. Hucûrât 49/ 14, 17.
    [8] Hucurât 49/10.
    [9] Nisa 4/135; En’âm 6/152.
    [10] Tevbe 10/113.
    [11] Tevbe 10/23; Mücâdele 58/22.
    [12] Konuya Kur’ân merkezli bir bakış için bkz. İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, I, 163 vd.

  • Bir Beşerî Teşrî Faaliyeti: Oruç Keffâreti / Dr. Fatih Orum

    Bir Beşerî Teşrî Faaliyeti: Oruç Keffâreti / Dr. Fatih Orum

    Amaç imtihan olduğu için,[1] insan, isterse sınırları aşabilecek güçte yaratılmıştır. Hüküm bildiren pek çok âyetin sonunda, insandan sınırları aşmamasının istenmesi[2] bunu gösterir. Gerçekten de insan bu konuda o kadar cüretkârdır ki, Kur’ân’ın ifadesiyle, Allah’a din öğretmeye dahi kalkar. O şöyle buyurur:

    “De ki; Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz? O, göklerde ve yerde her ne varsa bilir. O, kesinlikle her şeyi bilendir.” (Hucûrât 49/16)

    Yüce Allah Kur’ân’da, tek hüküm koyucunun kendisi olduğunu ve sınırları kendisinin çizdiğini bildirmiş[3] olsa da tamamlandığı bildirilen dinin,[4] “ilim adına!”, sözde “bilinçli boşluklar”ı olduğu düşünülmüş,[5] bu boşlukların hayattayken Nebî (a.s), onun vefatından sonra da ulema tarafından doldurulduğu kabul edilmiştir.[6] Fıkıh usûlündeki “Kitap, Sünnet, icmâ, kıyas” şeklindeki sıralama, aslında bu kabulün bir yansımasıdır.

    Dinde teşrî yetkisine sahip olduğu düşünülünce, fıkıhta bazı hükümler Rasûlullah’a nisbet edilmiştir. Oruç keffâreti, bunun sayısız örneklerinden sadece biridir. Şöyle ki; gelenekte, oruç keffâretinin yani herhangi bir özür bulunmaksızın Ramazan ayında orucunu bozana verilecek sözde cezanın Sünnetle teşrî kılındığı, bu konuda Kitap’tan herhangi bir delil bulunmadığı hususunda neredeyse ittifak vardır.[7] Sünnetle kastedilen de Ebû Hureyre’nin naklettiği şu rivâyettir:

    “Adamın biri geldi ve ‘helak oldum Yâ Rasûlallah’ dedi. Rasulûllah, ‘seni helak eden nedir?’ diye sorunca adam, ‘Ramazan’da eşimle ilişkiye girdim’ diye cevap verdi. Rasûlullah, ‘bir köle azad edebilir misin?’ deyince adam, ‘hayır’ dedi. Bunun üzerine peki ‘iki ay peş peşe oruç tutabilir misin?’ diye sordu. Adam ‘hayır’ dedi. Rasûlullah bu defa ona altmış yoksulu doyurup doyuramayacağını sordu. Adam yine ‘hayır’ dedi. Rasûlullah, adama oturmasını söyledi, adam da oturdu. Bu arada Nebî’ye içi hurma dolu bir sepet getirildi. Rasûlullah o adama ‘al bunu dağıt’ dedi. Adam, ‘benden daha fakiri yok’ deyince Nebî, arka dişleri görünecek derecede güldü ve ona ‘al ve ailene yedir’ buyurdu.”[8]

    Bu rivâyeti delil alan Hanefî ve Mâlikî fakihlere göre, Ramazan’da orucunu kasten yeme-içme veya cinsel ilişkiye girme yoluyla bozan kişinin, peş peşe olmak şartıyla iki ayı keffâret, bir günü de kaza olmak üzere toplam altmış bir gün[9] oruç tutması gerekir. Şâfiî ve Hanbelî fakihler ise aynı rivâyetten hareketle Ramazan’da orucunu sadece cinsel ilişki yoluyla bozana yukarıdaki cezanın gerektiğini söylerler.

    Yukarıdaki rivâyette geçen “Ramazan’da” ifadesi “Ramazan’da gündüz vakti” olarak algılanmış, bu algı, yukarıdaki rivâyetin bazı metinlerine “oruçlu olduğum halde”[10] ifadesinin girmesinin yolunu açmış, bütün hüküm de bu algı ve katkının üzerine bina edilmiştir. Hatta Hanefi mezhebine ait fıkıh kitaplarında, oruç keffâretine delil olarak sunulan yukarıdaki rivâyetin bizzat metnine “Ramazan’da gündüz vakti ( هار َن َيِف ن َم َر ) ifadesi dahil edilmiştir.[11] Bazı muhakkikler, bu ifadenin metne sonradan dahil edilmiş olabileceğine işaret ederler.[12] Yine Ramazan’da oruç bozmayla ilgili bazı rivâyetlerde geçen “yerine bir gün oruç tut”[13] şeklindeki ifadenin de, özre binaen tutulmayan Ramazan orucuyla ilgili olma ihtimalinin yanı sıra, yukarıdaki algıyla metne yapılan bir başka katkı olma ihtimali vardır.[14]

    Şâfiî ve Hanbelîler, Ebû Hureyre’nin naklettiği yukarıdaki rivâyette, sadece cinsel ilişkiden bahsedildiği için oruç keffâretinin, sadece cinsel ilişkiyle bozulması halinde gerekeceğini söylerken, Hanefî ve Malikîler, söz konusu rivâyette, cezayı gerektiren şeyin cinsel ilişki değil “Ramazan’a saygısızlık” olduğunu,[15] dolayısıyla cinsel ilişkinin yanı sıra yeme-içme şekliyle de Ramazan’da orucunu özürsüz olarak bozana keffâret gerekeceğini söylemişlerdir. İki grup arasındaki bu farka göre mesela biri Hanefî diğeri Şâfiî mezhebine mensup olduklarını düşünen iki arkadaş, bir Ramazan günü beraberce yiyip içerek özürsüz olarak oruçlarını bozsalar, Hanefî olanın; altmış bir gün oruç tutması gerekirken Şâfî olan; sadece bir günün orucunu kaza edecek ve bu durum, fıkıh geleneğinde “ictihad farkı” olarak değerlendirilerek “rahmet” olarak görülecek, hatta bir kişi, heva ve hevesine uymamak şartıyla istediği mezhebin görüşüne göre amel ederek bu zenginlikten yararlanabilecektir![16] Bu mantıktan hareket ederek, mesela Şâfîi mezhebine mensup bir karı-koca, Ramazan’da gündüz vakti ilişkiye girmek istediklerinde, önce yiyip içerek orucu bozar, sonra ilişkiye girerlerse, sadece bir günlük kazayla keffâretten kurtulacaklardır![17] Tüm bunlar, Allah’ın dininin insanların eliyle ne hale getirilebileceğinin çarpıcı örnekleridir.

    Özetle, yapılan şudur: Kur’ân’ın dışında bir hüküm kaynağı olarak kabul edilen Sünnetin, oruç keffâreti konusunda hüküm koyduğu iddia edilmiş, ayrıca Sünnetteki hüküm, kıyasla başka konulara da taşınmıştır. Bu, tam anlamıyla beşerî bir teşrî faaliyetidir ve bu teşrî faaliyeti, kıyasla varılan bir hükmün, hadis olarak fıkıh kitaplarına girmesiyle neticelenmiştir. Bağlamından koparılarak ele alınan ve yukarıda Ebû Hureyre’den nakledilerek yer verilen rivâyetle ilgili olarak, keffâret ve hadler konusunda kıyas yapılamayacağını söyleyenler tarafından,[18] önce ta’lîl edilerek bir illet tespit edilmiş, sonra bu illete binaen kıyas yapılarak[19] bir hükme varılmış, ardından da bu hüküm hadis olarak fıkıh kitaplarındaki yerini almıştır.[20] Gerçekten de Hanefî fıkıh kitaplarında “Ramazan’da kasten orucunu bozana, zıhar keffâreti gerekir.” şeklindeki ifade, Rasûlullah’a nisbet edilerek aktarılır.[21] Bu söz, bu şekliyle hiçbir hadis eserinde yer almaz; sadece fıkıh eserlerinde geçer. Hanefî mezhebinin muteber kabul edilen fıkıh eseri elHidâye’de geçen rivâyetleri tahrîc eden Hanefî muhakkik Zeyla’î, mezhebin fıkıh eserlerinde geçen bu ifade için Ahmed b. Hanbel’in “bu hadisi bulamadım” şeklindeki sözünü aktarır.[22] Yine bir Hanefî fakih olan İbnü’l-Hümâm da bu ifadenin hadis olmadığına işaret eder.[23] Dahası, bu söz, fıkıh eserlerinde, sanki mütevatir bir rivâyetmiş gibi lafzî tahlillere bile tabi tutulur. Mesela, Merğinânî, oruçlu iken ilişkiye girmeleri halinde keffâretin erkeğin yanı sıra kadına da gerekeceğine dair hükmü, bu sözün metninde geçen “من “َharfine yani bu harfin umûm ifade etmesine dayandırır.[24]

    Rasûlullah’a isnad edilen bu söz, aslında bünyesinde bir gerçeği barındırır. İfadede geçen “zıhar yapana = المظاهر على “ ifadesi, mezheplerin oruç keffâretine dair verdikleri fetvaya dayanak yaptıkları rivâyetin esasında hangi konuyla ilgili olduğunu gösterir. Bu önemli bir husustur. Gerçekten de Ebû Hureyre’nin naklettiği ve mezheblerin hükme dayanak yaptıkları rivâyet üzerinde yapılan çalışmalar, metinde bazı eksiltme ve ziyadelerin varlığını göstermektedir.[25] Mesela Ebû Hureyre’nin “bir adam” diyerek naklettiği rivâyette, Rasûlullah’la konuşan kişinin adının zikredildiği ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yer alan konuyla ilgili gerçek rivâyet şöyledir:

    Seleme b. Sahr el-Beyâdî şöyle dedi: “Başkalarıyla kıyaslanamayacak şekilde cinsel ilişkiye düşkün biriydim. Ramazan ayı girince, gece bir şey olur da hanımımla ilişkiye girerim diye korktum ve ona Ramazan boyu devam edecek bir zıhârda bulundum. Karım bana hizmet ederken bedeninden bir yer açılıp görününce dayanamadım, onunla ilişkiye girdim. Sabah olunca gidip yakınlarıma durumu haber verdim; ‘benimle Rasûlullah’a gelin, durumu ona anlatayım’ dedim. ‘Gelmeyiz! Hakkımızda âyet inmesinden korkarız, Rasûlullah bir şey söyler de bunun utancıyla yaşamak zorunda kalırız, sen git, anlat!’ dediler. Rasûlullah’a tek başıma gittim, durumu haber verdim, bana ‘böyle mi yaptın ey Seleme?’ buyurdular, ‘evet, öyle yaptım! Ancak Allah’ın emrine razıyım, bana onun emrini uygulayın!’ dedim. Rasûlullah, ‘Bir köle âzad et!’ buyurdular. Boynumu göstererek, ‘bundan başka bir varlığım yok ki!’ dedim. ‘Öyleyse peş peşe iki ay oruç tutacaksın!’ buyurdular. Bunun üzerine, ‘zaten başıma ne geldiyse oruç yüzünden geldi Ya Rasûlallah!’ dedim. ‘Öyleyse, altmış fakire, bir miktar kuru hurma dağıt’ buyurdular. ‘Vallahi ben ve karım aç olarak geceyi geçirdik’ deyince, ‘Benî Zureyk’in sadaka mallarına bakan memura git, o miktar hurmayı sana versin, sen altmış fakire yedir. Kalanı da ailenle ye!’ buyurdular. Akrabalarıma gidip onlara, ‘sizde zorluk ve çözümsüzlük, Rasûlullah’ta ise genişlik ve çözüm buldum. Rasûlullah sadakanızdan bana verilmesini emretti, dedim.”[26]

    Bu rivâyet, olayı bizzat yaşayan kişinin ağzından aktarılmaktadır. Doğru rivâyet budur.[27] Mezheplerin delil aldığı ve Ebû Hureyre’nin naklettiği rivâyet, bu rivâyetten uyarlanmıştır. Bizzat olayı yaşayan Seleme b. Sahr’ın ağzından aktarılan rivâyette, Seleme’nin, eşiyle zıhar yaptığını bildirmesi, gece eşiyle ilişkiye girme korkusu yaşadığını söylemesi, sabah olunca da Rasûlullah’a gitmesi, olayın Ramazan’da, gündüz vakti oruç bozmayla bir ilgisinin olmadığını gösterir. Rivâyet, karısına zıhar yapan kişiye gerekecek cezayla ilgilidir. Bu ceza, Kur’ân’ın Mücâdile sûresinde şöyle anlatılır:

    “Hanımlarına zıharda bulunanlar, söylediklerinden dönerlerse, o eşiyle ilişkiye girmeden, bir esir azad etmelidirler. Siz ancak böyle ders alırsınız! Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Esir bulamayan, eşiyle ilişkiye girmeden iki ay peş peşe oruç tutsun. Oruca güç yetiremeyenler, altmış yoksulu doyursun. Allah’a ve Rasûlü’ne inanıyorsanız böyledir. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Görmezden gelenler için acıklı bir azap vardır.” (Mücâdile 58/3, 4)

    Yukarıdaki iki âyet, Seleme b. Sahr’ın adının geçtiği rivâyetin, aslında Kur’ân’ın teşrî kıldığı bir hükmün Nebî’nin diliyle uygulanmasından ibaret olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, mezheblerin oruç keffâretiyle bağlantılı olarak ele aldıkları rivâyet, zıharla ilgilidir, rivâyetin oruç keffâretiyle hiçbir ilgisi yoktur. Aksi takdirde, Ramazanda kendine hakim olamayıp eşiyle ilişkiye girebilecek kadar sağlıklı olduğu anlaşılan adama, oruç tutamayacağını söylemesi üzerine Rasûlullah’ın, “o zaman tasadduk et” demesi çok anlamlı olmayacaktır.

    O halde, Ramazanda ister yiyip içerek ister cinsel ilişkiye girerek olsun orucunu hastalık veya yolculuk özrü olmaksızın bozana, Kur’ân ve Sünnet bütünlüğü temelinde gerekecek şeyin ne olduğunun ortaya konması gerekir.

    Bakara sûresinin 185. âyetinde Yüce Allah, hasta ve yolcu olanlara Ramazan’da tutamadıkları gün sayınca, daha sonra oruç tutma hakkını vermiştir. Hak diyoruz, çünkü Ramazan’da özür sebebiyle tutulamayan oruçların sonradan tutulması ceza değil, Allah’ın, kullarına verdiği hakkın kullanılmasıdır. Bu, Allah’ın kullarına bir lütfudur. Âyetin sonunda geçen “sayıyı tamamlamanız için” ifadesi, bunu gösterir. Âyette geçen iki özür sebebiyle, Ramazan’da oruç tutamayan ve Ramazan’ın bereketinden tam istifade edemeyenlere Allah Teâlâ bir lütufta bulunmakta, sayıyı tamamlama hakkı vermektedir. Bu bir hak olunca, âyette geçen iki özür hali olmaksızın Ramazan’da oruç tutmayan yahut başladığı orucu özürsüz bozanlar, bu haktan yararlanamayacaklardır. Bu kimseler, Rasûlullah’ın ifadesiyle, kalan ömürlerini oruçlu geçirseler dahi asla telafi edemeyecekleri bir fırsatı kaçırmış olacaklardır. Rasûlullah şöyle buyurur:

    “Ramazan günü bir özür ve hastalık olmaksızın oruç tutmayan kişi, hayatı boyunca oruç tutsa, tutmadığı bir günü telafi edemez.”[28]

    O halde, Ramazanda ister “niyetli değilim” gibi temelsiz bir yaklaşımla oruç tutmayan, ister yeme-içme veya cinsel ilişki yoluyla orucunu yolculuk ve hastalık durumu söz konusu olmadan bozan kişi, telafisi asla mümkün olmayan bir fırsatı kaçırmış, cezayı hak etmiştir. Bu kulun yapması gereken tek şey vardır, o da, tevbe edip Allah’tan bağışlanma dilemektir. Durum böyleyken, böylesi bir kula keffâret ya da kaza cinsinden ceza tertiplemek, Kur’ân’ın ifadesiyle haddi aşmak olur.

    Konuyu bir asır önce ele alan ve mezheplerin oruç keffâretine dayanak yaptıkları rivâyetin, aslında zıharla ilgili olduğunu tespit eden merhum Musa Carullah Bigi, orucu bozana keffâret değil kaza gerekeceğini söyledikten sonra, kazanın aslında bir ikram olduğunu, bunun sadece hak edenlere verilmesi gerektiğini, dinin rukunlerini ihmal edenlerin bu ikramdan faydalanmaya haklarının olmaması gerektiğinden bahseder ve İbnü’l-Arabî’den şu alıntıyı nakleder:

    “Ramazan’da kasten yiyip içen kişiyle ilgili olarak bir grup; hem kaza hem keffâret gerekir derken diğer bir grup; sadece kaza gerekir, dedi. Ben, böyle bir kişiye kaza da keffâret de gerekmez görüşündeyim. Böyle bir kişinin, tutmadığı orucu kaza hakkı asla yoktur. Bağışlanma talebiyle nafile oruçlar tutar. Çünkü bize göre ibadetler vakitle sınırlıdır. İbadetlerin vaktini kasten kaçıranların hiçbir surette kaza hakları yoktur.”[29]

    Sonuç olarak, geleneğin yüzyıllardır neredeyse ittifak derecesinde kabul ettiği bir konu olan oruç keffâretinin, Allah’ın indirdiği, Rasûlü’nün de tebliğ edip uyguladığı dinde yeri olmadığı açıktır.


    [1] Bakara 2/155; Kehf 18/7; Enbiyâ 21/35; Muhammed 48/31; İnsan 76/2.
    [2] Bakara 2/187, 229; Talâk 65/1.
    [3] Yusuf 12/40, 67; Kasas 28/88
    [4] Mâide 5/3.
    [5] Komisyon, İlmihal, İsam, İstanbul, 1998, I İman ve İbadetler, 19. http://www.timeturk.com/tr/2011/08/17/ dinin-kaynagi-ben-miyim.html
    [6] Bu konudaki geleneksel düşüncenin toplu olarak görülebileceği bir çalışma olarak bkz. Komisyon, Sünnetin Dindeki Yeri, İsav, Ensar Neşriyat, İstanbul, 1997.
    [7] Ramazanda eşiyle ilişkiye girerek orucunu bozana oruç keffâreti gerekeceği konusunda icmâ olduğu iddia edilse de (Mevsılî (ö. 683/1284), el-İhtiyâr, İstanbul, 1984, I, 131), fıkıh eserlerindeki diğer icmâ iddiaları gibi bu da doğru değildir. Tâbiînden bu konuda farklı düşünen pek çok isim kaynaklarda geçmektedir. Hatta hadis eserlerinde, böyle bir kişiye sadece kaza gerekeceğine dair rivâyetler dahi zikredilir. Konuyla ilgili detaylı bir çalışma için bkz. Yunus Macit, “Kasten Oruç Bozmanın Cezası İle İlgili Rivâyetlerin Tahlili”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi V (2005), sayı: 3, sayfa: 123 vd.
    [8] Dârimî (ö. 255/869), Sünenü’d-Dârimî, Beyrût, 1407, Savm, 19; Buhârî (ö. 256/870), el-Câmiu’s-Sahîh, Kahire, 1400, Savm, 30; Tirmizî (ö. 279/892), el-Câmi’u’s-sahîh Sünenü’t-Tirmizî, Beyrût, trs., Savm, 28.
    [9] Kameri aylar 29-30 çeker. Fıkha göre kişi, kameri aylardan birinde, ayın başında bu oruca başlasa ve peşpeşe iki aydan biri 29 diğeri otuz çekse bu kişi 59’u keffâret biri kaza olmak üzere toplamda 60 gün oruç tutarak borcunu ödemiş olur. Ancak kişi, oruca aybaşında başlamazsa düz hesap olsun diye iki ay için 60 gün keffâret orucu tutar, buna bir de tutmadığı günün kazasını ekler ve toplamda 61 gün eder.
    [10] Buhârî, Savm, 30.
    [11] Merğinânî (ö. 593/1197), el-Hidâye, İstanbul, 1986, I, 125; Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 131. Müslim’in Sahîh’i ve Beyhakî’nin Sünen’inde Ebû Hureyre’nin naklettiği rivâyette “Ramazan’da gündüz vakti” (اًهنار رمضان يف (ifadesi yer alır. “Nehar” ifadesinin müdrec olma ihtimali çok yüksektir. Müslim ve Beyhakî bu ifadeyi konu (bâb) başlıklarına da yansıtmışlardır. Müslim (ö. 261/875), Sahîh-u Müslim, Beyrut, trs., Sıyam, 14; Beyhakî (ö. 458/1066), es-Sünenü’l-kübrâ, Mekke, 1995, IV, 221.
    [12] İbn Hacer el-Askalânî, ed-Dirâye, Beyrut, trs., I, 280.
    [13] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 226.
    [14] Zeki Bayraktar, Kur’an ve Sünnet, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013, s. 300- 301. Rivâyetin tahliline dair detaylı bir çalışma için bkz. Yunus Macit, “Kasten Oruç Bozmanın Cezası İle İlgili Rivâyetlerin Tahlili”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi V (2005), sayı: 3, sayfa: 121 vd.
    [15] Serahsî, el-Mebsût, III, 73.
    [16] http://farukbeser.com/soru/oruc-kefareti276.htm
    [17] Hıyel (Hileler/çareler) konusunda “Kitâbü’lhıyel fi’l-fıkh” isimli bir eser telif eden Şâfiî mezhebine mensub Kazvînî (ö.440/1048), eserinin başında hıyeli mahzurlu, mekruh ve mübah olarak üçe ayırır ve yukarıda verdiğimiz kurguyu, mahzurlu hıyele örnek olarak zikreder. Bkz. Kazvînî, Kitâbü’l-hıyel fi’l-fıkh, thk. Joseph Schacht. Hannover, Orient Buchhandlung Heinz, 1924, s. 4, 5.
    [18] Şâfiîler; takdîrât, keffâret, hudûd ve bedellerde kıyasın caiz olduğu, Hanefîler ise; caiz olmadığı görüşündedir. Bkz. Râzî, (ö. 606/1209), el-Mahsûl fî ‘ılmi usûli’l-fıkh, Beyrut, 1992, V, 349; Âmidî (ö. 631/1233), el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, Beyrut, trs., IV, 64; Serahsî (ö. 483/1090), Usûlü’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 111-112.
    [19] Serahsî’nin, bu konuda hükme kıyasla değil nassdan istidlal ile varıldığına dair açıklaması için bkz. Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, 1989, III, 73.
    [20] Benzer bir rivâyetin Dârekutnî’nin (Sünen, Kahire, 1966, II, 190, 191) ve Beyhakî’nin (Sünen, IV, 228, 229) Sünen’lerinde yer alması göz önünde bulundurulursa, Sünen’lere daha sonra ekleme yapılma yahut fıkhi görüşlerin manen rivâyet edilen hadislerden etkilenme ihtimal saklı kalmakla birlikte, bunun erken dönemlerde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Nitekim Hanefi mezhebinin en erken dönem fıkıh müdevvenatı sayılabilecek İmam Muhammed’in el-Asl isimli eserinde bu anlayışın o dönemde oluştuğu görülebilir. Bkz. el-Asl, II, 177.
    [21] İfadenin metni fıkıh eserlerinde şöyle geçmektedir: من أفطر في نهار رمضان متعمدا فعليه ما على المظاهر bkz. Serahsî, el-Mebsût, III, 71; Kâsânî, (ö. 587/1191), Bedâi’u’s-sanâi’ fî tertîbi’ş-şerâi’, Beyrut, 1982, II, 98; Merğinânî, el-Hidâye, I, 122; Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 131.
    [22] Zeyla’î (ö. 762/1361), Nasbü’r-râye li ehâdîsi’l-Hidâye, Kahire, trs., II, 449, 450; İbnü’l-Cevzî, benzer bir rivâyet için, Ahmed b. Hanbel’in, rivâyetin senedinde geçen Yahya b. el-Hammânî’nin yalancı olduğunu, rivâyetin huccet olamayacağını, çünkü rivâyete konu olan kişinin isminden bahsedilmeden hikaye edildiği söylediğini aktarır. İbnü’l-Cevzî (597/1201), et-Tahkik fi İhtilafi’l-Hadis, II, 87.
    [23] İbnü’l-Hümâm, (ö. 861/1457) Fethu’l-kadîr, Dâru’l-fikr, Beyrut, trs., II, 338.
    [24] Merğinânî, el-Hidâye, I, 124; Mevsılî, elİhtiyâr, I, 131.
    [25] Yunus Macit, “Kasten Oruç Bozmanın Cezası İle İlgili Rivayetlerin Tahlili, s. 123 vd.
    [26] Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Müsnedü’lİmam Ahmed b. Hanbel, Daru’l-fikr, y.y., trs., IV, 37.
    [27] İbn Ebî Şeybe’nin Müsned’inde, Seleme b. Sahr ez-Zürafiy şöyle der: “Rasûlullah döneminde eşime zıharda bulundum, sonra da keffâret ödemeden onunla ilişkiye girdim. Durumu Rasûlullah’a sordum, o da keffâret gerekir diye fetva verdi.” İbn Ebû Şeybe (ö. 235/849), Müsnedü İbn Ebî Şeybe, Riyad, 1977, II, 252.
    [28] Tirmizî, Savm, 27.
    [29] Musa Carullah Bigi, Uzun Günlerde Oruç, Sadeleştiren: Yusuf Uralgiray, Ankara, 1975, s. 221.

  • Kur’an’ı Anlamada Usûlün Önemi / Dr. Fatih Orum

    Kur’an’ı Anlamada Usûlün Önemi / Dr. Fatih Orum

    Yüce Allah her şeye bir ölçü koymuştur. O, şöyle buyurur:

    “Şüphesiz Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talâk 65/3)

    Şu âyet de Allah’ın katında, her şeyin bir ölçüye göre olduğunu gösterir:

    “Onun katında her şey bir ölçüye göredir.” (Ra’d 13/8)

    O’nun varlıkları yaratması da hep bir ölçüye göredir. İlgili âyet şöyledir:

    “Biz, her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” (Kamer 54/49)

    Her şeye bir ölçü koyup, her şeyi o ölçüye göre yarattığı için, Allah’ın her işi ve her emri, belirlenmiş bir ölçüye göre olur. Nitekim O, şöyle buyurur:

    “Allah’ın işi, tam belirlenmiş bir ölçüye göredir.” (Ahzâb 33/38)

    Allah’ın şüphesiz her şeye gücü yeter ama O, var ettiği her şeye bir ölçü koymak suretiyle kulları için bir imtihan ortamı oluşturmuştur. Bundan dolayı, “Allah’ın her şeye gücü yeter” şeklinde meal verilen pek çok âyet, “O, her şeye bir ölçü koyar” şeklinde dilimize çevrilmelidir.

    Yüce Allah’ın, pek çok âyette, hidâyetin de başarının da, kendisinin koyduğu ölçülere/düzene uyan ve bunun gereğini yapanlar için olduğunu bildirmesi de önemlidir.[1] Çünkü bu, hayatı doğru anlamlandırmamızı sağlar ve kul olma bilincimizi geliştirir.

