Kategori: Metodik Çalışmalar

  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -1 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -1 / Dr. Fatih Orum

    Bilindiği üzere kul ile Allah arasındaki ilişkilerden (ibâdât) insanlar arası ilişkilere (muâmelât); suç-ceza meselelerinden (ukûbât) devletlerarası ilişkilere (siyer), velhasıl kişi ve toplum hayatının her safhasına dair düzenlemeleri ele alan fıkhın yöntemini; hükme varmada kullandığı kaynak ve gözettiği ilkeleri kendine konu edinen ve “fıkıh usûlü (usûlü’l-fıkh)” denilen bir bilim dalı vardır. Fıkhın ana malzemesi ayet ve rivayetler yani bir nevi metinler olduğu için fıkıh usûlü metin tahliline yoğunlaşır.[1] Bunun için metnin diline yani Arapça’ya ayrı bir önem verir. Bunu yaparken doğru düşünme ilkelerini de dikkate alır. Yani genel anlamda fıkıh usûlü müctehidlerin metinden hüküm çıkarmalarına yarayacak dil ve mantık kurallarından bahseder, fıkhın teorisini ortaya koymaya çalışır.

    Fıkıh usûlü bu kaideleri çıkartırken olması gerekenin mi peşindedir yoksa zaten tarihin belli bir döneminde ortaya konmuş olanı mı izah etmeye çalışmaktadır? Fıkıh usûlünün Kitap ve Sünnet algısı nasıldır? Bunlar arasındaki ilişkiyi nasıl kurgulamaktadır? Tüm bunlar ayrı birer tartışma konusudur. Biz burada her ne olursa olsun, fıkıh gibi hayatın her aşamasında varlığı hissedilen bir bilimin “yöntem bilimi” iddiasında bulunan fıkıh usûlünün, Enfâl suresinin 67. ayetine bakış açısını elimizden geldiğince göstermeye çalışacağız. Bu bize, bir yöntem bilimin zihniyetini anlamamıza yarayacak bazı ipuçları sunabilir.

    Evet, hepimizin malumu, Enfâl suresinin 67. ayeti, Bedir savaşından hemen sonra inmiştir. Ayette Nebî (s.a.v.) ve onun yanında savaşanlar, henüz savaş meydanında düşmana karşı tam bir üstünlük kurmadan, Kur’ân’ın ifadesiyle[2] düşmanın kökünü kazımadan onları esir aldıkları için kınanmış, 68. ayette de yaptıkları bu hata sebebiyle başlarına gelecek büyük bir tehlikeden sırf Allah’ın vaadi sebebiyle kurtuldukları bildirilmiştir. İki ayetin metni ve meali şöyledir:

    مَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَكُونَ لَـهُٓ اَسْرٰى حَتّٰى يُثْخِنَ فِي الْاَرْضِۜ تُر۪يدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَاۗ وَاللّٰهُ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

    لَوْلَا كِتَابٌ مِنَ اللّٰهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ ف۪يمَٓا اَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ 

    “Hiçbir nebînin, savaş meydanına ağırlığını koyuncaya kadar esir alma hakkı yoktur. Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz; Allah ise sonrasını istiyor. Allah güçlüdür, doğru karar verir. Daha önce Allah yazıya geçirmeseydi, aldığınız esirlerden dolayı başınıza büyük bir felaketin gelmesi kaçınılmazdı.” (Enfâl 8/67-68)

    Hicretin hemen sonrasında inen3 ve tefsirlerde “kıtâl/ savaş ayeti” olarak bilinen Muhammed suresinin dördüncü ayetinde, kâfirlerle savaş meydanında karşılaşıldığında boyunlarının vurulması emredilmekte, savaş meydanına ezici ağırlığın konulmasından sonra da ele geçirilen esirlerin sağlam bir şekilde tutulması yani gerekli güvenlik önlemlerinin alınması, ardından da bunların ya karşılıksız yahut fidye karşılığı serbest bırakılması istenmektedir. Yani Bedir’de düşmanla karşı karşıya gelen Müslümanların savaşta ne yapmaları gerektiği, savaşa izin veren Muhammed suresinin 4. ayetiyle açık bir şekilde ortaya konmuştu.

    Enfâl suresinin 67. ayetinde Müslümanların, savaş meydanında esir alma zamanı hususunda Muhammed suresinin 4. ayetindeki emre uymadıkları, bundan dolayı da Rasûlullah dahil hepsinin, dünya malına gösterdikleri rağbet sebebiyle kınandıkları (îtâb) görülmektedir. Henüz düşmana karşı tam bir hâkimiyet kurmadan savaş esnasında esir almakla uğraşmak, can yakıcı sonuçlar doğurabilirdi. Nitekim daha sonra; Uhut savaşında, bu acı, Müslümanlar tarafından tecrübe edilecek, “şimdi sizin canınız yanıyorsa daha önce de onların yanmıştı”[4] denilecekti. Bedir savaşında da aynı acının yaşanmamasının tek sebebi, Enfâl suresinin 68. ayetinde belirtildiği üzere, savaş öncesinde Müslümanlara Allah’ın bir vaatte bulunmasıydı. Nitekim Enfâl suresinin 7. ayetinde, Yüce Allah’ın verdiği bu va’d hatırlatılmakta, 6. ayette de vaade rağmen yine de savaş öncesinde Müslümanların gösterdikleri bazı zaaflara işaret edilmektedir. Esasında Enfâl suresinin 7. ayetinde hatırlatılan vaat, Mekke’de inen Rûm suresinin ilk ayetlerinde bildirilen ve Müslümanları Mekke döneminden itibaren beklenti içine sokan vaaddi.[5]

    Aslında olay çok net. Bedir savaşından önce inen Muhammed suresinin 4. ayetinde savaş durumunda yapılması gerekenler bildiriliyor. Bedir savaşında esir alma hususunda hata yapıldığı için de savaştan sonra inen Enfâl suresinin 67. ayetinde kınama geliyor. Ancak tefsir, hadis ve fıkıh açısından bakılacak olursa durum bu kadar net değildir. Biz burada özellikle 67. ayetin fıkıh usûlünde nasıl anlaşıldığına, ayetin hangi konularla ilişkisinin kurulduğuna ve ayet etrafında geliştirilen kurgulara kısaca değinmek istiyoruz. Böylelikle bir ayetin başına neler gelmiş görmüş olacağız. Ancak öncesinde yukarıda ayetle irtibatlı olarak nakledilen yaygın bir rivayetten de söz etmeliyiz. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçtiği şekliyle rivayet şöyledir:

    (Ömer b. el-Hattâb anlatıyor) “…Bedir’de yetmiş esir alındı. Rasûlullah esirlerle ilgili olarak, Ebû Bekir, Ali ve Ömer (r.a.)’la istişare etti. Ebû Bekir şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın Nebîsi! Bunlar amcaoğulları, akraba ve kardeşlerdir. Benim görüşüm, bunlardan fidye almandır. Böylelikle onlardan aldıklarımızla kafirlere karşı güç elde etmiş oluruz. Belki de Allah onlara hidayet verir de bize arka çıkarlar.’ Rasûlullah, ‘senin görüşün nedir İbnü’l-Hattâb?’ dedi. -‘Vallahi ben Ebû Bekir gibi düşünmüyorum. Benim görüşüm, akrabam olan falanın boynunu vurmama müsaade etmendir. Müsaade et, Ali, Akîl’in boynunu vursun. Hamza’ya da müsaade et, kardeşi falanın boynunu vursun. Böylece Allah, kalplerimizde müşriklere karşı bir zaaf olmadığını bilsin. Bunlar müşriklerin eşrafı, önderi, elebaşlarıdır.’ Rasûlullah Ebû Bekr’in görüşüne meyletti benim görüşümü benimsemedi, esirlerden fidye aldı. Ertesi gün öğle vakti Nebî’nin yanına gittim. O ve Ebû Bekir oturmuş ağlıyorlardı. ‘Seni ve arkadaşını ağlatan nedir? Ağlanacak bir şey varsa ben de ağlayayım, en azından siz ağladığınız için ağlar gibi yaparım’ dedim. Nebî (a.s.) şöyle dedi: ‘Fidye aldıkları için arkadaşlarına öngörülen azaptan dolayı ağlıyoruz. (Yakınındaki ağacı göstererek) Bana, başınıza gelecek azabın şu ağaçtan daha yakın olduğu gösterildi.’”[6]

    Yukarıdaki rivayet, Rasûlullah’ın, Enfâl suresinin 67. ayetinin indiğini haber vermesiyle sona eriyor. Bu rivayet, yukarıdaki ana yapısı saklı kalmakla birlikte, bazı detay farklılıklarıyla da nakledilmektedir. Mesela bunlardan birine göre, Rasûlullah Ebû Bekr’i görüşünden dolayı İbrahim ve İsa (a.s.)’a; Ömer’i de Nuh ve Musa (a.s.)’a benzetir. Bir başka farklı rivayete göre istişareye katılanlar içinde Sa’d b. Mu’âz, Abdullah b. Revâha ve İbn Abbas’ın da adları geçer. Yukarıdaki rivayetle ilgili olarak, Rasûlullah’a nispet edilen “gökten azab inseydi Ömer (bazı rivayetlerde Ömer ve Sa’d b. Mu’âz) hariç hiç kimse kurtulamazdı” şeklindeki ifade ise hadis kaynaklarında yer almaz, sadece tarih eserlerinde zikredilir.[7]

    İşte bu rivayet, Enfâl suresinin anlaşılmasında hareket noktası kabul edilmiş, ayet, savaş esnasında yapılan hatayla değil, savaş sonrasında esirlere yapılacak muamelenin istişaresiyle bağlantılı olarak ele alınmış, neticede her şey birbirine karışmıştır.

    Rasûlullah’ın Bedir savaşından sonra Sahabe’den bazılarıyla, alınan esirlere ne şekilde bir muamelede bulunulacağına dair bir istişarede bulunması imkansızdır. Hakkında açık ayet olan bir konuda istişare yapılamaz. Muhammed suresinin 4. ayetine göre esirler ya karşılıklı ya da karşılıksız serbest bırakılmalıydı ki zaten Rasûlullah da öyle yaptı.[8] Şayet savaş sonrası bir istişare yapıldıysa, Enfâl suresinin 6. ayetindeki kınamaya sebep olan davranış sorgulanmış, bunun bir hata olduğu itiraf edilmiş ve bundan dolayı canlarının yanmasına ramak kaldığı konuşulmuş olmalıdır. Ama esirlere ne yapılacağına dair konuşma olmamıştır. Esirlerle ilgili bir konuşma olduysa da hangilerinin karşılıklı hangilerinin karşılıksız bırakılacağı, karşılıklı bırakılacakların fidyelerinin ne kadar olacağı konuşulmuş olmalıdır. Öte yandan Enfâl suresinin 67. ve 68. ayetlerinin inmesi sebebiyle, Müslümanlar arasında, aldıkları esirlerden elde ettikleri fidyenin helal olup olmadığı hususunda da bir şüphe yaşanmış ve bu kendi aralarında sorgulanmış olabilir. Ganimetlerin helal olduğunu bildiren Enfâl suresinin 69. ayetinin bunun üzerine inmiş olması muhtemeldir. Nitekim müfessir Beğavî 67. ve 68. ayetlerin inmesinden sonra Sahabe’nin, ellerindeki esirleri tuttukları, yani bu konuda tereddüt yaşadıkları, bunun üzerine de 69. ayetin indiğini söyler.[9] Alûsî de Beğavî’ye atıfta bulunarak aynı görüşü nakleder.[10]

    Yukarıdaki ihtimaller hariç tutulursa, bir kurgudan ibaret olduğunu düşündüğümüz bu rivayetten hareketle Enfâl suresinin 67. ayeti hakkında usûlcülerin yani fıkhın teorisyenlerinin neler söylediğini görelim.

    Fıkıh usûlünde usûlcüler, hakkında nas olmayan konularda Nebî (a.s.)’ın ictihad etme yetkisinin olup olmadığını, şayet varsa bu yetkinin sınırlarının neler olduğunu tartışmışlar, onun ictihat yetkisi olduğunu düşünenler, Enfâl suresinin 67. ayetinin bunun delillerinden biri olabileceğini ifade etmişlerdir.[11] Mesela bazı usûlcüler, ayetteki kınamanın Nebî’nin ictihad ederek hüküm verdiğini gösterdiğini söylemişlerdir.[12] Yine bazıları, hakkında bir nas (ayet, hüküm) olsaydı Nebî (a.s.) esirler konusunda istişare yapmazdı diyerek bu ayete atıfta bulunmuşlardır.[13] Ancak bunun yanı sıra söz konusu ayeti delil göstererek Muhammed (a.s.)’ın ictihatla hüküm verdiğini iddia etmenin Allah’a iftira olduğunu, çünkü bunu söylemenin, onun hata yaptığını kabul etme anlamına geleceğini ifade eden usûlcüler de olmuştur.[14]

    Bu ayeti delil alarak, Nebî’nin ictihad yetkisinin olduğunu söyleyenler, “peki ama o halde ayette niçin kınama var, hakkında nas olmayan bir konuda ictihad eden kınanır mı?” şeklindeki bir soruya tatmin edici bir cevap verememişlerdir. Mesela ayeti ictihadın delili olarak sunan Cessâs’ın bu soruya verecek cevabı yoktur. O, böylesi bir soruyu, konudan uzaklaşmak olarak görür ve istişareyle ilgili yukarıdaki rivayetin sahih olduğunu ve bunun ictihadın cevazı için yeterli bir delil olduğunu söylemekle yetinir.[15] Gerçekten de şayet ayet, bazılarının iddia ettiği gibi, hakkında nas olmayan bir konuda, yani esirlere yapılacak muamelenin ne olacağı hususunda yapılan istişare ve ictihadın örneği ise, yapılan hatadan dolayı 67. ve 68. ayette yer alan kınama ne anlama gelmektedir? Bu, “muhattıe” ve “musavvibe”nin[16] kısır tartışmalarına kurban edilmeden cevaplanması gereken bir sorudur.[17] Debbûsî de ayet ve rivayetten hareketle, “Ebû Bekr’in ictihadının hatalı olduğunu kabul etmek gerekmez mi?” şeklindeki soruya, “hayır böyle denemez, çünkü Rasûlullah Ebû Bekr’in görüşüyle amel etti, 69. ayetle de bu görüş onaylandığı için Ebû Bekr’in görüşü doğru kabul edilir’ der.[18] İbn Emîri’l-hâcc’ın da dillendirdiği Debbûsî’nin bu sözlerini nasıl anlamamız gerekir? Böyle bir sözle, Allah katında hatalı olan bir görüşün, Rasûlullah o görüşle amel etti diye Allah tarafından da doğru kabul edilip bunu onaylayan ayetin indiği mi söylenmiş olmaktadır? Oysa yine bir başka Hanefî usûlcü Cessâs aynı konuyla ilgili olarak “Allah, hükmüne muhalif hiçbir hatayı onaylamaz” demektedir.[19] Kaldı ki, ne “şayet azab inseydi sadece Ömer kurtulurdu” şeklinde bir söz gerçektir, ne de esirlere yapılacak şey istişare edilmiş ve ne de Rasûlullah Ebû Bekrin görüşünü benimsemiştir. Tümü kurgu olan bir rivayet etrafında anlamsız bir yığın söz söylenmiştir.

    Aynı konuda ictihad eden her müctehidin ulaştığı görüşün doğru kabul edilemeyeceğini yani doğrunun tek olduğunu savunan bazı usûlcüler 67. ve 68. ayeti delil olarak kullanırlar. Ayeti yukarıdaki rivayet çerçevesinde ele alan usûlcüler, Bedir savaşı esirleri hakkında Ömer’in görüşünün doğru olduğunun bu ayetlerle ortaya çıktığını, Ebû Bekr’in görüşünün ayet tarafından onaylanmadığını, dolayısıyla herhangi bir konuda ictihad edip farklı görüşe varan müctehidlerin her birinin görüşünün doğru kabul edilmeyeceğini, doğrunun tek olduğunu söylerler. Mesela Serahsî, ictihadın gerekliliği ve Rasûlullah’ın bunu teşviki bağlamında bunları söyledikten sonra, kendisine 68. ayeti hatırlatarak, “ictihad madem güzel görülen bir şey, o zaman niçin bu ayette kınama var?” diyen muhatabına, kınamanın istişarede değil, Allah’ın hüküm verdiği hususta olduğunu söyler.[20] Buhârî de 67. ve 68. ayetten hareketle, ictihadında yanılanın günah kazanacağı ve kınamayı hak edeceğini söyleyenlerden bahseder ve bu görüşü reddeder.[21] Buhârî 68. ayette sözü edilen “daha önceki yazgı”nın Levh-i Mahfûz’da yazılı olan, ictihadında hata edenin hesaba çekilmeyeceğine dair kural olduğunu söyler.[22]

    Öte yandan yukarıdaki rivayete göre Rasûlullah’ın esirler konusunda Ebû Bekr’in de Ömer’in de görüşünü hatalı kabul etmemesi, her ikisini de farklı nebîlere benzetmesi, 67. ayette Nebî’nin kınanmış olması, 68. ayette de çok yaklaşılan tehlikeden bahsedilmesi sebebiyle her ikisinin görüşünün de doğru olamayacağını iddia eden birine Cessâs “hayır, sandığın gibi değil, Allah onların, Nebî kendileriyle istişare yaptığında ictihad etmelerine izin verdi” der. Cessâs’ın, devamında söylediği ise çok daha ilginçtir. Cessâs, 67. ayette, Muhammed (a.s.)’dan önceki nebîlere savaş meydanında esir almanın yasak olduğunun, ona ise bunun helal kılındığının bildiriliyor olma ihtimalinden bahseder. Bu ihtimale göre ayette sözü edilen yasak Muhammed (a.s.)‘a yönelik değildir. Ayet, esir almanın önceki nebîlere yasak olduğunu bildirmektedir. Cessâs bunu teyiden de Rasûlullah’tan şu rivayeti nakleder: “Benden önceki nebîlere verilmeyen beş şey bana verildi: Ganimet…”[23] Cessâs bu durumda 68. ayetin anlamının da, şayet bunun size helal olduğunu bildiren kitap olmasaydı, işte o zaman büyük bir azab size dokunacaktı” anlamına geleceğini söyler.[24]

    67. ayetle yukarıdaki rivayet arasında irtibat olduğunu söyleyip, sonra da 67. ayette önceki nebîlere ait durumun bildirildiğini, Muhammed (a.s.)’a ganimetin helal kılındığını söylemek durumu izah edilemez hale sokmak anlamına gelir. Bu durumda, ayette bir kınama olmadığı söylenmekte ama rivayette Nebî’yi ve Ebû Bekr’i ağlatan şeyin; vuku bulmasına ramak kaldığı bildirilen azabın sebebi izah edilememektedir. Ayrıca kınama yoksa Levh-i Mahfûz’da yazılı olduğu söylenen, “ictihadında hata edenin hesaba çekilmeyeceğine dair kural gereği azab gelmedi” şeklindeki düşünce ne anlama gelmektedir?

    Öte yandan, 67. ayette kınama olduğunu kabul edenler, kınamanın sebebini şöyle izah etmeye çalışırlar: Müslümanlar esirleri serbest bırakmakla onların kalbini kazanmaya; Müslüman olmalarını sağlamaya çalıştılar. Böylelikle aldıkları fidyeler sayesinde de ekonomik açıdan iyi olacak ve savaşa daha iyi hazırlık yapacaklardı. Oysa esirleri öldürme durumunda İslâm aziz olacak, diğerlerine de mesaj verilmiş olacaktı. İşte bu onlara gizli kaldı, yani onlar hikmeti yakalayamadılar.[25] Nitekim ayette kınamanın, hatadan değil de daha iyisini yapmamaktan (terk-i evlâ) dolayı olduğunu söyleyenler de aynı izaha atıfta bulunurlar.[26] İddia edildiği gibi bir terk-i evlâ durumu olsa, 68. ayette büyük bir acıya ramak kaldığı gibi bir ifade kullanılır mıyd?

    Bazı usûlcüler, ayetteki kınamayı tevil eder ve ayet “Rasûlullah’ın hususiyetini ortaya koymaktadır, ‘Sana yapılan bu hususiyet, yani öncekilere haram kılınan sana helal kılınmasaydı azab gelirdi’ anlamındadır” derler. Bir başka tevile göre ise ayet şu anlama gelir: “Savaş meydanına ağırlığı koymadan nebîlere esir almak yasaktır, sen Bedir’de savaş meydanına ağırlığı koyduğun için diğerleri gibi sen de esir alabilirsin. Ancak esirler konusunda yapılacak şey ya onları öldürmek ya da karşılıksız serbest bırakmaktır. Fidye almak önceki nebîlere helal kılınmamıştı. Ancak bu sana helal kılındı. İşte bu sana helal kılınmasaydı azap dokunurdu.”[27]

    Serahsî, icmânın kat’î bilgi ifade eden bir huccet olduğunu, onun sunduğu bilgiyi inkâr edenin, Kitab’ı ve mütevatir haberi inkâr eden gibi kafir olacağını söyledikten sonra, bu ayeti örnek göstererek Nebî’nin dahi hata yaptığını, dolayısıyla hiç kimsenin görüşünün onu reyinden daha üstte olamayacağını söyleyene cevaben, söyleneni hiç duymamış gibi yaparak “Rasûlullah özellikle dini hükümlerin ortaya konması hususunda hata üzere bırakılmaktan masumdu. Bundan dolayı onun sözü ilm-i yakin yani kesin bilgi ifade eder. Ona tabi olmak ümmete farzdır.” der ve konuyla hiç alakası olmayan Haşr suresinin 7. ayetini zikreder. Yani yerinde bir soru soran kişiye nasihat etmekle yetinir.[28]

    Usulcüler arasında yaygın olan görüşe göre, 68. ayette geçen “daha önceki yazgı”dan kastedilen, Levh-i Mahfuz’da yazılı olan, ictihad edenin hatasından dolayı cezalandırılmayacağına dair hükümdür.[29] Ayetteki yazgı ile kastedilenin, Rasûlullah onlar arasında olduğu sürece onlara azab inmeyeceğine dair kural olduğu da söylenir. Buna göre ayet “sen onların içlerinde olmasaydın azab inecekti” şeklinde anlaşılmaktadır.[30] Yine Levh-i Mahfûz’da yazılı olan şeyle ilgili olarak, a. Bedir ashabına azab edilmeyeceği, b. onlara ganimet ve esirlerden fidye almanın helal kılındığı, c. bir şey yasaklanmadan o şey sebebiyle herhangi bir kavmin cezalandırılmayacağına dair rivayetler nakledilir.[31] 68. ayet, sonradan inen nassın, önceki ictihad ile yapılan ameli geçersiz kılmadığının delili olarak da zikredilir.[32]

    67. ayette geçen “Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz” ifadesinde kastedilenlerin Sahabe olduğu, Rasûlullah’ın bu hitaba girmediği, çünkü onun ismet sıfatına sahip olduğu da söylenmiştir.[33] Mesela Gazâlî de “Muhammed (a.s.) esirleri serbest bırakmak, öldürmek ya da fidye almak hususunda muhayyer bırakılmış, Sahabe fidye almayı seçmiş, dolayısıyla ayetteki kınama ona yönelik değil Sahabeye yöneliktir.” demiştir.[34]

    67. ayeti, Muhammed suresinin 4. ayetinin, Muhammed suresinin 4. ayetin de Tevbe suresinin 5. ayetinin neshettiği de söylenmiştir.[35]

    Şimdi 67. ayetle ilgili olarak usûlcülerin yorumlarını özetleyelim:

    1. Bazı usûlcüler bu ayetin, Nebî’nin ictihad yetkisi olduğunun delillerinden biri olduğunu söylerken, bazıları da Nebî’ye hata nispet etmek anlamına geleceği için buna karşı çıkmışlardır.
    2. Enfâl suresinin 67. ayeti, aynı konuda farklı ictihatların doğru olabileceğinin delili olarak da sunulmuştur.
    3. Ayetteki kınamanın, hatadan değil de daha iyisini yapmamaktan (terk-i evlâ) kaynaklandığını iddia edenler olmuştur.
    4. Ayetteki, esir alma yasağının önceki nebîlere ait bir hüküm olduğu, Muhammed (a.s.)’a bunun helal kılındığı söylenmiştir.
    5. 67. ayette geçen “Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz” ifadesinde kastedilenlerin Sahabe olduğu, Rasûlullah’ın bu hitabın kapsamına girmediği, çünkü onun ismet sıfatına sahip olduğu da söylenmiştir.
    6. 67. ayetin Muhammed suresinin 4. ayeti ile neshedildiği söylenmiştir.

    Özetle şu yapılmıştır: Enfâl suresinin 67. ayeti, rivayete bağımlı olarak okunmuş, savaş esnasındaki bir durum, savaş sonrası bir durum gibi algılanmış, ardından da hayali birçok söz söylenmiştir. Bu tür şeylere yani rivayete bağımlı ayet yorumlarına tefsir eserlerinde çok sık rastlanır. Ancak fıkhın metodunu ortaya koymaya soyunan bir bilim dalında bunların olması düşündürücüdür. Bu bir metod hatasıdır. Yani usûlsüzlüktür. Usulsüzlüğün asıl olduğu bir usûl ise asla Kur’ân’ı anlamanın bir usûlü olamaz.

    [1] Fıkıh usûlünün, delâlet türlerinden “lafzî vaz’î delâlet”e yoğunlaşması, hatta Rasûlullah’ın fiillerinin dahi nihayetinde metne sokularak lafzî malzemeye dahil edilmesi bunun bir göstergesidir. Konuyla ilgili kapsamlı bir çalışma için bkz. Davut İltaş, Fıkıh Usulünde Mütekellimîn Yönteminin Delâlet Anlayışı, İstanbul, 2011, s. 127 vd.
    [2] Enfâl 8/7.
    [3] Muhammed suresinin 13. ayeti surenin Rasûlullah’ın Medine’ye hicretinin hemen akabinde indiğini gösterir. (Bu ayetin veda haccından sonra indiğine dair bir rivayet için bkz. Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’il-Kur’ân, Beyrut, 1988, XVI, 148.) Dördüncü ayet de savaş izni vermesi ve savaşta uyulması gereken kuralları düzenlemesi sebebiyle savaş öncesi bir döneme işaret eder. İlk savaş Bedir olduğuna göre en azından bu ayetler Enfâl suresinin 67. ayetinden önce inmiş olmalıdır. Muhammed suresinin iniş zamanına dair bkz. M. Kâmil Yaşaroğlu, “Muhammed Sûresi”, DİA, XXX, 569; Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı meal-tefsir, (trc. Cahit Koytak-Ahmet Ertürk), İstanbul, 1996, III, 1034; Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’ân, İstanbul, 2010, s. 1006.
    [4] Âl-i İmrân 3/140.
    [5] Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. http://www.youtube. com/watch?v=yCw-JFXB1qY; http://www.youtube.com/ watch?v=BE9g9IVgUWE; http://www.youtube.com/watch?v=qwdBNve5oJk; http://www.youtube.com/watch?v=PPODJwxAerk;
    [6] Ahmed b. Muhammed eş-Şeybânî Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Müsnedü’l-İmam Ahmed b. Hanbel, Daru’l-fikr, y.y., trs., I, 30-31, 383; Ayrıca bkz. Ebu’l-Huseyn Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Neysâbûrî (ö. 261/875), Sahîh-u Müslim, Beyrut, trs., Kitâbü’l-cihât ve’s-siyer, 58; İsa b. Sevre es-Sülemî Tirmizî (ö. 279/892), el-Câmi’u’s-sahîh Sünenü’t-Tirmizî, Beyrût, trs., Kitâbü Tefsîri’l-Kur’ân, 9 (Hadis no: 3084).
    [7] Msl. Bkz. Vâkidî, el-Meğâzî, I, 111. Rivayetin tahliline ve sahih olmadığına dair bkz. Cemâlüddîn Abdullah b. Yusuf b. Muhammed ez-Zeyla’î, Tahrîcü’l-ehâdîs ve’l-âsâri’l-vâkı’ati fi’t-tefsîri’l-Keşşâf li’z-Zemahşerî, Riyad, 1414, II, 38-39; Ebû Muhammed b. Ali b. Ahmed b. Saîd ez-Zâhirî İbn Hazm (ö. 456/1064), el-Fasl fi’l-milel ve’l-ehvâ ve’n-nihal, Kahire, trs. IV, 18; http://www.ahlalhdeeth.com/vb/showthread. php?t=114479
    [8] Ebû Bekr Abdurrezzâk b. Hemmâm b. Nafi’ el-Himyerî elYemânî es-San’ânî (ö. 211/826) Musannefü ‘Abdi’r-Razzâk, Beyrut, 1403, V, 352.
    [9] Ebû Muhammed Muhyissünne Hüseyin b. Mesud Beğavî (ö. 516/1122), Me’âlimü’t-tenzîl, Riyad, 2010, II, 240.
    [10] Allame Ebu’l-Fadl Şihâbuddîn es-Seyyid Mahmud el-Alûsî (ö. 1270/1854), Rûhu’l-Me’ânî fi Tefsîri’l-Kur’âni’l-‘Azîm ve’sSeb’ıl-Mesânî, Kahire, 2005, IX-X, 320. Ayrıca bkz. http:// www.suleymaniyevakfi.org/bulten/imam-safiinin-hikmet-anlayisi-2.html
    [11] Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), Usûlü’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 131; Abdülaziz Ahmed elBuhârî (ö. 730/1330), Keşfü’l-esrâr, Beyrut, 1991, III, 393.
    [12] Muhammed b. Sâlim Âmidî (ö. 631/1233), el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, Beyrut, trs., IV, 173.
    [13] 81), el-Füsûl fi’l-usûl, Kuveyt, 1994, IV, 33.
    [14] Ebü’l-Meâlî İmâmü’l-Harameyn Rükneddin Abdülmelik Cüveynî (ö. 478/1085), et-Telhîs fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1996, III, 408.
    [15] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 33-34.
    [16] Bir meselede tek doğrunun olduğunu, onun dışındakilerin hatalı olduğunu düşünenlere “muhattıe” denir. Bir de bunların karşısında “musavvıbe” denilen bir başka görüş sahipleri daha vardır ki bunlara göre ise aynı konuda farklı sonuçlara ulaşan müctehidlerin hepsinin görüşleri doğru kabul edilir. Gazzâlî, Bâkıllânî, Müzenî gibi bazı Şâfiî bilginler ile Mutezilî âlimlerinin çoğunluğunun “musavvibe”, bunların dışındaki çoğunluğun da “muhattıe” görüşünde oldukları söylenir. Konuyla ilgili bkz. M. Rahmi Telkenaroğlu, Fıkıh Usulünde Muhattıe ve Musavvibe, Doktora Tezi, Konya, 2009; Adnan Koşum, “İçtihatta Hata ve İsabet Tartışmaları Işığında Öznellik ve Nesnellik Sorunu”, Usul, 5, (2006/1), Adapazarı, s. 5 vd. Cessâs’ın konuya yaklaşımı ve hangi konularda doğrunun birden fazla olabileceğine dair taksimi için bkz. a.g.m., el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 301 vd.
    [17] Ebû Zeyd Abdullah b. Muhammed b. Ömer b. İsa ed-Debbûsî (ö. 430/1039), Takvîmü’l-edille fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 2001, s. 411-412.
    [18] Debbûsî, Takvîmü’l-edille, s. 411-412. (Elimizdeki nüshadaki ibarede “ ا “kelimesi düşmüş, metnin doğru haline İbn Emîri’l-hâcc (ö. 879/1473)’ın et-Takrîr ve’t-Tahrîr fî ‘ılmi’l-usûl isimli eserinde rastladık. Bkz. a.g.m., a.g.e., Beyrut, 1996, III, 395-396)
    [19] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 306.
    [20] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, II, 131.
    [21] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 50.
    [22] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 393.
    [23] Müslim, Mesâcid, 3.
    [24] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 304 vd. Hanefîlerin musavvibe değil muhattıa görüşüne sahip oldukları ancak Cessâs ve benzerlerinin yukarıda olduğu gibi farklı söylemlerde bulunmalarının ne anlama geldiğine dair tespit ve tartışmalar için bkz. M. Rahmi Telkenaroğlu, Fıkıh Usulünde Muhattıe ve Musavvibe, Doktora Tezi, Konya, 2009; Bilal Esen, İctihadda İsabet Meselesi Bağlamında Ebu Hanife ve Hanefi Usulcüler Hakkında İleri Sürülen Görüşlerin Değerlendirilmesi, İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 19, 2012, s. 269 vd.
    [25] Ebû Abdillah Şemseddin Muhammed b. Muhammed İbn Emîri’l-Hâcc (ö. 879/1474), et-Takrîr ve’t-tahbîr, Beyrut, 1983, III, 393.
    [26] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 396; Abdülali Muhammed b. Nizameddin el-Leknevî (ö. 1225/1810), Fevâtihu’r-rahamût bişerhi Müsellemi’s-sübût, Beyrut, 2002, II, 81; Zekeriyya b. Muhammed b. Ahmed b. Zekeriyya elEnsârî (ö. 926/1520), Ğayetü’l-vüsul fî şrehi Lübbi’l-usûl, y.y., trs., s. 165.
    [27] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 395; Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 52.
    [28] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, I, 318.
    [29] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 393; Leknevî, Fevâtihu’r-rahamût, II, 80.
    [30] Leknevî, Fevâtihu’r-rahamût, II, 80.
    [31] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 50.
    [32] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 172.
    [33] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 395-396; Cüveynî, et-Telhîs fî usûli’l-fıkh, III, 409.
    [34] Muhammed b. Muhammed Gazâlî (505/111), el-Müstesfâ, Beyrut, 1413, I, 347.
    [35] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, III, 7; Serahsî (ö. 483/1090), Usûlü’s-Serahsî, II, 85.

