Kategori: Metodik Çalışmalar

  • Kehf  Suresi 23. Ayet ve Kur’an Metnindeki Mucize

    Kehf Suresi 23. Ayet ve Kur’an Metnindeki Mucize

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunu görebilmek ve anlayabilmek için tek şart insan olmaktır. Kur’an’ı anladığı dilde okuyan her insan, onun bir insan tarafından yazılmadığını kolayca görebilir. Sadece Fatiha Suresi bile gerek üslubu gerekse muhtevası bakımından bir insan elinden çıkamayacak kadar farklı ve mükemmeldir.

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunu kabul etmek ise insanların büyük çoğunluğuna ağır gelir. Zira insan dediğimiz varlık kibirli olmayı seçecek yapıdadır. Kur’an’ı Allah’ın Kitabı olarak kabul etmemesi onun Allah’ın Kitabı olduğunu görmemesinden değil, Allah’tan emir almak istemeyecek kadar kibirli olmasındandır. Kısacası zor olan Allah’ın Kitabını görmek değil, ona uymaktır. Allah’a ait bir Kitaba uymadığını söylemektense onu Allah’ın Kitabı saymamak içsel konfor gereği tercih edilen bir tutumdur.

    Müslimler içinse Kur’an, kayıtsız şartsız teslim olunması gereken mucizelerle dolu bir kitaptır. Dolayısıyla bir müslimin Kur’an’da insanı aciz bırakan şeyler görmesi nefes kesici, ama kaynağı alemlerin Rabbi Allah olduğu için son derece olağan bir durumdur.

    Kur’an Vahyi

    Kur’an vahyi, risaletin başından itibaren Muhammed Aleyhisselam tarafından vahiy katiplerine yazdırılarak kayda geçirilmiştir. Bugün elimizde olan mushaf, her yönüyle vahiyle belirlenmiş ve bizzat Rabbimiz tarafından düzenlenmiştir. Zaten Allah’ın gönderdiği bir kitabın kayda geçirilmesi esnasında kitabın iç düzeni, ayet ve surelerin yer ve sıralaması, yazım şekli ve tekniği gibi konuların bir insanın tercihine bırakıldığı düşünülemez. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِه۪ٓ اَحَدًاۙ اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ فَاِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ رَصَدًاۙ لِيَعْلَمَ اَنْ قَدْ اَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَاَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَاَحْصٰى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا

    (O) Gaybı bilendir ve gaybını uygun gördüğü rasul dışında kimseye açmaz. Onun da önüne ve arkasına (melek) gözcüler yerleştirir ki (rasul) onların Rablerinin mesajlarını kendisine ulaştırdıklarını bilsin, (meleklerin) yanlarında olanı ihata etsin ve (ondaki) her şeyi adet olarak ihsâ etsin. (Cin 72/28)

    Ayette geçen ihsâ ifadesi, Muhammed Aleyhisselam’ın vahiy içerisinde hiçbir şeye müdahil olamayacağını vurgulayan bir ifadedir. Ayrıca ihâta etmek de kuşatmak anlamındadır. Yani meleklerin getirdiği mesajları en küçük detayına kadar kavrayıp almıştır. Buna göre Muhammed Aleyhisselam, bir melek korteji ile korunmuş olarak indirilen risalet vahyini Rabbimizin belirlediği şekilde almıştır. Dolayısıyla böylesine detaylı bir şekilde aldığı vahyi farklı biçimde kayda geçirmiş olması düşünülemez.

    سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسٰىۙ

    Sana kıraat edeceğiz, sen unutmayacaksın. (A’lâ 87/6)

    Muhammed Aleyhisselam kendisine kıraat edilen vahyi unutmayacaktır. Bu da vahiy katiplerine yazdırdığı metnin her şeyiyle Allah’a ait olduğunu gösterir. Nitekim kendisinin unutmayacağını bildiren, sanki sadece kendisine verilen bir bilgi gibi görünen bu ayeti bile aynen kayda geçirmiştir.

    Muhammed Aleyhisselamın vahyi aynen bugün elimizde bulunan mushaftaki şekliyle kayda geçirdiğini görebileceğimiz bir çok Kur’an mucizesi mevcuttur. Bunlardan biri ve belki de en az bilinen ve fark edileni de Kehf Suresi 23. ayette bulunmaktadır.

    Kehf Suresi 23. Ayet ve Şey Kelimesi

    Türkçemize de aynen geçmiş olan “şey” kelimesi شيأ kök harflerinden türemiş Arapça bir kelimedir. شيأ kökünden kelimeler Kur’anda 519 kez yer karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan 236 tanesi fiildir. Geriye kalan 283 adedi ise “şey – شيء” şeklinde isimdir ve bu kökün Kur’an’da geçen tek mastarı da budur.

    Şey kelimesi Arapça’da da dilimizde olduğu gibi ister bir düşünce ve tasavvur olarak, isterse bir olay veya gerçeklik olarak varlık sahnesine çıkmış olan olgular için kullanılır. Biz insanlar için henüz şey olmamış, yani ne gerçeklik olarak ne hayatta ne de tasavvur olarak zihinlerde var olmayan bir olgu için bilgiden bahsedilmezken gaybı bilen Allah için bizim bilmediğimiz olgular da “şey” olabilir. Bu sebeple Allah her “şey”i bilir:

    هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوَىٰ إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ ۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

    Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök olarak düzenleyen O’dur ve O her şeyi bilir. (Bakara 2/29)

    Henüz varlık sahnesine çıkmamış insanın “şey” olarak anılmadığı da ayetlerle sabittir:

    هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـًٔا مَذْكُورًا

    Zamanın bir bölümü insan henüz sözü edilecek bir “şey” değilken geçmişti. (İnsan 76/1)

    قَالَ كَذٰلِكَۚ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْـًٔا

    (Melek Zekeriya’ya) Dedi ki: Bu böyledir! Rabbin dedi ki; ‘bu bana kolaydır. Daha önce seni de sen bir “şey” değilken yaratmıştım.’ (Meryem 19/9)

    Bu çalışmanın konusu olmadığından Kur’an’da “şey” kavramının anlamı ve kullanımına dair daha fazla detaya girilmeyecek, bu kadarla iktifa edilecektir.

    Kur’an’da 283 kez isim olarak geçen “şey” kelimesinin mushaftaki ve Arapça’daki yazılışı شيء şeklindedir. Ancak Kur’an’da bu yazılışın bir tane istisnası bulunmaktadır. Kehf Suresi’nin 23. ayetinde geçen şey kelimesi, geçtiği diğer 282 yerden farklı olarak bir elif harfi fazlalığı ile yazılmıştır: شاىء

    وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۬يْءٍ اِنّ۪ي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًاۙ

    Asla hiçbir şey için “ben bunu yarın mutlaka yapacağım” deme! (Kehf 17/23)

    Kelimenin mushafta bu şekilde yazılmış olması hayatını Allah’ın Kitabına adamış kişilerin bile gözünden kaçabilmektedir. Bunun sebebi bu kişilerin dikkatsizlikleri değil, kelimenin bunun dışında geçtiği her yerde ve Arap dilinde çok iyi bilinen bir yazılışının olmasıdır. Bu sebeple beynimiz bu ayetteki yazılışı da düzelterek aradaki farkı görmemizi çoğu zaman engellemektedir. Ancak beynimizi de yaratan Rabbimiz bu farklılığı oraya koymuştur ve bu durum son derece merak uyandırıcıdır: Neden?

    Elbette bu, sadece Kur’an’ın yazılışıyla, dizilişiyle, muhtevasıyla Allah’ın belirlediği şekilde indirilmiş bir kitap olduğunu bizzat Kur’an’dan gören, bunu önemseyen kişiler için anlamlı bir sorudur. Yoksa ayetlerin bir çoğunu indirildiği döneme hasreden, Kur’an metninin bir insan tarafından yazıldığını söyleyecek kadar Kur’an tabiriyle “sapık” akademik ünvanlıların gözünde olsa olsa bir yazım hatası, hatta Kur’an metninin insan eliyle yazıldığına delil olabilecek bir durumdur.

    Biz, besinleri vücutlarından geçirerek tekrar doğaya bırakmaktan başka bir işe yaramadıklarını bildiğimiz kişileri kendi sapık düşünceleriyle başbaşa bırakıp Allah’ın Kitabında böyle bir farklılığın neye işaret ettiğini, sebep ve sonuçları ile anlamaya çalışacağız.

    Kehf Suresi 23. Ayet

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi “şey” kelimesi Arap dilinde شيء şeklinde yazılır. Kehf 23. ayetteki gibi ش harfinden sonra ا yazılmaz. Bugün bile hiçbir Arap kelimeyi bu şekilde yazmaz. Yazarsa yanlış yazmış olur. Bu kadar bariz ve basit bir hatayı da en cahil kişi bile yapmaz. Ancak Kur’an Allah’ın Kitabıdır. Rabbimizin Kitabına koyduğu en küçük farklılık bile bir sebebe dayanır. Nitekim yaptığımız sayısız kavram çalışması ve KÖK programlarıyla bu gerçeği defalarca kez tecrübe ettik.

    Ayeti diğer ayetlerle karşılaştırarak önce metin bakımından değerlendirirsek şey kelimesinin başında ل harf-i cerinin bulunduğunu görürüz. Akla gelen ilk soru acaba bu harf kelimenin yazılışında bir değişikliğe sebep olmuş olabilir mi sorusudur. Hoş Arapça’da böyle bir şey de söz konusu değildir. Yani şey kelimesinin başına gelecek herhangi bir harf-i cer, kelimeyi Kehf Suresi 23. ayette geçtiği şekilde yazmaya sebep olmaz. Ancak Kur’an’da da durum böyle mi görelim. Mushafta bu kelimenin, başına ل harf-i ceri eklenmiş şekilde geçtiği bir ayet daha mevcuttur:

    إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ ‏

    Bir şeyi istediğimiz zaman ona sözümüz sadece ol dememizdir. Böylece olur. (Nahl 16/40)

    Görüldüğü gibi bu ayette de şey kelimesinin başında lam harfi ceri olmasına rağmen kelime olması gerektiği gibi لِشَيْءٍ şeklinde yazılmış, Kehf 23. ayetteki farklılığa burada yer verilmemiştir.

    Bunun dışında te’kid lâmı denilen ve yine kelimenin başına bitişik olarak yazılan lâm harfleri de kelimenin normal yazılışında bir değişikliğe sebep olmamıştır. Bunlar da Hûd Suresi 72, Sâd Suresi 5 ve 6. ayetlerde görülebilir.

    Şu halde Kehf Suresinde geçen yazım farklılığına ل harfinin yol açmadığı ortadadır. Zaten Kehf 23 dışında, bu kelimenin farklı bir yazılışına rastlanmadığını belirttiğimize göre buradaki farklı yazılışın ayetin konusu ile ilgili bir sebebi olması gerekir. Ayeti bir sonraki ile birlikte okumamız bize ip ucu verebilir:

    وَلَا تَقُولَنَّ لِشَايْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَٰلِكَ غَدًا‏ إِلَّا أَن يَشَاءَ اللَّهُ ۚ وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَىٰ أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَٰذَا رَشَدًا

    Asla hiçbir şey için “ben bunu yarın mutlaka yapacağım” deme! “Ancak Allah öyle tercih ederse (yapacağım de!)”. Unuttuğun zaman Rabbini hatırla ve de ki: “Rabbim beni belki daha yakın bir vakitte başarıya ulaştırır. (Kehf 17/23-24)

    Bilindiği üzere bu ayetler hayatımıza inşaallah kelimesini sokan, yapmayı düşündüğümüz işleri Allah’ın tercihine bağlama alışkanlığımızı kazandıran ayetlerdir. Böylece Allah’ın hayatın her anına müdahil olduğu, O’ndan bağımsız hiçbir iş yapamayacağımızı içselleştirmiş oluruz.

    Ancak bu ayetler sayesinde bir şeyi daha fark ediyoruz. Kur’an’da sadece Kehf Suresinin 23. ayetinde insanın yarın yapacağını düşündüğü, ancak henüz yapmadığı, yani henüz bir “şey” olmayan bir olguya “şey” denmektedir. Bu durum Kur’an’da başka hiçbir ayette bulunmaz. Gelecekte olacak bir şeyin “şey” olması, yani mutlaka gerçekleşerek varlık sahnesine çıkması sadece Yüce Allah tarafından bilinebilir. Bu sebeple gelecekte olacak şeyler için “şey” kelimesi Kur’an’da sadece Rabbimiz tarafından kullanılmaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse;

    إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ ‏

    Bir şeyi istediğimiz zaman ona sözümüz sadece ol dememizdir. Böylece olur! (Nahl 16/40)

    إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَن يَقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

    Bir şeyi istediği zaman emri sadece ona “ol” demektir. Böylece olur. (Yasin 36/82)

    وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

    Senin Rabbin tercih ettiğini yaratır ve seçer. Onların seçme hakkı yoktur. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir. (Kasas 28/68)

    Görüldüğü gibi henüz bizim için bir “şey” olmayan, Yaratan bakımından “şey” olarak ifade ediliyor, çünkü onu yaratacak olan O’dur. Biz insanlar içinse henüz olmayan bir olgu “şey” değildir.

    Ancak Kehf Suresi’nin 23. ayetinde henüz yapılmamış bir işe şey denilmesi, meseleyi insana anlatabilmek içindir. Ancak yine de bunun insan için henüz gerçek manada bir “şey” olamayacağını belirtmek için Rabbimiz kelimeyi farklı biçimde yazdırarak bu ince detayın es geçilmediğini ortaya koymuştur.

    Yukarıda şey ifadesinin anlamını verirken ‘ister bir düşünce ve tasavvur olarak, isterse bir olay veya gerçeklik olarak varlık sahnesine çıkmış olan olgular için kullanılır’ demiştik. Kehf Suresi 23. ayette bir kişinin ertesi gün yapacağı iş de zihninde belirlenmiş olduğuna göre “şey” olarak adlandırılabilir, şu halde kelimenin farklı yazılmasının bir anlamı yoktur şeklinde mantıklı bir itiraz yapılabilir. Bir şey, insan zihninde oluşunca elbette artık o kişi için “şey”dir. Ancak o şeyin gerçekleşmesi yani varlık sahnesine çıkıp herkes için gerçek bir “şey” olması Allah’ın onu yaratmasına ve tercihine bağlıdır. Zaten 23 ve 24. ayette dikkat çekilen de budur. Bu sebeple, bizim zihnimizde ve sadece bizim için “şey” olanın, gerçekten bir “şey” olandan, yani Allah’ın tercihi ile yarattığından farkını ortaya koymak için kelime farklı biçimde yazılmıştır.

    Sonuç

    Kehf Suresinin 23. ayetinde geçen şey kelimesinin hem Kur’an’da geçtiği diğer yerlerdekinden hem de Arapça’daki normal ve bilinen yazım şeklinden farklı bir biçimde yazılmış olması, Muhammed Aleyhisselamın vahyi aldığı şekliyle aynen kayda geçirdiğinin en güzel göstergelerinden biridir. Anadili Arapça olan tüm insanlar gibi vahiy katipleri de bu kelimeyi bu ayette kayda geçildiği şekilde yazmaz. O halde sadece bu ayette böyle yazılması gerektiği vahyi alan Muhammed Aleyhisselamın müdahalesiyle vahiy katiplerine bildirilmiştir. Bu durum Kur’an metninin tümüyle tevkîfî olduğunu gösteren eşsiz bir delildir.

    Ayetin konusu gereği kelimenin diğerlerinden farklı yazıldığının görülebiliyor olması, Rabbimizin Kitabını ne kadar ince detaylarla indirdiğini göstermesi bakımından da önemlidir. Tek bir harf fazlalığının bile anlamda bir detaya işaret ediyor olması, Allah’ın Kitabındaki kelime tercihlerinin ne kadar önemli olduğu, yakın anlamlı da olsalar hiçbir kelimenin diğerinin yerine kullanılmasının asla mümkün olamayacağı ilkesini de pekiştiren bir durumdur.

    Ayetteki bu yazım farklılığının sebebi ile ilgili olarak söylediklerimiz sadece bizim tespitlerimiz değildir. Bu konuda benzer şeyler söyleyenler günümüzde de mevcuttur. İlgilenenler için şu videoda Arapça olarak bilgi verilmektedir:

    Erdem Uygan

  • Çiğnenmesi Orucu Bozan Şeyler

    Çiğnenmesi Orucu Bozan Şeyler

    Ay takviminin dokuzuncu ayı olması, her kamerî ay gibi Ramazan’ın da gökyüzünde doğal bir alâmeti olduğu anlamına gelir. Ramazan’ın yeryüzündeki en belirgin alâmeti ise Müslümanların oruç ibadeti ile ilgili sordukları, elinde Allah’ın Kitabı olan bir topluma yakışmayan sorulardır. Bu sorular, Rabbimizin bu ayda indirmeye başladığını söylediği Kitabının üzerinden, 1410 adet Ramazan geçmesine rağmen, kendilerini Müslüman olarak tanımlayanlar tarafından hâlâ bilinmediğini gösterir niteliktedir.

    Oysa oruç ibadeti ile ilgili her şey Kur’an’da en ince ayrıntısına kadar ortaya konmuş, sorulabilecek her soru bizzat Rabbimiz tarafından cevaplanmıştır. Tüm soruların sadece dört ayetle cevaplanmış olması da Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunun delillerinden biridir. Yapılması gereken tek şey kovulmuş şeytandan Allah’a sığınarak bu dört ayeti çok dikkatli bir şekilde okumaktır. Böylece çiğnenmesi orucu bozan şeylerin neler olduğunu bizzat Rabbimizden öğrenmemiz mümkün olacaktır.

    Bakara Suresi 183. Ayet

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ 

    “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki kendinizi koruyabilesiniz.” (Bakara 2/183)

    Sizden öncekilere farz kılındığı gibi:

    Ayete göre oruç ibadeti de bütün diğer ibadetler gibi Kur’an’la başlayan bir ibadet değildir. Kur’an’dan önceki kitapların mensuplarına da aynı şekilde farz kılınmıştır. Bu da tıpkı namaz, zekat, hac, kurban gibi herkes tarafından iyi bilinen bir uygulama olduğunu gösterir. Bu sebeple farz kılınanın “oruç” olduğu söylendikten sonra orucun ne olduğunun açıklanmasına gerek duyulmamış, detay olarak sadece “sizden öncekilere farz kılındığı gibi” (yani aynı şekilde) ifadesi dile getirilmiştir. 

    Kendinizi koruyabilesiniz: 

    Yine ayete göre oruç, tutan kişiyi koruyan bir ibadettir. Bu da orucun insana kendi sağlığıyla ilgili maddi bir korumanın yanı sıra, Allah’ın bir emrini yerine getirerek O’na kayıtsız şartsız teslim olmanın verdiği manevi bir koruma da sağladığını gösterir.

    الصيام es’sıyâm: 

    Ayetten, biraz daha ileri seviye bir okumayla الصيام es’sıyâm kelimesi sayesinde daha detaylı bilgi edinilebilir. Bilindiği gibi namaz, oruç, abdest gibi pek çok kavram dilimize Farsçadan geçmiştir. Bu sebeple Kur’an’da bu isimlerle geçmezler. Kur’an’da Ramazan’da tutulan ve her mümine farz olan oruç, الصيام es’sıyâm kelimesi ile ifade edilmektedir. Arapçada bu kelime tutmak anlamına gelen صام sâme fiilinin iki mastarından biridir. Fiilin diğer mastarı ise صوم savm kelimesidir ve Kur’an’da bu kelime de yer almaktadır. Ancak Kur’an’ın kullanımlarında صيام sıyâm ve صوم savm kelimeleri arasında çok temel bir fark bulunmaktadır. صيام sıyâm daima “yeme içmeyi kesme” anlamındaki orucu ifade ederken صوم savm, geçtiği tek ayette, konuşma orucudur. Ayrıca Ramazan ayında yapılması gereken oruç ibadeti الصيام es’sıyâm şeklinde marife olarak kullanılır. Oysa aynı kelime fidye veya keffâret orucu için kullanıldığı diğer ayetlerde daima belirsiz olarak, صيام şeklinde geçmektedir. Bu durum, dini konularda bilgili oldukları sanılan şarlatanların, “oruç tutmak, yeme içmeyi kesmek değil, kendini tutmaktır” şeklindeki zırvalarla bilgili bir Müslümanı aldatamayacağını göstermesi bakımından önemlidir. 

    Bakara Suresi 184. Ayet

    أَيَّامًا مَّعْدُودَاتٍ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًا أَوْ عَلَىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَن تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَّهُ ۚ وَأَن تَصُومُوا خَيْرٌ لَّكُمْ ۖ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

    “(Oruç) Sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta veya yolculuk halinde olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Oruca güç yetirenler bir çaresizi doyuracak kadar fidye vermelidirler. Kim bir iyiliği fazlasıyla yaparsa onun için daha iyi olur. Bilseniz (hasta veya yolcu iken de) oruç tutmanız sizin için daha iyidir.” (Bakara 2/184)

    Sayılı günler: 

    İlk ayette okuduğumuz, bizden öncekiler gibi bize de farz kılınan orucun, “sayılı günlerde” tutulacağı bu ayette belirtilmektedir. “Sayılı günler” ifadesi orucun tutulacağı günlerin belirli sayıda ve belirli günler olduğunu ortaya koymaktadır. Ayete göre الصيام es’sıyâm denilen oruç ibadeti bu günlerin oruçlu geçirilmesi ile yerine getirilmektedir. Bir diğer deyişle oruç tutulması gereken günler belli sayıda olmalıdır. Bu da o sayıyı tamamlamadıkça hiç kimsenin oruç ibadetini yerine getirdiğini söyleyemeyeceğimizi gösterir. 

    Diğer günler: 

    Hasta veya yolculuk halinde olanlar için orucu diğer günlere ertelemenin mümkün olduğu yine ayette belirtilen konulardan biridir. Ayette bu kişilerin “diğer günler”de oruçlarını tutmaları gerektiğinin söylenmesi de orucun tutulması gereken “asıl günlerin” olduğunu gösterir. Hastalık veya yolculuk sebebiyle tutamayanların tutacakları günleri “diğer günler” diye adlandırmak, orucun tutulduğu “asıl günlerin” belirli, sayılı ve oruçlu geçirilmesi zorunlu günler olduğunu ortaya koyar. Ayrıca hastalık veya yolculuktan dolayı tutulamayan günlerin diğer günlerde tamamlanmasının gerekliliği, sayının ne kadar önemli olduğunu da belirtmektedir. Orucun tutulamamasına sebep olarak sadece hastalık ve yolculuğun sayılması, her ne olursa olsun başka hiçbir gerekçeyle oruç tutmamanın mümkün olmadığını da göstermektedir.

    Hasta veya yolculuk halinde: 

    Oruç tutamayacak derecede hasta olduğunu en iyi hasta olan kişinin kendisi ve Allah bilir. Bu sebeple ayette hastalık adı ve şiddeti belirtilmemiş, her tür rahatsızlıkta oruç tutmama ruhsatı, sonradan tutmak kaydıyla verilmiştir. Tıpkı bunun gibi yolculuk da kişinin kendi belirleyeceği bir durumdur. Nasıl ki kimseye hasta olduğunu kanıtlama yükümlülüğü yoksa yolculuğunu kanıtlama görevi de yoktur. Kişi kendini yolcu olarak tanımlıyorsa Allah’ı kandıramayacağı için oruç tutmama ruhsatını kullanabilir. Tutmama ruhsatı elbette, hastalık ve yolculuk hallerinin oruçluyken oluşması durumunda, başlanmış orucu bozmayı da kapsamaktadır.

    Oruca güç yetirenler: 

    Buraya kadar belli sayıdaki belirli günlerin oruçlu geçirilme zorunluluğu anlatıldı ve orucun tutulmayabileceği istisnai durumlar dile getirildi. Burada ise hasta veya yolcu olduğu için oruç tutmama ruhsatını kullananlar da dahil olmak üzere oruca mükellef olan herkesin bir çaresizi doyuracak miktarda fidye vermeleri şart koşulmaktadır. Yani oruç ibadetinin olmazsa olmazlarından biri de bizim fitre diye isimlendirdiğimiz fidye uygulamasıdır. 

    İleri seviye okuma yapılacak olursa buradaki ifadenin الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ oruca güç yetirenler şeklinde olduğu görülecektir. Oysa meallerde bu ifadeye “güç yetiremeyenler” şeklinde tam tersi bir anlam verilmekte ve bu kişilerin tutamayacakları gün sayısınca fidye verebilecekleri iddia edilmektedir. Her şeyden önce; ifadenin “güç yetiremeyenler” şeklinde tercümesi mümkün değildir. Böyle anlaşılabilmesi için الَّذِينَ لا يُطِيقُونَهُ şeklinde olumsuzluk edatı ile kullanılması gerekir. Nitekim aynı ifade Bakara Suresi 286. ayette bu şekilde olumsuzluk edatı ile kullanılmıştır. Ayrıca anlam oruca güç yetiremeyenler şeklinde olsa bile tutamayacakları gün sayısınca fidye verilmesi de ayete aykırı bir iddia olarak kalacaktır. Zira ayette فدية fidyetun ifadesi kullanılarak bir kişinin sadece 1 fidye vermesi emredilmektedir. Gün sayısınca fidye ifadesi ayette yer almamaktadır. Kaldı ki oruç tutmama ruhsatı verilmiş kişiler olarak sadece hasta ve yolcular sayıldıktan, üstelik onların bile diğer günlerde tutmaları emredildikten sonra oruca güç yetiremeyenlerden bahsetmek, bir de onları fidye ile oruçtan muaf tutmak en hafif ifadeyle abestir. Allah’ın Kitabı’na böylesi tutarsızlıklar isnad etmek bir Müslümanın aklına bile gelmemelidir.

    Ayrıca bu ifadeyi “oruca gücü yetmeyenler” şeklinde anlama gayreti içinde olanlar, eğer böyle anlaşılmazsa Kur’an’da çocuklar, elden ayaktan kesilmiş yaşlı gibi oruca gücü yetmeyen kişilerden bahsedilmemiş olacağını gerekçe göstermektedirler. Oysa bu tür kişilere oruç zaten farz değildir. “Oruca güç yetirenler” ifadesi bu zümreleri kapsam dışında bırakan bir ifadedir. Diğer bir deyişle ayetin “oruca güç yetirenler” ifadesini kullanması, hiçbir şekilde güç yetiremedikleri için oruçla mükellef olamayacak bir zümrenin varlığını da ortaya koymaktadır. Nitekim bahsettiğimiz gibi çok yaşlı ve müzmin hastalık sahibi olanlar böyledir.

    Ayette hasta ve yolculara verilen ruhsattan sonra oruca gücü yetenlerden bahsedip 1 fidye verilmesinin emredilmesi, hasta ve yolcuların da oruca güç yetirenler arasında olmasından dolayıdır. Yani geçici hastalık veya yolculuk durumları orucu ertelemelerine sebep olmuşsa da bunlar normal mükellef kişilerdir. Bu sebeple fidye verecekler içinde bu kişiler de vardır. Ancak çocuklar ve yukarıda bahsettiğimiz şekilde yaşlı vb. kişiler için fidye verilmesinin gerekmediği, çünkü bunların oruçla mükellef olmadıkları da böylece belirtilmiş olmaktadır.

    Oruç tutmanız daha hayırlıdır: 

    Bu ifade de الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ ifadesinin “oruca güç yetirenler” anlamında olduğunu desteklemektedir. Zira hem oruca güç yetiremeyenlerden bahsedip hem de tutmanız daha hayırlıdır demek saçmadır. Burada oruç tutmalarının daha iyi olacağı söylenenler ancak bir ruhsattan faydalanan kişiler olabilirler. Onlar da hemen öncesinde bahsedilen hasta veya yolcu olan kişilerdir. Bu kişilerin oruç tutmalarının kendileri için daha iyi olacağı dile getirilmektedir. 

    Bakara Suresi 185. Ayet

    شَهْرُ رَمَضَانَ ٱلَّذِىٓ أُنزِلَ فِيهِ ٱلْقُرْءَانُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَٰتٍ مِّنَ ٱلْهُدَىٰ وَٱلْفُرْقَانِ ۚ فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ ٱلشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ ۖ وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلَىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ ۗ يُرِيدُ ٱللَّهُ بِكُمُ ٱلْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ ٱلْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُوا۟ ٱلْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا۟ ٱللَّهَ عَلَىٰ مَا هَدَىٰكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ 

    “(O günler) İnsanlığa rehber olan ve rehberin açıklayıcı ayetlerinden oluşan Kur’an’ın, o Furkan’ın indirildiği Ramazan ayıdır. Sizden kim o ayı yaşarsa onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta yahut yolculuk halinde olursa, o günlerin sayısı kadar diğer günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Ayrıca sayıyı tamamlamanızı ve sizi doğru yola yönelttiği için Allah’ı tekbir etmenizi ister; ki böylece görevinizi yerine getirmiş olasınız.” (Bakara 2/185)

    O günler Ramazan Ayıdır: 

    184. ayetin başında yer alan “sayılı günler”in Ramazan ayının günleri olduğu bu ifadeyle ortaya konmaktadır. Böylece الصيام es’sıyâm ifadesiyle belirtilen bu ibadetin Ramazan ayının günlerinde yerine getirildiği belirtilmiş olmaktadır. Ramazan Kamerî takvimin aylarından biri olduğuna göre orucun ne zaman başlayacağı ve ne zaman biteceği belirlenmiş olur. Bu ayın hangi mevsime geldiğinin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan Ramazan ayı ile birlikte orucun başlaması ve yine bu ayın bitimiyle bitmesidir. Kamerî takvimin diğer ayları gibi hilal ile başlar hilal ile biter. Bu da güneş takviminin belli bir ayına ya da mevsimine sabitlenemeyeceğini, ertelenemeyeceğini ve zamanının hiçbir şekilde değiştirilemeyeceğini gösterir. 

    Onu oruçlu geçirsin: 

    Oruçlu olunması gereken sayılı günlerin Ramazan ayında olduğu söylendikten sonra “sizden kim o ayı yaşarsa onu oruçlu geçirsin” ifadesiyle ayın tamamının oruçlu geçirilmesi gerektiği bildirilmektedir. Diğer bir deyişle oruç ibadeti ancak Ramazan ayının tamamı oruçlu geçirilirse yerine getirilmiş olur. Bu da hiçbir bahane ve gerekçeyle Ramazan’ın bir gününün bile oruçsuz geçirilemeyeceğini gösterir. Ayın tamamında oruç tutulmadığı takdirde önceki ümmetler gibi bize de farz kılındığı bildirilen “o oruç” (الصيام) ibadeti yerine getirilmiş olmaz. Bunu vurgulamak için bu ifadenin devamında, orucu Ramazan’dan sonraya bırakabilme ruhsatı verilmiş olan o iki sınıf bir kez daha tekrar edilmektedir: hasta veya yolcu.

    Allah sayıyı tamamlanızı ve O’nu tekbir etmenizi ister: 

    Hasta ve yolculara verilen sonradan tutma ruhsatı, oruçlu geçirilecek günlerin sayısını tamamlamanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu ayetteki “Allah sayıyı tamamlamanızı ister” ifadesi de bunu teyid eder. Sayının tamamlanması Ramazan’ın sonuna kadar oruçlu olunması gerektiğini de belirtmektedir. Ramazan sonunda sayı tamamlandığında Allah’ın bir diğer isteğinin “tekbir” olması bayram namazlarının neden kılındığı sorusuna cevap teşkil etmektedir.

    Bakara Suresi 187. Ayet

    أُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ ٱلصِّيَامِ ٱلرَّفَثُ إِلَىٰ نِسَآئِكُمْ هُنَّ لِبَاسٌ لَّكُمْ وَأَنتُمْ لِبَاسٌ لَّهُنَّ عَلِمَ ٱللَّهُ أَنَّكُمْ كُنتُمْ تَخْتَانُونَ أَنفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنكُمْ فَٱلْـَٰٔنَ بَٰشِرُوهُنَّ وَٱبْتَغُوا۟ مَا كَتَبَ ٱللَّهُ لَكُمْ وَكُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَكُمُ ٱلْخَيْطُ ٱلْأَبْيَضُ مِنَ ٱلْخَيْطِ ٱلْأَسْوَدِ مِنَ ٱلْفَجْرِ ثُمَّ أَتِمُّوا۟ ٱلصِّيَامَ إِلَى ٱلَّيْلِ وَلَا تُبَٰشِرُوهُنَّ وَأَنتُمْ عَٰكِفُونَ فِى ٱلْمَسَٰجِدِ تِلْكَ حُدُودُ ٱللَّهِ فَلَا تَقْرَبُوهَا كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ ءَايَٰتِهِۦ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ 

    “Oruç gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah kendinize ihanet ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi affetti. Artık onlarla birleşebilirsiniz. Allah’ın sizin için yazacağını isteyin. Fecrin olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden size göre tam seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescitlerde itikâf halinde iken kadınlarınızla birleşmeyin. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlara böyle açıklar ki kendilerini yanlışlardan korusunlar.” (Bakara 2/187)

    Oruç gecelerinde: 

    Oruç ibadetinin tüm ayı kapsayan bir ibadet olduğunun bir başka delili de bu ifadedir. Oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde değil, “o orucun (الصيام) gecelerinde” ifadesi kullanılmaktadır. Zira oruç tutulan günlerin gecelerinde denseydi, bu ifadeden Ramazan ayında orucun tutulmayabileceği geceler olduğu anlamı da çıkarılırdı.

    Helal kılındı: 

    Bu ifade önceki ümmetlerdeki gibi bize de farz kılınan oruç ibadetinin birtakım hükümlerinde değişiklik yapıldığını göstermektedir. Ayetin devamından, bu değişikliğin oruç gecelerinde eşlerle ilişkinin serbest olması ve oruca başlama süresinin imsak vaktine kadar uzatılması olduğu anlaşılır. Ayetteki “Allah kendinize ihanet ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi affetti” ifadesi ve “artık onlarla birleşebilirsiniz” cümlesindeki “artık” ifadesi de bir değişiklik yapıldığının net göstergeleridir. Bu durum, Kur’an’ın kendi içindeki nesh’e en güzel örneklerden biridir.

    Fecrin olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden:

    Fecr ifadesinden bahsedilmesi, ak çizgi ve kara çizginin bir doğa olayı olduğunu göstermektedir. Fecr, güneş ufkun altında belli bir açıdayken doğu ufkunda oluşan kızıllıktır. İsrâ Suresi’nin 78. ayetinde fecrin toplanmasından (قرآن الفجر) bahsedilerek bu vaktin sabah namazının vakti olduğu bildirilmektedir. İşte o fecrin oluştuğu tarafta ufukta görülen görüntü de ak çizgi ve kara çizginin fecr kızıllığı ile birbirinden ayrılmasıdır. Ufukta her gün güneş doğmadan belli bir süre öncesinde görülen bu olay gerçekleşir. Ufka bakan herkes tarafından çıplak gözle rahatlıkla gözlemlenebilir. Ayette bu vakte kadar yiyin için denildiği için oruca bu vakitte başlanır ve bu yüzden de “tutmak” anlamına gelen “imsak” kelimesi bu vaktin ismi olmuştur.

    Size göre tam seçilinceye kadar: 

    Ayette doğu ufkunda oluşan görüntü tarif edildikten sonra “size göre tam ortaya çıkıncaya kadar” ifadesinin kullanılması, bu görüntünün herkes tarafından görülebildiğini gösterir. Bu da imsak vaktinin, kişi veya kurumların dayattığı vakit olmayabileceğini, bunun test edilmesini ve eğer ufukta bu görüntü henüz oluşmamışsa yeme içmeye bu görüntü oluşuncaya kadar devam edilebileceğini gösterir. Nitekim günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığının ilan ettiği imsak vakitleri bu ayette tarif edilen vakte uymamakta, DİB’nin imsak vaktinde, hiçbir yerde ak çizgi ve kara çizginin görülemeyeceği kolayca tespit edilebilmektedir. Ayrıca sabah namazı da bu vakitte girdiği için bu vakitten önce, yani DİB’nin ilan ettiği imsak vaktinde kılınacak bir namazın sabah namazı olması mümkün değildir. Ayetteki “size göre” ifadesi her müminin bu konuda sorumlu olduğunu, yanlış zamanda kılındığı için yerine getirilmemiş bir farz namazın sorumluluğunun, başkalarının üzerine atılamayacağını göstermektedir.

    Yiyin, için!:

    Ayette oruç gecelerinde imsak vaktine kadar yiyilip içilebileceğinin söylenmesi, yemek ve içmek olarak tanımlanmayan bir eylemin orucu bozabilecek bir eylem olamayacağını göstermektedir. Diğer bir deyişle oruçluyken yapılamayacak şeyler, karı-koca ilişkisi ve yeme, içme diye adlandırılabilecek eylemlerdir. 

    Orucu geceye kadar tamamlayın:

    Dilimizde ve birçok dilde olduğu gibi Arapçada da gece, güneşin batmasıyla başlayıp, doğmasıyla biten zaman dilimine verilen isimdir. Bunun dışındaki akşam, seher v.s. gibi isimlendirmeler gecenin farklı bölümlerine verilen özel isimlerdir. Dolayısıyla “geceye kadar tamamlayın” ifadesi güneşin batmasıyla birlikte orucun açılma vaktinin geldiğini gösterir. 

    Mescitlerde itikâf halinde iken kadınlarınızla birleşmeyin:

    İtikâf ibadet maksadıyla günlük hayatı bırakıp mescide kapanmak, ibadet maksadıyla durmak demektir. Nitekim Nebimizin hayatı boyunca Ramazan ayının son on gününü itikâfta geçirdiği bilinmektedir. Fecr Suresinde yemin edilen o “on gece”, içerisinde Kur’an’ın indirilmeye başlandığı Kadir gecesinin de bulunduğu Ramazan ayının son gecesi olmalıdır. İtikâfta geceleri de eşlerle ilişkinin yasak olduğu bu ifadelerle ortaya konmaktadır.

    Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın:

    183. ayetten başlayarak bu ayetin sonuna kadar, oruç ibadeti ile ilgili her bir detay bizzat Rabbimiz tarafından ortaya konmuştur. Bu ibadetle ilgili anlatılan tüm bu hükümler için “Allah’ın sınırları” denmesi, insanların bu sınırları aşmaya yelteneceğini gösterir. Oysa Rabbimiz, değil aşılması, yaklaşılmasını bile yasaklamıştır. Bu da bu ibadeti yerine getirirken dikkatli olmak, oruçlu olunan her an aslında ibadet halinde olunduğunu unutmamak gerektiğini göstermektedir. 