    Dinin fıtrat olarak tanımlanması da bundan dolayıdır. Her şeyi bir ölçüye göre yaratana kul olduğunun bilincinde olan kişi, “her şeye gücü yetmesine, yani mutlak güç sahibi olmasına rağmen Yüce Yaratıcı, her şeye bir ölçü koymuş, her şeyi bir ölçüye göre yaratmış ve başarıyı, düzenine uyanlara vaat etmiş ise, bir kul olarak benim, O’nun koymuş olduğu ölçülere uymadan başarıya ulaşmam mümkün değildir.” şeklinde düşünür. İşte bu düşünce her şeyi değiştirir. Çünkü böyle düşünen bir kişi, başarıya ulaşmak için hayallerin değil ölçülerin peşine düşer. Ölçüye uymazsa kaybedeceğini bilir, başarısızlığa uğradığında, bunun nedenini kendinde arar. Bu bilince sahip kişi, Allah’ı doğru algılar, etrafındaki gelişmeleri doğru yorumlar, yere sağlam basar ve başarıyı yakalar. Yüce Allah’ın, hikmetin gereğini yapana verileceğini, bunu elde edenin de diğerlerine göre üstünlük elde etmiş sayılacağını bildirmesi, bu açıdan önemlidir.[2]

    Ölçü varsa usûl bir zorunluluktur. Çünkü ölçü, usûl ile tespit edilir. Bugün tabiat kitabının âyetlerini okuyanlar, Allah’ın koymuş olduğu ölçüye uyarak, her ilmin kendi disiplini çerçevesinde sonuca ulaşmaya çalışırlar. Aynı ölçü, Allah’ın Kitabı için de söz konusu olduğundan, kitâbî âyetler de bir usûl üzere okunmalıdır. Çünkü Allah’ın âyetleri kevnî ve kitâbî olarak ikiye ayrılır. O’nun kevnî âyetlerini okumak ve onlardan sonuçlar çıkartmak nasıl bir usûlü gerektiriyorsa Kitâbî âyetleri ihtiva eden Kitab’ın da açıklamalarına ulaşmak, bir usûlü ve bu usûle uygun hareket eden ekipleri gerektirir. Şu âyet bunu gösterir:

    “İman edeceklere doğru yolu göstersin ve rahmet olsun diye ilim üzere açıkladığımız bir Kitap gönderdik.” (A’râf 7/52)

    Allah’ın Kitabı’nın belli bir usûle göre okunmasının gerekliliğini herkes dile getirir. Burada herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. İhtilaf, o usûlün ne olduğu hususundadır. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi pek çok bilim dalında faaliyet gösteren bilim insanları, kurulu sistemi anlamanın ve keşfetmenin peşinde oldukları için, çalışmalarını, Allah’ın koymuş olduğu ölçü ve kurallara göre yürütmek zorundadırlar. Kevnî âyetleri okuyanlar, kendi koydukları ölçülere göre hareket eder ve sistem kurmaya çalışırlarsa başarısızlık kaçınılmazdır. Dahası bu, dengeleri bozar ve insanlığı huzursuz ve mutsuz eder.

    İnsanlara huzur, mutluluk ve refah vermesi için varedilen dünya, onların cehennemi olur. Aynı durum kitâbî âyetler için de geçerlidir. Kitâbî âyetleri okuyup anlamaya ve uygulamaya çalışanlar, bunu kendi ölçülerine göre yaparlarsa, sistem kurmaya, yani din oluşturmaya kalkışmış olurlar. Bu, insanların mutluluğu için gönderilmiş dinin, insanlar için sıkıntı kaynağı haline gelmesine yol açar. Din, kişinin ahiretini de ilgilendirdiğinden, bu alanda yapılan yanlışlar, sadece dünya hayatının değil, ahiretin de kaybı demek olur ki bunun, telafisi mümkün olmayan büyük bir kayıp olacağı ortadadır.

    Dinin tek sahibinin Yüce Allah olduğu gerçeği hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Her türlü tasarruf hakkı sadece O’na aittir. Bize düşen; O’na kulluk edip, yalnız O’ndan yardım dilemektir. Bu da, dinde tek şâriin, yani hüküm koyucunun O olduğunu kabul etmekle olur. Şu âyet, bu açıdan çok önemlidir:

    “Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri hakîm ve habîr olan Allah tarafından muhkem kılınmış ve de açıklanmış bir kitaptır. (Böyle olması) Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir. (De ki:) Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim” (Hûd 11/1-2)

    Âyette geçen “ َ ُ وا ِإالَّ الل د ُ ب ْ َع تَّ الَأ) = Böyle olması) Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir” ifadesi, Yüce Allah’ın, âyetleri niçin muhkem ve mufassal olarak indirdiğinin sebebini bildirmektedir. Böyle olmasaydı, yani âyetleri açıklama ve detaylandırma işi insanlara bırakılsaydı, ortaya konan din, indirilmiş değil oluşturulmuş din olurdu. Oluşan din, Allah’ın değil insanların dini olurdu. Bu, dinde ve hükümde ortaklık anlamına gelirdi. Allah, böyle bir ortaklığı kabul etmeyeceğini şu âyetinde bildirir:

    “Onun ile aranıza koyarak kulluk ettiğiniz şeyler, adını sizin ve atalarınızın koyduğu şeylerden başkası değildir. Allah o konuda kimseye bir yetki vermemiştir. Hüküm, Allah’ın hükmüdür. O, kendinden başkasına kul olmamanızı emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak, insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf 12/40)

    Âyette, insanların Allah’ın dışında kulluk ettiklerinin, kendilerinin ve atalarının ortaya koydukları kurgular olduğu bildiriliyor. Oysa Allah, bu konuda kimseye bir yetki vermemiştir. Çünkü tek hüküm koyucu O’dur. İnsanların, Allah’ın yanı sıra başkalarına kulluk etmeleri, başkalarını dinde söz sahibi kabul etmeleri ile olur. Bu, Allah’tan başkasına da kulluk etmek demektir. Oysa emredilen, kulluğu sadece O’na yapmaktır. Dosdoğru din bunu gerektirir. Birilerinin ya da atalarının kurguladığı usûl veya bu usûle ait kavramların değil Allah’ın koyduğu usûl ve bu usûle ait kavramların peşine düşmemiz emredilmiştir. Yüce Allah insanların kendi kurgularının peşine düşmemeleri için Kitab’ı tek kaynak yapmış, onu kendi açıklamış, bu açıklamalara ulaşmanın yolunu da göstermiştir. İnsanların çoğu bu gerçeği görmezden gelirler. Çünkü İnsan, sınırları aşmaya, her şeye hükmetmeye meyilli yaratılmıştır. O, bu konuda o kadar cüretkârdır ki, Allah’a din öğretmeye dahi kalkar.[3] İnsanın zaafını en iyi bilen Allah, bu konuda onu sürekli uyarmış, kanun koyucunun kendisi olduğunu hatırlatmıştır.

    Tek Şâri’ yani hüküm koyucu O’dur. Biz sadece O’nun bize gönderdiklerini, bize gösterdiği şekilde anlamak ve uygulamakla yükümlüyüz. Buna nebî ve rasûller de dahildir. Yukarıda geçen Hûd sûresinin ikinci âyetindeki “ ْ ُكم ني َل َّ ن ِ ا ٌ َشير ب َ و ٌ َذير ن ُ ه ْ ن ِم = Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim” ifadesi bunu göstermektedir. İfadede geçen “ ُ ه ْ ن ِم “ifadesi, Rasûlullah’ın yapmış olduğu uyarı ve müjdelelerin Kitap’tan olduğunu gösterir. Şu âyet de bunu teyid etmektedir:

    “Bu Kitap da, onu doğrulamak; zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arapça indirilmiş bir Kitap’tır.” (Ahkâf 46/12)

    Âyette, Kur’ân’ın uyarı yapan ve müjde veren bir kitap olduğu bildirilmektedir. Rasûllerin görevi, kendilerine vahyedileni tebliğ etmek olduğu için[4] yani rasuller kendilerine indirilen kitapları tebliğ ettikleri için, onların uyarı ve müjdeleri Kitap’tan olur. Rasûlullah’tan, bunu şöyle ifade etmesi istenmiştir:

    “De ki; Ben sizi sadece vahiy ile uyarmaktayım.” (Enbiyâ 21/45)

    Kur’ân’ın, nebî ve rasûl kavramlarına verdiği anlamı dikkate almayıp, zihinlerinde oluşturdukları nebî algısından hareketle farklı beklentilere girenler hakkında Yüce Allah şöyle buyurur:

    “Onlara bir âyet getirmediğin zaman ‘derleseydin ya?’ derler. De ki: ‘Ben Rabbim tarafından bana vahyedilene uyarım. Bunlar, Rabbinizden gelen göstergelerdir. Bir de inanan bir toplum için yol gösterici ve bir ikramdır.’” (A’râf 7/203)

    Rasûlullah’a, kendisinin vahye uyduğunun söyletilmesi önemlidir. Ona yapılan vahiy Kur’ân’dır. Kur’ân tek kaynaktır. Kur’ân’da her şeyin açıklandığı bildirilir. Bir âyet şöyledir:

    “Biz bu Kitab’ı sana indirdik ki her şeyi açıklasın, doğru yolu göstersin, ona bağlananlara bir ikram ve bir müjde olsun.” (Nahl 16/89)[5]

    Yüce Allah, Kitabı’nda her şeyi açık bir şekilde ortaya koyduğunu bildiriyorsa, din konusunda bizim başka kaynak arayışlarına girmemiz doğru olmaz. Bize düşen, tek hüküm koyucunun O olduğunu, Kitabı’nda da her şeyi açıkladığını kabul etmek, bu konuda şüpheler yaşamamaktır. Kur’ân’da bu durum şöyle ifade edilir:

    “Ben Allah’tan başka bir hakem mi ararım? Kitab’ı size açıklanmış olarak indiren O’dur. Kendilerine Kitap verdiklerimiz bilirler ki bu Kitap, Rabbin tarafından hak olarak indirilmiştir. Sakın tereddüt edenlerden olma!” (En’âm 6/114)

    Hal böyleyken gelenekte, “meselelerin sonsuz, âyetlerin ise sınırlı olduğu” söylenip[6] Kur’ân’a sınır çizilmiş, Kur’ân’ı beyan ettiği; onun dışında helal ve haram koyduğu iddia edilerek[7] Rasûlullah’ın görev ve yetkisi aşındırılmış, âyetler arası irtibatlar gözardı edilerek Kur’ân anlaşılmazlığa mahkûm edilmiştir.

    Allah’ın dinine gereği gibi uyan bir topluluktan daha önde bir topluluk olması mümkün değildir.[8] O halde, Müslümanların yüzyıllardır süregelen ve günümüzde de devam eden görünümleri, bir şeylerin ters gittiğinin en açık delili olsa gerektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    “Gevşemeyin, üzülmeyin de. Eğer inanıyorsanız, üstün olan sizlersiniz.” (Âl-i İmrân 3/139)

    Bize düşen, Kur’ân’ın açıklamalarının peşine düşmek olmalıdır. İnsanlara hidâyet ve nûr olarak gönderilen ve içerisinde her şeyin bir usûle göre açıklandığı bildirilen[9] Kitab’ın üzerinde yoğunlaşılmalı, tüm gayret, onun doğru olarak anlaşılması ve hayata geçirilmesi için olmalıdır.

    Rasûlullah’ın örnekliği bu konuda yolumuzu açacaktır. Geleneksel anlayışa göre Sünnet, Kur’ân’ın yanında müstakil bir kaynak sayılır.[10] Bu, Kur’ân’da yer almayan bir takım hükümlerin Sünnette olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Hatta ikisinde de bulunmayan çözümlere icmâ ve kıyasla ulaşılabileceği kabul edilir.[11] Oysa Kur’ân tek kaynaktır. Sünnet, Kur’ân’ın içerdiği hükümlerin Rasûlullah tarafından ortaya konması ve uygulanması olarak görülmelidir. Bu hükümleri ortaya koymak, bazen doğrudan âyeti tebliğ etmekle olabileceği gibi, bazen de âyetler arası ilişkilerden hüküm çıkarmak şeklinde olabilir. Bu durumda Sünnet, Kur’ân’ın dışında, ondan bağımsız bir kaynak olmayacaktır.

    Bundan sonraki yazılarımızda bu usulün temel kavramları, prensipleri ve uygulamalarını ele alacağız.


    [1] İnsan 76/29-30; Tekvîr 81/25-29. Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, SVY, İstanbul, 2011, 4. Baskı, s. 134 vd.
    [2] Bakara 2/269.
    [3] Hucurât 49/16.
    [4] Mâide 5/67, 92; Nahl 16/35, 82; A’râf 7/62, 68, 79, 93; Hûd 11/57; Ahkâf 46/23; Ahzâb 33/39.
    [5] Âyette geçen “her şeyin açıklanması” ifadesi ile kastedilenin Kitap olduğuna dair bkz. Yûsuf 12/111; Yûnus 10/37.
    [6] Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî Cessâs (ö. 370/981), el-Füsûl fi’l-usûl, Kuveyt, 1994, IV, s. 75. Ebu’l-Huseyn el-Basrî (ö. 436/1044), elMu’temed fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1403, II, s. 228; Muhammed b. Muhammed Gazâlî (505/111), el-Menhûl, Dımeşk, trs., s. 330; Ebü’l-Meâlî İmâmü’l-Harameyn Rükneddin Abdülmelik Cüveynî (ö. 478/1085), el-Burhân fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1997, II, s. 485; 499- 500, IV, s. 75; Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), el-Mebsût, Beyrut, 1989, XVI, s. 62; Mahlûf Muhammed Hasaneyn, Bülûğu’s-sûl, Kahire, 1966, s. 151.
    [7] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 67; Muhammed b. Ali eş-Şevkânî (ö. 1250/1834), İrşâdü’l-fühûl ilâ tahkîki’l-hakki min ‘ılmi’l-usûl, Kahire, 2006, I, 132.
    [8] Allah’ın dinine hakkıyla uyanların, yaşadıkl rı dönemde insanların en üstünü olacaklarının sünnetullah olduğuna dair bkz. Bakara 2/47, 122.
    [9] A’râf 7/52.
    [10] Şevkani, İrşâdü’l-fühûl, I, 132.
    [11] Zekiyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esas ları, trc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara, 1990, s. 39.

  • Meyl Kelimesi Örneğinde Kur’an’ın Kendi Kavramlarını Anlamlandırması

    Meyl Kelimesi Örneğinde Kur’an’ın Kendi Kavramlarını Anlamlandırması

    Türkçe’de de kullandığımız meyletme ifadesinin aslı Arapça الميل (meyl) kelimesidir ve Kur’an’da üç ayette karşımıza çıkmaktadır. م ي ل kök harflerinden oluşan kelimenin mâzî fiil hali مال şeklindedir. Arapça sözlükler kelimeye ortadan ayrılıp iki yandan birine doğru sapma anlamını vermektedirler (1). ملت إلى فلان ifadesinin “filan kişiye yardım ettim, destek verdim” anlamına geldiği, sözlüklerin ifadeleri arasındadır (2). Türkçemizde de bir şeye eğilim gösterme, yönelme, eğilme anlamlarında kullanılmaktadır. Ayrıca dilimizde mecâzen ilgi gösterme, sevme, arzu duyma gibi anlamlarda kullanımı vardır (3).

    Kur’an’da kelimenin geçtiği üç ayetten biri Nisâ Suresi 102. ayettir. Elimizdeki meallerin ayete verdikleri karşılıklarda, kelimeye verilen anlam yukarıda saydığımız anlamların hiçbiri değildir. Diğer bir deyişle; kelimenin geçtiği ayette anlatılan konu gereği, sözlüklerde kelimenin karşılığı olduğu söylenen ifadelerin hiçbiri meallerde kullanılamamıştır. Mealler ayetin ilgili bölümünü dilimize şöyle aktarmaktadırlar:

    …وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً…

    …İnkâr edenler arzu ederler ki, silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar…  (Nisâ 4/102) (4)

    İncelediğimiz kelime ayette, biri fiil, diğeri o fiili niteler şekilde (mef’ûl mutlak) mastar olarak kullanılmıştır: فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً (feyemîlûne aleykum meyleten vahideten). Fiilin ayetteki gibi على (alâ) harf-i ceri ile kullanımı durumunda anlamının “taraf tutmak, tarafgir davranmak” olduğunu yine sözlüklerden öğrenmekteyiz (5). Ancak görüldüğü gibi kelimenin geçtiği ifade meale “ani baskın yapmak” şeklinde yansımıştır. Oysa sözlükler kelimenin böyle bir anlamından bahsetmemektedirler. 101. ayetten itibaren konu, yolculuk esnasında düşmanla karşılaşıp sıcak çatışmaya girilmesi durumunda namazın nasıl kılınacağı konusudur. Rabbimiz, imamın iki rekat kılarken cemaatin ikiye ayrılarak her bir grubun birer rekat kılması gerektiğini tarif etmektedir. Konumuzla ilgili bölümde de silahların bırakılmaması gerektiği dile getirilmekte ve yukarıda aldığımız bölüm aktarılmaktadır. Dolayısıyla böyle bir ayetin mealinde kelimeye meyletme anlamı da verilememekte, kelimenin anlamları arasında bulunmayan “baskın yapma” ifadesi tercih edilerek konu kapatılmaktadır. 

    Oysa söz konusu olan Allah’ın Kitabı olduğunda, kelimelere verilecek anlamların insanlar tarafından tercih ve takdir edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Hele Kur’an gibi kullandığı her kavramı mutlaka açıklayan ve detaylandıran bir kitap için kelimelerin sözlüklerdeki karşılıklarına bile ihtiyatla yaklaşılması gerekir. Ayrıca incelediğimiz kelime bu ayet dışında iki ayette daha geçmektedir. O ayetlerde kelimeye ne “baskın yapma” ne de buna benzer bir anlam vermek mümkün olmamaktadır. Yine aynı mealden bakacak olursak:

    Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. (Nisâ 4/129)

    Allah, sizin tövbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi istiyorlar. (Nisâ 4/27)

    Ele aldığımız ميل (meyl) kelimesi 129. ayette “gönül vermek”, 27. ayette ise “büyük bir sapıklığa düşmek” şeklinde çevrilmiş. Şu durumda aynı mealde (ulaşabildiğimiz diğer meallerde de durum aynı) bir kelime geçtiği üç ayette de birbiri ile hiç ilgisi bulunmayan üç ayrı anlamda dilimize aktarılmış olmaktadır. Üstelik kelimeye verilen anlamların hiçbiri sözlüklerde kelimeye verilen karşılıklara uygun değildir. Oysa Kur’an’da geçen bir kelimenin bir anlamı olması ve geçtiği her yerde o anlama uygun karşılıklar verilebilmesi gerekir. 

    Bu kelimenin geçtiği ayetlerin hepsinde kullanabileceğimiz gerçek anlamını tespit etmenin yolu ise ayetleri birlikte iyi incelemek ve doğru bir değerlendirme yapmaya çalışmaktan geçmektedir. Aslında kelimenin geçtiği ayetler bize gerekli ip uçlarını vermektedirler. 

    الميل Meyl İfadesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    ميل ifadesi geçtiği ayetlerin üçünde de hem fiil hem de mastar formunda yer almakta, bu kullanımla fiilin anlamı tahsis edilmekte, pekiştirilmekte veya vasıflandırılmaktadır. Nisâ 102. ayette kullanımı, kelimenin anlamı hakkında önemli bilgiler vermektedir:

    وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلَاةَ فَلْتَقُمْ طَائِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُوا أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِن وَرَائِكُمْ وَلْتَأْتِ طَائِفَةٌ أُخْرَىٰ لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ ۗ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً ۚ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْضَىٰ أَن تَضَعُوا أَسْلِحَتَكُمْ ۖ وَخُذُوا حِذْرَكُمْ ۗ إِنَّ اللَّـهَ أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا

    İçlerinde olur da onlar için namazı tam kılarsan, onların bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar ve silahlarını kuşansınlar; (ilk) secdeyi yaptıktan sonra çekilsinler; bu defa namazı kılmamış öbür kısım gelsin, seninle namaz kılsınlar, tedbirli olsunlar ve silahlarını kuşansınlar. Kafirlik edenler isterler ki silahlarınızdan ve eşyanızdan uzak kalasınız da size bir kere meyletsinler. Yağmurdan zarar görür veya hasta olursanız, silahlarınızı bir yere koymanızda bir günah yoktur ama tedbiri elden bırakmayın. Allah, o kâfirlere küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır. (Nisâ 4/102)

    Yolculuk esnasında düşmanla karşılaşma ve sıcak çatışma ortamının oluşması durumunda namazın nasıl kılınacağını tarif eden ayette, “size sadece bir kez meyletsinler” anlamında فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً ifadesi geçmektedir. Ayetin burada söylediği şey namazda silahlı olup tedbiri elden bırakmama konusudur. Burada kilit ifade “bir kere” ifadesidir. Diğer bir deyişle; ayette meyletme fiiline ne anlam verilecekse kâfirler o eylemi sadece bir kez yapmak istemektedirler. Yani kâfirlerin isteği müminlerin işini, onlarla bir daha ilgilenmelerine gerek kalmayacak şekilde, bir kerede bitirmektir. Bu sebeple ayette meyletme kelimesi iki kez kullanılmış, birinde fiil, diğerinde de fiili pekiştirme maksadıyla mastar olarak gelmiştir (mef’ûl mutlak). Mef’ûl mutlak ifadenin واحدة sıfatı ile kullanılması anlama, işin bir kerede tam bir şekilde yapılarak bitirilmesi anlamını katmaktadır. Dolayısıyla ayette kelimenin anlamını “ilgilenmek, vakit ayırmak” olarak anlamamız doğru olacaktır. Düşmanın isteği, bu konuyla sadece bir kez ilgilenmek, böylece “müminler” defterini bir daha açılmamak üzere kapatmaktır. Yani ayete şöyle anlam vermek gerekir:

    …Kâfirlik edenler isterler ki silahlarınızdan ve eşyanızdan uzak kalasınız da sizinle sadece tek bir kez ilgilensinler (bir daha size vakit ayırmalarına gerek kalmasın)…

    Kelimenin “ilgilenmek, ilgi göstermek, vakit ayırmak” şeklinde tespit ettiğimiz anlamını aşağıdaki ayette yer alan kullanımında daha net görmek mümkündür:

    وَلَن تَسْتَطِيعُوا أَن تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ ۖ فَلَا تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ ۚ وَإِن تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ اللَّـهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا

    Çok kararlı olsanız bile kadınlar arasında adil davranmaya güç yetiremezsiniz. Öyleyse bütün ilginizi birine gösterip diğerini ortada bırakmayın. Eğer uzlaşır ve Allah’tan çekinerek kendinizi korursanız bilin ki Allah, bağışlar ve ikramda bulunur. (Nisâ 4/129)

    Ayetteki فَلَا تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ ifadesinde de fiil, mef’ûl mutlak ile pekiştirilmiş; önceki ayette “sadece bir kez meyletme” ifadesi yer alırken bu ayette “bütün meyli gösterme” dile getirilmiştir. Ayetin konusu gereğince de kelimeye “ilgilenme, ilgi gösterme” anlamı verilmesinin doğru olacağı rahatça görülebilmektedir. Dolayısıyla ifadenin Türkçe karşılığı bütün ilginin eşlerden birine gösterilmesi şeklinde anlaşılmalıdır. مال fiilinin geçtiği son ayet de yine aynı surenin şu ayetidir:

    وَاللَّـهُ يُرِيدُ أَن يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُرِيدُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ أَن تَمِيلُوا مَيْلًا عَظِيمًا

    Allah, sizin dönüşünüzü (tevbenizi) kabul etmek, arzularının peşine takılanlar ise kendilerine büyük bir ilgi göstermenizi isterler. (Nisâ 4/27)

    Bu ayetin son bölümü dilimize genellikle “büyük bir sapışla sapmanızı isterler” şeklinde çevrilmektedir. Oysa kullanılan fiil yukarıda gördüğümüz ayetlerde olduğu gibi مال fiilidir. Ayrıca sapıklık şeklinde çevrilebilecek kelime olsa olsa ضل kelimesi olabilir, ancak bu ayette geçmemektedir. Dolayısıyla burada bu ifadeye önceki ayetlerde verilenle aynı anlamı vermek gerekir. Bu da “büyük bir ilgi göstermenizi isterler” şeklindedir.

    Sonuç

    Sonuç olarak الميل kelimesinin Kur’an’daki anlamını, Türkçe’de de kullanılan şekliyle; meyletmek, eğilmek kelimeleriyle karşılamanın yeterli olmadığı ve kelimenin geçtiği her ayete uygun düşmediği görülmektedir. İfadeye bugün kazandığı anlamdan farklı olarak; ilgilenmek, ilgi göstermek, vakit ayırmak anlamlarını vermek gerektiği, bu kelimenin anlamını Kur’an’dan öğrenmeye kalktığımızda ortaya çıkan sonuçtur.

    İncelediğimiz kelime, Kur’an’ın kendi kavramlarının içini kendisinin doldurduğuna, insanları sözlüklere muhtaç bırakmadığına da güzel bir örnektir. Diller canlı organizmalar gibidirler. Zamanla gelişir, değişir hatta kaybolur, ölürler. Bu sebeple Allah’tan gelmiş bir kitabın dildeki değişimlerden etkilenmeyecek yapıda olması gerekir. Zaten sadece Allah’ın gönderdiği bir metin bu özellikte olabilir. 

    Bu örnekte de gördüğümüz gibi Kur’an, Arap dilindeki değişimlerden etkilenmemiştir. Kur’an’da geçen kelimelerin anlamları, Arap dilinin insanlar arasındaki kullanımında değişime uğramış olsa da Kur’an’ın kendi iç bütünlüğü, Allah tarafından belirlenmiş şaşmaz metot iyi uygulanırsa, kelimelerin anlamlarını doğru tespit etmemizi sağlamaktadır. Böylece bir kelimenin anlamı sözlüklerde tamamen bozulmuş ve değişmiş dahi olsa Kur’an’ın o kelimeye yüklediği anlamı tespit etmek mümkün olmaktadır. Bu durum meal yazmanın ne kadar zor ve uzun süreli bir çalışma olacağını da gözler önüne sermektedir. Bir ayette geçen tek bir kelimeye Kur’an’ın verdiği anlamı tespit etmek için böylesi büyük bir çalışma yapma gerekliliği günümüzde pıtrak gibi çoğalan meallerin ne kadar üstün körü yazıldığı hakkında da fikir vermektedir.