  • Yılların Eskitemediği Müşrik Söylem “Atalarımız Öyle Diyor!…” / Dr. Fatih Orum

    Yılların Eskitemediği Müşrik Söylem “Atalarımız Öyle Diyor!…” / Dr. Fatih Orum

    Keyif Verici Ama Hatalı Bir Akıl Yürütme! Felsefeciler ve mantıkçılar, otoriteye ya da geçmişe atıfta bulunarak bir düşüncenin ispatı ya da reddini bir mantık hatası yani yanlış akıl yürütme olduğunu[1] söylüyor olsalar da, Kur’ân kültüründen uzak zihinler için “bu kadar kişi yanılıyor da, sen mi doğru söylüyorsun?!” türünden bir söylem çok etkileyici olsa gerek! Düşünsenize bir kere, asırlar boyunca, onca âlim yanlış yapacak, bildiğiniz, tanıdığınız, her gün onlarca hatasına şahit olduğunuz ve hatta belki de hiç hoşlanmadığınız biri doğruyu bulmuş olacak. Olabilir mi böyle bir şey? Kabul etmeliyiz ki bu soruya “olamaz” demek hem çok rahatlatıcı, hem de huzur verici. Üstelik buna “olamaz” diyenler bu tavırlarıyla hem geçmişlerine vefa göstermenin iç huzurunu hem de sırtlarını çoğunluğa dayamanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor olmalılar. Bu söylemi yönelttikleri kimselere karşı elde ettikleri sözde zaferin verdiği haz da cabası.

    İşin Aslı Öyle Değil!

    Ama işin aslı hiç de öyle değil. Kur’ân, sorgulamadan, herhangi bir şüphe duymadan sırtını geleneğe ve sayısal çoğunluğa dayayanların keyfini kaçıracak bir ihtimalden söz ediyor ve şöyle diyor:

    “Peki, ya ataları herhangi bir konuda aklını çalıştırmamış ve doğruyu bulamamışlarsa?!” (Bakara 2/170)

    Özrü Kabahatinden Büyük!

    Geleneğin tamamı yanlış olmayabilir; içinde pek çok doğruyu barındırabilir. Ama herhangi bir konuda tutulan yanlış bir yol insanın başına dünya ve Ahirette telafi edilemez işler açabilir. Telafi edilememesi onun sadece yanlış olmasından değil, izah edilemez olmasındandır. Çünkü “bunu atalarımdan böyle gördüm” şeklindeki bir izahın mazeret kabul edilebileceğine dair Kur’ân’da herhangi bir şeye rastlamış değiliz. Dolayısıyla herhangi bir yanlıştan dolayı hesaba çekilecek kişinin böylesi bir mazeret beyanı “özrü kabahatinden büyük” türünden olacaktır. Allah Teâlâ, Ahirette şirk konusunda hesaba çekilirken, “bilmiyorduk” ya da “atalarımızı takip ettik” türünden bir beyanın kabul edilmeyeceğini A’râf sûresinin 172. ve 173. âyetlerinde bildirmiştir. Aynı mazeretin Kitab’ın açıkladığı hususlarda mesela ibadetler ya da günlük hayata dair yaptığımız yanlışlar konusunda da kabul edilmeyeceğini, Kitap’tan sorumlu tutulacağımızı bildiren Zuhruf sûresinin 43. ve 44. âyetleri ortaya koymaktadır. Söz konusu âyetlerin meali şöyledir:

    “Sana vahyolunana sımsıkı tutun! Hiç kuşku yok, sen doğru yol üzeresin. Sana vahyolunan, hem senin ve hem de kavmin için bir hatırlatmadır. Bundan sorguya çekileceksiniz.”

    İnsanlar, onunla hükmetsin diye kitabın indirildiğini bildiren pek çok âyet de bunu teyit etmektedir.[2]

    Kur’ân İncil’e ve Tevrat’a Atıfta Bulunmuş ama Geleneği Reddetmiştir

    Kur’ân, kendisinden altı asır önce gelen İncil’e; İncil’den çok daha önce inen Tevrat’a atıfta bulunmuş ama bu kitaplar çerçevesinde oluşturulan birikim ve gelenekten söz etmemiş aksine Kitaba aykırı olanı reddetmiştir. Kur’ân, Yakub (a.s.)’ın haram kıldıkları dışında kendilerine ceza olarak herhangi bir şeyin haram kılınmadığını iddia eden Yahudilerin bu konudaki geleneksel söylemlerini reddetmiş ve “Getirin Tevrat’ı da okuyun; eğer iddianızda haklıysanız” demiştir.[3]

    Yine Kur’ân, geçici bir bedel karşılığı, “bu Allah katındandır” diyerek elleriyle kitap yazanların “Ateş bizi yaksa yaksa, birkaç gün yakar” iddialarını reddederken esasında bu konuda oluşmuş geleneği reddetmiştir.[4] Çünkü Yüce Allah bu söylemi dillendirenlere şunu sormaktadır:

    “De ki: ‘Siz Allah katından söz mü aldınız? Öyleyse Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemediğiniz bir şeyi mi uyduruyorsunuz?’” (Bakara 2/80)

    Bir başka âyette aynı kişilerin esasında yapmış oldukları şey şöyle ifade edilmektedir:

    “… Diyorlar ki: ‘O ateş bizi yaksa yaksa, birkaç gün yakar’. Uydura geldikleri şeyler, onları dinleri konusunda iyice yanıltmıştır.” (Âl-i İmrân 3/24)

    Kur’ân ne sayısal çoğunluğa ne de tümden geleneğe karşıdır. Doğru yolda olan sayısal çoğunluk bir güçtür. Doğruyu aktaran ve ona yönelten gelenek de makbuldür. Kur’ân tüm nebilerin üzerinde yürüdüğü yolu doğru sayar ve Rasûlullah’a hedef olarak onu gösterir. İlgili âyet şöyledir:

    “Bunlar Allah’ın yola gelmiş saydığı kimselerdir; sen de onların yoluna gir.” (En’âm 6/90)

    Yukarıdaki âyette hedef olarak gösterilen yol, Allah’ın indirdikleridir. O halde, takip edilmesi gereken bir gelenekten söz edilecekse, o gelenek Allah’ın indirdiklerinin üzerine bina edilmiş olmalıdır. Nisâ sûresinin 115. âyetinde de, müminlerin yolu dışında bir yola tabi olanlar tehdit edilmektedir. Âyet şöyledir:

    “Doğru yol kendisi için apaçık belli olduktan sonra kim bu Elçiden ayrılır ve müminlerin yolundan başka yolu girerse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü hale gelmedir o!”

    Âyette geçen “müminlerin yolu” ifadesi ile kastedilenin, Kur’ân bütünlüğü içerisinde ele alındığında, Allah’ın yolu olduğu görülür. Ne gariptir ki, bu âyet gelenekte icmâın yani bir nevi siyaset güdümlü geleneğin delili olarak ele alınır.

    Bu durumda Kur’ân’ın şüpheyle yaklaşılmasını tavsiye ettiği gelenek Allah’ın indirdikleriyle çelişen gelenektir. Şu âyeti bu gözle okumaya çalışalım:

    “Onlara, ‘Allah ne indirmişse ona uyun’ dense, ‘Hayır! Biz atalarımızın yoluna uyarız’ derler. Peki, ya ataları herhangi bir konuda aklını çalıştırmamış ve doğruyu bulamamışlarsa?!” (Bakara 2/170)

    Kavramadığı Sese Karşılık Öten Karga Misali

    Yukarıdaki âyette, atalarından tevarüs eden geleneği Allah’ın indirdiklerine tercih edenlerden söz edilmektedir. Bu, gerçeği görmezden gelmek, umursamaz bir tavır takınmaktır. Bu tavrı gösterenler, yani “Allah ne diyor ona bir baksana” diyene, “ilgilenmiyorum, atalarım gerekeni söylemişlerdir” diyenler, esasında durumun ciddiyetini dahi anlamaktan uzak kişilerdir. Onun için âyetin devamında bu kimseler şöyle tasvir edilmektedir:

    “Görmezlikten gelen bu kişiler, kavramadığı sese karşılık öten karga gibidirler; duydukları sadece bağırma ve çağırmadır. Sağır, dilsiz ve kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar.” (Bakara 2/171)

    Din Kabul Ettiği Gelenek Uğruna Rasûle Karşı Çıkan Bir Dindar!

    Âyet oldukça açıktır. Kendisine âyet okunduğunda “ben atalarımdan duyduğumu yaparım” diyenler kavramadığı sese karşılık öten karga gibidir. Çünkü bu kişiler kendilerine okunan âyeti anlayıp kavrayamamaktadırlar. Bu hâl üzere geleneğe sarılan, yani geleneği bir nevi din sayan kişiler dindar olduklarını sanıp Allah’a şirk koşan, dolayısıyla da kafirlik eden kişilerdir. Onların din dediği, Allah’ın dini değil menfaatlerinin gereği olan dindir. Dolayısıyla bu tavrı gösterenler rasulleri de kabul etmezler. Düşünsenize bir kere, din kabul ettiği gelenek uğruna rasûle karşı çıkan bir dindar! Şu âyet bu tür kişilerden bahsetmektedir:

    “Onlara Allah’ın indirdiğine ve Elçisi’ne gelin dense; ”Atalarımızda gördüğümüz bize yeter” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğruyu bulamamışlarsa?” (Mâide 5/104)

    Daha Önce Duyulmamış Olma Mazereti

    Daha önce duyulmamış olmaması da gerçeğin reddini gerektirmez. Buna rağmen bu söylem de müşriklerin ezber cümlelerindendir. Rasullere ve onların tebliğ ettiklerine karşı bunu da kullanmışlardır. İlgili âyet şöyledir:

    “Tüm ilahları tek ilaha indirgiyor öyle mi?! Şaşılacak şey doğrusu! Önderleri öne çıkıp şöyle dedi: ‘Devam edin, ilahlarınıza sahip çıkın! Şu an yapılması gereken şey bu! Hiç böyle bir şey duymadık. Temelsiz şeyler bunlar.” (Sâd 38/5 vd.)

    Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda “bana âyet okuma” diye tepki gösterenler ya da Kur’ân’a dönüş hareketini “Kur’ân Müslümanlığı sapıklığı” olarak nitelendirenler de esasında tıpkı yukarıdaki âyette olduğu gibi, yandaşlarına ‘Devam edin, ilahlarınıza sahip çıkın! Şu an yapılması gereken şey bu!” diyor ve Kur’ân’ın ifadesiyle binlerce yıl önceki atalarının kalbiyle hissedip ağızlarıyla konuşmuş oluyorlar. İlgili âyet şöyledir:

    “Kendini bilmezler derler ki: ‘Allah bizimle de konuşsa yahut bize de bir âyet gelse ya!’ Onlardan öncekiler de bu ağzı kullanmıştı. Kalpleri birbirine benzemektedir. İkna olmak isteyenler için âyetleri açık açık göstermişizdir.” (Bakara 2/118)

    Bir şeyin daha önce duyulmamış olması reddi gerektirseydi, tarih boyunca insanların tüm nebi ve rasullere gösterdikleri tepkiyi haklı saymak gerekirdi. Hangi yenilik ve hangi icat insanlar tarafından, daha önce bilinmedik ve duyulmadık olması sebebiyle reddedilebilir ki! İnsanlığın hizmetine sunulan ve daha önce bilinmeyen bir şeyi bu gerekçeyle reddetmek ahmaklık olurken aynı gerekçeyle geleneği savunmak dindarlık sayılabilir mi?

    Peki, daha önce duyulmadık ve bilinmedik olan şeyler dünyevi hayatta merak uyandırıp sevinçle karşılanırken, dini hayatta niçin tepkiyle karşılanmaktadır? Acaba bunun sebebi günlük hayattaki yeniliklerin konforu arttırırken dini gerçeklerin bazıları için konforu azaltması olabilir mi? Mekkeli müşriklerin ağzından aktarılan şu ifadeler bunu doğruluyor gibi:

    “Dediler: ‘Eğer biz seninle birlikte doğru yolu tutacak olursak, yerimizden, yurdumuzdan oluruz.’ Biz onları kendi katımızdan azıklansınlar diye, her türlü ürünlerin her yandan gelip yığılacağı korkusuz, kutlu bir çevrede yerleştirmedik mi? Ancak, onların pek çoğu bunu bilmezler.” (Kasas 28/57)

    Allah’ın indirdiği dinden kimse menfaat sağlayamayacağından insanlar bunu gerçekleştirmek için dini kendileri dizayn ederler. Din, karşılıklı menfaat kurumu haline getirilir. Bu şebekenin içine giren herkes nemalanır. Dışarıda kalanlara cephe alınır, “siz de bizden olun, kazanın” mesajı verilir. Bu durum İbrahim (a.s.)’ın dilinden şöyle ifade edilir:

    “İbrahim dedi ki: “Sizin bu putlara tutunmanız sadece aranızda kaynaşmaya vesile olsun diyedir. Kıyamet günü biriniz diğerini görmek istemeyecek, her biriniz diğerini dışlayacaktır. Sığınacağınız yer o ateştir. Size yardım eden de olmayacaktır.” (Ankebut 29/25)

    Geleneğe Sarılmak Kafirliğin Bir Başka Şeklidir!

    İnsanların oluşturduğu dinin en tehlikeli düşmanı gerçek din olunca, oluşturulan dinin dindarları, Allah’ın dininin dindarlarını kafir ilan ederler. Bunların, kendilerine âyet okunduğunda gelenekten bahsetmelerinin sebebi budur. Ama esasında bu, Allah’ın indirdiğini görmezden gelmenin bir başka yoludur.

    Âyet okuyanlara karşı sürekli hatırlatılan, “geleneği atlayarak Kur’ân’a gidilemez”, “birikim dikkate alınmadan Kur’ân’dan hüküm çıkarmak usulsüzlük, dahası Kitab’ı istismar etmektir”, “dini metne indirgememek gerekir”, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bu gibi fitnelere karşı uyanık olmak gerekir” gibi uyarıların temelinde, oluşturulan sistemi koruma amacı vardır. Musa ve Harun (a.s.)’a gösterilen şu tavır bunu açıkça ortaya koymaktadır:

    “Dediler ki, ‘atalarımızdan görüp bildiğimiz yoldan bizi çevirmek için mi geldin? Bu yerin büyüğü ikiniz olacaksınız öyle mi? Biz ikinize de inanmıyoruz.’” (Yunus 10/78)

    Ebû Leheb’in, Ukaz panayırında Rasûlullah’ı takip ederek, “Ey İnsanlar! Bu adam azmış. Dikkat edin de atalarınızın dininden uzaklaştırarak sizi de azdırmasın.”[5] şeklindeki uyarısının temelinde de aynı endişe olmalıdır.

    Önemli Bir Husus! Bu arada çok önemli bir hususa okuyucularımızın dikkatini çekmek isteriz. Ümmet içinde en kabul edilemez, en uç ve Kur’ân’a taban tabana zıt fikir ve akımların, kendilerini Kur’ân’cı olarak tanıttıkları, söyledikleri her söz için bir âyete atıfta bulundukları, kendileri dışındakileri de Kur’an’a karşı ilgisiz davranmakla suçladıkları dikkatinizi çekmiştir. Biz bunların da bilinçli ve organize olduğunu düşünmekteyiz. Çünkü şeytanın askerlerinin, Allah’ın dinine vurulabilecek en kalıcı darbenin Allah’ın kitabından geçtiğini bilmiyor olmaları düşünülemez. Bunların amaçları, insanlarda, “Kur’ân’dan hareket ederseniz bu duruma düşersiniz” algısını oluşturmaktır. Nitekim pek çok insan kendilerine Allah’ın âyetleri hatırlatıldığında, insanlara, yukarıda sözünü ettiğimiz grupları hatırlatıp “bak sadece Kur’ân demek insanı ne hale düşürüyor” demekte ve bu oyuna gelmektedirler.

    Gelenek Bazen de En Büyük Ahlaksızlıklara Maske Yapılır

    Gelenek bazen de en büyük ahlaksızlıklara maske yapılır. Hiçbir ahlaksızlık Allah’ın kitabıyla temellendirilemeyeceği için bu gibi durumlarda geleneğe atıfta bulunulur. Günümüzde pek çok faizli işlemin meşru olduğunu söyleyenler bu yola başvururlar. Allah’ın âyetlerini hatırlattığı için İstanbul’dan sürülen İmam Birgivî’ye değil, iktidarın yanında olmayı tercih edenlere atıfta bulunurlar. İlgili âyet şöyledir:

    “Bir edepsizlik yaptılar mı ‘atalarımızdan böyle gördük. Allah bizden böyle istemiştir’ derler. De ki: ‘Allah edepsizlik istemez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?’” (A’raf 6/28)

    Oluşturulan dinde gelenek öylesine kutsanır ki, belli bir aşamadan sonra Kitap da Sünnet de geleneğe kurban edilir. Apaçık gerçekler, gelenek adına gizlenir. Hatta bir yanlıştan dönmek için, “gelenek yanlışmış” dememek amacıyla, “bu, Kitap ve Sünnete göre doğru değilmiş” yerine, “artık bunu devam ettirmemek gerekir” gibi ifadeler kullanılır yahut aynı amaçla yine geçmişten bazılarının muhalif görüşlerine atıfta bulunulur.

    İbret Verici İki Örnek!

    Küçüklerin evlendirilmesine dair tarihi ve güncel tartışmalarda takınılan tavır bunun sayısız örneklerinden biridir. 1917 Osmanlı Aile Kararnamesi, küçüklerin evlendirilemeyeceğini hükme bağlarken, bunu Kitap ve Sünnetle temellendirmek yerine, bu konuda muhalif ses olarak bilinen İbn Şübrüme ve Ebû Bekir el-As’amm’ın görüşlerine atıfta bulunmayı ve bu tür evliliklerin toplumda yol açtığı bazı olumsuzluklardan bahsetmeyi tercih etmiştir.[6]

    Benzer durum günümüzde de devam etmektedir. 20.08.2014  tarihinde Din İşleri Yüksek Kurulu’na sorduğum “dinimize göre henüz büluğa ermemiş bir çocuk evlendirilebilir mi? Böyle bir nikah kıyıldıysa geçerli olur mu?” şeklindeki soruma, 21.08.2014 tarihinde verilen cevap aynen şöyledir: “İslam fıkıh bilginlerinden İbn Şübrüme ve Ebubekir el Asam küçük yaşta kıyılan nikahların geçerli olmayacağını ifade etmişlerdir. Ayrıca Osmanlı hukuk-ı aile kararnamesine göre de evlenenlerin reşid olmaması durumunda nikah kıyanların sorumlu olacağı hükme bağlanmıştır.”  

    Daha birkaç ay önce, teravih namazına dair tartışmalarda, dinde şâz görüşlerin yerinin olmadığını söyleyenler, gerektiğinde şâz görüşlere sarılmakta herhangi bir sakınca görmemektedirler.

    Gelenekte küçüklerin evlendirilmesinin geçerli olduğu hususunda neredeyse tam bir ittifak vardır. Günümüzde de devam ettirilen bu uygulamanın Kitap ve Sünnete göre kabul edilemez olduğunu ortaya koymak yerine, fıtrata aykırı bu durumun doğru olmadığını yine gelenek içindeki bazı muhalif görüşlere dayandırmaya çalışmak ya da “günün ruhuna uymuyor”, “psikolojik ve sosyolojik mahzurları görülüyor” gibi ifadelerle durumu kurtarmaya çalışmak, geleneğin belli bir aşamadan sonra nasıl Kitap ve Sünnetin önüne geçtiğini göstermektedir.

    İşi Kitabına Uydurmak!

    Yanlış bir yola girenler, belli bir süre sonra isteseler de dönemezler. Girdikleri yolun doğru yol olduğuna inanmak isterler. Yanlışları düzeltmek yerine başka yanlışlara tutunurlar. Meşhur hikâyeyi bilirsiniz;

    Bir baba, çocuğuna nüfus kağıdı almak için, tutar elinden çocuğun, düşer nüfus müdürlüğünün yoluna. Karşılaştığı ilk memura, “Efendim, nüfus kağıdı için gelmiştik de” diyen baba bir başka memura, oradan bir başkasına yönlendirilir ve nihayet kendini masasının üzerinde dağ gibi birikmiş dosyaların arasında zorlukla seçilen bir memurun karşısında bulur. Dosyaların arasında kaybolmuş memurun dikkatini öksürüğüyle çeken baba, gözlüğü üzerinden bir bakış atıp “ne istiyorsunuz” diyen memura elindeki kağıdı uzatır. Uzun süren sessizlik memurun “hah tamam buldum” demesiyle bozulur ve memurla baba arasında şu konuşma başlar.

    – Adın Reşit mi?
    – Evet.
    – Doğum tarihin 1938 mi?
    – Evet.
    – 1954’te Hacer’le evlenmiş misin mi?
    – Evet
    – Bundan bir oğlun olmuş mu?
    – Evet.
    – Adı Yaşar mı?
    – Yaşar Evet. Ellerinizden öper efendim. Nüfus kağıdı yok da. Nüfus kağıdı almaya geldik.
    – Bak hele ağa, sen kime nüfus kağıdı alıyorsun?
    – Oğlum Yaşar’a
    – Allah Allah, Allah Allaah… Hiç ölüye nüfus kağıdı çıkar mı? Senin oğlun çoktan ölmüş.
    – Ne diyorsunuz efendim! İşte burada, sapasağlam yanımda duruyor. (Bu arada çocuk “baba! ben ölmüşüm” diye ağlamaya başlayınca babası da “yok oğlum ağlama, bunlar ne bilsin sen ölü müsün diri misin” diyerek çocuğu sakinleştirir. Memur şöyle devam eder:)
    – Bi dakka kardeşim bidakka. Emin olmak için kayıtlara yeniden bakalım.
    – Tamam
    – Eeee. Adın Reşit mi?
    – Eveet. – Baba adı Mehmet mi?
    – Evet.
    – 1938 de doğmuş musun?
    – Evet.
    – 1954’te Hacer’le evlenmiş misin mi?
    – Evet.
    – Bundan bi oğlun olmuş mu?
    – Evet.
    – Adı Yaşar mı?
    – Evet.
    – E kardeşim, buraya kadar defterin yazdığına inanıyorsun da oğlun Yaşar’ın öldüğü mü yanlış oluyor!?
    – Efendim, biz bu çocuğu okula kaydettireceğiz, nüfus cüzdanı lazım, biz onun için geldik hepsi bu. (Bu arada memur önündeki tozlu defterleri incelemeye devam eder ve şöyle der:)
    – Heeeee. Tamam, tamam, anlaşıldı.
    – Heh. Anlaşılmayacak ne var sanki, tabi.
    – Tamam tamam, anlaşıldı.
    – Ne anlaşıldı? Sakın bir yanlış anlaşılma filan olmasın efendim?
    – Senin oğlun Yaşar 1930’da doğmuş. Demek kiii, yirmi yaşındayken Kore’de şehit düşmüş.
    – 1930’da!
    – Evet.
    – Ama… Ben ne zaman doğmuşum? – Sen de 1938’de doğmuşsun.
    – Memur Bey! Yani ben oğlumdan sonra mı doğmuşum? Öyle mi diyorsun?
    – Kardeşim, ben demiyorum, kayıtlar diyor. Ben defterin yalancısıyım. (Baba ile memur arasındaki tartışmayı duyan müdür “ne oluyor burada?” diyerek gelir ve memur “arzediyim efendim” diyerek başlar anlatmaya)
    – Ben burada kendilerine anlatıyorum ama bir türlü anlamıyor. Oğluna nüfus kağıdı çıkartmak istiyor. Fakat maalesef çocuk ölü müdürüm. (Memur, babaya söylediklerini müdürle de paylaştıktan sonra müdürle baba arasında konuşma başlar)
    – Ama müdür bey! İşte karşınızda sapasağlam duruyor benim oğlum. Müdür bey! Sizin defterde bir yanlışlık olmasın!
    – Defterde yanlışlık olmaz! Olsa olsa sende bir yanlışlık olur. Ama şöyle de olabilir…
    – Kurbanın olayım, ocağına düştüm, evet ne olabilir? Söyle!
    – Bak şimdi, sen dul bir kadın almışsın, o kadının senden önceki kocasından bir oğlu var. Adı da Yaşar. İşte o zaman, Yaşar senden büyük olabilir. Evet Senin üvey oğlun Yaşar senden büyük olabilir. Ama defterdeki kayıtlarda sen Yaşar’ın babası gözüküyorsun. (Bu arada memur müdüre yaklaşır ve “iyi çıktınız işin içinden müdürüm, iş olsa olsa böyle olabilir” der ve baba ile müdür arasındaki konuşma şöyle devam eder:)
    – Pekiii, bizim Hacer ne zaman yapmış bu işi?
    – Bakalım kayıtlarda o da var. Buyurun. Defter yalan söylemez. Buyurun bakın, Bekir kızı Hacer, doğum 1948.
    – İyi de, 1948, yani Hacer, doğmadan onsekiz yıl evvel Yaşarı doğurmuş öyle mi?
    – İşte orda bir yanlışlık var. Ama defterdeki kayıtta yanlışlık olmaz. Ancak şöyle olabilir.
    – Nasıl?
    – Hacer senden önce evlenmiş, evlendiği adam kendisinden büyükmüş. Evlendiği adamın ilk eşinden Yaşar meydana gelmiş.
    – Yaşarın annesi Hacer görünüyor amma!?
    – İşte o zaman, Yaşar Hacer’den 18 yaş, senden de sekiz yaş büyük olur.
    – Yani şimdi ikiniz de elbirliğiyle bizi bu deftere uydurmaya çalışıyorsunuz öyle mi?
    – Her şey apaçık ortada. Anlamayacak bir şey yok. Gidin hadi.[7]

    Günümüzde de, geleneğin yanlışlarına sahip çıkmak ve işi kitabına uydurmak için atılan taklaların hikayedeki memur ve müdürün yaptıklarından hiçbir farkı yoktur.

    Ebû Hanîfe ve İmam Şâfi’î Mezarlarından Kalkıp Gelseler…

    Kur’ân son nebinin Muhammed aleyhisselam olduğunu bildirmektedir.8 İnsanlık ondan sonra ne bir nebi ne de bir kitap beklemelidir. Ancak şayet durum böyle olmasaydı ve Kur’ân bizlere bir nebiyi müjdelemiş olsaydı, o nebi geldiğinde ellerinde Kur’ân olmasına rağmen o nebiye, “Biz bindörtyüz yıldır bize intikal edenleri bırakıp sana mı tabi olacağız” diyenler hiç şüphesiz olacaktı aramızda.

    O nebi Ehl-i Kur’ân’a, “Kur’ân’a tabi olun” dediğinde, “bin yıllık birikim ve gelenek atlanarak kitaba gidilmez, din metne indirgenemez” diyerek karşı çıkanlar da olacaktı.

    Aklını kullanamayanlar için gerçek, sayısal güç, otorite ve bu dünyadır. Onlar için gerçek, sadece gerçek olduğu sürece herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Gerçeği dillendiren Allah ve rasulü olsa dahi bu değişmeyecektir. Bu kişiler için, göklerin kapısı açılsa da gerçeği görseler, değişen bir şey olmayacaktır. İlgili âyet şöyledir:

    “Üzerlerine gökten bir kapı açsak, onlar da oradan yukarı çıksalar, Mutlaka şöyle derler; ‘sadece gözlerimiz mahmurlaşmış! Hayır, bizi büyülemişler.’” (Hicr 15/15-16)

    Bu tür kişilere melekler gelip gerçeği gösterseler, kutsadıkları kişiler mezarlarından kalkıp “biz böyle söylemedik, yanlış yapıyorsunuz” deseler yine de inanmaz, yollarından dönmezler. İlgili âyet şöyledir:

    “Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi önlerine döksek, yine de inanmazlar, Allah zorlayıcı bir düzen kurarsa başka. Fakat onların pek çoğu bunu bilmezler.” (En’âm 6/111)

    Cevaplanması Gereken Bir Soru

    Şimdi cevaplamamız gereken soru şu olmalıdır: Kendilerine herhangi bir konuda Allah’ın âyetleri hatırlatıldığında, bunun usulsüzlük olduğu gerekçesiyle geleneğe sarılıp meşhur o cümleyi kuranlar yani “bu kadar kişi yanılıyor da, sen mi doğru söylüyorsun?!” diyenler, âyetler karşısında haddini aşmış kabul edilmeli midirler? Şayet bu soruya “evet” diyebiliyorsak, tartışmalarda bu söylemi kullananlara karşı tavrımızın nasıl olması gerektiğini de belirlememiz gerekir. Belki şu âyet bunu belirlememizde yardımcı olabilir:

    “Âyetlerimiz hakkında haddini aşanları görürsen başka konuşmaya geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık o zalimler takımıyla bir arada olma.” (En’âm 6/68)


    1. İbrahim Emiroğlu, Mantık Yanlışları, Ankara, 2004, s. 184 vd.
    2. Mesela bkz. Bakara 2/213; Nisâ 4/105; Mâide 5/48.
    3. Âl-i İmrân 3/93.
    4. Bakara 2/79.
    5. Ahmed b. Hanbel, Müsnedü’l-İmam Ahmed b. Hanbel, Daru’l-fikr, y.y., t.y., III, 492.
    6. Hukuk-i Aile Kararnamesi ve Esbâbı Mûcibe Lâyıhası, Matba-i Orhaniyye, İstanbul, 1336, s. 10.
    7. Aziz Nesin’in “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” isimli eserinin 2008 yılında aynı isimle sinemaya uyarlanmış filmin ilgili sahnesindeki diyaloglardan alınmıştır.
    8. Ahzab 33/40.

  • Meyl Kelimesi Örneğinde Kur’an’ın Kendi Kavramlarını Anlamlandırması

    Meyl Kelimesi Örneğinde Kur’an’ın Kendi Kavramlarını Anlamlandırması

    Türkçe’de de kullandığımız meyletme ifadesinin aslı Arapça الميل (meyl) kelimesidir ve Kur’an’da üç ayette karşımıza çıkmaktadır. م ي ل kök harflerinden oluşan kelimenin mâzî fiil hali مال şeklindedir. Arapça sözlükler kelimeye ortadan ayrılıp iki yandan birine doğru sapma anlamını vermektedirler (1). ملت إلى فلان ifadesinin “filan kişiye yardım ettim, destek verdim” anlamına geldiği, sözlüklerin ifadeleri arasındadır (2). Türkçemizde de bir şeye eğilim gösterme, yönelme, eğilme anlamlarında kullanılmaktadır. Ayrıca dilimizde mecâzen ilgi gösterme, sevme, arzu duyma gibi anlamlarda kullanımı vardır (3).

    Kur’an’da kelimenin geçtiği üç ayetten biri Nisâ Suresi 102. ayettir. Elimizdeki meallerin ayete verdikleri karşılıklarda, kelimeye verilen anlam yukarıda saydığımız anlamların hiçbiri değildir. Diğer bir deyişle; kelimenin geçtiği ayette anlatılan konu gereği, sözlüklerde kelimenin karşılığı olduğu söylenen ifadelerin hiçbiri meallerde kullanılamamıştır. Mealler ayetin ilgili bölümünü dilimize şöyle aktarmaktadırlar:

    …وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً…

    …İnkâr edenler arzu ederler ki, silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar…  (Nisâ 4/102) (4)

    İncelediğimiz kelime ayette, biri fiil, diğeri o fiili niteler şekilde (mef’ûl mutlak) mastar olarak kullanılmıştır: فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً (feyemîlûne aleykum meyleten vahideten). Fiilin ayetteki gibi على (alâ) harf-i ceri ile kullanımı durumunda anlamının “taraf tutmak, tarafgir davranmak” olduğunu yine sözlüklerden öğrenmekteyiz (5). Ancak görüldüğü gibi kelimenin geçtiği ifade meale “ani baskın yapmak” şeklinde yansımıştır. Oysa sözlükler kelimenin böyle bir anlamından bahsetmemektedirler. 101. ayetten itibaren konu, yolculuk esnasında düşmanla karşılaşıp sıcak çatışmaya girilmesi durumunda namazın nasıl kılınacağı konusudur. Rabbimiz, imamın iki rekat kılarken cemaatin ikiye ayrılarak her bir grubun birer rekat kılması gerektiğini tarif etmektedir. Konumuzla ilgili bölümde de silahların bırakılmaması gerektiği dile getirilmekte ve yukarıda aldığımız bölüm aktarılmaktadır. Dolayısıyla böyle bir ayetin mealinde kelimeye meyletme anlamı da verilememekte, kelimenin anlamları arasında bulunmayan “baskın yapma” ifadesi tercih edilerek konu kapatılmaktadır. 

