Etiket: Kur’an

  • Mekke’nin Siyasi Yapısının Rasûlullah’ın Tebliğ Faaliyetine Etkisi / Dr. Fatih Orum

    Mekke’nin Siyasi Yapısının Rasûlullah’ın Tebliğ Faaliyetine Etkisi / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’ın iniş sürecinin daha iyi anlaşılabilmesi için, Mekke ve Medine başta olmak üzere, bölgedeki dînî yapılanmanın tam olarak ortaya konulması nasıl önemliyse; bölgedeki siyasi yapının da doğru bir şekilde ortaya konması o kadar önemlidir. Bu önem sebebiyle Rasûlullah’ın Mekke ve Medine’deki tebliğ faaliyetinin seyrinin ve bu faaliyete karşı gösterilen olumlu ya da olumsuz tepkilerin anlaşılmasında bölgenin siyasi yapısının, özellikle de Kureyş kabilesi içindeki rekabete dayalı çekişmelerin etkisi göz ardı edilmemelidir. Çünkü Rasûlullah’ın vefatının hemen sonrasında başlayacak ve uzun yıllar sürecek olan bir dizi siyasi olayın temel sebeplerinden biri olan Kureyş içindeki bu çekişmeler, Kur’ân’ın bir takım âyetlerinin doğru anlaşılması, dolayısıyla gerçeklere dayalı bir siyer algısının oluşması için büyük önem arzetmektedir.

    Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet verildiği dönemde Mekke’de nüfus ve nüfuz bakımından hâkim kişiler “Mekkeli Müşrikler” dediğimiz, Kureyş kabilesine mensup Araplar’dı. Kureyş kabilesinin soyu İbrahim (a.s.)’ın oğlu İsmail (a.s.)’a dayanır. İbrahim (a.s.)’ın oğlu İshak (a.s.)’ın zürriyetinden pek çok nebî gönderilmiş olmasına rağmen İsmail (a.s.)’ın zürriyetinden son nebî Muhammed (s.a.v.) gelmiştir.

    Mekke’nin ilk sakinleri olduğu söylenen Yemen asıllı Amâlikalılar’dan sonra buraya Arabistan Yarımadası’nın güneyinden gelen Cürhümlüler yerleşmiştir. Babası İbrahim (a.s.) ile Kâbe’yi temelleri üzerine yeniden yükselten İsmail (a.s.), burada Cürhümlüler’in reislerinden Mudâd’ın kızı Seyyide ile evlenmiş, bu dönemde Kâbe’yle ilgilenip hac işlerini idare etmiştir. İsmailoğulları, Cürhümlüler döneminde Mekke’de yaşadılar, çoğaldılar ve bölgeye dağıldılar. Miladi 207’de yine Yemen asıllı bir kabile olan Huzâalılar Mekke’ye gelip Cürhümlüler’in hâkimiyetine son verdiler. İsmailoğulları bölgede Huzâalılar’la birlikte iki asrı aşkın bir süre yaşamaya devam ettiler. Daha sonra da Mekke’nin hâkimiyeti, Kureyş kabilesine adını veren Fihr b. Mâlik’in altıncı nesilden torunu; Muhammed (s.a.v.)’in de beşinci göbekten dedesi olan ve dağınık haldeki Kureyş kabilesini bir araya getirmesi sebebiyle “Mücemmî = birleştirici” lakabını alan Kusay b. Kilâb’ın gayretleriyle İsmailoğulları’na yani Kureyş’e geçti. Böylelikle İsmail (a.s.)’dan beri Mekke’de tebaa durumunda yaşayan İsmailoğulları ilk kez Mekke’de yönetime sahip olmuşlardı. Dağınık halde yaşayan Kureyş’i bir araya getiren Kusay, Harem bölgesini iskâna açarak bölgenin içini ve dışını kabilenin kolları arasında taksim etti. Karar organı olan Dâru’n-Nedve’yi kurdu ve dini ve siyasi bir takım görevleri Kureyş’in boyları arasında taksim etti. Bu arada takvimler, Son Nebi’nin gelmesine yaklaşık bir asır kaldığını göstermekteydi.

    Kusay’ın oğlu olan Abdümenâf’ın oğulları Abdüşems, Muttalib, Nevfel ve özellikle de Hâşim çevre bölgelerle ticari anlaşmalar yaparak Kureyş’in Mekke’yi aşan bir ticari güç olmasını sağladılar. Öyle ki Mekke, Yarımada’nın kuzeyi ve güneyi arasında ticareti yönlendiren bir merkez haline gelmiş, zenginleşmiş ve itibar kazanmıştı. Kur’ân’da Kureyş suresiyle bu duruma işaret edilmiş, içinde bulundukları saygınlık, refah ve emniyet hatırlatılarak Kureyşliler’den Beyt’in (Kâbe) Rabbi’ne kulluk etmeleri istenmiştir.

    Son Nebî’nin gelmesine bir asır kala Kusay’ın torunları arasında ortaya çıktığı söylenen bazı ihtilaflar, Kureyş’in kendi içinde, sonuçları uzun yıllar devam edecek bir takım ayrışmalara yol açacaktı. Rasûlullah’ın davetine Kureyş’in gösterdiği farklı tepkilerin anlaşılmasında etkisinin olabileceğine dikkat çekilen bu ayrışmaların ilki, Kusay’ın, Mekke ve Kâbe’yle ilgili bir takım görev ve yetkileri, ölürken oğlu Abduddâr’a vermesinden, daha sonraları Kusay’ın torunlarının rahatsızlık duymaları üzerine çıktığı söylenir. Kusay’ın vefatından sonra bu görev ve yetkileri kendilerinin hak ettiğini söyleyen Abdümenâf’ın oğulları ile buna karşı çıkan Abduddâroğulları karşı karşıya gelmiş, Mekke’deki diğer kabilelerden her biri bu iki gruptan birinin yanında yer alıp birlikte hareket edeceklerine dair yemin edince Kureyş kendi içinde “Hılfü’l-mutayyebun” ve “Hılfü’l-ahlâf” adlarıyla tam anlamıyla ayrışmıştı. Bu ayrışmada Esed, Zühre, Teym ve elHâris (b. Fihr) oğulları Abdümenâfoğulları’nın; Mahzum, Sehm, Cumah ve Adiyoğulları da Abdüddâroğulları’nın yanında yer alırken, Âmir (b. Lüey) oğulları ile Muhârib (b. Fihr) oğulları ise tarafsız kaldılar. Bu ihtilaf herhangi bir çatışma olmadan ve Hicâbe, Livâ ve Dâru’n-Nedve[1] yönetiminin eskiden olduğu gibi Abdüddâroğulları’nın elinde kalması, Rifâde ve Sikâye’nin[2] yönetiminin de Abdümenâfoğulları’na verilmesiyle sonuçlanmıştı.