    Sonuç: Çiğnenmesi Orucu Bozan Şeyler

    Rabbimizin bu kadar detaylı bir biçimde anlattığı bir ibadetle ilgili olarak Allah’ın sınırları ifadesini kullanması ve o sınırlara yaklaşılmamasını emretmesi, çiğnenmesi orucu bozan şeyleri de gözler önüne sermektedir. Buna göre çiğnenmesi orucu bozan şeyler bu ayetlerde ortaya konan Allah’ın sınırlarıdır. Bu sınırlara yaklaşmama emri, onları çiğnememek için uyulması gereken bir emirdir. Buna rağmen bu sınırların pek çoğu çiğnenmiş ve çiğnenmeye de devam etmektedir:

    • Rabbimiz “o oruç الصيام” dediği, “sayılı günler”den bahsettiği, “Ramazan ayında” diye devam ettiği, “kim o aya şahit olursa oruçlu geçirsin” diyerek de açık kapı bırakmadığı halde, hocalar Kamerî takvimin bir ayı olan Ramazan ayını güneş takvimine göre sabitlemeyi gündeme getirerek Allah’ın sınırlarına yaklaşmaya teşebbüs etmişlerdir.
    • Rabbimiz açıkça “oruca güç yetirenler bir çaresizi doyuracak kadar fidye versinler” buyurduğu halde, ayeti “güç yetiremeyenler tutmayabilir, tutmadıkları gün sayısınca da fidye verirler” şekline sokanlar Allah’ın sınırını aşmış, çiğnemişlerdir.
    • Rabbimiz sadece hasta ve yolcuya Ramazan sonrası tutmaları şartı ve Ramazan’da tutsalar daha iyi olacağı kaydıyla ruhsat verdiği halde, ağır işte çalışan birçok meslek grubuna, sınavı olana, maçı olana ve hastanelerde virüslü hastalarla uğraşan doktorlara ve daha bir çoğuna tutmayabilecekleri ruhsatını verenler Allah’ın sınırlarını hiçe sayarak çiğnemişlerdir. 
    • Rabbimiz imsak vaktini ayrıntılı bir şekilde tarif ettiği halde gecenin zifir karanlığında insanları oruca başlatanlar ve onlara uyup o saatte oruca başlayanlar Allah’ın sınırlarını çiğnemekle kalmamış üzerinde tepinme aşamasına geçmişlerdir.
    • Yine aynı vakitte insanlara sabah namazı kıldıranlar, o vakitte Allah’ın emrine değil, devlet kurumlarının sözlerine uyarak sabah namazı kılanlar Allah’ın sınırlarını çiğnemeyi bitirmiş, tükürmeye başlamışlardır.
    • Kur’an’ın hiçbir yerinde, Nebimizin hiçbir uygulamasında bulunmayan ancak neredeyse farz namazdan bile daha özenle kılınan teravihi, uydurma olduğunu bile bile uygulayan ve uygulatanlar Allah’ın sınırlarını delik deşik etmişlerdir. 
    • Ramazan gelince Kur’an’ı hatırlayan ama onu da yanlış hatırlayıp yüzlerce hatim indirenler, Allah’ın sınırları ile ilgili ayetleri bir ayda yüzlerce kere okuduğu halde bir kere bile anlamadıkları için çiğnemeye devam etmektedirler.
    • Allah’ın Dini ile ilgili bilgileri sıfırın altında olduğu için Ramazan gelince kurtarıcı peşinde koşarak türbe türbe dolaşanlar, Allah’ın tüm emirlerini ayaklar altına almış, çiğnemişlerdir.

    Bu sebeple Müslümanların asıl yapmaları gereken şey, gündemlerini “sakız çiğnemek orucu bozar mı?” seviyesinden, “Allah’ın sınırlarını çiğnemek sadece orucu değil ahiretle ilgili tüm beklentileri bozar” seviyesine taşımak olmalıdır. Bu da sadece Allah’ın Kitabını öğrenerek yaşamaları ile mümkündür.

    Allah hepimize, Kitabını en iyi şekilde anlayarak geçireceğimiz huzurlu ve sağlıklı bir Ramazan nasip etsin.

  • Kur’an’da Kıst القسط Kavramı

    Kur’an’da Kıst القسط Kavramı

    Giriş

    İki farklı kelimenin aynı anlama gelmesi, diğer bir deyişle eşanlamlılık, her dilde zayıflık olarak görülür. Bu sebeple dillerde mutlak anlamda birbirinin eşanlamlısı olan iki kelime olmadığı kabul edilir. Söz konusu olan Allah’ın Kitabı olduğunda bu tesbitin doğru olması gerektiği çok daha akla yatkın hale gelir. Kâinatın yaratıcısı Kitabında, okuyucunun konforunu gözetmek için aynı anlama gelen farklı kelimeler kullanmış olamaz. Eğer kelimeler arasında lafzen bir farklılık tercih etmişse bu farklılığın anlama yansımaması düşünülemez. Buna rağmen kimi zaman Arapça’daki her bir kelimeyi tam olarak yansıtacak farklı karşılıklar bulunamadığı ve çoğu zaman da Allah’ın Kitabında yer alan kavramlar arasındaki farklar tespit edilemediği için yakın anlamlı kelimeler eşanlamlı kabul edilmekte ve aralarındaki anlam farkı meallere yansıtılamamaktadır. “القسط kıst” ve “العدل adl” kelimeleri de dilimize çevrilirken çoğunlukla eşanlamlıymış gibi muamele edilen kelimelerdendir. Her iki kelimenin birlikte kullanıldığı ayetlerde bile ikisine de adalet anlamı verilir. Böylece meal okuyucusunun ayette iki farklı ifadenin geçtiğini anlaması imkansız olur. Bu duruma bir örnek olarak Mâide Suresinin 8. ayeti gösterilebilir. Ayete verilen meal şöyledir:

    Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (Mâide 5/8) (1)

    Yukarıdaki mealde “adalet ile şahitlik eden kimseler” ifadesinde geçen “adalet” kelimesi ile “sizi adaletsizliğe itmesin, âdil olun” ifadesinde geçen “adalet” ve “âdil” kelimelerinin ayetin orijinalindeki karşılıkları birbirinden farklı kelimelerdir. Bunlardan ilki قسط kıst kelimesiyken diğer ikisi عدل adl kelimesidir. Bu duruma bir örnek olarak Hucurât Suresi 9. ayetin meali de okunabilir:

    Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever. (2)

    قسط kıst ve عدل adl ifadelerine aynı anlam verilince ayetin son bölümünün mealinde anlamlı bir cümle kurulamamıştır. “Aralarını adaletle düzeltin” dedikten sonra tekrar “adaletli davranın” denmesi anlamlı 1değildir. Nitekim ayetin metninde ilk ifadede geçen kelime عدل adl, ikincisinde geçen kelime ise قسط kıst kelimesidir. Ayetin sonundaki “Allah adaletli davrananları sever” şeklinde meallendirilen bölümde de “kıst yapan” anlamına gelen “مقسط muksit” ifadesi kullanılmıştır. Buna rağmen mealde bu kelimelerin tamamına “adalet” kelimesi ile anlam verilmiştir. 

    Her iki kelimenin birlikte geçtiği ve ikisinin de “adalet” kelimesi ile karşılandığı ayetlerden biri de Nisâ Suresi 3. ayettir. Üstelik bu ayette yine “adalet” kelimesi ile meallendirilen üçüncü bir kelime daha bulunmaktadır. Ayete şöyle meal verilmektedir:

    Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o takdirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur. (3)

    Öncelikle bu mealdeki “yetinin” ifadesi de ayetin metnine aykırı olarak verilmiştir ancak konumuz farklı olduğu için onun üzerinde durmayacağız. Mealde, “hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız” ifadesi ile “adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız” ifadesinde geçen “adalet” kelimeleri, ayetin orijinalinde farklı kelimelerdir. Neredeyse birebir aynı cümleler gibi görünmesine rağmen, ayetin Arapça metninde ilk kelime قسط kıst, ikincisi عدل adl kelimesidir. Mealin sonundaki “adaletten ayrılmamanız için daha uygundur” ifadesinde yer alan “adalet” kelimesi önceki ikisinden de farklı olan “عول avl” kelimesidir. Kısacası ayette birbirlerinden tamamen farklı üç kelime de Türkçeye adalet kelimesiyle aktarılmıştır. Bu durum meal okumanın ne derece yüzeysel bir okuma olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir. Bu sebeple meal okumak hiçbir zaman Kur’an okumakla eşdeğer bir çalışma değildir.

    قسط kıst ve عدل adl kavramlarının birlikte yer aldığı Bakara 282, Nisâ 135 ve En’âm 152. ayetlerin meallerinde de durum farklı değildir. قسط kıst ve عدل adl kelimelerinin her ikisinin de “adalet” şeklinde çevrilmesi, aralarında bir fark olmadığı yani eşanlamlı kelimeler olduğu izlenimini doğurmaktadır. Oysa Allah’ın Kitabında kullanılan kelimeler için böyle bir şey söylemek mümkün olmamalıdır.

    القسط Kıst Kelimesinin Sözlüklerdeki Anlamı

    Kur’an’da  ق س ط ka-se-ta kök harflerinden kelimeler 24 ayette 27 kez geçmektedir. Bunlardan üçü fiil formundadır. Kelime 15 yerde “القسط el’kıst” şeklinde marife isim olarak karşımıza çıkmakta, iki ayette terazi anlamında “القسطاس kıstas” şeklinde yer almakta, bu formuyla “ölçüt, kriter” anlamında dilimizde de kullanılmaktadır. Yine bu kökten olan “taksit” kelimesi de Türkçe’de kullanımı olan kelimelerdendir. 

    Sözlükler kelimenin anlamını “adil paylaştırılmış pay, nasip” şeklinde vermektedirler (4). Mûteber sözlüklerden Mekâyis, قسط ka-se-ta kökünden olan القسط kıst kelimesinin birbirine zıt iki anlama geldiği bilgisini vermektedir. Bu sözlüğe göre kelimenin القِسط kıst şeklinde okunan formu “adalet”, aynı şekilde yazılıp القَسط kast şeklinde okunan formu ise “haksızlık, zulüm (الجور)” anlamına gelmektedir (5). Sözlük aynı zamanda القسط kıst kelimesinin “pay” anlamına geldiği bilgisini de vermekte, “bir şeyi aramızda pay ettik, bölüştük” anlamına gelen تقسطنا الشيء بيننا ifadesini kelimenin bu anlamdaki kullanımına örnek göstermektedir (6).

    Bir başka mûteber sözlük olan Müfredat ise القسط kıst kelimesinin anlamını “yarı yarıya bölüşmek gibi adaletle sahip olunan pay” şeklinde verdikten sonra, aynı zamanda “başkasının payını almak şeklinde haksızlık, zulüm (الجور)” anlamına da geldiğini belirtmektedir. Bu sözlüğe göre kelimenin if’âl bâbından mastarı olan الإقساط iksât, “başkasının kıstını (payını) vermek” anlamındadır. Bu sebeple kelime if’âl bâbına girerek أقسط eksata formunu kazandığında “başkasının payını adaletle vermek” anlamını kazanmaktadır. Buna göre kelimenin sülâsi mücerredi olan قَسَطَ kaseta fiili “haksızlık etti”, if’âl babı olan أقَسَطَ eksata fiili ise “adil davrandı” anlamına gelmektedir (7). 

    Bu durumu dilciler if’âl bâbının bir özelliği olarak da açıklamaktadırlar. Onlara göre bir kelimenin if’âl bâbında aldığı fazladan أ elif harfinin, fiilin sülâsisindeki anlamı izâle etmek, yani yok etmek ve tersine çevirmek gibi bir etkisi vardır. Bu kural قسط fiiline uygulandığında قسط kaseta haksızlık etti, أقسط eksata adil davrandı anlamını kazanmaktadır. Müfredât’taki tarif bu kurala uygun olarak yapılmıştır. Lisân’ul Arab adlı sözlükte de durum Müfredât’ta dile getirildiği gibidir (8).

    Sonuç olarak; kelimenin anlamını sözlüklerden öğrenmeye kalktığımızda işin içinden kolayca çıkabilmenin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. İleride detaylı olarak görüleceği gibi kelimenin Kur’an’daki kullanımlarına bakıldığında القسط kıst kelimesi için “birine payını, hakkını tam olarak vermek” şeklindeki anlamın uygun olduğu söylenebilir. Zaten terazi anlamına gelen القسطاس kıstas kelimesinin bu kökten türetilmiş olması da bu anlamı destekleyen bir durumdur. Ancak bu anlam Kur’an açısından yeterli midir? Sözlüklerin kelimeye aynı zamanda “haksızlık, zulüm” anlamlarını da katma çabalarının altında yatan sebep nedir? Bu çabaya gerekçe olarak dile getirilen “bir kelimenin, if’âl bâbına girdiğinde sülâsisindeki anlamının zıttı bir anlam kazanacağı” iddiası Kur’an’dan onay alabilir mi? Böyle bir iddia akla ve dilin mantığına uygun mudur? Bu soruların cevapları için ilgili ayetlere yakından bakmamız gerekecektir.

    القسط Kelimesinin İki Zıt Anlama Gelemeyeceğinin Kur’an’dan Delilleri

    Arapçada kelimeler çoğunlukla üç adetten oluşan (sülâsî) kök harflerinden türetilmişlerdir. Aynı kök harflerinden türemiş kelimeler her ne kadar farklı anlamlarda olabilirlerse de kök anlamlarıyla irtibatları tamamen kopmaz. Zaten o kökten türemiş olmalarının sebebi budur. Ancak aynı kökten olan iki kelimenin birbirlerinin zıttı olan iki anlama gelmesi, bu iki kelimeden birinin kök anlamıyla irtibatının tam olarak kopması anlamına gelir ki bu durum dilin mantığına aykırıdır. 

    “ق س ط ka se ta” kök harflerinden türemiş iki kelimenin birbirine zıt iki farklı anlama geldiğinin ileri sürülmesi, Cin Suresinde geçen “القاسط kâsit” ifadesinden dolayıdır:

    وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُولَـٰئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا

    İçimizden teslim olanlar da var, kâsit olanlar da. Kim teslim olursa, işte onlar doğrunun peşindedirler. Kâsitlere gelince; onlar Cehenneme odun olurlar. (Cin72/14-15)

    “القاسط kâsit” ifadesi Kur’an’da iki kez sadece bu ayetlerde geçmektedir. القاسط kâsit, قسط kaseta fiilinin ism-i fâilidir yani bu fiili yapan kişiye verilen isimdir. Fiilin if’âl babı olan أقسط eksata fiilinin ism-i fâili ise “المقسط muksit” kelimesidir ve “kıstı yerine getiren kişi” anlamına gelir. Yukarıdaki ayette kâsitlerin cehennem odunu olacakları bildirilirken muksitler Kur’an’da daima övülmekte, Allah’ın bu kişileri sevdiği bildirilmektedir (9). Sözlüklerde bu kelimeyle ilgili olarak yer alan, “birbirinin zıttı olan iki anlama geldiği” iddiasının, Kur’an’daki bu zıt kullanımın anlaşılmasında yaşanan zorluktan dolayı ortaya atıldığı anlaşılmaktadır. Ancak aynı kökten gelen “قسط kaseta” ve “أقسط eksata” kelimeleri dilin mantığına aykırı olmasının dışında iki önemli sebepten daha birbirlerinin zıttı olamazlar:

    Birincisi; قسط kaseta kelimesi iki ayette ism-i tafdil formunda “أقسط eksatu” şeklinde “daha adil” anlamında kullanılmış, yani sülâsi formu tercih edilmiştir (10). Eğer قسط kaseta fiili sözlüklerin iddia ettikleri gibi “haksızlık etti” anlamında olsaydı أقسط eksatu ifadesinin de “daha haksız” anlamına gelmesi gerekirdi. Oysa bu kelimeye Kur’an’da geçtiği her yerde “daha adil” anlamı verilmektedir. Zaten eğer fiilin if’âl bâbı adil olma anlamına geliyorsa “daha adil” demek için “أقسط eksatu” değil, “كثير إقساطا kesîru iksâten” ifadesinin kullanılması gerekirdi. Bu da fiilin sülâsîsinin “haksızlık etti”, if’âl bâbının ise bunun tam zıttı olan “adil davrandı” anlamında olamayacağını gösterir. Bazı sözlükler bu sorunu, kelimenin القَسط kast ve القِسط kıst şeklinde iki mastarı olduğunu ve kâsit ile muksit kelimelerinin bu iki farklı mastardan türetildiğini öne sürerek aşmaya çalışmışlardır. Arapça’da bir kökün farklı mastarları olabilir ve bu, anlama da etki eden bir farklılıktır. Ancak farklı mastarlara sahip olmanın aynı kökten gelen bir kelimeyi tam zıt anlamına çevirmesi garip ve anlaşılması güç bir durumdur. Dolayısıyla sözlüklerdeki bu iddialar, Kur’an’daki القاسط kâsit ve المقسط muksit zıtlığına bir izah getirmek maksadıyla ortaya atılmış gibi görünmektedir. 

    İkincisi; Cin Suresinin 14. ayetinde “القاسط kâsit” kelimesi “المسلم müslim” kelimesinin zıttı olarak kullanılmıştır. Eğer sözlüklerin iddiası doğru olsaydı ayette kâsitin zıttı olarak müslim değil, “المقسط muksit” kelimesinin kullanılması gerekirdi. 

    Bu durumda Cin Suresindeki olumsuz anlamdaki kullanımın, aynı kökten gelen bir kelimenin farklı formlarının birbirinin zıttı olabileceği iddiasından başka bir açıklaması olması gerekir.

    القسط Kelimesine Kur’an’ın Verdiği Anlam

    القاسط Kâsit ile المقسط Muksit Farkı

    القاسط kâsit ile المقسط muksit kelimeleri arasındaki anlam farkı bâblarından kaynaklanmaktadır. Ancak bu fark kelimenin birbirinin zıttı iki anlama geldiğini göstermez. المقسط muksit kelimesi, if’âl bâbının ism-i fâili yani “iksât eden kişi” anlamındadır. İksât etmek belli bir kısta uymak yani paylaştırmayı “belli bir kıstı gözeterek, ona uyarak” yapmak demektir. Kelimenin Kur’an’da nekira (belirsiz) olarak kullanılmaması, daima marife (belirlilik takısı olan ال el ile) geçmesi de bu anlamı destekleyen bir durumdur. Marife olarak ”القسط el’kıst” şeklinde kullanıldığı ayetlerden biri olan aşağıdaki ayette bunu görmek mümkündür:

    …وَإِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُم بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ

    …Hüküm verirsen, aralarında “o kıst القسط” ile hüküm ver. Allah muksitleri (iksât edenleri) sever. (Mâide 5/42)

    Görüldüğü gibi muksit, yani iksât eden kişi, bunu belirlenmiş bir kıst ile yapan kişi olarak tanımlanmıştır. Hükmün belirlenmiş bir kıstla verilmesi yani iksât edilmesi, hüküm verilecek konuda kişilerin haklarını belli bir ölçüye uyarak vermek, yani kişisel görüşe değil, o konudaki kanuna uymak demektir. Cin Suresindeki القاسط kâsit ise fiilin sülâsîsinin ism-i fâilidir. Bu kullanımda, kıst fiilini yapan kişinin “القسط el’kısta yani belli bir kıst”a uymadığı, kıstı kendisinin belirlediği, yani hakkı kendi inisiyatifine göre paylaştırdığı görülmektedir. Çünkü 14. ayette “القاسط kâsit” kelimesi “teslim olan” anlamındaki “المسلم müslim”in zıttı olarak kullanılmış, hatta teslim olanların doğrunun peşinde oldukları belirtilmiştir:

    وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُولَـٰئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا

    İçimizden müslimler (teslim olanlar) de var, kâsit olanlar da. Kim teslim olursa, işte onlar doğrunun peşindedirler. (Cin72/14)

    Kur’an’da المقسط muksit ise “القسط el’kıst’ı”, belirlenmiş bir kıstı uygulayan, böylece insanlara haklarını tam olarak veren kişi anlamında karşımıza çıkmaktadır. Kıstı uygulamak için uyulması gereken ölçüt için de aynı kökten “قسطاس kıstas” kelimesi kullanılır. Doğru kıstasa teslim olan kişi, insanlara haklarını tam olarak verir, yani iksât eder ve “مقسط muksit” olur. Teslim olunması gereken kıstas, herkes için bağlayıcı olan bir ölçü aleti olabileceği gibi Allah’ın kanunları veya şahit olunan gerçekler de olabilir. Nitekim Rabbimiz Kitabı ve mîzanı “القسط belirli bir kıstı” yerine getirmek için indirdiğini bildirmektedir:

    لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ… 

    Elçilerimizi açık belgelerle gönderdik; beraberlerinde Kitab’ı ve mîzanı indirdik ki insanlar “o kıstı القسط” yerine getirsinler. (Hadîd 57/25)

    Görüldüğü gibi Kitap ve mîzan yani denge, “القسط belli bir kıst”ı yerine getirmek için indirilmiştir. Bu da her ikisine de teslim olunması gerektiğini gösterir. Allah’ın koyduğu ölçülere teslim olarak hakkı sahibine vermek Allah’ın belirlediği “القسط o kıstı” yerine getirmektir. Bunu yapana muksit denir. “قاسط kâsit” de bir ölçüte teslim olan kişidir. Ancak onun teslim olduğu kıstas Allah’ın belirlediği doğru kıstas değildir. “المقسط muksit”in kıstası Allah’ın Kitabı veya ölçüm aletleridir. Bu sebeple onun yaptığı iş Kitabın veya doğru ölçüm aletinin belirlediği القسط el’kıst ile olur.

    القسط el’kıst ifadesinin belirlenmiş bir kıst, الإقساط iksât ifadesinin de bu belirlenmiş kıstı uygulamaya koymak anlamına geldiğini Nisâ 3 ve 127. ayetleri birlikte değerlendirerek de görmemiz mümkündür:

    وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَىٰ فَانكِحُوا مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاءِ مَثْنَىٰ وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ … 

    Yetimler hakkında iksât edememekten korkarsanız sizin için uygun olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın… (Nisâ 4/3)

    Ayette yetimler konusunda iksât edememekten (kıstı uygulayamamaktan) söz edilmesi, erkeğin, bakımını üstlendiği yetim kızla evlenmesi durumunda malını tam verememekten ve böylece onun hakkına girmekten korkması ile ilgilidir. Ayetin devamında nikâhtan bahsediliyor olması da bunu gösterir. Yetim kızın malının miktarı Nisâ Suresi’nin mirasla ilgili 11, 12. ayetlerinde belirtilmiştir. Dolayısıyla buradaki iksât bu ayetlerde belirlenmiş kıstı uygulamak, yani ayetlerin belirlediği miras malını kendisine tam vermek anlamındadır. Nitekim Nisâ Suresinin bu ayeti açıklayan 127. ayetinde de el’kıst bu anlamda kullanılmıştır:

    وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاءِ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ فِيهِنَّ وَمَا يُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَاءِ اللَّاتِي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ أَن تَنكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْوِلْدَانِ وَأَن تَقُومُوا لِلْيَتَامَىٰ بِالْقِسْطِ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِهِ عَلِيمًا

    Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki; onlar hakkındaki fetvayı Allah veriyor: Onlar için “yazılmış olanı” kendilerine teslim etmeyip kendileriyle evlenmek istediğiniz yetim kadınlar, hatta güçsüz çocuklar ve bütün yetimler için “kıstı” yerine getirmek konularındaki fetva, size bu kitapta sıralanan ayetlerdedir. İyilik olarak ne yaparsanız Allah onu mutlaka bilir. (Nisâ 4/127)

    Ayette yetim kızlar için “yazılmış olan” ifadesi, ilgili miras ayetleriyle belirlenmiş olan miktardaki malı ifade etmektedir. Bu konuda kıstın uygulanması o ayetlere teslim olunarak kıza ait olan malın kendisine tam olarak verilmesidir. Yani herhangi bir kısta değil, Allah tarafından belirlenmiş kısta uyulacaktır. Arapça ifade etmek gerekirse bu ayetteki قام بالقسط (kıstı yerine getirme) Nisâ 3. ayette  الإقساط iksât olarak dile getirilmiştir. 

    Borcun yazılmasını hükme bağlayan Bakara Suresi 282 ve evlatlıkların öz babalarına nispetle çağrılmasını emreden Ahzab Suresi 5. ayetlerde geçen  هُوَ أَقْسَطُ عِندَ اللَّهِ “bu Allah katında daha kısttır” ifadesindeki عند الله “Allah katında” ibareleri de kıst kavramının teslimiyetle ilgisini ortaya koymaktadır. Ayetlerde belirtilen şekilde davranmanın, “Allah katında” daha kıst olduğunun söylenmesi bu konularda bizim kendimizden bir ölçüt belirlememizin mümkün olmadığını, bize laf düşmeyeceğini belirtmektedir.

    Sonuç olarak; hakkı sahibine vermede belli bir ölçüyü esas alana “o belli kıstı yerine getiren” yani iksât eden anlamında muksit, ölçüyü kendisi belirleyene “belirlenmiş bir kıstı değil, kendi belirlediği kıstı yerine getiren” anlamında kâsit denmiştir.

    القسط Kıst Kelimesinin Anlamı: Doğru ölçüte teslim olarak pay sahibine payını tam vermek

    Kıst ifadesinin ölçü ve tartı ile ilgili ayetlerde kullanılması, bir takım cihazlara ve onlarla ilgili belirlenmiş stardartlara teslim olunarak hakkı sahibine tam vermenin emredildiğini göstermektedir:

    … وَأَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ  لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا …

    … Ölçeği ve tartıyı kıst ile tam uygulayın. Biz kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemeyiz… (En’âm 6/152)

    Ölçeği kıst ile tam uygulamanın ne anlama geldiği ayetin benzeri olan şu ayette açıklanmıştır:

    أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ 

    Ölçeği tam uygulayın ve eksik ölçenlerden olmayın. (Şuarâ 26/181)

    Ayetin “eksik ölçenlerden olmayın” emri, yukarıdaki ayetteki kıst ile yapmanın ne demek olduğunu açıklamaktadır. Buna göre ölçeği tam uygulamak, onu eksiltmemek anlamına gelir. Çünkü ölçek anlamı verdiğimiz keyl, içine alacağı madde miktarı belirlenmiş ölçekler için kullanılır. Mesela süt alırken doldurulan kabın tam 1litrelik olması gibi. Dolayısıyla ölçeği kıst ile yapmak, onu tam doldurmak, eksiltme yapmamak, yani herkes için önceden belirlenmiş olan kriterlere tam uymak anlamındadır. Bir başka ayette aynı emir “أقيموا ekiymû” fiiliyle verilmiştir:

    وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ 

    Tartma işini kıst ile koruyun ve tartıda eksiltme yapmayın. (Rahmân 55/9)

    İki şeyi birbiri ile kıyaslayarak yapılan ölçüme vezn yani tartma denir. Terazinin iki kefesinden birinde tartılan şey, diğer kefedeki ölçeğe tam eşdeğer ağırlıkta olmalıdır. Eğer ölçek olması gerekenden hafifse yani mesela 1 kg’lık ağırlık, üzerinde 1 kg. yazmasına rağmen daha hafif olarak ayarlanmışsa tartılan şey ona eşit olduğunda 1kg’dan hafif olacak ama 1 kg. zannedilecektir. İşte ayetin “وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ tartıda eksiltme yapmayın” bölümü bu durumu dile getirmekte, buna kıst ile tartmak denmektedir. Dolayısıyla bir kez daha kıst kelimesinin, “doğru kritere teslim olarak hak verme” anlamına geldiği ortaya çıkmaktadır. Nitekim tartmanın doğru çalışan bir ölçü aletiyle yapılması gerektiği Kur’an’da yine “قسط kaseta” kökünden türetilmiş ve “terazi” anlamına gelen “القسطاس kıstas” kelimesiyle emredilmektedir:

    وَأَوْفُوا الْكَيْلَ إِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا

    Ölçtüğünüzde ölçüye bağlı kalın ve doğru kıstas ile tartın. Böylesi iyidir ve en güzel sonucu verir. (İsrâ 17/35)

    أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ

    Ölçeğe bağlı kalın ve eksik ölçenlerden olmayın. Doğru kıstas ile tartın. (Şuarâ 26/181, 182)

    Bir başka ayette aynı konu Şuayb Aleyhisselamın dilinden şöyle ortaya konmaktadır:

    وَيَا قَوْمِ أَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ

    Ey halkım! Ölçeğe ve tartıya kıst ile bağlı kalın. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin. Ortalığı birbirine katıp doğal düzeni bozmayın. (Hûd 11/85)

    Ayetteki “بخس bahs” kelimesi “bir şeyi olması gerekenden eksik vermek” anlamındadır (11). Dolayısıyla, ayete göre kıst ile ölçeğe ve tartıya uymak, belirlenmiş ve üzerinde taraflarca mutâbık kalınmış standartlara teslim olarak ölçüp tartmak anlamındadır.

    Bu durumda kâsit için de hakkı karşı tarafa yanlış aksettiren böylece haksızlığa sebep olan kişi demek yanlış olmayacaktır. Diğer bir deyişle üzerinde 1 kg. yazan ağırlığın 1 kg.’dan az olduğunu bile bile onunla ölçüm yaparak haksızlığa sebep olan kişi kâsittir.

    القسط kıst kelimesi, Allah’ın ahirette vereceği karşılıkla ilgili olarak da kullanılmaktadır. Bu da kelimenin teslimiyet vurgusunu güçlendiren bir durumdur. Burada teslim olunarak gözetilecek şey insanların dünya hayatlarında yaptıkları işlerdir. Kıyamet günü kurulacak olan ve kimseye hardal tanesi kadar bile haksızlık yapmayacak olan hassas teraziler için kıst terazileri ifadesi kullanılmaktadır:

    وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا ۗوَكَفَىٰ بِنَا حَاسِبِينَ 

    Kıyamet günü kıst terazileri kurarız; kimse bir haksızlığa uğratılmaz. Bir hardal danesi ağırlığında bile olsa terazilere koyarız. Biz hesap görmeye yeteriz. (Enbiyâ 21/47)

    İnsanların dünyada yaptıklarının karşılığını ahirette tam olarak alacaklarını bildiren ayetlerde de yine kıst ifadesi geçmektedir. 

    إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا وَعْدَ اللَّـهِ حَقًّا إِنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِّنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ 

    Hepinizin dönüşü O’nadır. Bu, Allah’ın verdiği gerçek vaadidir. O yaratmaya başlar, sonra inanıp güvenen ve iyi işler yapanlara karşılığını kıst ile vermek için onu tekrarlar. Kafirlik edenlere, kafirliklerine karşılık kaynar sudan bir içecek ve acıklı bir azap vardır. (Yunus 10/4)

    Ayette iyilik yapanlara karşılığının kıst ile verilecek olması hiçbir işlerinin ziyan edilmeyeceğini gösterir. Nitekim aynı konudaki bir başka ayette وفى veffâ fiili kullanılmasından yukarıdaki ayette geçen “kıst ile cezâ”nın (12) bu anlamda olduğu anlaşılmaktadır:

    وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

    İman eden ve iyi işler yapanlara gelince; onlara ücretleri tastamam verilir. Allah haksızlık edenleri sevmez. (Âl-İmrân 3/57)

    Dünya hayatını doğru yaşamamış kişiler de yine yaptıklarının karşılığın kıst ile alacaklardır:

    وَلَوْ أَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْأَرْضِ لَافْتَدَتْ بِهِ وَأَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ 

    Yanlışlara dalmış her bir kişi, yeryüzünün bütün malları kendisinin olsa, o gün tereddüt etmeden fidye olarak verir. Azabı görünce için için pişmanlık duyacaklardır. Aralarında kıst ile hüküm verilmiştir. Haksızlığa uğratılmazlar. (Yunus 10/54)

    Bu ve Yunus Suresi 47. ayette yer alan el’kıst ile hüküm verilmesi ifadesi de bahsedilen kişilerin yaptıkları her şeyin karşılığını, gerçekle birebir örtüşen şekilde, tam almış olmaları anlamındadır. Bir kez daha kıst ifadesi ile gerçeğe uygun hüküm verilmiş olması ifade edilmiştir. Nitekim bu ayetin benzeri olan aşağıdaki ayette geçen “hesaba katmadıkları şeylerin ortaya çıkarılması” ifadesi de kısta verdiğimiz bu anlamı belirginleştirmektedir:

    وَلَوْ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ مِن سُوءِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَبَدَا لَهُم مِّنَ اللَّهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ

    Yeryüzünde olanlar ve bir o kadarı daha zalimlik edenlerin olsa, kıyamet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için hepsini fidye olarak verirler. Çünkü hiç hesaba katmadıkları şeyler Allah tarafından ortaya çıkarılmıştır. (Zümer 39/47)

    Allah’ın koyduğu ölçüyü kıst ile yapmak ve böylece hakkı sahibine tam olarak vermek için teslim olunacak kıstas ise Allah’ın Kitabıdır. Hüküm verilirken “kıst ile” verilmesinin emredilmesi de Allah’ın Kitabında koyduğu kanunlara teslim olarak hükmedilmesi anlamındadır:

    سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ أَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ فَإِن جَاءُوكَ فَاحْكُم بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ وَإِن تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَن يَضُرُّوكَ شَيْئًا وَإِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُم بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ إِنَّ اللَّـهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ

    Onlar yalan söylemek için kulak kesilen, haram yemeyi meslek edinen kimselerdir. Sana gelirlerse ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir şekilde zarar veremezler. Hüküm verirsen aralarında kıst ile hüküm ver. Allah muksitleri sever. (Mâide 5/42)

    Nebimize kendisine başvuran yahudilerle ilgili hüküm vermesi durumunda el’kıst ile hüküm vermesi emredilmektedir. Bunu ancak Allah’ın onlara gönderdiği Kitapta, ilgili konuda koyduğu kanunlara teslim olmak suretiyle gerçekleştirebileceğini devamındaki ayetlerden görebilmekteyiz:

    وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِندَهُمُ التَّوْرَاةُ فِيهَا حُكْمُ اللَّـهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِن بَعْدِ ذَٰلِكَ وَمَا أُولَـٰئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ إِنَّا أَنزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُوا لِلَّذِينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْأَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِن كِتَابِ اللَّـهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَاءَ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللَّـهُ فَأُولَـٰئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

    Ellerinde Tevrat, içinde Allah’ın hükmü varken seni nasıl hakem yapıyorlar! Hakem yapıyor, sonra da yüz çeviriyorlar? Bunlar inanan kimseler değillerdir. İçinde doğru yol rehberi ve bir nur bulunan Tevrat’ı biz indirdik. Allah’a teslim olmuş nebiler, Yahudilere onunla hüküm verirlerdi. Kendini Rabbinin yoluna adayanlar ve âlimler de Allah’ın kitabını koruma ve onun Allah katından olduğuna şahitlik etme görevleri gereği, onunla hüküm verirler. Siz insanlardan çekinmeyin; benden çekinin. Ayetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın. Her kim Allah’ın indirdiği ile hüküm vermezse kâfirler işte onlardır. (Mâide 5/43,44)

    Ayetler kıst ile hüküm vermek için Allah’ın indirdiği Kitaba teslim olmak gerektiğini net bir şekilde gözler önüne sermektedir. Sosyal konularda hükmü kıst ile verebilmek Allah’a teslim olmakla mümkün olabilmektedir. 

    Şahitliğin de kıst ile yapılması emredilmektedir. Çünkü şahit olunan konuda gerçek neyse ona teslim olunması gerekir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ لِلَّـهِ وَلَوْ عَلَىٰ أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ فَقِيرًا فَاللَّـهُ أَوْلَىٰ بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوَىٰ أَن تَعْدِلُوا وَإِن تَلْوُوا أَوْ تُعْرِضُوا فَإِنَّ اللَّـهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا

    Ey inanıp güvenenler! Kendi aleyhinize, ana-babanız veya en yakınlarınızın aleyhine bile olsa kıstı yerine getiren, Allah için şahitlik eden kişiler olun. Aleyhine şahitlik yaptığınız kişi ister zengin ister fakir olsun; Allah, onlara daha yakındır. Kendi arzunuza uymayın ki adil olasınız. Lafı eğip büker veya şahitlikten kaçınırsanız bilin ki Allah, yaptığınız her işin iç yüzünü bilir. (Nisâ 4/135)

    Ayette kıstı yerine getirmenin şahit olunan konuda gerçeğe teslim olmak olduğu, yani kıst ile teslimiyet ilişkisi çok net bir biçimde açıklanmıştır. Buna göre;

    • Kişi kendisinin, ana-babasının veya en yakınlarının aleyhine de olsa gerçeğe teslim olacaktır.
    • Aleyhine şahitlik yapılan kişi zengin veya fakir de olsa gerçeğe bağlı kalacaktır.
    • Kendi arzusuna uymadan gerçeğe teslim olacaktır.
    • Lafı eğip bükmeden gerçeğe teslim olacaktır.

    İşte bütün bunları tam olarak yerine getirdiğinde, yani gerçeğe tam teslim olduğunda el’kıstı sağlamış, yani şahitliğini tam bir biçimde yerine getirmiş, böylece herkese hak ettiği payı tam vermiş olmaktadır. Benzer bir ayet olan Mâide Suresinin 8. ayeti gerçeğe teslim olmanın bir şartını daha bildirmektedir; adaleti nefretin önüne geçirmek:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ لِلّهِ شُهَدَاء بِالْقِسْطِ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلاَّ تَعْدِلُواْ اعْدِلُواْ هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ 

    Ey inanıp güvenenler! Allah için dik duran, kıstı yerine getiren kimseler olun. Bir topluluğa olan nefretiniz, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Siz adil olun! Yanlıştan korunmak için uygun olan budur. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. Allah, yaptığınız her şeyin iç yüzünü bilir. (Mâide 5/8)

    Kıst kavramının Allah’ın kanunlarına teslimiyet vurgusuyla kullanıldığını görebileceğimiz bir kullanımı da A’râf Suresi’nde karşımıza çıkmaktadır. İlgili iki ayet şunladır:

    وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءَنَا وَاللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ‏ قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ‏

    Çirkin bir iş yaptıklarında atalarımızı bu yol üzerinde bulduk, bunu Allah bize emretti dediler. De ki; Allah bu tür çirkin işleri emretmez; hakkında bilginiz olmayan şeyleri Allah’a mı mal ediyorsunuz? De ki; Rabbim kıstı emretmiştir. Her secde yerinde O’na yönelin, dini O’na has kılarak sadece O’na dua edin. Sizi başta yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz. (A’râf 7/28-29)

    Ayetlerde Allah’ın dininde yani emirleri arasında yer almayan bir işin O’nun emri sayılmasının yanlışlığı dile getirilirken “Rabbim kıstı emretmiştir” buyurulmaktadır. Yani emredilen şey Allah’ın gerçek dinine teslim olarak hak ile batılı doğru biçimde birbirinden ayırmaktır. Batılın hak kabul edilmesi payın doğru verilmemesi demektir. Bu tıpkı yukarıda açıkladığımız, 1 kg’lık ağırlığın aslında 1 kg.’dan eksik olması gibi bir durumdur. Bir çirkinliği bile bile Allah’ın emri olarak kabul ettirmek Kur’an’ın terminolojii ile kâsitliktir. Bu sebeple “de ki Rabbim el’kıstı emretmiştir” ifadesi ile hakkı Allah’ın belirlediği ifade edilmiştir. Ayetin devamındaki “dini yalnızca O’na has kılarak sadece O’na dua edin” ifadesi de bu durumu göstermekte ve kıst kavramının teslimiyet vurgusunu desteklemektedir. 

    Doğru bir değerlendirme ile hakkı sahibine teslim etmek anlamındaki kıst bu yönüyle ilim sahiplerinin de sahip olmaları gereken bir vasıftır:

    شَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ وَالْمَلَائِكَةُ وَأُولُو الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيم 

    Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahittir, melekler ve kıstı yerine getiren ilim sahipleri de öyle. O Aziz ve Hakîm’den başka ilah yoktur. (Âl-i İmrân 3/18) 

    Yukarıdaki ayetlerden de gördüğümüz gibi kıstı yerine getirmek, Allah’ın koyduğu hükümlere teslim olmak, dini sadece Allah’a ait kılmak ve böylece doğru ile yanlışı birbirinden ayırmak demektir. İşte Allah’ın ve meleklerin Allah’tan başka ilah olmadığına şahitliği ile bu tavrı gösteren ilim sahiplerinin aynı konudaki şahitliği bu ayette eşdeğer tutulmuştur. Zira ilim tek başına yeterli değildir. Gerçeğe teslim olmadan gerçeği sadece biliyor olmanın bir anlamı yoktur.