    Oysa söz konusu olan Allah’ın Kitabı olduğunda, kelimelere verilecek anlamların insanlar tarafından tercih ve takdir edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Hele Kur’an gibi kullandığı her kavramı mutlaka açıklayan ve detaylandıran bir kitap için kelimelerin sözlüklerdeki karşılıklarına bile ihtiyatla yaklaşılması gerekir. Ayrıca incelediğimiz kelime bu ayet dışında iki ayette daha geçmektedir. O ayetlerde kelimeye ne “baskın yapma” ne de buna benzer bir anlam vermek mümkün olmamaktadır. Yine aynı mealden bakacak olursak:

    Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. (Nisâ 4/129)

    Allah, sizin tövbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi istiyorlar. (Nisâ 4/27)

    Ele aldığımız ميل (meyl) kelimesi 129. ayette “gönül vermek”, 27. ayette ise “büyük bir sapıklığa düşmek” şeklinde çevrilmiş. Şu durumda aynı mealde (ulaşabildiğimiz diğer meallerde de durum aynı) bir kelime geçtiği üç ayette de birbiri ile hiç ilgisi bulunmayan üç ayrı anlamda dilimize aktarılmış olmaktadır. Üstelik kelimeye verilen anlamların hiçbiri sözlüklerde kelimeye verilen karşılıklara uygun değildir. Oysa Kur’an’da geçen bir kelimenin bir anlamı olması ve geçtiği her yerde o anlama uygun karşılıklar verilebilmesi gerekir. 

    Bu kelimenin geçtiği ayetlerin hepsinde kullanabileceğimiz gerçek anlamını tespit etmenin yolu ise ayetleri birlikte iyi incelemek ve doğru bir değerlendirme yapmaya çalışmaktan geçmektedir. Aslında kelimenin geçtiği ayetler bize gerekli ip uçlarını vermektedirler. 

    الميل Meyl İfadesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    ميل ifadesi geçtiği ayetlerin üçünde de hem fiil hem de mastar formunda yer almakta, bu kullanımla fiilin anlamı tahsis edilmekte, pekiştirilmekte veya vasıflandırılmaktadır. Nisâ 102. ayette kullanımı, kelimenin anlamı hakkında önemli bilgiler vermektedir:

    وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلَاةَ فَلْتَقُمْ طَائِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُوا أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِن وَرَائِكُمْ وَلْتَأْتِ طَائِفَةٌ أُخْرَىٰ لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ ۗ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً ۚ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْضَىٰ أَن تَضَعُوا أَسْلِحَتَكُمْ ۖ وَخُذُوا حِذْرَكُمْ ۗ إِنَّ اللَّـهَ أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا

    İçlerinde olur da onlar için namazı tam kılarsan, onların bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar ve silahlarını kuşansınlar; (ilk) secdeyi yaptıktan sonra çekilsinler; bu defa namazı kılmamış öbür kısım gelsin, seninle namaz kılsınlar, tedbirli olsunlar ve silahlarını kuşansınlar. Kafirlik edenler isterler ki silahlarınızdan ve eşyanızdan uzak kalasınız da size bir kere meyletsinler. Yağmurdan zarar görür veya hasta olursanız, silahlarınızı bir yere koymanızda bir günah yoktur ama tedbiri elden bırakmayın. Allah, o kâfirlere küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır. (Nisâ 4/102)

    Yolculuk esnasında düşmanla karşılaşma ve sıcak çatışma ortamının oluşması durumunda namazın nasıl kılınacağını tarif eden ayette, “size sadece bir kez meyletsinler” anlamında فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً ifadesi geçmektedir. Ayetin burada söylediği şey namazda silahlı olup tedbiri elden bırakmama konusudur. Burada kilit ifade “bir kere” ifadesidir. Diğer bir deyişle; ayette meyletme fiiline ne anlam verilecekse kâfirler o eylemi sadece bir kez yapmak istemektedirler. Yani kâfirlerin isteği müminlerin işini, onlarla bir daha ilgilenmelerine gerek kalmayacak şekilde, bir kerede bitirmektir. Bu sebeple ayette meyletme kelimesi iki kez kullanılmış, birinde fiil, diğerinde de fiili pekiştirme maksadıyla mastar olarak gelmiştir (mef’ûl mutlak). Mef’ûl mutlak ifadenin واحدة sıfatı ile kullanılması anlama, işin bir kerede tam bir şekilde yapılarak bitirilmesi anlamını katmaktadır. Dolayısıyla ayette kelimenin anlamını “ilgilenmek, vakit ayırmak” olarak anlamamız doğru olacaktır. Düşmanın isteği, bu konuyla sadece bir kez ilgilenmek, böylece “müminler” defterini bir daha açılmamak üzere kapatmaktır. Yani ayete şöyle anlam vermek gerekir:

    …Kâfirlik edenler isterler ki silahlarınızdan ve eşyanızdan uzak kalasınız da sizinle sadece tek bir kez ilgilensinler (bir daha size vakit ayırmalarına gerek kalmasın)…

    Kelimenin “ilgilenmek, ilgi göstermek, vakit ayırmak” şeklinde tespit ettiğimiz anlamını aşağıdaki ayette yer alan kullanımında daha net görmek mümkündür:

    وَلَن تَسْتَطِيعُوا أَن تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ ۖ فَلَا تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ ۚ وَإِن تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ اللَّـهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا

    Çok kararlı olsanız bile kadınlar arasında adil davranmaya güç yetiremezsiniz. Öyleyse bütün ilginizi birine gösterip diğerini ortada bırakmayın. Eğer uzlaşır ve Allah’tan çekinerek kendinizi korursanız bilin ki Allah, bağışlar ve ikramda bulunur. (Nisâ 4/129)

    Ayetteki فَلَا تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ ifadesinde de fiil, mef’ûl mutlak ile pekiştirilmiş; önceki ayette “sadece bir kez meyletme” ifadesi yer alırken bu ayette “bütün meyli gösterme” dile getirilmiştir. Ayetin konusu gereğince de kelimeye “ilgilenme, ilgi gösterme” anlamı verilmesinin doğru olacağı rahatça görülebilmektedir. Dolayısıyla ifadenin Türkçe karşılığı bütün ilginin eşlerden birine gösterilmesi şeklinde anlaşılmalıdır. مال fiilinin geçtiği son ayet de yine aynı surenin şu ayetidir:

    وَاللَّـهُ يُرِيدُ أَن يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُرِيدُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ أَن تَمِيلُوا مَيْلًا عَظِيمًا

    Allah, sizin dönüşünüzü (tevbenizi) kabul etmek, arzularının peşine takılanlar ise kendilerine büyük bir ilgi göstermenizi isterler. (Nisâ 4/27)

    Bu ayetin son bölümü dilimize genellikle “büyük bir sapışla sapmanızı isterler” şeklinde çevrilmektedir. Oysa kullanılan fiil yukarıda gördüğümüz ayetlerde olduğu gibi مال fiilidir. Ayrıca sapıklık şeklinde çevrilebilecek kelime olsa olsa ضل kelimesi olabilir, ancak bu ayette geçmemektedir. Dolayısıyla burada bu ifadeye önceki ayetlerde verilenle aynı anlamı vermek gerekir. Bu da “büyük bir ilgi göstermenizi isterler” şeklindedir.

    Sonuç

    Sonuç olarak الميل kelimesinin Kur’an’daki anlamını, Türkçe’de de kullanılan şekliyle; meyletmek, eğilmek kelimeleriyle karşılamanın yeterli olmadığı ve kelimenin geçtiği her ayete uygun düşmediği görülmektedir. İfadeye bugün kazandığı anlamdan farklı olarak; ilgilenmek, ilgi göstermek, vakit ayırmak anlamlarını vermek gerektiği, bu kelimenin anlamını Kur’an’dan öğrenmeye kalktığımızda ortaya çıkan sonuçtur.

    İncelediğimiz kelime, Kur’an’ın kendi kavramlarının içini kendisinin doldurduğuna, insanları sözlüklere muhtaç bırakmadığına da güzel bir örnektir. Diller canlı organizmalar gibidirler. Zamanla gelişir, değişir hatta kaybolur, ölürler. Bu sebeple Allah’tan gelmiş bir kitabın dildeki değişimlerden etkilenmeyecek yapıda olması gerekir. Zaten sadece Allah’ın gönderdiği bir metin bu özellikte olabilir. 

    Bu örnekte de gördüğümüz gibi Kur’an, Arap dilindeki değişimlerden etkilenmemiştir. Kur’an’da geçen kelimelerin anlamları, Arap dilinin insanlar arasındaki kullanımında değişime uğramış olsa da Kur’an’ın kendi iç bütünlüğü, Allah tarafından belirlenmiş şaşmaz metot iyi uygulanırsa, kelimelerin anlamlarını doğru tespit etmemizi sağlamaktadır. Böylece bir kelimenin anlamı sözlüklerde tamamen bozulmuş ve değişmiş dahi olsa Kur’an’ın o kelimeye yüklediği anlamı tespit etmek mümkün olmaktadır. Bu durum meal yazmanın ne kadar zor ve uzun süreli bir çalışma olacağını da gözler önüne sermektedir. Bir ayette geçen tek bir kelimeye Kur’an’ın verdiği anlamı tespit etmek için böylesi büyük bir çalışma yapma gerekliliği günümüzde pıtrak gibi çoğalan meallerin ne kadar üstün körü yazıldığı hakkında da fikir vermektedir.

    Dipnotlar:

    (1) Müfredat Elfâzil Kur’an, Ragıp El İsfahânî, م ي ل maddesi
    (2) A.g.e.
    (3) http://lugatim.com/s/MEYLETMEK–MEYLEYLEMEK
    (4) Diyanet İşleri Başkanlığı Meali
    (5) Müfredat Elfâzil Kur’an, Ragıp El İsfahânî, م ي ل maddesi

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Göre Savaşmayı Gerektiren Durumlar

    Kur’an’a Göre Savaşmayı Gerektiren Durumlar

    Rabbimiz dünya hayatında bizleri ağır bir imtihandan geçireceğini bildirmektedir:


    وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ ۗ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

    Mallarınızdan, canlarınızdan ve ürünlerinizden eksilterek, sizi biraz korku ve biraz açlıkla yıpratıcı bir imtihandan geçireceğiz, bundan kaçış olmaz. Sen sabırlı davrananlara müjde ver. (Bakara 2/155)

    Can, mal ve korku ile sınanacağımız bu imtihandan başarı ile çıkmanın tek yolu Rabbimizin sabır dediği, şartlar ne olursa olsun daima doğruları yaparak gösterilen aktif dirençtir. Bu esnada ortaya çıkan olumsuz şartlarla Allah’ın emrettiği şekilde mücadele etme eylemine de cihad denilmektedir. İşte savaş da bu olumsuzluklarla mücadelenin yani cihadın yöntemlerinden biridir. Hatta içinde savaşın da olduğu cihad, Rabbimiz tarafından karşılığında bağışlanma ve hem dünya hem de ahiret hayatında kazandıracak bir ticaretin konusu yapılmış, bu ticaretten elde edilen kâr da “büyük başarı” olarak adlandırılmıştır:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ ۚ ذَٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ۚ ذَٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَأُخْرَىٰ تُحِبُّونَهَا ۖ نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ ۗ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ 

    Ey inanıp güvenenler! Acıklı azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? O ticaret, Allah’a ve elçisine tam güvenmeniz, Allah yolunda mallarınızı ve canlarınızı ortaya koyarak mücadele (cihad) etmenizdir. Bilseniz sizin için hayırlı olan budur. Bunlara karşılık Allah, günahlarınızı bağışlayacak ve sizi içinden ırmaklar akan bahçelere, güzel konaklara yerleştirecektir. Büyük başarı işte budur. Hoşunuza gidecek bir başarı da dünyada olacaktır: Allah’ın yardımı ve yakın zamanda bir fetih. İnanıp güvenenleri bunlarla müjdele. (Saff 61/10-13)

    Bu ticarette taraflardan biri müminler yani Allah’a güvenenlerken, diğeri Allah’tır. Üstelik böylesi bir ticaret için Tevrat ve İncil’de de söz verilmiştir:


    إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَىٰ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ ۚ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ ۖ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ ۚ وَمَنْ أَوْفَىٰ بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ ۚ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِهِ ۚ وَذَٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

    Allah, inanıp güvenenlerin kendilerini ve mallarını Cennete karşılık satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar; öldürürler ve ölürler. Bu Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da verdiği gerçek sözdür. Sözünü Allah’tan daha iyi tutan kimdir? Öyleyse yaptığınız bu satıştan dolayı sevinin. Bu, büyük bir kurtuluştur. (Tevbe 9/111)

    Çağımızda pompalanmaya çalışılan gerçek dışı, hayal ürünü, temelsiz ve duygusal söylemlerin aksine dünya hayatında barışın hakim olması mümkün değildir. Zira insan menfaatine düşkün ve dünya hayatını ahirete tercih eden bir varlık olduğundan menfaat çatışmalarının yaşanması kaçınılmazdır. Ayrıca her türlü kötülüğün yapılabileceği, her çeşit suçun işlenebileceği tek yer dünyadır. Ahirette insana böyle bir özgürlük tanınmayacaktır. Kısacası savaş her dönemde insanlığın gündeminde olmuş ve olmaya da devam edecektir. İşte bu sebeplerden dolayı hayatın bir parçası olan savaşı gerekli kılan şartlar da Rabbimiz tarafından Kur’an’da belirtilmiştir. Hatta bu şartlar oluştuğunda savaşmak Allah’ın açık bir emri, yani farzdır:

    وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ 

    Allah yolunda, sizinle savaşanlarla savaşın ve haksız saldırı yapmayın. Allah, haksız saldırı yapanları sevmez. (Bakara 2/190)

    Kur’an’da savaşı gerekli ve hatta zorunlu kılan durumlar dört başlık altında toplanabilir:

    1. Üç Kırmızı Çizginin İhlali

    Kur’an’da savaşı gerektirecek olan üç önemli ihlal Mümtahine Suresi’nde sıralanmıştır. Bunlar zaten, insanlık tarihi boyunca herkes tarafından bilinen ve kabul edilen evrensel hak ihlalleridir:

    لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَىٰ إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ ۚ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

    Allah, dininizden dolayı sizi öldürmeye kalkışmamış ve sizi yaşadığınız yerlerden çıkarmamış kimselere iyilik etmenizi ve değer vermenizi yasaklamaz. Allah değer bilenleri sever. Allah’ın yasakladığı şey sadece, dininizden dolayı sizi öldürmeye kalkışanlara, sizi yaşadığınız yerden çıkaranlara ve çıkarılmanıza destek verenlere yakınlık göstermenizdir. Onlara yakınlık gösterenler yanlış yaparlar. (Mümtahine 60/8-9)

    Bu ayetlere göre yakınlık gösterilmesi yasaklanan yani fiilî müdahaleyi hak edenler din özgürlüğünü ve kişinin kendi toprağında yaşama özgürlüğünü engellemiş ve engellemeye destek vermişlerdir. Bu engellemeyi yapanların dinleri ise konu edilmemiş, bu kişilerle ilişkilerimizi belirlemede din şartı öne sürülmemiştir. Müslüman da olsalar bu tür eylemleri yapanlarla savaşılması gerekir.

    2. Ezilenlerin Çağrısı

    Kur’an’da fiilî savaşı gerektiren durumlardan bir diğeri ezilmiş ve güçleri ellerinden alınmış toplumların varlığıdır. Bu kişilerin müslüman olmaları şartı yoktur. Ezilen insanların bulundukları durumdan kurtulmaları için savaşmak Allah yolunda savaşmak olarak değerlendirilmektedir:

    وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًا 

    Allah yolunda ve güçsüz bırakılmış çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda savaşmamak için ne gerekçeniz olabilir? Onlar(ezilenler) “Rabbimiz! Halkı yanlışlar içinde olan bu şehirden bizi çıkar, bize katından bir lider (veli) gönder, bize katından bir yardımcı gönder.” diye yalvarıp dururlar. (Nisâ 4/75)

    Hatta ayetin devamında müminlerin bu yolda savaşanlar oldukları dile getirilirken aksi tutum sergileyenler, yani bu kişileri ezenlerin yanında olanlar, “kâfirlik edenler” (âyetleri görmezden gelenler) ve “şeytanların dostları” olarak tanıtılmakta, bu kişilerle savaşma emri tekrarlanmaktadır:

    الَّذِينَ آمَنُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ۖ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ ۖ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا 

    İnanıp güvenenler (müminler) Allah’ın yolunda savaşırlar, âyetleri görmezden gelenler (kafirler) ise o azgınların yolunda savaşırlar. Öyleyse siz, Şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır. (Nisâ 4/76)

    3. İhanet

    Daha önce kendileri ile barış anlaşması yapılmış bir topluluğun anlaşmayı bozma ve ihanetlerinden net bir bilgiye dayalı olarak endişe etmek de Kur’an’da barışı askıya alan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır:

    وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَىٰ سَوَاءٍ ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْخَائِنِينَ 

    Bir topluluğun hainlik yapacağından bilgiye dayalı olarak korkarsan, yaptıklarına karşılık anlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Allah hainleri sevmez. (Enfâl 8/58)

    4. Antlaşmayı Bozmak

    Yapılan barış antlaşmasının bozulacağına dair emareler bile savaşı gerektiriyorsa antlaşmanın bozulması elbette savaş sebebi olarak görülecektir. Bu durum da Kur’an’da ayrıca bildirilmiştir:

    أَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَءُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ ۚ أَتَخْشَوْنَهُمْ ۚ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ 

    Antlarını bozan ve Elçiyi yurdundan çıkarmaya kararlı olan bir toplulukla savaşmayacak mısınız? Hâlbuki sizden önce savaşı başlatan onlardır. Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer inanıp güvenmiş kimselerseniz bilin ki Allah, kendisinden korkmanıza daha layıktır. (Tevbe 9/13)

    Nitekim Medine’de Müslümanlarla aralarında sulh anlaşması bulunan Yahudilerden Kurayza oğulları, Hendek Savaşı’nda Müslümanlara ihanet ederek düşman safına geçmiş, Müslümanlar da onlarla savaşmaya başlamışlardı:


    وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاصِيهِمْ وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَرِيق تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا 

    Allah, kitap ehlinden, düşmana arka çıkanları da kalplerine korku salarak kalelerinden indirdi, onların kimini öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz. (Ahzab 33/26)

    Ayette görüldüğü gibi güçlü kaleleri olması ve güçlü görünen düşmanın safına geçmiş olmaları Müslümanların bu ihaneti karşılıksız bırakmaları anlamına gelmemiş, onlarla savaşmaktan geri durmamışlardır. Böylece Allah kalplerine korku salmış ve o çok güçlü kalelerinden onları indirmiştir.

    Görüldüğü üzere şartlar oluştuğu zaman savaş bir zaruret hatta Allah’ın kesin bir emridir. Çünkü insanların dinlerinin gereğini uygulama ve bulundukları yerde güvenle yaşama özgürlüklerinin ellerinden alınması kabul edilemeyeceği gibi tüm bunlara seyirci kalmak da kabul edilemez. Önemli olan savaşın Allah yolunda yapılması, yani Allah’ın meşru saydığı gerekçeler oluştuktan sonra savaşılmasıdır. 

    Erdem Uygan

  • Sorgulanmamış “Sorgulama”

    Sorgulanmamış “Sorgulama”

    Günümüzde Sorgulama Anlayışı

    Sorgulama kelimesi “bir konuyu sorular sorup cevaplar vererek araştırma” şeklinde tarif edilebilir. Bu durumda gerçeğin tespit edilmesi için yapılması gereken en önemli şeylerden biri, belki de ilkidir. Ancak doğru cevapların alınabilmesi için doğru soruların sorulabilmesi, bu soruların doğru cevaplarına ulaştıracak doğru çalışmaların yapılması gerekir.

    İnançla ilgili konularda sorgulama kelimesi teslimiyetin zıttı olarak kullanılmaktadır. Buna göre dinde sorgulanması gereken ilk ve en önemli konunun Allah’ın varlığı olduğu ileri sürülür. Allah’a sorgulamadan inanmanın dogmatik bir inanç olduğu oysa olması gerekenin akılla Allah’ı bulmak olduğu iddia edilir. Allah’ın varlığı ile ilgili sorgulamadan sonra sıra dini konulardaki uygulamaların sorgulanmasına gelmektedir. Bu konuda da sorgulama yine teslimiyetin zıttı olarak kullanılmaktadır. Bir kişinin dini konulardaki herhangi bir inanç veya uygulaması yanlış bulunuyorsa onun bu uygulamasıyla ilgili olarak bir sorgulama yapmadığı körü körüne teslimiyet gösterdiği iddia edilir.

    Özellikle Kur’ânî hassasiyetleri olduğunu iddia eden bazı çevreler tarafından gereğinden fazla istismar edildiğini düşündüğümüz sorgulama eyleminin kendisinin ise pek sorgulanmadığı görülmektedir. Mesela dînî alanda sorgulama hangi konularda yapılmalıdır? Bunun bir sınırı olmalı mıdır, yoksa her şey sorgulamanın konusu olabilir mi? Sorgulama nasıl yapılır? Kimler yapabilir? Sorgulama hangi ölçüt esas alınarak yapılmalıdır? Sorgulama sonrasında ortaya çıkan sonucun doğru olup olmadığına nasıl karar verilir, diğer bir deyişle bir konuda yapılan sorgulama ne zaman biter? Sorgulamanın sonucuna karşı tavrımız ne olmalıdır? Yani sorgulama da bir teslimiyeti doğuracak mıdır? 

    Kur’an’a bakıldığında ise sorgulamanın yukarıda bahsettiğimiz ilk adımının yanlış olduğu görülür. Zira Kur’an’a göre Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayan bir canlı bulunmamaktadır. Allah’a karşı kibirlenen İblis bile kafir olarak nitelendirilmesine rağmen Allah’ın varlığı ve birliği konusunda şüphesi olmayan bir varlıktır. Hatta şu sözleri söyleyen meleklerden biri de İblistir:

    قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۖ إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

    Dediler ki; biz sana boyun eğeriz, bizim senin öğrettiğin dışında bir bilgimiz yoktur. Her şeyi bilen ve her kararı doğru olan sensin. (Bakara 2/32) 

    İblis kibrinden dolayı kovulup şeytan vasfını kazandıktan sonra bile Allah’tan korktuğunu söylemektedir:

    كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّـهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ

    Bunlar şeytan gibidirler. O insana “kâfir ol” der. İnsan da kâfir olunca bu kez; “ben senden uzağım, ben varlıkların Rabbi olan Allah’tan korkarım.” der. (Haşr 59/16)

    Kur’an’da kâfir kelimesi de gerçeği bildiği halde üzerini örterek görmezden gelen kişi için kullanılır. Kur’an’ın kâfir dediği kişi Allah’a iman etmeyen değil, istediği halde onun emirlerine teslim olmaya direnen kişidir:

    رُّبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ

    Kâfirlik edenler zaman zaman teslim olanlardan olabilmeyi öyle çok isterler ki. (Hicr 15/2)

    Yine Kur’an’ın müşrik dediği kişilerin Allah’ın varlığı, birliği ve kudreti konusunda hiçbir şüpheleri yoktur:

    قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ سَيَقُولُونَ لِلَّـهِ ۚ قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ قُلْ مَن بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ سَيَقُولُونَ لِلَّـهِ ۚ قُلْ فَأَنَّىٰ تُسْحَرُونَ

    De ki; yedi göğün Rabbi kimdir ve o büyük arşın Rabbi, kimindir tüm bunlar? Allah’ındır diyecekler. De ki; hiç çekinmiyor musunuz? De ki; her şeyin yönetimi kimin elindedir, koruyan ama kimsenin kendisinden korunamayacağı zat kimdir? Biliyorsanız söyleyin! Allah’tır diyecekler. De ki; nasıl oyuna getiriliyorsunuz? (Mü’minûn 23/86-89)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın Allah’ın varlığını kanıtlamak gibi bir konusu yoktur. Hatta hiçbir nebî insanlara Allah’ın varlığını ispatla uğraşmamıştır. Çünkü insanların hepsinde bu bilgi zaten çürütülemez biçimde mevcuttur. Nebîler insanlara Allah’tan başka ilah olmadığını bildirmişlerdir. Yani emirlerine, hüküm ve kanunlarına kayıtsız şartsız uyulacak, diğer bir deyişle kayıtsız şartsız teslim olunacak tek zat Allah’tır:

    لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّـهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـٰهٍ غَيْرُهُ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

    Nuh’u kendi toplumuna elçi olarak göndermiştik ve şöyle demişti: Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Ben o büyük günün azabının size gelmesinden korkuyorum. (A’râf 7/59)

    Kısacası; Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği konusu tartışılacak bir konu değildir. Bu konuda kimsenin bir şüphesi olmadığından sorgulanması da anlamsızdır. Dolayısıyla sorgulamadan bahseden çevrelerin Allah’ın varlığının akılla bulunabileceği şeklindeki en temel argümanları Kur’an’a dayanmamaktadır. Nitekim insanlık tarihinde yüce bir Yaratıcı inancına sahip olmayan bir toplumun yaşadığına dair de hiç bir delil yoktur. Kendilerine bile yalan söyleyen birkaç kibirli insanın ateist olduklarını iddia etmesi, hiçbir müslümana bu kişilere Allah’ın varlığını ispatlama görevi vermez.

    Dinde sorgulama mecburiyetinin bilinçsizce kullanıldığı diğer bir alanın da dînî hüküm ve uygulamalarla ilgili olduğunu söylemiştik. Buna göre “her dînî uygulama sorgulanabilir. Allah insana sorgulasın diye akıl vermiştir. O halde insan dinle ilgili her bir konuyu akıl süzgecinden geçirmelidir.” Aslında mutlak olarak yanlışlanamayacak bu söylem, sorgulamada bir sınır ve ölçüt belirlenmediği zaman insan aklını ilahlaştırmanın kapılarını sonuna kadar açan bir uygulamaya dönüşmektedir. Bazı Kur’an’dan konuştuğu iddiasındaki hocalar tarafından da gelişigüzel kullanılan sorgulama ifadeleri onları takip edenlerde daha vahim sonuçlara varabilmektedir.

    Özellikle geleneksel dinin yanlışlarına ve hurafelerin din sayılmasına tepki gösterme ile başlayan bir serüven, bazı kişiler üzerinde insan aklına sınırsız bir sorgulama yetkisi verme eğilimini doğurmuştur. Günümüzde Kur’an’dan bir ayetin Arapçasını okuyamayacak, Kur’an’daki yerini gösteremeyecek seviyede oldukları halde sırf cemaat ve tarikatlere tepki gösterdikleri için Kur’an’ı bildikleri sanılan hoca takımı türemiştir. Bu kişilerin jargonunu ezberleyerek Kur’an’cı (!) olmuş, Kur’an’dan bîhaber bir takipçi kitlesi de sosyal medyanın sağladığı imkanlarla dinde sınırsız ve gelişigüzel bir sorgulama anlayışının yerleşmesinde pay sahibi olmuştur. Bu kişilerin sosyal medyada sarf ettikleri cümlelerin en hafiflerinden bazı örnekler vermemiz mümkündür:

    “Koskoca bir kainatı yaratan Allah ın bir kadının saçının teliyle ilgili ayet göndermesine mantıklı bir sebep bulmakta zorlanıyorum”

    “Sorgusuz sualsiz itaat Allah’ın akıllı ve iradeli bir varlık olarak insandan beklediği şey değildir. İnsan sorgulamalı, Allah’tan olsa bile “niçin” diye sorup hikmetini anlamaya çalışmalıdır. Allah’ın insandan beklediği körü körüne itaat değil, bunu yapan varlıklar var zaten.”

    Kur’an’ı bilen biri bu satırları yazanların Kur’an’ı bir kez bile okumadıklarını rahatlıkla anlar. Bunlar gibi kişilerin oluşturduğu büyük bir kitlede hakim kanaat, Allah’ın Kitabındaki emirlerin tamamının sorgulanması gerektiğidir. Ancak bu görüş bizzat Kur’an’la taban tabana zıttır.

    Kur’an’da Teslimiyet

    Rabbimiz insanlığa gönderdiği tüm kitaplarda aynı dini indirdiğini ve isminin İslam olduğunu bildirmektedir Nebîleri sıraladığı ve aralarında bir fark olmadığını söylediği ayetin arkasından şöyle buyurmaktadır:

    وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

    Kim din olarak İslam’dan başka bir şeyin peşine düşerse ondan kabul edilmez. O kişi Ahirette de kaybedenlerdendir. (Âl-i İmrân 3/85)

    Bir başka ayette Rabbimiz, İslam adını verdiği dinini son haline getirdiğini belirtmektedir:

    …الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا…

    … Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı uygun gördüm… (Mâide 5/3)

    İslam kelimesi “boyun eğme, teslim olma” anlamına gelir. Müslim, teslim olmuş olan kişiye denir. O halde dînî konularda yapılacak bir sorgulama yine teslim olunacak bir sonuca varmak zorundadır. Diğer bir deyişle sırf teslim olunmuş olması, bir inancı yanlış yapmaya yetmez. Çünkü neticede doğru dine de teslim olmak gerekecektir. 

    Zaten bir şey doğru din ise ona ancak teslim olunur. Bu durumda sorgulamanın teslim olmanın zıttı olarak kullanılması hatalıdır. Sorgulama teslim olunacak şeyi bulmak için yapılır. Diğer bir deyişle Allah’ın dinini arayan samimi bir kişi, sorgulamayı neye teslim olması gerektiğini bulmak için yapacaktır. Nitekim dininin adını “teslim olma” anlamına gelen İslam koymuş olan Rabbimiz, indirdiği son Kitapta İbrahim Aleyhisselamın, oğlu İsmail Aleyhisselamla birlikteyken yaptığı şu duasını bize bildirmektedir:

    رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ …

    Rabbimiz! İkimizi sana teslim olmuş kişiler yap, soyumuzdan gelenlerden de sana teslim olmuş bir toplum oluştur!.. (Bakara 2/128)

    Zaten İbrahim Aleyhisselamın Allah’tan aldığı emir de teslim olma emridir: 

    إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ ۖ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

    Rabbi ona “Teslim ol!” dediğinde o, “Varlıkların Rabbine teslim oldum!” demişti. (Bakara 2/131) 

    Görüldüğü gibi İbrahim Aleyhisselam emri aldığında hiçbir şekilde sorgulamammıştır. Neye teslim olacağım, neden teslim olacağım dememiş, Alemlerin Rabbi teslim ol diyorsa ne derse desin O’na teslim olacağım demiştir. İbrahim ve Yakub Aleyhimesselam oğullarına da Allah ne diyorsa ona teslim olmadan ölmemelerini emretmişlerdir:

    وَوَصَّىٰ بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ يَا بَنِيَّ إِنَّ اللَّـهَ اصْطَفَىٰ لَكُمُ الدِّينَ فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ

    İbrahim, bu dine uymayı oğullarına emretmişti. Yakup da… Dedi ki: “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti, ölene kadar teslim olmuş kişiler olarak yaşayın.” (Bakara 2/132) 

    Görüldüğü üzere Allah’ın dini söz konusu olduğunda hiçbir şekilde sogulama gündeme gelmemekte, sadece teslim olmaktan bahsedilmektedir. Allah’ın verdiği emre, O’nun koyduğu kanuna teslim olunması gerektiği herkes tarafından iyi bilinen bir gerçektir. Zira Allah’a kul olmak budur. Aşağıdaki ayette Allah’a kulluk ile emrine teslim olmak arasındaki sıkı bağ dile getirilmektedir:

    إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ رَبَّ هَـٰذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍ ۖ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ

    “Ben bu şehrin Rabbine kulluk etme emri aldım. Burayı harem bölgesi yapan odur; her şey onundur. Bana, teslim olanlardan olmam emredilmiştir.” (Neml 27/91)

    Teslim olma emri almak, emri verene kayıtsız şartsız boyun eğmekle yükümlü olmak anlamına gelir. Verilen emrin hem sorgulanması hem de ona teslim olunduğunun söylenebilmesi mümkün değildir. O halde “dinde sorgulanması gereken şey nedir” sorusunun mutlaka doğru bir biçimde cevaplanması gerekir. 

    Kur’an’a Göre Dinde Sorgulanması Gereken Şey Nedir?

    Bu soru Kur’an’a sorulduğunda alınan cevap sorgulamanın sadece dinin Allah’ın dini olup olmadığının tespiti aşamasında yapılabileceği olmaktadır:

    وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئاً وَلاَ يَهْتَدُونَ

    Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun!” dense, “Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, ona uyarız!” derler. Peki, ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse, yine uyacaklar mı? (Bakara 2/170)

    “Allah’ın indirdiğine uyun!” emri Allah’ın indirdiğinin ne olduğunu ya da diğer bir deyişle Allah’ın indirdiği iddiasıyla elimizde bulunanın, bu iddiasının doğru olup olmadığını araştırmayı gerektirir. Ataların üzerinde bulunduğu yolun doğru yol olması bile o yolun tedkîk edilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. O halde içinde doğduğumuz toplumun dini hak din bile olsa sırf toplumumuz öyle dedi diye onu Allah’ın dini olarak kabul edemeyiz. Diğer bir deyişle, o dinin hak din olduğu, ne kadar büyük âlim olursa olsun, toplumun hiç bir ferdinin sözüne dayandırılamaz. Çünkü ayette de belirtildiği gibi atalarımızın akıllarını çalıştırmamış olma ihtimalleri her zaman vardır. Şu halde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olup olmadığı sorusu Kur’an’a göre de mutlaka sorulmalıdır. Bir başka ayette şöyle buyrulur:

    قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن كَانَ مِنْ عِندِ اللَّهِ ثُمَّ كَفَرْتُم بِهِ مَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ

    De ki “Hiç düşündünüz mü, o (Kur’ân) Allah katındansa, siz de onu görmezlikten geliyorsanız; böyle derin bir ayrılık içinde olandan daha şaşkını kim olabilir.” (Fussilet 41/52)

    “Ya öyleyse” şeklindeki ifadeler, “ ya öyle değilse” ihtimalini içerirler. Zaten bu tür ifade kalıbı bu yüzden kullanılır. O halde Kur’an’ın Allah katından olup olmadığı sorusu her insanın kendi çabasıyla net bir sonuca varması gereken en önemli sorudur.