    Yemenli bir tüccarın Mekke’de haksızlığa uğradığını iddia ederek halkı yardıma çağırması üzerine gelişen olaylar, Kureyş içindeki bu ayrışmayı daha da derinleştiren ikinci büyük ihtilafı oluşturacak ve “Hılfül-fudûl” denen bir oluşumun doğmasıyla neticelenecekti. Ancak bu oluşum içinde, Ümeyye ve Nevfeloğulları, Abdümenâfoğulları’nın yanında yer almayacaktı.

    Buraya kadar anlatılan ihtilaf, Kusay’ın oğullarından Abduddâr ile Abdümenâf ve bunlardan her biri tarafında kümeleşen Kureyş kolları arasında olmuştur. Ancak Rasûlullah’ın davetine gösterilen tepkilerin anlaşılmasına yardımcı olabilecek daha önemli çekişme ve ayrışmanın Abdümenafoğulları’nın kendi içinde; Hâşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasında olduğu söylenir. Rasûlullah’a risalet görevi verilmesinin arefesinde, önce Hâşim b. Abdimenâf ile Ümeyye b. Abdişems, daha sonra da Abdulmuttalib b. Hâşim ile Harb b. Ümeyye arasında itibar ve şeref yarışı sebebiyle çekişmeler; bunun sonucunda da bölünmeler yaşandı. Daha önce Abduddâroğulları’na karşı diğer boylardan da destek alarak birlik oluşturan Abdümenâfoğulları bu defa kendi içinde Benî Hâşim ve Benî Ümeyye olarak ayrılmış hatta Abdümenafoğulları’ndan olan Benî Ümeyye bu boyun karşısında yer almış, diğer gruba geçmiş oluyordu.

    Rasûlullah’ın davetine özellikle Abdümenâfoğulları açısından Kureyş’in gösterdiği tepkiyi; a. olumlu/ılımlı, b. olumsuz/sert olarak ikiye ayırabiliriz. İlk grubu bazı istisnalarla birlikte Ümeyyeoğulları; ikinci grubu da bazı istisnalarla birlikte Hâşimoğulları teşkil ediyordu. Bu iki grubun arasında bir rekabet olduğu ortadaydı. Bedir savaşında pek çok Ümeyyeli’nin Hâşimî tarafından öldürülmesiyle daha da derinleşen bu gruplaşma, Rasûlullah’ın vefatından sonra da uzun yıllar devam etmiştir.

    Rasûlullah henüz hayatta değil iken, Kureyş kabilesi içinde başlayan ve giderek derinleşen ayrışma Rasûlullah’ın Mekke’deki davetine gösterilen tepkiye yansımış, davete icabet eden yahut Rasûlullah’ı kollayanlar çoğunlukla Hâşimoğulları arasından çıkmış, muhalefet kanadını ise çoğunlukla Ümeyyeoğulları oluşturmuştur. Bu ayrışma kendini Medine’ye hicret edenler ve hatta Bedir savaşında karşılaşan taraflar için de göstermiştir. Rasûlullah’ın vefatından bir süre sonra ortaya çıkacak ve İslam Tarihi’ne damgasını vuracak olan Emevi ve Abbasi iktidarları arasındaki kıyasıya rekabetin temelinde de yine Kureyş arasında ortaya çıkan ve yukarıda sözü edilen ayrışma vardır.[3]

    Rasûlullah’ın tebliğine karşı Mekke’deki muhalefetin bir başka yönünü de Mahzûmoğulları (Benî Mahzûm) oluşturmaktaydı. Kureyş’in on kolundan birini oluşturan Mahzûmoğulları, Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet verildiğinde Mekke’de siyasi ve ekonomik yönden öne çıkan kabileydi. Abdulmuttalib’in ölümünden sonra Kureyş’in başına Ümeyyeoğulları’ndan Harb b. Ümeyye, onun ölümünden sonra da Mahzumoğulları’ndan Velîd b. Muğîre geçmişti. Rasûlullah’a sert muhalefette bulunan Ebû Cehil de bu kabileye mensuptu.[4] Şayet doğruysa, tarih kitaplarında Velîd b. Muğîre ve Ebû Cehil’e nisbet edilen şu ifadeler, Mahzûmoğulları’nın Rasûlullah’ın davetine karşı tavırlarının temelini göstermesi açısından önemlidir:

    “Abdümenafoğulları ile şeref hususunda anlaşmazlığa düştük. Onlar, halka yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar, kavga eden taraflar arasında arabuluculuk ettiler, biz de ettik. Ödemeye güç yetiremeyenlerin diyetlerini yüklendiler biz de yüklendik. Onlar, halka bağışta bulundular, biz de bulunduk. Ta ki kulak kulağa giden iki yarış atı durumuna geldik. Onlar, şimdi kendisine gökten haber gelen bir nebiye sahip olduklarını iddia ediyorlar. Şimdi biz onun dengini nereden bulup, onlara yetişelim! Hayır! Allah’a yemin olsun ki biz hiçbir zaman ona inanmayız ve onu tasdik etmeyiz.”[5]