    Kelimenin if’âl bâbından fiil olarak kullanıldığı üç ayetten biri şöyledir:

    لَّا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ أَن تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ

    Allah, sizinle din konusunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmanız ve onlara kıstı uygulamanız konusunda size bir yasak koymaz. Allah muksitleri (iksat edenleri) sever. (Mümtahine 60/8)

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi iksât etmek belirli bir kısta uymak demektir. Yani kişiye hakkını vermeyi teslim olunması gereken bir ölçüye göre yapmaya iksât denir. Bu ayette de sayılan kişiler için her konuda kıstı uygulamak, böylece onlara haklarını Allah’ın belirlediği ölçülere veya doğru ölçüm aletlerine uyarak vermenin yasaklanmadığı belirtilmektedir. Zira bu tutum aynı zamanda mümin olmayan toplumlar için yapacağımız bir örneklik ve tebliğ olacaktır.

    Sonuç

    Tüm bu bilgilerin ışığında kıst adalet kelimesi ile karşılanamayacak bir kavramdır. Adalet kelimesini anlamı, bir şeyi başka bir şey cinsinden denkleştirmektir. Adalet kavramını ve kıst ile ayrıldığı noktaları başka bir çalışmamızda ayrıca ele alacağız. Kıst ise hakkı sahibine tam teslim etmek, bunu yapmak için de geçerli krtierlere teslim olmak anlamındadır. Kıstın gerçekleştirileceği konuya göre bu kriterler Allah’ın Kitabı, ölçüm aletleri veya yaşanmış gerçekler olabilmektedir. Böylesi ölçüleri belirlenmiş bir paylaşıma el’kıst, bu paylaşımı yapmaya iksât, yapana da muksit denir. Paylaşımı yaparken hak hukuk gözetmeyen ve yanlış kriterlere uyduğu için haksızlığa sebep olana da kâsit denir. Birbirine zıt gibi görünen iki kelimenin aynı kökten türetilmiş olmasının sebebi kelimenin kökündeki paylaşım yapma anlamından dolayıdır. 

    Bir dildeki kelimelerin birbirleriyle yakın anlamlarda olması olağan bir durumdur. Ancak bu kelimelerin eş anlamlı olarak kabul edilmesi dilde ifade zaafı olduğunun kabulü anlamına gelir. Rabbimiz, birbirine yakın anlamlarda da olsa iki farklı kelime tercih etmişse bunun mutlaka bir sebebi olması gerektiğini kabul etmemek her şeyden önce O’na zayıflık isnad etmek anlamına gelecektir. Kur’an’da tercih edilmiş kelimeler arasındaki anlam farkları çok ince olabilir. Zaten anlatılan konuyla alakalı detaylı bilgiler edinmemizi bu ince farklar sağlar. Kur’an’ın gerçek mucizesi ve Allah’ın Kitabı olduğunun en büyük göstergesi kelime tercihlerinde yatmaktadır. Rabbimiz sadece 600 küsür sayfalık bir kitapta 1700’den fazla ayrı kökten kelime kullanarak adeta matematiksel bir kesinlik ortaya koymuştur. Matematikte sembollerle ortaya konan evrensellik, değişmezlik ve herkes için aynı olan yorumlanamaz kesinlik ve rijitlik, Kur’an’da dil kullanılarak ortaya konmuştur. Bir insanın bunu yapabilmesi mümkün değildir.

    Kıst kavramı bu durumu bir kez daha tecrübe etmemize sebep olmuştur. Adalet kelimesi ile yakın anlamda olması onunla eş anlamlı olduğunu değil, ondan farklı bir şeyler anlatmakta olduğunu gösterir. Yine bu kavram sayesinde sözlüklerin ve dil bilgisi kitaplarının verdiği bilgilerin de Kur’an ışığında yeniden değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Kur’an’da muksit ve kâsit birbirlerine zıt anlamlar ifade ediyorlar diye kelimenin iki zıt anlama geldiğini söylemek, hatta bunun için Arapça’daki bâbları devreye sokarak, belli bâblar manayı zıtta çevirir şeklinde kural uydurmak işin kolayına kaçmak olur. Yapılması gereken, kavramlara Kur’an’ın verdiği anlamı tespit etmeye çalışmak olmalıdır. 

    Tüm bu ortaya koymaya çalıştığımız konular aynı zamana meal yazmaya kalkışmanın da ne kadar büyük cesaret isteyen bir iş olduğunu göstermektedir. Birbirinin benzeri yüzlerce meal yazmak için harcanan enerjiyi Kur’an kavramlarını doğru anlayıp tek bir meal üzerinde gerekli açıklamalar yapmak için kullanmak çok daha makuldür. Bu çalışmada bahsettiğimiz kavramın anlamını bir mealde yansıtmak kolay hatta mümkün olmayabilir. O zaman bu kavramları doğru bir biçimde ortaya koyan tefsirler ortaya koymak yapılması gereken asıl iş olmalıdır. Tefsirler eğer bu amaçla yazılırsa, bugüne kadar ortaya konan tüm çalışmalardan çok daha önemli ve faydalı bir iş yapılmış olur.

    Erdem Uygan

    Dipnotlar:

    1. D.İ.B. Meali
    2. A.g.e
    3. A.g.e
    4. Müfredât قسط maddesi.
    5. Mekâyis قسط maddesi.
    6. A.g.e
    7. Müfredât قسط maddesi.
    8. Lisan’ul Arab قسط maddesi.
    9. Mâide 5/42, Hucurat 49/9, Mümtahine 60/8
    10. Bakara 2/282, Ahzâb 33/5
    11. Bkz: Hûd 11/25, Yusuf 12/20
    12. Cezâ kelimesi iyi ya da kötü karşılık anlamındadır.
  • Uzmanlık ve İman

    Uzmanlık ve İman

    Uzun bir süredir gündemin birinci sırasında yer alan salgın sayesinde tıp alanında uzman olanlar hayatımıza yön vermeye başladılar ve devam ediyorlar. Medyanın etkisiyle büyük bir kitle, tıp uzmanlarının bir bölümüne iman ederken, medya tarafından dışlanan diğer bölümünün kâfiri oldular. Mevcut durumda tıp adına söz söyleme yetkinliğinde olanlar ikiye ayrılmış, her kesimin kendi mümin ve kâfirleri oluşmuş gibi görünüyor. Oysa salgından önce her iki kesim de uzman olmayanlar için aynı seviyede bilim adamlarıydılar. Bilimin, bilim adamı olmayanlar için imanın konusu haline gelmiş olduğu belki de ilk kez bu derece açık biçimde ortaya çıkmış durumda. Öyle ki; bir yıl boyunca hastalara yanlış ilaç verip belki de ölümlerine sebep olduğu halde “bilime inanın” sloganları ekranları doldurmakta. Çünkü uzman olmayanlar için söylenenlere iman etmek veya reddetmekten başka yapılabilecek bir şey yok. 

    Buna rağmen bilim adamlarına iman eden veya reddeden sıradan insanların hiçbiri onların okudukları kitapları okuyup bilim adına ahkâm kesmeye kalkmadılar. Salgından sonra tıp fakültelerinin ilgili bölümlerinde okutulan tıp kitaplarının satışlarında patlama da olmadı. Bilim adamlarının kullandıkları ve doğal olarak uzman olmayanlara hiçbir şey ifade etmeyen bir kaç tıbbî terimi kırık dökük diline dolayıp uzmanlara akıl öğretmeye kalkan bir kitle de oluşmadı. Medya tarafından hayatımıza zorla sokulan, Türkçesi olduğu halde korku yaratmak için yabancı dilde olanı pompalanan bir kaç terim dışında pek çok kavram sadece tıp uzmanlarının birbirleri ile anlaşmak için kullandıkları ifadeler olarak havada uçuşup durdu. 

    Aslında anlaşılması hiç de zor olmayan bu doğal durum, söz konusu Allah’ın Kitabı olduğunda her nedense tepki çekmektedir. “Kur’an teknik bir kitaptır, sayısız kavram içerir ve bu kavramlar işin tekniğini, dilini, metodunu bilen eğitimli uzman bir kadro tarafından yoğun mesailer harcanarak anlaşılabilir. Bu herkesin yapabileceği bir iş değildir, herkesin uzman olmasına gerek de yoktur” dediğimizde ruhban sınıfı oluşturmakla suçlanmak, “her şeyi bir tek siz mi biliyorsunuz” zırvasına maruz kalmak, “Kur’an’ı herkes anlamaz mı diyorsunuz” garabetine muhatap olmak yıllardır günlük rutinimiz arasında yer almakta. Bunları söyleyen hiç kimse salgında uzman olarak konuşanlara “bir tek siz mi biliyorsunuz, ne yani biz tıbbı anlayamaz mıyız” şeklinde çıkışmayı aklından bile geçirmemiştir. 

    Oysa Kur’an üzerinde yapılabilecek çalışmaların en alt seviyesini oluşturan meal okumak dahi aslında Allah’ın Kitabını değil, bir uzmanın yazısını okumaktır. Meal okuyan biri, kendisinden daha yetkin ve uzman bir kişiye teslim olmuş demektir. Başka çaresi yoktur. Hal böyleyken, anadilinde dahi doğru ve akıcı okuyamayan kitleler, iki satır meal okuyup birkaç kelimeyi yalan yanlış telaffuz eder etmez Arapçayı ve Türkçeyi kendisinden bin kat daha iyi bilen, tüm literatürü yalayıp yutmuş bir uzmana ayar vermeye kalkmaktadır. İnsanlar arasında, söz konusu Allah’ın Kitabı olduğunda, mealini okuyan herkesin alim kesildiği garip bir tavır hakim. 

    Kur’an’a bakıldığında ise insanlar Allah’ın Kitabı konusundaki bilgi derecelerine göre sınıflandırılmaktadırlar. Kitaptan hiç bilgisi olmayanlara “ümmî”, Kitap hakkındaki bilgisine değinilmeksizin, sırf ona sahip olmaları konu edilenlere “kendilerine Kitap verilenler (ûtu’l Kitap)”, Allah’ın Kitabı üzerinde uzmanlaşmış olanlara ise “ehl’i Kitap” denmektedir. Hatta bununla da yetinilmeyerek Kitabı okumanın ilmini derinlemesine bilenler için “rasihler” ifadesi kullanılır. Bunun dışında bilgi bakımından daha farklı tasnifler de yapılır. Yani Kur’an’a göre de Allah’ın Kitabı birileri tarafından uzmanlık seviyesinde bilinirken büyük kitleler bu kişilerden Kitabı öğrenirler. 

    Aslında bundan daha doğal bir şey de yoktur. Hayatın her alanında durum bu şekildedir. Herkesin doktor olması gerekmediği ve hatta olmaması gerektiği gibi herkesin Kur’an üzerinde derinlemesine bilgi sahibi olması da gerekmez. En iyi Kur’an aliminin de hastalanınca doktora muhtaç kalması gibi en iyi doktorun da Kur’an’ı onun ehlinden öğrenmesi çok doğaldır. 

    Tüm bunların yanı sıra birden fazla doktor olması tıpta herhangi bir konudaki gerçeğin de birden fazla olduğunu göstermez. Aksine gerçek bir tane olduğu için doktorlar içerisinde konunun gerçeğini bilen veya bilemeyip yanılanlar vardır. Allah’ın Kitabında da gerçek bir tanedir. Meallerin veya hocaların çok sayıda olması bu durumu değiştirmez. Bir konuda iki farklı görüş varsa biri mutlaka yanlıştır. Allah’ın Kitabı kişiden kişiye, devirden devire, toplumdan topluma değişiklik göstermez. Gösteriyorsa Allah’ın Kitabı değildir. 

    Bunları söylediğimizde bizi yeni bir ruhban sınıfı oluşturmakla suçlayanların muhakeme düzeylerinin hamam böceği mesabesinde olduğunu söylemek inşaallah hamam böceklerine hakaret sayılmaz. Ruhban sınıfı; Allah’a ait yetkilerin kendilerinde bulunduğunu iddia eden, Allah gibi günah affeden, dünya sıkıntılarından ve ahiret azabından kurtaran, kendilerini Allah’ın yanına ilah olarak yerleştirmiş sınıftır. Bu sınıf insanları din adına sömürmek için oluşturulur. Bunların Allah’ın Kitabında hangi kavram ne anlama geliyor, Rabbimiz burada bu kelimeyi neden kullanmış gibi dertleri yoktur.

    Kur’an’da söylenene uygun biçimde, “Kur’an’ı anlamanın bir metodu vardır, bu metotla ayrıntılı bilgiye ve hikmete ulaşılır, bu da uzmanlık gerektiren ve bu uzmanlığa sahip bir ekiple yapılabilecek bir iştir” dediğimizde bundan o ekibe kulluk edilmesinin istendiği sonucunu çıkarmak, henüz zihinsel açıdan ana sınıfı mertebesinin dahi çok altında bir seviyede olunduğunun açık kanıtı sayılmalıdır.

    Asıl Kur’an’ın farklı şekilde yorumlanabileceğinin iddia edilmesi, iki ayeti mealinden yarım yamalak okuyanın kendisini din adına konuşabilir durumda görmesi ruhban sınıfının oluşmasına davetiye çıkarır. Nitekim Rabbimiz Kur’an’ın Allah’ın açıklamasına ulaşmak yerine bir insan tarafından açıklanmaya ve yorumlanmaya kalkılması durumunda Allah’tan başkasına kul olunabileceğini bildirmektedir.

  • Deizm Safsatası(*)

    Deizm Safsatası(*)

    Allah’ın varlığı konusu, hiçbir ilahi kitabın ele aldığı bir konu olmadığı halde, din denince insanın aklına gelen temel konulardan biri haline gelmiş veya getirilmiştir. Bir insan her şeyi yaratan ve çekip çeviren bir yüce yaratıcının varlığını neden sorgular ve bu sorgulama nasıl olur da böyle bir yaratıcının olmadığı şeklinde bir sonuca varır? Bu sorunun cevabını bulmak için insanın bir yaratıcının varlığını kabul etmemekle ne elde etmeyi hedeflediğini, bundan nasıl bir çıkar sağlamayı umduğunu araştırmak gerekir. Çünkü ilahi kitaplarla dahi insanlığın zihnine çalınmamış bir olgunun o zihni bu kadar meşgul etmesinin, menfaat eksenli olmasının dışında makul bir açıklaması olması mümkün görünmemektedir.

    Kur’an’ın hiçbir ayetinde Allah’ın varlığı kanıtlanmaya çalışılmadığı halde kelâm eserlerinin ana konularından birinin Allah’ın varlığını ispat olması da insanın her dönemde böyle bir gündeminin olduğunu gösterir. Zira kelâmın bu konuyu böylesine derinden işlemesi, insanların bu konudaki üretimlerine cevap verebilmek maksadını taşıyor olmalıdır. Ancak bu gereksiz ispat için üretilen cevaplar da Kur’an’a değil, felsefeye dayandığından ister istemez faydasız ve sonuçsuz olmuştur. 

    Oysa Kur’an Allah’ın varlığını ispata tek bir ayet dahi ayırmamıştır. Kur’an’a bakıldığında insana Allah’ın varlığını anlatmaya gerek yoktur. Yaratılmış her varlık gibi insan da Allah’ın varlığını çok iyi bilir. Bundan şüphe duymak yaratılmış olmakla çelişen bir durumdur:

    قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللَّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ …

    Rasulleri şöyle dediler: Göklerin ve yerin yaratıcısı Allah hakkında şüphe mi olur?.. (İbrahim 14/10)

    Kur’an’ın temel konusu Allah’tan başka ilah olmadığıdır. İnsan, sadece Allah’a kul olduğunda hür, Allah’tan başka ilahlar edindiğinde ise köledir. Kur’an hür bireyler inşa eder. Herkesin kendi yaptığından sorumlu tutulması, her şeyden önce herkesin “kendi” olması demektir. Bir insan hür olmadan kendi olamaz. Bu sebeple her insan müslim, kâfir, münafık ve müşrik olmakta hürdür. Dünyada hiç kimse bunlardan birini seçmekten zorla alıkonulamaz, bunlardan birini seçmeye zorlanamaz ve bu seçiminden dolayı cezalandırılamaz. Her insan inanç konusundaki seçiminden dolayı sadece Allah’a hesap verecektir.

    İlk insandan itibaren yeryüzüne indirilen tek din İslam olduğuna, bütün ilahi kitaplar aynı dini insanlara ulaştırdığına(1) ve o dinde Allah’ın varlığına yönelik bir tartışmaya atıfta bulunulmadığına göre, insanı Allah’ın varlığını sorgulamaya götüren şey nedir? Ya da insan gerçekten böyle bir sorgulama yapar mı? Böyle bir sorgulamanın akla ve mantığa uygun bir yanı var mı? I.

    Teizm, Ateizm, Deizm

    Yunanca tanrı anlamına gelen theos kelimesinden türetilmiş olan teizm, her şeyi yaratan ve sürekli aktif olup her şeyi çekip çeviren tanrı varlığını kabul eden inanç türüdür. Bu tanrının bir tane olduğuna inanılıyorsa monoteizm, birden fazla olduğu kabul ediliyorsa politeizm olarak isimlendirilir. Bunun zıttı olarak, bir yaratıcının varlığını reddeden düşünce de ateizm terimi ile ifade edilir. Deizm ise aslında Yunanca’daki theos kelimesiyle aynı anlama gelen Latince deus kelimesinden türetilmiştir. Bu terim ilk kez 17. yy.’da geleneksel Ortodoks inançlardan sapan düşünürler için kullanılmıştır.(2) Aynı dönemde bir takım Hristiyan ilahiyat eserlerinde, Allah’a ve O’nun kâinatı yarattığına inandığı halde İsa Mesih ve Hristiyan doktrinlerini inkâr eden kişiler için kullanılan bir terim haline gelmiştir. Bunun teizmden farkı, deizmin tanrısının pasif, kainatı yaratıp kenara çekilmiş, insanları da kendi haline bırakmış bir tanrı olmasıdır. Kelime bugün Müslümanlar arasında da aynı anlamda kullanılmakta, Allah’ın varlığını ve yaratıcılığını kabul ettiği halde onun bir nebi ve kitap gönderdiğini reddeden görüş deizm olarak adlandırılmaktadır.

    Ateizmin Mantıksızlığı

    Teizmin antitezi niteliğindeki ateist görüş, kâinatı ve içerisindeki her şeyi yaratan bir yüce yaratıcının olmadığı iddiasını savunmaktadır. Her iddia gibi bu iddianın da ispata muhtaç olduğunun farkında olan ateistler bu ispatlamayı iki şekilde yapmaya çalışmaktadırlar. Bunlardan biri ve olması gerekeni, kâinattaki her şeyin bir yaratıcıya ihtiyaç duymadan da bugünkü muazzam düzenlilik ve kusursuzlukta kendiliğinden meydana gelebileceğinin ispatlanmasıdır. Diğeri ise genelde ilahi kitapların, özelde Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığının ispatlanmasıdır. Aslında ateist görüşün bu ikinci ispata girmesi saçmadır. Çünkü Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığını, hatta yeryüzünde din namına ne varsa hepsinin insan uydurması olduğunu ispatlamak kâinatı yaratan bir yüce varlığın olmadığını ispatlamaz. Bu ikinci tür ispat aslında sadece deist görüşün yapması gereken ispat türüdür. Çünkü kâinatın yaratılmış olduğu, insanlığın ilahî kitaplara borçlu olduğu bir görüş değildir. İlahî bir kitapla karşılaşmamış normal bir insan da kâinatın yaratılmış olduğunu kolayca görebilir. İnsanın bizzat kendi bedenindeki kusursuzluk bir yaratıcının olmadığından çok daha fazla, yüce bir yaratıcının varlığını haykırmaktadır. Aklî melekeleri yerinde olan hiç kimse kendisine ve evrene baktığında bunun kendiliğinden oluştuğunu düşünmez. Bir şeyin en güçlü delili yine kendisidir. Bu sebeple bir ilahî kitaba ihtiyaç duymaksızın Allah’ın varlığı kolayca delillendirilebilir. Düzenin olduğu her şeyde bir düzenleyicinin olması gerektiğini anlamak çaba gerektirecek bir iş değildir. Bunu anlamamak çaba ister.

    Şu halde ateist olanların tutarlı olmaları için ellerinde sadece kâinatın yaratılmış olmadığını ispatlamaları seçeneği kalmaktadır. Bunun için kullanabilecekleri tek enstrüman da kâinatı inceleyen bilimdir. Ancak bu da yeterli bir enstrüman değildir. Çünkü bilimin ulaştığı sonuçların yanlışlanabileceği, bizzat bilimin en temel kabullerindendir. Ayrıca kâinat gibi sınırları, başlangıcı ve sonu bilinemeyen; bu konularda üretilen bilginin çok yeni, yetersiz, güvenilmez ve yanlışlanabilir olması, sadece dünyada görebildiğimiz canlılığın bile tam bir tanımının dahi yapılamamış olması meselenin daha temelden ne kadar büyük bir iş olduğunu göstermektedir. Kaldı ki bilimin kâinatı yaratan bir yüce yaratıcının sanatını okumak için yapılması varken neden böyle bir varlığın olmadığının ispatlanması için yapılması gerektiği sorusunun da makul bir cevaba ihtiyacı vardır. İnsanın bir yüce yaratıcının olmadığını ispatlamak için bilim yapması hiç de objektif bir tutum değildir. Aksine bilim yapan kişiyi belli bir düşüncede kalmaya zorlayacağı için dogmatik bir tavır olarak görülmelidir. Bu durumda söylenebilecek en mantıklı şey ateizmin dogmatik olarak iman edilmesi gereken bir inanç olduğudur. Her dogmatik kabul gibi ateizme de menfaatler gereği iman edilir.

    Halbuki, eğer gerçekse her şeyi yaratan bir yüce yaratıcının olmadığının ispatı bu kadar zor olmamalıdır. Bugün ateistlerin, iddialarını ispatlamak için insanların binlerce yıldır yaptıkları bilim olarak kabul edilen şeye güvenmeleri, onu binlerce yıl daha devam ettirmeleri, eğer bir sonuca ulaşılacaksa o ulaşılan sonucun da ancak belli kişilerin koydukları bir takım yeterlilik kurallarına uyuyorsa bilimsel olarak kabul edilmesi gerekir. Bu durumda bile ulaşılan sonuç yanlışlanabilir olacaktır. Böyle bir sonucun bugün gerçekleştiğini varsaysak bile buna ispat denir mi? Ayrıca tüm kâinatı yaratan bir yüce varlığın olmadığını kanıtlamak insan ömrüne sığmayacak bir çabayı gerektiriyorsa bu çabanın sonuçlarını görmeden ölen nesiller ne için yaşamış olacaklardır? Bütün bunlar bizi ateizmin mantıkî temelden yoksun, dogmatik iman gerektiren bir din olduğu sonucuna ulaştırmaktadır. 

    Deizmin Mantıksızlığı

    Deist görüşe göre Allah’ın varlığı ve birliği tartışmasız gerçektir, ancak Allah insanlar arasından birilerini seçip onlara vahyederek kitap göndermemiştir. Dolayısıyla ilahî din ya da ilahî kitap gibi olgular insanın uydurduğu şeylerdir. Bu durumda deizm, kişinin Allah’ın varlığını kabul ettiği halde O’na kulluk etmekten imtinâ ettiği anlamına gelir. Bu tavır Allah’ın varlığını kabul etmemekten çok daha aşağı bir tavırdır ve kibrin en üst seviyesidir. Kur’an’da da bu tavır kibirle eşleştirilir:

    لَّن يَسْتَنكِفَ الْمَسِيحُ أَن يَكُونَ عَبْدًا لِّلَّهِ وَلَا الْمَلَائِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ ۚوَمَن يَسْتَنكِفْ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ إِلَيْهِ جَمِيعًا‏ وَمَن ‎‏فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ وَيَزِيدُهُم مِّن فَضْلِهِ ۖ وَأَمَّا الَّذِينَ اسْتَنكَفُوا وَاسْتَكْبَرُوا فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَلَا يَجِدُونَ لَهُم مِّن دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا

    Ne Mesîh Allah’a kul olmaya burun kıvırır ne de yakınlaştırılmış melekler. Kim O’na kulluğa burun kıvırır ve kibirlenirse sonunda Allah onları huzurunda toplayacaktır. İman eden ve iyi işler yapanlara da ödüllerini tastamam verecek hatta lutfuyla da artıracaktır. Allah’a kulluğa burun kıvıran ve kibirlenenlere gelince; onlara acıklı bir azaba çarptıracaktır. Onlar kendilerine Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır. (Nisâ 4/172-173)

    İnsanlara hiçbir faydası dokunmayacak, insan hayatına hiçbir etkisi olmayacaksa yaratıcının varlığına inanmanın ne anlamı olabilir? Bir insanın aynaya baktığında kendisini yaratan gücü görmesi, o güç kendisi ile ilgili bir şey söylemedikten sonra ne işe yarar? Bu açıdan ateist görüş deist görüşe göre çok daha tutarlıdır. Her şeyi yaratması dışında hiçbir işe yaramayan bir varlığa inanmaktansa öyle bir varlığın olmadığına inanmak çok daha ayakları yere basan bir tutumdur.

    Deistlerin, her şeyi yaratan yüce bir varlığa inanıp O’na kulluk etmeye yanaşmaması başka mantıksal tutarsızlıkları da beraberinde getirmektedir. Öncelikle insan dahil her şeyi yaratacak güçte bir varlığın insana seçme hürriyeti verip başıboş bırakması başlı başına bir sorundur. Kendini bilme ve seçim yapabilme yetenekleri ile donatılmış bir varlığa bu yeteneklerin verilmesinin bir anlamı olmak zorundadır. Yaptığı seçimin karşılığını görmemek seçim yapma yeteneğini anlamsız kılar. Bu karşılığın sadece bu dünyada görülemeyeceği de insanın çok çabuk fark ettiği bir durumdur. Bunca emeğin ve tercihlerin daha anlamlı bir karşılığı olması gerektiği akla daha yatkındır. Ayrıca Allah’ın sadece yaratmakla kalmadığı, varlıklara bir de ömür tayin ettiğini görmek için bir ilahî metne ihtiyaç yoktur. Ölüm yaşamın mütemmim cüzüdür. Yüce bir varlık tarafından yaratıldığını ve sonunun ölüm olacağını bilen iradeli bir varlık için yaptığı seçimlerin uhrevî bir karşılığının olmadığını düşünmek akıl dışıdır. Böyle bir düşünce ancak yüce bir varlığın olmadığını savunan ateist görüş için mantıklı olabilir; zaten bir yaratıcı yok ve her şey tesadüf eseri ise ölümün mutlak bir yok oluş olması daha kabul edilebilir bir durumdur. 

    Dolayısıyla bir yüce yaratıcının varlığını kabul etmek ölüm sonrasında en azından bir hesaplaşmanın olacağını kabul etmeyi gerektirir. Yani Allah varsa ahiret de olmak zorundadır. Bu durumda insanın hesaba çekileceği kaçınılmaz olacağından hesabı nasıl verebileceğinin bildirilmesi de bir zorunluluk olarak kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Kısacası Allah’ın varlığını kabul edip O’nun insan ile iletişime geçmemiş olduğunu düşünmek mantıken sorunludur. Böylesi tutarsız ve mantıksız bir fikri savunabilmenin tek sebebi Allah’tan emir almayı dünyevî menfaatlerine uygun bulmamak olabilir. Bu sebeple Kur’an’da da bu durum dünya hayatıyla tatmin olma arzusu ile ilişkilendirilir: 

    إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّوا بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ أُولَٰئِكَ مَأْوَاهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ‏ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُم بِإِيمَانِهِمْ ۖ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيم

    Bizimle karşılaşmayı beklemeyen, dünya hayatından razı olup onunla tatmin bulanlar ve ayetlerimizi umursamayanlar; işte onların kazandıklarına karşılık kalacakları yer o ateştir. İman eden ve iyi işler yapanları ise bu güvenlerinden dolayı Rableri içlerinden ırmaklar akan naîm cennetlerine yönlendirecektir. (Yunus 10/7-9)

    Sonuç olarak deizm sadece Allah’a kul olmayı kendine yedirememek değil, aynı zamanda hesap gününü de inkâr etmek demektir. Böyle bir inkârın tek sebebi dünyanın geçici menfaatlerini tercih etmek olabilir. Bu kişilerin durumu ve onları bekleyen akıbet Kur’an’da şöyle açıklanmıştır:

    وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ‏ إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ  كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَىٰ قُلُوبِهِم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ‏ كَلَّا إِنَّهُمْ عَن رَّبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّمَحْجُوبُونَ ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصَالُو الْجَحِيمِ ثُمَّ يُقَالُ هَٰذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تُكَذِّبُونَ

    O gün, yalanlayanların vay haline! Onlar din gününü yalanlıyorlar. Onu sınırı aşmış günahkâr kimselerden başkası yalanlamaz. Ayetlerimiz kendisine bağlantılı olarak sıralandığında “bunlar eskilerin kitaplarında yazanlar” demişti. Hayır, onların kazandıkları günahlar kalpleri üzerinde pas bağlamıştır. Hayır, onlar o gün kesinlikle Rablerinden mahrum kalacaklardır. Sonra onlar mutlaka alevli ateşe gireceklerdir. Sonra da “işte yalanladığınız budur” denilecektir. (Mutaffifîn 83/10-17)

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunu türlü gerekçelerle kabul etmeyen bir kişinin bunun sonucunda deist olması da saçmadır. Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmaması Allah’ın insanlığa bir Kitap ve nebi göndermediği anlamına gelmez. “Kur’an Allah’ın Kitabı değil, o halde Allah Kitap göndermemiştir” demek mantık hatasıdır. Mantıklı olan şey, böyle düşünen bir kişinin Allah’ın gönderdiği kitabın arayışına girmesi olabilir, deist olması değil. Samimi olarak gerçeği arayan bir kişi Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığı konusunda temkinli davranıyorsa bu, Allah’ın bir Kitap gönderip göndermediği konusundaki şüphesinden dolayı değil, Allah’a ait olmayan bir kitaba uymaktan korktuğu için olmalıdır.

    Ateist ve deistlerin belki de en fazla başvurdukları söylem sorgulamadır. Bu ifade ne yazık ki müslüman hocalar tarafından da tıpkı ateist ve deistlerin yaptığı gibi gelişigüzel kullanılmakta, dinde neyin sorgulanması gerektiğinin çerçevesi Kur’an’a uygun olarak çizilmemektedir. Bir çok müslüman bilim adamı, sorgulamanın olması gerektiğini, ancak bu şekilde dinin hurafelerden temizlenerek Kur’an’daki haline döndürülebileceğini söylerken sorgulama ifadesine yükledikleri anlamı kendileri de bilmemekte ve ateist ve deistlerin ekmeğine yağ sürmektedirler. 

    İslam Allah’ın ilk insan Adem Aleyhisselamdan itibaren tüm nebiler vasıtasıyla insanlığa indirdiği tek dinin adıdır. Kelimenin anlamı teslim olmak demektir. Teslim olunan şey sorgulanamaz. Bir şeye hem teslim olmak hem de sorgulamak mümkün değildir. Zaten teslimiyet, sorgusuz sualsiz itaat demektir. Dinde sorgulanacak tek şey neye teslim olunacağı olmalıdır. Bir insan ancak kendisine din diye sunulanın Allah’ın dini olup olmadığını sorgulayabilir. Hurafeyi gerçek dinden ayıklamaya yarayan sorgulama budur. 

    O halde Kur’an Allah’ın Kitabıysa içindeki hiçbir emir sorgulanamaz. Anlaşılma şartı da yoktur. Kayıtsız şartsız itaat zorunludur. Zaten mantıken olması gereken de budur. Aksi takdirde insan Allah’ın emirlerini anlayamadığı her durumda işine geldiği gibi davranarak kendi kafasından din uydurmuş olur. Eğer dinde her şey insanın aklen kavraması şartına bağlansaydı ibadetlerin hiç birini kabul etmek mümkün olmazdı.(3)

    O halde müslüman bir toplumda yaşayan akıllı bir insanın yapması gereken tek sorgulama, Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığıdır. Böyle bir sorgulama için de öncelikle Kur’an’ı okumak gerekir.

    Ateist, Deist, Kâfir

    Kur’an terminolojisi ile isimlendirmek gerekirse ateizm de deizm de küfür, ateist de deist de kâfirdir. Her ikisi de küfür olduktan sonra aralarında bir sıralama yapmak anlamlı olmasa da deizm ateizme göre küfrün katmerli olanıdır denilebilir. Çünkü Kur’an’da menfaatlerini Allah’ın emirlerine tercih edenler kâfir olarak tanımlanır:

    اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَوَيْلٌ لِّلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ‏ الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَٰئِكَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ 

    Göklerde ve yer ne varsa hepsi kendisine ait olan Allah’tır. O kâfirlerin şiddetli bir azaptan dolayı çekecekleri var! Onlar ki dünya hayatını ahirete tercih ederler ve Allah’ın yolundan alıkoyar, o yolda bir eğrilik isterler. Onlar derin bir sapıklık içindedirler. (İbrahim 14/2-3)

    Ayetlerin devamı deistlere cevap niteliğindedir:

    وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ ۖ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ‎

    Biz her rasulü sadece kendi toplumunun diliyle gönderdik ki onlara beyanda bulunsun. Bundan sonra Allah gereğini yapanı saptırır, gereğini yapanı da doğruya yöneltir. O üstün ve kararları doğru olandır. (İbrahim 14/4)

    Görüldüğü gibi Allah’ın seçim yapma yeteneği ile donattığı iradeli bir varlıkla, seçmesi ve uzak durması gerekenleri beyan edecek şekilde iletişim kurmamış olması anlamsızdır. Seçim yapabiliyor olmak hür olmayı gerektirir. Kâfirlik de bu hürriyeti kullanarak, Allah’ın emri yerine dünya menfaatini seçmek demektir. Deizm budur.

    Günümüzde kâfir bir hakaret, deist, ateist ise havalı sözcükler olarak görülmektedir. Ancak Kur’an’da kâfir, inanç bakımından yapılan sosyal bir tanımlamadır. Allah’ın varlığını kabul edip elçi göndermesi ile ilgili problem yaşayanlar Kur’an’da da “gerçek kâfirler” olarak nitelendirilirler:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذَٰلِكَ سَبِيلًا ‎‏أُولَٰئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا ۚ وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا

    Allah’ı ve rasullerini görmezden gelen ve Allah ile rasullerinin arasını ayırmak isteyen, bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz diyen ve böylece iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler… İşte gerçek kâfirler onlardır. O kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık. (Nisâ 4/150-151)

    Rabbimiz bu gibi kişilere bizim de kâfir diyebileceğimizi bildirmektedir. Dolayısıyla bir mümin için deist veya ateist kelimeleri ancak kâfir kelimesi kadar havalı olabilir:

    قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ ‎

    De ki; Ey kâfirler! (Kâfirûn 109/1)

    Ayetin devamı her yanlış seçimin de bir din olduğunu ortaya koymaktadır.

    لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ ‏ وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ  وَلَا أَنَا عَابِدٌ مَّا عَبَدتُّمْ‏ وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ‏ لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ

    Ben sizin kulluk etmekte olduğunuza kulluk etmiyorum. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma kulluk edenler değilsiniz. Ben sizin kulluk ettiğinize kulluk eden biri değilim. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma kulluk edenler değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana! (Kâfirûn 109/2-6)

    Dine Katılan Yanlışların Ateist ve Deist Ürettiği Söylemi

    Günümüzde elle tutulur bir delile dayanmadan, neredeyse ateist ve deistleri kâfirliklerinden dolayı mazur göstermeye varan bir söylem, özellikle hocalar vasıtasıyla yayılmaya başlanmıştır: “dindeki hurafe ve yanlışlar insanları, özellikle de gençleri deizme yöneltiyor.” Bu söylemin doğru olduğuna dair bir takım münferit iddialar dışında hiçbir delil yoktur. Olsa bile hiçbir şey kâfirliğin mazereti olamaz. Ayrıca dine katılmış yanlışlar ve hurafelerdense, Kur’an’a referansla konuşan hocaların söylemlerindeki farklılık ve çelişkilerin insanları deizme yöneltmesi çok daha mantıklıdır. Çünkü deizm zaten Allah’ın Kitabını kabul etmemektir. Bunun için de en güzel bahane Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen hocaların çelişkileri olur. Geleneksel din algısında ise nadiren Kur’an’a atıfta bulunulur. 

    Bir insanın dine eklenmiş yanlışlar veya Kur’an’da kendince gördüğü hata ve çelişkiler yüzünden deist olması akılla izah edilebilecek bir durum değildir. Kur’an’ın sözde bir takım çelişkiler içermesi nasıl olur da Allah’ın bir din göndermediğinin delili olabilir. Bu olsa olsa Kur’an’ın Allah’ın kitabı olmadığını gösterir o kadar. Dolayısıyla, aslında bir kişinin deist olması için hiçbir mantıklı gerekçe üretilemez. Bu yüzden de insanların deist olmak için bahaneye ihtiyaçları olmadığını, kâfirliğin herkesin tercih edebileceği bir yol olduğunu söylemek yanlış olmaz. Deist ve ateistlerin kendi kâfirliklerine bahane aramaları saçmadır ama müminlerin, onların bu küfürlerine makul bir bahaneleri olabileceğini düşünmeleri daha saçmadır. Gerçekte ateist de deist de Allah’tan emir almak istemeyen, kendisini ilahlaştırmış kişidir. Onların bu seçimlerini mazur gösterebilecek mantıklı tek bir gerekçe bulmak mümkün değildir.

    Deist ve Ateistlerin Bahanelerine Karşı Kur’anî Tavır

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğu bir insanın değil, bizzat Kur’an’ın iddiasıdır. Dolayısıyla iddiasını ispatlamak da yine Kur’an’a düşer. Bu da Kur’an’da bir çok farklı şekilde yapılmaktadır.(4) Bunu görebilmek için Kur’an’ı okumak gerekir. 