    Bu ayetler aynı zamanda Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığının herkes tarafından tespit edilebileceği sonucunu da içermektedirler. Madem Allah’ın indirdiğine uyulacaktır, o halde onun tespiti de mümkün olmalıdır. Aksi halde uyma zorunluluğumuz ortadan kalkar. Ayrıca Allah’ın dinini tespit edemeyecek birinden ona uymasının istenmesi o kişiye taşıyamayacağı bir yükün yüklenmiş olması anlamına gelir ki bu Allah’tan beklenmeyecek bir tutumdur. Rabbimiz pek çok ayette insanlara kaldırabileceklerinden fazlasını yüklemediğini bildirmiştir.

    Sonuç olarak sorgulamanın yapılması gereken nokta, bize sunulan dinin Allah’ın dini olup olmadığı noktasıdır. Allah’ın dininin ne olduğu sorusu da ancak Allah tarafından cevaplanabilecek bir sorudur. O halde mantıken Allah dinini insanlara bildireceği bir iletişim aracı kullanmış olmalıdır. İşte Kitap göndermiş olmasının mantıkî temelini bu gereksinim oluşturur. Elimizde Allah’tan geldiği iddia edilen bir kitap olduğuna göre asıl sorgulanması gereken şey, bu kitabın gerçekten Allah’tan gelip gelmediği konusu olmalıdır. 

    Zaten Allah’tan gelen her şey için sadece teslimiyetten bahsedilebilir, sorgulamadan değil. Kaynağının Allah olduğu bilinen bir şey için sorgulama yapmak olanaksızdır. Kur’an’da Allah’ın yarattığı sisteme de ancak teslim olunacağı bildirilmektedir:

    أَفَغَيْرَ دِينِ اللَّـهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

    Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerdeki her şey isteyerek veya istemeyerek O’nun dinine teslim olmuştur. O’nun huzuruna çıkarılacaklardır. (Âl-i İmrân 3/83)

    Göklerde ve yerdeki herşeyin Allah’ın dinine teslim olduğunun belirtilmesi, Allah’ın dini ifadesiyle, Allah’ın kâinata koyduğu sistemden bahsedildiğini gösterir. Dolayısıyla bir şeyi Allah belirlediyse ona teslim olmaktan başka yapılacak bir şey yoktur. Mesela doğada yaşam mücadelesi vermek durumunda kalan bir insanın yapabileceği tek şey çevresindeki şartlara teslim olarak uyum sağlamak olacaktır. Aksi halde hayatta kalması mümkün değildir. 

    Tüm bunların yanısıra Rabbimiz vahye karşı tavrın ancak ona itaat şeklinde olabileceğini bildirmektedir. İtaatin zıttı isyandır. Yani Allah’tan geldiği anlaşılan bir bilgiye ya itaat edilir, ya da isyan. Üçüncü bir ihtimal yoktur:

    آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ ۚكُلٌّ آمَنَ بِاللَّـهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ ۚ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا ۖ غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ 

    Bu elçi, Rabbinden kendine indirilen her şeye inanıp güvenmiştir, müminler de öyle! Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inanıp güvenir. “O’nun elçileri arasında ayrım yapmayız.” derler. Şunu da derler: “Dinledik ve itaat ettik! Bağışla bizi ey Rabbimiz! Dönüp varılacak yer senin huzurundur.” (Bakara 2/285)

    Kur’an’dan önce kendilerine Kitap verilmiş toplumların kibirlenmeyen alimlerinin Kur’an’ı işittiklerinde gösterdikleri tavır da konumuz açısından dikkat çekicidir:

    وَإِذَا سَمِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَىٰ أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ ۖ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ

    Bunlar, o elçiye indirileni işittiklerinde tanıdıkları o gerçeklerden dolayı gözleri yaşarır. Derler ki “Rabbimiz! İnanıp güvendik; bizi şahitler arasına yaz. (Mâide 5/83)

    الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِهِ هُمْ بِهِ يُؤْمِنُونَ وَإِذَا يُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ قَالُوا آمَنَّا بِهِ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ

    Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır. Onlara bağlantıları ile okununca şöyle diyeceklerdir: Biz ona inandık; o Rabbimizden gelen gerçektir. Biz daha önce de O’na teslim olmuş kimselerdik. (Kasas 28/52-53)

    Görüldüğü gibi önemli olan dinin kaynağının Allah olup olmadığıdır. Allah’tan geldiği anlaşıldıktan sonra yapılacak tek şey teslim olma ve itaattir. Ayrıca Rabbimiz nebîmize şöyle buyurmaktadır:

    وَمَا أَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْ ۖ إِنْ تُسْمِعُ إِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ

    Sen körlerin sapmalarını önleyecek bir rehber değilsin. Sen, sadece ayetlerimize inanarak teslim olanlara dinletebilirsin. (Neml 27/81)

    Ayette Rabbimizin ayetlerine teslim olmak istemeyenler “körler” diye adlandırılmaktadır ve teslim olmayan kişi için nebî de gelse yapacak bir şey yoktur. Rabbimiz şöyle buyurur:

    وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَىٰ وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَّا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا إِلَّا أَن يَشَاءَ اللَّـهُ وَلَـٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ

    Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi önlerine döksek, yine de inanıp güvenmezler; gerekeni Allah yaparsa başka. Fakat (tercih onlara bırakıldığı için) çoğu kendine hakim olmaz. (En’âm 6/111)

    Hem Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğu söylenip hem de Allah’ın Kitabı sorgulanmaya kalkılırsa bunun duracağı yer kişinin aklının ilahlaştırılması, yani şirktir. Dinde sorgulanacak şey sadece Kitabın Allah’a ait olup olmadığıdır. Başka bir deyişle bize din diye sunulan şeyin Allah’ın dini olup olmadığını sorgulamak zorunluluğumuz bulunmaktadır. Allah’ın dini olduğu görülünce yapılacak tek şey kayıtsız şartsız itaat ve teslimiyettir. Aksi halde günümüzde kurban kesmenin farz olmadığı, Allah’ın kadının saçını örtmesiyle ilgilenmeyeceği, bizim ne yiyip içtiğimizle Allah’ın ilgilenmesinin mantıksız olduğu, kiminle evlenebileceğimizi dinin belirlemesinin anlamsız olduğu, faizsiz bir ekonomik sistemin artık işe yaramayacağı, mirastan kız çocuğun da erkekle eşit pay alabileceği, Allah’ın söylediklerinin yanısıra bir de söylemek istediklerinin olduğu, hırsızın elinin kesilmesinin mecaz olduğu gibi bir sürü Kur’an’a aykırı ve insan üretimi sonuçlara ulaşılacaktır. Bu türden hadsizliklerin sorgulama gibi süslü bir kelimeyle mazur gösterilmesi mümkün değildir. Bunlar Kur’an’a göre Allah’a isyan, küfür ve şirktir. Rabbimiz sadece kendisine itaati emretmektedir.

    Kur’an’da Her Şeyin Sorgulanmasının Emredildiği İddiasına Gösterilen Deliller

    Dinde sorgulamanın sadece Kitabın yani din olarak sunulanın Allah’a ait olup olmadığı konusunda yapılabileceğini söylediğimizde bunun doğru olmadığına dair Kur’an’dan getirilen delillerin başında şu ayet yer almaktadır:

    وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَىٰ ۖ قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن ۖ قَالَ بَلَىٰ وَلَـٰكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي ۖ قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَىٰ كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًاۚ وَاعْلَمْ أَنَّ اللَّـهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Birgün İbrahim şöyle demişti: Rabbim ölüyü nasıl dirilteceksin bana göster. İnanmadın mı dedi. Elbette inandım, kalbim tatmin olsun diye sordum. Dört kuş al dedi. Onları kendine alıştır. Her dağa bir parçasını koy ve çağır onları. Tüm güçleriyle sana gelecekler. Bil ki Allah üstündür, doğru karar verir. (Bakara 2/260)

    Bu ayetin sorgulamanın delili olamayacağını görmek için bir kez okumak yeterlidir. Zira ayette İbrahim Aleyhisselamın sorguladığı hiçbir şey yoktur. Ayete göre İbrahim Aleyhisselamın Allah’ın ölüleri tekrar dirilteceği ile ilgili bir şüphesi yoktur, çünkü “ölüleri nasıl yaratacaksın bana göster” diyen zaten kendisidir. Ölüleri tekrar yaratacak olanın Allah olduğunda da hiçbir şüphesi olmadığı açıktır. Ayette Allah’ın verdiği bir emir de sorgulanmamaktadır; aksine, Allah “4 kuş al” dediğinde ve diğer emirlerinde İbrahim Aleyhisselamın hiçbir itirazı veya sorgulaması yoktur. Neden kuş, neden 3 değil de dört, 1 tane olmaz mı gibi insanın aklına gelen hiçbir soruyu sormadan Allah ne demişse aynen yerine getirmiştir. Ayrıca ayette İbrahim Aleyhisselamın niyetinin ne olduğu da açıkça bildirilmiştir: kalbi tatmin… Bunun sorgulamayla, Allah’ın verdiği bir emrin sebebini araştırmaya çalışmakla hiç ilgisi yoktur. Allah’ın “iman etmedin mi” sorusuna “elbette iman ettim” diyen de İbrahim Aleyhisselamdır. Dolayısıyla bu ayet sınırsız bir sorgulama yapılabileceğine hiçbir şekilde delil olamaz.

    Her konuda sorgulama yapılması gerektiğine delil olarak şu ayet de gösterilmektedir:

    وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۚ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولً

    Bilgi sahibi olmadığın bir konuda konuşma. Sende olan dinleme, görme (basiret) ve gönül özellikleri ondan sorumlu tutulmanı gerektirir. (İsrâ 17/36) 

    Bu ayet sorgulamanın, bilginin kaynağı konusunda olması gerektiğini söylediğinden aslında buraya kadar savunduklarımızı teyid etmektedir, dolayısıyla lehimize bir delil olabilir. Ayete göre bilgi sahibi olmadan konuşmamak gerekir. Zaten biz de sorgulamanın, bilginin Allah’tan olup olmadığı konusunda yapılması gerektiğini, Kur’an’ın sadece bunu zorunlu tuttuğunu,  sorgulamanın orada bittiğini söylüyoruz. Zira Allah’tan daha doğru bilgi veren olmaz. Bilgiyi Allah’ın verdiği anlaşılınca artık o bilginin sorgulanacak bir yanı kalmaz.

    فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَىٰ يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ

    İbrahim’den korku gidip müjde gelince Lût halkı hakkında bizimle tartıştı. (Hûd 11/74)

    Yukarıdaki ayette İbrahim Aleyhisselamın, Lût Kavmine azap getiren meleklerle tartıştığı anlatılmakta ve buna dayanarak “daha iyi öğrenmek amacıyla” sorgulamanın yapılması gerektiği öne sürülmektedir. Oysa bu ayette İbrahim Aleyhisselamın yaptığının kabul edilemez olduğu devamındaki ayetlerde bildirilmektedir:

     إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُّنِيبٌ يَا إِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَـٰذَا ۖ إِنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ ۖ وَإِنَّهُمْ آتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ

    İbrahim yumuşak huylu, ahvah edip yakaran bir kişiydi. Melekler ey İbrahim, bundan vazgeç! Rabbinden emir geldi artık. Onlara geri çevrilemez bir azap gelecektir. (Hûd 11/75-76)

    Görüldüğü gibi Allah’tan bir emir çıktığında artık hiçbir gerekçeyle onun sorgulanması, değiştirilmesi, engellenmesi mümkün değildir. Allah’ın Nebileri de bu konuda istisna değillerdir.

    Allah’tan Gelene Kayıtsız Şartsız Teslimiyete Kur’an’dan Bir Örnek

    Kur’an’dan Allah’ın emirlerinin sorgulanamayacağına dair sayısız örnek göstermek mümkündür. Bunlar içinde belki de en etkili olanı Nebîmizin bizzat kendisinin istemeye istemeye yaşadığı bir olaydır. Ahzâb Suresi 36. ayet ve devamında bu konu şöyle anlatılır:

    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّـهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ ۗ وَمَن يَعْصِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

    Allah ve Rasulü bir işi kesinleştirmişse inanıp güvenmiş bir erkeğin ve kadının, o konuda bir tercih hakkı kalmaz. Kim, Allah’a ve Rasulüne baş kaldırırsa açık bir şekilde sapmış olur. (Ahzâb 33/36)

    Bu ayet de tek başına Allah’ın hiçbir ayetinin ve emrinin sorgulanamayacağının en güçlü delili olabilir. Ayette nebî değil rasul kelimesi kullanılmıştır. Yani hüküm veren Allah’ın Kitabıdır. Ayetin devamında o hükmün ne olduğu açıklanmıştır:

     وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّـهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّـهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّـهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّـهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ ۖفَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا ۚوَكَانَ أَمْرُ اللَّـهِ مَفْعُولًا

    Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kişiye: “Eşini bırakma, Allah’tan kork” diyordun ama aslında insanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun. Oysa doğru olan Allah’tan çekinmendir. Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu seninle evlendirdik. Bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın. Allah’ın buyruğu yerine gelmiştir. (Ahzâb 33/37)

    Evlatlıkların öz çocuklar gibi olmadığı, onların evlatlık olduklarını bilerek yetiştirilmeleri gerektiği bu surenin 4 ve 5. ayetlerinde bildirilmektedir. Dolayısıyla bir kişinin evlatlığı varsa, günün birinde onun evlenip boşadığı eşi kendi çocuğunun boşadığı eşi gibi olmaz. Yani onunla evlenebilir. Dolayısıyla Nebimiz bu ayetten dolayı eğer evlatlığı olan Zeyd eşini boşarsa Allah’ın kendisini onunla evlendireceğini anlamıştır. Çünkü Nebîmiz bu konuda örneklik yapabilecek tek ve son kişidir, artık başka nebî gelmeyecektir. Böyle bir evlilik yapmamak için evlatlığı Zeyd’e eşini boşamamasını söylemektedir. Allah onun boşadığı eşiyle kendisini evlendirirse toplumda bunun hiç de hoş karşılanmayacağını bilmektedir. Buna rağmen Rabbimiz kararını vermiştir. Zeyd boşayınca onun eski eşini Nebimizle bizzat Allah evlendirmiştir. Görüldüğü gibi böyle bir konuda bile Nebimizin sorgulama veya itiraz etme hakkı yoktur. Ayrıca Rabbimiz “bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın” diyerek neden böyle yaptığını da açıklamaktadır. Bu da Rabbimizin gerektiğinde emirlerinin gerekçesini kendisinin açıkladığını göstermektedir. Onun emirlerinin gerekçelerini sorgulamak bize düşmez. Böyle bir iddiada bulunan kişinin İblis’ten hiç bir farkı kalmaz. Bir sonraki ayette Nebî de dahil herkesin Allah’ın emrine kayıtsız şartsız itaat etmesi gerektiği bildirilirken her konuda ölçüyü belirleyenin Allah olduğu söylenerek insana söz düşmeyeceği vurgulanmıştır:

    مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ ۖ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُ ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَقْدُورًا

    Allah’ın, Nebîsi için farz kıldıklarında, sıkıntı doğuracak bir şey yoktur. Bu, Allah’ın bundan öncekilere de uyguladığı yasasıdır. Allah’ın emri ölçülü biçilidir. (Ahzâb 33/38)

    Kur’an’da Allah’ın emrinin ölçüsünü beğenmeyip ayetleri kendi ölçülerine göre değerlendiren, tıpkı bugünün sorgulamacılarının davranışını sergileyen bir kişinin durumu da örnek verilmektedir:

    إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ نَظَرَ ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ فَقَالَ إِنْ هَـٰذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ إِنْ هَـٰذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ

    O düşündü, ölçtü biçti. Kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Ah kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Şöyle bir bakındı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı; sonra geri döndü ve kibir­lendi. Ve şöyle dedi: Bu olsa olsa etkilenilen bir büyüdür! Bu, olsa olsa bir insan sö­züdür! (Müddessir 74/18-25)

    Allah’ın ayetlerini bir insanın kendi ölçülerine göre değerlendirip sorgulaması olacak iş değildir. Dinde ölçüleri koyan, sınırları belirleyen sadece Allah’tır. Başkasına söz hakkı tanınmamıştır. Bu sebeple Rabbimiz bu kişi için şu ifadeleri kullanmaktadır:

    سَأُصْلِيهِ سَقَرَ وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ لَوَّاحَةٌ لِّلْبَشَرِ

    Onu Sekar’da kızartacağım. Sekar nedir? Onu nereden bileceksin? O, ne yaşatır ne yok eder! İnsanın derisini kavurur! (Müddessir 74/26-29)

    Sonuç

    Dinde hiçbir sınır insanlar tarafından çizilemez, belirlenemez. Buna sorgulamanın sınırları da dahildir. Rabbimiz neyin sorgulanması ve neye teslim olunması gerektiğini göstermiştir. Buna göre; sonuçta neye teslim olunacağını tespit etmek için yapılan araştırmaya sorgulama denir. Bunun dışında başka bir sorgulama alanı yoktur. Bu da pratikte ancak Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığının sorgulanması anlamına gelir. Kendisinin Allah’ın Kitabı olduğunu gösterecek ve ispatlayacak olan da sadece Kur’an’dır. Zira Allah’ın Kitabı olduğu iddiası Kur’an’a aittir; o halde bu iddiayı ispatlaması gereken de bizzat Kur’an olmak zorundadır. Bu konuyla ilgili müstakil bir çalışmamız bulunduğundan burada detaylarına girilmeyecektir.

    Namazın neden kılındığı, akşam namazının neden üç rekat olduğu, orucun neden bir ay sürdüğü, teyemmümün neden yüzeyde bulunan toprakla yapıldığı, tavşandan neden kurban olmadığı, hırsızın neden elinin kesildiği gibi soruların kesin olan tek bir cevabı vardır: Allah öyle emrettiği için. Hangi insan aklı, kocası ölen kadının neden 4 ay 10 gün iddet beklediğini, bu sürenin neden sadece 4 ay olmadığını, 10 günlük fazlalığın sebebinin ne olduğunu sorgulayabilir? Sırf bu kural bile Allah’ın belirlediği kuralların ne kadar hassas olduğunu gösterir. Üzerine Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmiş bir kurbanlığın, Allah’ın adı anılarak kesilenden anatomik, biyolojik ve lezzet bakımından hiçbir farkı yoktur. Ancak ilki bir mümine haram, ikincisi helaldir. Hiçbir sorgulama bunu Allah’ın emri dışında bir sebebe bağlayamaz. Tüm ibadet ve emirler için bu geçerlidir. Bunun dışında bizim kendi tecrübelerimizden kaynaklı olarak sayacağımız sebepler sadece bizi ilgilendirir ve kimseyi bağlamaz. Allah gerekçesini açıklamayı uygun gördüğü konularda gereken açıklamayı zaten kendi yapmış, hiçbir insana söz bırakmamıştır. Bize düşen onun emrine uymaktır:

    وَأَنِيبُوا إِلَىٰ رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

    O azap gelip çatmadan Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Yoksa daha sonra yardım göremezsiniz. (Zümer 33/54)

    Erdem Uygan

  • Kur’an’daki İki Farklı Gizleme İfadesi: الكتمان Kitmân ve الإخفاء İhfâ

    Kur’an’daki İki Farklı Gizleme İfadesi: الكتمان Kitmân ve الإخفاء İhfâ

    Giriş

    Yüce Allah’ın hiçbir işini gelişigüzel yaptığı düşünülemez. Aksine her işini bir ölçüye göre yaptığını kendisi bildirmektedir(1). Bu durum Kur’an’da kullanmayı tercih ettiği kelimeler için de geçerlidir. Kur’an’daki iki farklı kelimeye bizim aynı anlamı veriyor olmamız bu kelimelerin aralarında hiçbir fark olmadığını göstermez. Diğer bir ifadeyle Allah’ın Kitabında birbirlerinin yerine kullanılabilecek, mutlak anlamda eşanlamlı diyebileceğimiz kelimeler olmaması gerekir. Kelime tercihini yapan Rabbimiz olduğu için bu tercihin anlama etki eden bir karşılığının olması elzemdir. Bu durum Kur’an’daki pek çok konu hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmamızı sağlar. Nebî ve rasul kavramları bunun en önemli ve dramatik örneklerinden biridir. Bu iki kavram Kur’an’dan öğrenilip aralarındaki fark tam olarak tespit edilmedikçe meallerdeki çelişkili ifadelerden kurtulmak mümkün değildir.

    Sadece kelimeler değil o kelimeler için tercih edilmiş formlar, kipler, harf-i cerler ve kullanıldıkları cümlelerin türleri de anlama etki eden yapılardır. Bunun örneklerinden biri de inzâl ve tenzîl ifadeleridir. Her ikisi de aynı fiilin farklı formları olan bu kelimelerin ayrı ayrı kullanılmasının anlamda da bir fark oluşturması ve bu farkın Kur’an’daki pek çok detayı ortaya çıkarması ancak Allah’ın Kitabından beklenebilecek bir durumdur. Bir diğer örnek olarak آمن âmene fiili verilebilir. Fiilin ب harf-i ceri ile kullanılan formuyla ل harf-i ceri ile kullanılan formu anlamda farklılık yaratmaktadır ki Allah’ın Kitabından beklenen de budur.

    الكتمان kitmân (2) ve الإخفاء ihfâ (3) kavramları da Türkçe’ye aynı kelimeyle çevrildiği için meallerde aralarında ne gibi bir fark olduğunun görülemediği kavramlardandır. Her iki kavram da dilimize “gizleme” olarak aktarılmaktadır. Nitekim aşağıdaki benzer ayetlerin birinde كتم keteme fiili kullanılmışken diğerinde أخفى ehfâ fiili tercih edilmiştir:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا…

    Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyen (ketmeden) ve karşılığında geçici bir çıkar kazananlar… (Bakara 2/174)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ…

    Ey Ehl-i Kitap! size, Kitaptan gizlediğiniz (ihfâ ettiğiniz) birçok şeyi ortaya çıkaran, bir çoğuna da dokunmayan Elçimiz geldi… (Mâide 5/15)

    Bakara Suresi 174. ayette geçen يكتمون yektumûne ifadesi ile Mâide Suresi 15. ayetteki تخفون tuhfûne ifadeleri farklı köklerden iki ayrı kelime olmalarına rağmen her ikisi de “gizleme” kelimesiyle dilimize aktarılmıştır. Ancak tamamen farklı kelimeler oldukları için mutlaka anlam olarak da bir farka işaret ediyor, bizlere gizlemenin türüne veya eyleme geçiriliş şekline yönelik detay bilgiler veriyor olmalıdırlar. Aralarındaki farkı tespit edebilmenin yolu bu kavramlara Kur’an’ın yüklediği anlamları ortaya çıkarmaktan geçmektedir. Allah’ın Kitabında lafızlardaki en küçük bir farklılık anlamda da bir farka delalet etmek zorunda olduğuna göre bu farklılığın ne olduğunu da yine Allah’ın Kitabından tespit edebilmemiz gerekir. Çünkü farklı tercihi yapan Allah’tır. O halde neden bu tercihi yaptığının açıklamasını da insanlara bırakmamış olmalıdır. Kur’an metodik bir şekilde okunup üzerinde dikkatle çalışıldığında her bir kavramın hangi anlamda kullanıldığını, benzer kavramlarla aralarında ne gibi farklar olduğunu bize açıkça göstermektedir.

    كتم Keteme Fiili ve Kur’an’ın Yüklediği Anlamı:

    كتم keteme kök harflerinden oluşan kelimeler Kur’an’da 20 ayette 21 kez ve tamamı fiil formunda karşımıza çıkan kelimelerdir. Sözlükler kelimeye “gizleme ve örtme” anlamı vermektedirler(4). Yine “ilân etmenin zıttı” olduğu kelimeye sözlüklerin verdiği karşılıklardandır(5). Üzerine binildiğinde bağırmayan deveye نَاقَةٌ كَتُومٌ ve gök gürültüsü çıkarmayan buluta سَحَابٌ مُكْتَتِمٌ dendiği yine sözlüklerin verdiği bilgilerdendir. Aynı kökten ketûm kelimesi Türkçemizde de bilgisini paylaşmayan, ağzı sıkı (6) kişi anlamında kullanılmaktadır.

    Kur’an’ın kelimeye yüklediği anlamın ise sözlüklere nazaran bazı farklılıklar içerdiğini söylemek mümkündür. Şöyle ki; sözlükler kelimeye bir gerçeği ilan etmeyerek yani gizli tutarak örtme anlamını verirlerken Kur’an “söylenmesi gerekenden başka sözler söyleyerek gizleme” anlamını vermektedir. Bu anlamı nasıl tespit ettiğimizi ilgili ayetleri okuyarak göstermemiz mümkündür:

    وَآمِنُوا بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ 

    Yanınızda olanı tasdik edici olarak indirdiğime inanın. Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın! Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun! Bile bile hakkı, bâtıl kılığına sokmayın; hakkı gizlemeyin (ketmetmeyin)! (Bakara 2/41-42)

    Ayette İsrailoğullarına hitaben Kur’an’ın yanlarındaki kitabı tasdik eden bekledikleri kitap olduğu söylendikten sonra onun musaddik oluşunu gizlememeleri emredilmektedir. Zira Bakara 40. ayette geçen mîsak, gelecek kitaba inanma sözüdür. Ancak gelen kitap kendi ellerindeki kitabı tasdik ediyorsa inanma yükümlülükleri vardır(7). İşte Rabbimiz 40. ayetten itibaren o musaddik kitabın geldiğini, bu tasdik ilişkisini bile bile gizlememeleri ve dolayısıyla sözlerini tutmaları gerektiğini belirtirken lafzen “hakkı bâtıl ile giydirmeyin” buyurmaktadır. Hemen ardından gelen “hakkı gizlemeyin وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ” ifadesi bu gizlemenin gerçeğin üzerine bâtıl giydirilerek yapıldığını göstermektedir. Burada gizleme olarak çevrilen kelime كتم keteme fiilinin emir kipindeki 2. çoğul şahıs formudur: تكتموا. Bu durumda ayette hakkı bâtıl ile giydirme eylemi onu ketmetme olarak tarif edilmektedir. Hakkın bâtıl ile giydirilmesi hakkın hiç söylenmeyerek değil, başka bir biçimde söylenerek yani çarpıtılarak gizlendiğini gösterir. O halde bir şeyin ketmedilmesi, o şeyin ortaya çıkarılmayıp saklanarak gizlenmesi değil, olması gereken halinden başka bir biçime sokularak gizlenmesi anlamına gelmelidir.

    Zaten ayette İsrailoğullarına hitap edilmekte, onlardan alınan ve Âl-i İmrân 81. ayette anlatılan, gelecek musaddik kitaba inanma sözü hatırlatılmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’ın ellerindeki kitabı tasdik ettiğini en iyi bilen kişiler muhatap alınmaktadır. Gelen kitaba uymamanın tek yolu onun ellerindekini tasdik etmediğini iddia etmek olacaktır. Bu da ancak hakkı bâtıl ile giydirmekle yani gerçeği gerçek olmayan şeylerle gizleyerek olur. Yani İsrailoğulları Kur’an’ın yanlarındaki kitabı tasdik etmediğini, ancak mevcut ayetleri veya hükmü çarpıtarak iddia edebilirler. Aynı konudaki ve yine كتم keteme kelimesinin tercih edildiği Âl-i İmrân 71. ayet öncesiyle birlikte okunduğunda bu durum net olarak görülür:

    وَدَّت طَّائِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إِلَّا أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّـهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

    Ehl-i Kitab’ın bir kesimi, sizi bir saptırabilseler diye fırsat kollarlar. Sadece kendilerini saptırırlar ama farkına varmazlar. Ey Ehl-i Kitap! Şahit olduğunuz halde Allah’ın ayetlerini ne diye örtüyorsunuz? Ey Ehl-i Kitap! Neden bile bile hakkı batıl ile giydiriyor ve hakkı gizliyorsunuz? (Âl-i İmrân 3/69-71)

    Görüldüğü gibi ehl-i Kitap, yani kendi kitapları hakkında uzman olan kişiler, gelen yeni kitabın Allah’ın Kitabı olduğunu müşahade etmiş kişilerdir. Bunu gizleyebilmek için o Kitabın ayetlerini çarpıtmaları ve tasdik ilişkisini bozarak insanlara bunun bekledikleri kitap olmadığını söylemeleri gerekir. Ayetlerin çarpıtılması demek onları ortadan kaldırmak değil, gerçekte olduklarından farklı şekle büründürmek yani hakkı batıl ile giydirmek demektir. Nitekim bu kişilerin tahrif ettikleri yani anlamını kaydırdıkları şeyin dinledikleri Kur’an ayetleri olduğu Bakara Suresi 75 ve 76. ayetlerde görülebilir.

    Ketmetmenin saklamadan ziyade, ancak “düzeltilerek” açığa çıkarılabilecek bir bozma olduğunu görebileceğimiz önemli bir ayet de şöyledir:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَىٰ مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ ۙ أُولَـٰئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللَّـهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا وَأَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَأُولَـٰئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ ۚوَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

    İndirdiğimiz açıklayıcı ve yol gösterici ayetleri Kitapta insanlar için ortaya koymamızdan sonra gizleyenler! Allah, işte onları dışlar. Dışlamaya hakkı olanlar da onları dışlarlar. Dönüş yapan, düzelten ve gizlediklerini açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Tevbeleri kabul eden ve iyiliği bol olan Ben’im. (Bakara 2/159-160)

    Ayette “insanlar için ortaya koymamızdan sonra” ifadesinin yer alması ketmederek gizlemenin saklama şeklinde olmadığını gösterir. Devamındaki أصلحو وبينوا (düzelten ve açıklayan) ifadeleri de ketmetmenin bozarak gizleme olduğunu açıkça göstermektedir. İnzal edilen açık gerçeklerin (beyyineler) ketmedilerek gizlenmesi, onların olması gerekenden farklı hale büründürülmesi olduğu için ıslahtan yani düzeltilip olması gereken hale getirilmesinden ve sonra da beyandan yani düzgün halinin açıklanmasından bahsedilmektedir. Günümüzde Kur’an ayetlerine yapılan da budur. Ayetler herkesin ulaşabileceği şekilde ortadadır ancak anlamları değiştirilerek olması gerekenden farklı anlamlar verilebilir ya da şahsi yorumlarla olmadık sonuçlara varılıp ilgisiz hükümler çıkarılabilir. Böylece gerçek gizlenmiş olur. İşte Kur’an’da buna ketmetmek denilmektedir. Surenin 174. ayeti de şöyledir:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۙ أُولَـٰئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللَّـهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyen ve karşılığında geçici bir menfaat elde edenler, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Hak ettikleri acıklı bir azaptır. (Bakara 2/174)

    Bu ayette de gizleme كتم ketmetme olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da Kitaptan yanlış bir hüküm çıkarıp doğru gibi sunularak yapılabilir. Her iki ayette de gördüğümüz gibi Kitaptan inzal edileni ketmetmenin cezası son derece ağır olacaktır.

    Kelimenin bir şeyi bozarak veya değiştirerek, onun olması gereken gerçek halini gizlemek anlamında olduğunu başka ayetlerden de görmemiz mümkündür:

    وَإِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَادَّارَأْتُمْ فِيهَا ۖ وَاللَّـهُ مُخْرِجٌ مَّا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

    Bir gün bir kişiyi öldürüp suçu birbirinize atmıştınız. Halbuki Allah  neyi gizlediğinizi (ketmettiğinizi) ortaya çıkaracaktır. (Bakara 2/72)

    Ayette gizlediğiniz (مَّا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ) şeklinde ifade edilen şey cinayetin failidir. Bu gizleme ilgili kişilerin suçu birbirlerine atmalarıyla yapılmaktadır. Yani buradaki gizleme, gerçeğin saklanıp ortaya çıkarılmaması ile değil, konunun farklı yerlere çekilmesiyle yapılmaktadır. Dolayısıyla bu ayet de كتم ifadesi ile ilgili tespit ettiğimiz anlamı desteklemektedir.