    Gerek Ümeyye gerek Mahzûmoğulları’nın Mekke’nin fethine kadar Müslüman olmamakta direnmeleri ve Müslüman olduktan sonra da genelde idari görevlere talip olmaları dikkat çekici bir husustur.[6] Mekke’nin fethinden sonra indiği rivayet edilen Hucurât suresinin bazı âyetlerinin konuyla ilgili olması kuvvetle muhtemeldir.[7]

    Kur’ân’da din kardeşliğine vurgu yapan pek çok âyet,[8] insanın yapısında bulunan ve tabii olarak nübüvvet dönemi Mekke ve Medine’sinde de gözlemlenen, bazen kan bazen menfaat bağıyla oluşmuş tarafgirlik ruhuna yönelik mesajlar taşıyor olmalıdır. Benzer mesaj, yakın akraba dahi olsa adaletten ayrılmama,[9] Sünnetullaha aykırı merhamet beklentisine girmeme[10] ve onları dost edinmeme[11] yönünde emir ve tavsiye içeren âyetler için de söz konusu olmalıdır.

    Kur’ân, öncesinde düşman iken din kardeşliği sayesinde birbirlerine yakınlaşan, kardeş olan insanların aldığı son halin insanların tahminlerinin çok ötesinde olduğunu şöyle ifade etmektedir:

    “Sana hile yapmak isterlerse Allah sana yeter. Seni yardımıyla ve müminlerle destekleyen O’dur. Müminlerin kalplerini birbirine O ısındırır. Dünya kadar mal harcasan kalplerini birbirine ısındıramazsın. Ama Allah onları birbirine kaynaştırır. O güçlüdür, doğru karar verir.” (Enfâl 8/62- 63)[12]

    Özellikle Mekke döneminde Rasûllullah’a gösterilen olumlu ya da olumsuz tepkilerin sebeplerinden biri olan siyasi yapı ve temâyül, gerek sözü edilen dönemi gerek Rasûlullah’ın vefatından sonraki gelişmeleri, gerekse de günümüzü doğru anlamamızda göz ardı edilmemesi gereken bir etkendir.

    Bu yazımızda kendisine atıfta bulunduğumuz kişilerin şeceresini gösteren bir tabloyu şu şekilde oluşturduk:


    [1] Hicâbe: Kâbe anahtarlarının elinde bulundurulması ve Kâbe perdedarlığı görevi. Livâ: sancaktarlık görevi. Dâru’n-Nedve: Mekkeliler’in önemli kararları tartışıp sonuca bağladıkları meclis.
    [2] Rifâde: Mekke’ye gelen fakir hacıları doyurup onlara ikramda bulunma görevi. Sikâye: Hacılara su tedarik etme görevi.
    [3] Konuyla ilgili detaylı çalışmalar için bkz. İbrahim Sarıçam, Emevî-Hâşimî İlişkileri, İslâm Öncesinden Abbâsîlere Kadar, TDV, Ankara, 1997, s. 33 vd.; Adem Apak, Anahatlarıyla İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Kültürü, Ensar, İstanbul, 2012, s. 71 vd.; a.g.m., “İslâm Öncesi Dönemde Mekke İdare Sistemi ve Siyasetin Oluşumu”, Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 10, Sayı: 1. 2001, s. 177 vd.; İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, DİB, Ankara, 7. Baskı, s. 27 vd.; Casim Avcı, “Kureyş (Benî Kureyş)”, DİA, XXVI, 442 vd.; Muhammed Hamidullah, “Hilfü’l-Fudûl”, DİA, XVIII, 31-32; Hüseyin Algül, “Hilfü’l-Mutayyebîn”, DİA, XVIII, 32-33.
    [4] Mehmet Ali Kapar, “Mahzûm (Benî Mahzûm)”, DİA, XXVII, 402-403.
    [5] İbn Hişâm, I, 316; Mehmet Ali Kapar, “Ebû Cehil”, DİA, X, 117.
    [6] İbrahim Sarıçam, Emevî-Hâşimî İlişkileri, s. 197 vd.; Mehmet Ali Kapar, “Mahzûm (Benî Mahzûm)”, DİA, XXVII, 403; İsmail Yiğit, “Emevîler”, DİA, XI, 88.
    [7] Mesela bkz. Hucûrât 49/ 14, 17.
    [8] Hucurât 49/10.
    [9] Nisa 4/135; En’âm 6/152.
    [10] Tevbe 10/113.
    [11] Tevbe 10/23; Mücâdele 58/22.
    [12] Konuya Kur’ân merkezli bir bakış için bkz. İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, I, 163 vd.

  • Kur’an’ı Anlamada Usûlün Önemi / Dr. Fatih Orum

    Kur’an’ı Anlamada Usûlün Önemi / Dr. Fatih Orum

    Yüce Allah her şeye bir ölçü koymuştur. O, şöyle buyurur:

    “Şüphesiz Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talâk 65/3)

    Şu âyet de Allah’ın katında, her şeyin bir ölçüye göre olduğunu gösterir:

    “Onun katında her şey bir ölçüye göredir.” (Ra’d 13/8)

    O’nun varlıkları yaratması da hep bir ölçüye göredir. İlgili âyet şöyledir:

    “Biz, her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” (Kamer 54/49)

    Her şeye bir ölçü koyup, her şeyi o ölçüye göre yarattığı için, Allah’ın her işi ve her emri, belirlenmiş bir ölçüye göre olur. Nitekim O, şöyle buyurur:

    “Allah’ın işi, tam belirlenmiş bir ölçüye göredir.” (Ahzâb 33/38)

    Allah’ın şüphesiz her şeye gücü yeter ama O, var ettiği her şeye bir ölçü koymak suretiyle kulları için bir imtihan ortamı oluşturmuştur. Bundan dolayı, “Allah’ın her şeye gücü yeter” şeklinde meal verilen pek çok âyet, “O, her şeye bir ölçü koyar” şeklinde dilimize çevrilmelidir.