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığını göstermek içinse onun bu iddiasını çürütmek yeterli olacaktır. Kur’an’da bunun da nasıl yapılacağı belirtilmiş, hatta bu iddiayı çürütemeyenler tehdit edilmiştir:

    وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَىٰ عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ‏ فَإِن لَّمْ تَفْعَلُوا وَلَن تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ ۖ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ 

    Kulumuza indirdiğimizden şüphedeyseniz onun dengi bir sûre getirin ve doğru sözlülerseniz Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın. Eğer yapamazsanız – ki asla yapamayacaksınız – yakıtı insanlar ve taşlar olan ve kafirler için hazırlanmış o ateşten kendinizi koruyun. (Bakara 2/23-24)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığını iddia edenlerin yapması gereken bir tek şey vardır; onun dengi bir sûre getirmek. Burada ayet değil sûre istenmesi önemlidir. Sûre ifadesi ayetlerden oluşan özel bir yapıdır. Bunu şu ayetten de görebiliriz:

    أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِّثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

    Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki; o halde onun dengi uydurulmuş on sûre getirin ve doğru sözlülerseniz Allah’tan başka çağırabileceğiniz kişileri de çağırın. (Hûd 11/13)

    İnsanın getirebileceği sûre elbette uydurulmuş olacaktır. Uydurulmuş olanı için de sûre ifadesi kullanılıyorsa bu terim özel bir yapıyı ifade ediyor demektir. Nitekim aynı konuda birbiri ile ardışık olarak dizilmiş ayetlerden oluşan yapıya Kur’an’da sûre denilmektedir.(5) Kur’an’ın insan uydurması olduğunu iddia edenler ardarda sıralanmış ve aralarında Kur’an’dakine benzer ilişkiler bulunan ifadelerden oluşan bir uydurma sûre getirmek durumundadırlar. Eğer bu çağrıya cevapsız kalıyorlarsa;

    فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَن لَّا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ۖ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ 

    Eğer size cevap vermedilerse onun Allah’ın ilmi(6) ile indirildiğini ve O’ndan başka ilah olmadığını bilin. O halde teslim oldunuz mu? (Hûd 11/14)

    Ayete göre Kur’an’daki gibi bir sûre getirilmediği takdirde yapılması gereken tek şey teslim olmaktır. Çünkü öyle bir yapıyı ancak Allah’ın oluşturabildiği görülmüş olacaktır. Bu ayetlerden şu üç önemli sonuç çıkar:

    1. Ayette Kur’an’daki her şeyi tam olarak anlamak diye bir şeyden bahsedilmemektedir. Zaten bu bir insanı aşan bir durumdur. Tek bir insanın tüm kâinatı, içerisindeki her bir elemanı kapsayacak şekilde kavraması nasıl mümkün değilse Allah’ın indirdiği ayetlerin her birini bir insanın tek başına kavraması da öyle mümkün değildir. Bir çok ayeti tam olarak anlayabilmek için yoğun araştırmalar ve uzmanlaşmış ekiplerin uzun süre çalışması gerekir. Gerçek bilim budur. Öyleyse Kur’an’daki bir takım şeyleri anlayamamış olmak onun Allah’a ait bir kitap olmadığını göstermez. 
    1. Bir kişinin Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığı iddiası ancak dengi bir sûre getirmesi ile ispatlanabilir. Bunun dışındaki tüm gerekçeler geçersizdir. Çünkü Kur’an’a yüklenmeye çalışılan her sözde problemin mutlaka bir açıklaması vardır. Bu açıklamanın henüz bilinmiyor olması problem sanılan şeyin haklılığını değil, onu problem sanan insanın acizliğini gösterir. Bu sebeple bu tür gerekçeler üretilerek Kur’an’ı uydurma saymak mümkün değildir. 
    1. Benzeri bir sûre getirme çağrısına uyulmuyor veya bu talep karşılanamıyorsa Kur’an’ın Allah’tan gelen bir kitap olduğu iddiası çürütülememiş demektir. Bundan sonra yapılması gereken en makul şey ona teslim olmaktır. 

    Sonuç olarak deistlerin Kur’an’da kendilerince bir takım yanlışlar ve çelişkiler bulduklarını iddia ederek onun Allah’ın Kitabı olamayacağını söylemeleri ancak insana yakışan bir kibrin sonucudur. Bu türden gerekçelerle Kur’an’ın Allah’a ait olmadığı değil, onu okuyan insanın yeterince çalışmadığı, dolayısıyla kendisine çelişki gibi görünen meseleleri anlamadığı söylenebilir. Kaldı ki Kur’an’a dayandırılan bir takım meseleleri bugüne kadar hiç kimse anlamamış olsa bile bu Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığına delil olmaz. Nasıl ki Güneşin bugüne kadar anlaşılmayan bir davranışı onu Allah’ın ayeti olmaktan çıkarmıyorsa…  Deistlik iddiasında olanlar eğer Kur’an’dakine denk bir sûre getiremiyorlarsa ya Allah’ın dinine teslim olmuş müslimler olurlar ya da Allah’ın kendilerine vereceği karşılığa hazırlanırlar. Kur’an’ın duruşu budur. Bu yüzden de yukarıdaki ayetlerin devamı kendi aciz zihinlerinden ürettikleri bahanelerle deist ve ateist olan kişilere cevap niteliğindedir:

    مَن كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ أُولَٰئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ ۖ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ

    Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse onlara orada işlerinin karşılığını tam olarak veririz. Bir eksik bırakmayız. Onlar ahirette ateşten başka bir şeyleri olmayacak olanlardır. Dünyada ürettikleri yok olmuş, yaptıkları işler boşa gitmiştir. (Hûd 11/15-16)

    Deist olduğunu açıklayan bir ilahiyatçının bu ayetlerle ilgili olarak yaptığı değerlendirme, böylesi önemli bir konuda ünvanına yakışır ciddiyetle düşünce üretmediğini göstermesi bakımından ibretliktir. Özellikle bu ayetleri dikkate alması ise Kur’an’ın konuya yaklaşım biçiminin farkında ve bundan rahatsız olduğunu gösterir:

    “Benzeri bir sûre getirin şeklindeki ayetler ne anlama gelir? Biri gerçekten de benzerini getirse bunun benzer olduğuna kim karar verecek?” 

    Rabbimiz ayetlerde dengi bir sûre getirin dedikten sonra bunu denetleyecek bir makamdan söz etmemektedir. Herkes hesabı Allah’a tek başına verecektir. Benzer bir sûre getirebildiğini düşünen kişi Kur’an’ı uydurma kabul edebilir ve yaşantısını buna göre sürdürebilir. Ancak Kur’an’da bir şeyin sûre olmasının çok sayıda örneği vardır. Kur’an’ın Muhammed Aleyhisselamın uydurması olduğunu iddia edenlerden sûre istendiğine göre uydurulmuş olduğunu söylemek için sûre getirmenin ne demek olduğunu anlayacak seviyede olmak gerekir. Dolayısıyla Kur’an bu çağrıyı ve meydan okumayı sıradan bir kişiye yapmamakta, ilahî kitaplardaki usulü, üslubu iyi bilen kişilere hitap etmektedir. Günümüzde kendilerini deist olarak tanımlayanların büyük çoğunluğu Kur’an’ın sade bir mealini dahi okumamış kişilerdir. Kaldı ki mealini okuyarak Kur’an’ın Allah’ın Kitabını olamayacağını söylemek şımarıklıktır. Zira meal okumak en düşük seviyede yüzeysel bir okumadır. Allah’ın Kitabı olmadığını iddia edecek kadar cüretkar birinden en ileri seviyede Arapça ve Kur’an bilgisi beklenmesi gerekir. Bir taşın elmas mı yoksa cam mı olduğunu anlayabilmek sıradan kuyumculukla olmaz, uzmanlık şarttır. 

    Aynı deistin öne sürdüğü bir diğer gerekçe de kısaca şöyledir:

    “Benzeri bir sûre getirin ayetleri Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu ispatlamaz çünkü çok daha güzel şiirler yazılmıştır veya yazılmış olabilir.”

    Hicrî 3. yüzyıldan itibaren, yani Nebimizden yaklaşık 3 asır sonra Kur’an’da çelişkiler olduğunu iddia edenlere cevap olarak “i’câzü’l Kur’an” konusu ortaya atılmıştır. Bu terim “Kur’an’ın, sahip olduğu edebî üstünlük ve muhteva zenginliği sebebiyle benzerinin meydana getirilememesi özelliği” olarak tanımlanır.(7) Buna göre Kur’an Arap dilini bir insanın erişemeyeceği mükemmellikte kullanmaktadır, dolayısıyla insanlar isteseler bile onun bir benzerini yazamazlar. Yukarıda ifadelerini aktardığımız deist ilahiyatçı bu konuyu kast etmekte ve bu sebeple “Kur’an’dan daha güzel şiirler yazılmıştır veya yazılmış olabilir” demektedir. 

    Ancak i’câzü’l Kur’an meselesi insanların ortaya çıkardığı bir meseledir. Kur’an dengi bir sûre getirin derken istediği şey mükemmel yazılmış, harika kafiyeleri olan bir şiir değildir. Şiir ifadesi Kur’an’da geçer ve hatta Kur’an’ın bir şiir olmadığı vurgulanır:

     وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنبَغِي لَهُ ۚ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْآنٌ مُّبِينٌ 

    Biz ona şiir öğretmedik. Zaten ona yakışmaz da… Bu ancak bir zikir ve açık bir Kur’an’dır. (Yâsîn 37/69)

    Kısacası dengi bir sûre getirin şeklindeki ayetlerde istenenin şiir olması mümkün değildir. Öyle olsaydı ona benzer bir şiir getirin denilebilirdi. Ayrıca o ayetlerde şahitlerinizi çağırın yerine şairlerinizi çağırın denmesi gerekirdi. Bu nedenle sûre ifadesinin kullanılmasının özel bir anlamı olması gerekir. Kur’an Arap dilini elbette mükemmel bir biçimde kullanmaktadır. Ancak onu kullanırken ortaya koyduğu şey şiir değildir. Kur’an’ın dili kullanmadaki mükemmelliği güzel bir şiirin çok ötesindedir. Mesela lafızlardaki en küçük bir fark bile anlamda mutlaka bir ayrıntıya vurgu yapmak içindir. Hiçbir ifade boşuna değildir ve okuyucunun konforu için konulmamıştır. Ayetler arasındaki benzerlikler konuyla ilgili detay vermek içindir v.s… Bu durumu insanların ortaya attığı i’câzü’l Kur’an’a indirgeyip şiirle kıyaslamak Kur’an’ı küçümsemek anlamına gelir. Zaten Bakara Suresinde “bunu yapamayacaklar”, Hûd Suresinde de “cevap vermedilerse” ifadeleri de konunun şiirle hiç ilgisi olmadığını ortaya koymaktadır. Sûre getirmek teknik ve insanı aşan bir iştir. 

    Kur’an’ı bilen bir mümin, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmeyen tek bir insanın olamayacağını da bilir. Kendilerini ateist olarak tanımlayanlar da dahil olmak üzere bu gerçeği net biçimde görmemiş bir insan yeryüzünde yaşamamıştır ve yaşamayacaktır. Bir mümin bir yanda Allah’ın sözü, diğer tarafta insanın sözü olunca Allah’ın sözünün mutlak gerçek olduğunu bilir. Bu sebeple ateistlerin kendilerini nasıl tanımladıklarının hiçbir kıymeti yoktur.

    Kur’an’ı bilen bir mümin, insanların Allah’ın emirleri yerine geçici dünya kazancını tercih ettiklerini bilir. Kendilerini deist olarak tanımlayanların yaptıkları da tam olarak budur. Allah’tan emir almayı kendilerine yediremedikleri için Allah’ın insanlara kitap göndermediğini, din denilen şeyin insanın uydurması olduğunu iddia ederler. Bir mümin bunun mantık dışı ve çelişkilerle dolu çürük bir iddia olduğunu görür. 

    Kur’an’ı bilen bir mümin gerek deistlerin gerekse ateistlerin kendi boylarını dahi aşan bir kibrin sonucu bu uyduruk iddiaları ortaya attıklarını bilir. Rabbimiz şöyle buyurur:

    إِنَّ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ ۙ إِن فِي صُدُورِهِمْ إِلَّا كِبْرٌ مَّا هُم بِبَالِغِيهِ ۚ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

    Kendilerine verilmiş hiç bir delil olmaksızın Allah’ın ayetleri hakkında tartışıp duranların kalplerinde asla ulaşamayacakları bir kibir vardır. Bu durumda sen Allah’a sığın. Şüphesiz O işiten ve görendir. (Mü’min 40/56)

    Bir mümin ne ateistin ne de deistin, küfürlerini mazur göstermek için uydurdukları sözde delillerini kale alıp dinlemez. Çünkü bu, onların bu sözlerinin sanki değerlendirilmeye değer şeyler olduğu anlamına gelecektir. Oysa hiçbiri birer gerekçe olarak kabul edilemez. Bir müminin bu kişilerden dinlemeye değer tek bir beklentisi olabilir; Kur’an’dakine denk bir sûre getirmeleri. O zaman da yapacağı şey Allah’a sığınıp, onları küfürleriyle başbaşa bırakmak olmalıdır.

    Günümüzde müslümanlar ne yazık ki ateist ve deistlerin söylemlerini sanki matah şeyler söylüyorlarmış gibi dinlemekte, üstelik onları çürütmek için argümanlar üretmeye çalışmaktadırlar. Allah’ın Kitabını bilen ve dinine teslim olmuş bir kişi böyle anlamsız işlerle vakit kaybetmez. Çünkü hiçbir ateist ve deist öne sürdükleri argümanlar yüzünden ateist ve deist olmamıştır. Onlar önce ateist ve deist olmayı tercih edip sonra küfürlerine bahaneler bulmaya çalışan kişilerdir.

    Ateist ve deistlerin büyük bir kısmı da İslam zannettikleri hurafeleri sanki Allah’ın diniymiş gibi gösterip bu hurafelerin din olamayacağından hareketle ateist ve deist olduklarını söylemektedirler. Herhalde yapılabilecek en ahmakça kıyas ve en ahmakça seçim bu olsa gerektir. Mükemmel olan Allah’ın dini İslam’dır, kendilerine müslüman diyenler değil. Bu durum, kullanan bir kişi gidip kamyonun altına girdi diye Ferrari’yi beğenmemeye benzer. 

    Burada bahsettiklerimiz ateist ve deist olan kişilerin din anlayışları ile ilgilidir. Onların bu yanlış seçimleri kötü insanlar olduklarını ve onlarla iyi ilişkiler kuramayacağımızı göstermez. Ancak şu da bir gerçektir ki iyi insan olmak kafirliği gidermez. Allah katında geçerli olan iyilik mümin olarak yapılandır:

    وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَٰئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَقِيرًا

    Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi işler yaparsa işte onlar Cennete girerler, onlara kıl kadar haksızlık yapılmaz. (Nisâ 4/124)

    Sonuç olarak Kur’an’ın Allah’a ait bir Kitap olmadığını iddia edenlerin öne sürdükleri hiçbir gerekçe geçerli olamaz. Bu kişiler kendi iddialarını kendileri ispatlamak zorundadırlar. Bu da sadece ondakine denk bir sûre getirmekle yapılabilecek bir iştir. Bunun dışında hiçbir ispat yöntemi kabul edilemez ve bir mümin tarafından değerlendirmeye alınamaz. İnsan yazısı bir kitabın bile başkasına ait olduğunu ispatlamak için o kitap üzerinde ciddi çalışmalar yapmak gerekir. Hatta bunun için sadece o kitap değil, ait olduğu iddia edilen kişinin diğer kitapları hakkında da bilgi sahibi olmak şarttır. Aynı durum Kur’an için de geçerlidir. İşte tasdik sistemi de bunun için vardır. Kur’an’ın önceki kitapları tasdik ediyor olması onun Allah’ın Kitabı olduğunun en önemli göstergelerinden biridir. Bu sebeple sûre getirilmesini isteyen ayetlerden sonuncusu da ilahi Kitaplar arası tasdik ilişkisini konu edinmektedir:

    وَمَا كَانَ هَٰذَا الْقُرْآنُ أَن يُفْتَرَىٰ مِن دُونِ اللَّهِ وَلَٰكِن تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِن رَّبِّ الْعَالَمِينَ‏ أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِّثْلِهِ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ 

    Bu Kur’an başkası tarafından uydurulup Allah’a mal edilmiş değildir. Ancak kendinden öncekinin tasdiki ve Kitab’ın açıklayıcısıdır. Şüphe yoktur ki o Alemlerin Rabbindendir. Yoksa onu uydurdu mu diyorlar. De ki; eğer doğru sözlüler iseniz Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi çağırın da onun dengi bir sûre getirin. (Yunus 10/37-38)

    Düzgün çalışan ve özgür düşünebilen sağlıklı bir zihnin ne ateizmi ne de deizmi mantığa ve akla uygun bulması ve böylece tutarlı bir söyleme sahip olması mümkün değildir. Bu sebeple ateist ve deist kişilerin, eğer samimi iseler, sağlıklı bir zihne sahip olmadıklarını ya da yeterince düşünmeden kolaycılığa kaçtıklarını söylemek yanlış olmaz. Bu kişilerin kendi alanlarında çok büyük bilim adamları olmaları dahi bu durumu değiştirmez.

    (*) Safsata, ilk bakışta doğru ve ikna edici gibi görünen, ancak yakından bakıldığında yanlış sonuçlara ulaştıran kıyas çeşidi ifade eden bir mantık terimidir.

    (1) Âl-i İmrân 3/84,85

    (2) DİA İslam Ansiklopedisi Deizm maddesi

    (3) Bu konudaki detaylı çalışmamız için bkz: https://kuranmetodu.com/2019/09/sorgulanmamis-sorgulama/

    (4) Bu konudaki detaylı çalışmamız için bkz: https://kuranmetodu.com/2016/01/de-ki-ne-dersiniz-ya-o-allah-katindansa-1/

    (5)  Bu konuda detaylı bilgi için bkz: https://kuranmetodu.com/2020/01/e-kitap-sure-kavrami/

    (6) Allah’ın ilmi ifadesi ile ilgili detaylı çalışmamız için bkz: https://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/kuranda-ilim-ifadesinin-metot-baglaminda-kullanimi.html

    (7) DİA İslam Ansiklopedisi i’câzü’l Kur’an maddesi

  • Âmene Fiilinin Harf-i Cerlerinin Anlama Etkisi

    Âmene Fiilinin Harf-i Cerlerinin Anlama Etkisi

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunun delillerinden belki de en önemlisi, sahip olduğu kusursuz dil kullanımıdır. Allah’ın indirdiği bir kitabın böylesine kusursuz bir yapıya sahip olması elbette bir zorunluluktur. Kur’an üzerinde Rabbimizin tarif ettiği metotla çalışıldığında bu mükemmellik kendisini her adımda göstermekte ve adeta Kur’an, kendisinin Allah’ın Kitabı olduğunu haykırmaktadır. Kelimeler arasında mutlak manada eşanlamlılık ilişkisinin bulunmayışı, birbirine yakın anlamdaki iki farklı kelimenin mutlaka önemli bir farklılığa işaret etmesi, Allah’ın Kitabının en önemli özelliklerindendir. Buna örnek olarak Kitmân ve ihfâ kavramları verilebilir (1). Her ikisi de “gizlemek” olarak tercüme edilen kelimeler, aslında önemli farklara sahip iki ayrı gizlemeyi anlatmaktadırlar. Bu farklılık, anlatılan konuyla ilgili çok önemli detayları görmemizi sağlar. Kaldı ki bu iki kelimeyle yakın anlamlı olup, meallere yine gizleme ifadesiyle yansıyan başka kelimelerin de olduğu göz önünde bulundurulduğunda muazzam bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu kavrarız.

    Ancak Kur’an’ın dili kullanmadaki kusursuzluğu, lafızların çeşitliliğinden kaynaklanan anlam farklılıklarının çok daha ötesindedir. Kur’an’da aynı kelimenin iki farklı bâbının kullanılması da anlama etki eden, hatta çok önemli bir ayrıntıyı tespit etmemizi sağlayan durumlardan biridir. Bunun örneklerinden biri de inzâl ve tenzîl kavramlarıdır (2). Her ikisinin de aynı kelimenin farklı formları olması, aralarında ancak detaylı bir çalışmayla tespit edilebilecek önemli anlam farklarının olmasına engel değildir.

    Kur’an’ın dili kullanmadaki mükemmelliği bununla da kalmaz. Aynı kelimenin aynı bâbtan ancak farklı harf-i cerlerle kullanımı da anlama etki eden bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumun en güzel örneklerinden biri de آمن âmene fiilidir. 

    أمن emn kökünden kelimeler 723 ayette 879 kez yer alır ve Arapça’da bir kelimenin girebileceği hemen her formda karşımıza çıkar. Türkçede de kullanılan emniyet, emin, emanet gibi kelimeler bu köktendir ve merkezinde “güven” anlamı bulunmaktadır. İşte آمن âmene fiili de bu kelimenin if’âl bâbına girmiş şeklidir. Türkçemize de geçmiş olan iman kelimesi آمن âmene fiilinin mastarıdır. Birçok dilde olduğu gibi Arapça’da da bazı fiiller nesne (mef’ul) alırken bir takım harflerle birlikte kullanılırlar. Bu durum İngilizce’deki “look” kelimesinin nesne alırken “at” ile birlikte kullanılması gibidir. Bakmak anlamına gelen “look” kelimesi, bakılacak şeyin öncesinde “at” ifadesi ile birlikte kullanılmak zorundadır. Bu yüzden “kapıya bak” denilecekse “look at the door” denmesi gerekir. Arapça’da da bir çok fiilin kullanımında harf-i cer denilen harfleri kullanmak zorunludur. Mesela “secde etmek, boyun eğmek” anlamlarına gelen سجد secede fiili nesnesini ل lâm harf-i ceri ile almak zorundadır. Yani secde edilecek şeyin öncesine ل lâm harfi eklenir. Örneğin اسجدوا لآدم ifadesinde “Adem’e secde edin” derken secde edilmesi istenen şey (cümlenin nesnesi, mef’ûl) ل lâm harfi ile söylenerek “uscudû LİÂdem” denilmişir. 

    “İman etti” anlamına gelen آمن âmene fiili de nesnesini harf-i cerle almak zorunda olan fiillerdendir. Bunun için kullandığı harf ب ba harfidir. Yani imân edildiği söylenen şeyin başına bu harf getirilir. Bu sebeple “Allah’a iman ettim” demek için “âmentü Bİllahi” ifadesi kulanılır. Kelime bu kullanımında yaygın olarak bilinen “varlığına inanmak” anlamında değil, türetildiği kökün merkez anlamına uygun olarak “güvenmek” anlamındadır. Allah’a iman etmek O’na güvenmek demektir. Ancak bu kelimenin Kur’an’da küfrün zıttı olarak kullanılması da bu güvenin özel bir güven olduğunu gösterir. Çünkü küfür bir şeyin üzerini örtüp kabul etmemek, tanımamak olduğuna göre iman etmek de Allah’ı, dolayısıyla O’nun dinini tam olarak kabul etmek, benimsemek anlamına gelir. Bu da Allah’a olan güvenin bir göstergesidir.

    Fakat Kur’an’da bu fiil incelendiğinde 20 ayette(3) nesnenin (mef’ûl) önüne ب ba yerine ل lâm harfinin geldiği görülür. Hatta aynı ayette hem ب ba ile hem de ل lâm ile kullanıldığı göze çarpar (4). O halde bu küçücük harf farklılığının anlamda da bir karşılığının olması gerekir. Dili kullanan Allah olduğuna göre bunun aksini beklemek, Allah’a kuralsızlık ve gelişigüzellik atfetmek anlamına gelecektir. 

    Bu durum incelendiğinde göze çarpan en önemli şeylerden biri, fiilin Allah ile ilgili olarak kullanıldığında daima ب ba harfinin kullanılması, ل lâm harfinin hiç kullanılmamasıdır. Benzer şekilde âmene fiilinin nesnesi (mef’ûlü) olan Melek, Kitap ve Ahiret Günü kavramları için de daima ب ba harf-i ceri kullanılmaktadır. Göze çarpan bir diğer önemli husus, ل lâm harfinin daima insan veya insandan istenen bir eylem (5) için kullanılıyor olmasıdır. Hatta bu insan bir nebî de olabilmektedir. 

    Peki bu küçük farklılığın sebebi nedir? Fiilin iki farklı harf-i cerle kullanılması anlama nasıl yansımaktadır? Bu farklılığı gözden kaçırmak veya önemsememek anlamda hangi detayları görmemizi engellemektedir? Bu gibi soruları cevaplamak için ilgili ayetlere yakından bakmamız gerekir.

    “آمن ب Âmene bi” ve “آمن ل Âmene li” Arasındaki Anlam Farkı

    آمن Âmene fiilinin her iki harf-i cerle de kullanıldığı bir ayet şöyledir:

    وَمِنْهُمُ الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ أُذُنٌ ۚ قُلْ أُذُنُ خَيْرٍ لَّكُمْ يُؤْمِنُ بِاللَّـهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ …

    İçlerinde Nebi’yi inciten bazıları vardır. Şöyle derler: “O herşeye kulak kesilir.” De ki: O sizin için hayrın kulağıdır. Allah’a iman eder ve müminlere inanır ve içinizden iman edenler için bir rahmettir… (Tevbe 9/61)

    “Allah’a iman eder ve müminlere inanır” şeklinde anlam verdiğimiz ifadede âmene fiili iki kez kullanılmıştır. İlkinde yani Allah’a iman eder kısmında ب ba harfi ile müminlere inanır kısmında ise ل lam harfi ile nesnesini almıştır: يُؤْمِنُ بِاللَّـهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ. Sadece bu ayet bile iki kullanım arasındaki farkı görmemiz için yeterlidir. Çünkü aynı fiil kullanılmasına rağmen ikincisinde Nebi için “müminlere iman eder” anlamı vermek imkansızdır. O halde fiilin ل lam ile kullanıldığı durumlarda iman etmekten değil, söylenenlere inanmaktan bahsediliyor olması gerekir. Yani ayette Nebimizin Allah’a iman ettiği ve müminlerin sözlerine de inandığı ifade edilmektedir. Zaten ayetin başında onun “hayrın kulağı” olduğunun söylenmesi de bunu göstermektedir. Kısacası آمن âmene fiili ل lam ile nesne aldığında anlamı değişmekte, artık iman etmek gibi özel bir anlama değil, “işitilen şeye inanmak” anlamına gelmektedir. Ayetin devamındaki “وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ içinizden iman edenler için bir rahmettir” ifadesinde kelime bir kez daha ancak bu kez mef’ûl (nesne) almadan geçmektedir. Burada “iman edenler” ifadesi ile Allah’a, O’nun dinine iman edildiğinin kast edildiği açıktır. O halde Kur’an’da آمن âmene fiilinin mef’ûl almaksızın, yani neye iman edildiğinin açıkça belirtilmediği mutlak kullanımlarında ب ba harf-i ceri ile kullanılan iman etme anlamına geldiğini söylememiz gerekir. Eğer birinin sözüne inanmaktan bahsediliyorsa mef’ûl açık olarak belirtilmekte ve daima ل lam harfi ile kullanılmaktadır.

    Bu anlam farklılığını, fiilin ل lam ile kullanıldığı diğer ayetlerde de görmek mümkündür:

    ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَىٰ وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ 

    Sonra Musa’yı ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve açık bir delille firavuna ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Hemen kibirlendiler. Kendilerini büyük gören bir topluluktu onlar. Dediler ki; “Tıpkı bizim gibi iki beşere mi inanacağız? Üstelik onların kavmi bizim kölelerimizdir.” (Mü’minûn 23/45-47) 

    “Tıpkı bizim gibi iki beşere mi inanacağız” ifadesinde آمن âmene fiili mef’ûlünü ل lâm harf-i ceri ile almıştır. Bu sebeple iman etmekten değil, söylediklerine inanmaktan bahsedilmektedir. Zaten beşer ifadesinin kullanılması da bunu göstermektedir. Musa ve Harun (a.s.) kendilerine iman edilmesini değil, söylediklerine inanılmasını dolayısıyla Allah’a iman edilmesini istemektedirler. Bir sonraki ayet de verdiğimiz bu anlamı desteklemektedir:

    فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ 

    Hemen o ikisini yalanladılar ve helak edilenlerden oldular. (Mü’minûn 23/48)

    Musa ve Harun’u yalanlamış olmaları onların söylediklerine inanmadıklarını göstermekte ve böylece آمن âmene fiilinin ل lam ile kullanıldığında söylenene inanma anlamına geldiğini, iman etmekten farklı bir anlam kazandığını ortaya koymaktadır. Kur’an’ın kelimenin bu anlamını كذب yalan ifadesini kullanarak tarif ettiğini aynı konudan bahseden şu iki grup ayeti birlikte okuyarak görmemiz de mümkündür:

    كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ  إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ فَاتَّقُوا اللَّـهَ وَأَطِيعُونِ  وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ فَاتَّقُوا اللَّـهَ وَأَطِيعُونِ  قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ  

    Nuh halkı da elçileri yalanladılar. Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Hiç sakınmıyor musunuz? Ben sizin için güvenilir bir rasulüm. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ve bana itaat edin. Ben sizden bir karşılık istemiyorum. Benim alacağım karşılık sadece alemlerin Rabbi Allah’tandır. O halde Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ve bana itaat edin. Dediler ki: “en aşağı kimseler senin peşine takılmış, biz sana mı inanacağız?” (Şuarâ 26/107-111) 

    “Sana mı inanacağız” ifadesinde yine âmene fiili ل lam ile kullanılmıştır. Dolayısıyla muhatapları, Nuh Aleyhisselamın söylediği sözlere inanmadıklarını ifade etmişlerdir. Nitekim aynı konuyu anlatan Hûd Suresindeki ayetlerde ona inanmayanların sözleri şöyle yer almaktadır:

    فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِن قَوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِّثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَىٰ لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ

    Halkının kafirlik eden ileri gelenleri dediler ki: “Bize göre sen de sadece bizim gibi bir beşersin. Sana, sadece en aşağılarımızın hiç düşünmeden uyduğunu görüyoruz. Sizin bizden üstün bir yanınızı da göremiyoruz. Aslında yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.” (Hûd 11/27)

    Görüldüğü gibi Şuarâ Suresinde “sana mı inanacağız” diyenlerin bu sözleri Hûd Suresinde “yalancı olduğunuzu düşünüyoruz” şeklinde Nuh Aleyhisselam ve onun gönderdiği diğer elçilere hitaben söylenmiştir. Bu durum, Şuarâ’da geçen آمن âmene fiilinin ل lam harfiyle kullanımının “söylenen söze inanmama” anlamında olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. 

    Yine Musa Aleyhisselamın konuştuğu Yunus Suresi’nin 81 ve 82. ayetlerden sonra, onun bu söylediklerine inanmadıkları, fiilin ل lam ile kullanımıyla anlatılmıştır:

    فَمَا آمَنَ لِمُوسَىٰ إِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِّن قَوْمِهِ عَلَىٰ خَوْفٍ مِّن فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِمْ أَن يَفْتِنَهُمْ…

    Firavun’un ve kendi önderlerinin sıkıntı vermesinden korkmalarına rağmen inanan bir grup genç dışında, toplumundan Musa’ya kimse inanmadı… (Yunus 10/83)

    Görüldüğü gibi burada da kelimeye iman etme anlamı verilemez. Zira Musa Aleyhisselama imandan söz edilmemektedir. Dolayısıyla fiilin ب ba ve ل lam harf-i cerleri ile kullanımında bariz bir anlam farkı söz konusudur. Benzer kullanımlar Bakara 2/55, A’râf 7/134, Tevbe 9/94, İsrâ 17/90 ve Duhan 44/21 ayetlerinde de görülebilir. 

    Kelimenin bu kullanımının iman etmekten farklı olduğunu en güzel gösteren ayetlerden biri de Yusuf Suresinde yer almaktadır. Kardeşlerinin, Yusuf Aleyhisselamı kuyuda bıraktıktan sonra babalarına onun öldüğünü söylediklerini anlatan ayette aynı kullanım yer almaktadır:

    قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ 

    “Baba!” dediler. “Biz, yarış yapmaya gitmiş, Yusuf’u da eşyalarımızın yanında bırakmıştık. O sırada onu kurt yemiş. Gerçi biz ne kadar doğru sözlü olsak da sen bize inanacak değilsin.”  (Yusuf 12/17)

    Görüldüğü gibi bu ayette de iman etmekten değil, sözüne inanmaktan bahsedildiği için fiil ب ba ile değil, ل lâm ile kullanılmıştır. Kelimenin bu kullanımının iman etmek anlamında olamayacağını İsrâ Suresindeki şu ayet çok net bir şekilde gözler önüne sermektedir:

    اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا۟ 

    Yahut altından yapılmış bir evin olmalı veya göğe yükselmelisin. Oradan bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe yükselişine de inanmayacağız!” De ki: “Fesubhanallah! Ben elçi olarak görevlendirilmiş bir beşerden başka neyim ki!” (İsrâ 17/93)

    Ayette geçen “yükselişine inanmayacağız” şeklinde tercüme ettğimiz ifade لَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ ifadesidir. Burada da آمن fiilinin mefûlü olan لرقيك kelimesi ل lâm harf-i ceri almıştır. Zaten senin yükselişine iman etmeyeceğiz şeklinde bir ifade anlamlı olmaz. Dolayısıyla ayette fiilin, ب ba harf-i cerli kullanımından bariz bir şekilde ayrıldığı görülmektedir.

    Harf-i Cer Farkı Sayesinde Daha İyi Anladığımız Ayetler

    • Bakara Suresi 2/75

    Kur’an lafızlarında görülen en küçük bir farklılığın dahi anlamda mutlaka bir karşılığının olması gerektiğine güzel bir örnek teşkil eden آمن âmene fiili, bu özel kullanımının göz ardı edilmemesi durumunda bir çok ayeti daha net anlamamızı sağlamaktadır. Bunlardan biri Bakara Suresi’nin 75. ayetidir. Ayete Elmalılı Hamdi Yazır’ın verdiği meal şöyledir:

    Şimdi bunların size iyman edivereceklerini ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir firka vardı ki Allahın kelâmını işitirlerdi de akılları aldıktan sonra onu bile bile tahrif ederlerdi. (6)

    Kelime bu mealde “iman etmek” anlamında çevrilmiş. Oysa ayette آمن âmene fiili ل lâm harfi ile kullanılmıştır:

    أَفَتَطْمَعُونَ أَن يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللَّـهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِن بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ 

    Dolayısıyla kelimeye verilmesi gereken anlam iman etmek ya da güvenmek değil, inanmak şeklinde olmalıdır:

    Şimdi bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? İçlerinden bir takımı Allah’ın sözünü dinler, (kendi kitaplarıyla) bağlantısını kurduktan sonra onu bile bile tahrif ederler. (Bakara 2/75)

    Zaten ne Yahudilerin ne de başkasının müminlere iman etme gibi bir görevleri yoktur. İman etmek yerine güvenmek anlamı da uygun düşmemektedir. Çünkü konu müminlere güvenme güvenmeme konusu değil, kendi kitaplarından dolayı Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunu anlamaları ve uymamak için onu çarpıtmaları konusudur. Bir sonraki ayette ise آمنا âmennâ ifadesi nesne almadan mutlak olarak kullanılmakta ve Tevbe Suresinde örneğini gördüğümüz gibi Kur’an’a iman olarak anlaşılması gerekmektedir:

    وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ إِلَىٰ بَعْضٍ قَالُوا أَتُحَدِّثُونَهُم بِمَا فَتَحَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَاجُّوكُم بِهِ عِندَ رَبِّكُمْ ۚ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

    İman edenlerle karşılaştıklarında “iman ettik” derler. Birbirleriyle başbaşa kalınca “Allah’ın size açtığını, Rabbiniz katında size delil yapsınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Bağlantıyı kuramıyor musunuz?” derler. (Bakara 2/75)

    Nitekim آمنا âmennâ ifadesi mutlak manada Allah’ın dinine iman olarak bir çok ayette karşımıza çıkmaktadır. Böylesi mutlak kullanımın salt iman anlamında olduğunun en çarpıcı örneklerini hem bu ayete çok benzeyen Bakara 2/14, Âl-i İmrân 3/119 ayetlerinde hem de kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla âmennâ diyenleri anlatan Mâide 5/41, 61, insanların sadece âmennâ demekle imtihan edilmeden bırakılmayacaklarını bildiren Ankebût 29/2 ve daha pek çok ayette görmek mümkündür.

    • Ankebût 29/26

    İncelediğimiz fiilin farklı kullanımı Ankebût 26. ayete de doğru anlam vermemizi sağlamaktadır. Meallerde ayete şöyle anlam verilmektedir:

    Bunun üzerine Lût, ona (İbrahim’e) iman etti. İbrahim, “Ben, Rabbime (gitmemi emrettiği yere) hicret edeceğim. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” dedi. (7)

    Meale göre Lût Aleyhisselam İbrahim Aleyhisselam’a iman etmiştir. Oysa ayette آمن âmene fiili ل lâm harf-i ceri ile kullanılmıştır:

    فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ ۘ وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَىٰ رَبِّي ۖ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Dolayısıyla kelimeye verilmesi gereken anlam iman etmek ya da güvenmek değil, “inanmak”  olmalıdır:

    Lût ona inandı ve “Ben Rabbime hicret edeceğim, çünkü O daima üstündür ve her zaman doğru hüküm verir. (Ankebût 29/26)

    Zaten bu ayetin hemen öncesinde, 24. ayette İbrahim Aleyhisselam ateşe atılmış ve Allah tarafından bir mucize olarak oradan kurtarılmıştır:

    فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَن قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ فَأَنجَاهُ اللَّهُ مِنَ النَّارِ ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

    Toplumunun cevabı sadece şöyle söylemeleri oldu: “Öldürün onu veya onu yakın.” Ama Allah onu o ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için belgeler vardır. (Ankebût 29/24)

    Bundan dolayı Lût Aleyhisselam İbrahim Aleyhisselama inanmış, onun Allah’ın elçisi olduğunu anlamıştır.

    • Taha 20/71 ve Şuarâ 26/49

    Kur’an’da sihirbazların Musa Aleyhisselama inanmaları ve Allah’a iman etmeleri üç yerde çok benzer biçimde anlatılmıştır. آمن âmene fiilinin, ele aldığımız iki farklı anlamdaki kullanımı bu ayetleri daha iyi anlamamızı sağlamaktadır. Bunlardan biri Taha Suresi 71. ayettir. 70. ayetle birlikte şöyledir:

    فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ هَارُونَ وَمُوسَىٰ قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ ۖ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ أَيُّنَا أَشَدُّ عَذَابًا وَأَبْقَىٰ

    Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapanıp şöyle dediler: Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik. Firavun: “Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? O size sihri öğreten büyüğünüz tabi. O zaman ben de ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma ağaçlarına asacağım. Böylece hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu kesin olarak öğreneceksiniz. (Taha 20/70, 71)

    70. ayette geçen “Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik” ifadesinde آمن âmene fiili ب ba harf-i ceri ile kullanılmıştır. Dolayısıyla burada anlam iman etmektir. Zaten fiilin Allah söz konusu olduğunda sadece bu harf-i cerle kullanıldığını söylemiştik. Ancak devamındaki ayette “Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi?” ifadesinde fiil ل lâm ile kullanılmıştır. Yani “ona” derken له lehu ibaresi geçmektedir. Dolayısıyla firavunun ağzından aktarılan “ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi?” ifadesinde geçen “o” zamiri ile  Allah kast ediliyorsa buraya kadar yazdığımız her şey boşa çıkacaktır. Üstelik öncesinde Harun ve Musa denilip sonra ikil değil, tekil olan hu zamirinin gelmesi, zamirin Allah’ı gösterdiğine delil kabul edilebilir. Ancak ayetin devamını okuduğumuzda buradaki zamirin Musa Aleyhisselam’ı gösterdiği anlaşılmaktadır. Çünkü “o büyüğünüz” anlamına gelen إنه لكبيركم innehu lekebîrukum ifadesindeki “hu” zamiri de له lehu’daki “hu” zamiri ile aynı yere gitmek zorundadır. Bu da Allah olamaz çünkü “size sihri öğreten büyüğünüz” ile ancak Musa Aleyhisselam kast edilmiş olabilir. Aynı durum Şuarâ Suresinin 46 – 49. ayetlerinde de görülebilir. Ayrıca aynı olayın A’râf Suresindeki anlatımında ل lâm değil ب ba harfi kullanılmak suretiyle, bu ayetten farklı olarak Allah’a iman özellikle belirtilmiş olmaktadır:

    قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ رَبِّ مُوسَىٰ وَهَارُونَ قَالَ فِرْعَوْنُ آمَنتُم بِهِ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّ هَـٰذَا لَمَكْرٌ مَّكَرْتُمُوهُ فِي الْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَا أَهْلَهَا ۖ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

    Sihirbazlar dediler ki; “Alemlerin Rabbine iman ettik. Musa ve Harun’un Rabbine. Firavun şöyle dedi: “Ben size izin vermeden O’na iman ettiniz öyle mi? Şüphesiz bu halkını oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Yakında öğrenirsiniz. (A’râf 7/121, 123)

    Burada da آمن âmene fiili iki kez geçmektedir. Ancak Taha Suresindekinden farklı olarak burada ikisinde de ب ba harf-i ceri ile kullanılmıştır. Yani “iman etmek” anlamındadır. Bu sebeple zamirin döneceği yer sadece Rab ifadesi olabilir. Zaten devamında diğer ayetlerde geçen “o size sihri öğreten büyüğünüz” ifadesi de yoktur. Kısacası Taha ve Şuarâ’daki ayetlerle aynı ifadeler kullanılmasına rağmen, onlardan farklı olarak Musa’nın sözüne inanmak değil, Allah’a iman kast edildiği için آمن âmene fiili ب ba harf-i ceri ile kullanılmıştır.