    Kur’an’da şahitliğin gizlenmesi de daima  كتم keteme fiili ile dile getirilmektedir:

    أَمْ تَقُولُونَ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا أَوْ نَصَارَىٰ ۗ قُلْ أَأَنتُمْ أَعْلَمُ أَمِ اللَّـهُ ۗ وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَتَمَ شَهَادَةً عِندَهُ مِنَ اللَّـهِ ۗ وَمَا اللَّـهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُون

    Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi iyi bilirsiniz, Allah mı?” Allah’ın kendisine gösterdiği bir gerçeği gizleyenden daha büyük yanlışı kim yapabilir? Yaptığınız hiçbir şey Allah’ın dikkatinden kaçmaz. (Bakara 2/140)

    Ayette Allah’ın gösterdiği gerçeğin gizlenmesi كتم keteme kelimesi ile ifade edilmiştir. Allah’ın göstermiş olmasından gerçeğin zaten bilindiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla buradaki gizleme ortaya çıkarmadan gizli tutma, saklama anlamında olamaz. Ayrıca ayetin başından da anlaşılacağı üzere gizlenen şey, sayılan nebîlerin Hristiyan veya Yahudi olmadıkları gerçeğidir. Bunu, o nebîlerin Yahudi ve Hristiyan olduklarını iddia ederek yapmaktadırlar. Kısacası burada da gerçek hiç söylenmeyerek değil, gerçek dışı iddialar dile getirilerek gizlenmeye çalışılmakta ve bu gizleme كتم keteme fiili ile ifade edilmektedir. Aşağıdaki ayette de şahitliğin gizlenmesi yine aynı kelimeyle ifade edilmiştir:

     وَإِن كُنتُمْ عَلَىٰ سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَّقْبُوضَةٌ ۖ فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُم بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللَّـهَ رَبَّهُ ۗوَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَ ۚ وَمَن يَكْتُمْهَا فَإِنَّهُ آثِمٌ قَلْبُهُ ۗ وَاللَّـهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ

    Yolculukta olur da yazacak birini bulamazsanız, yapılacak olan rehin almaktır. Biriniz diğerine güvenir (borcu yazmaz, rehin de almaz) ise, kendine güvenilen kişi, Rabbi olan Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakınsın da güveni kötüye kullanmasın. Şahitliği gizlemeyin. Kim gizlerse kalbi iyilikten uzaklaşır. Yaptığınız her şeyi bilen Allah’tır. (Bakara 2/283)

    Bakara 282. ayetteki borçların yazılması konusunun devamındaki ayette karşılıklı güvenden dolayı borcun yazılmaması durumu anlatılmaktadır. Burada şahitliğin gizlenmemesi elbette kendisine güvenilen borçlunun borcuna ve vadesine sadık olması anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla buradaki gizleme borcun miktarı veya vadesinin gerçekte olandan başkası ile değiştirilmesidir. Bu durum da yine كتم keteme fiili ile dile getirilmiştir. Bir başka ayet şöyledir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ حِينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِّنكُمْ أَوْ آخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ إِنْ أَنتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الْأَرْضِ فَأَصَابَتْكُم مُّصِيبَةُ الْمَوْتِ ۚ تَحْبِسُونَهُمَا مِن بَعْدِ الصَّلَاةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللَّـهِ إِنِ ارْتَبْتُمْ لَا نَشْتَرِي بِهِ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَىٰ ۙوَلَا نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللَّـهِ إِنَّا إِذًا لَّمِنَ الْآثِمِينَ 

    Ey inanıp güvenenler! Sizden birine ölüm hali gelir de vasiyet edecek olursa içinizden güvenilir iki kişi aranızda şahit olsun. Eğer yolculuk yaptığınız sırada ölüm gelip çatarsa sizin dışınızdan iki kişi de olabilir. Şahitlerden şüphelenirseniz namazdan sonra alıkoyar, şöyle yemin ettirirsiniz: “Vallahi bu işten bir kazancımız yoktur, isterse en yakınımız olsun. Allah için yapılan şahitliği gizlemeyiz. Öyle olsa elbette günaha gireriz.” (Mâide 5/106)

    Bir kez daha şahitliğin gizlenmesinden bahsedilen bir ayette كتم keteme kelimesi kullanılmıştır. Burada da kendilerinden şüphelenilen şahitler yaptıkları şahitliği gizlememek üzere yemin ettirilmektedirler. Ayette yemin edenler zaten şahitlerdir. Yani gerçeği bilen kişilerdir. Bunların şahitliği gizlemeleri, gerçeği olduğundan farklı şekilde söylemeleri ile olabilir. Konumuz açısından belirleyici olabilecek ayetlerden bir diğeri de şöyledir:

    وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُوا ۚ وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّـهِ أَوِ ادْفَعُوا ۖ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَّاتَّبَعْنَاكُمْ ۗ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْإِيمَانِ ۚ يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ ۗوَاللَّـهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ

    Bir de ikiyüzlülük edenleri bilmek için yaptı. Onlara: “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunma yapın!” denince “Savaşmayı bilsek, elbette peşinizden geliriz!” demişlerdi. O gün, imandan çok kâfirliğe yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Onların gizlediklerini en iyi bilen Allah’tır. (Âl-i İmrân 3/167)

    Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylemeleri söyledikleri şeyin kalplerinde olandan başka bir şey olduğunu gösterir. Rabbimiz bu tavrı كتم ketm olarak değerlendirmekte ve bu kelimeyi kullanarak “gizlediklerini en iyi bilen Allah’tır” buyurmaktadır. Burada da Kur’an’a göre ketmetmenin gerçeği saklayıp hiç söylemeyerek değil, olduğundan başka bir şekilde söyleyerek gizleme olduğu net bir şekilde görülmektedir. Benzer bir ayet şöyledir:

    وَإِذَا جَاءُوكُمْ قَالُوا آمَنَّا وَقَد دَّخَلُوا بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِهِ وَاللَّـهُ أَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ

    Size geldiklerinde “iman ettik” derler, oysa kâfir girerler, kâfir çıkarlar. Allah onların gizlediklerini daha iyi bilir. (Mâide 5/61)

    Bu ayette de konu edilen kişiler kâfirliklerini müminlerin yanındayken “iman ettik” diyerek gizlemektedirler. Gizleme olarak dilimize aktarılan ifade burada da  كتم keteme fiilidir. 

    Konumuzla ilgili en dikkat çekici ayetler ise Mü’min Suresinde bulunmaktadır. Firavunun ailesinden imanını “ketmeden” mümin bir kişinin yaptığı konuşma bu ayetlerde şöyle bildirilmektedir:

    وَقَالَ رَجُلٌ مُّؤْمِنٌ مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَن يَقُولَ رَبِّيَ اللَّـهُ وَقَدْ جَاءَكُم بِالْبَيِّنَاتِ مِن رَّبِّكُمْ ۖ وَإِن يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ ۖ وَإِن يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُم بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ ۖ إِنَّ اللَّـهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ فَمَن يَنصُرُنَا مِن بَأْسِ اللَّـهِ إِن جَاءَنَا ۚ قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَىٰ وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ

    Firavun ailesinden, imanını gizleyen bir mümin dedi ki: “Size Rabbinizden açık belgelerle gelmiş bir adamı “Rabbim Allah’tır” dediği için mi öldürüyorsunuz? Eğer yalancıysa, yalanı kendi aleyhinedir. Dürüstse, yaptığı tehditlerin bir kısmı başınıza gelebilir. Allah, aşırılık eden yalancı birini yola getirmez. Ey halkım, bugün yetki sizdedir, bu topraklara siz hâkimsiniz. Başımıza Allah’tan bir bela gelirse bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki “Size sadece kendi gördüğümü gösteriyorum. Size sadece doğru yolu gösteriyorum.” (Mü’min 23/28-29)

    Ayetlerde konuşan kişinin imanını (8) gizleyen bir mümin olduğu belirtilirken “gizleme” ifadesi كتم keteme fiili ile dile getirilmiştir. O halde yukarıda bu fiile verdiğimiz anlama göre bu kişi imanını kimseye söylemeyerek değil, mümin olduğunu söylemeyip yerine başka şeyler söyleyerek gizlemiş olması gerekir. Ayetler dikkatli okunduğunda bu kişi mümin olduğunu söylememekte, buna rağmen halka hitaben bir konuşma yapmaktadır. Konuşmasında Musa Aleyhisselamın getirdiği belgelerin önemli olduğunu, onun doğru söyleyip söylemediğinin kararının o mucizelere bakılarak verilmesi gerektiğini, yalancıysa sonuçlarına kendisinin katlanacağını, bunun için bir insanı öldürmenin doğru olmayacağını söylemektedir. Burada kendi imanına dair bir şey söylemediği gibi, bu konuşmasıyla kendi düşüncesinin de başkaları için bir önemi olmadığının ipuçlarını vermektedir. Dolayısıyla ketmetmenin Kur’an’dan öğrendiğimiz anlamı burada da doğru çalışmakta, mümin kişi imanını yaptığı bu konuşmayla da gizlemiş olmaktadır. Öyle ki; bu konuşmanın ardından Firavun bile kimseyi zorlamadığını imâ ederek kendi düşüncesine göre doğru yolu gösterdiğini dile getirmiş ve geri adım atmak durumunda kalmıştır. Mümin kişi sonraki ayetlerde devam eden konuşmasında yine kendi imanıyla ilgili bir şey söylememekte, önceki nebiler ve onların toplumlarından örnekler vererek Allah’ın herkes için geçerli olan kanunlarından bahsetmektedir.

    Sonuç olarak كتمان kitmân Kur’an’da, susarak değil gerçek dışı şeyler söyleyerek gerçeği gizlemeyi anlatmaktadır. Aşağıda göreceğimiz gibi إخفاء ihfâ ise bir şeyi içinde tutup saklama ve kimseye söylememe, açık etmeme anlamında bir gizlemedir. İki fiil arasındaki bu farkı tespit etmenin bir çok ayeti doğru anlamamızı sağladığını da örnekleri ile ilerleyen bölümlerde ele almaya çalışacağız.

    خفي Hafiye (9) Fiili ve Kur’an’ın Yüklediği Anlamı:

    Bu kökten kelimeler Kur’an’ın 31 ayetinde 34 kez karşımıza çıkmaktadır. Sözlükler kelimenin gizlemek ve açığa çıkarmak şeklinde birbirinin zıttı iki anlama geldiği bilgisini vermektedirler. Bunun dışında, gizlemek anlamındaki kullanımının أ (elif) ziyadesiyle olduğunu (if’âl bâbı أخفى), görünmek, açığa çıkmak anlamının ise أ (elif) harfi olmaksızın (sülasi mücerred خفي) kullanımında bulunduğunu da dile getirmektedirler. Buna göre خفي الشيءُ “o şey göründü, açığa çıktı” anlamındadır. Bu bağlamda أخفيت ifadesinin gizledim, خفيت ifadesinin ise gösterdim anlamına geldiğini sözlüklerden öğrenmekteyiz. Kelimenin gizleme anlamına geldiğini الخافي kelimesinin “cin” anlamına gelmesinden de anlayabilmekteyiz.(13). Kuşların kanatlarının ön kısmındaki yapıyı gizledikleri için buradaki tüylere aynı kökten الْخَوَافِي ismi verildiğini, aynı kelimenin yaprakları tarafından gizlenen hurma dalının merkezindeki yumuşak bölge için de kullanıldığı bilgisini yine sözlüklerden edinmekteyiz(14). Ne var ki; sözlüklerin, kelimenin gizlemenin zıttı olan görünme, açığa çıkma anlamına da geldiği söylemleri Kur’an’daki kullanımlarına uygun düşmemektedir. Kur’an bu kökten kelimeleri daima gizli, saklı olma anlamında kullanmaktadır(15). Kelime Arapça’da kullanılmayan bir anlamda Türkçeye de geçmiş, kişi veya meselelerle ilgili gizli şeyleri araştıranlara dedektif anlamında hafiye denmiştir.

    Kelimenin lâzım fiil olan sülasi mücerred formu خفي hafiye fiili Kur’an’da da geçmekte, hatta aşağıdaki ayette zıt anlamlısı ile kullanılarak ne anlama geldiği gözler önüne serilmektedir:

    يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَىٰ عَلَى اللَّـهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ…

    O gün onlar ortaya çıkarlar; hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz… (Mü’min 40/16)

    Ayette kelimenin “gizli kalmak, saklı kalmak” anlamında olduğu “bariz olma, ortaya çıkma”nın (بارزون) zıttı olarak kullanılmasıyla ortaya konmuştur. Aşağıdaki ayette de bu anlam nettir:

    إِنَّ اللَّـهَ لَا يَخْفَىٰ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ 

    Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (Âl-i İmrân 3/5)

    Kelimenin sır saklamak gibi saklama ve söylememe anlamında olduğu sır kelimesiyle kullanılmasından da anlaşılmaktadır:

    وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

    İster söyle ister söyleme; o sır olanı da daha gizlisini de bilir. (Tâhâ 20/7)

    Anlaşılacağı üzere Kur’an’ın bu kelimeye verdiği gizleme anlamı önceki bölümde gördüğümüz كتم keteme kelimesinden farklı bir gizlemeyi anlatmaktadır. كتم keteme kelimesinde, gizlenecek şeyin başka bir yapıya büründürülerek gizlenmesi, diğer bir deyişle gerçeğin gerçek olmayana çevrilerek gizlenmesi söz konusuyken, خفي hafiye kelimesinde gizlenecek şeyle ilgili hiçbir bilgi verilmeden, sır gibi saklanarak gizlenmesi anlamı mevcuttur. Hatta yukarıdaki ayette sırdan daha gizli olma durumu خفي hafiye kelimesinin ism-i tafdili ile anlatılmıştır. Bu da kelimenin كتم keteme kelimesinden, bahsettiğimiz şekildeki farkını ortaya koyması bakımından önemlidir.

    Kelimenin müteaddî fiil olan if’âl babındaki kullanımlarında da bu durum net bir şekilde görülebilir. Bu bâbda أخفى ehfâ halini alan fiil aşağıdaki ayette yine “sır” kelimesinin fiil hali kullanılarak tanımlanmıştır:

    …تُسِرُّونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنتُمْ…

    … Onlara karşı sevgi beslediğinizi sır olarak gizliyorsunuz, oysa ben gizlediğinizi (ihfâ ettiğinizi) de açıkladığınızı da bilirim… (Mümtahine 60/1)

    Ayette “sır olarak gizliyorsunuz” şeklinde anlam verdiğimiz bölüm تسرون tusirrûne kelimesidir. Türkçe’ye de girmiş olan sır kelimesinin fiil halidir. Bu türden bir gizlemeyi yapanlara ayetin devamında “gizlediğinizi bilirim” denirken kullanılan fiil ise ehfâ fiilidir. Böylece bir şeyi ihfâ etmenin, onu sır olarak saklamak anlamına geldiği ortaya çıknaktadır. Bir şeyin Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği şekilde gizlenmiş olduğu ifade edilirken kullanılan fiil de yine خفي hafiye fiilidir:

    فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُم مِّن قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

    Yaptıkları işlere karşılık onlar için, gözleri kamaştıran ne güzelliklerin saklandığını kimse bilemez. (Secde 32/17)

    Aşağıdaki ayette gizlenen şeyin “içinizde olan – ما في أنفسكم ma fî enfusikum” ifadesiyle dile getiriliyor olması da إخفاء ihfâ ile anlatılan gizlemenin كتمان kitmândan farklı olarak içte gizlenen, kimseye bahsedilmeyen, diğer bir deyişle saklanan şey olduğunu göstermektedir:

    لِّلَّـهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗوَإِن تُبْدُوا مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللَّـهُ…

    Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. İçinizde olanı açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker… (Bakara 2/284)

    Kur’an’da 3 ayette إخفاء ihfânın mef’ulü (mef’ul bihi veya mef’ul fîhi) نفس nefs kelimesi ile kullanılmakta ve “içte olan şeyin” gizlendiği dile getirilmektedir(16). أخفى ehfâ fiilinin geçtiği ayetlerde mef’ul olan benzer bir ifade daha vardır: 

    قُلْ إِن تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّـهُ…

    De ki; içinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir… (Âl-i İmrân 3/29)

    Ayette gizlenen şey bu kez ما في صدوركم ma fî sudurikum şeklinde dile getirilmiş ve dilimize yine “içinizde olan” şeklinde aktarılmıştır. صدور sudûr kelimesi toplam 4 ayette bu fiille ilişkili olarak kullanılmaktadır (fâil veya mef’ul)(17). Dolayısıyla خفي hafiye fiili ile anlatılan gizlemenin, içte saklanarak, gizlenen şey hakkında hiç bir bilginin verilmemesini ifade eden bir gizleme çeşidi olduğu ortaya çıkmaktadır. İçerisinde hem nefs hem sadr kelimelerinin geçtiği şu ayet ihfâ kavramının anlamının, açığa vurmadan, sadece Allah’ın bileceği şekilde gizleme olduğunu çok net olarak gösteren ifadeler taşımaktadır: 

    … يُخْفُونَ فِي أَنفُسِهِم مَّا لَا يُبْدُونَ لَكَ ۖ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا ۗ قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَىٰ مَضَاجِعِهِمْ ۖ وَلِيَبْتَلِيَ اللَّـهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ ۗ وَاللَّـهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

    … Sana açmadıklarını içlerinde gizliyor (ihfâ ediyor), “Bu iş lehimize olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Evlerinizde bile olsaydınız, öldürülecekleri yazılanlar, düşecekleri yere kadar gelirlerdi”. Bunlar, Allah’ın içinizde olanı denemesi ve kalplerinizdeki kirleri iyice gidermesi içindir. İçinizde ne olduğunu bilen Allah’tır. (Âl-i İmrân 3/154)

    Ayetteki kişilerin ihfâ ettikleri şey, مَّا لَا يُبْدُونَ لَكَ “sana açamadıkları şey” olarak dile getirilmiştir. Dolayısıyla ihfâ ile yine, hiçbir şey söylemeden gizleme anlatılmış olmaktadır. Eğer içlerinde olandan başka bir şey söyleyerek gizleme yapsalardı o zaman ihfâdan değil ketmetmekten bahsedilmesi gerekirdi.

    “Geceleyin saklanan kişi” için de yine خفي hafiye kökünden türemiş bir kelime kullanılması, ortaya koymaya çalıştığımız anlamı desteklemesi bakımından önemlidir:

    سَوَاءٌ مِّنكُم مَّنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَن جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ

    İçinizden sözü gizleyen, açığa vuran, gece saklanan ve gündüz dışarı çıkan O’nun için aynıdır. (Ra’d 13/10)

    Aşağıdaki ayetlerde ihfâ kavramı kullanılarak gizlendiği dile getirilen şeylerin tamamı gizli saklı, kimseye gösterilmeden yapılan eylemlerdir. Bu durum fiilin başkalarına hiçbir bilgi vermeden yapılan gizleme anlamında olduğunu desteklemektedir:

    إِن تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ ۖوَإِن تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ…

    Zekâtları/sadakaları açıkça verirseniz pek güzel olur! Ama fakirlere verirken gizlemeniz, sizin için daha iyidir… (Bakara 2/271)

    إِن تُبْدُوا خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُوا عَن سُوءٍ فَإِنَّ اللَّـهَ كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا 

    Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz ya da bir kötülüğü affederseniz bilin ki Allah da affedicidir, ölçü belirleyendir. (Nisâ 4/149)

    Kelimenin ortaya çıkarmadan, başkalarının bilemeyeceği şekilde saklama anlamına geldiğini net bir şekilde gösteren ayetlerden biri de En’âm Suresindedir:

    وَمَا قَدَرُوا اللَّـهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِذْ قَالُوا مَا أَنزَلَ اللَّـهُ عَلَىٰ بَشَرٍ مِّن شَيْءٍ قُلْ مَنْ أَنزَلَ الْكِتَابَ الَّذِي جَاءَ بِهِ مُوسَىٰ نُورًا وَهُدًى لِّلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا وَعُلِّمْتُم مَّا لَمْ تَعْلَمُوا أَنتُمْ وَلَا آبَاؤُكُمْ قُلِ اللَّـهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ 

    Allah’a hak ettiği ölçüde değer vermediler. “Allah hiçbir insana bir şey indirmiş değildir.” dediler. De ki “Öyleyse Musa’nın insanlar için bir nur ve bir rehber olarak getirdiği o Kitabı kim indirdi? Siz onu parşömenler haline getiriyor o parşömenlerin de bir kısmını açıp, bir kısmını gizliyorsunuz. Size de atalarınıza da bilmedikleri şeyler öğretilmiştir. Sen, “Onu indiren Allah’tır” de sonra onları daldıkları yerde bırak da oynamaya devam etsinler. (En’âm 6/91)

    Ayette Yahudilerin iddiası çürütülürken Rabbimiz, Musa Aleyhisselama indirdiği Kitabın Yahudiler tarafından parşömenlere yazıldığını şöyle bildiriyor: تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا. Burada تجعلونه tec’alûne ifdesindeki ه hu zamiri müzekker olduğundan Kitabı göstermektedir. Yani “Kitabı” parşömenler haline getirdiniz buyrulmaktadır. Devamındaki تبدونها tubdûnehâ ifadesindeki zamir ise müennestir ve çoğul olan قراطيس karâtîs (parşömenler) ifadesine döner. Yani ayete göre açılıp gösterilen ve gizlenen şey Kitap değil, Kitabın yazılı olduğu parşömenlerdir. Dolayısıyla ayette maddî bir nesnenin gösterilmesi ve bir kısmının da gizli tutulmasından bahsedilmektedir. Bu sebeple كتم keteme değil أخفى ehfâ fiili kullanılmıştır. Çünkü bir önceki bölümde öğrendiğimiz üzere كتم keteme bir gerçeği tahrif ederek, olduğundan başka şekle büründürerek gizlemektir. Bu sebeple maddi bir nesneyi ketmetmekten söz edilemez. Böylece bu ayet, أخفى ehfâ kelimesiyle dile getirilenin, “ortaya çıkarmayıp saklayarak gizleme” olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiş olmaktadır. Şu ayetler de kelimenin bu türden bir gizlemeden bahsettiğini doğrulayan ifadeler içermektedir:

    قُلْ مَن يُنَجِّيكُم مِّن ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً لَّئِنْ أَنجَانَا مِنْ هَـٰذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

    De ki; Gizlice ve yalvararak: ‘Bizi bundan kurtarırsan elbette sana karşı görevlerini yerine getirenlerden oluruz’ diye dua ettiğiniz bir sırada, sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? (En’âm 6/63)

    Ayette “gizlice” anlamı verilmiş kelime, خفي kelimesinin mastarı olan خفية hufye kelimesidir. Gerek ayette anlatılan olay, gerekse kelimenin “yalvarma” anlamına gelen تضرع tadarru kelimesiyle birlikte kullanılması, buradaki gizlemenin “içte saklama” anlamında olduğunu göstermektedir(18). Benzer bir kullanım şu ayette de görülebilir:

     إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا

    O, bir gün Rabbine gizlice seslenmişti. (Meryem 19/3)

    Zekeriyâ Aleyhisselamın dua etmesinden bahseden bu ayette de gizlice şeklinde çevrilmiş olan kelime خفيا hafiyyen kelimesidir. Burada da kelimeye yukarıda verdiğimiz anlamların doğruluğu görülmektedir. 

    Şimdi inceleyeceğimiz iki ayet ise birbirinin neredeyse aynı ifadeleri içermelerine rağmen birinde كتم keteme, diğerinde ise خفي hafiye fiilleri kullanılmıştır. Bu yüzden iki kavram arasında tespit ettiğimiz anlam farkının doğru olup olmadığını görmemiz açısından bu ayetler büyük önem arz etmektedirler. Bunlardan biri Enbiyâ Suresi 110, diğeri ise Tâhâ Suresi 7. ayetlerdir:

    إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ 

    Allah açık olan sözü bildiği gibi gizlediğinizi de bilir. (Enbiyâ 21/110)

     وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

    Sözü açıkça söylesen de O sır olanı da daha gizlisini de bilir. (Tâhâ 20/7)

    İlk ayette كتم keteme fiili kullanıldığına göre burada bahsedilen gizlemenin “gerçek bilindiği halde çarpıtılarak gerçek olmaktan çıkarılması ile yapılan gizleme” olması gerekir. Böyle olup olmadığını görebilmek için ayetin hemen öncesine bakmamız yeterlidir:

    قُلْ إِنَّمَا يُوحَىٰ إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَـٰهُكُمْ إِلَـٰهٌ وَاحِدٌ ۖ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ فَإِن تَوَلَّوْا فَقُلْ آذَنتُكُمْ عَلَىٰ سَوَاءٍ ۖ وَإِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ أَم بَعِيدٌ مَّا تُوعَدُونَ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ

    De ki; Bana, sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunmaktadır. Artık O’na teslim oldunuz mu? Yüz çevirirlerse de ki; Her şeyi size olduğu gibi bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mıdır yoksa uzak mıdır, onu ben bilmem. Allah açık olan sözü bildiği gibi gizlediğinizi de bilir. (Enbiyâ 21/108-110)

    Görüldüğü gibi gerçekler Nebî tarafından tebliğ edilmiştir. Dolayısıyla ayette bundan sonra yapılacak gizlemenin ketmetmek olacağı ifade edilmekte, yani gerçeğin bozulup gerçek dışı bir hale getirilmesiyle gizlenmesinin vurgulandığı anlaşılmaktadır. Bu ayetin benzeri olan Tâhâ 7. ayette ise أخفى ehfâ ifadesine yer verilmiştir. Öncesi ile okunduğunda konunun yukarıdaki ayetten farklı olduğu görülür: 

    الرَّحْمَـٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىٰ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَىٰ وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

    Rahman, yönetimin başına geçmiştir. Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. İster söyle ister söyleme; o sır olanı da daha gizlisini de bilir. (Tâhâ 20/5-7)

    Bu ayetlerde Yüce Allah’ın özellikleri dile getirilmekte, en gizli olan şeyin bile Allah’a gizli kalmayacağı ortaya konmaktadır. Dolayısıyla bu ayette gizli olma ile ilgili olarak خفي hafiye kökünden bir ifadenin kullanılması, kelimenin Kur’an’da “bir şeyin hiçbir şekilde anılmayarak saklı tutulması” anlamında kullanıldığını göstermektedir. Böylece birbirlerine çok benzeyen iki ayette aynı anlam için neden iki farklı kelime kullanıldığı da netlik kazanmaktadır. Tâhâ 7. ayetteki kullanımın bir benzerini kelimenin hem sülasî hem de if’âl bâbının kullanıldığı şu ayette de görmekteyiz:

    رَبَّنَا إِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفِي وَمَا نُعْلِنُ ۗ وَمَا يَخْفَىٰ عَلَى اللَّـهِ مِن شَيْءٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ

    Rabbimiz! Biz neyi gizlesek ve neyi açığa vursak sen bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (İbrahim 14/38)

    Bu ayette de bir şeyi “ihfâ” etmek “tamamen saklamak”, bir şeyin Allah’a “hafiy” kalmıyor olması da “saklı” kalmıyor olması anlamındadır. Dolayısıyla bu fiille kitmân’dan tamamen farklı bir gizlemeden, bir şeyi saklamaktan, hiç ortaya çıkarmamaktan bahsedilmektedir. Kelimenin saklı tutma, hiçbir şekilde ortaya çıkarmama anlamını görebileceğimiz önemli ayetlerden biri de kadınların örtünmelerinden bahseden Nûr Suresi 31. ayetin son bölümüdür:

    …وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ…

    …Gizledikleri güzellikleri bilinsin diye ayaklarını farklı şekilde yere basmasınlar… (Nûr 24/31)

    Buradaki gizlemenin de كتم keteme ile değil أخفى ehfâ fiili ile dile getirilmiş olması iki kelime arasındaki anlatmaya çalıştığımız farkı net şekilde ortaya koymaktadır. Kadınların güzelliklerinin saklı, kapalı olması gerektiği için bu kelime tercih edilmiştir.

    Sonuç itibariyle  خفي hafiye kelimesiyle dile getirilen gizleme fiilinin كتم keteme kelimesiyle anlatılandan çok farklı olduğu görülmektedir. كتم keteme kelimesinde gizlenecek şeyin başka şekle büründürülmesi ve böylece asıl olması gereken halinin görülmesinin engellenmesi anlamı varken خفي hafiye kelimesinde gizlenen şeyin hiç söylenmeyerek içte saklanması anlamı bulunmaktadır. Aradaki bu farkın görülmesi ve gözetilmesi pek çok ayeti daha doğru anlamamıza sebep olmaktadır. Şimdi de bu ayetler üzerinde duralım:

    كتمان Kitmân ve إخفاء İhfâ Arasındaki Farkı Gözetmenin Etkileri: 

    Anlamı Türkçe’ye mecburen “gizleme” olarak aktarılan bu iki kavramla ilgili olarak Kur’an’dan tespit ettiğimiz ince fark gözetildiğinde, bu kelimelerin geçtiği bir takım ayetleri daha doğru ve daha detaylı bir biçimde anlamamız mümkün olmaktadır:

    1. Tâhâ Suresi 15. Ayet:

    إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَىٰ كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَىٰ

    O saat, herkesin gösterdiği gayretin karşılığını görmesi için mutlaka gelecektir. Neredeyse onu saklı tutacaktım. (Tâhâ 20/15)

    Kur’an’da الساعة ifadeleri “o saat” anlamına gelir ve bizim kıyamet kopması dediğimiz, yeryüzünde yaşamın son bulacağı son an için kullanılır. Bu ayette Rabbimiz gizleme, saklı tutma anlamında إخفاء ihfâ ifadesini kullanmıştır. Kelimenin önceki bölümde tespit ettiğimiz anlamı gereği Rabbimiz, neredeyse o saatle ilgili hiçbir bilgi vermeyecektim buyurmaktadır. Burada إخفاء ifadesinin “neredeyse” anlamına gelen أكاد ekâdu ifadesiyle birlikte kullanılması خفي kelimesinin tamamen saklı tutma anlamına geldiğinin bir diğer delilidir. Zira Rabbimiz o saatin zamanını bildirmemesine rağmen onunla ilgili Kur’an’da pek çok bilgi vermiştir. Hatta الساعة ifadesiyle o son saatten bahsetmiş olması bile bunun tam bir gizleme olmadığını, “neredeyse” gizlenmiş olduğunu gösterir. Dolayısıyla ayetten, “o son saatle ilgili hiçbir bilgi vermeyecektim ama onun mutlaka geleceği bilgisini vererek tamamen إخفاء ihfâ etmedim” buyurulduğu anlaşılmaktadır. 

    خفي kelimesinin bu anlamı Kur’an’dan tespit edilmediği için tefsir ve meallerde bu ayete anlam vermekte sıkıntı çekildiği net bir şekilde görülebilir. Birkaç meale kısaca göz atmamız gerekirse:

    “Herkese uğraştığının karşılığı gösterilsin diye, zamanını neredeyse kendimden bile gizli tutacağım kıyamet mutlaka gelecektir.”(19)

    Bu mealde ayette belirtilmediği halde gizlenen şeyin, kıyametin kopacağı “vakit” olduğu belirtilmiş. Oysa ayette o saatin vaktinden bahsedilmemektedir. Kaldı ki Kur’an’da son saatin vakti zaten belirtilmemiştir. Kıyametin ne zaman kopacağı zaten gizlidir. Dolayısıyla zaten gizlenmiş bir şey için “neredeyse gizleyecektim” ifadesini kullanmak anlamsızdır. Bu sebeple meale ayrıca yine ayette olmayan “kendimden bile” ifadesi eklenmiştir. Ancak Allah’ın bir şeyi neredeyse kendinden bile gizli tutması ile ne anlatılmak istendiği mechuldür. Kısacası أخفى ehfâ fiiline Kur’an’ın verdiği anlam bilinmediği için ayete meal verilememiş, ayetin metninde olmayan birçok eklemeler yapılmak zorunda kalınmıştır. Bir diğer meal şöyledir:

    “Vaktini sizden gizlemiş olduğum kıyâmet, herkese yapıp ettiklerinin karşılığı en âdil biçimde verilmesi için, mutlaka gelip çatacaktır!”(20)

    Bu mealde de gizlenen şeyin kıyametin “vakti” olduğu belirtilmiş. Oysa ayette vakitle ilgili bir kelime geçmemektedir. Ayrıca ayetteki “neredeyse أكاد” ifadesi mealde yer almamıştır. Çünkü o takdirde zaten vakti bilinmeyen bir şeyin “neredeyse gizlenmiş” olmasının ne demek olduğu sorusu gündeme gelecektir. Bir başka meale bakalım:

    “Kıyamet gelmektedir. Herkes kendi işlediğinin karşılığını alsın diye neredeyse onu gizleyeceğim.”(21)

    Bu mealde, bir çok mealde rastladığımız başka bir hata göze çarpmaktadır. Ayetteki لتجزى lituczâ ifadesinde yer alan sebep bildiren ل harfi “onu gizleyeceğim” cümlesinin sebebi sayılmıştır. Böylece kıyameti gizlemenin sebebi “insanların yaptıklarının karşılığını almaları” olarak ortaya konmuştur. Böyle bir cümle hiçbir anlam ifade etmez. Oysa ayetteki “neredeyse gizleyeceğim” ifadesi bir ara cümledir. Devamında gelen cümle kıyametin neden mutlaka geleceğini açıklamaktadır, neden gizlendiğini değil. Ayrıca bu mealde de “neredeyse” anlamına gelen أكاد ekâdu ifadesinin karşılığı yoktur; ayette olan bir kelime, daha önce anlattığımız sıkıntıları doğuracağı için meale yansıtılmamıştır. Bir diğer meal şöyledir:

    “Çünkü, her ne kadar son saati (herkesten) gizli tutmuşsam da, herkese çabasının karşılığı verilsin diye Son Saat kesinlikle gelecektir.”(22)

    Yukarıdaki meal için söylediklerimizin tamamı bu meal için de geçerlidir. İlaveten burada “her ne kadar” ifadesi bulunmaktadır; ancak bu ifadenin ayette bir karşılığı yoktur. Ayetteki ifade “neredeyse” anlamındadır. Son olarak ayete bir de şu şekilde meal verilmektedir:

    “Elbet gelecek kıyamet saati. Neredeyse açıklayasım geliyor onun vaktini. Ta ki her kişi bulsun orada bütün yapıp ettiğini, işlerinin karşılığını.”(23)

    Hatırlanacağı üzere sözlüklerde, خفي hafiye kelimesinde gizleme ve açığa çıkarma şeklinde birbirinin zıttı iki anlamın olduğuna dair bilgiler bulunduğunu ifade etmiş, ancak bunun Kur’an’da bir örneğinin bulunmadığını, Kur’an’da bu kelimenin sadece gizleme anlamında kullanıldığını belirtmiştik. İşte sözlüklerdeki bu bilgiden dolayı yukarıdaki gibi bazı mealler kelimeye gizlemenin zıttı olan açıklama anlamı vermişlerdir. Yukarıdaki mealde gizlenen şey kıyamet saati olarak anlaşıldığı için zaten gizli olan bir şey için de neredeyse gizleyecektim demek saçma olacağından أخفيها uhfîhâ ifadesine açıklama anlamı verilmiştir. Kelimenin bu anlama da geldiğini söyleyen sözlüklerden biri olan Mekayîs’ul Luğa’da şu ifadeler yer almaktadır:

    وَيُقَالُ خَفَيْتُ [الشَّيْءَ] بِغَيْرِ أَلِفٍ، إِذَا أَظْهَرْتَهُ. وَخَفَا الْمَطَرُ الْفَأْرَ مِنْ جِحَرَتِهِنَّ: أَخْرَجَهُنَّ. وَيُقْرَأُ عَلَى هَذَا التَّأْوِيلِ: {إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا} [طه: 15] أَيْ أُظْهِرُهَا.