    Dipnotlar:

    (1) Müfredat Elfâzil Kur’an, Ragıp El İsfahânî, م ي ل maddesi
    (2) A.g.e.
    (3) http://lugatim.com/s/MEYLETMEK–MEYLEYLEMEK
    (4) Diyanet İşleri Başkanlığı Meali
    (5) Müfredat Elfâzil Kur’an, Ragıp El İsfahânî, م ي ل maddesi

    Erdem Uygan

  • س – ر – ق  Se – Ra – Qa

    س – ر – ق Se – Ra – Qa

    سَرَقَ – يَسْرِقُ – سَرِقَة 

    Hırsızlık yapmak, çalmak anlamındaki kelimeye sözlüklerde “kişinin alma hakkına sahip olmadığı bir şeyi gizlice alması, çalması” anlamı verilir.  Kur’an’da 7 ayette 9 kez geçer. Hırsız anlamındaki ism-i fâili سارق şeklinde olan kelimeyi Kur’an adi hırsızlıktan ayırarak belli şartları taşıyan nitelikli hırsızlık olarak tanımlamaktadır:

    فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ فِي رَحْلِ أَخِيهِ ثُمَّ أَذَّنَ مُؤَذِّنٌ أَيَّتُهَا الْعِيرُ إِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ قَالُوا وَأَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ

    (Yusuf) onların mallarını yüklettikten sonra su tasını öz kardeşinin yükü arasına koydu. Daha sonra bir tellâl yüksek sesle bağırdı: “Kervancılar! Siz hırsızsınız (لسارقون lesâriqûn).” Bunlar, onlara dönerek: “Neyi kaybettiniz?” diye sordular. “Kralın su tasını kaybettik” dediler… (Yusuf 12/70-72)

    Kendilerine ait olmayan bir eşyayı gizlice almış olan kişilere ayette سارقون denmiştir. Ayetteki “مَاذَا تَفْقِدُونَ neyi kaybettiniz” ifadesi bir malın sahibinden gizlice alındığını göstermektedir. “صُوَاعَ الْمَلِكِ kralın su kabı”  ifadesi malın başkasının mülkiyeti altında ve korunan bir mal olmasının yanısıra belli bir ekonomik değere sahip olduğunu da belirtmektedir. Surenin 76. ayetinde bir suça سرقة türünden bir hırsızlık denilebilmesi için taşıması gereken özelliklere bir yenisinin eklendiğini görülmektedir:

    فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاءِ أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَاءِ أَخِيهِ

    Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce ötekilerinin yüklerinde arama yapmaya başladı. Sonra tası öz kardeşinin yükünden çıkardı… (Yusuf 12/76)

    Kralın su kabının Yusuf’un (a.s.) öz kardeşinin yükünden çıkmış olması, eyleme konu olan malın bulunduğu yerden izinsiz ve gizlice alınarak başka bir yere nakledildiğini gösterir. Bu da سرقة suçunda bulunması gereken özelliklerden biri olarak anlaşılmalıdır. Özet olarak yukarıdaki ayetlere göre bir suçun سرقة olarak değerlendirilmesi için şu şartları taşıması gerekir: “Koruma altında olan başkasının mülkiyetindeki belli bir ekonomik değer taşıyan bir malın, sahibinin izni olmaksızın gizlice bulunduğu yerden alınması ve başka bir yere intikal ettirilmesi.”

    Malın korunuyor olması, suçun gizli yapılıyor olması, malın ekonomik bir değer taşıması, سرقة türündeki hırsızlığın mülkiyet hakkına yönelik bir saldırı olduğunu ortaya koymaktadır. Malın bir başka yere nakledilmiş olması da suçun tasarıdan tatbikata dönüştüğünün göstergesidir. Kelimenin mecaz olarak kullanıldığı ayette bile çalınan şeyin korunuyor, çalanın da eylemi gizlice yapıyor olduğu görülebilmektedir:

    وَحَفِظْنَاهَا مِن كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ  إِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ

    Göğü, taşlanmış şeytanların hepsinden koruduk. Ancak kulak hırsızlığı (اسْتَرَقَ السَّمْعَ) yapan olabilir, onu da hemen parlak bir ateş parçası takip eder. (Hicr 15/17-18)

    Kur’an’da سرقة  suçunu işlediği tesbit edilmiş kişilerin cezası şu ayette dile getirilir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini işlediklerine karşılık bir ceza olarak kesin ki Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Bu suçun mülkiyet hakkının ortadan kaldırılmasına yönelik olduğunu ayetteki جَزَاءً بِمَا كَسَبَا “işlediklerine karşılık bir ceza olarak” ifadesinde de görmek mümkündür. Bir kişiye سارق denilebilmesi için suçun sabit olması yani bir araştırma ve yargılamanın yapılmış olması gerekir. Nitekim Yusuf Suresi 71. ayette bir iddia olarak ortaya atılan سرقة suçunun gerçekleştiğinin tespiti için de bir araştırma yapıldığı, suç sabit olunca cezanın tahakkuk ettiği 76. ayette görülmektedir:

    فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاءِ أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَاءِ أَخِيهِ

    Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce ötekilerinin yüklerinde arama yapmaya başladı. Sonra tası öz kardeşinin yükünden çıkardı… (Yusuf 12/76)

    Mâide Suresi 38. ayette سارق ve سارقة şeklinde isimlendirilmeleri, bu kişilerin yakalanmış, yargılanmış ve suçun yukarıda tarif edilen tüm özelliklerini barındırdıkları tespit edildiği için suçlu bulunmuş olduklarını gösterir. Ayet سرقة fiilinin tüm şartlarını barındıran türden bir سارق olarak hüküm giymiş kişilere hangi cezanın verileceğini bildirmektedir. 

    İşlenen suçta yukarıda sayılan şartların tamamının bulunmaması suçu سرقة seviyesine ulaştırmayacağından el kesme cezası da uygulanmaz. Diğer bir deyişle, bu şartlardan birini dahi barındırmayan bir hırsızlık suçu سرقة olarak adlandırılamayacağı için bu suçu işleyene سارق denmez ve Mâide 38. ayetin kapsamının dışında kalır. Bu türden سرقة seviyesine yükselmemiş hırsızlık suçlarına kapkaç, dolandırıcılık, yağma, gasp, zimmet v.b. suçlar örnek gösterilebilir. Bunlarda suç başkasının mülkiyet hakkını ortadan kaldırıcı bir eylem değil, belli bir mala yöneliktir, dolayısıyla başka kelimelerle isimlendirilirler. Lisân’ul-Arab’da السارق kelimesinin anlamı verilirken konu şöyle dile getirilir:

    السَّارِقُ عِنْدَ الْعَرَبِ مَنْ جَاءَ مُسْتَتِراً إِلَى حِرْزٍ فَأَخَذَ مِنْهُ مَا لَيْسَ لَهُ، فَإِنْ أَخَذَ مِنْ ظَاهِرٍ فَهُوَ مُخْتَلِس ومُسْتَلِب ومُنْتَهِب ومُحْتَرِس، فَإِنْ مَنَعَ مِمَّا فِي يَدَيْهِ فَهُوَ غَاصِبٌ

    “Araplarda سارق korunaklı bir yere gizlice gelip kendine ait olmayan bir şeyi alan kişiye denir. Bunu gizli değil de açıktan yaparsa, o zaman ona مختلس kapkaççı, مستلب gaspçı, منتهب yağmacı gibi isimler verilir. Kişiyi elindeki malından engellerse o غاسب gâsıptır.” 

    Suç ve Ceza Uygunluğu isimli çalışmasında سرقة suçunu Yusuf Suresi’nin ayetlerinden hareketle tarif eden Dr. Suat Erdoğan bu konuyu şöyle açıklığa kavuşturmaktadır:

    “… Nitekim suça konu olan malın belli bir limitin altında kalması, dayanıklı olmayan, kısa sürede bozulan türden olması, mülkiyet hakkı ihlali konusunda şüphe uyandırır. Başka bir deyişle bu nitelikteki mallarla mülkiyetin varlığından söz edilemez. Konuyu örnek üzerinden açıklamak gerekirse, kapkaç (ihtilas), emniyeti suistimal, zimmet, dolandırıcılık, yağma (nühbe) v.b. suçlarda hırsızlık (seriqa) suçunun oluşması için gerekli şartların tam olarak bulunmaması dolayısıyla, fiil suça konu olan mal varlığına yönelik bir ihlal seviyesinde kalmakta, mülkiyet hakkını ihlal seviyesine ulaşamamaktadır. Bu tür suçlarda failin hedefi doğrudan mala yöneliktir. Tüm şartların bulunduğu hırsızlık (seriqa) suçunda ise fail çoğu zaman belli bir malı hedef almaz, dolayısıyla bu durumda fiil mala yönelik saldırının ötesinde, başkasının mülkiyet ve tasarruf hakkını yok etmektedir. Bu yapının kapkaç, yağma, gasp, zimmet v.b. suçlarındaki ihlalin ötesinde bir hak ihlaline sebebiyet verdiği açıktır.”

    İşlenen suç, سرقة kapsamına girmesi için tüm şartları bünyesinde barındırıyorsa suça konu olan malın değerinin bir önemi yoktur, zira suçun سرقة olabilmesi için zaten malın belli bir değer taşıması gerekir. Bu durumda suçun cezası el kesme olarak uygulanır. Tersine, bu şartlardan herhangi birini taşımayan bir hırsızlık ne kadar büyük miktarda mal için yapılırsa yapılsın سرقة olamayacağı için failleri de سارق olmayacaklar ve el kesme cezası uygulanmayacaktır.

    Erdem Uygan

  • ق – ط – ع   Qa – Ta – A

    ق – ط – ع Qa – Ta – A

    قَطَعَ – يَقْطَعُ – قَطْع

    İster cisim, ister tasavvur olsun bir şeyi aralarında bir aralık ya da yarık oluşacak şekilde ayırmak, kesmek, bir cismin bazı parçalarını diğerlerinden ayırarak bölmek anlamına gelir. Kur’an’da bu kökten kelimeler 36 kez kullanılmıştır. Bu kullanımların 7 tanesi dışındakiler çeşitli bâblarda fiildir.

    Sülâsî Mücerred Bâbı قَطَعَ 

    Kur’an’da fiilin bu bâbdaki kullanımlarından anlamını ortaya çıkarmak mümkündür.  Birleştirmenin zıttı anlamında kullanılmıştır:

    الَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللَّـهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّـهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ أُولَـٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

    Fâsıklar, Allah’a verdikleri sözün kesinleşmesinden sonra Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bağı kopararak ve tabii düzeni bozarak sözlerinden cayanlardır. Zarar edenler işte onlardır. (Bakara 2/27)

    Ayette geçen وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّـهُ بِهِ أَن يُوصَلَ ifadesi “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler” anlamına gelmektedir. Kesme fiili “birleştirmeyi bozma” olarak kullanılmaktadır. Ayrıca kökünden ayıracak şekilde ağacı kesmek için de bu kelime kullanılmıştır:

    مَا قَطَعْتُم مِّن لِّينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَىٰ أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّـهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ

    Onlara ait bir hurma ağacını kesmeniz veya kökleri üzerinde dikili bırakmanız, Allah’ın onayı ile olmuştur. Bu, yoldan çıkanları rezil etmesi içindir. (Haşr 59/5)

    Ayette قطع fiili ile ifade edilen ağaç kesmenin, bildiğimiz şekilde fizikî olarak ağacı kökünden ayırmak anlamında olduğu ayetin devamındaki أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَىٰ أُصُولِهَا “veya kökleri üzerinde dikili bırakmanız” ifadesinden de anlaşılmaktadır.

    Hırsızın (سارق) elinin kesilmesini emreden ayette de fiilin bu formu kullanılır ve elin bilekten kesilip koparılması emredilir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini işlediklerine karşılık bir ceza olarak kesin ki Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Kur’an’da bu fiil ister mecaz olarak isterse gerçek anlamında kullanılsın, hepsinde kesip ayırma, koparma anlamları bulunmaktadır. Deyimsel ya da mecazî kullanımlar içerisinde en sık karşımıza çıkanlardan biri dört ayette geçen قطع دابره ifadesidir. İfade “ardını kesti, kökünü kuruttu” anlamına gelmektedir:

    فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّىٰ إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُم بَغْتَةً فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا ۚ وَالْحَمْدُ لِلَّـهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

    Kendilerine hatırlatılanları unuttukları zaman önlerine her şeyin kapılarını açarız. Verilen nimetlerle şımardıkları bir sırada da onları aniden yakalarız. Hemen umutsuzluğa düşerler. Yanlış yapan o toplulukların kökü kesilir. Her şeyi güzel yapan yalnız Allah’tır. O, bütün varlıkların Rabbidir. (En’âm 6/44-45)

    Ayette فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا ifadesi “yanlış yapanların kökünün, ardının kesilmesi” anlamındadır. Deyimsel bir kullanım olmasına rağmen azaba uğratılan toplumun tamamen kesilip atılmasından, geriye kimsenin kalmamasından bahsedildiği açıktır. Yani kelimede yine kesip koparma anlamı görülmektedir. Yine ister mecaz, ister gerçek anlamda okunsun, fiildeki kesip koparma anlamının açıkça görüldüğü bir diğer ayet şöyledir:

    ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ

    Sonra şah damarını koparırdık. (Hâkka 69/46)

    Fiilin mecaz kullanımlarından biri olan aşağıdaki ayette de “doğru uygulamayı kesip yanlışa yönelme” anlamı görülmektedir:

    أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَ تَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنكَرَ…

    “Siz doğru ilişkiyi keserek erkeklere yanaşıyor; bir de o çirkinliği toplu olarak yapıyorsunuz ha!”…(Ankebût 29/29)

    Fiilin mecazen kullanıldığı bir diğer ayet de şöyledir:

    لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَائِبِينَ

    Allah bu desteği, âyetleri görmezden gelenlerin bir bölümünü ayırıp atmak veya boyun eğdirmek için verir ki kaybetmiş olarak geri dönsünler. (Âl-i İmrân 3/127)

    Ayetteki “kaybetmiş olarak geri dönsünler” ifadesinden, “kâfirlerin bir bölümünü kesmek” ifadesindeki kesme fiilinin yine “parçayı bütünden ayırma” anlamında kullanıldığı görülmektedir. Bir diğer ayette de kesip koparma anlamı barizdir:

    مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّـهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ

    Kim Allah’ın, dünyada da âhirette de kendisine asla yardım etmeyeceği kanaatine varmışsa bir gerekçeyle göğe (Allah’a) yönelsin, diğer ilişkilerini derhal kessin ve baksın ki bu yol kendini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi? (Hacc 22/15)

    Kelime ayrıca Türkçe’ye de “katetmek” şeklinde girmiş olan, bir nehri, bir vadiyi yararak geçmek anlamında kullanılır. Kur’an’da bu anlamdaki kullanımını da görmek mümkündür: 

    وَلَا يُنفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللَّـهُ أَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ 

    Az olsun, çok olsun yaptıkları her harcama ve katettikleri her vadi mutlaka lehlerine yazılır. Bu, Allah’ın onları yaptıklarından daha güzeli ile karşılaması içindir. (Tevbe 9/121)

    Kelime bu formda (sülasî mücerred) fiil kullanımlarının dışında, bir ayette ism-i fâil olarak قاطعة şeklinde “bir işte son kesin kararı veren” anlamında, bir ayette de ism-i mef’ûl olarak لا مقطوعة şeklinde “kesilmeyen, kesintiye uğramayan” anlamında karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Türkçemize de girmiş olan kara parçası anlamındaki “kıta” kelimesi bu köktendir ve Ra’d Suresinin 4. ayetinde bu anlamda kullanılmaktadır. Yine “geceden bir parça ” ifadesinde de 3 ayette قطع kelimesi kullanılmaktadır.

    Kelimenin geçtiği ayetlerde mef’uller (kesilen şeyler) maddi varlıklarsa kesme işlemi de fiziksel olmaktadır. Kesilen şeyler soyut bir kavramlarsa kesme de fiziksel değildir. Kesme işleminin soyut bir kavram için kullanılmasının, onun kesip koparma, kesilen kısmın diğerinden ayrılması anlamından bir şey kaybettirmediği ayetlerden de net bir biçimde görülebilmektedir. Nitekim bu durum Türkçemizde de aynıdır. Mesela “et kesmek” ile “sözü kesmek” cümleleri, kesilen şeylerin farklı olmasından dolayı fiziksel ve soyut kesmeye birer örnektir. Her ikisinde de kesme fiilinin kullanılmış olması fiilin anlamında değişikliği gerektiren bir durum değildir. 

    Tefe’ul Bâbı تَقَطَّعَ

    Fiilin bu bâbdaki kullanımlarında da anlamda bir değişiklik yoktur:

    إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ

    Arkasından gidilen kişiler o gün, kendilerini takip edenleri terk ederler. Artık azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kesilmiştir. (Bakara 2/166)

    Önceki ayetten okunduğunda Allah’la aralarına koydukları aracılara uyanların ahiretteki durumları anlatılırken aralarındaki bağların kopmuş olacağı تقطع fiili ile anlatılmaktadır. Yani fiilin bu formunda da “kesilip ayrılma, kopma” anlamı barizdir.

    وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَىٰ كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِكُمْ ۖ وَمَا نَرَىٰ مَعَكُمْ شُفَعَاءَكُمُ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكَاءُ ۚ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ

    Size verdiklerimizi arkanızda bırakıp ilk önce yarattığımız gibi karşımıza tek tek geldiniz. İşlerinizde size eşlik edeceklerini iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda göremiyoruz. Aranız kesilmiş; iddia ettikleriniz kaybolmuşlar. (En’âm 6/94)

    Ayette aranız açılmış anlamında yine aynı fiil kullanılmış, “aranız kesilmiş” denmiştir. Bir başka ayette “kalplerin parçalanması” anlamında kullanılır:

    لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذِي بَنَوْا رِيبَةً فِي قُلُوبِهِمْ إِلَّا أَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ ۗ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

    Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar içlerinden çıkmayacak bir şüphe kaynağı olmaya devam edecektir; Allah bilir, doğru kararlar verir. (Tevbe 9/110)

    Yine “bölünme, ayrışma” anlamında fiilin bu formunun kullanıldığı iki ayetten biri şöyledir:

    وَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ ۖ كُلٌّ إِلَيْنَا رَاجِعُونَ

    Ama din konusunda bölündüler; hepsi bize döneceklerdir. (Enbiyâ 21/93)

    Tef’îl Bâbı َقَطَّع

    Bu bâbın özelliği lâzım (nesne almayan) bir fiilili müteaddî (nesne alan) yapması veya müteaddî bir fiile bir nesne daha katmasıdır. Ayrıca anlama, fiilin abartılı olarak çok yapıldığı vurgusunu katar. Bu çokluk anlamı, fâilde (öznede) olabileceği gibi mef’ûlde (nesnede) de olabilir. Yani işi yapanların çokluğu vurgulanabileceği gibi yapılan işin çok olduğu da anlatılıyor olabilir. Kur’an’da قطع fiilinin tef’îl bâbındaki kullanımlarında da kesip koparma anlamında bir değişiklik olmadığı görülmektedir: 

    هَـٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ ۖ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ

    İşte Rableri konusunda çekişen iki düşman kesim; kâfir kesim için ateşten elbiseler biçilecek ve başlarından aşağı kaynar sular dökülecektir. (Hacc 22/19)

    Ayette “ateşten elbise biçilecek” ifadesi قطّع fiiliyle dile getirilmiştir. Toplumu boylara, ümmetlere ayırma ifadesi için de iki ayette bu fiil tercih edilmiştir. Biri şöyledir:

    وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا…

    Onları on iki boya, her biri ayrı bir toplum (ümmet) olacak şekilde ayırmıştık… (A’râf 7/160)

    Firavunun Musa (a.s)’a inanan sihirbazlar için savurduğu tehditleri içeren üç ayrı ayette de aynı ifade kullanılmaktadır. Bir tanesini görmemiz yeterli olacaktır:

    لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ

    Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra kesinlikle hepinizi asacağım. (A’râf 7/124)

    Hırsızlıkta olduğu gibi bir başka suçun cezası bildirilirken de el ve ayakların kesilmesi ifadesinde fiilin bu formu kullanılmıştır:

    إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ أَوْ يُنفَوْا مِنَ الْأَرْضِ ۚ ذَٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا ۖ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

    Allah’a ve elçisine karşı savaşan ve ortalığı birbirine katmaya çalışanların cezası öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, dünyada uğrayacakları rezilliktir. Ahirette ise onları büyük bir azap beklemektedir. (Mâide 5/33)

    Burada da kelimenin kesip koparma anlamı hem de bir suçun cezası olarak kullanılmaktadır.

    Ayrıca yeryüzünün parçalanması, bağırsakların parçalanması, akrabalık bağlarının koparılması anlamlarında da fiilin bu formu kullanılmıştır. Görüldüğü gibi fiilin bu bâbdaki kullanımlarında da hem soyut kavramların hem de somut, fiziksel nesnelerin kesilmesinden bahsedilmektedir. Ancak fiil, kök anlamı olan kesme, koparıp ayırma anlamından bir şey kaybetmemiş, fiziksel olsun olmasın her tür nesnenin kesilmesi için kullanılmıştır.

    Aynı fiilin geçtiği aşağıdaki iki ayette ise kesme eyleminin bütünden koparmayı içermeyecek şekilde kullanıldığı görülmektedir:

    فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ ۖ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّـهِ مَا هَـٰذَا بَشَرًا إِنْ هَـٰذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ

    Dedikoduları kadının kulağına gelince davetçiler gönderdi. Onlara mükellef bir sofra hazırladı; her birine bir bıçak verdi. Sonra Yusuf’a: “Haydi yanlarına çık” dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce büyülendiler ve ellerini kestiler. Dediler ki “Olmaz böyle şey! Allah için bu insan değil, olsa olsa değerli bir melek olur.” (Yusuf 12/31)

    وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ ۖ فَلَمَّا جَاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ إِلَىٰ رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللَّاتِي قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ ۚ إِنَّ رَبِّي بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ

    Kral dedi ki “Onu bana getirin!” Elçi geldiğinde Yusuf şunları söyledi: “Efendine dön de sor bakalım, ellerini kesen kadınların derdi neymiş? Benim efendim (olan Allah) onların oyunlarını bilir.” (Yusuf 12/50)

    Bazı kişiler bu ayetleri delil göstererek, ellerini kesen kadınların ellerinin kopmadığını dolayısıyla hırsızın elinin kesilmesinde de benzer bir kesme işleminin uygulanmasından bahsedildiğini öne sürmektedirler. Oysa bu ayetlerde elin kopmadığının anlaşılması ayetlerin konusu itibariyle öyle anlamanın zorunlu olmasındandır. Yani قطع fiilindeki kesme anlamı kesilen parçanın diğerinden ayrılmasını da içerir; ama bu anlamın her cümlede kullanılması zorunlu olması gerekmez. Burada belirleyici olan ayetin bağlamıdır. Bu ayetlerde kadınların ellerini kesip koparmadıklarını anlamamızın sebebi kullanılan fiil değil, ayette anlatılan konu ve içinde bulunulan durumdur. Bununla hırsızın elinin kesilmesini emreden ayeti aynı durumu anlatıyorlarmış gibi değerlendirmek aklen ve mantıken de uygun olmaz. Diğer bir deyişle bu ayetlerde ellerini kesen kadınların ellerini bileklerinden koparıp ayırmadıklarının belli oluşu Mâide 38. ayette “ellerini kesin” şeklinde açıkça emir kipinde gelen ifadenin de bu şekilde anlaşılacağının delili olamaz. 

    Ayrıca hırsızın elinin kesilmesi olayı bir suçun cezası olarak emredilmektedir. Tıpkı Mâide Suresi 33. ayetteki Allah ve Rasulü ile savaşan ve yeryüzünü fesada verenlerin suçunda olduğu gibi. Bir suçun cezası olarak emredilen el kesmenin yaşadıkları şaşkınlıktan dolayı sofradaki bıçakla ellerini kesen kadınlarla karşılaştırılması mümkün değildir. Eğer bu ayetlerden hareketle Kur’an’daki kesme fiillerine anlam verecek olursak firavunun sihirbazlar için söylediği el ve ayakların kesilmesi konusunun da bir tehdit değil şaka olması gerekir. Oysa ayetin devamındaki ifadeler firavunun ciddiyetini göstermektedir:

    Ellerini kesen kadınlardan bahseden ayette kullanılan fiil ile firavunun tehditlerini içeren ayette kullanılan fiil aynıdır. Her ikisi de قطع fiilinin tef’îl bâbı olan قطّع fiilidir. Bu bâbın özelliğinin fâilin veya mef’ûlün fazlalığını bildirmesi olduğunu söylemiştik. Aynı anda elini kesen çok sayıda kadın olduğu için ve firavun aynı anda çok sayıda sihirbazı el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiği için fiil tef’îl bâbında gelmiştir. Bu ayetlerdeki kesme fiilleri her açıdan aynı oldukları halde kast edilenin birbirinden farklı olduğu çok açıktır. Bu ayetleri okuyan hiç kimse kadınların ellerini kopardığını veya firavunun el ve ayakları bıçakla çizmekle tehdit ettiğini düşünmeyecektir. Kelimelerin anlam çerçevelerini kullanıldıkları cümlelerin ve anlattıkları durumların belirlediği aşikârdır ve bu her dilde böyledir. Mutfaktan çıkan bir kişinin “annemin eli kesildi” demesiyle ameliyathaneden çıkan bir doktorun “hastanın eli kesildi” demesi arasında fark olduğunu söylemeye gerek yoktur.

    Erdem Uygan

  • د ب ر De – Be – Ra

    د ب ر De – Be – Ra

    دبَرَ – يَدبُر – دَبْرًا – دُبُورًا

    دبر debera fiili “bir şeyin arkasından, peşinden gitmek” anlamındadır, bu yüzden Süreyyâ yıldızını takip eden yıldıza الدبران Deberân denilmiştir. دبر الشي bir şeyin arkası anlamına gelir. Kur’ân’da bu kökten türemiş kelimeler 44 kez kullanılmaktadır.  دُُبُر kelimesinin önün zıttı olarak “arka” anlamında kullanımı Kur’an’dan tespit edilebilir:

    … إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ

    …“Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın haklı, o yalancının tekidir. Yok, eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylüyor, doğru söyleyen odur.” (Yusuf 12/26-27)

    İnsan bedeni konu edildiğinde kelimenin yüz anlamına gelen وجه kelimesinin zıttı olduğu ve bedenin arkası anlamına geldiği çoğul formu olan أدبار kelimesinin kullanıldığı ayette görülebilir:

    وَلَوْ تَرَىٰ إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا ۙ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ 

    Melekler canlarını alırken o kâfirleri bir görsen; yüzlerine ve arkalarına vurarak onlara: “Yangın azabını tadın şimdi” derler. (Enfâl 8/50)

    Savaştan kaçmak anlamına gelecek şekilde düşmana arkasını dönmek ifadesinde yine دبر ve çoğulu أدبار edbâr kelimeleri kullanılmaktadır:

    لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى ۖ وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ 

    Onlar size sıkıntıdan başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar, arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra yardım da görmezler. (Âl-i İmr’an 3/111)

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْأَدْبَارَ وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَىٰ فِئَةٍ فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ ۖ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ 

    Ey inanıp güvenenler! Bir (askeri) nizam halinde iken kâfirlerle karşılaşınca sakın arkanızı dönüp kaçmayın. Her kim böyle bir günde, savaş için mevzi tutmak ya da bir birliğin yanında yer almak dışında bir sebeple arkasını dönerse, Allah’ın gazabına uğrar. Onun varacağı yer cehennem olur. Ne kötü hale gelmektir o. (Enfâl 8/15-16)

    سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ 

    O topluluk, yakında bozguna uğrayacak ve arkasını dönüp gidecektir. (Kamer 54/45)

    Tüm bu kullanımlar kelimenin “arka” anlamının son derece belirgin olduğunu, mecaz yahut deyimsel kullanımlarında da bu anlamın aranması gerektiğini göstermektedir. Nitekim Kur’an’da bu kökten gelen kelimelerin tüm formlarında “arka” anlamını tesbit etmek mümkündür. Örneğin zaman bakımından sonralık belirtilirken de arkasından, peşinden gelme, takip etme anlamında yine çoğulu  أدبار kullanılmıştır:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ 

    Gecenin bir bölümünde ve secdelerin arkasından da ibadet et. (Kaf 50/40)

    Kelimenin if’âl bâbından mastarı olan إدبار kelimesi gecenin bölümlerinden bahseden, yani zamanla ilgili bir başka ayette “yıldızların arkalarını dönmeleri” şeklinde kullanılmıştır. Gecenin son evresini belirtmek için kullanılan bu mecaz ifadede yıldızların günün ağarmasıyla birlikte ortadan kaybolma anı betimlenmektedir:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ 

    Gecenin bir bölümünde ve yıldızların arkalarını dönmeleriyle de O’na ibadet et. (Tûr 52/49)

    Kelimenin if’âl bâbından mazi fiili olan أدبر “arkasını bir yere döndürdü” yani “birine veya bir şeye arkasını döndü” anlamına gelir:

    ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ 

    Daha sonra arkasını döndü ve bü­yük­lendi. (Müddessir 74/23)

    تَدْعُو مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ 

    (Doğrulara) arkasını dönen ve yüz çeviren herkesi kendine çağırır. (Meâric 70/17)

    وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ 

    Arkasını döndüğünde geceyi (Müddessir 74/33)

    İf’âl bâbının ism-i fâili مدبر  “arkasını dönen” anlamındadır:

    ۖ… فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّىٰ مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ …

    … Değneğin küçük bir yılan gibi hareket ettiğini gördü, arkasına bakmadan arkasını dönüp kaçtı… (Kasas 28/31)

    فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ 

    Hemen arkalarını dönüp gitmişlerdi. (Sâffât 37/90)

    İsm-i fâili دابر kelimesinin Kur’an’daki kullanımında yine arka anlamı belirgindir. Kelimenin bu formda geçtiği dört ayetin dördünde de قطع kesmek fiiliyle birlikte deyimsel bir kullanımı vardır:

    … وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا… 

    … Ayetlerimiz karşısında yalan yanlış şeylere sarılanların da arkasını kestik… (A’râf 7/72)

    Kelimenin bir şeyin “arkası, peşi” anlamından dolayı bu ayetteki kullanım “ardından kimsenin gelmeyeceği şekilde yok etme”yi anlatmakta, dilimize yine deyimsel bir ifade olan “kökünü kurutmak, kökünü kesmek” şeklinde çevrilmektedir. Hatta bu sebeple دابر kelimesinin “kök” anlamına geldiği söylenmiştir. Ancak gerçekte kelimede öne çıkan anlam yine arka, peş anlamıdır:

     … وَيُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ 

    … Allah ise verdiği sözler sebebiyle gerçeği ortaya çıkarmak ve o kafirlerin arkasını kesmek istiyordu. (Enfâl 8/7)

    Bu ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’ın istediği şey Bedir Savaşıyla kâfirlerin arkasının kesilmesi yani arkalarından yeni kafirlerin gelmesinin engellenmesi ve hakimiyetin tam olarak Müslümanlara geçmesini sağlamaktır.