    Yüce Allah’ın, pek çok âyette, hidâyetin de başarının da, kendisinin koyduğu ölçülere/düzene uyan ve bunun gereğini yapanlar için olduğunu bildirmesi de önemlidir.[1] Çünkü bu, hayatı doğru anlamlandırmamızı sağlar ve kul olma bilincimizi geliştirir.

    Dinin fıtrat olarak tanımlanması da bundan dolayıdır. Her şeyi bir ölçüye göre yaratana kul olduğunun bilincinde olan kişi, “her şeye gücü yetmesine, yani mutlak güç sahibi olmasına rağmen Yüce Yaratıcı, her şeye bir ölçü koymuş, her şeyi bir ölçüye göre yaratmış ve başarıyı, düzenine uyanlara vaat etmiş ise, bir kul olarak benim, O’nun koymuş olduğu ölçülere uymadan başarıya ulaşmam mümkün değildir.” şeklinde düşünür. İşte bu düşünce her şeyi değiştirir. Çünkü böyle düşünen bir kişi, başarıya ulaşmak için hayallerin değil ölçülerin peşine düşer. Ölçüye uymazsa kaybedeceğini bilir, başarısızlığa uğradığında, bunun nedenini kendinde arar. Bu bilince sahip kişi, Allah’ı doğru algılar, etrafındaki gelişmeleri doğru yorumlar, yere sağlam basar ve başarıyı yakalar. Yüce Allah’ın, hikmetin gereğini yapana verileceğini, bunu elde edenin de diğerlerine göre üstünlük elde etmiş sayılacağını bildirmesi, bu açıdan önemlidir.[2]

    Ölçü varsa usûl bir zorunluluktur. Çünkü ölçü, usûl ile tespit edilir. Bugün tabiat kitabının âyetlerini okuyanlar, Allah’ın koymuş olduğu ölçüye uyarak, her ilmin kendi disiplini çerçevesinde sonuca ulaşmaya çalışırlar. Aynı ölçü, Allah’ın Kitabı için de söz konusu olduğundan, kitâbî âyetler de bir usûl üzere okunmalıdır. Çünkü Allah’ın âyetleri kevnî ve kitâbî olarak ikiye ayrılır. O’nun kevnî âyetlerini okumak ve onlardan sonuçlar çıkartmak nasıl bir usûlü gerektiriyorsa Kitâbî âyetleri ihtiva eden Kitab’ın da açıklamalarına ulaşmak, bir usûlü ve bu usûle uygun hareket eden ekipleri gerektirir. Şu âyet bunu gösterir:

    “İman edeceklere doğru yolu göstersin ve rahmet olsun diye ilim üzere açıkladığımız bir Kitap gönderdik.” (A’râf 7/52)

    Allah’ın Kitabı’nın belli bir usûle göre okunmasının gerekliliğini herkes dile getirir. Burada herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. İhtilaf, o usûlün ne olduğu hususundadır. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi pek çok bilim dalında faaliyet gösteren bilim insanları, kurulu sistemi anlamanın ve keşfetmenin peşinde oldukları için, çalışmalarını, Allah’ın koymuş olduğu ölçü ve kurallara göre yürütmek zorundadırlar. Kevnî âyetleri okuyanlar, kendi koydukları ölçülere göre hareket eder ve sistem kurmaya çalışırlarsa başarısızlık kaçınılmazdır. Dahası bu, dengeleri bozar ve insanlığı huzursuz ve mutsuz eder.

    İnsanlara huzur, mutluluk ve refah vermesi için varedilen dünya, onların cehennemi olur. Aynı durum kitâbî âyetler için de geçerlidir. Kitâbî âyetleri okuyup anlamaya ve uygulamaya çalışanlar, bunu kendi ölçülerine göre yaparlarsa, sistem kurmaya, yani din oluşturmaya kalkışmış olurlar. Bu, insanların mutluluğu için gönderilmiş dinin, insanlar için sıkıntı kaynağı haline gelmesine yol açar. Din, kişinin ahiretini de ilgilendirdiğinden, bu alanda yapılan yanlışlar, sadece dünya hayatının değil, ahiretin de kaybı demek olur ki bunun, telafisi mümkün olmayan büyük bir kayıp olacağı ortadadır.

    Dinin tek sahibinin Yüce Allah olduğu gerçeği hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Her türlü tasarruf hakkı sadece O’na aittir. Bize düşen; O’na kulluk edip, yalnız O’ndan yardım dilemektir. Bu da, dinde tek şâriin, yani hüküm koyucunun O olduğunu kabul etmekle olur. Şu âyet, bu açıdan çok önemlidir:

    “Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri hakîm ve habîr olan Allah tarafından muhkem kılınmış ve de açıklanmış bir kitaptır. (Böyle olması) Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir. (De ki:) Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim” (Hûd 11/1-2)

    Âyette geçen “ َ ُ وا ِإالَّ الل د ُ ب ْ َع تَّ الَأ) = Böyle olması) Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir” ifadesi, Yüce Allah’ın, âyetleri niçin muhkem ve mufassal olarak indirdiğinin sebebini bildirmektedir. Böyle olmasaydı, yani âyetleri açıklama ve detaylandırma işi insanlara bırakılsaydı, ortaya konan din, indirilmiş değil oluşturulmuş din olurdu. Oluşan din, Allah’ın değil insanların dini olurdu. Bu, dinde ve hükümde ortaklık anlamına gelirdi. Allah, böyle bir ortaklığı kabul etmeyeceğini şu âyetinde bildirir:

    “Onun ile aranıza koyarak kulluk ettiğiniz şeyler, adını sizin ve atalarınızın koyduğu şeylerden başkası değildir. Allah o konuda kimseye bir yetki vermemiştir. Hüküm, Allah’ın hükmüdür. O, kendinden başkasına kul olmamanızı emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak, insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf 12/40)