    • Kur’an’ın Dili Mükemmel Kullanımına Farklı Bir Örnek

    Burada Kur’an’ın dikkat çekici bir kullanımını daha zikretmemiz yerinde olacaktır. Musa ve Harun isimleri peşpeşe olarak Kur’an’da 12 yerde geçmektedir. Bunların 11 tanesinde “Musa ve Harun” şeklinde sıralanmışken, sadece yukarıda gördüğümüz Taha Suresi’nin 70. ayetinde sıralama “Harun ve Musa” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. O halde böyle bir tercihin neden yapıldığı sorusu son derece anlamlı bir soru olacaktır. Üzerinde durduğumuz konu merkeze alınırsa burada, Arapça’da zamirlerin en yakındaki isme dönmesi kuralı gereği bu sıralama tercih edilmiş olmalıdır. Ayetin ilgili bölümü şöyledir:

    قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ هَارُونَ وَمُوسَىٰ قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ

    …Şöyle dediler: Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik. Firavun: “Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? O size sihri öğreten büyüğünüz tabi… (Taha 20/70, 71)

    Ayette geçen “آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ   ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi” ve “ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ o size sihri öğreten büyüğünüz” ifadelerindeki “o” zamirlerinin Allah’a dönmediğini yukarıda göstermiştik. Eğer bu zamirlerin Musa veya Harun’dan hangisine döndüğü sorusu gündeme gelecek olursa da en yakın olan Musa’ya dönmesinin sağlanması için Harun ve Musa sıralaması tercih edilmiş olduğu söylenebilir. Böylece iki kişiden bahsedildikten sonra tekil zamir kullanılmasının verdiği karışıklık giderilmiş olacaktır. Ancak bu ayetlerin benzerleri Şuarâ Suresinde de yer almakta ve orada sıralama Kur’an’da geçtiği diğer yerlerde de olduğu gibi Musa ve Harun şeklinde karşımıza çıkmaktadır:

    قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ ‎رَبِّ مُوسَىٰ وَهَارُونَ قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ۚ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ ‎

    Sihirbazlar, “alemlerin Rabbine iman ettik. Musa ve Harun’un Rabbine” dediler.  Firavun dedi ki; “Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? O size sihri öğreten büyüğünüz tabi…” (Şuarâ 26/47-49)

    Kur’an üzerinde çalışmanın Rabbimiz tarafından şart koşulan metodu gereği, benzer ayetler birlikte değerlendirilerek açıklamaya ulaşılması gerekir. Bu durumda bu ayetler üzerinde çalışan biri Şuarâ Suresindeki ayetle Taha Suresindeki benzerlerini birlikte değerlendirecektir. Neredeyse birbirlerinin aynı olan Taha ve Şuarâ Suresindeki bu ayetlerde Musa ve Harun sıralamasının birbirlerinin tersi olması hemen dikkate çarpar. O halde bu farklılık, bu ayetlerde geçen bir detayı ortaya koymak veya bir yanlış anlamanın önüne geçmek için tercih edilmiş olmalıdır. Ayet incelendiğinde, iki kişiden bahsedildiği halde devamında “ona inandınız”, “o sizin büyüğünüz” şeklinde tekil zamir kullanıldığı görülür. Şu durumda bu tekil zamirin o iki kişiden hangisini kast ettiği net olarak anlaşılmayabilir. O halde Taha Suresindeki ayette yer alan ters sıralama bu konudaki yanlış anlamayı engellenmek için yapılmış olmalıdır. Zira bu ters sıralama sayesinde zamirin en yakındaki ismi göstermesi kuralı gereği “o sizin büyüğünüz” ifadesindeki zamir Musa’ya döner. Böylece konuyla ilgili oluşabilecek belirsizlik de önlenmiş olur. Artık Şuarâ Suresindeki ayette Musa ve Harun sıralaması tüm Kur’an’da olduğu şekliyle kalsa da sözünü ettiğimiz ifadelerdeki zamirlerin, en yakındaki isim Harun olmasına rağmen Musa’ya döndüğü söylenebilecektir. Ayrıca bunun için Taha Suresindeki ayetlerin daha önce inmiş olması gibi bir duruma da gerek yoktur. Çünkü Kur’an’da sadece o ayetlerde Harun ve Musa şeklinde sıralama yapılması, anlatılmak istenen detayın da o ayette olduğunu göstermektedir.

    Sonuç

    آمن âmene fiilinin iki ayrı harf-i cerle kullanımı, Kur’an’ın Arap dilini kullanmadaki mükemmelliğini bir kez daha gözler önüne seren güzel örneklerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu vesile ile bir kez daha Allah’ın bir dili kullanmasının bir insanın asla gösteremeyeceği kusursuzluk ve hassasiyetin ortaya konması anlamına geldiği görülmüştür. Kur’an’daki bu türden ince detayların tespit edilip dikkate alınması, ayetlere verilen meallerin de daha doğru olmasını, aynı olayı anlatan ayetlerde bile başka şekilde asla farkına varamayacağımız ayrıntıların görülmesini sağlamaktadır. Çoğu zaman en iyi sözlüklerde bile bulamadığımız bu incelikleri ancak Kur’an’ı doğru metotla araştırarak bulabilmekteyiz. Bu da onu Allah’ın Kitabı yapan mucizevi bir özelliğidir.

    (1) İhfâ ve kitmân kavramları arasındaki farka dair detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’daki İki Farklı Gizleme İfadesi, https://kuranmetodu.com/2019/08/kurandaki-iki-farkli-gizleme-ifadesi-الكتمان-kitman-ve-الإخفاء-ihfa/

    (2) Detaylı bilgi için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’da İnzâl Kavramı https://www.cerideiilmiyye.org/kuranda-inzal-kavrami/
    Erdem Uygan, Kur’an’da Tenzil Kavramı  https://www.cerideiilmiyye.org/kuranda-tenzil-kavrami/

    (3) Bakara 2/ 55, 75, Âl-i İmrân 3/73, 183, A’raf 7/132, 134, Tevbe 9/61, 94, Yunus 10/83, Hud 11/53, Yusuf 12/17, İsra 17/90, 93, Taha 20/71 Müminun 23/38, 47, Şuara 26/49, 111, Ankebut 29/26, Duhan 44/21

    (4) Tevbe 9/61

    (5) İsra 17/93

    (6) Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Meali

    (7)  D.İ.B. meali

  • Meal Okumak Kur’an Okumak Değildir / Erdem Uygan

    Meal Okumak Kur’an Okumak Değildir / Erdem Uygan

    Okumak, çeşitli duyu organlarıyla taranan bilginin zihinde anlamlı bir karşılığa çevrilmesi işlemidir. Gözlerle yapıldığında seyretmek veya yazıları takip etmek, kulaklarla yapılırsa dinlemek, deri ile yapılırsa hissetmek olarak isimlendirilir. Koklamak bile bir okuma eylemidir; bilgiyi tarayıp zihne göndermek için burun kullanılmıştır. O halde okumak iki aşamadan oluşan bir eylemdir: Birinci aşama bilginin ilgili organla taranması, ikinci aşama taranan bilginin zihinde işlenmesi ve anlamlandırılmasıdır.

    Bu şekilde tanımlandığında anlama ile sonuçlanmayan bir okuma eyleminden bahsetmek mümkün değildir. Zaten okuma işi anlamak için yapılmaktadır. Anlamayla sonuçlanmayacaksa ikinci aşama yerine gelmediği için okuma yapılmış olmaz. Bu sebeple bir metni okuduğumuzu söylediğimizde, ayrıca onu anladığımızı da söyleme ihtiyacı duymayız ya da “makaleni okudum” diyen birine “anladın mı” diye sormayız. Bu çok basit ilke ne yazık ki sadece Allah’ın Kitabı söz konusu olduğunda ihlâl edilir olmuştur. Sadece Allah’ın Kitabı için okumak denilen eylem anlamayı içermeyecek şekilde anlaşılmaktadır. Şüphesiz bunun en önemli sebebi yanlış din anlayışıdır. Anlamı bilinmeden, sadece telaffuz edildiğinde bile sevap kazandıran bir kutsal kitap inancı, anlama zahmetine katlanmayı gereksiz hale getirmiştir. Sanılanın aksine, günümüzde kendilerini Kur’an talebesi olarak tanıtanların anlayışı da bundan farklı değildir:

    “Hiç şüphe yok ki, Kur’an’ı anlamadan okumak da okumasını bilmeyenlerin Kur’an sahifelerine bakması da ibadettir.”[1]

    Böyle bir iddia ortaya atıldığında Kur’an’ın bir anlamı olması hiçbir şey ifade etmeyecektir. Onun sayfalarına bakanlar, anlamak için emek harcama zahmetindense bakma sürelerini uzatarak yeterli miktarda “sevap puan” (!) toplayıp bir üst “level” hayalleri kurmaya başlayacaklardır.

    Buna rağmen son birkaç on yılda Kur’an’ı anlamak gerektiği, yanlış din algısından ancak bu sayede kurtulunabileceği düşüncesi kendisine önemli miktarda taraftar bulmuştur. Küçümsenmeyecek bir kitle nihayet Allah’ın Kitabını okumakla onu telaffuz etmenin kastedilmemesi gerektiği bilincine sahip olmuş gibi görünmektedir. Talebin artması çok sayıda Kur’an meali yazılmasına sebep olmuştur. Yukarıda alıntıladığımız satırların yazarının da aralarında bulunduğu meal yazarlarının sayıları her geçen gün artmaktadır. Tabii bir tek kitap için neden bu kadar çok meal yazıldığı, bu mealler arasında dişe dokunur farklar olup olmadığı, aralarındaki farklar az ise sürekli yeni meal yazmak yerine belli bir mealin kollektif ve metodik bir çalışmayla geliştirilmesinin daha makul olup olmadığı, meal yazarlarının meal yazmadaki asıl amaçlarının kendi cemaatlerinin talebine cevap vermek ve itibarlarını sağlamlaştırmak olup olmadığı gibi konular ayrıca tartışılması gereken ve bu yazıda anlatmak istediğimiz temel meselenin dışındaki konulardır.

    Biraz gözlemle kolayca anlaşılabileceği gibi, bu kadar çok mealin bulunması, bu meallerin aynı oranda okunduğu anlamına gelmemektedir. Kendilerini geleneksel din anlayışına karşı ve “Kur’an müslümanı” olarak tanımlayan kitlenin de büyük çoğunluğunun düzenli meal okuyucusu olmadığı, çoğunlukla takipçisi olduğu hocayı dinlemek ve gerektiğinde veya ihtiyacı olursa hocasının mealine “bakmak” şeklinde bir eğilime sahip olduğu görülmektedir. Elbette sayfalarına bakmanın sevap sayıldığı kitap aşamasından bu aşamaya gelebilmiş olmak da önemlidir. Ancak meallerin sayıları oranında, düzenli meal okuyan, kitabın içeriğine hakim olan kitlelerin bulunmadığı da bir gerçektir.

    Meallerin artmasının ve meal okuyucusu bir kitlenin ortaya çıkmasının tüm olumlu yanlarının yanısıra, belki de bu olumlu yanlarının tamamına bedel olan, Kur’an’ın asla onaylamayacağı menfî bir etkisi de olduğu görülmektedir: Meali Kur’an sanma, onu Allah’ın Kitabıymış gibi görme ve mealden hüküm çıkarmaya kalkma. Üstelik bu durum, kendi halinde meal okuyup bir takım çıkarımlar yapmaya çalışan samimi müminlerin, belki hoş karşılanabilecek bir faaliyeti olmanın çok ötesine geçmiştir. Öyle bir noktaya varmıştır ki, günümüzde Arapça dahi bilmeyen, felsefe, sosyoloji, psikoloji, hatta fizik, matematik, tıp gibi alanlarda yetişmiş, aralarında akademisyenlerin de bulunduğu kişilerin, meal üzerinden fetva vermeleri, hükme varmaları sıradan olaylar haline gelmiştir. Oysa bir insanın yazdığı metnin bile başka bir dile aktarımı hiçbir zaman orijinalinin yerini tutmaz. Söz konusu olan Allah’ın Kitabı ise bu durum çok daha önemli olmaktadır. Çünkü Allah’ın, dili kullanırken bir insanın yapacağı eksiklik ve fazlalıkları yapması düşünülemez. Lisanı da yaratan olması hasebiyle Allah, dili mutlak manada mükemmel kullanır ve söyleyeceğini ne eksik ne de fazla söyler. Bu mükemmel metni meal yaparak başka bir dile aktaran ise insandır. Kaynak metin mükemmel olsa da hedef metnin onun defalarca kez aşındırılmış bir halinden başka bir şey olmayacağı aşikârdır. İşte bu sebeple Allah’ın Kitabının başka dillerdeki çevirileri için çeviri veya tercüme ifadesi kullanılmamakta, meal kelimesi tercih edilmektedir.

    Hiçbir Meal Kur’an Değildir

    Meal kelimesi Arapça “dönüş, başlangıç” gibi anlamlara gelen أول evl kökünden mimli mastardır.[1] Dilimize geçmiş olan “evvel”, “te’vîl” gibi kelimeler de aynı köktendir. Meal kelimesi Arapça olmasına karşın Kur’an çevirisi anlamındaki kullanımı Türkçe’ye özgü yeni bir kullanımdır. Kelimenin bu anlamda kullanımı Cumhuriyetin ilk yıllarındaki meal çalışmalarıyla başlamıştır.[2] Bu terimin anlamı, İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddesinde şöyle ifade edilmektedir:

    “Kelime son dönem Osmanlı Türkçesi’nde “mâna ve mefhum” karşılığında kullanılmış, bununla bir sözün lafzan veya harfiyen değil mâna ve mefhum itibariyle başka bir dile aktarılması kastedilmiştir. Buna göre meâl kelimesi sözün aktarım keyfiyetini ifade eden örfî bir anlam kazanmış, daha sonra “Kur’an’ın harfiyen değil mâna ve mefhum bakımından tercümesi” anlamında terimleşmiştir.”[3]

    Görüldüğü gibi, Kur’an çevirileri için “meal” kelimesinin kullanılmasının bir esprisi vardır. Her meal, onu yapanın yapabildiği kadarıdır. Mealcinin Kur’an ayetlerini dilimize aktarırken gücünün ve bilgisinin yettiği kadarına meal denir. Hiç kimse kendi ana dilini dahi mükemmel kullanma yeteneğine sahip olamayacağından, böyle bir şey mümkün olsa dahi iki dil arasındaki yapısal farklılıkların önüne geçmek mümkün olmadığından, mükemmel meal diye bir şey hiçbir zaman olmayacaktır. Bu konuyu ileride detaylı olarak ele alacağız.

    Yüzlerce yıl Kur’an’ın bir anlamı olduğunun dahi farkında olmayan bir toplumun, onun anlamıyla buluştuğunda elindekinin gerçek değerini görmesi çok doğaldır. Ancak yüzyılların susamışlığının, meallerin Kur’an’a eşdeğer görülmesi noktasına gelinmesine sebep olmaması gerekir. İnsanlar önemsemedikleri zamanlarda da Kur’an’ın bir anlamı vardı ve okunması, anlaşılması, yaşanması gerekirdi. Anlaşılması gerektiği gerçeğini göz ardı edip telaffuzu ibadet saymak ile meali Kur’an sayacak noktaya varmak, birbirine eşit seviyede aşırılıklardır.

    Kur’an, mükemmel bir Arapça Kitaptır. Mükemmel olması, Allah tarafından gönderilmiş olmasının mecburi sonucudur. Kitap olması ise bir metin olduğunu gösterir. Bugün elimizdeki haliyle Allah tarafından düzenlenmiştir. Fatiha Suresi ile başlayıp Nas Suresi ile biten elimizdeki mushafın her bir kelimesi, satırı, ayeti bizzat her şeyin Yaratıcısı ve Rabbi Allah tarafından son haline getirilmiştir. Bu sebeple hiçbir şekilde insan müdahalesine açık değildir. Ayetlerinin yerlerinin, sıralamasının değiştirilmesi dahi mümkün değildir.

    Burada en çok tartışılan şey, ayet sıralamasının ve numaralandırmasının sonradan yapıldığı konusudur. Oysa bunun da Rabbimiz tarafından yapıldığını gösteren çok sayıda Kur’ânî kanıt vardır. En önemlilerinden biri huruf-u mukattaa denilen harflerin sadece belli sûrelerin başında bulunmasıdır. Ayrıca huruf-u mukatta olarak Arap alfabesindeki sadece 14 harf kullanılmış, her harfe yer verilmemiştir. Üstelik başında bulundukları sûrelere göre farklılık gösterirler, dizilimleri farklıdır ve bilinen bir düzeni takip etmezler. Huruf-u mukattaa, bulundukları surelerin sadece en başında yer alır, sure içinde görülmezler. Bir kısmı başlı başına ayet numarası almışken, bir kısmı bir ayetin başında yer alıp, ayrıca numara almamıştır. Hatta peşpeşe iki ayrı ayetin sadece huruf-u mukattaa’dan oluştuğu da görülür.[4] Tüm bunlar, bu yapının bir insanın tercihi olamayacağını gösterir.

    Ayet sıralaması ve numaralandırmasının Rabbimiz tarafından yapıldığını gösteren başka deliller de mevcuttur. Mesela bir çok ayetin müstakil bir cümle olmayıp önceki ayetteki bitmemiş cümlenin devamı olması da bunun delillerindendir. Örnek vermek gerekirse Taha Suresinin 92. ayeti şöyledir:

    قَالَ يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا

    Musa dedi ki: “Harun! Onların sapıttığını gördüğünde sana ne engel oldu ki (Taha 20/92)

    Sadece ayet değil, ayette geçen cümle de burada bitmemiş, bir sonraki ayette şöyle devam etmiştir:

    أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي

    bana uymadın? Emrime karşı mı geldin?” (Taha 20/93).

    Birçok mealde bazı ayetlerin birkaç ayetle birleşik olarak toplu halde meallendirilmesinin sebebi bu gibi durumlardır. Kur’an’da sayısız örneği olan bu durum da ayetlerin numaralandırmasının dahi insan tarafından yapılmadığını gösterir. Bu sebeple elimizdeki mushaftan farklı şekillerde sıralanmış mealler Kur’an’ın meali sayılamazlar. Zira Rabbimiz öyle düzenlediğine göre bunun mutlaka bir anlamı ve faydası olmak zorundadır. Bu anlam ve faydanın bizim tarafımızdan tespit edilememiş olması, bir başkası tarafından tespit edilemeyecek olduğunu göstermez. Dolayısıyla elimizdeki mushafın meali yapılırken ayet ve sûre sıralaması dahi değiştirilemez.

    Bütün bu hususlara dikkat edilse dahi insanlar tarafından yazıldıkları için her meal çok sayıda eksiklik ve hata içerir. Kaldı ki içerisinde hiçbir hata bulunmayan bir meal olduğu düşünülse bile o meal de bir çok sebepten dolayı hiçbir zaman Kur’an’a eşdeğer sayılamaz. Yani hiçbir zaman bir mealle hükme varılamaz, ibadet yapılamaz, Allah’ın Kitabının yerine konamaz.

    Mealin Kur’an’a eşdeğer sayılamayacağının sebepleri şöyle sıralanabilir:

    1.     Mealciden Kaynaklanan Sebepler

    • Kur’an meali yapan kişilerin bu konudaki donanımları birbirlerinden farklı olsa da en iyi donanıma sahip olan mealci bile neticede insandır. Bu da onun Kur’an’daki konuları ele alırken duygusal olabileceği, insanî zaaflarına yenik düşebileceği anlamına gelir. Sadece bu ihtimalin varlığı bile mealin Kur’an sayılamaması için yeterlidir. Buna güzel bir örnek olarak, devletin resmi kurumunun çıkardığı mealde, siyasetin de etkisiyle, Bakara Sûresi 187. ayette geçen ve “size göre” anlamına gelen لكم kelimesine yer verilmemiş olması gösterilebilir:

      “… Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için…”[1]

      Ayetteki “size göre” ifadesi mealden çıkarılınca, Rabbimizin oruç tutan herkese verdiği imsak vaktinde ufukta oluşan görüntüyü tespit etme görevi ortadan kaldırılmış, belli bir kuruma verilmiştir. Böylece artık imsak vaktini – ki aynı zamanda sabah namazının giriş vaktidir – belirleme görevi Allah’ın Kitabından alınmış, bir kuruma verilmiş ve insanların Allah’tan başkasına kulluk etmesine sebep olunmuştur. Çünkü meal okuyan birinin bu durumu tespit etmesi imkansızdır.
    • Meal yapanların Arap dili konusundaki bilgi seviyeleri ne kadar yüksek olursa olsun, anlamı doğru aktarmada çoğu zaman anadile olan hakimiyet ve anlatım kabiliyeti belirleyici olmaktadır. Yabancı dildeki bir metni çok iyi derecede anlıyor olmak, onu aynı derecede anadile aktarmak için yeterli değildir. Günümüzde mealcilerin önemli bir bölümünün sorununun Arapça değil Türkçe olduğu kolayca anlaşılabilmektedir. Bunun masum sayılabilecek örneklerinden biri, bazı meallerde Yunus Suresi 37. ayete verilen karşılıktır:

      “Bu Kur’an Allah’tan başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir….”[2]

      Merâmı Türkçe ifade etmenin zorluğunu aşamamış olan bu meale göre Kur’an Allah tarafından “uydurulmuş”tur. Elbette bir Türk’ün meali bu şekilde anlaması için kötü niyetli bir okuma yapması gerekir. Ancak bir çok mealde olduğu gibi buradaki sıkıntıyı aşmanın yolları olmasına rağmen bu mealde sorun aşılamamıştır.
    • Bir Kur’an mealcisi, mealini yaptığı Kitabın Allah tarafından indirilmiş olduğunu hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır. Allah’ın Kitabının mealini yapmak demek, Kitabın Allah’ın kanunlarını içeren bir hukuk metni olmasının yanısıra, kainatın yaratılışı ve işleyişi ile ilgili bilgiler veren, belki de hiç kimse tarafından gerçeğine hiçbir zaman vakıf olunamayacak daha bir çok konuyu da içerdiğini bilmek demektir. Bu durum, mealcinin her şeyden önce aciz bir kul olduğunu, bu konuların hepsini anlamasının mümkün olmadığını kabul etmesini gerektirir. Bundan dolayı bir çok ayeti tam olarak anlayamasa da metinde ne söylendiğini en yalın ve orijinaline en yakın haliyle muhataba aktarmakla yetinmelidir. Ancak günümüzde pek çok mealci uzmanı olmadığı konularda, tam olarak anlamadığı ayetleri yorumlayarak veya anlamak istediği şekilde okuyucuya aktarmaktadır. Bir çoğu da ayetten anlamak istediğini dipnotlarla açıklamakta ve okuyucunun farklı bir şekilde anlamasının önünü kesmektedir. Hırsıza verilecek el kesme cezasını kendi minik değerlendirmesi sonucunda beğenmeyen bir mealcinin Mâide Sûresi’nin 38. ayetine verdiği meal bu konudaki sayısız örneklerden biri olarak gösterilebilir:

      “Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak, (şartların oluşmasından sonra) yetkilerini ellerinden alın (ve işlerine son verin). Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.”[3]

      Kadının başının örtülü olmasının gerekliliği için Kur’an’da “başınızı örtün” diye bir emir arayan bir başka sözde meal yazarı da kendi âciz zihniyle ürettiği düşünceyi Nûr Suresi’nin 31. ayetine dipnot yoluyla  söyletmektedir:[4]

      “… Örtüleri ile göğüslerini örtsünler …”
      “Dipnot: Kadının başını örtmesi hükmü bu ayete dayandırılmaktadır. Oysaki ayette, başın örtünmesinden söz edilmemektedir. Yani başörtüsü takın, başınızı örtün denmemektedir. Dolayısıyla burada yalın olarak başı örtmeye yönelik bir hükümden söz etmek mümkün değildir.”[5]
    • İlahiyat ve özellikle de tefsir alanında Türkiye’de verilen akademik eğitim imkanlarından yararlanarak uzmanlığını tescilletmiş bir kişinin meal yazmaya kalkışması son derece doğaldır. Ancak Allah’ın Kitabı için insanların koydukları kurallara göre tescillenmiş uzmanlıkların bir önemi olmamalıdır. Çok saygın bir ilahiyat profesörünün ilmî seviyesi sadece insanlar tarafından tescillidir ve bunun Allah katında hiçbir değeri olmayabilir. Nitekim Kur’an’a göre Allah’ın ayetlerini çarpıtarak gizleyenler Kitabın ehli yani uzmanı olan kişilerdir.[6] Bir ayeti çarpıtabilecek olan kişi de işin uzmanından başkası değildir. Kişinin ulaştığı ve resmî olarak tescillenmiş ilmî seviyenin o kişiye tek başına meal yapma yetkisi vermeye yeterli olmadığı, Kur’an’ın açık hükümlerindendir.[7] Bir mealcinin, çevresinde kendisine itiraz edebilecek seviyede birini bulundurmaması, kendisini Allah’ın Kitabında ele alınan her konuda yeterli görmesi olarak yorumlanmalıdır. Zaten bu sebeple yeryüzünün en zor ve riskli işi olan meal yapmaya kalkışmaktadırlar. Ancak söz konusu olan Allah’ın Kitabı olduğu için kişinin kendisinde tek başına meal yapacak cesareti bulmasının, şeytanın bir işi olarak görülmesi gerekir. İblis Rabbimizden doğru yolun üzerinde oturmak ve insanları o yoldan saptırmak konusunda izin almıştır.[8] O halde şeytanı mealcinin hemen yanında aramak hiç de yanlış olmaz. Mealcinin bunu sürekli göz önünde bulundurması da Rabbimizin emirlerindendir:

      فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيم

      Kur’an’ı kıraat ettiğin zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. (Nahl 16/98)

      Ayette sözü edilen, euzübesmele çekilerek yerine getirilebilecek bir emir değildir. Emredilen, bir şeyin söylenmesi değil, yapılmasıdır. Dolayısıyla Kur’an üzerinde çalışan herkesin Kur’an adına söylediği şeyin kendi ön yargısı, kendi anlayışı veya yorumu olmadığını sürekli kontrol etmesi gerekir. Bunun önlenmesinin en güzel yollarından biri de ekip halinde çalışmaktır. Ekip çalışmasında ortaya çıkabilecek kıskançlık ve tartışmalar bile doğruya ulaşma yolunda katkı sağlayacaktır.[1]
    • Mealcinin, hitap ettiği belli bir kesime uygun meal yapmak istemesi de mealin Kur’an’a eşdeğer sayılamayacağının sebeplerinden biridir. Günümüzde bir çok mealci, belli bir kesime hitap etmek için ayetin metninde olan ile olması istenen arasında bir tercih yapmak zorunda kalmaktadır. Buna en güzel örnek, kız çocuğun mirastan alacağı payı belirleyen ayeti yorumlayabilmek için başka ayetleri değiştirmek zorunda kalan mealci olacaktır. Nisâ Suresinin 11. ayeti erkek çocuğun mirastan alacağı payı, kız çocuğunkinin iki katı olarak hükme bağlar. Bu durumun, gerçekte dinle, imanla alakası kalmamış sözde modern insanların taleplerine uygun hale getirilmesi için ihtiyaç duyulan tek şey, kendisini ateşe atmaya gönüllü bir mealcidir. Bu kişi, 11. ayetteki hükmün farklı da anlaşılabileceğini ileri sürmek için aynı surenin 7. ayetini bozmaktan çekinmeyecek biri olmalıdır. Öyle de olmuştur:

      “Ana – baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.”[2]

      Ayette olmayan ve olması da mümkün olmayan parantez içi ifadeler, meale yine ayette olmayan şeylerin söyletilebilmesi için eklenmiştir. Zira ayetin metnine sadık kalındığı takdirde “az ya da çok” ifadesinin mealde olduğu gibi kadınlarının alacağı payı nitelemesi söz konusu değildir. Ayetin orijinalinde “az ya da çok” ifadesi anne – babanın bıraktıkları malı nitelemektedir. Yani olması gereken meal şöyledir:

      لِّلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَّفْرُوضًا

      Ana – baba ve yakın akrabanın bıraktıklarından erkeklerin payı vardır. Ana – baba ve yakın akrabanın bıraktıklarından kadınların da payı vardır. (Bıraktıkları miras) az ya da çok olsun farz kılınmış bir paydır bu. (Nisâ 4/7)

      Mirastan alınacak payların ne kadar olduğu ise surenin 11 ve 12. ayetlerinde anlatılmaktadır. Ancak bu ayetteki ”az ya da çok” ifadesine, ayete aykırı olarak kız çocuğun alacağını niteleyecek şekilde meal verirseniz, o zaman 11. ayetteki ikiye birli oranların zamana ve şartlara göre değişebileceğini iddia etmenin önünü açmış olursunuz. Gerçi Kur’an’da buna izin vermeyen çok sayıda ayette çok sayıda ifade mevcuttur ancak meali okuyan kişinin bunu bilmesi söz konusu olmadığından kandırılmaya müsaittir.[1]
    • Ayetleri doğru anlamada çoğu zaman iyi bir Arapça bilgisi bile insânî zaafların önüne geçememektedir. Bunun en tipik örneklerinden biri, Meryem validemizin babasız bir çocuk dünyaya getirmesi mucizesinin bilimsel olarak açıklanabileceğini ayetlere söyletme gayretinin ortaya çıkardığı garip durumdur. Sırf hermafrodizm denen ve tıbbî olduğu iddia edilen durumun Meryem validemizde vücut bulduğu şeklindeki temelsiz iddiayı delillendirmek için aslında ilgili ayetlerde (Enbiyâ 21/91, Tahrim 66/12) olmayan bir lugavî problem yaratılmış ve daha sonra bu hayalî probleme, hermafrodizm denilen şey çözüm olarak yamanmaya çalışılmıştır. Bir başka yorumda ise bu durumun Meryem validemizin bitkilerdeki gibi eşeyli üremesi olabileceği öne sürülmüştür.[2] Oysa ne ayetlerde iddia edildiği şekilde zamirlerin dişil ve erilliğinden kaynaklanan bir anormallik vardır ne de Meryem validemizin hermafrodit olmasına ihtiyaç vardır. Mucizeler zaten olağanüstü durumlardır ve bunların bilimsel olarak açıklanması mümkün değildir. Mümkün olsa mucize olamazlar.[3] Zaten bu türden Kur’an’dan asla onay alamayacak yorumların yapılmasının sebebi de mucize konusunun olamayacağını Kur’an’a söyletme gayretidir. Bu zihniyetin Kur’an meali yapmaya kalkışması insanlardaki hadsiz cesaretin en güzel göstergesidir.

      Benzer bir tahrif de meleklerin Adem Aleyhisselama secde etmeleri konusunu kabul etmek istemeyen mealci tarafından ilgili ayetlerin melinde yapılmıştır:

      “Hani meleklere “Âdem için (Allah’a) secde edin” demiştik; onlar da hemen secde etmişti…”[4]

      Mealci her nedense secdenin Adem’e yapıldığını kabul etmek istememektedir. Bunun için de ayetin kendi anlamak istediği şekilde meallendirilmesi gerekmektedir. Neyse ki secede سجد fiili yardımına yetişmiştir. Bu fiil nesne alırken daima lâm ل harfi cerini kullanmaktadır. Bu harfin bir fiile bağlı değilkenki anlamlarından biri de “için” kelimesidir. Artık mealcinin istediği tüm şartlar oluşmuştur. Fiile bağlı olan harfi sanki bağımsız bir edatmış gibi meallendirmek Allah’tan korkmayan biri için ne kadar zor olabilir? Öyle de olmuştur. Aslında hiçbir şekilde fiilden bağımsız düşünülemeyecek harfi fiilden koparmış ve “için” anlamı vermiş, mecburen bir de parantez eklemiş, olmuş bitmiştir. İşte bu kadar basittir (!) Meali okuyan zavallı kişiler de Kur’an okuduklarını zannetmektedirler.[5]

    • Kur’an mealini yapmaya kalkışan kişinin Kur’an’ın, sırf Allah’ın Kitabı olması sebebiyle mecburen sahip olması gereken özelliklerini ilkesel olarak kabul etmesi gerekir. Allah’a ait olan bir kitabın belli hükümlerinin veya tamamının tarihsel ve belli bir coğrafyaya has olması, metin olmayıp hitap olması, yorumlanabilir ve insanlar tarafından neshedilebilir olması düşünülemez. Bu koşulları ilkesel olarak kabul etmeyen bir mealcinin doğru bir meal yapması ve yaptığı meale güvenilmesi mümkün olmayacağı gibi, meal yapması bile başlı başına mantık dışıdır, saçmadır.

    Sonuç olarak Allah’ın Kitabının mealini yapmaya kalkan insandır ve ne kadar büyük âlim olursa olsun yanlışı tercih etmeye, şeytana uymaya meyyal yapıda yaratılmıştır. Dünyanın en iyi niyetli ve samimi insanı da olsa hata yapar, yanlış anlar, kibirlenir, itibarını düşünür, çekinir, korkar. Bundan dolayı herhangi bir mealin Kur’an’a eşdeğer görülmesi, onun yerini tutması, ondan hüküm çıkarılması, onunla ibadet edilmesi mümkün değildir.

    2.     Lugavî Sebepler

    • Her metin gibi Kur’an metninin de bir dili vardır. Bu dilin Allah tarafından kullanılıyor olması, insan tarafından kullanıldığında asla ulaşılamayacak seviyede bir mükemmellik ve boşluksuzluğa sahip olmasını gerektirir. Bu sebeple ana dili Arapça olan bir insan, dilini ne kadar iyi kullanırsa kullansın, Allah’ın ortaya koyduğu mükemmelliğe ulaşması mümkün değildir. Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunu gösteren delillerden biri de sahip olduğu bu lugavî kusursuzluktur. Ancak mealler ne kadar iyi olurlarsa olsunlar insanlar tarafından yazılırlar. Hiç kimsenin ana dilini Allah’ın Arapçayı Kur’an’da kullandığı gibi mükemmel kullanması tasavvur edilemez. Bu yüzden Kur’an’daki bir ayetin farklı meallerde farklı şekillerde ifade edildiği görülür. Çünkü her mealci kendince iyi olduğunu düşündüğü ifadeyi meale yansıtmaya çalışmıştır. Bu da hiç birinin mükemmel olmadığını gösterir.

    • Bir dili başka bir dile aktarmada anlam aşınmaları olması kaçınılmaz bir durumdur. Bu sadece Kur’an ve mealler arasında olan bir şey değildir. Bu yüzden güzel olduğu kabul edilen çeviriler metne en bağlı olanlar değil, anlamı en iyi verenlerdir. Çünkü çoğu zaman aynı şey iki dilde farklı şekillerde anlatılır. Bu durum Kur’an Arapçası ile Türkçe arasında da böyledir. Bu da mealcinin gerektiğinde ayetin metnini birebir çevirmek yerine, anlaşılabilir bir yakın çevirisini yapmayı tercih edeceğini gösterir ki çoğu zaman olması gereken de budur. Mealden hükme varılamayacağının en önemli göstergelerinden biri bu durumdur. Çünkü ayetin orijinalinde, tek bir kelimenin anlamı, o ayetteki formu, kipi, şahsı, tekilliği, çoğulluğu, dişilliği, erilliği, cümledeki yeri, aldığı ekler, diğer ayetlerde nasıl kullanıldığı ve bu kullanımların ilgilendiğimiz ayete etkisi ve katkısının ne olduğu gibi durumlar çok hassas şekilde önem arz eder. Bu hassasiyet, birebir metne bağlı kalmamış ve haklı olarak okuyana kavrama kolaylığı sağlaması için anlaşılmaya odaklanmış bir mealden beklenemez. Zaten bu yüzden çeviri artık Kur’an değil, mealdir. Yani mealden amaçlanan şey merâmın anlaşılmasıdır, o kadar. Kanun hükmünde olan bir ayetin meali artık ayetin bizzat kendisi hükmünde değildir. O kanunun detayları, kapsamı ve çerçevesi gibi ayrıntılar mealin değil ayetin kılcal damarlarında dolaşır. Bu yüzden meal okumak hiç bir zaman Kur’an okumak olmayacak, mealcinin ondan anladığından anlatabildiği kadarının, meali okuyanın daha iyi anlayacağını düşündüğü şekliyle aktarımı olacaktır.