    Fiilin tef’îl bâbı دبّر ve mastarı تدبير kelimesidir. Kelimeye sözlükler “işlerin arkasını düşünmek” التفكّر في دبر الأمور şeklinde anlam vermektedirler. Kelime bu anlamıyla dilimize yerleşmiştir. Ancak Kur’an’daki anlamı bundan farklıdır. Kelime Nâziat Suresi’nin beşinci ayetinde geçen مدبرات ifadesi dışında geçtiği dört ayetin hepsinde fiil formundadır ve bu ayetlerin hepsinde fâil Allah,  mef’ûl ise “iş” anlamına gelen الأمر kelimesidir:

    قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الْأَمْرَ ۚ فَسَيَقُولُونَ اللَّـهُ ۚ فَقُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ

    Desen ki “Size gökten ve yerden rızık veren kim? Dinleme ve ileri görüşlü olma (basiret) özelliklerinize hakim olan kim? Ya ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Kimdir bu işleri tedbîr eden?” “Allah’tır” diyeceklerdir. De ki: “Hiç çekinmez misiniz?” (Yunus 10/31)

    Meallerde buradaki دبّر fiiline “çekip çevirme” anlamı verilmektedir. Verilen bu anlam yanlış olmamakla birlikte kelimenin merkezinde ve Kur’an’daki tüm kullanımlarında gördüğümüz “arka” anlamını okuyucuya göstermemesi bakımından yetersiz sayılmalıdır. Zira içerisindeki “arka” anlamı bize bir şey anlatmayacaksa neden bu kökten bir kelimenin tercih edildiği sorusu cevapsız kalacaktır. Ayette sadece Allah’ın yapabileceği işler sıralandıktan sonra “bu işleri tedbîr eden kimdir” sorusunu “Allah’tır” şeklinde cevaplayanlar müşriklerdir. O halde Allah’ın bu türden işleri tedbîr etmesi arkasında kendisinin olduğunu her insana göstermesi anlamına gelmektedir. Yani Allah’ın işleri tedbîr ediyor olması “hepiniz biliyorsunuz ki bunun arkasında Ben varım” demesidir diyebiliriz. Bir işin Allah’a ait olduğunu görmek için işin ne olduğunu bilmek yeterlidir. Gök ve yerden rızık verilmesi, insanların dinleme ve görme özelliklerine olan hakimiyet, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarma gibi işler Allah tarafından tedbîr edilen yani arkasında Allah’ın imzasının olduğunu gösteren işlerdir. Kısacası tedbîr etme Kur’an’da “arkasında bulunma” anlamında kullanılmaktadır. Rabbimizin bu işleri ben tedbîr ediyorum demesi “arkasında ben varım” anlamı taşıyorsa tedbîr bizim açımızdan bir zihnî faaliyet olacaktır. Yani bir işi tedbîr eden fâil, muhataba o işin arkasında kendisinin olduğunu göstermekte, bunu görebileceği bir zihinsel faaliyete yol açmaktadır.

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّـهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلَّا مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ۚ ذَٰلِكُمُ اللَّـهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ

    Sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra yönetime (arşa) geçmiş olan Allah’tır. İşleri tedbîr eder. Şefaat edecek olan, ancak O’nun izninden sonra edebilir. İşte Allah budur, sizin Rabbinizdir. O’na kul olun. Bilgilerinizi kullanmayacak mısınız? (Yunus 10/3)

    Ayette kâinatı yaratan ve yönetenin Allah olduğu söylendikten sonra işlerin tedbîrinden bahsedilerek “Kainatın işleyişi ile ilgili yönetim Allah’ın elindedir, bu işlerin arkasında O vardır” denilmektedir. Yani bu ayette de tedbîr ifadesine, içerisinde “arka” ifadesinin de yer bulacağı şekilde verilebilecek en uygun anlam “arkasında bulunmak”, “arkasında imzası olmak” gibi ifadelerdir. Böylece Kur’an’a göre bir işi tedbîr etmek, o işin arkasında olmak, fâili olmak, arkasında durup bizzat çekip çevirmek anlamındadır denilebilir. Bu ayetin müteşabihlerinden biri olan aşağıdaki ayet tedbîr yerine farklı bir ifade kullanarak tedbîr etme ifadesine verdiğimiz anlamı teyid etmektedir: 

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ ۗ أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ ۗ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ 

    Sizin Rabbiniz Allah’tır; gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra yönetime (arşa) geçmiştir. O, gündüzü kendini sürekli kovalayan gece ile örter. Güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır. Bil ki yaratmak ve (bu sayılan türden) işler O’na aittir. Varlıkların Rabbi olan Allah, pek yücedir. (A’râf 7/54)

    Görüldüğü üzere, aynı konudan bahseden ve aynı ifadelerle başlayan bu ayette yine الأمر ifadesi kullanılarak bu tür işlerin Allah’a ait olduğu bu kez دبّر fiili kullanılmaksızın dile getirildi. Bu durum, دبّر fiiline verdiğimiz, “arkasında olma” anlamının yerinde olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Kelime aşağıdaki ayette de sayılan işlerin arkasında Allah’ın bulunduğunu ifade edecek şekilde kullanılmıştır:

    اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا شَفِيعٍ ۚ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ 

    Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan sonra da Arşa (yönetime) geçen Allahtır. O’ndan başka bir dostunuz ve destekçiniz yoktur. Bilginizi kullanmaz mısınız? Gökten yere kadar olan bütün işleri tedbîr eder, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yılı bulan bir gün içinde ona yükselir. (Secde 32/4-5)

    Bir diğer ayette daha konu ve kullanılan ifadeler aynıdır:

    اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ۖ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ۖ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى ۚ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ 

    Allah, gökleri görünür bir direk olmadan yükseltmiştir. Sonra arşa (yönetime) geçmiş, güneş ve ayı düzenlemiştir. Her biri, belli bir süreye kadar akar gider. İşi tedbîr eder. Âyetleri açıklıyor ki belki Rabbinizle yüzleşme konusunda kesin kanaate varırsınız. (R’ad 13/2)

    Lisân’ul Arab دبّر fiilinin anlamını verirken şu örnek cümlelere yer vermektedir:

    ويقال: دَبَّرْتُ الحديث عن فلان حَدَّثْتُ به عنه بعد موته، وهو يُدَبِّرُ حديث فلان أَي يرويه.

    Denilir ki; ‘Birisinden şu sözü tedbîr ettim’, (yani) ölümünden sonra kendisinden şu sözü naklettim (anlamındadır). O birisinin sözünü tedbîr ediyor, yani rivayet ediyor.

    ودَبَّرْتُ الحديث أَي حدّثت به عن غيري

    Söz tedbîr ettim, yani o sözü başkasından naklettim.

    قال الأَزهري: وقد جاء في الحديث: أَمَا سَمِعْتَهُ من معاذ يُدَبِّرُه عن رسول الله، صلى الله عليه وسلم؟ أَي يحدّث به عنه

    Ezherî şöyle demiştir: ‘Hadiste şöyle geldi: Muaz’ın onu Rasulullah (s.a.v)’den tedbîr ettiğini duymadın mı?’ Yani ondan naklettiğini.

    Bu örnek ifadelerde de sözü tedbîr etmek o sözün arkasında kimin olduğuna dikkat çekmeyi ifade etmektedir. Mesela son örnekte sözün Rasulullah’tan tedbîr edilmesi, ondan rivayet edildiğine yani arkasında Rasulullah’ın olduğuna dikkat çekmek anlamına gelmektedir.

    دبر fiilinin tefa’ul bâbının mastarı التَدَبُّر kelimesidir. Kur’an’da daima fiil olarak تَدَبَّرَ şeklinde geçmektedir. Tedbîr Kur’an’da daima Allah’ın yaptığı bir fiil iken, dört ayette yer alan tedebbür hep insanın yapması gereken bir fiil olarak karşımıza çıkmaktadır. Mef’ulleri ise القول آيات القرآن kelimeleridir. Yani tedebbür edilmesi gereken şeyler olarak sıralanan tüm ifadeler vahyi işaret etmektedir.

    Tedebbür kelimesi “bir sözün arkasında yatan maksadı ve merâmı anlamaya çalışmak, bu amaçla o söz üzerinde düşünmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanım, kelimenin kök anlamına uygun olarak “arka” manasını içerecek şekilde yapılmış olmasına rağmen bizce Kur’an’a uygun bir tanım olmamıştır. Her şeyden önce bu tanım ile Kur’an üzerinde her türlü yorum faaliyetinin önü açılmış olmaktadır ki Rabbimiz buna izin vermemekte, gerekli açıklamayı bizzat kendisinin yaptığını, bu açıklamaya ulaşmak için kendi belirlediği metoda göre çalışmak gerektiğini bildirmektedir. Rabbimiz tedebbür kavramını da bizzat kendisi açıklamıştır:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ۚ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا 

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Ayete göre Kur’an’ı tedebbür, onun Allah’tan başkasından gelmiş olamayacağını görmeyi sağlayan bir faaliyettir. Yani kelimenin kök manası da kullanılarak söylemek gerekirse, Kur’an’ı tedebbür etmek onun arkasında Allah’ın olduğunu görmekle sonuçlanacak bir eylemdir. O’nun Allah’ın Kitabı olduğu da onda bir çelişki, ihtilaf olmadığını görmekle anlaşılacaktır. Diğer yandan, Kur’an’ın tedebbür edilmesi, hiçbir şekilde onun “yorumlanması, arkasındaki merâmın görülmesi, ayetlerin satır aralarının ve demek istediklerinin anlaşılması” olamaz. Çünkü bu şekildeki bir faaliyette ayetler arasında ihtilaf olmaması imkansızdır. Kısacası bu ayet tedebbür etmenin, tedebbür edilen şeyin arkasındaki fâili görme amaçlı yapılan bir anlama gayreti olduğunu göstermektedir. Tedebbürün bu anlamını, kullanıldığı diğer ayetlerde de net bir şekilde görmek mümkündür:

    كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الْأَلْبَابِ 

    Sana indirdiğimiz, bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetlerini tedebbür etsinler ve sağlam duruşlu olanlar ondan bilgi edinsinler. (Sâd 38/29)

    Ayete göre ulu’l elbâb olanların tezekkür etmeleri, yani Kitabın önceki kitaplar gibi zikir olduğunu görmeleri tedebbürle meydana gelecek bir iştir. Bunu ayetin devamından da görmek mümkündür. Zira bir sonraki ayetle birlikte Süleyman Aleyhisselam ve sırasıyla Eyüp, İbrahim, İshak, Yakub, İsmail, İlyas, Zülkifl nebîlerin isimleri ve kıssalarından bölümler anlatılarak ulu’l elbâb’ın tezekkür etmesinin ne demek olduğu hakkında da bilgi verilmektedir. Ulu’l elbâb denilen ve Allah’ın indirdiği Kitaplar hakkında bilgi sahibi olan kişiler, bu kıssalar vasıtasıyla önceki Kitaplarla Kur’an arasındaki tasdik ilişkisini görecek (tedebbür) ve arkasında Allah olduğunu anlayacaklardır. Böylece gelecek elçiye (Kitaba) inanma ve yardımcı olma sözlerini tutma zamanının geldiğini göreceklerdir. Tedebbürün önceki kitaplarla Kur’an arasındaki uyumu görerek Kur’an’ın Allah’tan gelen Kitap olduğunu tesbit etme gayreti anlamına geldiği, geçtiği bir diğer ayette daha oldukça barizdir:

    أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ جَاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ آبَاءَهُمُ الْأَوَّلِينَ

    Bu sözü tedebbür etmediler mi? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir Kitap mı geldi? (Mü’minûn 23/68)

    Ayette tedebbür edilmesi gereken şey için القول ifadesinin kullanılması önemlidir. Bu ifade tarih boyunca indirilen tüm vahiy zinciri anlamında kullanılır. Mü’minûn 68. ayette geçen القول bu zincirin son halkası olan Kur’an ile önceki kitaplar arasındaki kopmaz bağı ifade ediyor olmalıdır. Böylece القول’i tedebbür etmenin, bu son halkanın da Allah’a ait olduğunu, arkasında Allah olduğunu tesbit etme gayreti olduğu görülmektedir. Ayette de belirtildiği gibi bu القول’in tedebbürü, Kur’an’ın atalarına gelmiş olan kitaplarla ilişkisini gözler önüne serecek bir faaliyettir. Hatta öyle ki tedebbür edilince Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmemek için kişinin kalbine kilit vurulmuş olması gerekir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَىٰ قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا 

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Yoksa kalp­leri üzerinde kilitler mi var? (Muhammed 47/24)

    Ayetin devamı tedebbür kavramına verdiğimiz anlamı teyid eden ifadeler içermektedir:

    إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَىٰ أَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى ۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَىٰ لَهُمْ 

    Doğruları bütün açıklığı ile gördükten sonra sırtlarını dönenleri Şeytan aldatmış ve onlara umut vermiştir. (Muhammed 47/25)

    Bu ayetlere göre Kur’an’ın tedebbürü الهدى yani doğruyu gösteren rehber oluşunun görülmesine yol açıyor. Yani 24. ayete göre kalbinde kilit varmış gibi davranıp gördüğü halde gerçeğe sırt dönmeyen herkes Kur’an’ı tedebbür ederek arkasında Allah olduğunu görebilir.

    Tedebbür kavramının geçtiği ayetleri olabilecek en uygun şekilde anlamlandırabilmek için şu önemli hususu göz önünde bulundurmak gerekir: Ayetlere göre Kur’an’ın tedebbür edilmesi mutlaka arkasında Allah olduğunun görülmesi ile sonuçlanan bir faaliyettir. Bu yüzden tedebbür etme fiiline “arkasında kim olduğunu görmek için gayret göstermek” anlamı vermek ile “arkasında Allah olduğunu görmek” anlamı vermek arasında bir fark olmayacaktır. Hatta yukarıdaki ayette, bu sonuca yol açmayan bir tedebbür olamayacağı için Kur’ân’ın Allah’ın Kitabı olduğunu görmemenin kişinin kendi tercihi olduğu, kalbinde kilit varmış gibi davranması şeklinde ifade edilmiştir.

    Bir sözü tedbîr etmek, onu rivayet etmek yani başkasının sözünü iletmek anlamında ise tedebbürün de sadece vahiyle ilgili olarak kullanılmasından hareketle onun Allah’ın sözleri olduğunun görülmesi anlamına geliyor olması makul bir durumdur. Bu durumda Nisâ 82. ayetin Türkçe meali şöyle olmalıdır:

    Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Göre Savaşmayı Gerektiren Durumlar

    Kur’an’a Göre Savaşmayı Gerektiren Durumlar

    Rabbimiz dünya hayatında bizleri ağır bir imtihandan geçireceğini bildirmektedir:


    وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ ۗ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

    Mallarınızdan, canlarınızdan ve ürünlerinizden eksilterek, sizi biraz korku ve biraz açlıkla yıpratıcı bir imtihandan geçireceğiz, bundan kaçış olmaz. Sen sabırlı davrananlara müjde ver. (Bakara 2/155)

    Can, mal ve korku ile sınanacağımız bu imtihandan başarı ile çıkmanın tek yolu Rabbimizin sabır dediği, şartlar ne olursa olsun daima doğruları yaparak gösterilen aktif dirençtir. Bu esnada ortaya çıkan olumsuz şartlarla Allah’ın emrettiği şekilde mücadele etme eylemine de cihad denilmektedir. İşte savaş da bu olumsuzluklarla mücadelenin yani cihadın yöntemlerinden biridir. Hatta içinde savaşın da olduğu cihad, Rabbimiz tarafından karşılığında bağışlanma ve hem dünya hem de ahiret hayatında kazandıracak bir ticaretin konusu yapılmış, bu ticaretten elde edilen kâr da “büyük başarı” olarak adlandırılmıştır:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ ۚ ذَٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ۚ ذَٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَأُخْرَىٰ تُحِبُّونَهَا ۖ نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ ۗ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ 

    Ey inanıp güvenenler! Acıklı azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? O ticaret, Allah’a ve elçisine tam güvenmeniz, Allah yolunda mallarınızı ve canlarınızı ortaya koyarak mücadele (cihad) etmenizdir. Bilseniz sizin için hayırlı olan budur. Bunlara karşılık Allah, günahlarınızı bağışlayacak ve sizi içinden ırmaklar akan bahçelere, güzel konaklara yerleştirecektir. Büyük başarı işte budur. Hoşunuza gidecek bir başarı da dünyada olacaktır: Allah’ın yardımı ve yakın zamanda bir fetih. İnanıp güvenenleri bunlarla müjdele. (Saff 61/10-13)

    Bu ticarette taraflardan biri müminler yani Allah’a güvenenlerken, diğeri Allah’tır. Üstelik böylesi bir ticaret için Tevrat ve İncil’de de söz verilmiştir:


    إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَىٰ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ ۚ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ ۖ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ ۚ وَمَنْ أَوْفَىٰ بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ ۚ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِهِ ۚ وَذَٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

    Allah, inanıp güvenenlerin kendilerini ve mallarını Cennete karşılık satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar; öldürürler ve ölürler. Bu Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da verdiği gerçek sözdür. Sözünü Allah’tan daha iyi tutan kimdir? Öyleyse yaptığınız bu satıştan dolayı sevinin. Bu, büyük bir kurtuluştur. (Tevbe 9/111)

    Çağımızda pompalanmaya çalışılan gerçek dışı, hayal ürünü, temelsiz ve duygusal söylemlerin aksine dünya hayatında barışın hakim olması mümkün değildir. Zira insan menfaatine düşkün ve dünya hayatını ahirete tercih eden bir varlık olduğundan menfaat çatışmalarının yaşanması kaçınılmazdır. Ayrıca her türlü kötülüğün yapılabileceği, her çeşit suçun işlenebileceği tek yer dünyadır. Ahirette insana böyle bir özgürlük tanınmayacaktır. Kısacası savaş her dönemde insanlığın gündeminde olmuş ve olmaya da devam edecektir. İşte bu sebeplerden dolayı hayatın bir parçası olan savaşı gerekli kılan şartlar da Rabbimiz tarafından Kur’an’da belirtilmiştir. Hatta bu şartlar oluştuğunda savaşmak Allah’ın açık bir emri, yani farzdır:

    وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ 

    Allah yolunda, sizinle savaşanlarla savaşın ve haksız saldırı yapmayın. Allah, haksız saldırı yapanları sevmez. (Bakara 2/190)

    Kur’an’da savaşı gerekli ve hatta zorunlu kılan durumlar dört başlık altında toplanabilir:

    1. Üç Kırmızı Çizginin İhlali

    Kur’an’da savaşı gerektirecek olan üç önemli ihlal Mümtahine Suresi’nde sıralanmıştır. Bunlar zaten, insanlık tarihi boyunca herkes tarafından bilinen ve kabul edilen evrensel hak ihlalleridir:

    لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَىٰ إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ ۚ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

    Allah, dininizden dolayı sizi öldürmeye kalkışmamış ve sizi yaşadığınız yerlerden çıkarmamış kimselere iyilik etmenizi ve değer vermenizi yasaklamaz. Allah değer bilenleri sever. Allah’ın yasakladığı şey sadece, dininizden dolayı sizi öldürmeye kalkışanlara, sizi yaşadığınız yerden çıkaranlara ve çıkarılmanıza destek verenlere yakınlık göstermenizdir. Onlara yakınlık gösterenler yanlış yaparlar. (Mümtahine 60/8-9)

    Bu ayetlere göre yakınlık gösterilmesi yasaklanan yani fiilî müdahaleyi hak edenler din özgürlüğünü ve kişinin kendi toprağında yaşama özgürlüğünü engellemiş ve engellemeye destek vermişlerdir. Bu engellemeyi yapanların dinleri ise konu edilmemiş, bu kişilerle ilişkilerimizi belirlemede din şartı öne sürülmemiştir. Müslüman da olsalar bu tür eylemleri yapanlarla savaşılması gerekir.

    2. Ezilenlerin Çağrısı

    Kur’an’da fiilî savaşı gerektiren durumlardan bir diğeri ezilmiş ve güçleri ellerinden alınmış toplumların varlığıdır. Bu kişilerin müslüman olmaları şartı yoktur. Ezilen insanların bulundukları durumdan kurtulmaları için savaşmak Allah yolunda savaşmak olarak değerlendirilmektedir:

    وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًا 

    Allah yolunda ve güçsüz bırakılmış çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda savaşmamak için ne gerekçeniz olabilir? Onlar(ezilenler) “Rabbimiz! Halkı yanlışlar içinde olan bu şehirden bizi çıkar, bize katından bir lider (veli) gönder, bize katından bir yardımcı gönder.” diye yalvarıp dururlar. (Nisâ 4/75)

    Hatta ayetin devamında müminlerin bu yolda savaşanlar oldukları dile getirilirken aksi tutum sergileyenler, yani bu kişileri ezenlerin yanında olanlar, “kâfirlik edenler” (âyetleri görmezden gelenler) ve “şeytanların dostları” olarak tanıtılmakta, bu kişilerle savaşma emri tekrarlanmaktadır:

    الَّذِينَ آمَنُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ۖ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ ۖ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا 

    İnanıp güvenenler (müminler) Allah’ın yolunda savaşırlar, âyetleri görmezden gelenler (kafirler) ise o azgınların yolunda savaşırlar. Öyleyse siz, Şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır. (Nisâ 4/76)

    3. İhanet

    Daha önce kendileri ile barış anlaşması yapılmış bir topluluğun anlaşmayı bozma ve ihanetlerinden net bir bilgiye dayalı olarak endişe etmek de Kur’an’da barışı askıya alan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır:

    وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَىٰ سَوَاءٍ ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْخَائِنِينَ 

    Bir topluluğun hainlik yapacağından bilgiye dayalı olarak korkarsan, yaptıklarına karşılık anlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Allah hainleri sevmez. (Enfâl 8/58)

    4. Antlaşmayı Bozmak

    Yapılan barış antlaşmasının bozulacağına dair emareler bile savaşı gerektiriyorsa antlaşmanın bozulması elbette savaş sebebi olarak görülecektir. Bu durum da Kur’an’da ayrıca bildirilmiştir:

    أَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَءُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ ۚ أَتَخْشَوْنَهُمْ ۚ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ 

    Antlarını bozan ve Elçiyi yurdundan çıkarmaya kararlı olan bir toplulukla savaşmayacak mısınız? Hâlbuki sizden önce savaşı başlatan onlardır. Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer inanıp güvenmiş kimselerseniz bilin ki Allah, kendisinden korkmanıza daha layıktır. (Tevbe 9/13)

    Nitekim Medine’de Müslümanlarla aralarında sulh anlaşması bulunan Yahudilerden Kurayza oğulları, Hendek Savaşı’nda Müslümanlara ihanet ederek düşman safına geçmiş, Müslümanlar da onlarla savaşmaya başlamışlardı:


    وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاصِيهِمْ وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَرِيق تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا 

    Allah, kitap ehlinden, düşmana arka çıkanları da kalplerine korku salarak kalelerinden indirdi, onların kimini öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz. (Ahzab 33/26)

    Ayette görüldüğü gibi güçlü kaleleri olması ve güçlü görünen düşmanın safına geçmiş olmaları Müslümanların bu ihaneti karşılıksız bırakmaları anlamına gelmemiş, onlarla savaşmaktan geri durmamışlardır. Böylece Allah kalplerine korku salmış ve o çok güçlü kalelerinden onları indirmiştir.

    Görüldüğü üzere şartlar oluştuğu zaman savaş bir zaruret hatta Allah’ın kesin bir emridir. Çünkü insanların dinlerinin gereğini uygulama ve bulundukları yerde güvenle yaşama özgürlüklerinin ellerinden alınması kabul edilemeyeceği gibi tüm bunlara seyirci kalmak da kabul edilemez. Önemli olan savaşın Allah yolunda yapılması, yani Allah’ın meşru saydığı gerekçeler oluştuktan sonra savaşılmasıdır. 

    Erdem Uygan

  • Sorgulanmamış “Sorgulama”

    Sorgulanmamış “Sorgulama”

    Günümüzde Sorgulama Anlayışı

    Sorgulama kelimesi “bir konuyu sorular sorup cevaplar vererek araştırma” şeklinde tarif edilebilir. Bu durumda gerçeğin tespit edilmesi için yapılması gereken en önemli şeylerden biri, belki de ilkidir. Ancak doğru cevapların alınabilmesi için doğru soruların sorulabilmesi, bu soruların doğru cevaplarına ulaştıracak doğru çalışmaların yapılması gerekir.