    Âyette, insanların Allah’ın dışında kulluk ettiklerinin, kendilerinin ve atalarının ortaya koydukları kurgular olduğu bildiriliyor. Oysa Allah, bu konuda kimseye bir yetki vermemiştir. Çünkü tek hüküm koyucu O’dur. İnsanların, Allah’ın yanı sıra başkalarına kulluk etmeleri, başkalarını dinde söz sahibi kabul etmeleri ile olur. Bu, Allah’tan başkasına da kulluk etmek demektir. Oysa emredilen, kulluğu sadece O’na yapmaktır. Dosdoğru din bunu gerektirir. Birilerinin ya da atalarının kurguladığı usûl veya bu usûle ait kavramların değil Allah’ın koyduğu usûl ve bu usûle ait kavramların peşine düşmemiz emredilmiştir. Yüce Allah insanların kendi kurgularının peşine düşmemeleri için Kitab’ı tek kaynak yapmış, onu kendi açıklamış, bu açıklamalara ulaşmanın yolunu da göstermiştir. İnsanların çoğu bu gerçeği görmezden gelirler. Çünkü İnsan, sınırları aşmaya, her şeye hükmetmeye meyilli yaratılmıştır. O, bu konuda o kadar cüretkârdır ki, Allah’a din öğretmeye dahi kalkar.[3] İnsanın zaafını en iyi bilen Allah, bu konuda onu sürekli uyarmış, kanun koyucunun kendisi olduğunu hatırlatmıştır.

    Tek Şâri’ yani hüküm koyucu O’dur. Biz sadece O’nun bize gönderdiklerini, bize gösterdiği şekilde anlamak ve uygulamakla yükümlüyüz. Buna nebî ve rasûller de dahildir. Yukarıda geçen Hûd sûresinin ikinci âyetindeki “ ْ ُكم ني َل َّ ن ِ ا ٌ َشير ب َ و ٌ َذير ن ُ ه ْ ن ِم = Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim” ifadesi bunu göstermektedir. İfadede geçen “ ُ ه ْ ن ِم “ifadesi, Rasûlullah’ın yapmış olduğu uyarı ve müjdelelerin Kitap’tan olduğunu gösterir. Şu âyet de bunu teyid etmektedir:

    “Bu Kitap da, onu doğrulamak; zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arapça indirilmiş bir Kitap’tır.” (Ahkâf 46/12)

    Âyette, Kur’ân’ın uyarı yapan ve müjde veren bir kitap olduğu bildirilmektedir. Rasûllerin görevi, kendilerine vahyedileni tebliğ etmek olduğu için[4] yani rasuller kendilerine indirilen kitapları tebliğ ettikleri için, onların uyarı ve müjdeleri Kitap’tan olur. Rasûlullah’tan, bunu şöyle ifade etmesi istenmiştir:

    “De ki; Ben sizi sadece vahiy ile uyarmaktayım.” (Enbiyâ 21/45)

    Kur’ân’ın, nebî ve rasûl kavramlarına verdiği anlamı dikkate almayıp, zihinlerinde oluşturdukları nebî algısından hareketle farklı beklentilere girenler hakkında Yüce Allah şöyle buyurur:

    “Onlara bir âyet getirmediğin zaman ‘derleseydin ya?’ derler. De ki: ‘Ben Rabbim tarafından bana vahyedilene uyarım. Bunlar, Rabbinizden gelen göstergelerdir. Bir de inanan bir toplum için yol gösterici ve bir ikramdır.’” (A’râf 7/203)

    Rasûlullah’a, kendisinin vahye uyduğunun söyletilmesi önemlidir. Ona yapılan vahiy Kur’ân’dır. Kur’ân tek kaynaktır. Kur’ân’da her şeyin açıklandığı bildirilir. Bir âyet şöyledir:

    “Biz bu Kitab’ı sana indirdik ki her şeyi açıklasın, doğru yolu göstersin, ona bağlananlara bir ikram ve bir müjde olsun.” (Nahl 16/89)[5]

    Yüce Allah, Kitabı’nda her şeyi açık bir şekilde ortaya koyduğunu bildiriyorsa, din konusunda bizim başka kaynak arayışlarına girmemiz doğru olmaz. Bize düşen, tek hüküm koyucunun O olduğunu, Kitabı’nda da her şeyi açıkladığını kabul etmek, bu konuda şüpheler yaşamamaktır. Kur’ân’da bu durum şöyle ifade edilir:

    “Ben Allah’tan başka bir hakem mi ararım? Kitab’ı size açıklanmış olarak indiren O’dur. Kendilerine Kitap verdiklerimiz bilirler ki bu Kitap, Rabbin tarafından hak olarak indirilmiştir. Sakın tereddüt edenlerden olma!” (En’âm 6/114)

    Hal böyleyken gelenekte, “meselelerin sonsuz, âyetlerin ise sınırlı olduğu” söylenip[6] Kur’ân’a sınır çizilmiş, Kur’ân’ı beyan ettiği; onun dışında helal ve haram koyduğu iddia edilerek[7] Rasûlullah’ın görev ve yetkisi aşındırılmış, âyetler arası irtibatlar gözardı edilerek Kur’ân anlaşılmazlığa mahkûm edilmiştir.

    Allah’ın dinine gereği gibi uyan bir topluluktan daha önde bir topluluk olması mümkün değildir.[8] O halde, Müslümanların yüzyıllardır süregelen ve günümüzde de devam eden görünümleri, bir şeylerin ters gittiğinin en açık delili olsa gerektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    “Gevşemeyin, üzülmeyin de. Eğer inanıyorsanız, üstün olan sizlersiniz.” (Âl-i İmrân 3/139)

    Bize düşen, Kur’ân’ın açıklamalarının peşine düşmek olmalıdır. İnsanlara hidâyet ve nûr olarak gönderilen ve içerisinde her şeyin bir usûle göre açıklandığı bildirilen[9] Kitab’ın üzerinde yoğunlaşılmalı, tüm gayret, onun doğru olarak anlaşılması ve hayata geçirilmesi için olmalıdır.