    • Türkçe, içerisinde çok sayıda Arapça kökenli kelime barındıran bir dildir. Bu, özellikle Arapça öğrenme aşamasında bir Türk’ün mesela bir Alman’a göre daha avantajlı olduğu durumlardan biridir. Ancak konu Kur’an’ın mealini yapmaya gelince bunun bir dezavantaj olduğu durumlar da ortaya çıkmaktadır. Çünkü bazı kelimeler Arapça’dan dilimize geçerken Arapça’daki anlamlarından daha geniş veya daha dar anlamlar kazanmışlardır. Hatta tamamen farklı anlamlarda kullanılabilmektedirler. Bu durum Kur’an’daki bir Arapça ifadenin her yerde aynı şekilde meallendirilmesini engellemektedir. Mesela “rab” kelimesi bunun güzel örneklerinden biridir. Bu kelime dilimizde sadece Allah için kullanılır. Oysa Kur’an’da Allah’tan başkası için de “efendi, sahip” anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu gibi yerlerde Türkçe meallerde farklı ifadeler kullanmak gerekmektedir. Bu da bir meal okuyucusunun, rab kelimesinin gerçek anlamını görüp, Allah için kullanıldığında da neden bu kelimenin Rabbimiz tarafından tercih edildiğini anlamasını engellemektedir. Benzer bir örnek “küfür” kelimesinin türevleri için de verilebilir. Dilimizde bu Arapça kelime, “kâfir” şeklinde tek bir anlamda kullanılır olmuştur. Oysa Kur’an’da tohumun üstünü örtmelerinden kinayeyle çiftçi için de bu kelime “küffar” şeklinde kullanılmıştır.[6] Çünkü kelimenin kökünde örtme anlamı vardır. Bu gibi örnekler saymakla bitirilemeyecek kadar çoktur. Bu durum meal okuyan birinin Kur’an’ı Arapçasından okuyup anlayanın görebildiği bir çok inceliği fark edememesine sebep olmaktadır. Bu sebeple hiçbir zaman meal okumak Kur’an okumak anlamına gelmeyecektir.
    • Arapça’nın Türkçe’ye göre çok temel yapısal farklılıkları vardır ve bu farklılıklar bazı ayetlerin hiçbir şekilde tam olarak Türkçeye aktarılamamasına sebep olmaktadır. Mesela Arapça’da kelimeler eril ve dişil olmak üzere cinsiyetlere ayrılırlar. Ayrıca kelimelerin tekil, çoğul formlarının yanı sıra bir de ikil formları mevcuttur. Yani bir şeyin iki tane olduğu söylenecekse kelime tekil ve çoğul halinden başka bir forma sokulur. Her zaman bunun Türkçe’ye tam olarak yansıtılması mümkün olmaz, çünkü Türkçe’de bunun bir karşılığı yoktur. Oysa bazı durumlarda Arapça’nın bu özelliği ayette çok önemli bir detayı anlatıyor olabilir. Bu da elbette mealde gözükmeyecektir. 
    • Arapça’da kelimeler çoğunlukla 3, daha az olarak da 4 ve 5 harfli köklerden türetilmişlerdir. Her kelimenin bir kök anlamı vardır ve o kökten türetilmiş her kelimede bu kök anlamı az ya da çok bulunur. Bu durum, kelimenin anlamı ne kadar değişmiş olsa da kök anlamının eser miktarda da olsa korunması anlamına gelir ve Kur’an kavramlarının doğru anlamlandırılmasında büyük rol oynar. Bu konu Arapça’da, özellikle de metni daima sabit olan Kur’an’da çok büyük önem arz eder. Örnek vermek gerekirse cin kelimesinin kök anlamında gözle görülememe vardır. Bu anlam, bu kökten türetilmiş olan tüm kelimelerde etkisini gösterir. Üzeri bitkilerle örtülü olduğu için toprağı gözükmeyen bahçeye “cennet” denmesi, aklın görünmemesi durumu için “cinnet”, gözle görünmeyen varlıklar için “cin”, arkasında duran kişiyi gizleyen kalkan için “cünne” kelimesinin kullanılması, kök anlamın aynı kökten türemiş kelimelerde nasıl etkili olduğunu göstermektedir. Bu kelimelerin her birinin Türkçe karşılıkları birbirinden farklı kelimeler olacağı için bahçe, cin, cinnet ve kalkan kelimelerinin aynı kelimenin türevleri olduğunu bir mealden görebilmek imkansızdır. Bu da Kur’an’ın Arapçasını anlayan birinin mealden okuyandan ne kadar fazla detay görebildiğini gösterir. Bu sebeple hiçbir meal Kur’an’a eşdeğer olamaz.
    • Namaz, oruç, abdest, peygamber gibi dini terimler Türkçe olmadıkları gibi Arapça da değillerdir ve Kur’an’da hiç geçmezler. Bu terimler dilimize Farsça’dan geçmiş ve oldukları gibi korunmuşlardır, Türkçe karşılıklarını bulmaya gerek duyulmamıştır. Bu durum kelimelerin, kulanıldıkları dînî terim hakkında hiç bir bilgi vermemesine sebep olmaktadır. Günde beş kez yaptığımız ibadete namaz denmesinin sebebi nedir? Bu kelime, bu ibadetle ilgili bize ne anlatmaktadır? Bu soruların bir Türk için cevabı yoktur. Hatta bu ibadet, hangi özelliğinden dolayı bu ismi almıştır sorusu namazın kelime anlamı bilinmediği için sorulamaz bile. Bu terimlerin Kur’an’daki karşılıkları ise Arapça kelimelerdir ve bu terimlerin bu kelimelerden türetilip kullanılıyor olmasının bir anlamı vardır. Meal okuyucusunun bunları mealden görmesi, bilmesi, anlaması mümkün değildir. Zaten mealci de bu kelimelerin anlamlarıyla bağlantılı Türkçe ifadeler kullanmayacak, Türkçe olmayan Türkçeleşmiş terimleri kullanacaktır. Bu sebeple meal okumakla Arapça bilerek Kur’an okumak hiçbir zaman aynı şey olmaz.
    • Ne kadar iyi Arapça bilirse bilsin her meal yazarı Kur’an’da anlamını bilmediği bir kelimeyle karşılaşacaktır. Bu bir Arap için de geçerlidir. Zira Kur’an 1739 kökten oluşan inanılmaz bir kelime hazinesidir. Bu durumda insan çareyi muteber sözlüklere baş vurmakta arayacaktır. Bunun bir ileriki adımı da tefsirlere danışmaktır. Her iki durumda da devreye insan girmiş olacaktır. Sözlükleri de tefsirleri de insanlar yazmıştır. Mealcinin yapabileceği tek şey, aradığı kelimenin sözlüklerdeki anlamları içerisinden birini tercih etmektir. O da doğal olarak en doğru olduğunu düşündüğü anlamı seçecektir. Bu sıkıntı sadece meal okuyucusu için değil, bir Arap için de geçerlidir. İşte tam da bu yüzden Kur’an üzerinde çalışmanın, bizzat Rabbimiz tarafından belirlenmiş bir metodu vardır. Buna göre ayetler ayetleri açıklar. Her bir kelimenin hem sözlük anlamı kullanılır, hem de terim anlamı bir çok ayette tarif edilir. Bu özellik bir insanın yazdığı bir kitapta bulunamaz. Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunun en büyük göstergelerinden biri bu metottur. Bu sayede kelimelerin ve kavramların anlamları mealcinin sözlüklerden yapacağı tercihe bırakılmaz. Sözlük sadece kelime ile ilgili bir fikir verebilir. Kelimeyi terimleştirip kavram haline getiren ve tanımlayan bizzat Kur’an’dır. Bir mealden ise bunların hiçbiri elbette beklenemez. Bu yüzden Kur’an araştırmaları hiçbir zaman mealden yapılamaz. Bunun için sadece çok iyi Arapça bilmek de yeterli değildir. Metodu bilmek ve ekip halinde çalışmak şarttır.

    3.     Kur’an’ın Kendi Özelliklerinden Kaynaklanan Sebepler

    • Kur’an’ın sıradan bir kitap olmadığı, onu ilk kez eline alan biri tarafından bile anlaşılabilir. Bir insanın kitap yazarken önemseyeceği şeyler Kur’an için geçerli değildir. Mesela konularına göre tasnif edilmemiştir. İlk bakışta sanki dağınık bir kitap gibi görünmektedir. Pek çok kıssa birden fazla kez anlatılır. Aynı olay farklı şekillerde anlatılabilmektedir. Kısacası kendine has ve ilk kez okuyan birinin alışık olmadığı için garipseyeceği bir üslubu ve yapısı vardır. Ancak diğer yandan onu Allah’ın Kitabı yapan da budur. Zira dağınık gibi görünen ayetler birbirlerine akıl almaz bir biçimde bağlıdır. Bir insan için önemli değilmiş gibi görünen küçücük bir detay, farklı bir konudaki bir problemin çözümünde en önemli anahtar olabilir. Kur’an’ın bu özelliği onu aynı zamanda tüm zaman ve mekanlarda problem çözen (hakîm[7]), kendisinden üretim yapılan (mubarek[8]) bir kitap yapan şeydir. Rabbimiz ayetlerini baş döndürücü bir ilişkiler ağı ile birbirine bağlamış ve bunu yapmakla Kitabını bizzat kendisi açıklamış, hiç bir insana açıklama yetkisi vermemiştir.[9] Bu açıklamaya belli bir metotla ulaşılabileceğini bir çok ayette dile getirmiş[10] ve ekip halinde Arapça ayet kümeleri oluşturarak çalışılırsa “hikmet” denilen doğru sonuca ulaşılabileceğini bildirmiştir.[11] Kur’an’ın bu özelliği sadece Arapça orijinali için geçerlidir. Bu yüzden Arapça ayet kümeleri halinde tafsil edildiği bildirilir.[12] Bir mealde böyle bir özellik olamayacağı çok açıktır. Dolayısıyla hiçbir meal Kur’an’ın yerini tutmaz. Hiçbir mealden hüküm çıkarılamaz, fetva verilemez, yorum yapılamaz, insanları bağlayıcı sonuçlar çıkarılamaz. Arapça bilmeden bunları yapmak imkansızdır.

    • Kur’an içerisinde 1739 kök, yani birbirinden ayrı anlama gelen kelime vardır. Yaklaşık 600 sayfalık bir kitapta bu kadar çok farklı anlamda kelimenin bulunması Kur’an’ın bir başka ulaşılmaz özelliğidir. Kur’an metnindeki bu akıl almaz zenginliği bir meale aktarmak imkansızdır. Bu durum Kur’an’da geçen bir çok kelimenin birbirinin yerine kullanılabileceği yanılgısını oluşturmuştur. Oysa Allah’ın Kitabında birbirlerinden lafzen farklı olan ibarelerin birbirlerinin yerine kullanılabilecek şekilde eş anlamlı olduğunu düşünmek Kur’an’a insan elinden çıkma bir kitap olarak bakmak anlamına gelir. Rabbimizin hiçbir tercihi anlamsız olmayacağı için kelime tercihlerinin de mutlaka bir anlamı olmak zorundadır. Örnek vermek gerekirse, Nisâ Suresinin 3. ayeti meallerde şu şekilde karşımıza çıkmaktadır:

      Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.[13]

      Bu mealde 3 kez adalet kelimesi geçmektedir. Doğal olarak meali okuyan kişi ayetin Arapça orijinalinde bu kelimelerin üçünün de aynı kelime olduğunu düşünecektir. Oysa üçü de birbirinden farklı kelimelerdir. İlki kıst قسط, ikincisi adl عدل, üçüncüsü ise avl عول kelimesidir. Bu kelimelerin üçünün de aynı anlama geldiğini düşünmek Allah’a acziyet atfetmek ve Kitabına hakaret olacaktır. Bir başka örnek olarak, her ikisi de gizlemek olarak çevrilen ihfâ إخفاء ve kitmân كتمان kavramları verilebilir. Her ikisi de gizleme olarak çevrileceğinden, meal okuyan biri ayette geçen ifadenin ihfa mı yoksa kitman mı olduğunu asla göremeyecektir. Oysa bu iki kavram arasında direkt olarak ayetin anlamına etki eden çok hayatî farklar vardır. Bu farkları ortaya çıkarmak, uzmanlık ve büyük gayret gerektiren teknik bir iştir.[14] Herkes bu teknik bilgiye sahip olmak zorunda değildir. Bunu işi bu olan, bunun için eğitilmiş insanlar yapacaklardır.

      Yine Kur’an’da, hepsi de meallere “dönmek” olarak yansıyan 16, “korkma” kelimesiyle karşılanan 7 ayrı kelime vardır. Bu kelimelerin arasında anlam farkları vardır ve hiçbiri diğerinin yerine kullanılamaz. Üstelik bu farkları çoğu zaman sözlüklerde dahi görmek mümkün değildir. Bu farklar ancak Kur’an araştırılarak tespit edilebilir. Bazen iki kavram arasındaki farkı tespit edebilmek yıllar sürebilir. Bugün hiçbir Arap, dili böyle zengin bir şekilde kullanmaz, kullanamaz. Örneğin hiçbir Arap her ikisi de “gelmek” anlamında olan cae جاء ve eta أتى kelimeleri arasında bir fark görmez ve bu kelimeleri birbirlerinin yerine kullanır. Oysa Kur’an’da bu iki kelime aynı konuda bile kullanılsa, mutlaka bir fark olması gerekir. Hatta aynı ayette her iki kelimenin de kullanıldığı görülür. Bu durum bu kelimelerin eş anlamlı olduğunu değil, aralarındaki ince farktan dolayı bir şeye dikkat çekildiğini gösterir. Meallerde her ikisine de mecburen “gelme” anlamı verileceği için kavramların farklı olduğunu meal okuyucusunun ruhu dahi duymayacaktır. Sırf bu açıkladığımız sebep yüzünden bile meali Kur’an’a eşdeğer görmek Kur’an’a hakaret ve meal yazarını ilahlaştırma olarak değerlendirilmelidir. Kur’an’ın farklı kelime tercihlerini “Arapça’da böyle şeyler olur, kelimeler birbirinin yerine kullanılır” şeklinde savunmak da bir insanın düşebileceği en talihsiz durumdur. Evet, Arapça’da böyle şeyler olabilir ama Kur’an’da asla olmaz. Çünkü o Allah’ın Kitabıdır. Kur’an Arapça’dır ama Kur’an dışında Arapçayı günlük lisan olarak kullananlar insanlardır. Bir dili Allah’ın kullanması ile insanın kullanmasını birbirine eş tutmak en hafif ifadeyle basiretsizliktir.

    • Kur’an’ın mucizevi kelime zenginliğinin yanısıra o kelimeleri kullanımındaki en küçük farklılık da anlama etki eden bir durumdur. Aynı kelimenin farklı bir harf-i cerle kullanılması bu durumun en güzel örneklerindendir. Mesela Türkçe’ye inanmak olarak çevrilen âmene آمن fiili mef’ûl (nesne) alırken iki ayrı harf-i cer kullanır. Eğer “ba” ب harfi ile kullanılıyorsa iman etmek, güvenmek, “lam” ل harfi ile kullanılıyorsa sadece inanmak anlamına gelir. Bu sebeple Allah ve diğer iman edilmesi gereken şeyler sayılırken hiçbir zaman lam ile gelmez. Daima “amentü llahi”de olduğu gibi “b” harfi ile geçer. Ancak “size inanmazlar” derken imandan değil, salt söze inanmaktan bahsedildiği için “lam” harfi ile geçer.[15] Bu türden detayları bırakın meal okuyucusunu, dikkatli bir şekilde yoğunlaşarak, belli bir araştırma için okumuyorsa bir Arap’ın görmesi de mümkün değildir. Kısacası bir meal asla Kur’an’ın yerini tutmaz, yanına bile yaklaşamaz.

    • Kur’an’ın başka bir dildeki çevirisinin onun yerini tutamayacağı Kur’an’da da çok açıktır. Bunların başında Kur’an ayetlerinin muhkem ve müteşabih özellikte olmaları gelir.[16] Müteşabih ayet, benzeşen, birbirlerine benzeyen ayetler demektir. Bu benzerlik lafzen de olabilir, mânen de. Takdir edilecektir ki ayetler arasındaki benzerliği ancak Arapça orijinal metin üzerinden görebilmek mümkündür. Arapçası birbirine çok benzeyen iki ayet, aralarındaki küçük bir farklılıktan dolayı dilimize hiç de benzemeyen şekilde çevrilebilir. Ayrıca bir ayetin meali artık “ayet” olamayacağı için ayet mealleri arasında bir benzerlik aramak da anlamlı değildir. Çünkü müteşabih olan ayetlerdir onların mealleri değil. Bir ayetin meali ayet değildir.

      Kur’an kendisinin Allah’tan gelen bir Kitap olduğunun delillerinden birini önceki Kitapları tasdik etmesine bağlar.[17] Dolayısıyla tasdik konusu Kur’an’ın en önemli konularından biridir. Önceki Kitapların mensuplarının ancak tasdik ilişkisini gördükleri takdirde Kur’an’a uyma zorunlulukları doğacaktır.[18] Kur’an’ın kendisinden önceki kitapları tasdik ediyor olması da mealin onun yerini tutamayacağının güzel bir göstergesidir. Çünkü Kur’an’ın meali ile önceki kitaplar arasında tasdik ilişkisi kurmak mümkün değildir. Bu duruma bir örnek vermek yerinde olacaktır. Taha Suresi’nin 78. ayeti şöyledir:

      فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُم مِّنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ

      Derken Firavun ordularıyla birlikte onların peşine düştü. Ama denizden onları örten örttü. (Taha 20/78)

      Aynı olayın Tevrat’taki anlatımı ise şöyle dilimize çevrilmiştir:

      “Geri dönen sular savaş arabalarını, atlıları, İsrailliler’in peşinden denize dalan firavunun bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı.” (Çıkış 14:28)

      Tevrat mealinde “yuttu” olarak yer alan kelimenin İbranice orijinali “kasah” fiilidir ve “örttü” anlamına gelir. Bu kelime Kur’an’da “ğaşiye غشي” şeklindedir ve “örttü” anlamına gelir. Yani aslında İbranice’deki kelime ile aynı kelimedir. Her iki Kitap arasındaki kelime tercihlerinde gösterilen bu titizlik boşuna değildir. Tevrat’ı bilen bir uzman Kur’an’daki bu ifadeyi gördüğünde, aslında yüzlerce farklı şekilde ifade edilebilecek olan bu olayda kelimelerin bile aynı olmasından dolayı tasdik ilişkisini kolaylıkla kurabilecektir. Böyle bir detayı ve dolayısıyla Kitaplar arasındaki tasdik ilişkisini meal üzerinden tespit etmek olanaksızdır. Görüldüğü gibi Tevrat’ın meali için de aynı durum geçerlidir.

    Meal Okumak Kur’an Okumak Değilse Nedir?

    Yazının başında, okumanın ancak anlama gerçekleşiyorsa mümkün olabileceğini, anlamayla sonuçlanmayan hiçbir faaliyetin okuma olmadığını görmüştük. Ardından Arapça bilmeyen birinin Kur’an’ı anlayabilmesi için tek seçeneği olan meal okumanın Kur’an okumaya eşdeğer tutulamayacağını detaylı bir şekilde ortaya koyduk. Bu durumda bu tek seçeneği değerlendiren bir kişi meal okumakla Kur’an okumuş olmayacaksa ne yapmış olacak sorusunun da cevaplanması gerekmektedir.

    Her mümin Allah’ın dinini Allah’ın Kitabına göre yaşamak zorundadır. Çünkü o Kitap’tan hesaba çekilecektir. Bunun için de Kitabı anlaması bir zorunluluktur. Ancak elbette herkesin Arapça öğrenmesi mümkün değildir. Hatta gerekli de değildir. Çünkü bu, tedavi olabilmek için herkesin doktor olmasını beklemeye benzer. Nasıl ki ateş ölçüp tansiyona bakabilen herkesin tıp fakültesi bitirmesine gerek yoksa Kur’an’da Allah’ın ne dediğini anlayabilmek için de herkesin Arapça bilmesine gerek yoktur. Ve nasıl ki tansiyon ölçebiliyor diye herkes cerrah olup ameliyat yapamıyorsa meal okuyan birinin de Kur’an okuyormuş gibi mealden bir takım sonuçlara varması ve uygulaması mümkün değildir.

    Meal okumanın Kur’an okumak anlamına gelmemesi gereksiz bir iş olduğu anlamına gelmez. Aksine meal okumak Arapça bilmeyen bir mümin için olmazsa olmaz bir görevdir. Ancak okuduğunun bir insan tarafından ortaya konduğunu ve Allah’ın Kitabının taşıdığı sayısız özelliği taşımasının imkansız olduğunu bilmek de bir meal okuyucusunun görevidir. Bu sebeple mealden anlaşılanla amel edilmesi, meale dayanarak hüküm verilip çıkarım yapılması, meallerden işine geleni tercih ederek hocalık taslanması kabul edilemez.

    Samimi bir mümin meal okuyarak Allah’ın emir ve yasaklarını net bir şekilde öğrenip hayatına taşıyabilir. Fakat meali Kur’an yerine koymak, detaylı ve uzmanlık gerektiren bir çalışmayla ortaya konabilecek konuları mealle anlamaya kalkmak yanlıştır. Nitekim yukarıda da gördüğümüz gibi Bakara Suresi’nin 187. ayetini Diyanet İşleri Başkanlığının mealinden okuyup ona göre amel etmek isteyen biri imsak vaktinin tespitinde kendisinin de sorumlu olduğunu göremeyecek, Diyanet ne derse onu yapmakla doğru yaptığını zannedecektir. Oysa ayete göre Diyanet’in belirlediği imsak vaktinin, gerçek vakitten en az 1 saat önce olduğu, dolayısıyla o saatte sabah namazının kılınamayacağı kesindir. Bu kişinin vebali mealciye yükleyerek sıyrılması mümkün değildir. Burada asıl hata, insanın yazdığı bir metni Allah’ın indirdiği metinle aynı seviyede görülerek yapılmış olur.

    Elimizdeki mealler içerisinde aynı konuda birbirlerinden tamamen farklı şeyler söyleyenlerin, aynı ayete birbirine zıt anlamlar verenlerin bulunduğu bir gerçektir. Oysa Allah’ın Kitabı bir tanedir. Bir konuda birden fazla doğrunun olması da mümkün olmadığına göre Kur’an meali olduğu söylenen eserlerin bir bölümünün Kur’an meali olamayacağı kesindir. Ancak okuyucunun bunu ayırt etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla meal okumak hiçbir zaman için Kur’an okumak olamayacaktır.

    Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda meal okumak hiçbir zaman Kur’an okumak olmayacaktır ama Kur’an’ı anlama gayretinin bir göstergesi ve başlangıcı olacaktır. Meal okuyan kişi Allah’ın Kitabını anlama yolculuğunda ilk adımı atmış olmaktadır. Allah’ın yarattığı ayetleri okumak da kolay bir iş değildir. Üstelik belli bir seviyenin üzerinde bir okuma için disiplinli bir çalışma ve yıllar sürecek bir emek gerekir. İndirilmiş ayetlerin de bundan farkı yoktur.

    Bir astronomun Güneş ile ilgili bilimsel bir çalışma yürütmesi, Kur’an’ı Arapça orijinalinden okuyup anlamak ve üzerinde çalışmaya benzetilirse, meal okumak Güneş ile ilgili bir ansiklopediden veya internetten bilgi edinmeye benzer. Eğer bu kişi Güneş ile ilgili uzmanlaşmak ve tüm insanlığa faydalı bilgiler vermek istiyorsa bu konuda metodik ve disipliner bir çalışma içerisine girmeli, astronomi biliminin terminolojisini öğrenerek doğru çalışmayı yapmak ve kendisini geliştirmek için gayret göstermelidir. Bunu herkes yapamaz, gerekli de değildir. Ancak herkes interneti kullanarak Güneş hakkında belli bir seviyede bilgi sahibi olabilir.

    Kısacası dili bilinmeyen bir metnin seslendirilerek telaffuz edilmesi zaten okuma olarak adlandırılamaz. Dolayısıyla Kur’an’ı Arapça kelimeleri seslendirerek okumak, aslında okumak değil, sayıklamaktır. Arapça bilmeyen birinin yapması gereken meal okumaktır. Kur’an okumak ise uzmanlık gerektiren bir iştir. Üstelik bu durum bir Arap için de bir Türk için olduğundan farklı değildir. Bir eylemin Kur’an okumak adını taşıyabilmesi için Kur’an’ın içeriğine, metoduna, diline ileri seviyede hakimiyet gerekir. Bu konularda birikimi olmayan bir Arabın yaptığı sıradan bir okuma ile bir Türk’ün meal okuması arasında büyük bir fark yoktur. Her ikisi de belli bir seviyede bir şeyler anlayacaktır. Kur’an’dan hayatına yön verecek şekilde, hareketlerini bağlayıcı hükümlere ulaşmak sıradan bir Arap için de mümkün değildir.

    İşte bundan dolayıdır ki Kur’an’da, Kitap üzerinde çalışan kişiler ile diğer insanlar birbirlerinden ayrılmıştır. Allah’ın Kitabı üzerinde uzman olan kişiler için “ehl-i Kitap” ifadesi kullanılırken, sadece Kitap indirilmiş bir topluma mensup olan sıradan insanlar için “ûtu’l Kitap” ifadesi kullanılır.[1] Hatta Kitap bilgilerinin derecelerine göre “ilim verilmiş olanlar”, “ilim sahipleri”, “ilimde derinleşmiş olanlar” gibi pek çok tasnif yapılmıştır. Bütün bunlar Kur’an üzerinde çalışmanın ayrı bir iş olduğunu, herkes tarafından yapılmasının da mümkün olmadığını göstermektedir. Tabi uzman olan kişilerin de insan olması, isteyen ve gerekli gayreti gösteren herkesin Kur’an üzerinde ileri seviyede çalışabileceğini de gösterir. Yeterince emek veren herkes Allah’ın yardımı ve izniyle Arapçayı çok iyi derecede öğrenebilir, Kur’an’ın metoduna hakim olabilir. Kur’an kavramlarını Kur’an’dan öğrenmenin yolunu kavrayabilir ve bu konuda bilgili olanlarla birlikte çalışarak kendini geliştirebilir. Buna da ancak saygı duyulur. Ancak Arapça’yı iyi derece bilmeden, sadece meal okuyarak bilgiçlik taslamak, ayet yorumlamak, ahkâm kesip fetva dağıtmak, olur olmaz yerlerde araba plakası okuyor gibi ayet numaraları fışkırtmak bir mümine yakışmayan hadsizliklerin başında gelir. Hele hele Kur’an’ın ne dilini ne metodunu bilmediği halde, beğendiği mealcinin ayete verdiği çarpık anlamlarla, kendi işkembesinden çıkardığı komik bir metodolojiyle insanları doğru olduğunu sandığı yola çağırmak için kitap yazıp program yapmak, bir insanın dünya hayatında düşebileceği en alçak seviye olsa gerektir.

    Sonuç olarak meal okumak her müminin hayat boyu sürdürmesi gereken Allah’ın Kitabını anlama görevinin en alt kademesi, başlangıç seviyesidir. İmkanları ölçüsünde herkes bu seviyeyi yükseltebilir. Bu seviye sadece Allah’ın Kitabını anlamak, temel emirleri, ibadetleri kavramak içindir. Anlaşılmayan yerler her zaman olacaktır. Bunun için yapılması gereken Rabbimizden yardım istemek ve ayetleri doğru anlamak için bu konuda doğru çalışmaları yaptığı bilinen kişilerden yardım alarak çalışmaktır. Allah samimi kullarını mutlaka gerçeğe ulaştırır.[2] Bu gibi anlaşılamayan noktaları aşmada zaman zaman birkaç meali birlikte okumak bile etkili bir yöntem olmaktadır. Unutulmamalıdır ki bahsini ettiğimiz kitap Allah’ın Kitabıdır. Allah’ın yarattığı bir ayeti anlamak bile çoğu zaman birkaç nesil süren bir iştir. Meal ve tefsir yazan alimlerin bile anlayamadıkları, içinden çıkamadıkları sayısız ayet vardır. Bu çok normal bir durumdur.

    Ayrıca mealin Kur’an olmaması ibadetleri meal okuyarak yapmanın da mümkün olmadığını gösterir. Rabbimiz şöyle buyurur:

    وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ‏ وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ وَلَا تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ

    Kur’ân okunduğu zaman ona kulak verin ve sessiz olun ki iyilik bulasınız. Öğle ve ikindide, içten içe yalvararak, korku içinde, yüksek olmayan bir sesle Rabbini zikret. Sakın ilgisiz davrananlardan olma! (A’râf 7/204-205)

    Ayette günün belli vakitlerinden bahsedilmesi buradaki zikrin namaz, okunan Kur’an’ın da namazda yapılan kıraat olduğunu gösterir. Bu da demektir ki namazda Kur’an okunacaktır. Bir meal asla Kur’an olamayacağına göre namazda meal okunarak ibadet yapılamaz. Zikir ifadesinin akılda tutulan bilgi anlamına gelmesi namazda okuduğumuzu anlamanın tercih edilmesi gereken bir şey olduğunu gösterir. Ancak bu, namazda okunanın meal değil Kur’an olması zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Bazı kişiler Nisâ Suresinin 43. ayetinden hareketle namazda kişinin ne dediğini anlaması gerektiğini öne sürseler de o ayet buna delil olmaz. Çünkü ayette ne dediğini bilmekten bahsedilmektedir, anlamaktan değil. Kişi okuduğunun ayet olduğunu biliyorsa namazını kılar. Olması gereken, namazda okunan surelerin anlamlarını da bilmek ve zihinde canlandırmaktır. Bir mümin bunun için çaba sarfetmelidir. Bunu yapamamak en hafif ifadeyle ayıptır. Ancak okuduğu ayetin Türkçe anlamını bilmeyen birinin mealle namaz kılması caiz görülemez. Çünkü meal Kur’an olmadığı için meal okumak da kıraat olmayacaktır.

    Günümüzde var olan Türkçe meallerin sayısı yüzlerle ifade edilmektedir. Buna rağmen Allah’ın dininin Türkçe konuşanlar arasında hakim olduğu söylemekten çok uzak olduğumuz da ortadadır. O halde ya meal okuyucusu sayısı meal yazanların zannetikleri kadar fazla değildir, ya da yazdıkları mealler anlaşılmamaktadır. Bu konudaki şahsi kanaatimiz birinci ihtimalin doğru olduğu yönündedir. Türkçe konuşan insanların büyük çoğunluğunun dinlerini kaynağından öğrenip yaşamak gibi bir dertleri bulunmamaktadır. Meallerin çok olmasının sebebi okuyucunun fazlalığından değil, kendisini göstermek isteyen hocaların fazlalığındandır.

    Allah’ın Kitabını okumaya nereden başlayacağını bilemeyen, meallerdeki farklılıklardan dolayı hiçbir meale güvenmeyen, Arapça da bilmeyen kardeşlerimiz meal okumaktan vaz geçmemelidirler. Hatta aynı anda birden fazla meal okumalıdırlar. Böylece bir ayetle ilgili farklı mealler gördüklerinde okuduklarının sadece meal olduğunu, Kur’an olmadığını hatırlamaları kolay olacaktır. Bu gibi ayetler ve anlamadıkları noktalarla ilgili Allah’tan yardım isteyip bilenlere danışmaları ve verilen meali kendilerine açıklamalarını istemeleri faydalı olacaktır.


    Dipnotlar

    [1] Mehmet Okuyan, Kısa Surelerin Tefsiri, Düşün Yayıncılık 2011,cilt 1, s: 43.
    [2] Mekayıs, Lisan’ul Arab
    [3] Mustafa Öztürk, “MEÂL”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/meal (19.04.2021).
    [4] A.g.e.
    [5] Şûrâ 42/1-2
    [6] D.İ.B meali
    [7] Diyanet Vakfı Meali
    [8] Cemal Külünkoğlu Meali
    [9] Bu konudaki detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’da Hımâr (Başörtüsü),  http://kuranmetodu.com/wp-content/uploads/2018/08/Kuranda-Hımâr-Başörtüsü.pdf
    [10] Erhan Aktaş Meali
    [11] Âl-i İmran 3/71
    [12] Fussilet 41/3
    [13] A’râf 7/16,17
    [14] Bu konudaki çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Kur’an Üzerinde Bireysel Çalışmanın Yanlışlığı, https://erdemuygan.com/2019/01/kuran-uzerinde-bireysel-calismanin-yanlisligi/
    [15] Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Meali.
    [16] Bu konudaki detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Yanılırız Diye Açıklamayı Allah Yapıyor, https://erdemuygan.com/2018/09/yaniliriz-diye-aciklamayi-allah-yapiyor/
    [17] Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Meali, Tahrim Suresi 12. ayetin dipnotu
    [18] Konuyla ilgili detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Meryem Validemiz Hermafrodit Olabilir mi? https://erdemuygan.com/2019/02/meryem-validemiz-hermafrodit-olabilir-mi/
    [19] Mehmet Okuyan meali, Bakara Suresi 34. ayet https://www.kuranokuyan.com/2-bakara-suresi-34-ayet
    [20] Konuyla ilgili detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Melekler Kime Secde Ettiler? http://kuranmetodu.com/2020/06/melekler-kime-secde-ettiler-erdem-uygan/
    [21] Hadid Suresi 57/20
    [22] Yasin 36/2
    [23] En’âm 6/155, Sâd 38/29
    [24] Hûd 11/1-2, Fussilet, 41/3
    [25] A’râf 7/52, Nisâ 4/105
    [26] Kur’an üzerinde uzmanlık seviyesinde çalışabilmek ve Kur’an’dan hüküm çıkarabilmek için Allah’ın açıkladığı metoda uyulması zorunluluğu ve metodun detayları ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’ı Anlama İlmi https://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/kurani-anlama-ilmi.html
    [27] Fussilet 41/3
    [28] D.İ.B. Meali
    [29] İhfâ ve kitmân kavramları arasındaki farka dair detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’daki İki Farklı Gizleme İfadesi, https://kuranmetodu.com/2019/08/kurandaki-iki-farkli-gizleme-ifadesi-الكتمان-kitman-ve-الإخفاء-ihfa/
    [30] Bir örnek olarak bkz: Bakara 2/75
    [31] Âl-i İmrân 3/7
    [32] Yunus 10/37
    [33] Âl-i İmrân 3/81
    [34] Bu konudaki çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’da Utu’l Kitap ve Ehl-i Kitap Farkı https://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/kuranda-utul-kitap-ve-ehl-i-kitap-farki.html
    [35] Ankebût 29/69


  • Melekler Kime Secde Ettiler? / Erdem Uygan

    Melekler Kime Secde Ettiler? / Erdem Uygan

    Bazı Kur’an araştırmacılarının Kur’an üzerinde yaptıkları çalışmalarda, önce varmak istedikleri hükmü belirleyip ardından bunu Kur’an’a söyletmek için hiçbir kural ve sınır tanımamaları, sıkça karşılaşılan durumlardan biridir. Bu türden yanlışlara en tipik örneklerden biri, Meryem validemizin İsa Aleyhisselamı babasız olarak dünyaya getirmesini hermafrodizmle açıklamaya çalışan makaledir.[1] Bu çalışmasında yazar, kafasında önceden belirlediği bir hükmü Kur’an’dan çıkarabilmek için ilgili ayetlerde sanki sıradışı bir durum varmış gibi bir algı oluşturmuş, ardından bu sözde sıradışılığı Meryem validemizin hermafrodit olduğu iddiasına işaret sayarak kendi kurgusunu Kur’an’a söyletmiştir. Bunu yaparken Arapça’nın en temel kurallarını çiğnediğini, bu konuda bilgisi olmayan okuyucunun tespit edebilmesi mümkün olmadığı için Kur’an’dan çıkardığı aslı olmayan bir hükmü Kur’an’ın mucizelerinden biri olarak lanse edebilmiştir.[2]

    Önce varılacak sonucun belirlendiği, sonra Kur’an ayetlerinin bu sonucu çıkaracak şekilde bozulduğu bir diğer çalışmada da meleklerin Adem’e değil, Allah’a secde ettikleri iddia edilmektedir. Bu çalışmamızda Arap dilinin en temel kuralları ve Kur’an’ın ilgili bütün ayetleri ayaklar altına alınmadıkça ortaya atılmasının mümkün olmayacağını göstereceğimiz bu iddia, ‘Kıssalar Ne Söyler – Yaratılış ve Hz. Adem’ adlı kitapta yer almaktadır:[3]

    “‘Meleklere, Adem’e secde edin’ şeklinde yorumlanan âyeti anlayabilmemiz için öncelikle ilgili âyetler ve secdenin tanımı üzerinde durmalıyız. اسجدوا لآدم ibaresinde li edatı kullanılıyor. Denebilir ki ‘Secde kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de daima ‘lam’ edatıyla kullanılır.’ Bu yanlış bir yaklaşımdır; secde emrinin lâm edatsız kullanımları da Kur’an’da mevcuttur. Bu âyeti ele alırken kullanılan edatı görmek ve bunu anlama, meale, tercümeye yansıtmak durumundayız. Âyeti ‘Adem’e secde…’ olarak değil, ‘Âdem için secdeye kapanın’ şeklinde ele aldığımızda anlam tamamen değişiyor. ‘Adem için secdeye kapanın’ denince maksat değişir.”[4]

    Öncelikle yazarın yorum olduğunu dile getirdiği “meleklere, Adem’e secde edin dedik” şeklindeki ifade bir yorum değil, doğru bir çeviridir. Meallerin birkaç tanesi dışında büyük çoğunluğu da ayeti bu şekilde çevirmişlerdir. Bildiğimiz kadarıyla yukarıdaki satırların yazarının henüz bir meal çalışması bulunmamaktadır. Ayete yazarın iddia ettiğine benzer şekilde anlam veren birkaç mealden biri de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çıkardığı mealdir:

    “Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” dedik. İblis’ten başka hepsi saygı ile eğildiler. O, saygı ile eğilenlerden olmadı.”[5]

    Diyanet İşleri Başkanlığının daha önceki meallerinde ise ayete, “Adem’e secde edin” şeklinde, olması gereken doğru anlamın verildiğini belirtelim. Ayete “Adem için secde edin” şeklinde yanlış anlam veren ulaşabildiğimiz diğer mealler ise Bahaeddin Sağlam, İlyas Yorulmaz, Şaban Piriş mealleridir. Hasan Basri Çantay ise her iki ihtimali de mealine yansıtmıştır. Bunlardan İlyas Yorulmaz meali hariç hiçbirinde secdenin Allah’a yapıldığı açık olarak yazılmamış sadece “Adem için secde edin” ifadesine yer verilmiştir. Allah’a yapıldığı açık olarak yazılmasa bile ayette “için” ifadesini kullanmanın mümkün olamayacağını ilerleyen satırlarda ortaya koymaya çalışacağız.

    Adı geçen kitabın yazarı ile paralel görüşlere sahip olduğu bilinen bir başka meal yazarı ise ayetteki ifadeyi daha muğlak bir biçimde anlamlandırma yoluna gitmiştir: “Âdem(oğlu) lehine emre âmâde olun!”[6] Ayette “için” ifadesini kullanmanın mümkün olmaması ile aynı sebeplerden dolayı, “lehine” ifadesinin de kullanılamayacağı yine aşağıda görülecektir.

    İfadeye Verilen Anlamın Arapça’ya Göre Yanlışlığı

    Yukarıda alıntıladığımız bölümde yazar, Arapça’daki “secde etme, boyun eğme, saygıyla eğilme” anlamlarına gelen “سجد – secede” fiilinin “ل – lâm” harfi olmaksızın kullanımının da Kur’an’da mevcut olduğunu söylemekte ancak bu iddiasını bir ayetle delillendirmemektedir. Kitabının sadece o sayfasında bile ayetlerle ilgili delil göstermek gerektiğinde tam üç yerde dipnot veren yazar, nedense bu konuda bir dipnot vermemekte, iddiasını ispatlamaya gerek duymamaktadır. Bunun sebebi Kur’an’da bu iddiasına delil olabilecek bir kullanımın olmamasıdır. Diğer bir deyişle yazarın iddiası asılsızdır.

    Konuyu Arapça bilmeyenler için biraz açmamız gerekmektedir. Arapça’da bazı fiiller mutlaka bir takım “harf-i cer” denen harflerle kullanılırlar. Bu harfler cümlede mef’ûl yani tümleç bulunuyorsa o mef’ûl ile birlikte kullanılmak zorundadırlar. Türkçemizde yer almayan bu durumu İngilizcedeki benzer kullanımla örneklendirerek anlatmamız mümkündür: İngilizcede bir kişinin, emir kipinde “bak!” demek için sadece “look!” demesi yeterlidir. Ancak cümlede “bakılacak yer” de belirtilecekse, yani tümleç (mef’ûl) kullanılacaksa bu fiil mutlaka “at” ile birlikte kullanılır. “Bana bak” denilecekse mutlaka “look at me” denilmesi gerekmektedir. “Look me” şeklinde bir kullanım yoktur. Arapça’daki bir çok fiil gibi “سجد – secede”  fiilinin kullanımı da bu şekildedir. Eğer cümlede “سجد – secede”  kökünden türemiş bir fiil, mef’ûl (tümleç) ile kullanılacaksa, mef’ûlün “lâm” harf-i ceri ile birlikte kullanılması zorunludur. Diğer bir deyişle, cümlede secdenin kime/neye yapılacağının belirtilmesi durumunda “ل – lâm” harfinin kullanılmaması söz konusu değildir. Dolayısıyla yazarın iddiasının hiçbir dayanağı bulunmamaktadır; Kur’an’da سجد – secede fiilinin mef’ûl alıp da “ل – lâm” harfi almaksızın kullanıldığı bir yer yoktur,[7] olması da zaten mümkün değildir. Mef’ûl almadığı, yani secdenin kime/neye yapılacağının belirtilmediği yerlerde ise zaten harf-i cer kullanımından söz edilemez. Yazarın bahsettiği ayette fiilin bir mef’ûlü vardır. Yani ayette kime secde edileceği belirtilmiştir. O halde lâm harfi o mef’ûlün başına eklenmek zorundadır. Zaten öyle de olmuştur: “اسْجُدُوا لِآدَمَ – uscudû li Adem – Adem’e secde edin.”