    İnançla ilgili konularda sorgulama kelimesi teslimiyetin zıttı olarak kullanılmaktadır. Buna göre dinde sorgulanması gereken ilk ve en önemli konunun Allah’ın varlığı olduğu ileri sürülür. Allah’a sorgulamadan inanmanın dogmatik bir inanç olduğu oysa olması gerekenin akılla Allah’ı bulmak olduğu iddia edilir. Allah’ın varlığı ile ilgili sorgulamadan sonra sıra dini konulardaki uygulamaların sorgulanmasına gelmektedir. Bu konuda da sorgulama yine teslimiyetin zıttı olarak kullanılmaktadır. Bir kişinin dini konulardaki herhangi bir inanç veya uygulaması yanlış bulunuyorsa onun bu uygulamasıyla ilgili olarak bir sorgulama yapmadığı körü körüne teslimiyet gösterdiği iddia edilir.

    Özellikle Kur’ânî hassasiyetleri olduğunu iddia eden bazı çevreler tarafından gereğinden fazla istismar edildiğini düşündüğümüz sorgulama eyleminin kendisinin ise pek sorgulanmadığı görülmektedir. Mesela dînî alanda sorgulama hangi konularda yapılmalıdır? Bunun bir sınırı olmalı mıdır, yoksa her şey sorgulamanın konusu olabilir mi? Sorgulama nasıl yapılır? Kimler yapabilir? Sorgulama hangi ölçüt esas alınarak yapılmalıdır? Sorgulama sonrasında ortaya çıkan sonucun doğru olup olmadığına nasıl karar verilir, diğer bir deyişle bir konuda yapılan sorgulama ne zaman biter? Sorgulamanın sonucuna karşı tavrımız ne olmalıdır? Yani sorgulama da bir teslimiyeti doğuracak mıdır? 

    Kur’an’a bakıldığında ise sorgulamanın yukarıda bahsettiğimiz ilk adımının yanlış olduğu görülür. Zira Kur’an’a göre Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayan bir canlı bulunmamaktadır. Allah’a karşı kibirlenen İblis bile kafir olarak nitelendirilmesine rağmen Allah’ın varlığı ve birliği konusunda şüphesi olmayan bir varlıktır. Hatta şu sözleri söyleyen meleklerden biri de İblistir:

    قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۖ إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

    Dediler ki; biz sana boyun eğeriz, bizim senin öğrettiğin dışında bir bilgimiz yoktur. Her şeyi bilen ve her kararı doğru olan sensin. (Bakara 2/32) 

    İblis kibrinden dolayı kovulup şeytan vasfını kazandıktan sonra bile Allah’tan korktuğunu söylemektedir:

    كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّـهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ

    Bunlar şeytan gibidirler. O insana “kâfir ol” der. İnsan da kâfir olunca bu kez; “ben senden uzağım, ben varlıkların Rabbi olan Allah’tan korkarım.” der. (Haşr 59/16)

    Kur’an’da kâfir kelimesi de gerçeği bildiği halde üzerini örterek görmezden gelen kişi için kullanılır. Kur’an’ın kâfir dediği kişi Allah’a iman etmeyen değil, istediği halde onun emirlerine teslim olmaya direnen kişidir:

    رُّبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ

    Kâfirlik edenler zaman zaman teslim olanlardan olabilmeyi öyle çok isterler ki. (Hicr 15/2)

    Yine Kur’an’ın müşrik dediği kişilerin Allah’ın varlığı, birliği ve kudreti konusunda hiçbir şüpheleri yoktur:

    قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ سَيَقُولُونَ لِلَّـهِ ۚ قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ قُلْ مَن بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ سَيَقُولُونَ لِلَّـهِ ۚ قُلْ فَأَنَّىٰ تُسْحَرُونَ

    De ki; yedi göğün Rabbi kimdir ve o büyük arşın Rabbi, kimindir tüm bunlar? Allah’ındır diyecekler. De ki; hiç çekinmiyor musunuz? De ki; her şeyin yönetimi kimin elindedir, koruyan ama kimsenin kendisinden korunamayacağı zat kimdir? Biliyorsanız söyleyin! Allah’tır diyecekler. De ki; nasıl oyuna getiriliyorsunuz? (Mü’minûn 23/86-89)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın Allah’ın varlığını kanıtlamak gibi bir konusu yoktur. Hatta hiçbir nebî insanlara Allah’ın varlığını ispatla uğraşmamıştır. Çünkü insanların hepsinde bu bilgi zaten çürütülemez biçimde mevcuttur. Nebîler insanlara Allah’tan başka ilah olmadığını bildirmişlerdir. Yani emirlerine, hüküm ve kanunlarına kayıtsız şartsız uyulacak, diğer bir deyişle kayıtsız şartsız teslim olunacak tek zat Allah’tır:

    لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّـهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـٰهٍ غَيْرُهُ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

    Nuh’u kendi toplumuna elçi olarak göndermiştik ve şöyle demişti: Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Ben o büyük günün azabının size gelmesinden korkuyorum. (A’râf 7/59)

    Kısacası; Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği konusu tartışılacak bir konu değildir. Bu konuda kimsenin bir şüphesi olmadığından sorgulanması da anlamsızdır. Dolayısıyla sorgulamadan bahseden çevrelerin Allah’ın varlığının akılla bulunabileceği şeklindeki en temel argümanları Kur’an’a dayanmamaktadır. Nitekim insanlık tarihinde yüce bir Yaratıcı inancına sahip olmayan bir toplumun yaşadığına dair de hiç bir delil yoktur. Kendilerine bile yalan söyleyen birkaç kibirli insanın ateist olduklarını iddia etmesi, hiçbir müslümana bu kişilere Allah’ın varlığını ispatlama görevi vermez.

    Dinde sorgulama mecburiyetinin bilinçsizce kullanıldığı diğer bir alanın da dînî hüküm ve uygulamalarla ilgili olduğunu söylemiştik. Buna göre “her dînî uygulama sorgulanabilir. Allah insana sorgulasın diye akıl vermiştir. O halde insan dinle ilgili her bir konuyu akıl süzgecinden geçirmelidir.” Aslında mutlak olarak yanlışlanamayacak bu söylem, sorgulamada bir sınır ve ölçüt belirlenmediği zaman insan aklını ilahlaştırmanın kapılarını sonuna kadar açan bir uygulamaya dönüşmektedir. Bazı Kur’an’dan konuştuğu iddiasındaki hocalar tarafından da gelişigüzel kullanılan sorgulama ifadeleri onları takip edenlerde daha vahim sonuçlara varabilmektedir.

    Özellikle geleneksel dinin yanlışlarına ve hurafelerin din sayılmasına tepki gösterme ile başlayan bir serüven, bazı kişiler üzerinde insan aklına sınırsız bir sorgulama yetkisi verme eğilimini doğurmuştur. Günümüzde Kur’an’dan bir ayetin Arapçasını okuyamayacak, Kur’an’daki yerini gösteremeyecek seviyede oldukları halde sırf cemaat ve tarikatlere tepki gösterdikleri için Kur’an’ı bildikleri sanılan hoca takımı türemiştir. Bu kişilerin jargonunu ezberleyerek Kur’an’cı (!) olmuş, Kur’an’dan bîhaber bir takipçi kitlesi de sosyal medyanın sağladığı imkanlarla dinde sınırsız ve gelişigüzel bir sorgulama anlayışının yerleşmesinde pay sahibi olmuştur. Bu kişilerin sosyal medyada sarf ettikleri cümlelerin en hafiflerinden bazı örnekler vermemiz mümkündür:

    “Koskoca bir kainatı yaratan Allah ın bir kadının saçının teliyle ilgili ayet göndermesine mantıklı bir sebep bulmakta zorlanıyorum”

    “Sorgusuz sualsiz itaat Allah’ın akıllı ve iradeli bir varlık olarak insandan beklediği şey değildir. İnsan sorgulamalı, Allah’tan olsa bile “niçin” diye sorup hikmetini anlamaya çalışmalıdır. Allah’ın insandan beklediği körü körüne itaat değil, bunu yapan varlıklar var zaten.”

    Kur’an’ı bilen biri bu satırları yazanların Kur’an’ı bir kez bile okumadıklarını rahatlıkla anlar. Bunlar gibi kişilerin oluşturduğu büyük bir kitlede hakim kanaat, Allah’ın Kitabındaki emirlerin tamamının sorgulanması gerektiğidir. Ancak bu görüş bizzat Kur’an’la taban tabana zıttır.

    Kur’an’da Teslimiyet

    Rabbimiz insanlığa gönderdiği tüm kitaplarda aynı dini indirdiğini ve isminin İslam olduğunu bildirmektedir Nebîleri sıraladığı ve aralarında bir fark olmadığını söylediği ayetin arkasından şöyle buyurmaktadır:

    وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

    Kim din olarak İslam’dan başka bir şeyin peşine düşerse ondan kabul edilmez. O kişi Ahirette de kaybedenlerdendir. (Âl-i İmrân 3/85)

    Bir başka ayette Rabbimiz, İslam adını verdiği dinini son haline getirdiğini belirtmektedir:

    …الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا…

    … Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı uygun gördüm… (Mâide 5/3)

    İslam kelimesi “boyun eğme, teslim olma” anlamına gelir. Müslim, teslim olmuş olan kişiye denir. O halde dînî konularda yapılacak bir sorgulama yine teslim olunacak bir sonuca varmak zorundadır. Diğer bir deyişle sırf teslim olunmuş olması, bir inancı yanlış yapmaya yetmez. Çünkü neticede doğru dine de teslim olmak gerekecektir. 

    Zaten bir şey doğru din ise ona ancak teslim olunur. Bu durumda sorgulamanın teslim olmanın zıttı olarak kullanılması hatalıdır. Sorgulama teslim olunacak şeyi bulmak için yapılır. Diğer bir deyişle Allah’ın dinini arayan samimi bir kişi, sorgulamayı neye teslim olması gerektiğini bulmak için yapacaktır. Nitekim dininin adını “teslim olma” anlamına gelen İslam koymuş olan Rabbimiz, indirdiği son Kitapta İbrahim Aleyhisselamın, oğlu İsmail Aleyhisselamla birlikteyken yaptığı şu duasını bize bildirmektedir:

    رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ …

    Rabbimiz! İkimizi sana teslim olmuş kişiler yap, soyumuzdan gelenlerden de sana teslim olmuş bir toplum oluştur!.. (Bakara 2/128)

    Zaten İbrahim Aleyhisselamın Allah’tan aldığı emir de teslim olma emridir: 

    إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ ۖ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

    Rabbi ona “Teslim ol!” dediğinde o, “Varlıkların Rabbine teslim oldum!” demişti. (Bakara 2/131) 

    Görüldüğü gibi İbrahim Aleyhisselam emri aldığında hiçbir şekilde sorgulamammıştır. Neye teslim olacağım, neden teslim olacağım dememiş, Alemlerin Rabbi teslim ol diyorsa ne derse desin O’na teslim olacağım demiştir. İbrahim ve Yakub Aleyhimesselam oğullarına da Allah ne diyorsa ona teslim olmadan ölmemelerini emretmişlerdir:

    وَوَصَّىٰ بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ يَا بَنِيَّ إِنَّ اللَّـهَ اصْطَفَىٰ لَكُمُ الدِّينَ فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ

    İbrahim, bu dine uymayı oğullarına emretmişti. Yakup da… Dedi ki: “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti, ölene kadar teslim olmuş kişiler olarak yaşayın.” (Bakara 2/132) 

    Görüldüğü üzere Allah’ın dini söz konusu olduğunda hiçbir şekilde sogulama gündeme gelmemekte, sadece teslim olmaktan bahsedilmektedir. Allah’ın verdiği emre, O’nun koyduğu kanuna teslim olunması gerektiği herkes tarafından iyi bilinen bir gerçektir. Zira Allah’a kul olmak budur. Aşağıdaki ayette Allah’a kulluk ile emrine teslim olmak arasındaki sıkı bağ dile getirilmektedir:

    إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ رَبَّ هَـٰذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍ ۖ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ

    “Ben bu şehrin Rabbine kulluk etme emri aldım. Burayı harem bölgesi yapan odur; her şey onundur. Bana, teslim olanlardan olmam emredilmiştir.” (Neml 27/91)

    Teslim olma emri almak, emri verene kayıtsız şartsız boyun eğmekle yükümlü olmak anlamına gelir. Verilen emrin hem sorgulanması hem de ona teslim olunduğunun söylenebilmesi mümkün değildir. O halde “dinde sorgulanması gereken şey nedir” sorusunun mutlaka doğru bir biçimde cevaplanması gerekir. 

    Kur’an’a Göre Dinde Sorgulanması Gereken Şey Nedir?

    Bu soru Kur’an’a sorulduğunda alınan cevap sorgulamanın sadece dinin Allah’ın dini olup olmadığının tespiti aşamasında yapılabileceği olmaktadır:

    وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئاً وَلاَ يَهْتَدُونَ

    Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun!” dense, “Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, ona uyarız!” derler. Peki, ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse, yine uyacaklar mı? (Bakara 2/170)

    “Allah’ın indirdiğine uyun!” emri Allah’ın indirdiğinin ne olduğunu ya da diğer bir deyişle Allah’ın indirdiği iddiasıyla elimizde bulunanın, bu iddiasının doğru olup olmadığını araştırmayı gerektirir. Ataların üzerinde bulunduğu yolun doğru yol olması bile o yolun tedkîk edilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. O halde içinde doğduğumuz toplumun dini hak din bile olsa sırf toplumumuz öyle dedi diye onu Allah’ın dini olarak kabul edemeyiz. Diğer bir deyişle, o dinin hak din olduğu, ne kadar büyük âlim olursa olsun, toplumun hiç bir ferdinin sözüne dayandırılamaz. Çünkü ayette de belirtildiği gibi atalarımızın akıllarını çalıştırmamış olma ihtimalleri her zaman vardır. Şu halde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olup olmadığı sorusu Kur’an’a göre de mutlaka sorulmalıdır. Bir başka ayette şöyle buyrulur:

    قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن كَانَ مِنْ عِندِ اللَّهِ ثُمَّ كَفَرْتُم بِهِ مَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ

    De ki “Hiç düşündünüz mü, o (Kur’ân) Allah katındansa, siz de onu görmezlikten geliyorsanız; böyle derin bir ayrılık içinde olandan daha şaşkını kim olabilir.” (Fussilet 41/52)

    “Ya öyleyse” şeklindeki ifadeler, “ ya öyle değilse” ihtimalini içerirler. Zaten bu tür ifade kalıbı bu yüzden kullanılır. O halde Kur’an’ın Allah katından olup olmadığı sorusu her insanın kendi çabasıyla net bir sonuca varması gereken en önemli sorudur.

    Bu ayetler aynı zamanda Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığının herkes tarafından tespit edilebileceği sonucunu da içermektedirler. Madem Allah’ın indirdiğine uyulacaktır, o halde onun tespiti de mümkün olmalıdır. Aksi halde uyma zorunluluğumuz ortadan kalkar. Ayrıca Allah’ın dinini tespit edemeyecek birinden ona uymasının istenmesi o kişiye taşıyamayacağı bir yükün yüklenmiş olması anlamına gelir ki bu Allah’tan beklenmeyecek bir tutumdur. Rabbimiz pek çok ayette insanlara kaldırabileceklerinden fazlasını yüklemediğini bildirmiştir.

    Sonuç olarak sorgulamanın yapılması gereken nokta, bize sunulan dinin Allah’ın dini olup olmadığı noktasıdır. Allah’ın dininin ne olduğu sorusu da ancak Allah tarafından cevaplanabilecek bir sorudur. O halde mantıken Allah dinini insanlara bildireceği bir iletişim aracı kullanmış olmalıdır. İşte Kitap göndermiş olmasının mantıkî temelini bu gereksinim oluşturur. Elimizde Allah’tan geldiği iddia edilen bir kitap olduğuna göre asıl sorgulanması gereken şey, bu kitabın gerçekten Allah’tan gelip gelmediği konusu olmalıdır. 

    Zaten Allah’tan gelen her şey için sadece teslimiyetten bahsedilebilir, sorgulamadan değil. Kaynağının Allah olduğu bilinen bir şey için sorgulama yapmak olanaksızdır. Kur’an’da Allah’ın yarattığı sisteme de ancak teslim olunacağı bildirilmektedir:

    أَفَغَيْرَ دِينِ اللَّـهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

    Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerdeki her şey isteyerek veya istemeyerek O’nun dinine teslim olmuştur. O’nun huzuruna çıkarılacaklardır. (Âl-i İmrân 3/83)

    Göklerde ve yerdeki herşeyin Allah’ın dinine teslim olduğunun belirtilmesi, Allah’ın dini ifadesiyle, Allah’ın kâinata koyduğu sistemden bahsedildiğini gösterir. Dolayısıyla bir şeyi Allah belirlediyse ona teslim olmaktan başka yapılacak bir şey yoktur. Mesela doğada yaşam mücadelesi vermek durumunda kalan bir insanın yapabileceği tek şey çevresindeki şartlara teslim olarak uyum sağlamak olacaktır. Aksi halde hayatta kalması mümkün değildir. 

    Tüm bunların yanısıra Rabbimiz vahye karşı tavrın ancak ona itaat şeklinde olabileceğini bildirmektedir. İtaatin zıttı isyandır. Yani Allah’tan geldiği anlaşılan bir bilgiye ya itaat edilir, ya da isyan. Üçüncü bir ihtimal yoktur:

    آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ ۚكُلٌّ آمَنَ بِاللَّـهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ ۚ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا ۖ غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ 

    Bu elçi, Rabbinden kendine indirilen her şeye inanıp güvenmiştir, müminler de öyle! Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inanıp güvenir. “O’nun elçileri arasında ayrım yapmayız.” derler. Şunu da derler: “Dinledik ve itaat ettik! Bağışla bizi ey Rabbimiz! Dönüp varılacak yer senin huzurundur.” (Bakara 2/285)

    Kur’an’dan önce kendilerine Kitap verilmiş toplumların kibirlenmeyen alimlerinin Kur’an’ı işittiklerinde gösterdikleri tavır da konumuz açısından dikkat çekicidir:

    وَإِذَا سَمِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَىٰ أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ ۖ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ

    Bunlar, o elçiye indirileni işittiklerinde tanıdıkları o gerçeklerden dolayı gözleri yaşarır. Derler ki “Rabbimiz! İnanıp güvendik; bizi şahitler arasına yaz. (Mâide 5/83)

    الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِهِ هُمْ بِهِ يُؤْمِنُونَ وَإِذَا يُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ قَالُوا آمَنَّا بِهِ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ

    Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır. Onlara bağlantıları ile okununca şöyle diyeceklerdir: Biz ona inandık; o Rabbimizden gelen gerçektir. Biz daha önce de O’na teslim olmuş kimselerdik. (Kasas 28/52-53)

    Görüldüğü gibi önemli olan dinin kaynağının Allah olup olmadığıdır. Allah’tan geldiği anlaşıldıktan sonra yapılacak tek şey teslim olma ve itaattir. Ayrıca Rabbimiz nebîmize şöyle buyurmaktadır:

    وَمَا أَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْ ۖ إِنْ تُسْمِعُ إِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ

    Sen körlerin sapmalarını önleyecek bir rehber değilsin. Sen, sadece ayetlerimize inanarak teslim olanlara dinletebilirsin. (Neml 27/81)

    Ayette Rabbimizin ayetlerine teslim olmak istemeyenler “körler” diye adlandırılmaktadır ve teslim olmayan kişi için nebî de gelse yapacak bir şey yoktur. Rabbimiz şöyle buyurur:

    وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَىٰ وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَّا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا إِلَّا أَن يَشَاءَ اللَّـهُ وَلَـٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ

    Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi önlerine döksek, yine de inanıp güvenmezler; gerekeni Allah yaparsa başka. Fakat (tercih onlara bırakıldığı için) çoğu kendine hakim olmaz. (En’âm 6/111)

    Hem Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğu söylenip hem de Allah’ın Kitabı sorgulanmaya kalkılırsa bunun duracağı yer kişinin aklının ilahlaştırılması, yani şirktir. Dinde sorgulanacak şey sadece Kitabın Allah’a ait olup olmadığıdır. Başka bir deyişle bize din diye sunulan şeyin Allah’ın dini olup olmadığını sorgulamak zorunluluğumuz bulunmaktadır. Allah’ın dini olduğu görülünce yapılacak tek şey kayıtsız şartsız itaat ve teslimiyettir. Aksi halde günümüzde kurban kesmenin farz olmadığı, Allah’ın kadının saçını örtmesiyle ilgilenmeyeceği, bizim ne yiyip içtiğimizle Allah’ın ilgilenmesinin mantıksız olduğu, kiminle evlenebileceğimizi dinin belirlemesinin anlamsız olduğu, faizsiz bir ekonomik sistemin artık işe yaramayacağı, mirastan kız çocuğun da erkekle eşit pay alabileceği, Allah’ın söylediklerinin yanısıra bir de söylemek istediklerinin olduğu, hırsızın elinin kesilmesinin mecaz olduğu gibi bir sürü Kur’an’a aykırı ve insan üretimi sonuçlara ulaşılacaktır. Bu türden hadsizliklerin sorgulama gibi süslü bir kelimeyle mazur gösterilmesi mümkün değildir. Bunlar Kur’an’a göre Allah’a isyan, küfür ve şirktir. Rabbimiz sadece kendisine itaati emretmektedir.

    Kur’an’da Her Şeyin Sorgulanmasının Emredildiği İddiasına Gösterilen Deliller

    Dinde sorgulamanın sadece Kitabın yani din olarak sunulanın Allah’a ait olup olmadığı konusunda yapılabileceğini söylediğimizde bunun doğru olmadığına dair Kur’an’dan getirilen delillerin başında şu ayet yer almaktadır:

    وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَىٰ ۖ قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن ۖ قَالَ بَلَىٰ وَلَـٰكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي ۖ قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَىٰ كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًاۚ وَاعْلَمْ أَنَّ اللَّـهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Birgün İbrahim şöyle demişti: Rabbim ölüyü nasıl dirilteceksin bana göster. İnanmadın mı dedi. Elbette inandım, kalbim tatmin olsun diye sordum. Dört kuş al dedi. Onları kendine alıştır. Her dağa bir parçasını koy ve çağır onları. Tüm güçleriyle sana gelecekler. Bil ki Allah üstündür, doğru karar verir. (Bakara 2/260)

    Bu ayetin sorgulamanın delili olamayacağını görmek için bir kez okumak yeterlidir. Zira ayette İbrahim Aleyhisselamın sorguladığı hiçbir şey yoktur. Ayete göre İbrahim Aleyhisselamın Allah’ın ölüleri tekrar dirilteceği ile ilgili bir şüphesi yoktur, çünkü “ölüleri nasıl yaratacaksın bana göster” diyen zaten kendisidir. Ölüleri tekrar yaratacak olanın Allah olduğunda da hiçbir şüphesi olmadığı açıktır. Ayette Allah’ın verdiği bir emir de sorgulanmamaktadır; aksine, Allah “4 kuş al” dediğinde ve diğer emirlerinde İbrahim Aleyhisselamın hiçbir itirazı veya sorgulaması yoktur. Neden kuş, neden 3 değil de dört, 1 tane olmaz mı gibi insanın aklına gelen hiçbir soruyu sormadan Allah ne demişse aynen yerine getirmiştir. Ayrıca ayette İbrahim Aleyhisselamın niyetinin ne olduğu da açıkça bildirilmiştir: kalbi tatmin… Bunun sorgulamayla, Allah’ın verdiği bir emrin sebebini araştırmaya çalışmakla hiç ilgisi yoktur. Allah’ın “iman etmedin mi” sorusuna “elbette iman ettim” diyen de İbrahim Aleyhisselamdır. Dolayısıyla bu ayet sınırsız bir sorgulama yapılabileceğine hiçbir şekilde delil olamaz.

    Her konuda sorgulama yapılması gerektiğine delil olarak şu ayet de gösterilmektedir:

    وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۚ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولً

    Bilgi sahibi olmadığın bir konuda konuşma. Sende olan dinleme, görme (basiret) ve gönül özellikleri ondan sorumlu tutulmanı gerektirir. (İsrâ 17/36) 

    Bu ayet sorgulamanın, bilginin kaynağı konusunda olması gerektiğini söylediğinden aslında buraya kadar savunduklarımızı teyid etmektedir, dolayısıyla lehimize bir delil olabilir. Ayete göre bilgi sahibi olmadan konuşmamak gerekir. Zaten biz de sorgulamanın, bilginin Allah’tan olup olmadığı konusunda yapılması gerektiğini, Kur’an’ın sadece bunu zorunlu tuttuğunu,  sorgulamanın orada bittiğini söylüyoruz. Zira Allah’tan daha doğru bilgi veren olmaz. Bilgiyi Allah’ın verdiği anlaşılınca artık o bilginin sorgulanacak bir yanı kalmaz.

    فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَىٰ يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ

    İbrahim’den korku gidip müjde gelince Lût halkı hakkında bizimle tartıştı. (Hûd 11/74)

    Yukarıdaki ayette İbrahim Aleyhisselamın, Lût Kavmine azap getiren meleklerle tartıştığı anlatılmakta ve buna dayanarak “daha iyi öğrenmek amacıyla” sorgulamanın yapılması gerektiği öne sürülmektedir. Oysa bu ayette İbrahim Aleyhisselamın yaptığının kabul edilemez olduğu devamındaki ayetlerde bildirilmektedir:

     إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُّنِيبٌ يَا إِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَـٰذَا ۖ إِنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ ۖ وَإِنَّهُمْ آتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ

    İbrahim yumuşak huylu, ahvah edip yakaran bir kişiydi. Melekler ey İbrahim, bundan vazgeç! Rabbinden emir geldi artık. Onlara geri çevrilemez bir azap gelecektir. (Hûd 11/75-76)

    Görüldüğü gibi Allah’tan bir emir çıktığında artık hiçbir gerekçeyle onun sorgulanması, değiştirilmesi, engellenmesi mümkün değildir. Allah’ın Nebileri de bu konuda istisna değillerdir.