    “Bir şeyi ‘gösterdiğini’ söyleyeceksen أ harfi olmadan خفيت الشيء denilir. Nitekim خَفَا الْمَطَرُ الْفَأْرَ مِنْ جِحَرَتِهِنَّ ‘yağmur fareleri yuvalarından çıkardı’ derken de خفا kullanılmıştır. Tâhâ 15. ayet bu tevil üzere okunur. Yani ‘neredeyse ortaya çıkaracağım’ demektir.”(24)

    Sözlükteki bu ifadeler kendi içerisinde tutarsızlık arz etmektedir. Çünkü başta kelime eğer أ harfi olmaksızın, yani خفي hafiye şeklinde kullanılırsa zıttı olan gösterme anlamına da gelebildiği söylenmektedir. Ancak devamındaki Taha 15. ayeti bu şekilde okumaya yönelik öneri başta söylenenle tezat oluşturmaktadır. Çünkü ayetteki ifade kelimenin elifsiz hali olan sülasi mücerred formu değil, elifli olan if’âl bâbıdır. Yani ayetteki kelime خفي hafiye değil, أخفى ehfâ kelimesidir. Dolayısıyla ayetteki kelimenin sözlüğün kelimeye verdiği anlama göre de gösterme anlamında olması imkansızdır.

    Sonuç olarak خفي hafiye kelimesini Kur’an’dan öğrenip yine gizleme anlamına gelen كتم keteme kelimesiyle hangi yönlerden ayrıldığını doğru tesbit ettiğimiz zaman Tâhâ Suresi 15. ayete anlam verirken bu sıkıntıları çekmemize gerek kalmamakta, ayetin meali net bir şekilde ortaya çıkmaktadır:

    إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَىٰ كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَىٰ

    O saat, herkesin gösterdiği gayretin karşılığını görmesi için mutlaka gelecektir. Neredeyse onu saklı tutacaktım. (Tâhâ 20/15)

    Ayette أخفيها uhfîhâ denilerek “açıklamama, saklı tutma” anlamındaki gizleme dile getirilmiştir. Son saat (kıyametin kopması) ile ilgili Kur’an’da vakti dışında pek çok bilgi verilmiştir. Yani olay tamamen saklı tutulmamıştır. Bu sebeple “neredeyse” ifadesine yer verilip konuyla ilgili bazı bilgilerin verildiği bunlar da verilmeseymiş konunun neredeyse ihfâ edilmiş olacağı dile getirilmiştir.

    2. Ahzâb Suresi 37. ayet:

    Ahzâb Suresi’nin 4 ve 5. ayetlerinde evlatlıkların, onları evlat edinenlerin öz çocukları olmadıkları dolayısıyla bu bilginin o çocuklardan gizlenmemesi gerektiği, onlarla olan hukukumuzun öz çocuğumuzla aynı olmayacağı dile getirilmektedir. Nebîmiz bu ayetlerden dolayı evlatlığı Zeyd’e eşini boşamamasını söylemektedir. Çünkü eğer boşarsa Rabbimizin kendisini Zeyd’in boşadığı eşi Zeynep validemizle evlendirerek örnek yapacağını anlamıştır. Bu sebeple aynı surenin 37. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

    وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّـهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّـهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّـهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّـهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ ۖ فَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّـهِ مَفْعُولًا

    Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kişiye: “Eşini bırakma, Allah’tan kork” diyordun ama aslında insanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun. Oysa doğru olan Allah’tan çekinmendir. Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu seninle evlendirdik. Bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın. Allah’ın buyruğu yerine gelmiştir. (Ahzâb 33/37)

    Burada Nebîmizin içinde gizlediği şey eğer Zeyd eşini boşarsa Allah’ın Zeyd’in boşadığı eşi Zeynep validemizle kendisini evlendireceği ve bunun olmasını insanların tepkilerinden dolayı istememesidir. Buna karşın Rabbimiz insanlardan değil, Allah’tan çekinmesi gerektiğini belirtmekte hatta 40. ayette Nebîmizin ne Zeyd’in ne de başka bir erkeğin öz babası olmadığını söylemektedir. Dolayısıyla ayetten de görüleceği üzere Yüce Allah, bir müminin evlatlığının boşadığı karısı ile evlenebileceğini Nebîmizi Zeynep validemizle bizzat kendisi evlendirerek göstermiştir.

    Ayette Nebîmizin içinde gizlediği şey أخفى ehfâ fiili ile dile getirilmiştir. Buradan da nebîmizin içindeki bu endişeden hiç kimseye bahsetmediğini anlamamız gerektiğini bu kelimeye Kur’an’da verilen anlamdan dolayı görmüş oluyoruz. Zaten ayette “içinde gizliyordun” denmesi ve konunun insanlara anlatılabilecek türden bir konu olmaması da kelimede bu anlamın olduğunu göstermektedir. 

    Gelenekte ise bu ayet Nebimizin Zeynep validemizi sevdiği ama toplumdan korktuğu için bunu söyleyemediği o yüzden de Zeyd’e “eşini boşama!” diyerek sevgisini gizlediği şeklinde yorumlanmaktadır(25). Yani bu söyleme göre Nebîmizin gizlediği şey Zeynep validemize olan sevgisidir. Bu yorumun ayetin iç bütünlüğüne, öncesi ve sonrasına uygun olmadığını söylemeye gerek bile yoktur. Ayrıca incelediğimiz konu bakımından da ayetin bu şekilde anlaşılması imkansızdır. Çünkü Nebimizin evlatlığı Zeyd’e “eşini boşama!” diyerek Zeynep validemize olan sevgisini gizlemesi أخفى ehfâ fiiliyle anlatılamaz. Bir şeyi gerçeğinden başka bir şey söyleyerek gizleme, Kur’an’da, yukarıda da gördüğümüz gibi, كتم keteme fiili ile dile getirilmektedir. Yani geleneğin söylediği gibi olsaydı ayette تخفي tuhfî değil تكتم tektum ifadesinin kullanılması gerekirdi.

    3. Bakara Suresi 33. Ayet:

    Gizleme eylemini dile getirmek için كتم keteme fiilinin tercih edildiği bir diğer ayet de Bakara Suresi 33. ayettir. Neden bu tercihin yapıldığını sorarak ayeti değerlendirmemiz, ilgili ayetlerden yeni bilgiler edinmemizi sağlaması açısından önemlidir:

    قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَائِهِمْ ۖ فَلَمَّا أَنبَأَهُم بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

    Bunun üzerine Allah, “Âdem! Meleklere şunların isimlerini söyle!” dedi. Âdem onlara o isimleri söyleyince, “Size dememiş miydim, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim. Neyi açığa vurduğunuzu, içinizde neyi gizlediğinizi de bilirim.” dedi. (Bakara 2/33)

    Ayette gizleme olarak dilimize aktarılan ifade كتم keteme fiiliyle dile getirildiğine göre, buradaki gizlemenin gerçeği farklı biçimde dile getirerek gizleme olması gerekir. O halde melekler içlerinde olanı, ondan farklı bir şey söyleyerek gizlemektedirler. Bir başka deyişle melekler her ne söylüyorlarsa, o söyledikleri şey içlerinde olandan farklıdır. O halde öncelikle meleklerin bu gizlemeyi (ketm) yapabilmeleri için ne söylediklerine bakmamız yerinde olacaktır. Ayeti, konunun başlangıcı olan 30. ayetten itibaren okuduğumuzda meleklerin iki kez konuştuklarını görmekteyiz:

    وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً ۖ قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ ۖ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

    Bir gün Rabbin meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif varlık oluşturuyorum.” dedi. Melekler, “Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı oluşturuyorsun? Ama sen her yaptığını güzel yaptığın için sana boyun eğer, seni takdis ederiz” dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi. (Bakara 2/30)

    Meleklerin ilk konuşması bu ayettedir ve görüldüğü gibi Rabbimizin muhalif bir varlık oluşturmasına kendi bilgilerince tepki göstermiş, hemen arkasından geri adım atmışlardır. Sonraki ayetlerde meleklerin ikinci konuşması yer alır:

    وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَـٰؤُلَاءِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۖ إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

    Âdem’e varlıkların isimlerini (neye yaradıklarını) öğretti, sonra onları meleklere gösterdi: “İddianızda haklıysanız bana şunların isimlerini söyleyin!” dedi. Melekler, “Biz sana boyun eğeriz, bizde senin öğrettiğin dışında bilgi olmaz. Her şeyi bilen ve kararları doğru olan Sensin.” dediler. (Bakara 2/31-32)

    Bunları söyleyen meleklerin içerisinde, kendisi de bir melek olan İblis de bulunmaktadır. Bundan sonraki ayette Rabbimiz meleklerin ketmederek bir şeyler gizlediklerini söylediğine ve ketmetmek de bir şey söyleyerek asıl olanı gizlemek olduğuna göre, meleklerin bu sözleri içlerinde olandan farklı olmalıdır. Meleklerin itirazları yeryüzündeki yeni varlığın muhalif yapıda olmasınadır. Bu itirazlarında diretmemelerine karşın Rabbimiz ilk insana meleklerde olmayan eşyanın bilgisini öğretmiş, böylece muhalif yapısını bu bilgiyle kontrol edebileceğini dile getirmiştir. Melekler her iki söylemlerinde de Allah’a boyun eğdiklerini söylemelerine rağmen Allah bir şeyler ketmettiklerini söylemektedir. Dolayısıyla bu ketmin detaylarını meleklerin itirazında aramamız gerekir. Kısacası meleklerin boyun eğdiklerini söylemelerine rağmen yeryüzünde kan dökecek ve bozgunculuk yapacak bir varlık oluşturmanın doğru olmadığını düşünmeye devam ettikleri ortaya çıkmaktadır. Ancak önemli olan içlerinde ne düşündükleri değil, “Allah bir şey yapıyorsa mutlaka doğrudur” şeklinde tavır takınıp teslim olmalarıdır. Bu sebeple Rabbimizin “ketmettiğinizi biliyorum” dediği ayetin hemen ardından, meleklerin Allah’ın emrine teslim olup olmadıklarını test edecek olan Adem’e secde emri gelmektedir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ 

    Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

    Özetle, melekler içlerinde olanı, farklı şeyler dışa vurarak ketmetmişlerdir. Rabbimiz içlerinde düşündükleri şekilde mi tavır takınacaklar, yoksa emrine boyun mu eğecekler diye melekleri sınamak için onlara Adem’e secde etmeleri emrini vermiştir. Melekler emri ‘eğer Sen emrediyorsan biz ne düşünürsek düşünelim senin emrine uyarız’ anlamına gelecek şekilde yerine getirmişlerdir. İblis’in böyle yapmamış olması da meleklerin içlerinde neyi ketmettikleri ile ilgili olarak ipucu vermektedir: 

    …قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

    … “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın onu balçıktan yarattın” dedi. (A’râf 7/12)

    Anlaşılacağı üzere melekler de içlerinde kendilerinin muhalif bir varlıktan daha iyi olduklarını düşünüyor olmalılar. Ancak bu düşüncelerini eyleme dökmeyip Allah’ın emrine karşı direnmemiş, ‘Allah bir şey yapıyorsa bizim düşüncemizin önemi yok, O ne yaparsa doğrudur’ diyerek O’nun emrine uymuşlardır. Zaten başta dile getirdikleri hamd ve tesbih de bu anlama gelir. İblis ise içindekini” eyleme dökmüş, Adem’den üstün olduğunu iddia etmiştir. O düşüncesini ketmetmeyi sürdürmemiş, Allah ne yapıyorsa doğrudur dememiş, kendi düşüncesini Allah’ın emrinin önüne geçirmekte diretmiştir. Bu sebeple Bakara 34. ayette İblis için أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ “direndi ve büyüklendi” ifadeleri kullanılmıştır. İblis’in direndiğinin belirtilmesi, içinde olanı eyleme dökerek Allah’a rağmen bildiğini okumasını vurguluyor olmalıdır. Hatta İblis’in şu ifadeleri gerçekte düşüncesinin ne olduğunu göstermesi bakımından önemlidir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَـٰذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ …

    Bir gün meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik; hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. “Çamur olarak yarattığına secde mi ederim?” dedi. Sonra ekledi: “Ne yaptığının farkında mısın? Benden üstün tuttuğun bu mu?… (İsrâ 17/61-62)

    Bu ayetlerde Allah’a karşı böylesine ağır ifadeler kullanan İblis secde emrinin öncesinde meleklerle beraber Allah’a hamd ve tesbih ettiğini söyleyen meleklerden biridir. Yani içindeki bu düşünceleri farklı sözlerle ketmetmiştir. Adem’e secde emri gelince meleklerden farklı olarak içindeki düşünceleri açığa vurmuş ve eyleme dökmüştür. 

    Görüldüğü gibi Bakara Suresi 33. ayette neden أخفى ehfâ değil de كتم keteme fiilinin tercih edildiğini sorduğumuzda Kur’an’dan aldığımız cevaplar, konuyla ilgili detaylı bilgi edinmemizi sağlamıştır. Bu ayetlerde de görüldüğü gibi imtihan Allah’ın emrine uyup uymama imtihanıdır. Allah’ın emirlerinin sebeplerini sorgulamak kullara düşmez. Örnek vermek gerekirse abdestin sebebini hiçbir zaman anlamayabiliriz. Buna rağmen Allah emrettiği için namazı abdestsiz kılamayız. Teslim olmak budur.

    4. Maide Suresi 15. Ayet:

    Çalışmamızın giriş bölümünde Bakara 174 ve Mâide 15. ayetlerdeki gizleme kelimelerinin Arapça metinde iki farklı kelime olduğuna dikkat çekmiştik. Bakara 174. ayeti yukarıda inceledik. Bir arada olmaları için burada bir kez daha görelim:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۙ أُولَـٰئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللَّـهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyen (ketmeden) ve karşılığında geçici bir menfaat elde edenler, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Hak ettikleri acıklı bir azaptır. (Bakara 2/174)

    Şimdi de Mâide 15. ayeti görelim ve farklı kelime tercihinden ne sonuç çıkarmamız gerektiğini tespit etmeye çalışalım:

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ ۚ قَدْ جَاءَكُم مِّنَ اللَّـهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ

    Ey Ehl-i Kitap! Size, Kitap’tan gizlediğiniz (ihfâ ettiğiniz) birçok şeyi ortaya çıkaran, birçoğuna da dokunmayan Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. (Mâide 5/15)

    Bakara 174. ayetin aksine burada Kitaptan gizleme ifadesi كتمان kitmân ile değil, إخفاء ihfâ ile dile getirilmiştir. Ayrıca bu ayette gizlemeyi yapanlar önceki Kitapların uzmanları anlamına gelen ehl-i Kitap’tır. Bu ayette Bakara 174’ün aksine gizlemenin cezasından değil, Kur’an tarafından ortaya çıkarılmasından bahsedilmektedir. Burada ihfâ’nın kullanılmasından Kitabın hükümlerinin değil, bizzat maddesel olarak kendisinin yani bazı bölümlerinin saklandığı, gizlendiği anlaşılmalıdır. Nitekim خفي hafiye fiilinin Kur’an’daki kullanımlarını incelediğimiz önceki bölümde En’âm Suresi 91. ayeti okumuş ve buradaki gizlemenin de (ihfâ) bizzat Kitabın yazılı olduğu materyal dile getirilerek anlatıldığını görmüştük. Dolayısıyla إخفاء ihfâ’dan bahsedilmesi bu ayette de Kitabın belli bölümlerinin ortaya çıkarılmayarak saklandığını göstermektedir. Böylece Mâide 15 ve Bakara 174. ayetler ihfâ ve kitmân farkını görmemizi sağlayan ayetlerden ikisi olması bakımından önem kazanmaktadır.

    Ayette gizlenen kısmın bir çoğunu Kur’an’ın ortaya çıkardığı belirtilirken bir çoğunu da affettiğinin söylenmesi, saklanan bölümün bizim için artık bir bağlayıcılığı olmadığını dile getirmektedir. Bakara 106. ayetteki misliyle nesih devreye sokulduğunda önceki kitaplardan gizlenen bölümün Allah’ın gerekli gördüğü kısmının zaten Kur’an’da olduğunu söylemek mümkündür. 

    Mâide 15’te Bakara 174. ayetten farklı olarak bir cezalandırmadan bahsedilmemesi de önemlidir. Ayette Kur’an’ın önceki Kitaplardan gizlenen kısmın çoğunu zaten ortaya çıkardığı söylenmektedir. Dolayısıyla ihfâ eylemi sonuçsuz kalmıştır. Kur’an’ın gelmesiyle artık ihfâ’nın sürdürülmesi mümkün değildir. Ketm ise insanlara gerçek dışı olan bilgiyi gerçekmiş gibi sunmak olduğundan büyük vebali olan bir eylemdir. 

    5. Bakara Suresi 228. Ayet:

    Kur’an’da boşanma konusu tek taraflıdır. Erkek eşini eşi istemese de boşar, buna talâk denir. Aynı şekilde kadın da eşini eşi istemese de boşayabilir buna da iftidâ denir. Kur’an’da talâkın nasıl olması gerektiği detaylarıyla anlatılır. Buna göre talâk işlemi, erkeğin eşiyle 3 âdetten temizlenme dönemi kadar ilişkiye girmemesini gerektiren bir süreçtir. Bu durum Bakara Suresi 228. ayette bildirilirken, kadının “Allah’ın rahimde yarattığını gizlemesi”nin helal olmadığı كتم keteme fiili ile anlatılmıştır:

    وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ ثَلَاثَةَ قُرُوءٍ ۚ وَلَا يَحِلُّ لَهُنَّ أَن يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللَّـهُ فِي أَرْحَامِهِنَّ إِن كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللَّـهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ۚ وَبُعُولَتُهُنَّ أَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ فِي ذَٰلِكَ إِنْ أَرَادُوا إِصْلَاحًا…

    Kocaları tarafından boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç kur’ (temizlik dönemi) beklerler. Allah’a ve ahiret gününe inanmışlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri helâl değildir. Kocaları arayı düzeltmek isterse, bu süre içinde onlara dönme hakları vardır… (Bakara 2/228)

    Bu süre zarfında kadın evden ayrılmaz ve onun iddet denilen 3 temizlik dönemini sayma görevi de erkeğe verilmiştir:

    يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ ۖ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ…

    Ey Nebî! Eşlerinizi boşadığınızda iddetleri içinde boşayın ve iddetlerini sayın Rabbiniz Allah’tan çekinin de açık bir fuhuş yapmamışlarsa onları evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar… (Talâk 65/1)

    Erkek talâk uyguladığı eşine âdet döneminin başlayıp başlamadığı veya bitip bitmediği ile ilgili sorular sormak ve onun vereceği cevaba göre süreci takip etmek durumundadır. Bakara Suresi 228. ayette kadınların talâk sırasında bekleyecekleri sürenin 3 temizlik dönemi olduğu belirtildikten sonra Allah’ın rahimlerde yarattığı ile kast edilen şey kadının hamile olup olmaması değil, âdet görüp görmeme durumudur. Zira hamileliğin anlaşılması için 3 ay beklemek gerekmez. Ayrıca hamilelikte hiç âdet görülmeyeceğinden 3 temizlik dönemi denmesinin de anlamı olmaz. 

    Erkeğin iddet süresini sayması sırasında kadın boşanmayı istemediğinden, süreci uzatmak ve zaman kazanmak için âdet görüp görmemesiyle ilgili olarak kocasına yanlış bilgi verebilir. Bir konuda yanlış bilgi vererek doğruyu gizlemek Kur’an’da كتم keteme fiiliyle ifade edildiğinden Bakara 228. ayette gizleme ifadesi bu fiille dile getirilmiştir. Zaten âdet görme gibi sürekli gerçekleşen doğal bir olayın ihfâ edilerek saklanmasından bahsedilemez. Ancak ketmedilerek zamanı ve durumu ile ilgili yanlış bilgi verilebilir. Bu sebeple ayette كتم keteme fiili kullanılmıştır. Bu durum incelediğimiz iki fiil arasında, ortaya koymaya çalıştığımız şekilde bir anlam farkı olduğunu göstermektedir.

    Sonuç

    Her ikisi de gizlemek anlamına gelen كتمان kitmân ile إخفاء ihfâ kavramları arasında temelde önemli bir fark bulunduğu Kur’an’da bu kavramların kullanımından ortaya çıkmaktadır. Kitmân, yani bir şeyi ketmetmek, Kur’an’da o şeyi farklı bir hale büründürerek gizlemek anlamına gelmektedir. Buna göre bir gerçeği ketmeden kişi, yerine başka bir şeyi gerçek olarak tayin etmekte ve insanlara sunmaktadır. İhfâ ise Kur’an’da bir şeyi hiç söylememek, ortaya çıkarmamak, saklı tutmak anlamında kullanılmaktadır. 

    Kur’an’daki kitmân, iki aşamalı bir gizlemedir. Bir şeyi ketmetmek için önce onu bozmak, sonra da bozulmuş halini gerçek olarak sunmak gerekir. Bu sebeple özellikle Allah’ın Kitabının ketmi, Kitabı iyi bilenlerin bilmeyenler için uyguladığı bir gizleme yöntemidir. Bundan dolayı, Bakara 159 ve 174. ayetlerde görüldüğü gibi, cezası çok büyüktür. Ayrıca önceki kitapların ihfâsından bahsedilirken Kur’ân’ın ihfâsından bahsedilmemekte, sadece ketmedilmesi konu edilmektedir. Çünkü Kur’an elimizdedir, onu ihfâ ederek ortaya çıkarmamak, saklamak ve kimseye göstermemek mümkün değildir. Buna rağmen Kur’an’ın ketmi mümkündür; yani ayetlerin metni deil ama anlamları bilenler tarafından değiştirilebilir veya bilinçli olarak yanlış hükümler çıkarılıp gerçekmiş gibi sunulabilir.

    Her iki fiilin mef’ullerini incelediğimizde de aralarındaki bu belirgin fark görülebilmektedir:

    Kitmân’ın mef’ulleri: el-hakk, şahitlik, Allah’ın indirdiği açık belgeler, rehber ve Allah’ın Kitap’tan indirdiği, Allah’ın rahimlerinde yarattığı, kalplerinde olan, el-Kitab, Allah’ın ikramından verdiği, söz, imân. 

    Bütün bu kavramların ketmedilerek gizlenmesinden bahsedilmektedir. Yani olması gereken hallerinden farklı hallere çevrilip yanlış bilgiler verilerek gizlenmektedirler. Mesela el-Hakk şeklinde ifade edilen Allah’ın Kitabındaki gerçeğin gizlenmesi geçtiği 3 ayette de sadece كتم fiili ile dile getirilmektedir. Üstelik bu ayetlerin tamamında “bile bile” ifadesi kullanılarak ketmin bilinçli yapıldığı vurgulanır. Bu ifade ihfâ ile hiç kullanılmaz. Sadece bu durum bile ketmin bir çarpıtma yaparak gizleme olduğunu görmemize yeterlidir. 

    İhfânın mef’ulleri: Sadakalar, içinizde olan, şey, sana açıklamadıkları şeyler, hayır, Kitaptan olan, parşomenler, Son Saat, ziynetleri, Allah’ın açığa çıkaracağı şey. 

    İhfâ edilerek gizlenenler ise başkalarına konuyla ilgili hiçbir şey sezdirmeme eylemine konu olacak şeylerdir. Mesela iyliğin, verilen sadaka ve zekatların, kadınların vücutlarındaki örtülmesi gereken yerlerin gizlenmesi için hiçbir yerde ketmetmekten bahsedilmez, bu türden gizlemeler daima ihfâ ile dile getirilmektedir. Yine insanın sadece kendisinin bileceği şekilde içinde gizlediği şeyler için de bu fiil kullanılmaktadır. 

    Bu iki kavramı Türkçe’ye aktarırken de arada bir fark olduğunu belirtecek kelimeler bulmamız gerekir. Bizde, kelimelerin ortaya koymaya çalıştığımız farklarını en iyi yansıtan ifadelerin كتم keteme fiili için gizleme, أخفى ehfâ fiili içinse saklama, saklı tutma ifadeleri olduğu kanaati hasıl olmuştur. 

    Bu iki kavrama Kur’an’da yüklenen anlamın sözlüklerle örtüşmemesi de ayrıca önem arzeden bir durumdur. Birbirleriyle yakın anlamları olan kelimeler insanlar arasında birbirlerinin yerine kullanılabilir ve aralarındaki ince farklar gözetilmeyebilir. Hatta böylece kelimeler arasındaki bu ince farklar zamanla kaybolabilir. Nitekim Türkçe’de de saklamak ve gizlemek kelimeleri birbirlerinin yerine kulllanılabilmekte, sanki eş anlamlı kelimelermiş gibi muamele görebilmektedirler. Oysa hiçbir dilde mutlak olarak eşanlamlı kelime yoktur. Dolayısıyla üzerinde düşünüldüğünde gizlemek ile saklamanın birçok yönden birbirlerinden farkları olduğu rahatça görülebilir. İşte kitmân ve ihfâ kavramları da böyledir. Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olarak orijinal haliyle elimizde olması, kelimelerin anlamlarında insanlar tarafından meydana getirilmiş aşınmaların tespit edilebilmesini sağlamaktadır. Rabbimiz kelimeleri hangi anlamlarda kullandığını bizzat kendisi tarif etmektedir. Dolayısıyla bu çalışmada incelediğimiz iki kavrama sözlüklerin Kur’an’dakinden farklı anlamlar yüklemiş olması, hatta her ikisini eşanlamlı olarak görmeleri Kur’an kavramlarını Kur’an’dan öğrenmenin önemini ve sözlüklerin rolünün ancak yardımcı kaynak mesabesinde olduğunu göstermesi bakımından örnek teşkil etmelidir.

    Erdem Uygan

    (1) Ahzâb 33/38

    (2) كتم fiilinin mastarı

    (3) خفي fiilinin if’âl bâbı olan أخفى fiilinin mastarı. Arapça bilmeyenler için belirtmemiz gerekir ki bu kelimedeki “h” harfi Türkçe’deki yumuşak h harfi değil, sert “h” harfidir. Latin harfleri ile “kh” şeklinde de yazılabilir, ancak metni okumada kolaylık sağlanması için bu yazım tercih edilmemiştir.

    (4) Mekâyîs’ül-Luğa كتم maddesi

    (5) el’Ayn

    (6) Bkz. TDK Sözlük

    (7) Bkz: Âl-i İmrân 3/81, A’râf 7/157

    (8) Ayetlerden anlaşılacağı üzere burada gizlenen iman Allah’a olan iman değil, Musa Aleyhisselamın Allah’ın nebî olan rasulü olduğuna imandır.

    (9) Arapça bilmeyenler için belirtmemiz gerekir ki bu kelimedeki “h” harfi Türkçe’deki yumuşak h harfi değil, sert “h” harfidir. Latin harfleri ile “kh” şeklinde de yazılabilir, ancak metni okumada kolaylık sağlanması için bu yazım tercih edilmemiştir.

    (10) Mekâyîs’ül-Luğa خفي maddesi

    (11) a.g.e

    (12) a.g.e

    (13) a.g.e

    (14) a.g.e

    (15) Tâhâ Suresinin 15. ayetinde kelimenin gösterme anlamında olduğu iddia edilmiştir. Ancak bu iddianın doğru olamayacağını sonraki bölümde göreceğiz.

    (16) Bakara 2/284, Âl-i İmrân 3/154, Ahzâb 33/37

    (17) Âl-i İmrân 3/29 ve 114, A’râf 7/55, Mü’min 23/19

    (18) Bir diğer ayet için bkz: A’râf 7/55

    (19) Bayraktar Bayraklı

    (20) Mahmut Kısa

    (21) Şaban Piriş

    (22) Mustafa İslamoğlu

    (23) Suat Yıldırım

    (24)  Mekayîs خفي maddesi

    (25) Ayrıntılı bilgi için bkz: Dr. Fatih Orum, Ayetlerin Başına Gelenler, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s: 250.

  • Kur’an’da Rasul Kelimesinin Kitap Anlamında Kullanımı

    Kur’an’da Rasul Kelimesinin Kitap Anlamında Kullanımı

    Kur’an’da peygamber kelimesinin geçmediğini, bu kelimenin Arapça bile olmadığını ve dilimize Farsça’dan girdiğini biliyoruz. Yine bu kelimenin Kur’an’ın iki önemli kavramı olan rasul ve nebî kavramlarının hiçbirini karşılamadığını da bilyoruz. Bu kavramları kısaca tarif etmek gerektiğinde nebî için “Allah’ın kendisine risaletle ilgili vahiy göndermek suretiyle değerini yükselttiği kişi”, rasul için ise “Allah’ın ayetlerini insanlara ulaştıran kişi” anlamlarını vermek uygun olacaktır. Her nebî risaletle görevlendirildiği için otomatik olarak rasuldür. Ancak her rasul nebî olmak zorunda değildir. Yani bir kişiye rasul diyebilmek için Allah’tan vahiy almış olma şartını aramak gerekmez. Vaktiyle nebîye indirilmiş olan Allah’ın Kitabını, Allah’ın kullarına ulaştıran kişi de rasul yani elçidir. Kitabın kendisi de Allah’ın indirdiği vahyi tastamam içerdiği için rasuldür. Bu anlamda nebî olmayan ilk rasul Kitabın bizzat kendisi olacaktır. Zaten rasul kelimesinin Arapça sözlüklerdeki ilk anlamı da budur:

    و سُمِّي الرَّسول رسولاً لأَنه ذو رَسُول أَي ذو رِسالة 

    “Rasul’ün rasul olarak isimlendirilmesi, rasul sahibi yani risalet sahibi olduğu içindir.” 