    “ل – lâm” harfinde olduğu gibi harf-i cer ismi verilen harfler, bir fiile bağlı olmaksızın, tek başlarına kullanıldıklarında da belli anlamlara gelirler. Arapça’da “ل – lâm” harfi tek başına kullanıldığında “için” anlamına gelen bir edattır. Bu anlamda kullanılması, fiile bağlı olarak kullanılmasından farklıdır. Yine İngilizce’den örnek verelim: Beklemek anlamına gelen “wait” fiili beklenen şeyin de söylendiği bir cümlede mutlaka “for” ile kullanılır. Mesela “I am waiting for you” cümlesi “seni bekliyorum” anlamına gelir. Ancak “for” ifadesi “wait” ile birlikte değil de tek başına kullanıldığında “için” anlamına gelen bir edattır.

    Arapça’da bir harf-i cer ile kullanılması zorunlu olan fiillere sayısız örnekler verilebilir. Mesela “inanıp güvenmek” anlamındaki “آمن – âmene” fiili mef’ûl aldığında, yani kullanıldığı cümlede neye/kime güvenildiği belirtiliyorsa mutlaka “ب – be” harfi ile kullanılır. Bu sebeple “Allah’a inandım” demek için “آمنت بالله – âmentu billah” demek zorunludur. “Bi” demeden sadece “آمنت الله – âmentu Allah” gibi bir kullanım yoktur. Ancak “ب – be” harfi aynı zamanda, bir fiile bağlı olmaksızın tek başına kullanıldığında “ile” anlamına gelen bir edattır. Hatta aynı آمن – âmene fiili “ب – be” değil de “ل – lâm” harfi ile kullanılırsa fiilin anlamı değişir ve bir kişinin söylediği söze inanmak anlamını kazanır. Kur’an’da fiilin bu kullanımını görmek de mümkündür.

    Tüm bu sebeplerden dolayı; “ل – lâm” harfinin yazarın ele aldığı ayetlerde “için” anlamına gelebilmesinin, yani fiilden bağımsız bir edat olarak okunabilmesinin tek şartı “سجد – secede” fiilinin “ل – lâm”sız kullanılabilmesidir. Çünkü fiilin mef’ûl aldığı ama o mef’ûle ل – lâm harfinin bağlanmadığı bir kullanımı olmalıdır ki yazarın bahsettiği ayette de lâm harfi fiile bağlı olmayabilsin ve “için” anlamına gelsin, böylece ayetin anlamı “Adem için Allah’a secde edin” şeklinde olsun. Ancak fiilin ne Arapça’da ne de Kur’an’da böyle bir kulanımı bulunmamaktadır. Dolayısıyla yazarın “ل – lâm” harfine “için” anlamı vermesinin hiçbir lugavî ve mantıkî izahı yoktur.

    Ayrıca bir an için ayette “lâm” harfinin “için” manasında kullanıldığını farz etsek bile bize bu tercihi yaptıracak karinenin ne olduğu sorusu cevapsız kalmaktadır. Yani “lâm” harfinin meleklerin Adem Aleyhisselama secde etmesi ile ilgili kullanıldığı ayetlerde “için” manasına geldiğine kim, ne hakla, hangi gerekçeyle, hangi yetkiyle karar verecektir? İlahiyat alanında ihtisas yapmış olmak, insana Allah’ın Kitabındaki ve Arap dilindeki kelimeler üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunma yetkisi mi vermektedir?

    Oysa yukarıda anlattığımız en temel Arapça kuralları gereği bir cümlenin “Adem için Allah’a secde edin” anlamına gelebilmesi için ifadenin اسجدوا لله لآدم (uscudû lillahi liadem) şeklinde olması gerekir. Ancak ayetlerde sadece “اسجدوا لآدم (uscudû liadem)” ifadesi kullanılmaktadır ve bu ifadenin “Adem’e secde edin” dışında bir anlama gelmesi imkansızdır.

    İfadeye Verilen Anlamın Diğer Ayetlere Aykırılığı

    Bahse konu kitabın alıntıladığımız bölümünde konuya, Meleklerin Adem’e secde etmesinin bir “yorum” olduğunu söyleyerek başlamak, sonuçları düşünülmemiş bir cesaretin veya Arap dil kuralları göz ardı edilerek varılmış bir ön kabulün eseridir. Bir ilahiyat fakültesi hocasına yakışmayacak anlatım bozuklukları ile dolu olan aşağıdaki ifadeler de aceleyle yazılıp bir daha okunmaya fırsat bulunamadan kitap haline getirildiği bahane edilse bile mazur görülemeyecek boyuttadır:

    “Hz. Adem’i bu şekilde dizayn ettiği için, varlık olarak fıtrat noktasında farklılıklar meydana getirdiği için ve meleklerin bilemediği şeyler onda Cenab-ı Hakk tarafından var edildiği için, Rabbimiz meleklerden insanın bu ayrıcalıklı noktalarına atfen, meleklere yönelik olarak gelen secde emrini içeren cümle ‘onu bu şekilde bilgi sahibi kılan Allah’a secde edin…’ demektir. Bu secdeyi Hz. Adem’e yapılan değil, Adem için yapılan secde olarak algılamak durumundayız. Adem için secde yapılması da onun bilmesi, bilen biri olarak dizayn edilmesi sebebiyledir. Bilginin asıl sahibine secde ediyoruz ve buradan bugüne dair sonuç çıkartıyoruz.”[8]

    Bu ifadelerde konumuz açısından dikkat çeken husus, yazarın “bilginin asıl sahibine secde ediyoruz” ifadesidir. Bu ifade çok açık bir şekilde ayete aykırıdır. çünkü ayette secde emri her kime yapılırsa yapılsın, bize değil meleklere verilmektedir. Bizim Allah’a secde etmeminizin sebebi ise sadece Allah’ın bilginin asıl sahibi olmasından dolayı değildir. Bizim secdemizin bu ayetle hiçbir ilgisi yoktur. Yazarın bu ifadesi adeta okuyan kişinin nasıl olsa yazılanı hiç düşünmeyeceği ön kabulüyle yazılmış gibidir. Ayrıca yukarıda anlattığımız sebeplerden ötürü ayetlerde meleklere verilen emir, “Adem için, bilginin sahibi olan Allah’a” değil, bizzat “Adem’e” secde etmeleridir. Ayetleri bunun dışında bir şekilde anlamamız ancak önceden belirlediğimiz bir sonucu, ayetlere söyletme çabamızla mümkün olabilir.

    Tüm bunlardan daha garip olanı ise; kitapta hiç gerek yokken, secde kelimesinin her zaman şekilsel bir eğiliş değil, boyun eğme manalarında kullanıldığının ispatlanmaya çalışılmasıdır.[9] Gerçekten de pek çok ayette “boyun eğme”, “saygı gösterme” anlamında kullanıldığı âşikâr olan secde ifadesinin bu anlamının, yukarıdaki “Adem için Allah’a secde” etme iddiasını destekleyecek hiçbir yönü bulunmamaktadır. Aksine meleklerin Adem’e secde etmelerinin ondaki Allah’ın verdiği üstünlüğe “saygı göstermeleri” olarak anlaşılması, secdenin, yazarın iddia ettiği gibi Allah’a değil, Adem’e yapıldığına delil olur. Ancak kitapta daha da ilginç bir durum, secde kelimesinin boyun eğme, saygı gösterme anlamlarında kullanıldığı ayetler verilirken karşımıza çıkmaktadır. Zira yazar konuyu şu şekilde anlatmaktadır:

    “Mesela Hz. Yusuf’un kıssasının başında ve son bölümünde bu kavram geçer. Kıssanın başında إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ ‘Bir zamanlar Yusuf babasına (Ya’kub’a) demişti ki: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm’”[10]

    Dikkat edilirse ayetin Arapça metninde سجد – secede fiili mef’ûl almış, yani secdenin kime yapıldığı belirtilmiş ve “ل – lâm” harfi kullanılmıştır. Yazar ayete meal verirken doğru olanı yapmış ve “onları bana secde ederlerken gördüm” şeklinde dilimize çevirmiştir. Oysa yukarıdaki iddiasına sadık kalsaydı ayete, “onları benim için (Allah’a) secde ederlerken gördüm” şeklinde meal vermesi gerekirdi. Bu durum, meleklerin Adem Aleyhisselama secdesi konusunda “ل – lâm” harfine “için” manası vermesinin bir temeli bulunmadığını göstermiş olmaktadır. Çünkü her iki ayette de secde kelimesinin kullanımında tamamen aynı gramer kuralları işlemiştir. Buna rağmen yazar istediği yorumu yapabilmek için ayetlerin birinde işlettiği kuralları diğerinde işletmemiştir. Hatta Yusuf Suresi’nin sonunda geçen secde ifadesinde de aynı dil kuralları işletildiği halde yazar yine ayete kendi iddiası doğrultusunda anlam vermeyi tercih etmektedir:

    “Mesela Yusuf kıssasının sonunda 100. ayette وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا ‘Ana ve babasını tahtın üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar.’ Bu ayette de sözü edilen secde, insana secde değildir. Buradaki secde ifadesi ‘saygı göstermek’ anlamındadır.”[11]

    Görüldüğü üzere ayetin Arapça metninde سجد – secede fiili ve ل – lâm harf-i cerinin kullanımı, Yusuf Suresinin başındaki ayetle tamamen aynıdır. Yazarın buradaki secdenin saygı gösterme anlamında olduğunu belirtmesi de doğru bir yaklaşımdır. Ancak bu saygı gösterme Yusuf Aleyhisselam’a yapılmaktadır, Allah’a değil. Yazar tamamen keyfî bir yorumla Surenin başındaki ayetlere verdiği anlamı burada vermemekte ve secdenin insana yapılmadığını söyleyerek ayete “onun için (ona kavuştukları için)” anlamını vermektedir. Oysa secde ifadesinin saygı gösterme anlamına gelmesi secdenin Allah’a değil, insana yapıldığının delili olur. Yani Yusuf Aleyhisselamın anne, baba ve kardeşleri Yusuf Aleyhisselam’a saygı göstermektedirler. Zaten baştaki ayette görüldüğü bildirilen rüyanın gerçekleşmesi de ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Baştaki ayette “bana secde ettiklerini gördüm” deyip, sondaki ayette “ona kavuştukları için Allah’a secde ettikleri” manasını uygun görmek, ayetler arasındaki konu bütünlüğüne de zarar vermektedir.

    Meleklerin Adem Aleyhisselama secde etme emri aldıklarını bildiren ayetlerden biri olan Bakara Suresi 34. ayet şöyledir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

    Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

    Eğer ayette emir “Adem için (Allah’a) secde edin” şeklinde olsaydı İblis’in büyüklenmesini gerektirecek olay ne olabilirdi? Emir zaten Allah’a secde ise, İblis de Allah’ın büyüklüğünü, yaratıcı olduğunu, ölüleri yeniden diriltip hesaba çekeceğini gayet iyi bildiği[12] halde neden Allah’a secde etmesin ki? Oysa İblis’in kibri Allah’ın yarattığı bir varlığı kendinden aşağı gördüğü için “o varlığa” secde etmemesinden kaynaklanmaktadır:

    وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ ۖ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ

    Sizi yarattık, sonra biçim verdik. Sonra meleklere “Âdem’e secde edin!” dedik. Hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. O, secde edenlere katılmadı. Allah: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen ne oldu?” diye sordu. “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın, onu balçıktan yarattın.” diye cevap verdi. (A’râf 7/11-12)

    Ayetlerde secdenin Adem Aleyhisselama yapılmasının emredildiği ve سجد – secede fiili ile kullanılan ل – lâm harf-i cerine hiçbir şekilde “için” anlamı verilemeyeceği başka ayetlerde de şüpheye yer bırakmayacak açıklıktadır:

    وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ ۚ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

    Eğer سجد – secede fiili ile kullanılan ل – lâm harf-i cerine “için” anlamı verilecek ve yazarın Adem – İblis kıssasında iddia ettiği anlam kullanılacak olursa; yukarıdaki ayeti şöyle tercüme etmek gerekir: “Güneş için de Ay için de (Allah’a) secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah için secde edin.” Yani yazarın iddiasına göre “Güneş ve Ay için secde etmeyin” ifadesi mecburen “Allah’a secde etmeyin” olarak anlaşılacaktır. Daha da önemlisi, Allah için secde etmekten bahsedildiğinde secdenin kime yapılacağı meçhul kalacaktır. Allah için secde edilecekse o secde kime yapılacaktır?

    İlgili ayetlerde secdenin Allah’a değil, Adem’e yapılmasının emredildiği o kadar açıktır ki bahsettiğimiz yazar bile kitabının bir sonraki başlığında, muhtemelen gayri ihtiyari olarak bu anlamı tercih etmek zorunda kalmıştır:

    “Hicr Suresi 33. ayetinde şu bilgi yer almaktadır: قَالَ لَمْ أَكُنْ لِأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ ‘(İblis) ‘Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim’ dedi.’ Bu ayet de Şeytanın ırkçılığından doğan kendi orijinini üstün görme durumunun bir sonucunu beyan eder.”[13]

    Görüldüğü gibi yazar aynı konudan bahseden ayeti meallendirirken bu kez “yarattığın bir insana secde edecek değilim” şeklinde doğru bir çeviri yapmıştır. Bu çevirisi meleklere verilen emrin insana (Adem’e) secde olduğunu da kabul ettiğini göstermektedir. Bu durum, yazarın sadece bir kaç sayfa önce ortaya attığı iddia ve verdiği meal ile çelişkiye düştüğünü gözler önüne sermektedir. Aynı çelişki aşağıdaki bölümde de kendini göstermektedir:

    “İsra Suresi 65. ayetinde diyor ki İblis (kitabın bizdeki baskısında ayet numarası yanlışlıkla böyle yazılmış, doğrusu 61. ayet olmalı): أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا ‘Çamur olarak yarattığın bu varlığa secde mi edecekmişim!’”[14]

    Yazar bu ayetteki ifadeyi doğru bir şekilde, “Allah’ın yarattığına secde” şeklinde meallendirmiş ve yine baştaki iddiası ile çelişmiştir. Ayetin bu doğru çevirisinden de anlaşılacağı üzere emir Allah’a değil, insana (Adem’e) secde emridir.

    Sonuç

    İncelediğimiz ayette meleklerin Adem’e değil de Adem için Allah’a secde ettiklerini söylemek ne Arapça’ya, ne Kur’an’daki secde ile ilgili diğer ayetlere, ne de akla uygundur. Bu sebeple ayete bu yönde meal verilmesi, basit bir yorum farklılığı olarak görülemeyecek kadar temel bir yanlıştır.

    Yazarımızın ilk bölümde paylaştığımız ifadeleri arasında şu cümlelere rastlanmaktadır:

    “Âdem için secdeye kapanın’ şeklinde ele aldığımızda anlam tamamen değişiyor. ‘Adem için secdeye kapanın’ denince maksat değişir.”

    Allah’ın Kitabı için maksat okuyuculuğu yapmak, ayetlerin satır aralarında Allah’ın söylediklerinin yanı sıra söylemek istediklerinin bulunduğunu ve bunları tespit etmek gerektiğini söylemek bir müminin aklından bile geçmemesi gereken bir tavırdır. Ele aldığımız örnekte yazar, Allah’ın Kitabında kendince tespit ettiği maksadı ortaya koymak için Arapça’nın en temel kurallarını bile göz ardı etmekten çekinmemiştir. Bununla da kalmayıp ayet için tercih ettiği anlam sayesinde, Kur’an’ın diğer pek çok ayetiyle çelişen bir hükmü Allah’ın Kitabından çıkarma faaliyetine girmiştir.

    Bazı çevrelerin bu ayetlerde Adem Aleyhisselama secde emri verilmesinden rahatsız olmalarının da makul ve anlaşılır bir yanı yoktur. Emri veren Allah’tır. Mühim olan O’nun emrine uymaktır. Bu sebeple Rabbimiz ayette özellikle “إذ أمرتك – sana emrettiğimde” ifadesini kullanmıştır:

    قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ ۖ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

    Allah: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen ne oldu?” diye sordu. “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın, onu balçıktan yarattın.” diye cevap verdi. (A’râf 7/12)

    Kısacası Adem’e secde emrini yerine getirmek, Allah’ın verdiği bir emri yerine getirmek olacaktır. Buna İblis de dahil hiçbir meleğin karşı çıkmayacağı çok açıktır.

    Allah’ın Kitabının Allah tarafından belirlenmiş bir açıklama metodu varken ve yorumlanmasına asla izin verilmemişken, sırf farklı bir şeyler söylemek adına önceden karar verilmiş bir hükmü Kur’an’dan çıkarmaya çalışmak her şeyden önce ilmî ilkesizliğin bir tezahürüdür. Bir araştırmacının, araştırdığı bir konudaki ilmi seviyesi bu derece düşük olduğunda, başka konulardaki söylemlerini kâle almak için elde geçerli bir sebep kalmamaktadır. Oysa Allah’ın Kitabı’nın; tutarlı, ayakları yere basan, müdellel ve ciddi çalışmaları hak ettiğini kabul etmeyen bir Kur’an araştırmacısından söz etmemiz mümkün olmamalıdır.

    Kur’an’ı hayatlarının merkezine koyma amacını taşıyan samimi müminlerin de Kur’an bilgilerini artırmaları büyük önem arz etmektedir. Günümüzde bu hocaları takip ederek kendilerini “Kur’an’cı” olarak tanımlayan kişilerin çoğunluğunun, Kur’an’ı aslında hiç bilmedikleri ve okumadıkları ne yazık ki bir gerçektir. Bu kişiler Allah’ın Kitabını kendileri okumak yerine hocalarının sözlerinden ve anlatımlarından öğrenmeyi tercih etmektedirler. Bu durum da hocaların bu yazımızda ele aldığımıza benzer yanlışlarını doğru kabul etmelerine sebep olmaktadır. Herhangi bir konuda yayın yapmış bir hocanın, yanlışını asla kabul etmeyeceği çok iyi bilinen bir gerçektir. O halde onları düzeltmeye çalışmak beyhûde bir çaba olur. Yapılması gereken, hocaların bu türden fahiş yanlışlarını görebilecek seviyede Kur’an bilgisine sahip olabilmeye çalışmaktır.

    Dipnotlar:

    [1] Bkz: Zeki Bayraktar, Hz. Meryem ve Kur’an Mucizesi, Kitap ve Hikmet Dergisi Sayı: 14. veya https://www.cerideiilmiyye.org/hz-meryem-ve-kuran-mucizesi/
    [2] Bu iddianın Kur’an’a aykırı olduğunu göstermeye çalıştığımız çalışmamız içi bkz: http://kuranmetodu.com/2019/02/meryem-validemiz-hermafrodit-olabilir-mi/
    [3] Mehmet Okuyan, Kıssalar Ne Söyler -1- Yaratılış ve Hz. Adem, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2017
    [4]  A.g.e.  s: 115
    [5]A’râf Suresi 11. ayet, D.İ.B. meali.
    [6]Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an meali, Araf Suresi 11. ayet.
    [7] Kur’an’da secede (سجد) fiilinin mef’ûl aldığı ve dolayısıyla lâm (ل) harf-i ceri ile birlikte kullanıldığı ayetler 24 tanedir. Bu ayetler şunlardır: Bakara 2/34, A’râf 7/11,206, Yusuf 12/4,100, Ra’d 13/15, Hicr 15/29,33, Nahl 16/48,49, İsrâ 17/61,107, Kehf 18/50, TâHâ 20/116, Hacc 22/18, Furkan 25/60,64, Neml 27/24,25, Sâd 38/72,75, Fussilet 41/37, Necm 53/62, İnsan 76/26.
    [8] a.g.e. s:117
    [9] a.g.e s: 118
    [10] a.g.e s:117
    [11] a.g.e. s: 119
    [12] bkz: A’râf 7/12-14
    [13] a.g.e. s: 122-123
    [14] a.g.e. s: 123


  • Meleklerin Gizledikleri / Erdem Uygan

    Meleklerin Gizledikleri / Erdem Uygan

    Her mümin Kur’an’da yedi yerde farklı detayları ile anlatılan Adem – İblis kıssasını bilir. Bu kıssanın Bakara Suresi’nde anlatılan bölümünde, meleklerin bilmediği bilginin Adem Aleyhisselama öğretilmesinin ardından, Rabbimiz meleklerin bir takım şeyler gizlediklerini bildirmekte, sonra da onları Adem’e secde emri vererek imtihan etmektedir:

    قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَائِهِمْ ۖ فَلَمَّا أَنبَأَهُم بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

    Bunun üzerine Allah, “Âdem! Meleklere şunların isimlerini söyle!” dedi. Âdem onlara o isimleri söyleyince, “Size dememiş miydim, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim. Neyi açığa vurduğunuzu, içinizde neyi gizlediğinizi de bilirim.” dedi. Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/33-34)

    Ayette meleklerin ne tür bir gizleme eyleminde bulunduklarını ve neyi, nasıl gizlediklerini tespit etmemiz, Allah’ın emrine teslim olmanın ne demek olduğu ile ilgili de ayrıntılı bilgiler edinmemize sebep olacaktır. Bunun için ayette geçen ve dilimize “gizlemek” şeklinde aktarılan كتم keteme fiiline yakından bakmamız yetmez. Aynı zamanda bu kelimenin, dilimize “gizlemek” olarak aktarılan bir başka Kur’an’î kavram olan إخفاء ihfâ ile arasındaki farkı da ortaya koymamız gerekir.

    Kur’an’da الكتمان Kitmân ve الإخفاء İhfâ Farkı[1]

    Yüce Allah’ın hiçbir işini gelişigüzel yaptığı düşünülemez. Aksine her işini bir ölçüye göre yaptığını kendisi bildirmektedir.[2] Bu durum Kur’an’da kullanmayı tercih ettiği kelimeler için de geçerlidir. Kur’an’daki iki farklı kelimeye bizim aynı anlamı veriyor olmamız bu kelimelerin aralarında hiçbir fark olmadığını göstermez. Diğer bir ifadeyle, Allah’ın Kitabında birbirlerinin yerine kullanılabilecek şekilde mutlak anlamda eşanlamlı kelimeler olmaması gerekir. Kelime tercihini yapan Allah olduğu için bu tercihin anlama etki eden bir karşılığının olması elzemdir. Bu durum Kur’an’daki pek çok konu hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmamızı sağlar. Her ikisi de dilimize “gizleme” olarak çevrilen الكتمان kitmân[3] ve الإخفاء ihfâ[4] kavramları, aralarındaki fark tespit edildiğinde Kur’an’daki bir çok konuda detay bilgiler edinmemizi sağlayan iki kavramdır. O konulardan biri de Adem İblis kıssasında yer alan meleklerin Allah’tan gizledikleri şeyle ilgilidir. Yukarıda okuduğumuz Bakara Suresi 33. ayette “içinizde neyi gizlediğinizi” derken “gizleme” ifadesi için kullanılmış olan kelime كتم keteme fiilidir. Kur’an’da benzer bir gizleme ifadesi إخفاء ihfâ fiili ile dile getirilmektedir. Mesela bir ayet şöyledir:

    لِّلَّـهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗوَإِن تُبْدُوا مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللَّـهُ…

    Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. İçinizde olanı açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker… (Bakara 2/284)

    Bu durumda كتم keteme ile أخفى akhfâ fiilleri arasındaki farkı ortaya çıkardığımızda meleklerin nasıl bir gizleme yaptıklarını ve gizlediklerinin ne olduğunu da tespit etme şansı elimize geçecektir.

    كتم Keteme Fiili ve Kur’an’ın Yüklediği Anlamı

    كتم keteme kök harflerinden oluşan kelimeler Kur’an’da 20 ayette 21 kez ve tamamı fiil formunda karşımıza çıkan kelimelerdir. Sözlükler kelimeye “gizleme ve örtme” anlamı vermektedirler.[5] Yine “ilân etmenin zıttı” olduğu kelimeye sözlüklerin verdiği karşılıklardandır.[6] Üzerine binildiğinde bağırmayan deveye نَاقَةٌ كَتُومٌ nâkatun ketûmun ve gök gürültüsü çıkarmayan buluta سَحَابٌ مُكْتَتِمٌ sehâbun muktetimun dendiği yine sözlüklerin verdiği bilgilerdendir. Aynı kökten ketûm kelimesi Türkçemizde de bilgisini paylaşmayan, ağzı sıkı[7] kişi anlamında kullanılmaktadır.

    Kur’an’ın kelimeye yüklediği anlamın ise sözlüklere nazaran bazı farklılıklar içerdiğini söylemek mümkündür. Şöyle ki; sözlükler kelimeye bir gerçeği ilan etmeyerek yani gizli tutarak örtme anlamını verirlerken Kur’an, “söylenmesi gerekenden başka sözler söyleyerek gizleme” anlamını vermektedir. Bu anlamı nasıl tespit ettiğimizi ilgili ayetleri okuyarak göstermemiz mümkündür:

    وَآمِنُوا بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

    Yanınızda olanı tasdik edici olarak indirdiğime inanın. Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın! Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun! Bile bile hakkı, bâtıl kılığına sokmayın; hakkı gizlemeyin (ketmetmeyin)! (Bakara 2/41-42)

    Ayette İsrailoğullarına hitaben Kur’an’ın yanlarındaki kitabı tasdik eden, bekledikleri kitap olduğu söylendikten sonra onun musaddik oluşunu gizlememeleri emredilmektedir. Zira Bakara 40. ayette geçen mîsak, gelecek kitaba inanma sözüdür. Ancak gelen kitap kendi ellerindeki kitabı tasdik ediyorsa inanma yükümlülükleri vardır.[8] İşte Rabbimiz 40. ayetten itibaren o musaddik kitabın geldiğini, bu tasdik ilişkisini bile bile gizlememeleri ve dolayısıyla sözlerini tutmaları gerektiğini belirtirken lafzen “hakkı bâtıl ile giydirmeyin” buyurmaktadır. Hemen ardından gelen “hakkı gizlemeyin وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ” ifadesi bu gizlemenin gerçeğin üzerine bâtıl giydirilerek yapıldığını göstermektedir. Burada gizleme olarak çevrilen kelime كتم keteme fiilinin emir kipindeki 2. çoğul şahıs formudur: تكتموا. Bu durumda ayette hakkı bâtıl ile giydirme eylemi onu ketmetme olarak tarif edilmektedir. Hakkın bâtıl ile giydirilmesi hakkın hiç söylenmeyerek değil, başka bir biçimde söylenerek yani çarpıtılarak gizlendiğini gösterir. O halde bir şeyin ketmedilmesi, o şeyin ortaya çıkarılmayıp saklanarak gizlenmesi değil, olması gereken halinden başka bir biçime sokularak gizlenmesi anlamına gelmelidir.

    Zaten ayette İsrailoğullarına hitap edilmekte, onlardan alınan ve Âl-i İmrân 81. ayette anlatılan, gelecek musaddik kitaba inanma sözü hatırlatılmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’ın ellerindeki kitabı tasdik ettiğini en iyi bilen kişiler muhatap alınmaktadır. Gelen kitaba uymamanın tek yolu onun ellerindekini tasdik etmediğini iddia etmek olacaktır. Bu da ancak hakkı bâtıl ile giydirmekle yani gerçeği gerçek olmayan şeylerle gizleyerek olur. Yani İsrailoğulları Kur’an’ın yanlarındaki kitabı tasdik etmediğini, ancak mevcut ayetleri veya hükmü çarpıtarak iddia edebilirler. Aynı konudaki ve yine كتم keteme kelimesinin tercih edildiği Âl-i İmrân 71. ayet öncesiyle birlikte okunduğunda bu durum net olarak görülür:

    وَدَّت طَّائِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إِلَّا أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّـهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

    Ehl-i Kitab’ın bir kesimi, sizi bir saptırabilseler diye fırsat kollarlar. Sadece kendilerini saptırırlar ama farkına varmazlar. Ey Ehl-i Kitap! Şahit olduğunuz halde Allah’ın ayetlerini ne diye örtüyorsunuz? Ey Ehl-i Kitap! Neden bile bile hakkı batıl ile giydiriyor ve hakkı gizliyorsunuz? (Âl-i İmrân 3/69-71)

    Görüldüğü gibi ehl-i Kitap, yani kendi kitapları hakkında uzman olan kişiler, gelen yeni kitabın Allah’ın Kitabı olduğunu müşahade etmiş kişilerdir. Bunu gizleyebilmek için o Kitabın ayetlerini çarpıtmaları ve tasdik ilişkisini bozarak insanlara bunun bekledikleri kitap olmadığını söylemeleri gerekir. Ayetlerin çarpıtılması demek onları ortadan kaldırmak değil, gerçekte olduklarından farklı şekle büründürmek yani hakkı batıl ile giydirmek demektir. Nitekim bu kişilerin tahrif ettikleri yani anlamını kaydırdıkları şeyin dinledikleri Kur’an ayetleri olduğu Bakara Suresi 75 ve 76. ayetlerde görülebilir.

    Ketmetmenin saklamadan ziyade, ancak “düzeltilerek” açığa çıkarılabilecek bir bozma olduğunu görebileceğimiz önemli bir ayet de şöyledir:

    İndirdiğimiz açıklayıcı ve yol gösterici ayetleri Kitapta insanlar için ortaya koymamızdan sonra gizleyenler! Allah, işte onları dışlar. Dışlamaya hakkı olanlar da onları dışlarlar. Dönüş yapan, düzelten ve gizlediklerini açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Tevbeleri kabul eden ve iyiliği bol olan Ben’im. (Bakara 2/159-160)

    Ayette “insanlar için ortaya koymamızdan sonra” ifadesinin yer alması ketmederek gizlemenin saklama şeklinde olmadığını gösterir. Devamındaki أصلحو وبينوا (düzelten ve açıklayan) ifadeleri de ketmetmenin bozarak gizleme olduğunu açıkça göstermektedir. İnzal edilen açık gerçeklerin (beyyineler) ketmedilerek gizlenmesi, onların olması gerekenden farklı hale büründürülmesi olduğu için ıslahtan, yani düzeltilip olması gereken hale getirilmesinden ve sonra da beyandan, yani düzgün halinin açıklanmasından bahsedilmektedir. Günümüzde Kur’an ayetlerine yapılan da budur. Ayetler herkesin ulaşabileceği şekilde ortadadır ancak anlamları değiştirilerek olması gerekenden farklı anlamlar verilebilir ya da şahsi yorumlarla olmadık sonuçlara varılıp ilgisiz hükümler çıkarılabilir. Böylece gerçek gizlenmiş olur. İşte Kur’an’da buna ketmetmek denilmektedir. Surenin 174. ayeti de şöyledir:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۙ أُولَـٰئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللَّـهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyen ve karşılığında geçici bir menfaat elde edenler, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Hak ettikleri acıklı bir azaptır. (Bakara 2/174)

    Bu ayette de gizleme كتم ketmetme olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da Kitaptan yanlış bir hüküm çıkarıp doğru gibi sunularak yapılabilir. Her iki ayette de gördüğümüz gibi Kitaptan inzal edileni ketmetmenin cezası son derece ağır olacaktır.

    Kelimenin bir şeyi bozarak veya değiştirerek, onun olması gereken gerçek halini gizlemek anlamında olduğunu başka ayetlerden de görmemiz mümkündür:

    وَإِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَادَّارَأْتُمْ فِيهَا ۖ وَاللَّـهُ مُخْرِجٌ مَّا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

    Bir gün bir kişiyi öldürüp suçu birbirinize atmıştınız. Halbuki Allah  neyi gizlediğinizi (ketmettiğinizi) ortaya çıkaracaktır. (Bakara 2/72)

    Ayette gizlediğiniz (مَّا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ) şeklinde ifade edilen şey cinayetin fâilidir. Bu gizleme, ilgili kişilerin suçu birbirlerine atmalarıyla yapılmaktadır. Yani buradaki gizleme, gerçeğin saklanıp ortaya çıkarılmaması ile değil, konunun farklı yerlere çekilmesiyle yapılmaktadır. Dolayısıyla bu ayet de كتم keteme ifadesi ile ilgili tespit ettiğimiz anlamı desteklemektedir.

    Kur’an’da şahitliğin gizlenmesi de daima  كتم keteme fiili ile dile getirilmektedir:

    أَمْ تَقُولُونَ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا أَوْ نَصَارَىٰ ۗ قُلْ أَأَنتُمْ أَعْلَمُ أَمِ اللَّـهُ ۗ وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَتَمَ شَهَادَةً عِندَهُ مِنَ اللَّـهِ ۗ وَمَا اللَّـهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُون

    Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi iyi bilirsiniz, Allah mı?” Allah’ın kendisine gösterdiği bir gerçeği gizleyenden daha büyük yanlışı kim yapabilir? Yaptığınız hiçbir şey Allah’ın dikkatinden kaçmaz. (Bakara 2/140)

    Ayette Allah’ın gösterdiği gerçeğin gizlenmesi كتم keteme kelimesi ile ifade edilmiştir. Allah’ın göstermiş olmasından gerçeğin zaten bilindiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla buradaki gizleme ortaya çıkarmadan gizli tutma, saklama anlamında olamaz. Ayrıca ayetin başından da anlaşılacağı üzere gizlenen şey, sayılan nebîlerin Hristiyan veya Yahudi olmadıkları gerçeğidir. Bunu, o nebîlerin Yahudi ve Hristiyan olduklarını iddia ederek yapmaktadırlar. Kısacası burada da gerçek hiç söylenmeyerek değil, gerçek dışı iddialar dile getirilerek gizlenmeye çalışılmakta ve bu gizleme كتم keteme fiili ile ifade edilmektedir. Aşağıdaki ayette de şahitliğin gizlenmesi yine aynı kelimeyle ifade edilmiştir:

     وَإِن كُنتُمْ عَلَىٰ سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَّقْبُوضَةٌ ۖ فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُم بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللَّـهَ رَبَّهُ ۗوَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَ ۚ وَمَن يَكْتُمْهَا فَإِنَّهُ آثِمٌ قَلْبُهُ ۗ وَاللَّـهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ

    Yolculukta olur da yazacak birini bulamazsanız, yapılacak olan rehin almaktır. Biriniz diğerine güvenir (borcu yazmaz, rehin de almaz) ise, kendine güvenilen kişi, Rabbi olan Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakınsın da güveni kötüye kullanmasın. Şahitliği gizlemeyin. Kim gizlerse kalbi iyilikten uzaklaşır. Yaptığınız her şeyi bilen Allah’tır. (Bakara 2/283)

    Bakara 282. ayetteki borçların yazılması konusunun devamındaki ayette karşılıklı güvenden dolayı borcun yazılmaması durumu anlatılmaktadır. Burada şahitliğin gizlenmemesi elbette kendisine güvenilen borçlunun borcuna ve vadesine sadık olması anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla buradaki gizleme borcun miktarı veya vadesinin gerçekte olandan başkası ile değiştirilmesidir. Bu durum da yine كتم keteme fiili ile dile getirilmiştir. Bir başka ayet şöyledir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ حِينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِّنكُمْ أَوْ آخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ إِنْ أَنتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الْأَرْضِ فَأَصَابَتْكُم مُّصِيبَةُ الْمَوْتِ ۚ تَحْبِسُونَهُمَا مِن بَعْدِ الصَّلَاةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللَّـهِ إِنِ ارْتَبْتُمْ لَا نَشْتَرِي بِهِ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَىٰ ۙوَلَا نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللَّـهِ إِنَّا إِذًا لَّمِنَ الْآثِمِينَ

    Ey inanıp güvenenler! Sizden birine ölüm hali gelir de vasiyet edecek olursa içinizden güvenilir iki kişi aranızda şahit olsun. Eğer yolculuk yaptığınız sırada ölüm gelip çatarsa sizin dışınızdan iki kişi de olabilir. Şahitlerden şüphelenirseniz namazdan sonra alıkoyar, şöyle yemin ettirirsiniz: “Vallahi bu işten bir kazancımız yoktur, isterse en yakınımız olsun. Allah için yapılan şahitliği gizlemeyiz. Öyle olsa elbette günaha gireriz.” (Mâide 5/106)

    Bir kez daha şahitliğin gizlenmesinden bahsedilen bir ayette كتم keteme kelimesi kullanılmıştır. Burada da kendilerinden şüphelenilen şahitler yaptıkları şahitliği gizlememek üzere yemin ettirilmektedirler. Ayette yemin edenler zaten şahitlerdir. Yani gerçeği bilen kişilerdir. Bunların şahitliği gizlemeleri, gerçeği olduğundan farklı şekilde söylemeleri ile olabilir. Konumuz açısından belirleyici olabilecek ayetlerden bir diğeri de şöyledir:

    وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُوا ۚ وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّـهِ أَوِ ادْفَعُوا ۖ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَّاتَّبَعْنَاكُمْ ۗ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْإِيمَانِ ۚ يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ ۗوَاللَّـهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ

    Bir de ikiyüzlülük edenleri bilmek için yaptı. Onlara: “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunma yapın!” denince “Savaşmayı bilsek, elbette peşinizden geliriz!” demişlerdi. O gün, imandan çok kâfirliğe yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Onların gizlediklerini en iyi bilen Allah’tır. (Âl-i İmrân 3/167)

    Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylemeleri söyledikleri şeyin kalplerinde olandan başka bir şey olduğunu gösterir. Rabbimiz bu tavrı كتم ketm olarak değerlendirmekte ve bu kelimeyi kullanarak “gizlediklerini en iyi bilen Allah’tır” buyurmaktadır. Burada da Kur’an’a göre ketmetmenin gerçeği saklayıp hiç söylemeyerek değil, olduğundan başka bir şekilde söyleyerek gizleme olduğu net bir şekilde görülmektedir. Benzer bir ayet şöyledir:

    وَإِذَا جَاءُوكُمْ قَالُوا آمَنَّا وَقَد دَّخَلُوا بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِهِ وَاللَّـهُ أَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ

    Size geldiklerinde “iman ettik” derler, oysa kâfir girerler, kâfir çıkarlar. Allah onların gizlediklerini daha iyi bilir. (Mâide 5/61)

    Bu ayette de konu edilen kişiler kâfirliklerini müminlerin yanındayken “iman ettik” diyerek gizlemektedirler. Gizleme olarak dilimize aktarılan ifade burada da  كتم keteme fiilidir.