    Allah’tan Gelene Kayıtsız Şartsız Teslimiyete Kur’an’dan Bir Örnek

    Kur’an’dan Allah’ın emirlerinin sorgulanamayacağına dair sayısız örnek göstermek mümkündür. Bunlar içinde belki de en etkili olanı Nebîmizin bizzat kendisinin istemeye istemeye yaşadığı bir olaydır. Ahzâb Suresi 36. ayet ve devamında bu konu şöyle anlatılır:

    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّـهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ ۗ وَمَن يَعْصِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

    Allah ve Rasulü bir işi kesinleştirmişse inanıp güvenmiş bir erkeğin ve kadının, o konuda bir tercih hakkı kalmaz. Kim, Allah’a ve Rasulüne baş kaldırırsa açık bir şekilde sapmış olur. (Ahzâb 33/36)

    Bu ayet de tek başına Allah’ın hiçbir ayetinin ve emrinin sorgulanamayacağının en güçlü delili olabilir. Ayette nebî değil rasul kelimesi kullanılmıştır. Yani hüküm veren Allah’ın Kitabıdır. Ayetin devamında o hükmün ne olduğu açıklanmıştır:

     وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّـهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّـهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّـهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّـهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ ۖفَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا ۚوَكَانَ أَمْرُ اللَّـهِ مَفْعُولًا

    Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kişiye: “Eşini bırakma, Allah’tan kork” diyordun ama aslında insanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun. Oysa doğru olan Allah’tan çekinmendir. Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu seninle evlendirdik. Bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın. Allah’ın buyruğu yerine gelmiştir. (Ahzâb 33/37)

    Evlatlıkların öz çocuklar gibi olmadığı, onların evlatlık olduklarını bilerek yetiştirilmeleri gerektiği bu surenin 4 ve 5. ayetlerinde bildirilmektedir. Dolayısıyla bir kişinin evlatlığı varsa, günün birinde onun evlenip boşadığı eşi kendi çocuğunun boşadığı eşi gibi olmaz. Yani onunla evlenebilir. Dolayısıyla Nebimiz bu ayetten dolayı eğer evlatlığı olan Zeyd eşini boşarsa Allah’ın kendisini onunla evlendireceğini anlamıştır. Çünkü Nebîmiz bu konuda örneklik yapabilecek tek ve son kişidir, artık başka nebî gelmeyecektir. Böyle bir evlilik yapmamak için evlatlığı Zeyd’e eşini boşamamasını söylemektedir. Allah onun boşadığı eşiyle kendisini evlendirirse toplumda bunun hiç de hoş karşılanmayacağını bilmektedir. Buna rağmen Rabbimiz kararını vermiştir. Zeyd boşayınca onun eski eşini Nebimizle bizzat Allah evlendirmiştir. Görüldüğü gibi böyle bir konuda bile Nebimizin sorgulama veya itiraz etme hakkı yoktur. Ayrıca Rabbimiz “bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın” diyerek neden böyle yaptığını da açıklamaktadır. Bu da Rabbimizin gerektiğinde emirlerinin gerekçesini kendisinin açıkladığını göstermektedir. Onun emirlerinin gerekçelerini sorgulamak bize düşmez. Böyle bir iddiada bulunan kişinin İblis’ten hiç bir farkı kalmaz. Bir sonraki ayette Nebî de dahil herkesin Allah’ın emrine kayıtsız şartsız itaat etmesi gerektiği bildirilirken her konuda ölçüyü belirleyenin Allah olduğu söylenerek insana söz düşmeyeceği vurgulanmıştır:

    مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ ۖ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُ ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَقْدُورًا

    Allah’ın, Nebîsi için farz kıldıklarında, sıkıntı doğuracak bir şey yoktur. Bu, Allah’ın bundan öncekilere de uyguladığı yasasıdır. Allah’ın emri ölçülü biçilidir. (Ahzâb 33/38)

    Kur’an’da Allah’ın emrinin ölçüsünü beğenmeyip ayetleri kendi ölçülerine göre değerlendiren, tıpkı bugünün sorgulamacılarının davranışını sergileyen bir kişinin durumu da örnek verilmektedir:

    إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ نَظَرَ ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ فَقَالَ إِنْ هَـٰذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ إِنْ هَـٰذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ

    O düşündü, ölçtü biçti. Kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Ah kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Şöyle bir bakındı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı; sonra geri döndü ve kibir­lendi. Ve şöyle dedi: Bu olsa olsa etkilenilen bir büyüdür! Bu, olsa olsa bir insan sö­züdür! (Müddessir 74/18-25)

    Allah’ın ayetlerini bir insanın kendi ölçülerine göre değerlendirip sorgulaması olacak iş değildir. Dinde ölçüleri koyan, sınırları belirleyen sadece Allah’tır. Başkasına söz hakkı tanınmamıştır. Bu sebeple Rabbimiz bu kişi için şu ifadeleri kullanmaktadır:

    سَأُصْلِيهِ سَقَرَ وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ لَوَّاحَةٌ لِّلْبَشَرِ

    Onu Sekar’da kızartacağım. Sekar nedir? Onu nereden bileceksin? O, ne yaşatır ne yok eder! İnsanın derisini kavurur! (Müddessir 74/26-29)

    Sonuç

    Dinde hiçbir sınır insanlar tarafından çizilemez, belirlenemez. Buna sorgulamanın sınırları da dahildir. Rabbimiz neyin sorgulanması ve neye teslim olunması gerektiğini göstermiştir. Buna göre; sonuçta neye teslim olunacağını tespit etmek için yapılan araştırmaya sorgulama denir. Bunun dışında başka bir sorgulama alanı yoktur. Bu da pratikte ancak Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığının sorgulanması anlamına gelir. Kendisinin Allah’ın Kitabı olduğunu gösterecek ve ispatlayacak olan da sadece Kur’an’dır. Zira Allah’ın Kitabı olduğu iddiası Kur’an’a aittir; o halde bu iddiayı ispatlaması gereken de bizzat Kur’an olmak zorundadır. Bu konuyla ilgili müstakil bir çalışmamız bulunduğundan burada detaylarına girilmeyecektir.

    Namazın neden kılındığı, akşam namazının neden üç rekat olduğu, orucun neden bir ay sürdüğü, teyemmümün neden yüzeyde bulunan toprakla yapıldığı, tavşandan neden kurban olmadığı, hırsızın neden elinin kesildiği gibi soruların kesin olan tek bir cevabı vardır: Allah öyle emrettiği için. Hangi insan aklı, kocası ölen kadının neden 4 ay 10 gün iddet beklediğini, bu sürenin neden sadece 4 ay olmadığını, 10 günlük fazlalığın sebebinin ne olduğunu sorgulayabilir? Sırf bu kural bile Allah’ın belirlediği kuralların ne kadar hassas olduğunu gösterir. Üzerine Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmiş bir kurbanlığın, Allah’ın adı anılarak kesilenden anatomik, biyolojik ve lezzet bakımından hiçbir farkı yoktur. Ancak ilki bir mümine haram, ikincisi helaldir. Hiçbir sorgulama bunu Allah’ın emri dışında bir sebebe bağlayamaz. Tüm ibadet ve emirler için bu geçerlidir. Bunun dışında bizim kendi tecrübelerimizden kaynaklı olarak sayacağımız sebepler sadece bizi ilgilendirir ve kimseyi bağlamaz. Allah gerekçesini açıklamayı uygun gördüğü konularda gereken açıklamayı zaten kendi yapmış, hiçbir insana söz bırakmamıştır. Bize düşen onun emrine uymaktır:

    وَأَنِيبُوا إِلَىٰ رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

    O azap gelip çatmadan Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Yoksa daha sonra yardım göremezsiniz. (Zümer 33/54)

    Erdem Uygan

  • Kur’an’daki İki Farklı Gizleme İfadesi: الكتمان Kitmân ve الإخفاء İhfâ

    Kur’an’daki İki Farklı Gizleme İfadesi: الكتمان Kitmân ve الإخفاء İhfâ

    Giriş

    Yüce Allah’ın hiçbir işini gelişigüzel yaptığı düşünülemez. Aksine her işini bir ölçüye göre yaptığını kendisi bildirmektedir(1). Bu durum Kur’an’da kullanmayı tercih ettiği kelimeler için de geçerlidir. Kur’an’daki iki farklı kelimeye bizim aynı anlamı veriyor olmamız bu kelimelerin aralarında hiçbir fark olmadığını göstermez. Diğer bir ifadeyle Allah’ın Kitabında birbirlerinin yerine kullanılabilecek, mutlak anlamda eşanlamlı diyebileceğimiz kelimeler olmaması gerekir. Kelime tercihini yapan Rabbimiz olduğu için bu tercihin anlama etki eden bir karşılığının olması elzemdir. Bu durum Kur’an’daki pek çok konu hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmamızı sağlar. Nebî ve rasul kavramları bunun en önemli ve dramatik örneklerinden biridir. Bu iki kavram Kur’an’dan öğrenilip aralarındaki fark tam olarak tespit edilmedikçe meallerdeki çelişkili ifadelerden kurtulmak mümkün değildir.

    Sadece kelimeler değil o kelimeler için tercih edilmiş formlar, kipler, harf-i cerler ve kullanıldıkları cümlelerin türleri de anlama etki eden yapılardır. Bunun örneklerinden biri de inzâl ve tenzîl ifadeleridir. Her ikisi de aynı fiilin farklı formları olan bu kelimelerin ayrı ayrı kullanılmasının anlamda da bir fark oluşturması ve bu farkın Kur’an’daki pek çok detayı ortaya çıkarması ancak Allah’ın Kitabından beklenebilecek bir durumdur. Bir diğer örnek olarak آمن âmene fiili verilebilir. Fiilin ب harf-i ceri ile kullanılan formuyla ل harf-i ceri ile kullanılan formu anlamda farklılık yaratmaktadır ki Allah’ın Kitabından beklenen de budur.

    الكتمان kitmân (2) ve الإخفاء ihfâ (3) kavramları da Türkçe’ye aynı kelimeyle çevrildiği için meallerde aralarında ne gibi bir fark olduğunun görülemediği kavramlardandır. Her iki kavram da dilimize “gizleme” olarak aktarılmaktadır. Nitekim aşağıdaki benzer ayetlerin birinde كتم keteme fiili kullanılmışken diğerinde أخفى ehfâ fiili tercih edilmiştir:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا…

    Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyen (ketmeden) ve karşılığında geçici bir çıkar kazananlar… (Bakara 2/174)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ…

    Ey Ehl-i Kitap! size, Kitaptan gizlediğiniz (ihfâ ettiğiniz) birçok şeyi ortaya çıkaran, bir çoğuna da dokunmayan Elçimiz geldi… (Mâide 5/15)

    Bakara Suresi 174. ayette geçen يكتمون yektumûne ifadesi ile Mâide Suresi 15. ayetteki تخفون tuhfûne ifadeleri farklı köklerden iki ayrı kelime olmalarına rağmen her ikisi de “gizleme” kelimesiyle dilimize aktarılmıştır. Ancak tamamen farklı kelimeler oldukları için mutlaka anlam olarak da bir farka işaret ediyor, bizlere gizlemenin türüne veya eyleme geçiriliş şekline yönelik detay bilgiler veriyor olmalıdırlar. Aralarındaki farkı tespit edebilmenin yolu bu kavramlara Kur’an’ın yüklediği anlamları ortaya çıkarmaktan geçmektedir. Allah’ın Kitabında lafızlardaki en küçük bir farklılık anlamda da bir farka delalet etmek zorunda olduğuna göre bu farklılığın ne olduğunu da yine Allah’ın Kitabından tespit edebilmemiz gerekir. Çünkü farklı tercihi yapan Allah’tır. O halde neden bu tercihi yaptığının açıklamasını da insanlara bırakmamış olmalıdır. Kur’an metodik bir şekilde okunup üzerinde dikkatle çalışıldığında her bir kavramın hangi anlamda kullanıldığını, benzer kavramlarla aralarında ne gibi farklar olduğunu bize açıkça göstermektedir.

    كتم Keteme Fiili ve Kur’an’ın Yüklediği Anlamı:

    كتم keteme kök harflerinden oluşan kelimeler Kur’an’da 20 ayette 21 kez ve tamamı fiil formunda karşımıza çıkan kelimelerdir. Sözlükler kelimeye “gizleme ve örtme” anlamı vermektedirler(4). Yine “ilân etmenin zıttı” olduğu kelimeye sözlüklerin verdiği karşılıklardandır(5). Üzerine binildiğinde bağırmayan deveye نَاقَةٌ كَتُومٌ ve gök gürültüsü çıkarmayan buluta سَحَابٌ مُكْتَتِمٌ dendiği yine sözlüklerin verdiği bilgilerdendir. Aynı kökten ketûm kelimesi Türkçemizde de bilgisini paylaşmayan, ağzı sıkı (6) kişi anlamında kullanılmaktadır.

    Kur’an’ın kelimeye yüklediği anlamın ise sözlüklere nazaran bazı farklılıklar içerdiğini söylemek mümkündür. Şöyle ki; sözlükler kelimeye bir gerçeği ilan etmeyerek yani gizli tutarak örtme anlamını verirlerken Kur’an “söylenmesi gerekenden başka sözler söyleyerek gizleme” anlamını vermektedir. Bu anlamı nasıl tespit ettiğimizi ilgili ayetleri okuyarak göstermemiz mümkündür:

    وَآمِنُوا بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ 

    Yanınızda olanı tasdik edici olarak indirdiğime inanın. Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın! Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun! Bile bile hakkı, bâtıl kılığına sokmayın; hakkı gizlemeyin (ketmetmeyin)! (Bakara 2/41-42)

    Ayette İsrailoğullarına hitaben Kur’an’ın yanlarındaki kitabı tasdik eden bekledikleri kitap olduğu söylendikten sonra onun musaddik oluşunu gizlememeleri emredilmektedir. Zira Bakara 40. ayette geçen mîsak, gelecek kitaba inanma sözüdür. Ancak gelen kitap kendi ellerindeki kitabı tasdik ediyorsa inanma yükümlülükleri vardır(7). İşte Rabbimiz 40. ayetten itibaren o musaddik kitabın geldiğini, bu tasdik ilişkisini bile bile gizlememeleri ve dolayısıyla sözlerini tutmaları gerektiğini belirtirken lafzen “hakkı bâtıl ile giydirmeyin” buyurmaktadır. Hemen ardından gelen “hakkı gizlemeyin وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ” ifadesi bu gizlemenin gerçeğin üzerine bâtıl giydirilerek yapıldığını göstermektedir. Burada gizleme olarak çevrilen kelime كتم keteme fiilinin emir kipindeki 2. çoğul şahıs formudur: تكتموا. Bu durumda ayette hakkı bâtıl ile giydirme eylemi onu ketmetme olarak tarif edilmektedir. Hakkın bâtıl ile giydirilmesi hakkın hiç söylenmeyerek değil, başka bir biçimde söylenerek yani çarpıtılarak gizlendiğini gösterir. O halde bir şeyin ketmedilmesi, o şeyin ortaya çıkarılmayıp saklanarak gizlenmesi değil, olması gereken halinden başka bir biçime sokularak gizlenmesi anlamına gelmelidir.

    Zaten ayette İsrailoğullarına hitap edilmekte, onlardan alınan ve Âl-i İmrân 81. ayette anlatılan, gelecek musaddik kitaba inanma sözü hatırlatılmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’ın ellerindeki kitabı tasdik ettiğini en iyi bilen kişiler muhatap alınmaktadır. Gelen kitaba uymamanın tek yolu onun ellerindekini tasdik etmediğini iddia etmek olacaktır. Bu da ancak hakkı bâtıl ile giydirmekle yani gerçeği gerçek olmayan şeylerle gizleyerek olur. Yani İsrailoğulları Kur’an’ın yanlarındaki kitabı tasdik etmediğini, ancak mevcut ayetleri veya hükmü çarpıtarak iddia edebilirler. Aynı konudaki ve yine كتم keteme kelimesinin tercih edildiği Âl-i İmrân 71. ayet öncesiyle birlikte okunduğunda bu durum net olarak görülür:

    وَدَّت طَّائِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إِلَّا أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّـهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

    Ehl-i Kitab’ın bir kesimi, sizi bir saptırabilseler diye fırsat kollarlar. Sadece kendilerini saptırırlar ama farkına varmazlar. Ey Ehl-i Kitap! Şahit olduğunuz halde Allah’ın ayetlerini ne diye örtüyorsunuz? Ey Ehl-i Kitap! Neden bile bile hakkı batıl ile giydiriyor ve hakkı gizliyorsunuz? (Âl-i İmrân 3/69-71)

    Görüldüğü gibi ehl-i Kitap, yani kendi kitapları hakkında uzman olan kişiler, gelen yeni kitabın Allah’ın Kitabı olduğunu müşahade etmiş kişilerdir. Bunu gizleyebilmek için o Kitabın ayetlerini çarpıtmaları ve tasdik ilişkisini bozarak insanlara bunun bekledikleri kitap olmadığını söylemeleri gerekir. Ayetlerin çarpıtılması demek onları ortadan kaldırmak değil, gerçekte olduklarından farklı şekle büründürmek yani hakkı batıl ile giydirmek demektir. Nitekim bu kişilerin tahrif ettikleri yani anlamını kaydırdıkları şeyin dinledikleri Kur’an ayetleri olduğu Bakara Suresi 75 ve 76. ayetlerde görülebilir.

    Ketmetmenin saklamadan ziyade, ancak “düzeltilerek” açığa çıkarılabilecek bir bozma olduğunu görebileceğimiz önemli bir ayet de şöyledir:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَىٰ مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ ۙ أُولَـٰئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللَّـهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا وَأَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَأُولَـٰئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ ۚوَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

    İndirdiğimiz açıklayıcı ve yol gösterici ayetleri Kitapta insanlar için ortaya koymamızdan sonra gizleyenler! Allah, işte onları dışlar. Dışlamaya hakkı olanlar da onları dışlarlar. Dönüş yapan, düzelten ve gizlediklerini açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Tevbeleri kabul eden ve iyiliği bol olan Ben’im. (Bakara 2/159-160)

    Ayette “insanlar için ortaya koymamızdan sonra” ifadesinin yer alması ketmederek gizlemenin saklama şeklinde olmadığını gösterir. Devamındaki أصلحو وبينوا (düzelten ve açıklayan) ifadeleri de ketmetmenin bozarak gizleme olduğunu açıkça göstermektedir. İnzal edilen açık gerçeklerin (beyyineler) ketmedilerek gizlenmesi, onların olması gerekenden farklı hale büründürülmesi olduğu için ıslahtan yani düzeltilip olması gereken hale getirilmesinden ve sonra da beyandan yani düzgün halinin açıklanmasından bahsedilmektedir. Günümüzde Kur’an ayetlerine yapılan da budur. Ayetler herkesin ulaşabileceği şekilde ortadadır ancak anlamları değiştirilerek olması gerekenden farklı anlamlar verilebilir ya da şahsi yorumlarla olmadık sonuçlara varılıp ilgisiz hükümler çıkarılabilir. Böylece gerçek gizlenmiş olur. İşte Kur’an’da buna ketmetmek denilmektedir. Surenin 174. ayeti de şöyledir:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۙ أُولَـٰئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللَّـهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyen ve karşılığında geçici bir menfaat elde edenler, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Hak ettikleri acıklı bir azaptır. (Bakara 2/174)

    Bu ayette de gizleme كتم ketmetme olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da Kitaptan yanlış bir hüküm çıkarıp doğru gibi sunularak yapılabilir. Her iki ayette de gördüğümüz gibi Kitaptan inzal edileni ketmetmenin cezası son derece ağır olacaktır.

    Kelimenin bir şeyi bozarak veya değiştirerek, onun olması gereken gerçek halini gizlemek anlamında olduğunu başka ayetlerden de görmemiz mümkündür:

    وَإِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَادَّارَأْتُمْ فِيهَا ۖ وَاللَّـهُ مُخْرِجٌ مَّا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

    Bir gün bir kişiyi öldürüp suçu birbirinize atmıştınız. Halbuki Allah  neyi gizlediğinizi (ketmettiğinizi) ortaya çıkaracaktır. (Bakara 2/72)

    Ayette gizlediğiniz (مَّا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ) şeklinde ifade edilen şey cinayetin failidir. Bu gizleme ilgili kişilerin suçu birbirlerine atmalarıyla yapılmaktadır. Yani buradaki gizleme, gerçeğin saklanıp ortaya çıkarılmaması ile değil, konunun farklı yerlere çekilmesiyle yapılmaktadır. Dolayısıyla bu ayet de كتم ifadesi ile ilgili tespit ettiğimiz anlamı desteklemektedir.

    Kur’an’da şahitliğin gizlenmesi de daima  كتم keteme fiili ile dile getirilmektedir:

    أَمْ تَقُولُونَ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا أَوْ نَصَارَىٰ ۗ قُلْ أَأَنتُمْ أَعْلَمُ أَمِ اللَّـهُ ۗ وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَتَمَ شَهَادَةً عِندَهُ مِنَ اللَّـهِ ۗ وَمَا اللَّـهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُون

    Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi iyi bilirsiniz, Allah mı?” Allah’ın kendisine gösterdiği bir gerçeği gizleyenden daha büyük yanlışı kim yapabilir? Yaptığınız hiçbir şey Allah’ın dikkatinden kaçmaz. (Bakara 2/140)

    Ayette Allah’ın gösterdiği gerçeğin gizlenmesi كتم keteme kelimesi ile ifade edilmiştir. Allah’ın göstermiş olmasından gerçeğin zaten bilindiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla buradaki gizleme ortaya çıkarmadan gizli tutma, saklama anlamında olamaz. Ayrıca ayetin başından da anlaşılacağı üzere gizlenen şey, sayılan nebîlerin Hristiyan veya Yahudi olmadıkları gerçeğidir. Bunu, o nebîlerin Yahudi ve Hristiyan olduklarını iddia ederek yapmaktadırlar. Kısacası burada da gerçek hiç söylenmeyerek değil, gerçek dışı iddialar dile getirilerek gizlenmeye çalışılmakta ve bu gizleme كتم keteme fiili ile ifade edilmektedir. Aşağıdaki ayette de şahitliğin gizlenmesi yine aynı kelimeyle ifade edilmiştir:

     وَإِن كُنتُمْ عَلَىٰ سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَّقْبُوضَةٌ ۖ فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُم بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللَّـهَ رَبَّهُ ۗوَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَ ۚ وَمَن يَكْتُمْهَا فَإِنَّهُ آثِمٌ قَلْبُهُ ۗ وَاللَّـهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ

    Yolculukta olur da yazacak birini bulamazsanız, yapılacak olan rehin almaktır. Biriniz diğerine güvenir (borcu yazmaz, rehin de almaz) ise, kendine güvenilen kişi, Rabbi olan Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakınsın da güveni kötüye kullanmasın. Şahitliği gizlemeyin. Kim gizlerse kalbi iyilikten uzaklaşır. Yaptığınız her şeyi bilen Allah’tır. (Bakara 2/283)

    Bakara 282. ayetteki borçların yazılması konusunun devamındaki ayette karşılıklı güvenden dolayı borcun yazılmaması durumu anlatılmaktadır. Burada şahitliğin gizlenmemesi elbette kendisine güvenilen borçlunun borcuna ve vadesine sadık olması anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla buradaki gizleme borcun miktarı veya vadesinin gerçekte olandan başkası ile değiştirilmesidir. Bu durum da yine كتم keteme fiili ile dile getirilmiştir. Bir başka ayet şöyledir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ حِينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِّنكُمْ أَوْ آخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ إِنْ أَنتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الْأَرْضِ فَأَصَابَتْكُم مُّصِيبَةُ الْمَوْتِ ۚ تَحْبِسُونَهُمَا مِن بَعْدِ الصَّلَاةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللَّـهِ إِنِ ارْتَبْتُمْ لَا نَشْتَرِي بِهِ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَىٰ ۙوَلَا نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللَّـهِ إِنَّا إِذًا لَّمِنَ الْآثِمِينَ 

    Ey inanıp güvenenler! Sizden birine ölüm hali gelir de vasiyet edecek olursa içinizden güvenilir iki kişi aranızda şahit olsun. Eğer yolculuk yaptığınız sırada ölüm gelip çatarsa sizin dışınızdan iki kişi de olabilir. Şahitlerden şüphelenirseniz namazdan sonra alıkoyar, şöyle yemin ettirirsiniz: “Vallahi bu işten bir kazancımız yoktur, isterse en yakınımız olsun. Allah için yapılan şahitliği gizlemeyiz. Öyle olsa elbette günaha gireriz.” (Mâide 5/106)

    Bir kez daha şahitliğin gizlenmesinden bahsedilen bir ayette كتم keteme kelimesi kullanılmıştır. Burada da kendilerinden şüphelenilen şahitler yaptıkları şahitliği gizlememek üzere yemin ettirilmektedirler. Ayette yemin edenler zaten şahitlerdir. Yani gerçeği bilen kişilerdir. Bunların şahitliği gizlemeleri, gerçeği olduğundan farklı şekilde söylemeleri ile olabilir. Konumuz açısından belirleyici olabilecek ayetlerden bir diğeri de şöyledir:

    وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُوا ۚ وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّـهِ أَوِ ادْفَعُوا ۖ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَّاتَّبَعْنَاكُمْ ۗ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْإِيمَانِ ۚ يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ ۗوَاللَّـهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ

    Bir de ikiyüzlülük edenleri bilmek için yaptı. Onlara: “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunma yapın!” denince “Savaşmayı bilsek, elbette peşinizden geliriz!” demişlerdi. O gün, imandan çok kâfirliğe yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Onların gizlediklerini en iyi bilen Allah’tır. (Âl-i İmrân 3/167)

    Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylemeleri söyledikleri şeyin kalplerinde olandan başka bir şey olduğunu gösterir. Rabbimiz bu tavrı كتم ketm olarak değerlendirmekte ve bu kelimeyi kullanarak “gizlediklerini en iyi bilen Allah’tır” buyurmaktadır. Burada da Kur’an’a göre ketmetmenin gerçeği saklayıp hiç söylemeyerek değil, olduğundan başka bir şekilde söyleyerek gizleme olduğu net bir şekilde görülmektedir. Benzer bir ayet şöyledir:

    وَإِذَا جَاءُوكُمْ قَالُوا آمَنَّا وَقَد دَّخَلُوا بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِهِ وَاللَّـهُ أَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ

    Size geldiklerinde “iman ettik” derler, oysa kâfir girerler, kâfir çıkarlar. Allah onların gizlediklerini daha iyi bilir. (Mâide 5/61)

    Bu ayette de konu edilen kişiler kâfirliklerini müminlerin yanındayken “iman ettik” diyerek gizlemektedirler. Gizleme olarak dilimize aktarılan ifade burada da  كتم keteme fiilidir. 

    Konumuzla ilgili en dikkat çekici ayetler ise Mü’min Suresinde bulunmaktadır. Firavunun ailesinden imanını “ketmeden” mümin bir kişinin yaptığı konuşma bu ayetlerde şöyle bildirilmektedir:

    وَقَالَ رَجُلٌ مُّؤْمِنٌ مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَن يَقُولَ رَبِّيَ اللَّـهُ وَقَدْ جَاءَكُم بِالْبَيِّنَاتِ مِن رَّبِّكُمْ ۖ وَإِن يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ ۖ وَإِن يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُم بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ ۖ إِنَّ اللَّـهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ فَمَن يَنصُرُنَا مِن بَأْسِ اللَّـهِ إِن جَاءَنَا ۚ قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَىٰ وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ

    Firavun ailesinden, imanını gizleyen bir mümin dedi ki: “Size Rabbinizden açık belgelerle gelmiş bir adamı “Rabbim Allah’tır” dediği için mi öldürüyorsunuz? Eğer yalancıysa, yalanı kendi aleyhinedir. Dürüstse, yaptığı tehditlerin bir kısmı başınıza gelebilir. Allah, aşırılık eden yalancı birini yola getirmez. Ey halkım, bugün yetki sizdedir, bu topraklara siz hâkimsiniz. Başımıza Allah’tan bir bela gelirse bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki “Size sadece kendi gördüğümü gösteriyorum. Size sadece doğru yolu gösteriyorum.” (Mü’min 23/28-29)

    Ayetlerde konuşan kişinin imanını (8) gizleyen bir mümin olduğu belirtilirken “gizleme” ifadesi كتم keteme fiili ile dile getirilmiştir. O halde yukarıda bu fiile verdiğimiz anlama göre bu kişi imanını kimseye söylemeyerek değil, mümin olduğunu söylemeyip yerine başka şeyler söyleyerek gizlemiş olması gerekir. Ayetler dikkatli okunduğunda bu kişi mümin olduğunu söylememekte, buna rağmen halka hitaben bir konuşma yapmaktadır. Konuşmasında Musa Aleyhisselamın getirdiği belgelerin önemli olduğunu, onun doğru söyleyip söylemediğinin kararının o mucizelere bakılarak verilmesi gerektiğini, yalancıysa sonuçlarına kendisinin katlanacağını, bunun için bir insanı öldürmenin doğru olmayacağını söylemektedir. Burada kendi imanına dair bir şey söylemediği gibi, bu konuşmasıyla kendi düşüncesinin de başkaları için bir önemi olmadığının ipuçlarını vermektedir. Dolayısıyla ketmetmenin Kur’an’dan öğrendiğimiz anlamı burada da doğru çalışmakta, mümin kişi imanını yaptığı bu konuşmayla da gizlemiş olmaktadır. Öyle ki; bu konuşmanın ardından Firavun bile kimseyi zorlamadığını imâ ederek kendi düşüncesine göre doğru yolu gösterdiğini dile getirmiş ve geri adım atmak durumunda kalmıştır. Mümin kişi sonraki ayetlerde devam eden konuşmasında yine kendi imanıyla ilgili bir şey söylememekte, önceki nebiler ve onların toplumlarından örnekler vererek Allah’ın herkes için geçerli olan kanunlarından bahsetmektedir.