    Dolayısıyla rasul kelimesinin anlamı olarak, öncelikle risaletin yani tebliğ edilen mesajın bizzat kendisinin kast edildiğini söylemek Arap dili bakımından da yanlış olmayacaktır. Nitekim Kur’an’da da rasul kelimesinin bir çok yerde risaletin içeriği, yani Kitabın ta kendisi kast edilerek kullanıldığını görmekteyiz. Rasul ve Kitap kelimelerinin birbirlerinin yerine kullanıldığını gördüğümüz müteşabih iki ayet bu durumun en güzel örneklerindendir:

    وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ ۚ فَلَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الْكَافِرِينَ 

    Allah katından, yanlarındakini onaylayan “bir kitap” gelince, önceleri kâfirlere karşı önlerinin bu Kitapla açılmasını bekleyenler, tanıdıkları (Kitap) gelince onu görmezden geldiler. Allah’ın laneti böylesi kâfirleredir. (Bakara 2/89)

    وَلَمَّا جَاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرِيقٌ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ كِتَابَ اللَّهِ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ كَأَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ 

    Allah katından, yanlarındakini tasdik eden “bir rasul” gelince, Kitap verilenlerden bir kısmı Allah’ın bu Kitabını, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi göz ardı ettiler. (Bakara 2/101)

    Birbirinin tıpatıp aynı ifadeleri taşıyan iki ayetin birinde kitap diğerinde rasul kelimeleri kullanılarak aynı şeyler anlatılmıştır. Bu durum rasul kelimesinin risaleti içeren Kitap anlamına geldiğini gösterdiği gibi Kitabın da rasul olarak anlaşılabileceğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Bakara Suresi 101. ayette, kendilerine yanlarındaki Kitabı tasdik eden “rasul” gelen kişilerin, “Allah’ın Kitabını” göz ardı ettikleri söylenmektedir. Bu ifade de rasul ile kast edilenin Allah’ın Kitabı olduğunu net bir biçimde göstermektedir. Birbirinin müteşabihi olan aşağıdaki ayetlerde de benzer bir durumu görmek mümkündür:

    الر ۚ كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ ۚ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o Kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim. (Hûd 11/1-2)

    كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ بَشِيرًا وَنَذِيرًا فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ

    Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır. Müjdeleyen ve uyaran bir yapıdadır ama çokları ondan yüz çevirir; dinlemezler. (Fussilet 41/3-4)

    Hûd Suresinin ayetlerinde Rabbimiz Kitabının kendisi tarafından açıklandığını belirttikten sonra Rasulullah’a “ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim” dedirtiyor. Rabbimizin Kitabını nasıl açıkladığının ortaya konduğu Fussilet Suresi’nin ayetleri ise bu özelliklere sahip Kitabın müjdeleyici ve uyarıcı olduğunu belirtiyor. Her iki ayet grubu birlikte değerlendirildiğinde Hûd Suresindeki “ben de” ifadesiyle kast edilenin rasul olduğunu ve müjdeleyici, uyarıcı vasıflarını kendi kendini açıklayan Kitap sayesinde aldığını görebilmekteyiz. Bu da rasul ile kast edilenin Kitabın mufassal vasıflı muhtevası olduğunu gözler önüne sermektedir. Rasul kelimesi ile Kitap arasındaki anlam birliğini görebileceğimiz bir diğer ayet şöyledir:

    وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ ۚ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَىٰ ذَٰلِكُمْ إِصْرِي ۖ قَالُوا أَقْرَرْنَا ۚ قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ 

    Allah nebîlerinden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de yanınızda olanı onaylayan bir rasul gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar: “Kabul ettik.” demişlerdi. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim.” demişti. (Âl-i İmrân 3/81)

    Ayette nebilere verilen “Kitabı” tasdik eden “rasul” geldiğinde ona inanma ve destek olma görevi yüklenmektedir. Daha önce verilmiş bir Kitabı gelen yeni rasulün tasdik etmesi ifadesi rasul ile kast edilenin yeni musaddik (tasdik edici) Kitabın ayetleri olduğunu göstermektedir. Rasul, burada da ayetleri tebliğ eden bir insan olabileceği gibi bizzat Kitabın kendisi olarak anlaşılabilir. Rasul kelimesinin anlamına dair bir diğer çarpıcı ifadeye de şu ayetlerde rastlamaktayız:

    قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ ۖ فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلَـٰكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّـهِ يَجْحَدُونَ وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَىٰ مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّىٰ أَتَاهُمْ نَصْرُنَا ۚ وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللَّـهِ ۚ وَلَقَدْ جَاءَكَ مِن نَّبَإِ الْمُرْسَلِينَ

    Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar seni yalanlamıyorlar, aslında yanlış yapan o kimseler Allah’ın âyetleri karşısında bile bile yalan yanlış şeylere sarılıyorlar. Senden önce nice rasuller yalanlandı. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Nihayet yardımımız ulaştı. Allah’ın sözlerini kimse değiştirebilecek değildir. İşte o elçilerin haberinden bir kısmı sana da gelmiş oldu. (En’âm 6/33-34)

    Rabbimiz 33. ayetin başında Nebîmize hitaben “seni” yalanlamıyorlar dedikten sonra, bu kişilerin “Allah’ın ayetleri” ile problemleri olduğunu belirtmektedir. Demek ki “seni” ifadesi ile kast edilen rasul değil nebîdir. Çünkü devamında “senden önce nice rasuller yalanlandı” buyrulmaktadır. “Seni yalanlamıyorlar” dedikten sonra “senden önce de nice rasuller yalanlanmıştı” demek çelişkili gibi durmaktadır. Zira normal bir cümlede “seni yalanladılar, zaten daha önce de nice rasulleri yalanlamışlardı” denmesi beklenir. Nitekim bir ayetlerde öyle söylenmiştir:

    فَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَاءُوا بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنِير

    Seni yalanlarlarsa yalanlasınlar, senden önceki rasuller de yalanlanmıştı. Onlar; açık belgelerle ve zebûrlarla, aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi. (Âl-i İmrân 3/184)

    وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ ۚ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ

    Seni yalanlarlarsa bil ki senden önce de nice rasuller yalanlandı. Bütün işler Allah’a döndürülür. (Fâtır 35/4)

    O halde En’âm Suresindeki ayette “seni yalanlamıyorlar” derken rasul değil nebî kast edilmiştir. Zaten bu durumu ayette “seni değil, Allah’ın ayetlerini yalanlıyorlar” denmesinden de anlamaktayız. Yani rasul ile Allah’ın ayetleri kast edilmiş, “seni” derken rasulden değil, nebîden bahsedilmiştir. Kısacası ayette yalanlanmadığı söylenen şey nebî olan Muhammed Aleyhisselamın kendisi, yalanlandığı söylenen ise rasul olan Allah’ın ayetleridir. Çünkü daha önce de “rasuller” yalanlanmıştır. Rasul kelimesiyle Allah’ın ayetlerinin kast edildiğini net olarak görebildiğimiz bir diğer ayet de şöyledir:

    وَلَوْ أَنَّا أَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِهِ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَذِلَّ وَنَخْزَىٰ 

    Elçi gelmeden onları bir azap ile etkisizleştirseydik derlerdi ki “Rabbimiz! Böyle aşağılık hale düşüp sürünmeden önce keşke “bir rasul” gönderseydin de “senin ayetlerine” uymuş olsaydık.” (Tâhâ 20/134)


    Ayetteki “rasul gönderseydin de senin ayetlerine uysaydık” ifadesi, rasul ile risaletin yani yine vahyin içeriği olan Allah’ın ayetlerinin kast edildiğini açık bir şekilde göstermektedir. Benzer durum aşağıdaki ayette de görülebilir:

    وَلَوْلَا أَنْ تُصِيبَهُمْ مُصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

    Bunu, kendi elleriyle yaptıklarından dolayı başlarına bir kötülük geldiğinde şöyle demesinler diye yaptık: “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir rasul gönderseydin de senin ayetlerine uyup biz de müminlerden olsaydık.” (Kasas 28/47)

    Görüldüğü gibi rasul ifadesi sadece Allah’ın ayetlerini vurgulayan bir ifade olarak kullanılmaktadır. Ancak nebî ifadesi nebîmizin insan yönünü de vurgular şekilde yer alır. Bu sebeple Kur’an’da daima rasule itaat emredilirken nebîye itaatten bahsedilmemektedir. Rasul ifadesinin Allah’ın indirdiği ayetler yani Kitap anlamında olduğunu aşağıdaki müteşabih ayetlerden de görebiliriz:

    وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللَّـهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا ۗ أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

    Onlara “Allah’ın indirdiğini takip edin!” dense,“Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, o yolu izleriz!” derler. Peki, ya ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse? (Bakara 2/170)

    وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلَىٰ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ وَإِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا ۚ أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

    Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve bu Rasule gelin” dense, ”Atalarımızda gördüğümüz bize yeter” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğru yolu bulamamışlarsa? (Mâide 5/104)


    Bakara 170. ayette “Allah’ın indirdiğini takip edin” emri, Mâide 104. ayette Allah’ın indirdiğine ve bu Rasule gelin” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Buraya kadar gördüğümüz tüm ayetlerdeki kullanımına bakarak buradaki rasul kelimesinin de Allah’ın indirdiği ayetler ya da Kitap anlamında olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Arapça bakımından da “ve bu Rasule” ifadesindeki “ve” atf-ı tefsir olarak anlaşılabilir. Yani buradaki “bu Rasul” ifadesi Allah’ın indirdiği şeyin ne olduğunu açıklama bağlamındadır. Dolayısıyla ayet, “Allah’ın indirdiğine yani bu Rasul’e gelin” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu da bir kez daha rasul kelimesinin Allah’ın indirdiği ayetler anlamında kullanıldığını gösterir.

    Rasule itaati emreden ayetlerin ilk muhatabı elbette ki Nebîmiz Muhammed Aleyhisselamdır. Yani Nebî’nin de Rasul’e itaat etme yükümlülüğü vardır. Bir örnek vermek gerekirse;

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ ۖ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ۚ ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا

    Ey inanıp güvenenler, Allah’a itaat edin ve bu Rasule itaat edin ve sizden olan yetki sahiplerine de. Eğer (o yetkililerle) bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu, Allah’a ve Rasulüne götürün. Allah’a ve ahiret gününe inanıp güveniyorsanız böyle yaparsınız. Böylesi hayırlı olur ve çok güzel sonuç verir. (Nisâ 4/59)

    Bu ayette de “Allah’a itaat edin ve bu Rasule itaat edin” ifadesinde itaat etme fiilinin tekrarlanması “ve” bağlacının atf-ı tefsir olarak anlaşılması gerektiğini gösterir. Oysa ulu’l emr’e (yetki sahiplerine) itaat emredilirken itaat fiili tekrar kullanılmamıştır. Dolayısıyla ayet “Allah’a yani “bu Rasul”e ve sizden olan yetki sahiplerine itaat edin” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu durumda “bu Rasul” ifadesinin Allah’ın Kitabını işaret ettiği anlaşılır. Ayrıca ayetin indiği dönemde Nebîmizin “ulu’l emr” yani yetki sahibi olduğunda şüphe yoktur. O halde bu ayetin emri gereği Nebîmiz de kendisi ile anlaşmazlığa düşüldüğünde konuyu Allah’a ve Rasulüne götürmekle yükümlüdür. Bir diğer ifadeyle Nebî de Rasule itaat etmek durumundadır. Dolayısıyla bu açıdan da ayette Rasul ifadesi ile Allah’ın Kitabının kast edildiği açıktır. Bu durumu şu ayetlerde de görebilmekteyiz:

    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ ۗ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبِينًا

    Allah ve Rasulü bir işi kesinleştirmişse inanıp güvenmiş bir erkeğin ve kadının, o konuda bir tercih hakkı kalmaz. Kim, Allah’a ve Rasulüne  baş kaldırırsa açık bir şekilde sapmış olur. (Ahzâb 33/36)

    Ayette Allah ve rasulünün bir konuda kesin bir hüküm verdiği zaman o hükmün mutlak bağlayıcılığı anlatıldıktan sonra şöyle buyrulmaktadır:

    وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَاهُ ۖ فَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا

    Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kimseye: “Eşini bırakma, Allah’tan kork” diyordun ama aslında insanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun. Oysa doğru olan Allah’tan çekinmendir. Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu seninle evlendirdik. Bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın. Allah’ın buyruğu yerine gelmiştir. (Ahzâb 33/37)

    Ayetten anlaşıldığı üzere, Nebîmizin evlatlığı olan Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu Nebîmizle evlendiren bizzat Allah Teâlâdır. Yani 36. ayette söylendiği gibi Allah bir konuda kararını vermiş ve mümin bir erkek (Nebîmiz) ile mümine bir hanımın (Zeynep validemiz) artık bu konuda farklı bir tercihte bulunma şansları kalmamıştır. Eğer Allah’ın bu hükmüne uymazlarsa isyan etmiş olacak ve sapmış sayılacaklardır. Dolayısıyla Nebî, 36. ayette geçen rasule uymak zorunda kalmıştır. Bu durum da 36. ayetteki rasul ifadesinin Allah’ın emri, hükmü, yani 37. ayette söylendiği gibi “müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmadığı” kuralı anlamında kullanıldığını gösterir. Nitekim devamındaki ayet Nebî’nin rasule uyma zorunluluğunu vurgulamaktadır:

    مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ ۖ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُ ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَقْدُورًا

    Allah’ın, Nebîsi için farz kıldıklarında, sıkıntı doğuracak bir şey yoktur. Bu, Allah’ın bundan öncekilere de uyguladığı yasasıdır. Allah’ın emri ölçülü biçilidir. (Ahzâb 33/38)

    Bu ayette “Allah’ın Nebîsi için farz kıldığı şey” olarak ifade edilen, 36. ayetteki “Allah ve Rasulünün kesin hükme bağladığı iş”tir. Dolayısıyla Nebî’nin rasule yani Allah’ın hükmüne uyduğunun en güzel örneklerinden biri bu ayetlerde gözler önüne serilmiştir. Benzer durum şu ayetlerde de görülebilir:

    تِلْكَ حُدُودُ اللَّـهِ ۚ وَمَن يُطِعِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ۚ وَذَٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَمَن يَعْصِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ 

    Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah’a ve rasulüne itaat ederse onu, ölümsüz olarak kalacağı ve içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. En büyük kurtuluş işte budur. Kim koyduğu sınırları aşarak Allah’a ve rasulüne başkaldırırsa onu, ölmemek üzere kalacağı bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.  (Nisâ 4/13-14)

    Ayetlerde Allah’ın koyduğu sınırlara uyan “Allah’a ve rasulüne itaat eden kişi”, o sınırları aşan da “Allah’a ve rasulüne isyan eden kişi” olarak nitelendiriliyor. Allah’ın koyduğu sınırlar ise Nisâ Suresinin 7. ayetinden itibaren anlatılan miras hükümleridir. Dolayısıyla burada bu sınırlar rasul ifadesi ile isimlendirilmektedir. Nebîmizin kendisi de bu rasule uymakla yükümlüdür.

    Kur’an’da rasul kelimesinin Kitap veya Allah’ın ayetleri anlamlarında kullanılmasına dair örnekler çoğaltılabilir. Hal böyle olunca bu konuda akla gelen bir sorunun da cevaplanması gerekir: Rabbimiz tüm bu ve benzeri ayetlerde neden “kitap”, “hüküm” veya “Allah’ın ayetleri” demek varken, üstelik bu ifadeleri başka ayetlerde sıkça kullanıyorken, “rasul” kelimesini kullanmayı tercih etmiştir? Bunun sebebinin, muhatabın dil farklılığını mazeret olarak kullanmasının engellenmesi olabileceğini düşünmekteyiz. Yani rasul kelimesi kullanıldığında Allah’ın ayetlerinin veya Kitabının muhatabın anlayacağı dilde ona ulaşması kast ediliyor olmalıdır. Çünkü Rabbimiz rasullük görevinin içeriğini tebliğ olarak tanımlamaktadır:

    يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ ۖ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ ۚ وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ۗ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

    Ey Rasul! Rabbinden sana ne indirildiyse onu tebliğ et. Yapmazsan tebliğ vazifeni yapmış olmazsın. Allah, seni insanlardan korur. Allah, kâfirler topluluğunu yola getirmez. (Mâide 5/67)

    Tebliğ bir mesajı muhataba ulaştırma anlamına gelir. Ancak tebliğin, muhatabın kendisine ulaşan mesajı anlayabileceği şekilde olması şarttır. Zira Rasulün tebliğ görevi şu ayette detaylandırılmaktadır:

    كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ

    Nitekim içinizden size bir rasul gönderdim. O size âyetlerimizi okur, sizi geliştirir, size Kitab’ı ve hikmeti öğretir, size bilmediğinizi öğretir. (Bakara 2/151)

    Görüldüğü gibi rasulün tebliğ yani mesajı ulaştırma görevinin tanımı ayetleri okuma, muhatabı geliştirme, Kitap ve Hikmeti öğretme ve bilmediğini öğretme şeklinde yapılmaktadır. Tüm bu ifadeler, mesajın karşı tarafın anlamasını sağlayacak faaliyetlerle ulaştırılması gerektiğini belirtmektedir. Ayetteki, “size, sizi” ifadeleri tebliğin muhataba yönelik kapsamlı bir eylem olduğunu göstermektedir. Yine bir başka ayette rasullükte dil birliği şartı ortaya konmaktadır:

    وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ ۖ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Biz her rasulü kendi halkının dili ile gönderdik ki onlar için her şeyi ortaya koysun. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur. (İbrahim 14/4)

    Aslında sadece bu ayet bile bir kısım ayetlerde rasul kelimesinin neden Kitap kelimesine tercih edildiğini görebilmemiz için yeterlidir. Zira toplumların dil farklılıkları onların Allah’ın Kitabına ulaşmalarında engel teşkil etmemelidir. Her topluma kendi dilinde Kitap verilmemiş ancak rasul gönderilmiştir. Dolayısıyla ayetteki rasul kelimesi Allah’ın Kitabını bilen kişiler olarak anlaşılabileceği gibi Allah’ın Kitabının ihtiva ettiği mesaj olarak da anlaşılabilir. Zira yukarıda da gördüğümüz gibi mesajı kim ulaştırırsa ulaştırsın bu eylem hem o kişiyi hem de mesajın kendisini rasul yapacaktır. Kısacası rasul ifadesinin kitap ifadesine tercih edilmesindeki amacın dil farklılıklarının devreden çıkarılması olduğu ortaya çıkmaktadır. Söz gelimi; bugün elimizdeki Kitap Arapça’dır. Onu Norveçlilere ulaştıracak kişinin rasul olması ancak Norveççe ulaştırması ile mümkündür. Nitekim Kitaba itaatten bahseden bir ayet olmayıp daima rasule itaatin emredilmesi ancak böyle anlaşılabilir. Yine “okuduk itaat ettik” şeklinde bir ayet olmamasına karşın, “dinledik ve itaat ettik” mealinde çokça ayetin bulunması da bu sebepten dolayı olmalıdır. Hatta itaatten bahsedilmesi bile ulaştırılan mesajın muhatabın zihninde olması gerektiği şekilde anlaşıldığını göstermesi bakımından yeterlidir:

    وَيَقُولُونَ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلَّىٰ فَرِيقٌ مِنْهُمْ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ ۚ وَمَا أُولَٰئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ وَإِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ

    Kimileri, “Allah’a ve Rasulüne inandık ve boyun eğdik” derler. Sonra bunun arkasından onlardan bir takımı yüz çevirir. Onlar mümin değillerdir. Aralarında hükmünü versin diye Allah’a ve Rasulüne çağrılınca onlardan bir takımı yan çizer. (Nûr 24/47-48)

    إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا ۚ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ

    Müminler ise, aralarında hüküm versin diye Allah’a ve Rasulüne çağrıldıklarında sadece şu sözü söylerler “dinledik ve boyun eğdik”. Umduklarına kavuşacak olanlar işte bunlardır. Kim Allah’a ve Rasulüne boyun eğer, Allah’tan korkar ve ondan çekinirse işte başaracak olanlar onlardır. (Nûr 24/51-52)

    Ayetlerde geçen rasul ifadeleri bu ayetlerin tüm zamanlara hitap etmesi açısından da Kitabın muhtevası olarak anlaşılmalıdır. Ayrıca bu muhtevanın muhatabın dilinde ona ulaştırılmış hali olduğu da sadece rasul ifadesi ile dile getirilmiş olur. Nitekim Âl-i İmrân 81. ayette rasul kelimesinin kullanılmasının bu açıdan ne kadar önemli olduğu kolayca anlaşılabilir:

    وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ…

    Allah nebîlerinden kesin söz aldığında şöyle demiştir: Size Kitap ve hikmet veririm de yanınızda olanı onaylayan bir rasul gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz… (Âl-i İmrân 3/81)

    “Yanınızdaki Kitabı tasdik eden rasul” ifadesinden Kitabın dili ne olursa olsun rasulün kendisini bekleyenlerin dilinde hitap edeceği anlaşılmalıdır. Çünkü bu ayet bugün de önceki Kitapların mensuplarına hitap etmektedir. Kur’an’ın dili Arapçadır ama onlara kendi dillerinden bir rasul Kur’an’ı ve onun ellerindeki Kitabı tasdik edici yönünü ulaştırırsa uyma yükümlülükleri doğacaktır. Ayrıca ehl-i Kitabın beklediği nebî gelmeyecektir, çünkü 1400 yıl önce gelmiştir. Fakat bu gerçeği ve o Nebî’nin getirdiği Kitabı onlara tebliğ edecek bir rasul veya kendi dillerine çevrilmiş Kitap (rasul) onlara ulaşmalıdır.

    Erdem Uygan

  • Deist Ömer 2 – İlkeler

    Deist Ömer 2 – İlkeler

    Deist Ömer isimli yazıda(1), bir kişiyi deist yapan koşulların, Caner Taslaman’ın iddiasının aksine, gelenekçi – hurafeci din algısında değil, kendilerine Kur’an’cı denilen hocaların anlattıkları dinde aranmasının daha mantıklı olduğunu dile getirmiştim. Bunu yaparken de Ömer isimli hayali kahramanımı deist olmaya götüren yolun, pek çoğu Kur’an’ı dilediği gibi yorumlayacak kadar çıldırmış hocalar tarafından açıldığını göstermeye çalışmıştım. Oldukça ilgi gördüğü anlaşılan bu yazının ardından, “peki Ömer şimdi ne yapmalı?” tarzında pek çok soru gelmesi, yazıda anlatılanların doğruluğunun görüldüğünü yansıtması bakımından sevindirici, Kur’an’cı (!) hocaları takip edenlerin dahi bir çıkmazda olduklarını göstermesi bakımından hazindir.

    İlk yazının, anlatılmak isteneni ortaya çıkarmak için bilerek görmezden gelinmiş bir tutarsızlık içerdiği, üzerinde düşünenler tarafından kolayca görülecektir: Ömer aslında gerçeği bulmaya hevesli, kararlı ve bu sebeple de gerçeğe giden yolda emek sarf etmekten kaçınmayan bir kişidir. Böyle bir kişinin Kur’an’cı hocaların söylemlerindeki tutarsızlık sebebiyle deist olmayı seçmesi karakteri ile tezat oluşturan bir kolaycılık olmuştur. İşte tam da bu yüzden gerçek hayatta samimi olarak deist olan bir kişiye rastlanmaz. Kendilerine deist diyenler, aslında gidecekleri yolu önceden seçmiş, bu yanlış seçimlerine içlerini rahatlatacağını düşündükleri gerekçeler bulmak isteyen kişilerdir. Böylelerinin bu sapkın seçimlerine mevcut dini ortamda ister gelenekçi ister Kur’an’cı kesimden sayısız gerekçe bulmalarının hiç de zor olmadığı görülmüştür.

    Ömer’in bu kişilerden olmadığı, gerçeği aramada gösterdiği samimi gayretten anlaşılmaktadır. Ancak geldiği noktada tüm gayretlerine rağmen her kafadan bir sesin çıktığını gören Ömer bir şeyin farkına varır: Gelenekçi dinin yanlışlarını gördükten sonra yaptığı tek şey, Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen hocalara kulak vermek olmuştur. Bu sayede dinin bir kitabı olduğunu, eğer din adına bir şeyler söylenecekse o kitaptan söylenmesi gerektiğini görmüştür ama onu bizzat kendisi okumamış, onun yerine sırf gelenekçi dine yüklendikleri için hepsini aynı kefeye koyduğu hocaların sözlerine dikkat kesilmiştir. Peki bu kişilerin üzerinde ihtilaf ettikleri konularda Kur’an mealleri ne söylemektedir? Acaba en azından bu hocaların birbirleriyle çelişen sonuçlara vardıkları konularda meallere baksa  kendisi bir şey anlayamaz mıdır? 

    Ömer bir gece yarısı zihnine takılan bu soruyla uyanır. Artık uyuması mümkün değildir. Hocaların uzlaşamadığı konulardaki ayetlerin meallerine bakmaya karar verir. Tek ayette geçtiği için başörtüsü konusu iyi bir başlangıç olabilir diye düşünür ve ilk olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mealine bakmaya karar verir. Aradığı ayetin Nur Suresi 31. ayet olduğunu internetten tespit eder ve mealini okumaya başlar. Ne kadar uzun bir ayettir! Gözleri hızla kelimeler üzerinde kayar. Aradığı kelimeye ulaşana kadar kalbi, sıkma moduna geçmiş çamaşır makinası gibi sürekli hızını artırmaktadır. Sonunda gözü, uçak gemisine inen savaş uçaklarının, altlarındaki kancayı gemi üzerine enlemesine gerilmiş çelik halata takmaları gibi şu ifadeye takılır: “Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar.” 

    Ömer ayetin meali ile başbaşadır. Kendisini ve her şeyi yaratan yüce Allah’ın sözü, bütün açıklığı ile karşısında durmaktadır. Kalbi hâlâ olması gereken sürate inmemiştir ama Ömer’in içini bir rahatlama ve huzur kaplamaya başlamıştır. Derken aklına Kur’an’da başörtüsü olmadığını savunan isimler gelir. “Acaba onlar bu ayeti okumuyorlar mı” diye düşünür. Başörtüsünün olmadığını savunan ve içlerinde Caner Taslaman, Emre Dorman gibi isimlerin bulunduğu bir ekip tarafından kaleme alındığı sır olarak kalamayan kitapta bu ayet nasıl meallendiriliyor diye merak eder. Kitabın pdf’sini de birkaç saniye içinde bulur. İşte o meal de karşısındadır: “Hımarlarını (örtülerini/başörtülerini) yaka açıklarına koysunlar.” Başörtüsünün olmadığını iddia edenlerin kitaplarına aldıkları mealde başörtüsü kelimesini kullanmadan edememeleri Ömer’in dikkatinden kaçmamıştır. 

    Başörtüsünün olmadığını iddia edenlerden biri olan Edip Yüksel’in mealine bakmayı da ihmal etmez Ömer: “Örtülerini göğüslerinin üzerine kapasınlar.” İnternette yaptığı taramada onca mealin içerisinde sadece Edip Yüksel ayete böyle bir anlam vermiştir. “Bir an için tüm meallerin yanlış, sadece Edip Yüksel mealinin doğru olduğunu kabul edeyim” der kendi kendine ve düşünmeye devam eder: “Öyle olsa bile Edip Yüksel’in ayette yapabildiği değişiklik en fazla başörtüsü kelimesi yerine örtü kelimesini kullanmak olmuş. Peki Allah direkt olarak göğüslerinin üzerini kapatsınlar diyememiş mi? Neden örtüleri ile kapatmalarını belirtmiş ki? Yani bir kadın örtü ile değil de gömleğinin yakasını ilikleyerek kapatsa emri yerine getirmiş olmayacak mı? Bu meale göre elbette olmayacak. O halde ayette ‘örtüleri’ denmesinin bir anlamı olmalı değil mi? Ayrıca bu meale göre ‘bir örtüyle’ demiyor Allah; ‘örtülerini kapatsınlar’ diyor. O halde kadınlara has özel bir örtüden bahsediliyor olması çok daha akla yatkın.” 

    Kahramanımızın önceki yazıda anlatılan macerasından dolayı fıtratının bozulmamış olması birilerini körü körüne takip etmesini engellemiştir. Ömer hala sağlıklı düşünebilen, okuduğunu anlama konusunda kendisini geliştiren, hele de söz konusu olan Allah’ın Kitabı ise her kelimenin değerini vermeye çalışan bir gençtir. Okuduğunu sağlıklı değerlendirebilen, hocalarca kirletilmemiş bir zihnin bir takım ayetlerin meallerine gizlenmiş tuzaklara düşme ihtimali oldukça düşüktür.

    Ömer meal okumalarına devam eder. Aklı hâlâ Kur’an’dan konuştuğunu söyleyip de her biri ayrı telden çalan hocaların tartışmalarındadır. Hırsızlığın cezası ile ilgili tartışmalar aklına gelmiştir. Bu konunun da Mâide Suresi’nin 38. ayetinde anlatıldığını birkaç saniyede tespit eder. Bir çok mealin alt alta sıralandığı bir sitede meallerin biri dışında hepsi hırsızın elinin kesilmesini emir kipinde dile getirmektedirler. Bu konuda Edip Yüksel, Mehmet Okuyan ve benzerlerinin elin kesilmemesi gerektiğini savunduklarını duymuştur Ömer. Mehmet Okuyan’ın mealine rastlamamıştır ama her söylediği ile örtüştüğünü bildiği yakını Mustafa İslamoğlu’nun da aynı görüşte olması gerektiğini düşünerek onun mealine bakar. Meal şöyledir: “İmdi, işledikleri suça karşılık Allah`tan ibret-i alem bir müeyyide olarak hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.” Mehmet Okuyan bunu görmemiş ya da dünürü Mustafa İslamoğlu ile konuşmamış mı diye düşünür! Ardından bu konunun en ateşli savunucularından biri olduğunu duyduğu Edip Yüksel mealine bakar: “Erkek hırsızın ve kadın hırsızın ellerini, yaptıklarına karşılık kesin.” Şaşırmıştır Ömer. İnternetten Edip Yüksel ve âvânesinin çok net bir şekilde Kur’an’da hırsızın elinin kesilmesinin emredilmediğini söylediklerini duymuş hatta bu konuda yaptıkları videoları izlemiştir. Aynı Edip Yüksel’in mealinde tam tersini söylemesi Ömer’i düşündürmüştür: “Her ne kadar el kesmenin emredilmediğini söyleseler de ayetin Arapçası bundan farklı bir meal vermeye müsait olmamalıdır ki meallerinde ellerini kesin yazmak zorunda kalmışlar.” Ömer başörtüsü konusundakine benzer bir durumla karşı karşıya olduğunu anlamıştır. Araştırmasına devam eder.

    Miras ile ilgili koparılan yaygaraları hatırlar Ömer. Mehmet Okuyan kız çocuklarının mirastan alacağı payın erkek çocuklarla aynı olması gerektiğini bağıra çağıra anlatmaktadır videolarında. Mustafa İslamoğlu’nun da aynı fikirde olduğunu öğrenmiştir. Hemen onun mealine bakar. Bu konunun ayeti de Nisâ Suresi 11. ayettir. Meal şöyle verilmiştir: 

    Allah size çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kızın payını vermenizi tavsiye etmektedir. Eğer ikiden fazla kız iseler ölenin geriye bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır. Eğer sadece bir kızsa mirasın yarısı onundur. Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa o zaman annenin payı üçte birdir. Eğer kardeşleri varsa anneye verilecek pay altıda birdir.” 

    Ömer ayete başka kişilerin meallerinde verilen anlamlara baktığında ise iyice allak bullak olur. Meallerin bir kısmı ilk cümledeki ifadeyi tıpkı İslamoğlu gibi “tavsiye eder” diye belirtirken, büyük bir bölümü de “emreder” şeklinde Türkçeye aktarmıştır. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığının eski mealinde tavsiye edilen şey, yenisinde emredilmektir.

    Buradaki problemi nasıl çözeceğini düşünen Ömer, Mustafa İslamoğlu mealini bir kez daha okuduğunda kendi kendine sorar: “Allah’ın bir şeyi tavsiye etmesi ne demek ki? Her hükmü mutlak doğru olan kanun koyucu bir yaratıcı nasıl olur da herhangi bir şeyi emretmek yerine tavsiye eder? Allah gerçekten tavsiye ediyorsa bile insanlar Allah’ın tavsiyesini emir saymazlar mı? Bir yanda Allah’ın tavsiyesi dururken, bir şeyi Allah tavsiye ediyorken, kim kalkıp da bu tavsiyenin dışında bir uygulamanın daha doğru olduğunu düşünebilir ki? Hatta Allah’ın tavsiyesinin dışına çıkabileni kim adam yerine koyar?” Ardından mealin sonraki cümleleri dikkatini çeker Ömer’in “Eğer ikiden fazla kız iseler ölenin geriye bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır.” Aynı ayette yer alan bu cümlede tavsiyeden bahsedilmiyor. Oysa burada da kız çocuğun mirastan alacağı pay, “üçte ikisi onlarındır” denilerek kesin bir hükümle dile getirilmektedir. Hatta ayetin devam eden cümleleri de aynı şekildedir: “Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa o zaman annenin payı üçte birdir. Eğer kardeşleri varsa anneye verilecek pay altıda birdir.” Tüm bu ifadeler kesin ve net emirler verirken nasıl olur da aynı ayetin ilk cümlesinde tavsiyeden bahsediliyor olabilir? Allah nasıl olur da bu kadar tutarsız bir metin gönderir?! Ya da bu derece anlamsız bir metin nasıl olur da Allah’a ait olabilir? 

    Ömer bir sonraki ayetin mealini de yine  Mustafa İslamoğlundan okur:

    “Eğer çocukları bulunmuyorsa, eşlerinizin miraslarının yarısı size aittir. Fakat eğer onların çocukları varsa, ettikleri vasiyet ve borçlarından sonra terekelerinin dörtte birini alacaksınız. Eğer çocuğunuz yoksa, terekenizin dörtte biri eşlerine aittir. Fakat eğer çocuğunuz varsa, ettiğiniz vasiyet ve borçlardan sonra terekenizin sekizde birini alacaklar. Eğer erkek ya da kadın birinci dereceden bir mirasçıya sahip değilse; kız ya da erkek kardeşi de varsa, her birine altıda bir düşer. Fakat erkek ve kız kardeş birden fazlaysalar, edilen vasiyet ve borçtan sonra üçte birini alırlar. Bu her iki durumda da, (mirasçılara) zarar verilmemelidir. Bunlar Allah`ın size tavsiyesidir; zira Allah her şeyi bilendir, (bu kurallar hususunda) hilim ve hoşgörü sahibidir.”