    Konumuzla ilgili en dikkat çekici ayetler ise Mü’min Suresinde bulunmaktadır. Firavunun ailesinden imanını “ketmeden” mümin bir kişinin yaptığı konuşma bu ayetlerde şöyle bildirilmektedir:

    وَقَالَ رَجُلٌ مُّؤْمِنٌ مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَن يَقُولَ رَبِّيَ اللَّـهُ وَقَدْ جَاءَكُم بِالْبَيِّنَاتِ مِن رَّبِّكُمْ ۖ وَإِن يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ ۖ وَإِن يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُم بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ ۖ إِنَّ اللَّـهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ فَمَن يَنصُرُنَا مِن بَأْسِ اللَّـهِ إِن جَاءَنَا ۚ قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَىٰ وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ

    Firavun ailesinden, imanını gizleyen bir mümin dedi ki: “Size Rabbinizden açık belgelerle gelmiş bir adamı “Rabbim Allah’tır” dediği için mi öldürüyorsunuz? Eğer yalancıysa, yalanı kendi aleyhinedir. Dürüstse, yaptığı tehditlerin bir kısmı başınıza gelebilir. Allah, aşırılık eden yalancı birini yola getirmez. Ey halkım, bugün yetki sizdedir, bu topraklara siz hâkimsiniz. Başımıza Allah’tan bir bela gelirse bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki “Size sadece kendi gördüğümü gösteriyorum. Size sadece doğru yolu gösteriyorum.” (Mü’min 23/28-29)

    Ayetlerde konuşan kişinin imanını[9] gizleyen bir mümin olduğu belirtilirken “gizleme” ifadesi كتم keteme fiili ile dile getirilmiştir. O halde yukarıda bu fiile verdiğimiz anlama göre bu kişi imanını kimseye söylemeyerek değil, mümin olduğunu söylemeyip yerine başka şeyler söyleyerek gizlemiş olması gerekir. Ayetler dikkatli okunduğunda bu kişi mümin olduğunu söylememekte, buna rağmen halka hitaben bir konuşma yapmaktadır. Konuşmasında Musa Aleyhisselamın getirdiği belgelerin önemli olduğunu, onun doğru söyleyip söylemediğinin kararının o mucizelere bakılarak verilmesi gerektiğini, yalancıysa sonuçlarına kendisinin katlanacağını, bunun için bir insanı öldürmenin doğru olmayacağını söylemektedir. Burada kendi imanına dair bir şey söylemediği gibi, bu konuşmasıyla kendi düşüncesinin de başkaları için bir önemi olmadığının ipuçlarını vermektedir. Dolayısıyla ketmetmenin Kur’an’dan öğrendiğimiz anlamı burada da doğru çalışmakta, mümin kişi imanını yaptığı bu konuşmayla da gizlemiş olmaktadır. Öyle ki; bu konuşmanın ardından Firavun bile kimseyi zorlamadığını imâ ederek kendi düşüncesine göre doğru yolu gösterdiğini dile getirmiş ve geri adım atmak durumunda kalmıştır. Mümin kişi sonraki ayetlerde devam eden konuşmasında yine kendi imanıyla ilgili bir şey söylememekte, önceki nebiler ve onların toplumlarından örnekler vererek Allah’ın herkes için geçerli olan kanunlarından bahsetmektedir.

    Sonuç olarak كتمان kitmân Kur’an’da, susarak değil gerçek dışı şeyler söyleyerek gerçeği gizlemeyi anlatmaktadır. Aşağıda göreceğimiz gibi إخفاء ihfâ ise bir şeyi içinde tutup saklama ve kimseye söylememe, açık etmeme anlamında bir gizlemedir. İki fiil arasındaki bu farkı tespit etmenin bir çok ayeti doğru anlamamızı sağladığını da örnekleri ile ele almaya çalışacağız.

    خفي Hafiye Fiili ve Kur’an’ın Yüklediği Anlamı

    Bu kökten kelimeler Kur’an’ın 31 ayetinde 34 kez karşımıza çıkmaktadır. Sözlükler kelimenin gizlemek ve açığa çıkarmak şeklinde birbirinin zıttı iki anlama geldiği bilgisini vermektedirler.[10] Gizlemek anlamındaki kullanımının أ (elif) ziyadesiyle olduğunu (if’âl bâbı أخفى), görünmek, açığa çıkmak anlamının ise أ (elif) harfi olmaksızın (sülasi mücerred خفي) kullanımında bulunduğunu dile getirmektedirler. Buna göre خفي الشيءُ “o şey gizlendi” anlamındadır.[11] Bu bağlamda أخفيت ifadesinin gizledim, خفيت ifadesinin ise gösterdim anlamına geldiğini sözlüklerden öğrenmekteyiz.[12] Kelimenin gizleme anlamına geldiğini الخافي kelimesinin “cin” anlamına gelmesinden de anlayabilmekteyiz.[13] Kuşların kanatlarının ön kısmındaki yapıyı gizledikleri için buradaki tüylere aynı kökten الْخَوَافِي ismi verildiğini, aynı kelimenin yaprakları tarafından gizlenen hurma dalının merkezindeki yumuşak bölge için de kullanıldığı bilgisini yine sözlüklerden edinmekteyiz.[14] Ne var ki; sözlüklerin, kelimenin gizlemenin zıttı olan görünme, açığa çıkma anlamına da geldiği yönündeki iddiaları Kur’an’daki kullanımlarına uygun düşmemektedir. Kur’an bu kökten kelimeleri daima gizli, saklı olma anlamında kullanmaktadır.[15] Kelime Arapça’da kullanılmayan bir anlamda Türkçeye de geçmiş, kişi veya meselelerle ilgili gizli şeyleri araştıranlara dedektif anlamında hafiye denmiştir.[16]

    Kelimenin lâzım fiil olan sülasi mücerred formu خفي hafiye fiili Kur’an’da da geçmekte, hatta aşağıdaki ayette zıt anlamlısı ile kullanılarak ne anlama geldiği gözler önüne serilmektedir:

    يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَىٰ عَلَى اللَّـهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ…

    O gün onlar ortaya çıkarlar; hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz… (Mü’min 40/16)

    Ayette kelimenin “gizli kalmak, saklı kalmak” anlamında olduğu “bariz olma, ortaya çıkma”nın (بارزون) zıttı olarak kullanılmasıyla ortaya konmuştur. Aşağıdaki ayette de bu anlam nettir:

    إِنَّ اللَّـهَ لَا يَخْفَىٰ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ

    Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (Âl-i İmrân 3/5)

    Kelimenin sır saklamak gibi saklama ve söylememe anlamında olduğu sır kelimesiyle kullanılmasından da anlaşılmaktadır:

    وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

    İster söyle ister söyleme; o sır olanı da daha gizlisini de bilir. (Tâhâ 20/7)

    Anlaşılacağı üzere Kur’an’ın bu kelimeye verdiği gizleme anlamı önceki bölümde gördüğümüz كتم keteme kelimesinden farklı bir gizlemeyi anlatmaktadır. كتم keteme kelimesinde, gizlenecek şeyin başka bir yapıya büründürülerek gizlenmesi, diğer bir deyişle gerçeğin gerçek olmayana çevrilerek gizlenmesi söz konusuyken, خفي hafiye kelimesinde gizlenecek şeyle ilgili hiçbir bilgi verilmeden, sır gibi saklanarak gizlenmesi anlamı mevcuttur. Hatta yukarıdaki ayette sırdan daha gizli olma durumu خفي hafiye kelimesinin ism-i tafdili ile anlatılmıştır. Bu da kelimenin كتم keteme kelimesinden, bahsettiğimiz şekildeki farkını ortaya koyması bakımından önemlidir.

    Kelimenin müteaddî fiil olan if’âl babındaki kullanımlarında da bu durum net bir şekilde görülebilir. Bu bâbda أخفى ehfâ halini alan fiil aşağıdaki ayette yine “sır” kelimesinin fiil hali kullanılarak tanımlanmıştır:

    …تُسِرُّونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنتُمْ…

    … Onlara karşı sevgi beslediğinizi sır olarak gizliyorsunuz, oysa ben gizlediğinizi (ihfâ ettiğinizi) de açıkladığınızı da bilirim… (Mümtahine 60/1)

    Ayette “sır olarak gizliyorsunuz” şeklinde anlam verdiğimiz bölüm تسرون tusirrûne kelimesidir. Türkçe’ye de girmiş olan sır kelimesinin fiil halidir. Bu türden bir gizlemeyi yapanlara ayetin devamında “gizlediğinizi bilirim” denirken kullanılan fiil ise ehfâ fiilidir. Böylece bir şeyi ihfâ etmenin, onu sır olarak saklamak anlamına geldiği ortaya çıkmaktadır. Bir şeyin Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği şekilde gizlenmiş olduğu ifade edilirken kullanılan fiil de yine خفي hafiye fiilidir:

    فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُم مِّن قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

    Yaptıkları işlere karşılık onlar için, gözleri kamaştıran ne güzelliklerin saklandığını kimse bilemez. (Secde 32/17)

    Aşağıdaki ayette gizlenen şeyin “içinizde olan – ما في أنفسكم ma fî enfusikum” ifadesiyle dile getiriliyor olması da إخفاء ihfâ ile anlatılan gizlemenin كتمان kitmândan farklı olarak içte gizlenen, kimseye bahsedilmeyen, diğer bir deyişle saklanan şey olduğunu göstermektedir:

    لِّلَّـهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗوَإِن تُبْدُوا مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللَّـهُ…

    Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. İçinizde olanı açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker… (Bakara 2/284)

    Kur’an’da 3 ayette إخفاء ihfânın mef’ulü (mef’ul bihi veya mef’ul fîhi) نفس nefs kelimesi ile kullanılmakta ve “içte olan şeyin” gizlendiği dile getirilmektedir.[17]أخفى ehfâ fiilinin geçtiği ayetlerde mef’ul olan benzer bir ifade daha vardır:

    قُلْ إِن تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّـهُ…

    De ki; içinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir… (Âl-i İmrân 3/29) Ayette gizlenen şey bu kez ما في صدوركم ma fî sudurikum şeklinde dile getirilmiş ve dilimize yine “içinizde olan” şeklinde aktarılmıştır. صدور sudûr kelimesi toplam 4 ayette bu fiille ilişkili olarak kullanılmaktadır (fâil veya mef’ûl).[18] Dolayısıyla خفي hafiye fiili ile anlatılan gizlemenin, içte saklanarak, gizlenen şey hakkında hiç bir bilginin verilmemesini ifade eden bir gizleme çeşidi olduğu ortaya çıkmaktadır. İçerisinde hem nefs hem sadr kelimelerinin geçtiği şu ayet ihfâ kavramının anlamının, açığa vurmadan, sadece Allah’ın bileceği şekilde gizleme olduğunu çok net olarak gösteren ifadeler taşımaktadır:

    … يُخْفُونَ فِي أَنفُسِهِم مَّا لَا يُبْدُونَ لَكَ ۖ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا ۗ قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَىٰ مَضَاجِعِهِمْ ۖ وَلِيَبْتَلِيَ اللَّـهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ ۗ وَاللَّـهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

    … Sana açmadıklarını içlerinde gizliyor (ihfâ ediyor), “Bu iş lehimize olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Evlerinizde bile olsaydınız, öldürülecekleri yazılanlar, düşecekleri yere kadar gelirlerdi”. Bunlar, Allah’ın içinizde olanı denemesi ve kalplerinizdeki kirleri iyice gidermesi içindir. İçinizde ne olduğunu bilen Allah’tır. (Âl-i İmrân 3/154)

    Ayetteki kişilerin ihfâ ettikleri şey, مَّا لَا يُبْدُونَ لَكَ “sana açamadıkları şey” olarak dile getirilmiştir. Dolayısıyla ihfâ ile yine, hiçbir şey söylemeden gizleme anlatılmış olmaktadır. Eğer içlerinde olandan başka bir şey söyleyerek gizleme yapsalardı o zaman ihfâdan değil ketmetmekten bahsedilmesi gerekirdi.

    “Geceleyin saklanan kişi” için de yine خفي hafiye kökünden türemiş bir kelime kullanılması, ortaya koymaya çalıştığımız anlamı desteklemesi bakımından önemlidir:

    سَوَاءٌ مِّنكُم مَّنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَن جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ

    İçinizden sözü gizleyen, açığa vuran, gece saklanan ve gündüz dışarı çıkan O’nun için aynıdır. (Ra’d 13/10)

    Aşağıdaki ayetlerde ihfâ kavramı kullanılarak gizlendiği dile getirilen şeylerin tamamı gizli saklı, kimseye gösterilmeden yapılan eylemlerdir. Bu durum fiilin başkalarına hiçbir bilgi vermeden yapılan gizleme anlamında olduğunu desteklemektedir:

    إِن تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ ۖوَإِن تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ…

    Zekâtları/sadakaları açıkça verirseniz pek güzel olur! Ama fakirlere verirken gizlemeniz, sizin için daha iyidir… (Bakara 2/271)

    إِن تُبْدُوا خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُوا عَن سُوءٍ فَإِنَّ اللَّـهَ كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا

    Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz ya da bir kötülüğü affederseniz bilin ki Allah da affedicidir, ölçü belirleyendir. (Nisâ 4/149)

    Kelimenin ortaya çıkarmadan, başkalarının bilemeyeceği şekilde saklama anlamına geldiğini net bir şekilde gösteren ayetlerden biri de En’âm Suresindedir:

    وَمَا قَدَرُوا اللَّـهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِذْ قَالُوا مَا أَنزَلَ اللَّـهُ عَلَىٰ بَشَرٍ مِّن شَيْءٍ قُلْ مَنْ أَنزَلَ الْكِتَابَ الَّذِي جَاءَ بِهِ مُوسَىٰ نُورًا وَهُدًى لِّلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا وَعُلِّمْتُم مَّا لَمْ تَعْلَمُوا أَنتُمْ وَلَا آبَاؤُكُمْ قُلِ اللَّـهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

    Allah’a hak ettiği ölçüde değer vermediler. “Allah hiçbir insana bir şey indirmiş değildir.” dediler. De ki “Öyleyse Musa’nın insanlar için bir nur ve bir rehber olarak getirdiği o Kitabı kim indirdi? Siz onu parşömenler haline getiriyor o parşömenlerin de bir kısmını açıp, bir kısmını gizliyorsunuz. Size de atalarınıza da bilmedikleri şeyler öğretilmiştir. Sen, “Onu indiren Allah’tır” de sonra onları daldıkları yerde bırak da oynamaya devam etsinler. (En’âm 6/91)

    Ayette Yahudilerin iddiası çürütülürken Rabbimiz, Musa Aleyhisselama indirdiği Kitabın Yahudiler tarafından parşömenlere yazıldığını şöyle bildiriyor: تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا. Burada تجعلونه tec’alûne ifdesindeki ه hu zamiri müzekker olduğundan Kitabı göstermektedir. Yani “Kitabı” parşömenler haline getirdiniz buyrulmaktadır. Devamındaki تبدونها tubdûnehâ ifadesindeki zamir ise müennestir ve çoğul olan قراطيس karâtîs (parşömenler) ifadesine döner. Yani ayete göre açılıp gösterilen ve gizlenen şey Kitap değil, Kitabın yazılı olduğu parşömenlerdir. Dolayısıyla ayette maddî bir nesnenin gösterilmesi ve bir kısmının da gizli tutulmasından bahsedilmektedir. Bu sebeple كتم keteme değil أخفى ehfâ fiili kullanılmıştır. Çünkü bir önceki bölümde öğrendiğimiz üzere كتم keteme bir gerçeği tahrif ederek, olduğundan başka şekle büründürerek gizlemektir. Bu sebeple maddi bir nesneyi ketmetmekten söz edilemez. Böylece bu ayet, أخفى ehfâ kelimesiyle dile getirilenin, “ortaya çıkarmayıp saklayarak gizleme” olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiş olmaktadır. Şu ayetler de kelimenin bu türden bir gizlemeden bahsettiğini doğrulayan ifadeler içermektedir:

    قُلْ مَن يُنَجِّيكُم مِّن ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً لَّئِنْ أَنجَانَا مِنْ هَـٰذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

    De ki; Gizlice ve yalvararak: ‘Bizi bundan kurtarırsan elbette sana karşı görevlerini yerine getirenlerden oluruz’ diye dua ettiğiniz bir sırada, sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? (En’âm 6/63)

    Ayette “gizlice” anlamı verilmiş kelime, خفي kelimesinin mastarı olan خفية hufye kelimesidir. Gerek ayette anlatılan olay, gerekse kelimenin “yalvarma” anlamına gelen تضرع tadarru kelimesiyle birlikte kullanılması, buradaki gizlemenin “içte saklama” anlamında olduğunu göstermektedir.[19] Benzer bir kullanım şu ayette de görülebilir:

     إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا

    O, bir gün Rabbine gizlice seslenmişti. (Meryem 19/3)

    Zekeriyâ Aleyhisselamın dua etmesinden bahseden bu ayette de gizlice şeklinde çevrilmiş olan kelime خفيا hafiyyen kelimesidir. Burada da kelimeye yukarıda verdiğimiz anlamların doğruluğu görülmektedir. Kelimenin saklı tutma, hiçbir şekilde ortaya çıkarmama anlamını görebileceğimiz önemli ayetlerden biri de kadınların örtünmelerinden bahseden Nûr Suresi 31. ayetin son bölümüdür:

    …وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ…

    …Gizledikleri güzellikleri bilinsin diye ayaklarını farklı şekilde yere basmasınlar… (Nûr 24/31)

    Buradaki gizlemenin de كتم keteme ile değil أخفى ehfâ fiili ile dile getirilmiş olması iki kelime arasındaki anlatmaya çalıştığımız farkı net şekilde ortaya koymaktadır. Kadınların güzelliklerinin saklı, kapalı olması gerektiği için bu kelime tercih edilmiştir.

    Sonuç itibariyle  خفي hafiye kelimesiyle dile getirilen gizleme fiilinin كتم keteme kelimesiyle anlatılandan çok farklı olduğu görülmektedir. كتم keteme kelimesinde gizlenecek şeyin başka şekle büründürülmesi ve böylece asıl olması gereken halinin görülmesinin engellenmesi anlamı varken خفي hafiye kelimesinde gizlenen şeyin hiç söylenmeyerek içte saklanması anlamı bulunmaktadır. Aradaki bu farkın görülmesi ve gözetilmesi pek çok ayeti daha doğru anlamamıza sebep olmaktadır. Şimdi de bu ayetler üzerinde duralım:

    Meleklerin Gizledikleri

    Gizleme eylemini dile getirmek için meleklerin gizlediklerinden bahsedilen Bakara Suresi 33. ayette de كتم keteme fiilinin tercih edildiğini görmüştük:

    قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَائِهِمْ ۖ فَلَمَّا أَنبَأَهُم بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

    Bunun üzerine Allah, “Âdem! Meleklere şunların isimlerini söyle!” dedi. Âdem onlara o isimleri söyleyince, “Size dememiş miydim, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim. Neyi açığa vurduğunuzu, içinizde neyi gizlediğinizi de bilirim.” dedi. (Bakara 2/33)

    Ayette كتم keteme fiili kullanıldığına göre buradaki gizlemenin gerçeği farklı biçimde dile getirerek yapılmış olması gerekir. Diğer bir deyişle melekler içlerinde olanı ihfâ ederek saklamıyorlar, ketmederek olduğundan farklı bir şekilde dile getiriyorlar. Yani melekler her ne söylüyorlarsa, o söyledikleri şey içlerinde olandan farklıdır. O halde öncelikle meleklerin bu gizlemeyi (ketm) yapabilmeleri için ne söylediklerine bakmamız yerinde olacaktır. Ayeti, konunun başlangıcı olan 30. ayetten itibaren okuduğumuzda meleklerin iki kez konuştuklarını görmekteyiz:

    وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً ۖ قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ ۖ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

    Bir gün Rabbin meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif varlık oluşturuyorum.” dedi. Melekler, “Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı oluşturuyorsun? Ama sen her yaptığını güzel yaptığın için sana boyun eğer, seni takdis ederiz” dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi. (Bakara 2/30)

    Meleklerin ilk konuşması bu ayettedir ve görüldüğü gibi Rabbimizin muhalif bir varlık oluşturmasına kendi bilgilerince tepki göstermiş, hemen arkasından geri adım atmışlardır. Sonraki ayetlerde meleklerin ikinci konuşması yer alır:

    وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَـٰؤُلَاءِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۖ إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

    Âdem’e varlıkların isimlerini (neye yaradıklarını) öğretti, sonra onları meleklere gösterdi: “İddianızda haklıysanız bana şunların isimlerini söyleyin!” dedi. Melekler, “Biz sana boyun eğeriz, bizde senin öğrettiğin dışında bilgi olmaz. Her şeyi bilen ve kararları doğru olan Sensin.” dediler. (Bakara 2/31-32)

    Bunları söyleyen meleklerin içerisinde, kendisi de bir melek olan İblis de bulunmaktadır. Bundan sonraki ayette Rabbimiz meleklerin ketmederek bir şeyler gizlediklerini söylediğine ve ketmetmek de farklı bir şey söyleyerek asıl olanı gizlemek olduğuna göre, meleklerin bu sözleri içlerinde olandan farklı olmalıdır. Meleklerin itirazları yeryüzündeki yeni varlığın muhalif yapıda olmasınadır. Bu itirazlarında diretmemelerine karşın Rabbimiz ilk insana meleklerde olmayan eşyanın bilgisini öğretmiş, böylece muhalif yapısını bu bilgiyle kontrol edebileceğini dile getirmiştir. Melekler her iki söylemlerinde de Allah’a boyun eğdiklerini söylemelerine rağmen Allah bir şeyler ketmettiklerini söylemektedir. Dolayısıyla bu ketmin detaylarını meleklerin itirazında aramamız gerekir. Kısacası meleklerin boyun eğdiklerini söylemelerine rağmen yeryüzünde kan dökecek ve bozgunculuk yapacak bir varlık oluşturmanın doğru olmadığını düşünmeye devam ettikleri ortaya çıkmaktadır. Ancak önemli olan içlerinde ne düşündükleri değil, “Allah bir şey yapıyorsa mutlaka doğrudur” şeklinde tavır takınıp teslim olmalarıdır. Bu sebeple Rabbimizin “ketmettiğinizi biliyorum” dediği ayetin hemen ardından, meleklerin Allah’ın emrine teslim olup olmadıklarını test edecek olan Adem’e secde emri gelmektedir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

    Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

    Özetle, melekler içlerinde olanı, farklı şeyler dışa vurarak ketmetmişlerdir. Rabbimiz içlerinde düşündükleri şekilde mi tavır takınacaklar, yoksa emrine boyun mu eğecekler diye melekleri sınamak için onlara Adem’e secde etmeleri emrini vermiştir. Melekler emri ‘eğer Sen emrediyorsan biz ne düşünürsek düşünelim senin emrine uyarız’ anlamına gelecek şekilde yerine getirmişlerdir. İblis’in böyle yapmamış olması da meleklerin içlerinde neyi ketmettikleri ile ilgili olarak ipucu vermektedir:

    …قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

    … “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın onu balçıktan yarattın” dedi. (A’râf 7/12)

    Anlaşılacağı üzere melekler de içlerinde kendilerinin muhalif bir varlıktan daha iyi olduklarını düşünüyor olmalılar. Ancak bu düşüncelerini eyleme dökmeyip Allah’ın emrine karşı direnmemiş, ‘Allah bir şey yapıyorsa bizim düşüncemizin önemi yok, O ne yaparsa doğrudur’ diyerek O’nun emrine uymuşlardır. Zaten başta dile getirdikleri hamd ve tesbih de bu anlama gelir. İblis ise içindekini” eyleme dökmüş, Adem’den üstün olduğunu iddia etmiştir. O düşüncesini ketmetmeyi sürdürmemiş, Allah ne yapıyorsa doğrudur dememiş, kendi düşüncesini Allah’ın emrinin önüne geçirmekte diretmiştir. Bu sebeple Bakara 34. ayette İblis için أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ “direndi ve büyüklendi” ifadeleri kullanılmıştır. İblis’in direndiğinin belirtilmesi, içinde olanı eyleme dökerek Allah’a rağmen bildiğini okumasını vurguluyor olmalıdır. Hatta İblis’in şu ifadeleri gerçekte düşüncesinin ne olduğunu göstermesi bakımından önemlidir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَـٰذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ …

    Bir gün meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik; hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. “Çamur olarak yarattığına secde mi ederim?” dedi. Sonra ekledi: “Ne yaptığının farkında mısın? Benden üstün tuttuğun bu mu?… (İsrâ 17/61-62)

    Bu ayetlerde Allah’a karşı böylesine ağır ifadeler kullanan İblis secde emrinin öncesinde meleklerle beraber Allah’a hamd ve tesbih ettiğini söyleyen meleklerden biridir. İçindeki bu düşünceleri ketmetmiş yani içinde olandan farklı sözler söylemiştir. Secde emri geldiğinde ise meleklerin yaptığı gibi kayıtsız şartsız Allah’ın emrine teslim olmak yerine içindeki düşünceleri açığa vurmuş ve eyleme dökmüştür.

    Görüldüğü gibi Bakara Suresi 33. ayette neden أخفى ehfâ değil de كتم keteme fiilinin tercih edildiğini sorduğumuzda Kur’an’dan aldığımız cevaplar, konuyla ilgili detaylı bilgi edinmemizi sağlamıştır. Bu ayetlerde de görüldüğü gibi imtihan Allah’ın emrine uyup uymama imtihanıdır. Allah’ın emirlerinin sebeplerini sorgulamak kullara düşmez. Verilen emirle ilgili düşüncemiz ne olursa olsun emir Allah’tan geldiği için yapılacak tek şey kayıtsız şartsız teslim olmaktır. Melekler de boyun eğdiklerini söylemelerine rağmen yeryüzünde kan dökecek ve bozgunculuk yapacak bir varlık oluşturmanın doğru olmadığını düşünmeye devam etmekte yani gerçek düşüncelerini ketmetmektedirler. Buna rağmen Allah’ın secde emrine kayıtsız şartsız teslim olmuş ve Adem’e secde etmişlerdir.


    [1]Bu yazımızda ise bu iki kavram arasındaki fark özet olarak verilmiştir. Bu konuda yaptığımız daha detaylı çalışmayı linkte bulabilirsiniz: http://kuranmetodu.com/2019/08/kurandaki-iki-farkli-gizleme-ifadesi-الكتمان-kitman-ve-الإخفاء-ihfa/
    [2]Ahzâb 33/38
    [3] كتم fiilinin mastarı
    [4]خفي fiilinin if’âl bâbı olan أخفى fiilinin mastarı. Arapça bilmeyenler için belirtmemiz gerekir ki bu kelimedeki “h” harfi Türkçe’deki yumuşak h harfi değil, sert “h” harfidir. Latin harfleri ile “kh” şeklinde de yazılabilir, ancak metni okumada kolaylık sağlanması için bu yazım tercih edilmemiştir.
    [5] Mekâyîs’ül-Luğa كتم maddesi
    [6] el’Ayn
    [7] Bkz. TDK Sözlük
    [8] Bkz: Âl-i İmrân 3/81, A’râf 7/157
    [9] Ayetlerden anlaşılacağı üzere burada gizlenen iman Allah’a olan iman değil, Musa Aleyhisselamın Allah’ın nebî olan rasulü olduğuna imandır.
    [10]Mekâyîs’ül-Luğa خفي maddesi
    [11] a.g.e
    [12] a.g.e
    [13] a.g.e
    [14] a.g.e
    [15] Tâhâ Suresinin 15. ayetinde kelimenin gösterme anlamında olduğu iddia edilmiştir. Ancak bu iddianın doğru olmadığını bu makalenin de alındığı daha geniş çaplı çalışmamızda görebilirsiniz: https://erdemuygan.com/2019/08/kurandaki-iki-farkli-gizleme-ifadesi-الكتمان-kitman-ve-الإخفاء-ihfa
    [16]http://lugatim.com/s/hafiye
    [17] Bakara 2/284, Âl-i İmrân 3/154, Ahzâb 33/37
    [18] Âl-i İmrân 3/29 ve 114, A’râf 7/55, Mü’min 23/19
    [19] Bir diğer ayet için bkz: A’râf 7/55


  • Kız İle Hala Veya Teyzesinin Aynı Nikah Altında Birleştirilmesi / Dr. Fatih Orum

    Kız İle Hala Veya Teyzesinin Aynı Nikah Altında Birleştirilmesi / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’da olmayıp Rasûlullah’ın teşrîi ile bilindiği iddia edilen meşhur bir örnek de bir kadının, hala veya teyzesi ile bir nikâh altında tutulmasının haram olduğuna dair hükümdür. Geleneğe göre, iki kız kardeşin bir nikâh altında birleştirilemeyeceğine dair hüküm Kur’ân’da olmasına rağmen, bir kadının hala veya teyzesiyle bir nikâh altında tutulamayacağına dair hüküm Kur’ân’da bulunmamaktadır ve bu yasak, Sünnet tarafından konulmuştur.[1] Bunun iddia edildiği gibi olmadığını şöyle ortaya koyabiliriz:

    Kendisiyle evlenilmesi haram olanların sayıldığı Nisâ sûresinin 23. âyeti şöyle bitmektedir:

    وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ

    “…İki kız kardeşi birlikte nikâhınız altında bulundurmanız da haram kılınmıştır. Geçmişte olan oldu…”(Nisâ 4/23)

    Bu, iki kız kardeşin bir nikâhaltında bulundurulamayacağının açık delilidir. Öte yandan Rasûlullah “Bir kadın halası veya teyzesi ile bir nikâh altında tutulamaz.” demiştir [2] Onun risâletle ilgili olan söz ve fiilleri, Kur’ân’dan çıkartılmış doğru hükümler (hikmetler)olduğuna göre,[3] onun yukarıdaki ifadesi de Kur’ân’ın konuyla ilgili hükmünden başka bir şey olamaz. İki kız kardeşin bir nikâhaltında bulundurulmasının akrabalık ilişkilerine zarar vereceği söylenir.[4] Aynı durumun, bir kadının halası veya teyzesi ile bir nikâh altında bulundurulması durumunda da ortaya çıkacağı açıktır. Çünkü, aşağıda görüleceği üzere, Kur’ân’daki miras hükümlerine göre kadının, halasıyla arasında kardeş; teyzesiyle arasında ana ilişkisi olduğu görülür. Yani, mirasta bazı durumlarda, ölenin, babasının ve kızının olmaması halinde ölenin baba tarafından kız kardeş(ler)i, yani olmayan kız(lar)ın halası, kızın alacağı payları alır(lar). Yine bazı durumlarda, ölenin, annesinin ve kızının olmaması halinde, ölenin anne tarafından kız kardeş(ler)i, yani olmayan kız(lar)ın teyzesi, kızın annesinin alacağı payları alır(lar). İşte böylesi durumlarda, bir kızın, halasıyla arasında kardeş; teyzesiyle arasında anne ilişkisi olur. Bir kadını kız kardeşiyle aynı nikah altında toplamak haram olduğuna göre o kadını, halasıyla da bir nikah altında toplamak da haram olur. Yine bir kadını anasıyla bir nikah altında toplamak haram olduğuna göre teyzesiyle de bir nikah altında toplamak haram olur. Şimdi bunu ayrıntılı bir şekilde görelim. Nisâ sûresinin 176. âyeti şöyledir:

    يَسْتَفْتُونَكَۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي الْكَلَالَةِۜ اِنِ امْرُؤٌا هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُٓ اُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَۚ وَهُوَ يَرِثُـهَٓا اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌۜ فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَۜ وَاِنْ كَانُٓوا اِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَٓاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۜ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اَنْ تَضِلُّواۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

    “Senden fetva istiyorlar, de ki; kelâlekonusundaki fetvâyı size Allah veriyor. Bir kimse ölür, çocuğu olmaz, tek bir kız kar-deşi bulunursa bıraktığı mirasın yarısı ona kalır. Kız kardeş ölür de çocuğu bulunmazsa erkek kardeş onun bütün mirasını alır. Kız kardeşler iki tane ise, mirasın üçte ikisi onlarındır. Mirasçılar; erkek ve kız kardeşler ise erkek, iki kıza eşit pay alır. Yanılırsınız diye açıklamayı size Allah yapıyor…”

    Âyette, ölen kişinin çocuğu olmaması durumunda bir kız kardeşi varsa, kız kardeşin, mirasın yarısını alacağı bildirilmektedir (إِنِ امْرُؤٌ هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُ أُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَ). Yine âyette çocuksuz ölen kadının erkek kardeşinin, bütün mirası alacağı bildirilmektedir (وَهُوَ يَرِثُهَا إِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌ). Kız kardeşler iki tane ise bunlar mirasın üçte ikisini alırlar (فَإِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ). Kardeşler kızlı erkekli ise, mirası ikili birli alırlar (وَإِنْ كَانُوا إِخْوَةً رِجَالًا وَنِسَاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ).

    Âyetin başında “kelâle” kelimesi geçmektedir. Kelâle; ölenin hem evladı hem de ana-babası veya birinin olmaması durumudur. Ölenin çocuğu olmazsa ama ana ve babası varsa kelâleden bahsedilemez. Bu durumda kardeşler mirasçı olamaz. Nitekim Nisâ sûresinin 11. âyetinde şöyle buyrulur:

    فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ

    “Ölenin çocuğu olmaz, ana-babası ona varis olursa anasına üçte bir vardır. Kardeşleri varsa, altıda bir anasınındır.”

    Âyete göre ölenin çocuğu olmaması ve ana-babasının ona mirasçı olması durumunda anaya üçte bir verileceği bildirilmektedir. Ölenin kardeşlerinin olması halinde anaya altıda bir düşer. Son durum, ölenin çocuğunun olmaması ama ana-babanın olması durumuyla ilgilidir. Bu durumda kardeşler mirastan pay alamaz ama ananın hissesini altıda bire düşürürler. Kardeşlerin mirastan pay alamamasının sebebi ana-babanın hayatta olması yani kelâledurumunun bulunmamasıdır. Çocuksuz ölen kişinin babası kendisinden önce ölmüşse baba tarafından kelâleolur ve babanın evladı yani ölenin kardeşi baba yerine geçip ölenin anası ile birlikte mirasa dahil olurlar. Anası kendisinden önce ölmüşse bu defa anası tarafından kelâle olur. Nisâ sûresinin 12. âyeti şöyledir:

    وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَاَةٌ وَلَهُٓ اَخٌ اَوْ اُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُۚ فَاِنْ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَهُمْ شُرَكَٓاءُ فِي الثُّلُثِ

    “Miras bırakan erkek veya kadın kelâleise bir erkek veya bir kız kardeşi varsa, her biri altıda bir alır; kardeşler daha çoksa mirasın üçte birine ortaktırlar.”

    Yukarıdaki âyette geçen kardeşler ana bir kardeşlerdir. Çünkü mirasın üçte birini veya altıda birini alabilmektedirler. Bunlar ananın miras paylarıdır.

    Kelâle olan kişinin babası tarafından kardeşleri mirasın tamamını alabildiği halde ana tarafından kardeşleri mirasın en fazla üçte birini alabilirler. Çünkü ananın miras payı en fazla üçte birdir. Ana tarafından kardeşlerde kadın-erkek ayırımı olmazken, baba tarafından kardeşlerde kız-erkek ayırımı vardır. Çocuksuz olarak ölen kişinin hem anası hem babası kendinden önce ölmüşse hem ana hem baba tarafından kelâleolur.

    Toparlayacak olursak Nisâ sûresinin 176. âyetine göre ölenin çocuğu ve babası olmazsa, ölenin baba tarafından kız kardeşi, kız evlat gibi mirasa dahil olur ve mirasın yarısını alır. Nitekim kız evlat yalnız başına mirasın yarısını alır. İlgili âyet şöyledir:

    وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ

    “…Ölenin bir kızı varsa mirasın yarısı onundur…” (Nisâ 4/11)

    Kadın çocuksuz ölse ve anayla erkek kardeş kalsa, bu erkek kardeş, ölenin anası hissesini aldıktan sonra mirasın tamamını alır. Bu, erkek evlat gibidir. Nitekim erkek evlat(lar), başka mirasçılar varsa onların paylarını almasından sonra arta kalanın tamamını alır(lar). Çünkü Nisâ sûresinin 11. âyetinde Allah erkek ve kız çocukların miras paylarının ikili-birli olmasını emretmiştir. Kız çocuklarının miras payları göz önünde bulundurulduğunda erkek evlat(lar)ın miras payları ortaya çıkar. Çocuksuz olarak ölenin baba tarafından iki kız kardeşi varsa bunlar mirasın üçte ikisini alırlar. Nitekim şu âyete göre ölenin oğlu olmaz da kızları ikiden fazla olursa mirasın üçte ikisini alırlar:

    فَاِنْ كُنَّ نِسَٓاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَۚ

    “…Eğer kızlar ikiden fazlaysa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır…” (Nisâ 4/11)

    Nisâ sûresinin 176. âyetinde iki kız kardeşin payı üçte iki olarak geçer. Yukarıdaki âyette ise kız evlatlar ikiden fazlaysa üçte iki pay sahibi oldukları bildiriliyor. İki âyet beraberce okunduğunda kız evlatların iki olması durumunda da paylarının üçte iki olduğu ortaya çıkmaktadır.

    Nisâ sûresinin 176. âyetine göre kardeşler kızlı-erkekli ise ikili-birli pay alırlar. Çocukların kızlı-erkekli olması durumunda da paylaşımın ikili-birli olduğunu şu âyet göstermektedir:

    يُوص۪يكُمُ اللّٰهُ ف۪ٓي اَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۚ

    “Allah size, evladınız hakkında, erkeğe iki kızın payını verme görevini yükler.”(Nisâ 4/11)

    Tüm bunlardan çıkan sonuç, kelâledurumunda, ölenin baba tarafından kardeşlerinin evlad gibi mirasa dahil olmalarıdır. Bu durumda, bir kadının halası, aslında onun kardeşi gibidir. Çünkü bu hala, kızın babasının kızı gibi mirasa dahil olabilmektedir. Dolayısıyla bir kadını, halası ile bir nikâhaltında toplamak, iki kız kardeşi bir nikâh altında toplamak gibidir.

    Benzer durum, bir kadını, teyzesi ile bir nikâhaltında toplama hususunda da görülmektedir. Ana tarafından kelâleolan kardeşler mirasa ananın miras payları oranında dahil olmaktadırlar. Yani bunlar en fazla mirasın üçte birini alırlar. Bunlar arasında erkek-kadın ayırımı da yoktur. Bu durumda bir kadının teyzesi, anası hükmünde olmaktadır. Buraya kadar anlattıklarımızı şöyle gösterebiliriz:

    Bu durumda bir kadının hala veya teyzesiyle bir nikâhaltında tutulamayacağına dair hükümKur’ân’ın hükmüdür. Rasûlullah, Kur’ân’daki bu hükmü bildirmiştir.

    Kur’ân’da olmayıp Rasûlullah’ın teşrîi ile bilindiği iddia edilen bir başka meşhur örnek debabanın annesi (babaanne)ile evlenmenin haramlığı meselesidir.

    Nisâ sûresinin 22. âyetinde şöyle buyrulur:

    وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ

    “Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın.” (Nisâ 4/22)

    Âyette, babaların nikahladığı kadınlarla nikahlanmanın yasaklandığı açıkça görülmektedir. Bu hükmün sadece kişinin babasının eşiyle sınırlı olduğu düşünülebilir mi? Mesela kişi, babasının babası yani dedesinin eşi (babaanne) ile nikahlanabilir mi? Nisâ sûresinin 23. âyetinde “analarınızla nikahlanmanız size haram kılındı” denildiğinde bu ifadeden kişinin anneannesi ile evlenebileceği hükmüne varabiliyor muyuz? Dolayısıyla yukarıdaki âyetin kapsamına babaanne de girer. Nitekim yukarıdaki âyete atıfta bulunarak babaanne ile evlenmenin haram olduğunu söyleyenler olmuştur.[5]


    KAYNAK: Dr. Fatih Orum, Kur’ân’ı Anlama Usûlü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2. Bs., İstanbul, 2015, s: 82-86.

    Notlar:
    [1] Mustafa Ahmet ez-Zerka, Hadislerin Anlaşılmasında Aklın ve Fıkhın Rolü,  trc. Abdullah Kahraman, Akademi, İstanbul, 2002, s. 16.
    [2] Müslim, Nikâh, 4.
    [3] Bkz. “Hikmet” başlığı.
    [4] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, Beyrut, 1973, VI, 167.
    [5] İbn Kudâme, el-Muğnî, Beyrut, 1984, VII, 470; Ebû Muhammed Abdurrahman b. Ebî Hâtim er-Râzî (ö. 327/938), Tefsîru İbn Ebî Hatim, Beyrut, trs., III, 910; Celâleddin Abdurrahman es-Suyûtî (ö. 911/1505), ed-Dürru’l-mensûr fi’t-tefsiri’l-me’sûr, Mısır, 2003, IV, 301; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, Beyrut, 1986, I, 608. Ayrıca bkz. http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/babaanne-torun-evliligine-dair-kuranda-bir-hukum-yok-mu.html