    Sonuç olarak كتمان kitmân Kur’an’da, susarak değil gerçek dışı şeyler söyleyerek gerçeği gizlemeyi anlatmaktadır. Aşağıda göreceğimiz gibi إخفاء ihfâ ise bir şeyi içinde tutup saklama ve kimseye söylememe, açık etmeme anlamında bir gizlemedir. İki fiil arasındaki bu farkı tespit etmenin bir çok ayeti doğru anlamamızı sağladığını da örnekleri ile ilerleyen bölümlerde ele almaya çalışacağız.

    خفي Hafiye (9) Fiili ve Kur’an’ın Yüklediği Anlamı:

    Bu kökten kelimeler Kur’an’ın 31 ayetinde 34 kez karşımıza çıkmaktadır. Sözlükler kelimenin gizlemek ve açığa çıkarmak şeklinde birbirinin zıttı iki anlama geldiği bilgisini vermektedirler. Bunun dışında, gizlemek anlamındaki kullanımının أ (elif) ziyadesiyle olduğunu (if’âl bâbı أخفى), görünmek, açığa çıkmak anlamının ise أ (elif) harfi olmaksızın (sülasi mücerred خفي) kullanımında bulunduğunu da dile getirmektedirler. Buna göre خفي الشيءُ “o şey göründü, açığa çıktı” anlamındadır. Bu bağlamda أخفيت ifadesinin gizledim, خفيت ifadesinin ise gösterdim anlamına geldiğini sözlüklerden öğrenmekteyiz. Kelimenin gizleme anlamına geldiğini الخافي kelimesinin “cin” anlamına gelmesinden de anlayabilmekteyiz.(13). Kuşların kanatlarının ön kısmındaki yapıyı gizledikleri için buradaki tüylere aynı kökten الْخَوَافِي ismi verildiğini, aynı kelimenin yaprakları tarafından gizlenen hurma dalının merkezindeki yumuşak bölge için de kullanıldığı bilgisini yine sözlüklerden edinmekteyiz(14). Ne var ki; sözlüklerin, kelimenin gizlemenin zıttı olan görünme, açığa çıkma anlamına da geldiği söylemleri Kur’an’daki kullanımlarına uygun düşmemektedir. Kur’an bu kökten kelimeleri daima gizli, saklı olma anlamında kullanmaktadır(15). Kelime Arapça’da kullanılmayan bir anlamda Türkçeye de geçmiş, kişi veya meselelerle ilgili gizli şeyleri araştıranlara dedektif anlamında hafiye denmiştir.

    Kelimenin lâzım fiil olan sülasi mücerred formu خفي hafiye fiili Kur’an’da da geçmekte, hatta aşağıdaki ayette zıt anlamlısı ile kullanılarak ne anlama geldiği gözler önüne serilmektedir:

    يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَىٰ عَلَى اللَّـهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ…

    O gün onlar ortaya çıkarlar; hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz… (Mü’min 40/16)

    Ayette kelimenin “gizli kalmak, saklı kalmak” anlamında olduğu “bariz olma, ortaya çıkma”nın (بارزون) zıttı olarak kullanılmasıyla ortaya konmuştur. Aşağıdaki ayette de bu anlam nettir:

    إِنَّ اللَّـهَ لَا يَخْفَىٰ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ 

    Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (Âl-i İmrân 3/5)

    Kelimenin sır saklamak gibi saklama ve söylememe anlamında olduğu sır kelimesiyle kullanılmasından da anlaşılmaktadır:

    وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

    İster söyle ister söyleme; o sır olanı da daha gizlisini de bilir. (Tâhâ 20/7)

    Anlaşılacağı üzere Kur’an’ın bu kelimeye verdiği gizleme anlamı önceki bölümde gördüğümüz كتم keteme kelimesinden farklı bir gizlemeyi anlatmaktadır. كتم keteme kelimesinde, gizlenecek şeyin başka bir yapıya büründürülerek gizlenmesi, diğer bir deyişle gerçeğin gerçek olmayana çevrilerek gizlenmesi söz konusuyken, خفي hafiye kelimesinde gizlenecek şeyle ilgili hiçbir bilgi verilmeden, sır gibi saklanarak gizlenmesi anlamı mevcuttur. Hatta yukarıdaki ayette sırdan daha gizli olma durumu خفي hafiye kelimesinin ism-i tafdili ile anlatılmıştır. Bu da kelimenin كتم keteme kelimesinden, bahsettiğimiz şekildeki farkını ortaya koyması bakımından önemlidir.

    Kelimenin müteaddî fiil olan if’âl babındaki kullanımlarında da bu durum net bir şekilde görülebilir. Bu bâbda أخفى ehfâ halini alan fiil aşağıdaki ayette yine “sır” kelimesinin fiil hali kullanılarak tanımlanmıştır:

    …تُسِرُّونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنتُمْ…

    … Onlara karşı sevgi beslediğinizi sır olarak gizliyorsunuz, oysa ben gizlediğinizi (ihfâ ettiğinizi) de açıkladığınızı da bilirim… (Mümtahine 60/1)

    Ayette “sır olarak gizliyorsunuz” şeklinde anlam verdiğimiz bölüm تسرون tusirrûne kelimesidir. Türkçe’ye de girmiş olan sır kelimesinin fiil halidir. Bu türden bir gizlemeyi yapanlara ayetin devamında “gizlediğinizi bilirim” denirken kullanılan fiil ise ehfâ fiilidir. Böylece bir şeyi ihfâ etmenin, onu sır olarak saklamak anlamına geldiği ortaya çıknaktadır. Bir şeyin Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği şekilde gizlenmiş olduğu ifade edilirken kullanılan fiil de yine خفي hafiye fiilidir:

    فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُم مِّن قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

    Yaptıkları işlere karşılık onlar için, gözleri kamaştıran ne güzelliklerin saklandığını kimse bilemez. (Secde 32/17)

    Aşağıdaki ayette gizlenen şeyin “içinizde olan – ما في أنفسكم ma fî enfusikum” ifadesiyle dile getiriliyor olması da إخفاء ihfâ ile anlatılan gizlemenin كتمان kitmândan farklı olarak içte gizlenen, kimseye bahsedilmeyen, diğer bir deyişle saklanan şey olduğunu göstermektedir:

    لِّلَّـهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗوَإِن تُبْدُوا مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللَّـهُ…

    Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. İçinizde olanı açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker… (Bakara 2/284)

    Kur’an’da 3 ayette إخفاء ihfânın mef’ulü (mef’ul bihi veya mef’ul fîhi) نفس nefs kelimesi ile kullanılmakta ve “içte olan şeyin” gizlendiği dile getirilmektedir(16). أخفى ehfâ fiilinin geçtiği ayetlerde mef’ul olan benzer bir ifade daha vardır: 

    قُلْ إِن تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّـهُ…

    De ki; içinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir… (Âl-i İmrân 3/29)

    Ayette gizlenen şey bu kez ما في صدوركم ma fî sudurikum şeklinde dile getirilmiş ve dilimize yine “içinizde olan” şeklinde aktarılmıştır. صدور sudûr kelimesi toplam 4 ayette bu fiille ilişkili olarak kullanılmaktadır (fâil veya mef’ul)(17). Dolayısıyla خفي hafiye fiili ile anlatılan gizlemenin, içte saklanarak, gizlenen şey hakkında hiç bir bilginin verilmemesini ifade eden bir gizleme çeşidi olduğu ortaya çıkmaktadır. İçerisinde hem nefs hem sadr kelimelerinin geçtiği şu ayet ihfâ kavramının anlamının, açığa vurmadan, sadece Allah’ın bileceği şekilde gizleme olduğunu çok net olarak gösteren ifadeler taşımaktadır: 

    … يُخْفُونَ فِي أَنفُسِهِم مَّا لَا يُبْدُونَ لَكَ ۖ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا ۗ قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَىٰ مَضَاجِعِهِمْ ۖ وَلِيَبْتَلِيَ اللَّـهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ ۗ وَاللَّـهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

    … Sana açmadıklarını içlerinde gizliyor (ihfâ ediyor), “Bu iş lehimize olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Evlerinizde bile olsaydınız, öldürülecekleri yazılanlar, düşecekleri yere kadar gelirlerdi”. Bunlar, Allah’ın içinizde olanı denemesi ve kalplerinizdeki kirleri iyice gidermesi içindir. İçinizde ne olduğunu bilen Allah’tır. (Âl-i İmrân 3/154)

    Ayetteki kişilerin ihfâ ettikleri şey, مَّا لَا يُبْدُونَ لَكَ “sana açamadıkları şey” olarak dile getirilmiştir. Dolayısıyla ihfâ ile yine, hiçbir şey söylemeden gizleme anlatılmış olmaktadır. Eğer içlerinde olandan başka bir şey söyleyerek gizleme yapsalardı o zaman ihfâdan değil ketmetmekten bahsedilmesi gerekirdi.

    “Geceleyin saklanan kişi” için de yine خفي hafiye kökünden türemiş bir kelime kullanılması, ortaya koymaya çalıştığımız anlamı desteklemesi bakımından önemlidir:

    سَوَاءٌ مِّنكُم مَّنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَن جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ

    İçinizden sözü gizleyen, açığa vuran, gece saklanan ve gündüz dışarı çıkan O’nun için aynıdır. (Ra’d 13/10)

    Aşağıdaki ayetlerde ihfâ kavramı kullanılarak gizlendiği dile getirilen şeylerin tamamı gizli saklı, kimseye gösterilmeden yapılan eylemlerdir. Bu durum fiilin başkalarına hiçbir bilgi vermeden yapılan gizleme anlamında olduğunu desteklemektedir:

    إِن تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ ۖوَإِن تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ…

    Zekâtları/sadakaları açıkça verirseniz pek güzel olur! Ama fakirlere verirken gizlemeniz, sizin için daha iyidir… (Bakara 2/271)

    إِن تُبْدُوا خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُوا عَن سُوءٍ فَإِنَّ اللَّـهَ كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا 

    Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz ya da bir kötülüğü affederseniz bilin ki Allah da affedicidir, ölçü belirleyendir. (Nisâ 4/149)

    Kelimenin ortaya çıkarmadan, başkalarının bilemeyeceği şekilde saklama anlamına geldiğini net bir şekilde gösteren ayetlerden biri de En’âm Suresindedir:

    وَمَا قَدَرُوا اللَّـهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِذْ قَالُوا مَا أَنزَلَ اللَّـهُ عَلَىٰ بَشَرٍ مِّن شَيْءٍ قُلْ مَنْ أَنزَلَ الْكِتَابَ الَّذِي جَاءَ بِهِ مُوسَىٰ نُورًا وَهُدًى لِّلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا وَعُلِّمْتُم مَّا لَمْ تَعْلَمُوا أَنتُمْ وَلَا آبَاؤُكُمْ قُلِ اللَّـهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ 

    Allah’a hak ettiği ölçüde değer vermediler. “Allah hiçbir insana bir şey indirmiş değildir.” dediler. De ki “Öyleyse Musa’nın insanlar için bir nur ve bir rehber olarak getirdiği o Kitabı kim indirdi? Siz onu parşömenler haline getiriyor o parşömenlerin de bir kısmını açıp, bir kısmını gizliyorsunuz. Size de atalarınıza da bilmedikleri şeyler öğretilmiştir. Sen, “Onu indiren Allah’tır” de sonra onları daldıkları yerde bırak da oynamaya devam etsinler. (En’âm 6/91)

    Ayette Yahudilerin iddiası çürütülürken Rabbimiz, Musa Aleyhisselama indirdiği Kitabın Yahudiler tarafından parşömenlere yazıldığını şöyle bildiriyor: تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا. Burada تجعلونه tec’alûne ifdesindeki ه hu zamiri müzekker olduğundan Kitabı göstermektedir. Yani “Kitabı” parşömenler haline getirdiniz buyrulmaktadır. Devamındaki تبدونها tubdûnehâ ifadesindeki zamir ise müennestir ve çoğul olan قراطيس karâtîs (parşömenler) ifadesine döner. Yani ayete göre açılıp gösterilen ve gizlenen şey Kitap değil, Kitabın yazılı olduğu parşömenlerdir. Dolayısıyla ayette maddî bir nesnenin gösterilmesi ve bir kısmının da gizli tutulmasından bahsedilmektedir. Bu sebeple كتم keteme değil أخفى ehfâ fiili kullanılmıştır. Çünkü bir önceki bölümde öğrendiğimiz üzere كتم keteme bir gerçeği tahrif ederek, olduğundan başka şekle büründürerek gizlemektir. Bu sebeple maddi bir nesneyi ketmetmekten söz edilemez. Böylece bu ayet, أخفى ehfâ kelimesiyle dile getirilenin, “ortaya çıkarmayıp saklayarak gizleme” olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiş olmaktadır. Şu ayetler de kelimenin bu türden bir gizlemeden bahsettiğini doğrulayan ifadeler içermektedir:

    قُلْ مَن يُنَجِّيكُم مِّن ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً لَّئِنْ أَنجَانَا مِنْ هَـٰذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

    De ki; Gizlice ve yalvararak: ‘Bizi bundan kurtarırsan elbette sana karşı görevlerini yerine getirenlerden oluruz’ diye dua ettiğiniz bir sırada, sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? (En’âm 6/63)

    Ayette “gizlice” anlamı verilmiş kelime, خفي kelimesinin mastarı olan خفية hufye kelimesidir. Gerek ayette anlatılan olay, gerekse kelimenin “yalvarma” anlamına gelen تضرع tadarru kelimesiyle birlikte kullanılması, buradaki gizlemenin “içte saklama” anlamında olduğunu göstermektedir(18). Benzer bir kullanım şu ayette de görülebilir:

     إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا

    O, bir gün Rabbine gizlice seslenmişti. (Meryem 19/3)

    Zekeriyâ Aleyhisselamın dua etmesinden bahseden bu ayette de gizlice şeklinde çevrilmiş olan kelime خفيا hafiyyen kelimesidir. Burada da kelimeye yukarıda verdiğimiz anlamların doğruluğu görülmektedir. 

    Şimdi inceleyeceğimiz iki ayet ise birbirinin neredeyse aynı ifadeleri içermelerine rağmen birinde كتم keteme, diğerinde ise خفي hafiye fiilleri kullanılmıştır. Bu yüzden iki kavram arasında tespit ettiğimiz anlam farkının doğru olup olmadığını görmemiz açısından bu ayetler büyük önem arz etmektedirler. Bunlardan biri Enbiyâ Suresi 110, diğeri ise Tâhâ Suresi 7. ayetlerdir:

    إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ 

    Allah açık olan sözü bildiği gibi gizlediğinizi de bilir. (Enbiyâ 21/110)

     وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

    Sözü açıkça söylesen de O sır olanı da daha gizlisini de bilir. (Tâhâ 20/7)

    İlk ayette كتم keteme fiili kullanıldığına göre burada bahsedilen gizlemenin “gerçek bilindiği halde çarpıtılarak gerçek olmaktan çıkarılması ile yapılan gizleme” olması gerekir. Böyle olup olmadığını görebilmek için ayetin hemen öncesine bakmamız yeterlidir:

    قُلْ إِنَّمَا يُوحَىٰ إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَـٰهُكُمْ إِلَـٰهٌ وَاحِدٌ ۖ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ فَإِن تَوَلَّوْا فَقُلْ آذَنتُكُمْ عَلَىٰ سَوَاءٍ ۖ وَإِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ أَم بَعِيدٌ مَّا تُوعَدُونَ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ

    De ki; Bana, sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunmaktadır. Artık O’na teslim oldunuz mu? Yüz çevirirlerse de ki; Her şeyi size olduğu gibi bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mıdır yoksa uzak mıdır, onu ben bilmem. Allah açık olan sözü bildiği gibi gizlediğinizi de bilir. (Enbiyâ 21/108-110)

    Görüldüğü gibi gerçekler Nebî tarafından tebliğ edilmiştir. Dolayısıyla ayette bundan sonra yapılacak gizlemenin ketmetmek olacağı ifade edilmekte, yani gerçeğin bozulup gerçek dışı bir hale getirilmesiyle gizlenmesinin vurgulandığı anlaşılmaktadır. Bu ayetin benzeri olan Tâhâ 7. ayette ise أخفى ehfâ ifadesine yer verilmiştir. Öncesi ile okunduğunda konunun yukarıdaki ayetten farklı olduğu görülür: 

    الرَّحْمَـٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىٰ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَىٰ وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

    Rahman, yönetimin başına geçmiştir. Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. İster söyle ister söyleme; o sır olanı da daha gizlisini de bilir. (Tâhâ 20/5-7)

    Bu ayetlerde Yüce Allah’ın özellikleri dile getirilmekte, en gizli olan şeyin bile Allah’a gizli kalmayacağı ortaya konmaktadır. Dolayısıyla bu ayette gizli olma ile ilgili olarak خفي hafiye kökünden bir ifadenin kullanılması, kelimenin Kur’an’da “bir şeyin hiçbir şekilde anılmayarak saklı tutulması” anlamında kullanıldığını göstermektedir. Böylece birbirlerine çok benzeyen iki ayette aynı anlam için neden iki farklı kelime kullanıldığı da netlik kazanmaktadır. Tâhâ 7. ayetteki kullanımın bir benzerini kelimenin hem sülasî hem de if’âl bâbının kullanıldığı şu ayette de görmekteyiz:

    رَبَّنَا إِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفِي وَمَا نُعْلِنُ ۗ وَمَا يَخْفَىٰ عَلَى اللَّـهِ مِن شَيْءٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ

    Rabbimiz! Biz neyi gizlesek ve neyi açığa vursak sen bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (İbrahim 14/38)

    Bu ayette de bir şeyi “ihfâ” etmek “tamamen saklamak”, bir şeyin Allah’a “hafiy” kalmıyor olması da “saklı” kalmıyor olması anlamındadır. Dolayısıyla bu fiille kitmân’dan tamamen farklı bir gizlemeden, bir şeyi saklamaktan, hiç ortaya çıkarmamaktan bahsedilmektedir. Kelimenin saklı tutma, hiçbir şekilde ortaya çıkarmama anlamını görebileceğimiz önemli ayetlerden biri de kadınların örtünmelerinden bahseden Nûr Suresi 31. ayetin son bölümüdür:

    …وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ…

    …Gizledikleri güzellikleri bilinsin diye ayaklarını farklı şekilde yere basmasınlar… (Nûr 24/31)

    Buradaki gizlemenin de كتم keteme ile değil أخفى ehfâ fiili ile dile getirilmiş olması iki kelime arasındaki anlatmaya çalıştığımız farkı net şekilde ortaya koymaktadır. Kadınların güzelliklerinin saklı, kapalı olması gerektiği için bu kelime tercih edilmiştir.

    Sonuç itibariyle  خفي hafiye kelimesiyle dile getirilen gizleme fiilinin كتم keteme kelimesiyle anlatılandan çok farklı olduğu görülmektedir. كتم keteme kelimesinde gizlenecek şeyin başka şekle büründürülmesi ve böylece asıl olması gereken halinin görülmesinin engellenmesi anlamı varken خفي hafiye kelimesinde gizlenen şeyin hiç söylenmeyerek içte saklanması anlamı bulunmaktadır. Aradaki bu farkın görülmesi ve gözetilmesi pek çok ayeti daha doğru anlamamıza sebep olmaktadır. Şimdi de bu ayetler üzerinde duralım:

    كتمان Kitmân ve إخفاء İhfâ Arasındaki Farkı Gözetmenin Etkileri: 

    Anlamı Türkçe’ye mecburen “gizleme” olarak aktarılan bu iki kavramla ilgili olarak Kur’an’dan tespit ettiğimiz ince fark gözetildiğinde, bu kelimelerin geçtiği bir takım ayetleri daha doğru ve daha detaylı bir biçimde anlamamız mümkün olmaktadır:

    1. Tâhâ Suresi 15. Ayet:

    إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَىٰ كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَىٰ

    O saat, herkesin gösterdiği gayretin karşılığını görmesi için mutlaka gelecektir. Neredeyse onu saklı tutacaktım. (Tâhâ 20/15)

    Kur’an’da الساعة ifadeleri “o saat” anlamına gelir ve bizim kıyamet kopması dediğimiz, yeryüzünde yaşamın son bulacağı son an için kullanılır. Bu ayette Rabbimiz gizleme, saklı tutma anlamında إخفاء ihfâ ifadesini kullanmıştır. Kelimenin önceki bölümde tespit ettiğimiz anlamı gereği Rabbimiz, neredeyse o saatle ilgili hiçbir bilgi vermeyecektim buyurmaktadır. Burada إخفاء ifadesinin “neredeyse” anlamına gelen أكاد ekâdu ifadesiyle birlikte kullanılması خفي kelimesinin tamamen saklı tutma anlamına geldiğinin bir diğer delilidir. Zira Rabbimiz o saatin zamanını bildirmemesine rağmen onunla ilgili Kur’an’da pek çok bilgi vermiştir. Hatta الساعة ifadesiyle o son saatten bahsetmiş olması bile bunun tam bir gizleme olmadığını, “neredeyse” gizlenmiş olduğunu gösterir. Dolayısıyla ayetten, “o son saatle ilgili hiçbir bilgi vermeyecektim ama onun mutlaka geleceği bilgisini vererek tamamen إخفاء ihfâ etmedim” buyurulduğu anlaşılmaktadır. 

    خفي kelimesinin bu anlamı Kur’an’dan tespit edilmediği için tefsir ve meallerde bu ayete anlam vermekte sıkıntı çekildiği net bir şekilde görülebilir. Birkaç meale kısaca göz atmamız gerekirse:

    “Herkese uğraştığının karşılığı gösterilsin diye, zamanını neredeyse kendimden bile gizli tutacağım kıyamet mutlaka gelecektir.”(19)

    Bu mealde ayette belirtilmediği halde gizlenen şeyin, kıyametin kopacağı “vakit” olduğu belirtilmiş. Oysa ayette o saatin vaktinden bahsedilmemektedir. Kaldı ki Kur’an’da son saatin vakti zaten belirtilmemiştir. Kıyametin ne zaman kopacağı zaten gizlidir. Dolayısıyla zaten gizlenmiş bir şey için “neredeyse gizleyecektim” ifadesini kullanmak anlamsızdır. Bu sebeple meale ayrıca yine ayette olmayan “kendimden bile” ifadesi eklenmiştir. Ancak Allah’ın bir şeyi neredeyse kendinden bile gizli tutması ile ne anlatılmak istendiği mechuldür. Kısacası أخفى ehfâ fiiline Kur’an’ın verdiği anlam bilinmediği için ayete meal verilememiş, ayetin metninde olmayan birçok eklemeler yapılmak zorunda kalınmıştır. Bir diğer meal şöyledir:

    “Vaktini sizden gizlemiş olduğum kıyâmet, herkese yapıp ettiklerinin karşılığı en âdil biçimde verilmesi için, mutlaka gelip çatacaktır!”(20)

    Bu mealde de gizlenen şeyin kıyametin “vakti” olduğu belirtilmiş. Oysa ayette vakitle ilgili bir kelime geçmemektedir. Ayrıca ayetteki “neredeyse أكاد” ifadesi mealde yer almamıştır. Çünkü o takdirde zaten vakti bilinmeyen bir şeyin “neredeyse gizlenmiş” olmasının ne demek olduğu sorusu gündeme gelecektir. Bir başka meale bakalım:

    “Kıyamet gelmektedir. Herkes kendi işlediğinin karşılığını alsın diye neredeyse onu gizleyeceğim.”(21)

    Bu mealde, bir çok mealde rastladığımız başka bir hata göze çarpmaktadır. Ayetteki لتجزى lituczâ ifadesinde yer alan sebep bildiren ل harfi “onu gizleyeceğim” cümlesinin sebebi sayılmıştır. Böylece kıyameti gizlemenin sebebi “insanların yaptıklarının karşılığını almaları” olarak ortaya konmuştur. Böyle bir cümle hiçbir anlam ifade etmez. Oysa ayetteki “neredeyse gizleyeceğim” ifadesi bir ara cümledir. Devamında gelen cümle kıyametin neden mutlaka geleceğini açıklamaktadır, neden gizlendiğini değil. Ayrıca bu mealde de “neredeyse” anlamına gelen أكاد ekâdu ifadesinin karşılığı yoktur; ayette olan bir kelime, daha önce anlattığımız sıkıntıları doğuracağı için meale yansıtılmamıştır. Bir diğer meal şöyledir:

    “Çünkü, her ne kadar son saati (herkesten) gizli tutmuşsam da, herkese çabasının karşılığı verilsin diye Son Saat kesinlikle gelecektir.”(22)

    Yukarıdaki meal için söylediklerimizin tamamı bu meal için de geçerlidir. İlaveten burada “her ne kadar” ifadesi bulunmaktadır; ancak bu ifadenin ayette bir karşılığı yoktur. Ayetteki ifade “neredeyse” anlamındadır. Son olarak ayete bir de şu şekilde meal verilmektedir:

    “Elbet gelecek kıyamet saati. Neredeyse açıklayasım geliyor onun vaktini. Ta ki her kişi bulsun orada bütün yapıp ettiğini, işlerinin karşılığını.”(23)

    Hatırlanacağı üzere sözlüklerde, خفي hafiye kelimesinde gizleme ve açığa çıkarma şeklinde birbirinin zıttı iki anlamın olduğuna dair bilgiler bulunduğunu ifade etmiş, ancak bunun Kur’an’da bir örneğinin bulunmadığını, Kur’an’da bu kelimenin sadece gizleme anlamında kullanıldığını belirtmiştik. İşte sözlüklerdeki bu bilgiden dolayı yukarıdaki gibi bazı mealler kelimeye gizlemenin zıttı olan açıklama anlamı vermişlerdir. Yukarıdaki mealde gizlenen şey kıyamet saati olarak anlaşıldığı için zaten gizli olan bir şey için de neredeyse gizleyecektim demek saçma olacağından أخفيها uhfîhâ ifadesine açıklama anlamı verilmiştir. Kelimenin bu anlama da geldiğini söyleyen sözlüklerden biri olan Mekayîs’ul Luğa’da şu ifadeler yer almaktadır:

    وَيُقَالُ خَفَيْتُ [الشَّيْءَ] بِغَيْرِ أَلِفٍ، إِذَا أَظْهَرْتَهُ. وَخَفَا الْمَطَرُ الْفَأْرَ مِنْ جِحَرَتِهِنَّ: أَخْرَجَهُنَّ. وَيُقْرَأُ عَلَى هَذَا التَّأْوِيلِ: {إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا} [طه: 15] أَيْ أُظْهِرُهَا.