    Ayetin içerdiği cümlelerin yüklemlerine dikkat kesilir Ömer: “yarısı size aittir”, “dörtte birini alacaksınız”, “eşlerine aittir”, “sekizde birini alacaklar”, “altıda bir düşer”, “üçte birini alırlar”. Bu ifadelerin tamamı hüküm ve emir bildirmesine rağmen devamında “bunlar size Allah’ın tavsiyesidir” demek ne demektir? Bir yanda bu meal, diğer tarafta “bunlar size Allah’ın emridir” diyen bir başka meal varken Arapça bilmeyen ancak aklı ve mantığı doğru çalışan bir insan nasıl ilkini tercih edebilir? Bütün bu emir içeren ifadelerden sonra Allah’ın tavsiyesinden bahsetmek insanların aklıyla dalga geçmek olmaz mı? (2) Bir insanın yazacağı bir metinden bile bu denli anlamsızlık beklenemez. Allah’ın Kitabında ise böyle tutarsızlıklar asla olmamalıdır. Ömer aynı yazarın ayetlerin dipnotlarındaki açıklamalarına bakınca durumun yine daha önce incelediği ayetlerdeki gibi olduğunu görür. Ayetlerin metnine yansıtılamayan bir takım düşünceler dipnotlarla verilmek istenmiş yani ayetler yorumlanarak gerçek içerikleri çarpıtılmıştır. Öyle ki dipnotlarda yapılan açıklamalar ayetin metnine az da olsa yansıtılmaya çalışılınca tutarsızlık ve çelişkiler ortaya çıkmakta ve biraz düşünen herkes bu çelişkileri hemen fark edebilmektedir.

    Ayrıca bu ayetlere dipnotlarda yapılan açıklamalara göre Allah’ın koyduğu bu hükümlerden sadece bir tanesi, ki o da erkek çocuğun 2 kız payı kadar miras almasıdır, bugün değişebilir ve paylar eşitlenebilir. Ömer bunu bir türlü anlayamamaktadır: Nasıl olur da ayetlerdeki bu kadar oran, bu kadar detay aynı kalır da sadece kız çocuğun alacağı pay bugün erkek ile eşit olabilir? Hadi onu da geçtik, Allah’ın indirdiği hükümlerden biri hangi gerekçeyle ve kim tarafından değiştirilmektedir? Hangi şartlar o hükmü bugün farklı uygulayabilmemizin önünü açmaktadır? Bu hüküm hangi tarihten itibaren değiştirilebilmektedir ya da ne zamana kadar ayetteki şekliyle geçerli kalmıştır? 

    Tüm bu sorular, Ömer’in, sırf gelenekçilere saydırdılar diye bu hocaların Kur’an’ı önemsediklerini var saymanın, acele hüküm vermek olacağını görmesine sebep olmuştur. Ayrıca Ömer, Arapça’yı hiç bilmeyen bir kişinin mantıklı düşününce meallerdeki sıkıntıyı görebileceğini fark etmiştir. Çünkü mealde bir kelimeye yanlış anlam verilince ya ayetin devamı ya da başka ayetlerle uyumunda herkesin görebileceği sıkıntılar meydana gelmektedir. Aslında bu durum Kur’an’ın gerçekten Allah’ın Kitabı olduğunu da doğrulayan bir durum olmalı diye düşünür. 

    Ömer bu ayetlerdeki tahrifin hayal edebileceğinden daha vahim olduğunu henüz görebilecek durumda değildir. Kur’an mealini böyle bilinçli bir şekilde okumaya devam ederse Allah’ın yardımıyla daha zor görülen yanlışları da fark debilecektir. Kısa süre sonra aynı surenin 7. ayetini okuduğunda Mustafa İslamoğlu’nun ayetin metnini nasıl tahrif ettiğini, Mehmet Okuyan’ın videolarda aynı ayeti nasıl çarpıttığını görecek bir seviyeye ulaşacaktır.

    Bu çalışma Ömer’i oldukça memnun etmiş, içini rahatlatmıştır. Artık ne yapacağı, nasıl yol alacağı konusunda kafası biraz daha nettir. Çünkü Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olması onun üzerinde oynanan oyunları, ayetlerine yapılan yorum ve tahrifleri mantığını doğru kullanan herkesin görebilmesini sağlamaktadır. Yanlışın nerede olduğunun görülmesi ise doğruya ulaşmanın ilk şartıdır. Ömer artık meallerde daha pek çok yanlışın bulunduğunu tahmin edebilmekte ama bu onu korkutmamaktadır. Allah’ın bu konuda gayretlerini boşa çıkarmayacağına, aksine bu gece olduğu gibi bundan sonra da kendisine doğruyu mutlaka göstereceğine dair hiç şüphesi yoktur. Ömer bu geceki emeğinden aldığı dersleri Allah’ın Kitabına yaklaşımında kendi ilkeleri olarak benimseyecektir:

    Her konuda daima Kur’an ayetlerinin meallerini okuyacak, hiç kimsenin sözünü ve yorumunu Allah’ın hükmü saymayacaktır.

    Mealleri karşılaştırmalı olarak okuyacak ve tefsirsiz, dipnotsuz, yorumsuz sadece ayetin mealine odaklanacaktır. Çünkü bu gece yaşadığı tecrübe ona ayetleri yorumla tahrif edenlerin aynı şeyi ayetin metnine yapmaya cesaret edemediklerini göstermiştir.

    Mealleri değerlendirirken hiç kimseden etkilenmemeye çalışarak sadece Allah’ın ne dediğini anlamaya odaklanacak, gördüğü tutarsız ve çelişkili ifadeler üzerinde akıl ve mantığını en ileri seviyede kullanarak düşünecek, konuyla ilgili bol miktarda soru üretecektir.

    Tüm bu gayretine rağmen Kur’an’ın her ayetini hemen doğru anlayacak veya yanlış anlamayacak diye bir kural yoktur. Mutlaka anlayamadığı çok şey olacaktır. Ancak ilkelerinden taviz vermeden samimi olarak gayret gösterirse bu gece olduğu gibi Allah onu doğruya mutlaka ulaştıracaktır.

    Düzenli olarak meal okumaya devam edecek, böylece Kur’an’ın neresinde neyin anlatıldığına dair bilgi sahibi olarak Kitap bilgisini artıracaktır.

    Ömer bu ilkelerle çalışıp Kur’an hakkındaki bilgisini artırdıkça Kur’an’a referans yaptığı algısını oluşturmuş kişiler ve Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen hocalar hakkında şu sonuçlara ulaşması kaçınılmaz olacaktır:

    Kur’an meali ve tefsiri yazmış veya Kur’an’daki herhangi bir konuyla ilgili herhangi bir açıklaması olan bir hoca asla ve hiçbir durumda yanlış yaptığını kabul etmeyecektir. Kendisine gösterilecek hiçbir delil onu yaptığının yanlış olduğuna ikna edemeyecek ve en bariz, en teknik, en somut hatasında bile asla geri adım atmayacaktır. Bu sebeple hocalara yanlışlarını söylemenin hiç bir faydası yoktur. Onları değil ama onlara kanan kalabalıklar içerisinde bulunan az sayıdaki samimi mümini uyarmak mümkündür.

    Başka hiçbir iş yapamayacakları için hoca olmuş kişiler, Allah’ın dinine aykırı bir sürü gereksiz bilgiyi ezberleyerek oyunu kuralına göre oynamak suretiyle elde ettikleri akademik ünvanlarını insanlar üzerinde baskı unsuru olarak kullanmaktan ve böylece yanlışlarını dayatmaktan çekinmeyeceklerdir.

    Kur’an yorumlanamaz, bir insan tarafından açıklanamaz. Zira yorumlanabilen bir kitaptan çıkarılmayacak hüküm yoktur. Kur’an’ı Allah açıklamıştır. O açıklamaya ulaşmanın yöntemini de Kur’an’da Allah tarif etmiştir. Zaten Allah’ın Kitabı ancak böyle olabilir. Aynı konuda herkesin farklı bir sonuca ulaşabileceği bir kitap Allah’a ait olamaz.

    Belli hükümleri indrildiği döneme ait olup bugüne gelemeyen, hangi hükmünün o güne ait olduğunun tespiti insanlara bırakılmış bir kitap Allah’a ait olamaz.

    Allah’ın ayetlerine verilen yanlış anlamları tespit etmek için samimi, akıl ve mantığını sonuna kadar kullanan bir mümin yeterlidir. O yanlışları düzeltmek ve doğru hükme ulaşmak içinse metodu, Arapça’yı ve Kur’an’ı iyi bilen ekipler oluşturarak çalışmak gerekir. Bu, uzmanlık gerektiren bir uğraştır ve böyle olması da doğaldır.

    Geleneksel din algısına karşı çıkan hocaların sadece bu tutumlarından dolayı her sözleri Kur’an’dan sayılmaktadır. Bu durum, bu kişileri takip edenlerin tarikat müritlerine rahmet okutacak seviyede müritleşmesine sebep olmuş, bu Kur’an cahili kalabalığın etkisine giren hocaları da kafalarından geçen her şeyi Kur’an’a söyletmeye itmiştir. Oysa Kur’an’ın bir tek ayetini tahrif eden bir hocanın artık hiçbir sözüne güvenilemez.

    Sabah ezanı yarım saat önce okunmasına rağmen, doğu ufkuna bakan penceresinden Allah’ın şaşmaz ayetlerinin fecr vaktini henüz oluşturduğunu görmektedir Ömer. İlk namazını kılmak için ilk abdestini almaya giderken dudakları Allah’a bu geceki inanılmaz yardımı için şükür ifadeleri ile kıpırdamakta, aklı ise bu yardıma karşılık gelebilecek güçte şükür cümleleri kurmakta ne kadar aciz olduğunu kendisine hissettirmektedir.

    Erdem Uygan

    (1) https://erdemuygan.com/2019/06/deist-omerin-seruveni/

    (2)Ayette geçen kelime ve konuyla ilgili detaylı çalışmamız için bkz: https://erdemuygan.com/2018/09/yaniliriz-diye-aciklamayi-allah-yapiyor/

  • Hırsızın (Sâriq) Cezasını Bildiren Ayette Azîz ve Hakîm Kelimelerinin Çürüttüğü İddialar

    Hırsızın (Sâriq) Cezasını Bildiren Ayette Azîz ve Hakîm Kelimelerinin Çürüttüğü İddialar

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın “azîz ve hakîm” kelimeleriyle ilgili olan bölümüdür. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz kitabımıza şu linkten ulaşabilirler:

    https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    Mâide Suresi 38. ayette azîz ve hakîm kelimeleri şu şekilde yer almaktadır:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir cezâ, Allah tarafından bir nekâl olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    عزيز Azîz ve حكيم Hakîm İfadeleri

    Kur’an’ın en önemli kavramlarından ve Rabbimizin isimlerinden olan Azîz ve Hakîm ifadelerini etraflıca ortaya koymak bu çalışmanın ana amaçları arasında yer almamaktadır. Bu bağlamda azîz ve hakîm ifadeleri genel çerçeveleri itibariyle ve Mâide 38. ayette kullanılış amacını tesbit etmek maksadıyla ele alınacaktır. Bu kavramların ayetteki anlamını Kur’an’dan tesbit ettiğimizde şu iddiaların anlamsız olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır:

    • “Bu uygulama Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneğidir. Allah Rasulü bu geleneksel cezayı olabildiğince sınırlandırmıştır.”
    • “Ayetin asıl vermek istediği mesaj hırsızlığın olmayacağı refah seviyesi yüksek bir toplum oluşturmaktır, el kesmek değil.”

    عزيز Azîz İfadesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    عزز azeze kökünden kelimeler Kur’an’da 116 ayette 119 kez geçmektedir. Sözlükler kelimenin anlamını “galip gelme, güçlü ve üstün olma” şeklinde vermektedirler. Kur’an kelimenin anlamını tesbit etmemizi sağlayan ayetler içermektedir:

    إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُم مُّرْسَلُونَ

    İki elçi göndermiştik, ikisini de yalancı saydılar. Üçüncüsü ile destek verdik (عززنا azzeznâ). “Biz, size gönderilen elçileriz.” dediler. (Yâsîn 36/14)

    Destek vermek olarak çevrilmiş kelime عززنا azzeznâ kelimesidir. Lafzen “azizleştirdik” anlamına gelir. Ayette şehir halkının kendilerine gönderilen iki elçiyi yalanlamaları elçilerin meramlarını dile getirmede yetersiz kaldıklarını ifade ediyor olacak ki ardından gelen üçüncü elçi ile üstünlük sağlayıp “biz size gönderilen elçileriz” diyebilmişlerdir. Aynı anlamı şu ayetten de tespit etmek mümkündür:

    إِنَّ هَـٰذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ

    “Bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz koyunu, benim bir koyunum var; onu ben koruyayım dedi ve konuşmasıyla beni bastırdı (عزني azzenî).” (Sâd 38/23)

    “Beni bastırdı” veya “bana üstün geldi” şeklinde dilimize aktarılan ifade عزني azzenî ifadesidir. Burada da kelimenin “üstün gelme, galip gelme” anlamı görülebilmektedir. Kelimenin anlamını tesbit edebileceğimiz bir takım ayetlerde zıt anlamlısı ile kullanılmış olması işimizi kolaylaştırmaktadır:

    قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً ۖوَكَذَٰلِكَ يَفْعَلُونَ

    Kraliçe dedi ki: “Krallar bir ülkeye girdiler mi, oranın altını üstüne getirirler, halkın en izzetlilerini en zelilleri haline getirirler. Bunlar da öyle yapacaklardır. (Neml 27/34)

    Ayette “izzet” kelimesinin zıttı olarak “zillet” kelimesinin kullanılması izzetin anlamını daha iyi anlamamızı sağlamaktadır. Zillet de Türkçemize girmiş kelimelerden biridir ve “hor, hakir olma, boyun eğme” anlamlarına gelir. Dolayısıyla izzet kelimesinin “üstün, baskın olma” anlamı bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Zillet kelimesinin “yumuşak, müsamahakâr” anlamında müminler için kullanıldığı şu ayetten de zıttı olarak kullanılan izzet kelimesinin anlam çerçevesinin sınırlarını tespit etmemiz gerekir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّـهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّـهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ ۚ ذَٰلِكَ فَضْلُ اللَّـهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ ۚ وَاللَّـهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

    Ey inanıp güvenenler! Sizden kim dininden dönerse Allah, daha sonra onların yerine sevdiği bir topluluk getirir; onlar da O’nu severler. İnanıp güvenenlere karşı müsamahakâr, âyetleri görmezden gelenlere karşı dik duruşlu olurlar. Allah yolunda mücadele eder ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte Allah’ın lütfu budur; onu, tercihini doğru yapana verir. Allah’ın imkanları geniştir, her şeyi bilir.  (Mâide 5/54)

    Ayette “müsamahakâr” anlamındaki أذلة ezilletin kelimesinin zıttı, أعزة eizzetin kelimesidir. İzzet kelimesi bu kez, “yumuşak, müsamahakâr” anlamındaki zilletin zıttı olarak kullanıldığı için “dik duruşlu, tavizsiz” anlamlarına geldiği görülmektedir. Devamındaki “Allah yolunda mücadele eder ve kınayanın kınamasından korkmazlar” ifadesi de bu anlamı doğrulamaktadır. İzzet-zillet zıtlığı ile kelimenin anlamını detaylandırabileceğimiz ayetlere bir diğer örnek olarak şu ayeti de görmemiz faydalı olacaktır:

    يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ ۚ وَلِلَّـهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَـٰكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ

    Şunu bile demişlerdi: “Hele Medine’ye dönelim; biz üstünler, o alçakları elbette sürüp çıkaracağız.” Oysa üstünlük Allah’tadır, elçisindedir ve inanıp güvenenlerdedir. Ama münafıklar bunu bilmezler. (Münafikûn 63/8)

    Meale “üstünler” olarak yansımış kelime الأعز el’eazzu ve “alçaklar” da الأذل el’ezel kelimeleridir. Görüldüğü gibi izzetli (aziz) olmak yine üstün olmak anlamındadır. Kelimenin fiil olarak kullanıldığı şu ayette de izzetin “yönetimi elinde bulundurma gücü” ile olan yakın ilişkisi görülmektedir:

    قُلِ اللَّـهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاءُ وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَن تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَن تَشَاءُ ۖ بِيَدِكَ الْخَيْرُ ۖ إِنَّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    De ki “Ey tüm yetkileri elinde tutan Allah’ım! Tercih ettiğin kişiye yetki verir, tercih ettiğinden yetkiyi alırsın. Tercih ettiğin kişiyi üstün konuma getirir ve yine tercih ettiğin kişiyi değersizleştirirsin. Bütün iyilikler Senin elindedir. Sen her şeye bir ölçü koyarsın. (Âl-i İmrân 3/26)

    Ayetin metninde “üstün konuma getirme” ifadesi “izzetli (aziz) kılma”, “değersizleştirme” ifadesi de “zelil kılma” şeklinde geçmektedir. Dolayısıyla bir kez daha izzet-zillet zıtlığı ile kelimenin “yönetimsel veya yetkisel” üstünlük anlamı ortaya konmaktadır. Kelimenin “üstün ve güçlü olma” anlamı şu ayette de açıktır:

    وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَنَا أَكْثَرُ مِنكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرً

    Adam güzel bir gelir sağlamış; arkadaşıyla konuşurken şöyle diyor: “Benim malım seninkinden çok, adamlarım açısından da güçlüyüm (azizim).” (Kehf 18/34)

    Tüm bu ayetlerde ve daha okunabilecek pek çok ayette görülebileceği gibi عزة izzet “üstün ve güçlü olma” anlamlarına gelen bir kelimedir. İzzetli anlamındaki azîz kelimesinin Yüce Allah’ın ismi olarak kullanılması, O’nun yönetim gücü ve üstünlüğünü, sözünün ve hükmünün değişmez olduğunu göstermektedir. Nitekim Mâide Suresi 38. ayet bir suçun cezasını belirleyen ayettir. Burada Azîz isminin kullanılması böyle bir cezayı ancak kanun koyucu üstünlüğü ve mutlak gücü elinde bulunduran Allah’ın belirleyebileceğini ve bunun değişmesinin mümkün olmayacağını göstermesi bakımından önemlidir. Kelimenin Mâide 54. ayette gördüğümüz “yanlışlara karşı tavizsiz olma” anlamı bu bakımdan büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple yalnızca Yüce Allah’ın koyabileceği ölçüler de Azîz ismi ile dile getirilmiştir:

    فَالِقُ الْإِصْبَاحِ وَجَعَلَ اللَّيْلَ سَكَنًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ حُسْبَانًا ۚذَٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

    Karanlığı, günün ilk ışıklarıyla bölen, geceyi dinlenme zamanı, güneş ile ayı hesaba uygun yapan O’dur. BunlarAzîz ve Alîm olanın koyduğu ölçüdür. (En’âm 6/96)

    Eğer bir büyüklükten söz edilecekse bu ancak el’Azîz ismi olan Allah için olabilir:

    وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۖ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Göklerde de yerde de büyüklenme hakkı sadece O’ndadır. Azîz ve Hakîm olan O’dur. (Câsiye 45/37)

    Sonuç olarak Azîz kelimesi Rabbimiz için kullanıldığında O’nun üstünlüğünü, gücünü, bu sebeple ölçü koyma ve kanun belirlemedeki tartışılmazlığını ortaya koyan bir kelimedir. Rabbimizin el’Azîz olması bu özellikleri benzersiz şekilde taşıdığını gösterir. Seriqa gibi önemli bir suçun cezasını belirlerken el’Azîz ismi olan Allah hiç kimseden çekinmez. Konuyu hiç kimsenin yorumuna bırakması da düşünülemez. El’Azîz olan ölçüyü kendisi belirler.

    حكيم Hakîm İfadesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    حكم hakeme kökünden kelimeler Kur’an’da 189 ayette 210 kez geçmektedir. Sözlükler kelimenin anlamını “ıslah etmek, düzeltmek maksadıyla menetmek, engellemek” şeklinde vermektedirler. Yargıca hâkim denmesinin sebebi de insanlar arasında zulmü engellemesinden dolayıdır. “الحكم بالشيء (bir şey hakkında hüküm) bir başkasını yükümlülük altına soksun ya da sokmasın bir şeyin şöyle olduğuna veya olmadığına hükmetmek demektir.” Bu kökten olan hüküm, hikmet, hükümet, hâkim, hakem, muhakeme, tahkim, istihkam, müstahkem, muhkem gibi kelimeler Türkçe’de de Arapçadakinin aynı veya yakın anlamlarda kullanılan kelimelerdir. Hüküm verme ifadesi Kur’an’da da karar verme, yargıya varma anlamında kullanılır:

    إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ ۚ إِنَّ اللَّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ ۗ إِنَّ اللَّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا

    Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt verir. Allah dinler ve görür. (Nisâ 4/58)

    إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللَّـهُ ۚ وَلَا تَكُن لِّلْخَائِنِينَ خَصِيمًا

    Gerçekleri içeren bu kitabı sana biz indirdik ki insanlar arasında Allah’ın gösterdiği yöntemle hükmedesin. Sakın hainlerin savunucusu olma. (Nisâ 4/105)

    Hükmün doğru olanına hikmet denir. Hakîm kelimesi de hikmetli, “hikmeti yani doğru hükümleri içeren” anlamındadır. Bu anlamda Zikir, Kitap, Kur’an, emr (iş) kelimelerinin ve Allah’ın sıfatı olarak geçmektedir. Dolayısıyla Allah için kullanıldığında “mutlak doğru hükmü veren, mutlak doğruyu ve son kararı belirleyen” anlamına gelir. Bu sebeple, hukukî bir hükmün belirtilmesinin ardından Allah’ın Hakîm isminin zikredilmesine sıkça rastlanır. Mesela Bakara 220’de yetimlerle, 228’de talakla, 240’ta eşi ölen kadının nafakasıyla, Nisâ 11’de miras paylarıyla, 24 ve 26’da medenî hukukla, 92’de bir müminin öldürülmesi konusuyla, 130’da birden fazla kadınla evlilikte yaşanacak durumla, Enfâl 67’de savaşta esir almayla, Tevbe 60’ta zekâtın verileceği yerlerle ilgili hukukî hükümlerin belirlendiği ayetlerde Allah’ın Hakîm sıfatı vurgulanmıştır. Mâide 38. ayet de seriqa suçunun cezasını hükme bağlayan ayettir. Bu konuda da mutlak doğru kararın Allah tarafından el kesme olarak verildiği Hakîm isminin kullanılmasından da anlaşılmaktadır.

    Mâide 38’de olduğu gibi, Allah’ın Azîz ve Hakîm isimlerinin birlikte geçtiği diğer ayetlere baktığımızda benzersiz güç ve otoriteyi elinde bulunduran üstünlüğünün ortaya konulduğunu görmek mümkündür:

    وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ ۚ وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَىٰ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Yaratmayı başlatan, sonra da tekrarlayan odur. Tekrar yaratmak onun için daha da basittir. Göklerde ve yerde en yüce örnekler O’na aittir. O üstündür, doğru karar verendir. (Rûm 30/27)

    وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۖ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Göklerde de yerde de büyüklenme hakkı sadece O’ndadır. Azîz ve Hakîm olan O’dur. (Câsiye 45/37)

    وَلَوْ أَنَّمَا فِي الْأَرْضِ مِن شَجَرَةٍ أَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَّا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّـهِ ۗ إِنَّ اللَّـهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa ve arkasından yedi deniz eklense yine de Allah’ın sözleri bitmez. Allah güçlüdür, doğru karar verir. (Lokmân 31/27)

    Azîz ve Hakîm kullanımının önemini bildirmesi bakımından aynı olaydan bahseden üç ayet oldukça önemlidir. Bunlardan ilkinde Azîz ve Hakîm ifadeleri kullanılmıştır:

    يَا مُوسَىٰ إِنَّهُ أَنَا اللَّـهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Bak Musa! O Allah benim; güçlü olan ve doğru karar veren Allah. (Neml 27/9)

    Diğer iki ayet ise bu ifadeleri açıklamaları bakımından dikkat çekicidir:

    إِنَّنِي أَنَا اللَّـهُ لَا إِلَـٰهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي

    Ben! Evet ben Allah’ım; benden başka ilah yoktur. Sen, bana kulluk et ve benim zikrim için namazı düzgün ve sürekli kıl! (Tâhâ 20/14)

    يَا مُوسَىٰ إِنِّي أَنَا اللَّـهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

    …Bak Musa! Ben Allah’ım, bütün varlıkların Rabbiyim. (Kasas 28/30)

    Bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde Azîz ve Hakîm kullanımının anlamı, kendisinden başka ilah olmayan ve her şeyin Rabbi (sahibi) olup yalnız kendisine kulluk edilen şeklinde detaylandırılmıştır. Dolayısıyla Azîz ve Hakîm olan yani kendisinden başka ilah olmayan üstün ve yalnız kendisine kulluk edilerek her hükmüne boyun eğilmesi gereken Allah tarafından belirlenmiş bir cezanın tartışmaya ve yoruma açık olması düşünülemez. Allah’ın Azîz ve Hakîm sıfatlarının belirtildiği bir ayette emredilen ceza için Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneği” satırlarını yazabilmek de olacak iş değildir. Kaldı ki Kur’an’ın hiçbir hükmü için bu ifadeler kullanılamaz.

    Böylece ayette geçen bütün ifadelerin anlamlarını Kur’an’ın bizzat kendisinden öğrenmiş olduk. Görüldüğü üzere ayetteki her bir kavram bu ayetle ilgili olarak ortaya atılan iddiaları defalarca kez çürütmeye fazlasıyla yeterlidir. Elbette Allah’ın kendisine vahyettiği kitabı en güzel şekilde hayata geçiren Nebîmizin uygulamalarının da tüm bu öğrendiklerimize uygun olması gerekir. O halde artık Nebîmizin bu ayeti nasıl hayata geçirdiğini ilgili rivayetlerden görmeye başlayabiliriz.

    Erdem Uygan

  • Hırsızın (Sâriq) Cezasını Bildiren Ayette Nekâl Kelimesinin Çürüttüğü İddialar

    Hırsızın (Sâriq) Cezasını Bildiren Ayette Nekâl Kelimesinin Çürüttüğü İddialar

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın “nekâl” kelimesiyle ilgili olan bölümüdür. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz kitabımıza şu linkten ulaşabilirler:

    https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    Mâide Suresi 38. ayette nekâl kelimesi şu şekilde yer almaktadır:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir cezâ, Allah tarafından bir nekâl olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    نكال Kelimesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    Mâide Suresi 38. ayette geçen bir diğer ifade نكالا nekâlen ifadesidir. نكل nekele kök harflerinden türetilmiş kelimeler Kur’an’da 5 ayette karşımıza çıkmaktadır. Bu ifadenin anlamı öğrenildiğinde ayetle ilgili ortaya atılan şu iddialar da çürütülmüş olur:

    • “Ayette kastedilen, hırsızlık yapmak isteyen kişinin bu imkandan yoksun bırakılmasını temin etmektir.”
    • “Ayetteki kesme emri hırsızlığa karşı tedbir olması için gücün kesilmesi anlamındadır.”

    نكل nekele fiili “bağlamak, bukağılamak” anlamındadır. Binek hayvanının bukağısı (demir halka) veya bağı hayvanı engellediği için bunların ikisine de النكل nikl denmiştir. Çoğulu olan أنكال enkâl kelimesi bu anlamda Kur’an’da da kullanılır:

    إِنَّ لَدَيْنَا أَنكَالًا وَجَحِيمًا

    Bizim yanımızda bukağılar ve alevli ateş. (Müzzemmil 73/12)

    Kelimedeki bu engelleme anlamı fiilin التنكيل tenkîl formunda, “işlenen bir suça, başkasına ibret olup o suçtan engelleyecek şekilde ceza vermek” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kur’an’da تنكيل tenkîl şeklindeki bu kullanım da mevcuttur:

    فَقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللَّـهِ لَا تُكَلَّفُ إِلَّا نَفْسَكَ ۚ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ ۖ عَسَى اللَّـهُ أَن يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُوا ۚ وَاللَّـهُ أَشَدُّ بَأْسًا وَأَشَدُّ تَنكِيلًا

    Allah yolunda savaşa gir; sen sadece kendinden sorumlusun. Müminleri de özendir ki Allah, o kâfirlerin baskınını önlesin. Allah’ın baskını daha güçlü, ceza vermesi (tenkîl) daha ağırdır. (Nisa 4/84)

    Kelime “caydırıcı olma” anlamında daha çok isim formunda نكال nekâl şeklinde kullanılır. Bu anlamı Kur’an’dan tesbit etmek mümkündür:

    فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَىٰ فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَىٰ

    (Firavun) “Sizin en yüce rabbiniz benim!” dedi. Allah da onu, çağdaşlarına ve sonrakilere nekâl olacak şekilde cezalandırdı. (Nâziât 79/24-25)

    Bu ayetlerde firavuna verilen cezanın nekâl olma özelliğinin o dönemde yaşayan ve sonradan gelecek olanlar üzerinde etkili olduğu ve bir cezâ olduğu görülebilmektedir. Nekâl kelimesinin kullanıldığı ayetlerde “o devirdekiler ve sonrakiler” şeklindeki ifadelerin kullanılması ve bir cezadan bahsedilmesi dikkat çekicidir:

    وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَوْا مِنكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ فَجَعَلْنَاهَا نَكَالًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ

    İçinizden cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Onlara “Aşağılık maymunlar gibi olun!” demiştik. Bunu, o gün yaşayanlara ve arkadan gelenlere nekâl ve müttakîlere öğüt olsun diye yapmıştık. (Bakara 2/65-66)

    Görüldüğü gibi nekâl ifadesi yine bir ceza için kullanılmakta ve bu ceza, cezalandırılan kişilere değil, onlardan başkalarına nekâl olmaktadır. Kelimenin engelleme anlamı düşünüldüğünde cezanın nekâl olmasının başkalarını aynı suçu işlemekten caydırıcı olması anlamına geldiği görülür.

    نكال Nekâl – عبرة İbret Farkı

    Mâide Suresinin 38. ayetindeki nekâl kelimesine bazı meallerde ibret anlamı verilmektedir. Oysa ibret kelimesi de Arapça’dır ve Kur’an’da biri fiil olmak üzere 7 kez karşımıza çıkmaktadır. Bu kullanımlara bakıldığında nekâl ile aralarındaki anlam farkı tesbit edilebilir. Nekâl ifadesinin sadece verilen cezanın bir özelliği olarak kullanılmakta olduğunu görmüştük. İbret ifadesi ise “birbirleriyle savaşan iki grup”, “rasullerin kıssaları”, “en’âm (koyun, keçi sığır, deve)”, “gece ve gündüzün çevrilmesi”, “ehl-i Kitap’tan küfre sapanların kendi yurtlarından kaçışları” gibi konular için kullanılmaktadır.

    Cezanın nekâl olması, ceza verilen kişi için değil, o gün yaşayan ve daha sonra gelecek kişiler için zikredilmekteydi. İbret ise yukarıda sayılan konularda, “ulu’l elbâb, ulu’l ebsâr, siz, müminler, çekinenler” gibi kişiler için kullanılmaktadır. Yukarıda okuduğumuz nekâl ifadesinin geçtiği Nâziât Suresi 25. ayetinden bir sonraki ayette “ibret” ifadesi kullanılmaktadır:

    فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَىٰ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَىٰ

    Allah da onu, çağdaşlarına ve sonrakilere nekâl olacak şekilde cezalandırdı. Bunda, çekinecek olanların alacakları bir ibret vardır. (Nâziât 79/25-26)

    İki kelime arasındaki, yukarıda belirttiğimiz farklar bu iki ayette de görülmektedir. Öncelikle nekâle ibret anlamı verilemeyeceği, ibret kelimesinin ayrıca kullanılmasından bellidir. Ayrıca nekâl çağdaşlar ve sonrakiler için, ibret ise çekinecek olan herkes için kullanılmaktadır. Nekâl sadece cezanın bir özelliğidir, ibret ise yaşanan tüm olayın bünyesinde taşıdığı (إِنَّ فِي ذَٰلِكَ) bir özelliktir.

    Tüm bu farklardan da anlaşıldığı gibi ibret, bir olay veya durumdan çıkarılacak ders anlamında kullanılmaktadır. Kelime dilimizde de bu anlamı ile yer almaktadır. Nekâl ise suça verilen cezanın caydırıcı olduğunu belirtmektedir.

    Bundan dolayı Mâide 38. ayette geçen nekâl kelimesi de ibret anlamında değildir. Tüm bu öğrendiklerimizden sonra ayetin anlamı şu şekilde ortaya çıkmaktadır:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek sâriq ile kadın sâriqin ellerini kesin ki işledikleri suça karşılık bir cezâ ve Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Ayete göre nekâl olmak suçun değil suça verilen cezânın bir özelliğidir. Yani bu suçu işlemiş bir kişinin eli kesilecek ve verilen bu cezâ başkaları için caydırıcı olacaktır. Dolayısıyla ayette söylenmek istenen hırsızlık suçunun işlenmeyeceği bir toplum yaratmak olamaz. Bu suça verilen ceza başkalarını caydırma amacı taşımak durumunda olmalıdır. O da Rabbimizin emrettiği elin kesilmesi cezasıdır.

    Ayrıca “ayetin ifade ettiği şey hırsızlık yapmak isteyeni bu imkandan yoksun bırakmaktır” ifadesi doğru olsa bile bunu hırsızlık (seriqa) yapamayacağı refah seviyesi yüksek bir toplum oluşturarak değil, bu suçu işleyene Allah’ın emrettiği el kesme cezasını vererek yapmak mümkündür. Çünkü nekâl (caydırıcı) olan şey verilen cezâdır. Toplum ne kadar zengin olursa olsun hırsızlık yapmak isteyen daima olacaktır.

    Son olarak, mülkiyet hakkını tehdit eden bir suç, topluma karşı işlenmiş olduğundan cezânın nekâl olması da toplumun diğer fertlerini bu suçtan caydırmak içindir. El kesme cezası bu sebeple de seriqa suçunun tam karşılığıdır.

    Erdem Uygan