    Rasûlullah’ın örnekliği bu konuda yolumuzu açacaktır. Geleneksel anlayışa göre Sünnet, Kur’ân’ın yanında müstakil bir kaynak sayılır.[10] Bu, Kur’ân’da yer almayan bir takım hükümlerin Sünnette olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Hatta ikisinde de bulunmayan çözümlere icmâ ve kıyasla ulaşılabileceği kabul edilir.[11] Oysa Kur’ân tek kaynaktır. Sünnet, Kur’ân’ın içerdiği hükümlerin Rasûlullah tarafından ortaya konması ve uygulanması olarak görülmelidir. Bu hükümleri ortaya koymak, bazen doğrudan âyeti tebliğ etmekle olabileceği gibi, bazen de âyetler arası ilişkilerden hüküm çıkarmak şeklinde olabilir. Bu durumda Sünnet, Kur’ân’ın dışında, ondan bağımsız bir kaynak olmayacaktır.

    Bundan sonraki yazılarımızda bu usulün temel kavramları, prensipleri ve uygulamalarını ele alacağız.


    [1] İnsan 76/29-30; Tekvîr 81/25-29. Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, SVY, İstanbul, 2011, 4. Baskı, s. 134 vd.
    [2] Bakara 2/269.
    [3] Hucurât 49/16.
    [4] Mâide 5/67, 92; Nahl 16/35, 82; A’râf 7/62, 68, 79, 93; Hûd 11/57; Ahkâf 46/23; Ahzâb 33/39.
    [5] Âyette geçen “her şeyin açıklanması” ifadesi ile kastedilenin Kitap olduğuna dair bkz. Yûsuf 12/111; Yûnus 10/37.
    [6] Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî Cessâs (ö. 370/981), el-Füsûl fi’l-usûl, Kuveyt, 1994, IV, s. 75. Ebu’l-Huseyn el-Basrî (ö. 436/1044), elMu’temed fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1403, II, s. 228; Muhammed b. Muhammed Gazâlî (505/111), el-Menhûl, Dımeşk, trs., s. 330; Ebü’l-Meâlî İmâmü’l-Harameyn Rükneddin Abdülmelik Cüveynî (ö. 478/1085), el-Burhân fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1997, II, s. 485; 499- 500, IV, s. 75; Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), el-Mebsût, Beyrut, 1989, XVI, s. 62; Mahlûf Muhammed Hasaneyn, Bülûğu’s-sûl, Kahire, 1966, s. 151.
    [7] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 67; Muhammed b. Ali eş-Şevkânî (ö. 1250/1834), İrşâdü’l-fühûl ilâ tahkîki’l-hakki min ‘ılmi’l-usûl, Kahire, 2006, I, 132.
    [8] Allah’ın dinine hakkıyla uyanların, yaşadıkl rı dönemde insanların en üstünü olacaklarının sünnetullah olduğuna dair bkz. Bakara 2/47, 122.
    [9] A’râf 7/52.
    [10] Şevkani, İrşâdü’l-fühûl, I, 132.
    [11] Zekiyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esas ları, trc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara, 1990, s. 39.

  • ق – ط – ع   Qa – Ta – A

    ق – ط – ع Qa – Ta – A

    قَطَعَ – يَقْطَعُ – قَطْع

    İster cisim, ister tasavvur olsun bir şeyi aralarında bir aralık ya da yarık oluşacak şekilde ayırmak, kesmek, bir cismin bazı parçalarını diğerlerinden ayırarak bölmek anlamına gelir. Kur’an’da bu kökten kelimeler 36 kez kullanılmıştır. Bu kullanımların 7 tanesi dışındakiler çeşitli bâblarda fiildir.

    Sülâsî Mücerred Bâbı قَطَعَ 

    Kur’an’da fiilin bu bâbdaki kullanımlarından anlamını ortaya çıkarmak mümkündür.  Birleştirmenin zıttı anlamında kullanılmıştır:

    الَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللَّـهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّـهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ أُولَـٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

    Fâsıklar, Allah’a verdikleri sözün kesinleşmesinden sonra Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bağı kopararak ve tabii düzeni bozarak sözlerinden cayanlardır. Zarar edenler işte onlardır. (Bakara 2/27)

    Ayette geçen وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّـهُ بِهِ أَن يُوصَلَ ifadesi “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler” anlamına gelmektedir. Kesme fiili “birleştirmeyi bozma” olarak kullanılmaktadır. Ayrıca kökünden ayıracak şekilde ağacı kesmek için de bu kelime kullanılmıştır:

    مَا قَطَعْتُم مِّن لِّينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَىٰ أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّـهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ

    Onlara ait bir hurma ağacını kesmeniz veya kökleri üzerinde dikili bırakmanız, Allah’ın onayı ile olmuştur. Bu, yoldan çıkanları rezil etmesi içindir. (Haşr 59/5)

    Ayette قطع fiili ile ifade edilen ağaç kesmenin, bildiğimiz şekilde fizikî olarak ağacı kökünden ayırmak anlamında olduğu ayetin devamındaki أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَىٰ أُصُولِهَا “veya kökleri üzerinde dikili bırakmanız” ifadesinden de anlaşılmaktadır.