    “Bir şeyi ‘gösterdiğini’ söyleyeceksen أ harfi olmadan خفيت الشيء denilir. Nitekim خَفَا الْمَطَرُ الْفَأْرَ مِنْ جِحَرَتِهِنَّ ‘yağmur fareleri yuvalarından çıkardı’ derken de خفا kullanılmıştır. Tâhâ 15. ayet bu tevil üzere okunur. Yani ‘neredeyse ortaya çıkaracağım’ demektir.”(24)

    Sözlükteki bu ifadeler kendi içerisinde tutarsızlık arz etmektedir. Çünkü başta kelime eğer أ harfi olmaksızın, yani خفي hafiye şeklinde kullanılırsa zıttı olan gösterme anlamına da gelebildiği söylenmektedir. Ancak devamındaki Taha 15. ayeti bu şekilde okumaya yönelik öneri başta söylenenle tezat oluşturmaktadır. Çünkü ayetteki ifade kelimenin elifsiz hali olan sülasi mücerred formu değil, elifli olan if’âl bâbıdır. Yani ayetteki kelime خفي hafiye değil, أخفى ehfâ kelimesidir. Dolayısıyla ayetteki kelimenin sözlüğün kelimeye verdiği anlama göre de gösterme anlamında olması imkansızdır.

    Sonuç olarak خفي hafiye kelimesini Kur’an’dan öğrenip yine gizleme anlamına gelen كتم keteme kelimesiyle hangi yönlerden ayrıldığını doğru tesbit ettiğimiz zaman Tâhâ Suresi 15. ayete anlam verirken bu sıkıntıları çekmemize gerek kalmamakta, ayetin meali net bir şekilde ortaya çıkmaktadır:

    إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَىٰ كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَىٰ

    O saat, herkesin gösterdiği gayretin karşılığını görmesi için mutlaka gelecektir. Neredeyse onu saklı tutacaktım. (Tâhâ 20/15)

    Ayette أخفيها uhfîhâ denilerek “açıklamama, saklı tutma” anlamındaki gizleme dile getirilmiştir. Son saat (kıyametin kopması) ile ilgili Kur’an’da vakti dışında pek çok bilgi verilmiştir. Yani olay tamamen saklı tutulmamıştır. Bu sebeple “neredeyse” ifadesine yer verilip konuyla ilgili bazı bilgilerin verildiği bunlar da verilmeseymiş konunun neredeyse ihfâ edilmiş olacağı dile getirilmiştir.

    2. Ahzâb Suresi 37. ayet:

    Ahzâb Suresi’nin 4 ve 5. ayetlerinde evlatlıkların, onları evlat edinenlerin öz çocukları olmadıkları dolayısıyla bu bilginin o çocuklardan gizlenmemesi gerektiği, onlarla olan hukukumuzun öz çocuğumuzla aynı olmayacağı dile getirilmektedir. Nebîmiz bu ayetlerden dolayı evlatlığı Zeyd’e eşini boşamamasını söylemektedir. Çünkü eğer boşarsa Rabbimizin kendisini Zeyd’in boşadığı eşi Zeynep validemizle evlendirerek örnek yapacağını anlamıştır. Bu sebeple aynı surenin 37. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

    وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّـهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّـهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّـهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّـهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ ۖ فَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّـهِ مَفْعُولًا

    Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kişiye: “Eşini bırakma, Allah’tan kork” diyordun ama aslında insanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun. Oysa doğru olan Allah’tan çekinmendir. Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu seninle evlendirdik. Bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın. Allah’ın buyruğu yerine gelmiştir. (Ahzâb 33/37)

    Burada Nebîmizin içinde gizlediği şey eğer Zeyd eşini boşarsa Allah’ın Zeyd’in boşadığı eşi Zeynep validemizle kendisini evlendireceği ve bunun olmasını insanların tepkilerinden dolayı istememesidir. Buna karşın Rabbimiz insanlardan değil, Allah’tan çekinmesi gerektiğini belirtmekte hatta 40. ayette Nebîmizin ne Zeyd’in ne de başka bir erkeğin öz babası olmadığını söylemektedir. Dolayısıyla ayetten de görüleceği üzere Yüce Allah, bir müminin evlatlığının boşadığı karısı ile evlenebileceğini Nebîmizi Zeynep validemizle bizzat kendisi evlendirerek göstermiştir.

    Ayette Nebîmizin içinde gizlediği şey أخفى ehfâ fiili ile dile getirilmiştir. Buradan da nebîmizin içindeki bu endişeden hiç kimseye bahsetmediğini anlamamız gerektiğini bu kelimeye Kur’an’da verilen anlamdan dolayı görmüş oluyoruz. Zaten ayette “içinde gizliyordun” denmesi ve konunun insanlara anlatılabilecek türden bir konu olmaması da kelimede bu anlamın olduğunu göstermektedir. 

    Gelenekte ise bu ayet Nebimizin Zeynep validemizi sevdiği ama toplumdan korktuğu için bunu söyleyemediği o yüzden de Zeyd’e “eşini boşama!” diyerek sevgisini gizlediği şeklinde yorumlanmaktadır(25). Yani bu söyleme göre Nebîmizin gizlediği şey Zeynep validemize olan sevgisidir. Bu yorumun ayetin iç bütünlüğüne, öncesi ve sonrasına uygun olmadığını söylemeye gerek bile yoktur. Ayrıca incelediğimiz konu bakımından da ayetin bu şekilde anlaşılması imkansızdır. Çünkü Nebimizin evlatlığı Zeyd’e “eşini boşama!” diyerek Zeynep validemize olan sevgisini gizlemesi أخفى ehfâ fiiliyle anlatılamaz. Bir şeyi gerçeğinden başka bir şey söyleyerek gizleme, Kur’an’da, yukarıda da gördüğümüz gibi, كتم keteme fiili ile dile getirilmektedir. Yani geleneğin söylediği gibi olsaydı ayette تخفي tuhfî değil تكتم tektum ifadesinin kullanılması gerekirdi.

    3. Bakara Suresi 33. Ayet:

    Gizleme eylemini dile getirmek için كتم keteme fiilinin tercih edildiği bir diğer ayet de Bakara Suresi 33. ayettir. Neden bu tercihin yapıldığını sorarak ayeti değerlendirmemiz, ilgili ayetlerden yeni bilgiler edinmemizi sağlaması açısından önemlidir:

    قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَائِهِمْ ۖ فَلَمَّا أَنبَأَهُم بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

    Bunun üzerine Allah, “Âdem! Meleklere şunların isimlerini söyle!” dedi. Âdem onlara o isimleri söyleyince, “Size dememiş miydim, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim. Neyi açığa vurduğunuzu, içinizde neyi gizlediğinizi de bilirim.” dedi. (Bakara 2/33)

    Ayette gizleme olarak dilimize aktarılan ifade كتم keteme fiiliyle dile getirildiğine göre, buradaki gizlemenin gerçeği farklı biçimde dile getirerek gizleme olması gerekir. O halde melekler içlerinde olanı, ondan farklı bir şey söyleyerek gizlemektedirler. Bir başka deyişle melekler her ne söylüyorlarsa, o söyledikleri şey içlerinde olandan farklıdır. O halde öncelikle meleklerin bu gizlemeyi (ketm) yapabilmeleri için ne söylediklerine bakmamız yerinde olacaktır. Ayeti, konunun başlangıcı olan 30. ayetten itibaren okuduğumuzda meleklerin iki kez konuştuklarını görmekteyiz:

    وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً ۖ قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ ۖ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

    Bir gün Rabbin meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif varlık oluşturuyorum.” dedi. Melekler, “Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı oluşturuyorsun? Ama sen her yaptığını güzel yaptığın için sana boyun eğer, seni takdis ederiz” dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi. (Bakara 2/30)

    Meleklerin ilk konuşması bu ayettedir ve görüldüğü gibi Rabbimizin muhalif bir varlık oluşturmasına kendi bilgilerince tepki göstermiş, hemen arkasından geri adım atmışlardır. Sonraki ayetlerde meleklerin ikinci konuşması yer alır:

    وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَـٰؤُلَاءِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۖ إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

    Âdem’e varlıkların isimlerini (neye yaradıklarını) öğretti, sonra onları meleklere gösterdi: “İddianızda haklıysanız bana şunların isimlerini söyleyin!” dedi. Melekler, “Biz sana boyun eğeriz, bizde senin öğrettiğin dışında bilgi olmaz. Her şeyi bilen ve kararları doğru olan Sensin.” dediler. (Bakara 2/31-32)

    Bunları söyleyen meleklerin içerisinde, kendisi de bir melek olan İblis de bulunmaktadır. Bundan sonraki ayette Rabbimiz meleklerin ketmederek bir şeyler gizlediklerini söylediğine ve ketmetmek de bir şey söyleyerek asıl olanı gizlemek olduğuna göre, meleklerin bu sözleri içlerinde olandan farklı olmalıdır. Meleklerin itirazları yeryüzündeki yeni varlığın muhalif yapıda olmasınadır. Bu itirazlarında diretmemelerine karşın Rabbimiz ilk insana meleklerde olmayan eşyanın bilgisini öğretmiş, böylece muhalif yapısını bu bilgiyle kontrol edebileceğini dile getirmiştir. Melekler her iki söylemlerinde de Allah’a boyun eğdiklerini söylemelerine rağmen Allah bir şeyler ketmettiklerini söylemektedir. Dolayısıyla bu ketmin detaylarını meleklerin itirazında aramamız gerekir. Kısacası meleklerin boyun eğdiklerini söylemelerine rağmen yeryüzünde kan dökecek ve bozgunculuk yapacak bir varlık oluşturmanın doğru olmadığını düşünmeye devam ettikleri ortaya çıkmaktadır. Ancak önemli olan içlerinde ne düşündükleri değil, “Allah bir şey yapıyorsa mutlaka doğrudur” şeklinde tavır takınıp teslim olmalarıdır. Bu sebeple Rabbimizin “ketmettiğinizi biliyorum” dediği ayetin hemen ardından, meleklerin Allah’ın emrine teslim olup olmadıklarını test edecek olan Adem’e secde emri gelmektedir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ 

    Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

    Özetle, melekler içlerinde olanı, farklı şeyler dışa vurarak ketmetmişlerdir. Rabbimiz içlerinde düşündükleri şekilde mi tavır takınacaklar, yoksa emrine boyun mu eğecekler diye melekleri sınamak için onlara Adem’e secde etmeleri emrini vermiştir. Melekler emri ‘eğer Sen emrediyorsan biz ne düşünürsek düşünelim senin emrine uyarız’ anlamına gelecek şekilde yerine getirmişlerdir. İblis’in böyle yapmamış olması da meleklerin içlerinde neyi ketmettikleri ile ilgili olarak ipucu vermektedir: 

    …قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

    … “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın onu balçıktan yarattın” dedi. (A’râf 7/12)

    Anlaşılacağı üzere melekler de içlerinde kendilerinin muhalif bir varlıktan daha iyi olduklarını düşünüyor olmalılar. Ancak bu düşüncelerini eyleme dökmeyip Allah’ın emrine karşı direnmemiş, ‘Allah bir şey yapıyorsa bizim düşüncemizin önemi yok, O ne yaparsa doğrudur’ diyerek O’nun emrine uymuşlardır. Zaten başta dile getirdikleri hamd ve tesbih de bu anlama gelir. İblis ise içindekini” eyleme dökmüş, Adem’den üstün olduğunu iddia etmiştir. O düşüncesini ketmetmeyi sürdürmemiş, Allah ne yapıyorsa doğrudur dememiş, kendi düşüncesini Allah’ın emrinin önüne geçirmekte diretmiştir. Bu sebeple Bakara 34. ayette İblis için أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ “direndi ve büyüklendi” ifadeleri kullanılmıştır. İblis’in direndiğinin belirtilmesi, içinde olanı eyleme dökerek Allah’a rağmen bildiğini okumasını vurguluyor olmalıdır. Hatta İblis’in şu ifadeleri gerçekte düşüncesinin ne olduğunu göstermesi bakımından önemlidir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَـٰذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ …

    Bir gün meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik; hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. “Çamur olarak yarattığına secde mi ederim?” dedi. Sonra ekledi: “Ne yaptığının farkında mısın? Benden üstün tuttuğun bu mu?… (İsrâ 17/61-62)

    Bu ayetlerde Allah’a karşı böylesine ağır ifadeler kullanan İblis secde emrinin öncesinde meleklerle beraber Allah’a hamd ve tesbih ettiğini söyleyen meleklerden biridir. Yani içindeki bu düşünceleri farklı sözlerle ketmetmiştir. Adem’e secde emri gelince meleklerden farklı olarak içindeki düşünceleri açığa vurmuş ve eyleme dökmüştür. 

    Görüldüğü gibi Bakara Suresi 33. ayette neden أخفى ehfâ değil de كتم keteme fiilinin tercih edildiğini sorduğumuzda Kur’an’dan aldığımız cevaplar, konuyla ilgili detaylı bilgi edinmemizi sağlamıştır. Bu ayetlerde de görüldüğü gibi imtihan Allah’ın emrine uyup uymama imtihanıdır. Allah’ın emirlerinin sebeplerini sorgulamak kullara düşmez. Örnek vermek gerekirse abdestin sebebini hiçbir zaman anlamayabiliriz. Buna rağmen Allah emrettiği için namazı abdestsiz kılamayız. Teslim olmak budur.

    4. Maide Suresi 15. Ayet:

    Çalışmamızın giriş bölümünde Bakara 174 ve Mâide 15. ayetlerdeki gizleme kelimelerinin Arapça metinde iki farklı kelime olduğuna dikkat çekmiştik. Bakara 174. ayeti yukarıda inceledik. Bir arada olmaları için burada bir kez daha görelim:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۙ أُولَـٰئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللَّـهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyen (ketmeden) ve karşılığında geçici bir menfaat elde edenler, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Hak ettikleri acıklı bir azaptır. (Bakara 2/174)

    Şimdi de Mâide 15. ayeti görelim ve farklı kelime tercihinden ne sonuç çıkarmamız gerektiğini tespit etmeye çalışalım:

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ ۚ قَدْ جَاءَكُم مِّنَ اللَّـهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ

    Ey Ehl-i Kitap! Size, Kitap’tan gizlediğiniz (ihfâ ettiğiniz) birçok şeyi ortaya çıkaran, birçoğuna da dokunmayan Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. (Mâide 5/15)

    Bakara 174. ayetin aksine burada Kitaptan gizleme ifadesi كتمان kitmân ile değil, إخفاء ihfâ ile dile getirilmiştir. Ayrıca bu ayette gizlemeyi yapanlar önceki Kitapların uzmanları anlamına gelen ehl-i Kitap’tır. Bu ayette Bakara 174’ün aksine gizlemenin cezasından değil, Kur’an tarafından ortaya çıkarılmasından bahsedilmektedir. Burada ihfâ’nın kullanılmasından Kitabın hükümlerinin değil, bizzat maddesel olarak kendisinin yani bazı bölümlerinin saklandığı, gizlendiği anlaşılmalıdır. Nitekim خفي hafiye fiilinin Kur’an’daki kullanımlarını incelediğimiz önceki bölümde En’âm Suresi 91. ayeti okumuş ve buradaki gizlemenin de (ihfâ) bizzat Kitabın yazılı olduğu materyal dile getirilerek anlatıldığını görmüştük. Dolayısıyla إخفاء ihfâ’dan bahsedilmesi bu ayette de Kitabın belli bölümlerinin ortaya çıkarılmayarak saklandığını göstermektedir. Böylece Mâide 15 ve Bakara 174. ayetler ihfâ ve kitmân farkını görmemizi sağlayan ayetlerden ikisi olması bakımından önem kazanmaktadır.

    Ayette gizlenen kısmın bir çoğunu Kur’an’ın ortaya çıkardığı belirtilirken bir çoğunu da affettiğinin söylenmesi, saklanan bölümün bizim için artık bir bağlayıcılığı olmadığını dile getirmektedir. Bakara 106. ayetteki misliyle nesih devreye sokulduğunda önceki kitaplardan gizlenen bölümün Allah’ın gerekli gördüğü kısmının zaten Kur’an’da olduğunu söylemek mümkündür. 

    Mâide 15’te Bakara 174. ayetten farklı olarak bir cezalandırmadan bahsedilmemesi de önemlidir. Ayette Kur’an’ın önceki Kitaplardan gizlenen kısmın çoğunu zaten ortaya çıkardığı söylenmektedir. Dolayısıyla ihfâ eylemi sonuçsuz kalmıştır. Kur’an’ın gelmesiyle artık ihfâ’nın sürdürülmesi mümkün değildir. Ketm ise insanlara gerçek dışı olan bilgiyi gerçekmiş gibi sunmak olduğundan büyük vebali olan bir eylemdir. 

    5. Bakara Suresi 228. Ayet:

    Kur’an’da boşanma konusu tek taraflıdır. Erkek eşini eşi istemese de boşar, buna talâk denir. Aynı şekilde kadın da eşini eşi istemese de boşayabilir buna da iftidâ denir. Kur’an’da talâkın nasıl olması gerektiği detaylarıyla anlatılır. Buna göre talâk işlemi, erkeğin eşiyle 3 âdetten temizlenme dönemi kadar ilişkiye girmemesini gerektiren bir süreçtir. Bu durum Bakara Suresi 228. ayette bildirilirken, kadının “Allah’ın rahimde yarattığını gizlemesi”nin helal olmadığı كتم keteme fiili ile anlatılmıştır:

    وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ ثَلَاثَةَ قُرُوءٍ ۚ وَلَا يَحِلُّ لَهُنَّ أَن يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللَّـهُ فِي أَرْحَامِهِنَّ إِن كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللَّـهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ۚ وَبُعُولَتُهُنَّ أَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ فِي ذَٰلِكَ إِنْ أَرَادُوا إِصْلَاحًا…

    Kocaları tarafından boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç kur’ (temizlik dönemi) beklerler. Allah’a ve ahiret gününe inanmışlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri helâl değildir. Kocaları arayı düzeltmek isterse, bu süre içinde onlara dönme hakları vardır… (Bakara 2/228)

    Bu süre zarfında kadın evden ayrılmaz ve onun iddet denilen 3 temizlik dönemini sayma görevi de erkeğe verilmiştir:

    يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ ۖ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ…

    Ey Nebî! Eşlerinizi boşadığınızda iddetleri içinde boşayın ve iddetlerini sayın Rabbiniz Allah’tan çekinin de açık bir fuhuş yapmamışlarsa onları evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar… (Talâk 65/1)

    Erkek talâk uyguladığı eşine âdet döneminin başlayıp başlamadığı veya bitip bitmediği ile ilgili sorular sormak ve onun vereceği cevaba göre süreci takip etmek durumundadır. Bakara Suresi 228. ayette kadınların talâk sırasında bekleyecekleri sürenin 3 temizlik dönemi olduğu belirtildikten sonra Allah’ın rahimlerde yarattığı ile kast edilen şey kadının hamile olup olmaması değil, âdet görüp görmeme durumudur. Zira hamileliğin anlaşılması için 3 ay beklemek gerekmez. Ayrıca hamilelikte hiç âdet görülmeyeceğinden 3 temizlik dönemi denmesinin de anlamı olmaz. 

    Erkeğin iddet süresini sayması sırasında kadın boşanmayı istemediğinden, süreci uzatmak ve zaman kazanmak için âdet görüp görmemesiyle ilgili olarak kocasına yanlış bilgi verebilir. Bir konuda yanlış bilgi vererek doğruyu gizlemek Kur’an’da كتم keteme fiiliyle ifade edildiğinden Bakara 228. ayette gizleme ifadesi bu fiille dile getirilmiştir. Zaten âdet görme gibi sürekli gerçekleşen doğal bir olayın ihfâ edilerek saklanmasından bahsedilemez. Ancak ketmedilerek zamanı ve durumu ile ilgili yanlış bilgi verilebilir. Bu sebeple ayette كتم keteme fiili kullanılmıştır. Bu durum incelediğimiz iki fiil arasında, ortaya koymaya çalıştığımız şekilde bir anlam farkı olduğunu göstermektedir.

    Sonuç

    Her ikisi de gizlemek anlamına gelen كتمان kitmân ile إخفاء ihfâ kavramları arasında temelde önemli bir fark bulunduğu Kur’an’da bu kavramların kullanımından ortaya çıkmaktadır. Kitmân, yani bir şeyi ketmetmek, Kur’an’da o şeyi farklı bir hale büründürerek gizlemek anlamına gelmektedir. Buna göre bir gerçeği ketmeden kişi, yerine başka bir şeyi gerçek olarak tayin etmekte ve insanlara sunmaktadır. İhfâ ise Kur’an’da bir şeyi hiç söylememek, ortaya çıkarmamak, saklı tutmak anlamında kullanılmaktadır. 

    Kur’an’daki kitmân, iki aşamalı bir gizlemedir. Bir şeyi ketmetmek için önce onu bozmak, sonra da bozulmuş halini gerçek olarak sunmak gerekir. Bu sebeple özellikle Allah’ın Kitabının ketmi, Kitabı iyi bilenlerin bilmeyenler için uyguladığı bir gizleme yöntemidir. Bundan dolayı, Bakara 159 ve 174. ayetlerde görüldüğü gibi, cezası çok büyüktür. Ayrıca önceki kitapların ihfâsından bahsedilirken Kur’ân’ın ihfâsından bahsedilmemekte, sadece ketmedilmesi konu edilmektedir. Çünkü Kur’an elimizdedir, onu ihfâ ederek ortaya çıkarmamak, saklamak ve kimseye göstermemek mümkün değildir. Buna rağmen Kur’an’ın ketmi mümkündür; yani ayetlerin metni deil ama anlamları bilenler tarafından değiştirilebilir veya bilinçli olarak yanlış hükümler çıkarılıp gerçekmiş gibi sunulabilir.

    Her iki fiilin mef’ullerini incelediğimizde de aralarındaki bu belirgin fark görülebilmektedir:

    Kitmân’ın mef’ulleri: el-hakk, şahitlik, Allah’ın indirdiği açık belgeler, rehber ve Allah’ın Kitap’tan indirdiği, Allah’ın rahimlerinde yarattığı, kalplerinde olan, el-Kitab, Allah’ın ikramından verdiği, söz, imân. 

    Bütün bu kavramların ketmedilerek gizlenmesinden bahsedilmektedir. Yani olması gereken hallerinden farklı hallere çevrilip yanlış bilgiler verilerek gizlenmektedirler. Mesela el-Hakk şeklinde ifade edilen Allah’ın Kitabındaki gerçeğin gizlenmesi geçtiği 3 ayette de sadece كتم fiili ile dile getirilmektedir. Üstelik bu ayetlerin tamamında “bile bile” ifadesi kullanılarak ketmin bilinçli yapıldığı vurgulanır. Bu ifade ihfâ ile hiç kullanılmaz. Sadece bu durum bile ketmin bir çarpıtma yaparak gizleme olduğunu görmemize yeterlidir. 

    İhfânın mef’ulleri: Sadakalar, içinizde olan, şey, sana açıklamadıkları şeyler, hayır, Kitaptan olan, parşomenler, Son Saat, ziynetleri, Allah’ın açığa çıkaracağı şey. 

    İhfâ edilerek gizlenenler ise başkalarına konuyla ilgili hiçbir şey sezdirmeme eylemine konu olacak şeylerdir. Mesela iyliğin, verilen sadaka ve zekatların, kadınların vücutlarındaki örtülmesi gereken yerlerin gizlenmesi için hiçbir yerde ketmetmekten bahsedilmez, bu türden gizlemeler daima ihfâ ile dile getirilmektedir. Yine insanın sadece kendisinin bileceği şekilde içinde gizlediği şeyler için de bu fiil kullanılmaktadır. 

    Bu iki kavramı Türkçe’ye aktarırken de arada bir fark olduğunu belirtecek kelimeler bulmamız gerekir. Bizde, kelimelerin ortaya koymaya çalıştığımız farklarını en iyi yansıtan ifadelerin كتم keteme fiili için gizleme, أخفى ehfâ fiili içinse saklama, saklı tutma ifadeleri olduğu kanaati hasıl olmuştur. 

    Bu iki kavrama Kur’an’da yüklenen anlamın sözlüklerle örtüşmemesi de ayrıca önem arzeden bir durumdur. Birbirleriyle yakın anlamları olan kelimeler insanlar arasında birbirlerinin yerine kullanılabilir ve aralarındaki ince farklar gözetilmeyebilir. Hatta böylece kelimeler arasındaki bu ince farklar zamanla kaybolabilir. Nitekim Türkçe’de de saklamak ve gizlemek kelimeleri birbirlerinin yerine kulllanılabilmekte, sanki eş anlamlı kelimelermiş gibi muamele görebilmektedirler. Oysa hiçbir dilde mutlak olarak eşanlamlı kelime yoktur. Dolayısıyla üzerinde düşünüldüğünde gizlemek ile saklamanın birçok yönden birbirlerinden farkları olduğu rahatça görülebilir. İşte kitmân ve ihfâ kavramları da böyledir. Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olarak orijinal haliyle elimizde olması, kelimelerin anlamlarında insanlar tarafından meydana getirilmiş aşınmaların tespit edilebilmesini sağlamaktadır. Rabbimiz kelimeleri hangi anlamlarda kullandığını bizzat kendisi tarif etmektedir. Dolayısıyla bu çalışmada incelediğimiz iki kavrama sözlüklerin Kur’an’dakinden farklı anlamlar yüklemiş olması, hatta her ikisini eşanlamlı olarak görmeleri Kur’an kavramlarını Kur’an’dan öğrenmenin önemini ve sözlüklerin rolünün ancak yardımcı kaynak mesabesinde olduğunu göstermesi bakımından örnek teşkil etmelidir.

    Erdem Uygan

    (1) Ahzâb 33/38

    (2) كتم fiilinin mastarı

    (3) خفي fiilinin if’âl bâbı olan أخفى fiilinin mastarı. Arapça bilmeyenler için belirtmemiz gerekir ki bu kelimedeki “h” harfi Türkçe’deki yumuşak h harfi değil, sert “h” harfidir. Latin harfleri ile “kh” şeklinde de yazılabilir, ancak metni okumada kolaylık sağlanması için bu yazım tercih edilmemiştir.

    (4) Mekâyîs’ül-Luğa كتم maddesi

    (5) el’Ayn

    (6) Bkz. TDK Sözlük

    (7) Bkz: Âl-i İmrân 3/81, A’râf 7/157

    (8) Ayetlerden anlaşılacağı üzere burada gizlenen iman Allah’a olan iman değil, Musa Aleyhisselamın Allah’ın nebî olan rasulü olduğuna imandır.

    (9) Arapça bilmeyenler için belirtmemiz gerekir ki bu kelimedeki “h” harfi Türkçe’deki yumuşak h harfi değil, sert “h” harfidir. Latin harfleri ile “kh” şeklinde de yazılabilir, ancak metni okumada kolaylık sağlanması için bu yazım tercih edilmemiştir.

    (10) Mekâyîs’ül-Luğa خفي maddesi

    (11) a.g.e

    (12) a.g.e

    (13) a.g.e

    (14) a.g.e

    (15) Tâhâ Suresinin 15. ayetinde kelimenin gösterme anlamında olduğu iddia edilmiştir. Ancak bu iddianın doğru olamayacağını sonraki bölümde göreceğiz.

    (16) Bakara 2/284, Âl-i İmrân 3/154, Ahzâb 33/37

    (17) Âl-i İmrân 3/29 ve 114, A’râf 7/55, Mü’min 23/19

    (18) Bir diğer ayet için bkz: A’râf 7/55

    (19) Bayraktar Bayraklı

    (20) Mahmut Kısa

    (21) Şaban Piriş

    (22) Mustafa İslamoğlu

    (23) Suat Yıldırım

    (24)  Mekayîs خفي maddesi

    (25) Ayrıntılı bilgi için bkz: Dr. Fatih Orum, Ayetlerin Başına Gelenler, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s: 250.