    Hırsızın (سارق) elinin kesilmesini emreden ayette de fiilin bu formu kullanılır ve elin bilekten kesilip koparılması emredilir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini işlediklerine karşılık bir ceza olarak kesin ki Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Kur’an’da bu fiil ister mecaz olarak isterse gerçek anlamında kullanılsın, hepsinde kesip ayırma, koparma anlamları bulunmaktadır. Deyimsel ya da mecazî kullanımlar içerisinde en sık karşımıza çıkanlardan biri dört ayette geçen قطع دابره ifadesidir. İfade “ardını kesti, kökünü kuruttu” anlamına gelmektedir:

    فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّىٰ إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُم بَغْتَةً فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا ۚ وَالْحَمْدُ لِلَّـهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

    Kendilerine hatırlatılanları unuttukları zaman önlerine her şeyin kapılarını açarız. Verilen nimetlerle şımardıkları bir sırada da onları aniden yakalarız. Hemen umutsuzluğa düşerler. Yanlış yapan o toplulukların kökü kesilir. Her şeyi güzel yapan yalnız Allah’tır. O, bütün varlıkların Rabbidir. (En’âm 6/44-45)

    Ayette فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا ifadesi “yanlış yapanların kökünün, ardının kesilmesi” anlamındadır. Deyimsel bir kullanım olmasına rağmen azaba uğratılan toplumun tamamen kesilip atılmasından, geriye kimsenin kalmamasından bahsedildiği açıktır. Yani kelimede yine kesip koparma anlamı görülmektedir. Yine ister mecaz, ister gerçek anlamda okunsun, fiildeki kesip koparma anlamının açıkça görüldüğü bir diğer ayet şöyledir:

    ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ

    Sonra şah damarını koparırdık. (Hâkka 69/46)

    Fiilin mecaz kullanımlarından biri olan aşağıdaki ayette de “doğru uygulamayı kesip yanlışa yönelme” anlamı görülmektedir:

    أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَ تَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنكَرَ…

    “Siz doğru ilişkiyi keserek erkeklere yanaşıyor; bir de o çirkinliği toplu olarak yapıyorsunuz ha!”…(Ankebût 29/29)

    Fiilin mecazen kullanıldığı bir diğer ayet de şöyledir:

    لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَائِبِينَ

    Allah bu desteği, âyetleri görmezden gelenlerin bir bölümünü ayırıp atmak veya boyun eğdirmek için verir ki kaybetmiş olarak geri dönsünler. (Âl-i İmrân 3/127)

    Ayetteki “kaybetmiş olarak geri dönsünler” ifadesinden, “kâfirlerin bir bölümünü kesmek” ifadesindeki kesme fiilinin yine “parçayı bütünden ayırma” anlamında kullanıldığı görülmektedir. Bir diğer ayette de kesip koparma anlamı barizdir:

    مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّـهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ

    Kim Allah’ın, dünyada da âhirette de kendisine asla yardım etmeyeceği kanaatine varmışsa bir gerekçeyle göğe (Allah’a) yönelsin, diğer ilişkilerini derhal kessin ve baksın ki bu yol kendini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi? (Hacc 22/15)

    Kelime ayrıca Türkçe’ye de “katetmek” şeklinde girmiş olan, bir nehri, bir vadiyi yararak geçmek anlamında kullanılır. Kur’an’da bu anlamdaki kullanımını da görmek mümkündür: 

    وَلَا يُنفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللَّـهُ أَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ 

    Az olsun, çok olsun yaptıkları her harcama ve katettikleri her vadi mutlaka lehlerine yazılır. Bu, Allah’ın onları yaptıklarından daha güzeli ile karşılaması içindir. (Tevbe 9/121)

    Kelime bu formda (sülasî mücerred) fiil kullanımlarının dışında, bir ayette ism-i fâil olarak قاطعة şeklinde “bir işte son kesin kararı veren” anlamında, bir ayette de ism-i mef’ûl olarak لا مقطوعة şeklinde “kesilmeyen, kesintiye uğramayan” anlamında karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Türkçemize de girmiş olan kara parçası anlamındaki “kıta” kelimesi bu köktendir ve Ra’d Suresinin 4. ayetinde bu anlamda kullanılmaktadır. Yine “geceden bir parça ” ifadesinde de 3 ayette قطع kelimesi kullanılmaktadır.

    Kelimenin geçtiği ayetlerde mef’uller (kesilen şeyler) maddi varlıklarsa kesme işlemi de fiziksel olmaktadır. Kesilen şeyler soyut bir kavramlarsa kesme de fiziksel değildir. Kesme işleminin soyut bir kavram için kullanılmasının, onun kesip koparma, kesilen kısmın diğerinden ayrılması anlamından bir şey kaybettirmediği ayetlerden de net bir biçimde görülebilmektedir. Nitekim bu durum Türkçemizde de aynıdır. Mesela “et kesmek” ile “sözü kesmek” cümleleri, kesilen şeylerin farklı olmasından dolayı fiziksel ve soyut kesmeye birer örnektir. Her ikisinde de kesme fiilinin kullanılmış olması fiilin anlamında değişikliği gerektiren bir durum değildir. 

    Tefe’ul Bâbı تَقَطَّعَ

    Fiilin bu bâbdaki kullanımlarında da anlamda bir değişiklik yoktur:

    إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ

    Arkasından gidilen kişiler o gün, kendilerini takip edenleri terk ederler. Artık azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kesilmiştir. (Bakara 2/166)

    Önceki ayetten okunduğunda Allah’la aralarına koydukları aracılara uyanların ahiretteki durumları anlatılırken aralarındaki bağların kopmuş olacağı تقطع fiili ile anlatılmaktadır. Yani fiilin bu formunda da “kesilip ayrılma, kopma” anlamı barizdir.

    وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَىٰ كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِكُمْ ۖ وَمَا نَرَىٰ مَعَكُمْ شُفَعَاءَكُمُ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكَاءُ ۚ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ

    Size verdiklerimizi arkanızda bırakıp ilk önce yarattığımız gibi karşımıza tek tek geldiniz. İşlerinizde size eşlik edeceklerini iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda göremiyoruz. Aranız kesilmiş; iddia ettikleriniz kaybolmuşlar. (En’âm 6/94)

    Ayette aranız açılmış anlamında yine aynı fiil kullanılmış, “aranız kesilmiş” denmiştir. Bir başka ayette “kalplerin parçalanması” anlamında kullanılır:

    لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذِي بَنَوْا رِيبَةً فِي قُلُوبِهِمْ إِلَّا أَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ ۗ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

    Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar içlerinden çıkmayacak bir şüphe kaynağı olmaya devam edecektir; Allah bilir, doğru kararlar verir. (Tevbe 9/110)

    Yine “bölünme, ayrışma” anlamında fiilin bu formunun kullanıldığı iki ayetten biri şöyledir:

    وَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ ۖ كُلٌّ إِلَيْنَا رَاجِعُونَ

    Ama din konusunda bölündüler; hepsi bize döneceklerdir. (Enbiyâ 21/93)

    Tef’îl Bâbı َقَطَّع

    Bu bâbın özelliği lâzım (nesne almayan) bir fiilili müteaddî (nesne alan) yapması veya müteaddî bir fiile bir nesne daha katmasıdır. Ayrıca anlama, fiilin abartılı olarak çok yapıldığı vurgusunu katar. Bu çokluk anlamı, fâilde (öznede) olabileceği gibi mef’ûlde (nesnede) de olabilir. Yani işi yapanların çokluğu vurgulanabileceği gibi yapılan işin çok olduğu da anlatılıyor olabilir. Kur’an’da قطع fiilinin tef’îl bâbındaki kullanımlarında da kesip koparma anlamında bir değişiklik olmadığı görülmektedir: 

    هَـٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ ۖ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ

    İşte Rableri konusunda çekişen iki düşman kesim; kâfir kesim için ateşten elbiseler biçilecek ve başlarından aşağı kaynar sular dökülecektir. (Hacc 22/19)

    Ayette “ateşten elbise biçilecek” ifadesi قطّع fiiliyle dile getirilmiştir. Toplumu boylara, ümmetlere ayırma ifadesi için de iki ayette bu fiil tercih edilmiştir. Biri şöyledir:

    وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا…

    Onları on iki boya, her biri ayrı bir toplum (ümmet) olacak şekilde ayırmıştık… (A’râf 7/160)

    Firavunun Musa (a.s)’a inanan sihirbazlar için savurduğu tehditleri içeren üç ayrı ayette de aynı ifade kullanılmaktadır. Bir tanesini görmemiz yeterli olacaktır:

    لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ

    Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra kesinlikle hepinizi asacağım. (A’râf 7/124)

    Hırsızlıkta olduğu gibi bir başka suçun cezası bildirilirken de el ve ayakların kesilmesi ifadesinde fiilin bu formu kullanılmıştır:

    إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ أَوْ يُنفَوْا مِنَ الْأَرْضِ ۚ ذَٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا ۖ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

    Allah’a ve elçisine karşı savaşan ve ortalığı birbirine katmaya çalışanların cezası öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, dünyada uğrayacakları rezilliktir. Ahirette ise onları büyük bir azap beklemektedir. (Mâide 5/33)

    Burada da kelimenin kesip koparma anlamı hem de bir suçun cezası olarak kullanılmaktadır.

    Ayrıca yeryüzünün parçalanması, bağırsakların parçalanması, akrabalık bağlarının koparılması anlamlarında da fiilin bu formu kullanılmıştır. Görüldüğü gibi fiilin bu bâbdaki kullanımlarında da hem soyut kavramların hem de somut, fiziksel nesnelerin kesilmesinden bahsedilmektedir. Ancak fiil, kök anlamı olan kesme, koparıp ayırma anlamından bir şey kaybetmemiş, fiziksel olsun olmasın her tür nesnenin kesilmesi için kullanılmıştır.

    Aynı fiilin geçtiği aşağıdaki iki ayette ise kesme eyleminin bütünden koparmayı içermeyecek şekilde kullanıldığı görülmektedir:

    فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ ۖ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّـهِ مَا هَـٰذَا بَشَرًا إِنْ هَـٰذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ

    Dedikoduları kadının kulağına gelince davetçiler gönderdi. Onlara mükellef bir sofra hazırladı; her birine bir bıçak verdi. Sonra Yusuf’a: “Haydi yanlarına çık” dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce büyülendiler ve ellerini kestiler. Dediler ki “Olmaz böyle şey! Allah için bu insan değil, olsa olsa değerli bir melek olur.” (Yusuf 12/31)

    وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ ۖ فَلَمَّا جَاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ إِلَىٰ رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللَّاتِي قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ ۚ إِنَّ رَبِّي بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ

    Kral dedi ki “Onu bana getirin!” Elçi geldiğinde Yusuf şunları söyledi: “Efendine dön de sor bakalım, ellerini kesen kadınların derdi neymiş? Benim efendim (olan Allah) onların oyunlarını bilir.” (Yusuf 12/50)

    Bazı kişiler bu ayetleri delil göstererek, ellerini kesen kadınların ellerinin kopmadığını dolayısıyla hırsızın elinin kesilmesinde de benzer bir kesme işleminin uygulanmasından bahsedildiğini öne sürmektedirler. Oysa bu ayetlerde elin kopmadığının anlaşılması ayetlerin konusu itibariyle öyle anlamanın zorunlu olmasındandır. Yani قطع fiilindeki kesme anlamı kesilen parçanın diğerinden ayrılmasını da içerir; ama bu anlamın her cümlede kullanılması zorunlu olması gerekmez. Burada belirleyici olan ayetin bağlamıdır. Bu ayetlerde kadınların ellerini kesip koparmadıklarını anlamamızın sebebi kullanılan fiil değil, ayette anlatılan konu ve içinde bulunulan durumdur. Bununla hırsızın elinin kesilmesini emreden ayeti aynı durumu anlatıyorlarmış gibi değerlendirmek aklen ve mantıken de uygun olmaz. Diğer bir deyişle bu ayetlerde ellerini kesen kadınların ellerini bileklerinden koparıp ayırmadıklarının belli oluşu Mâide 38. ayette “ellerini kesin” şeklinde açıkça emir kipinde gelen ifadenin de bu şekilde anlaşılacağının delili olamaz. 

    Ayrıca hırsızın elinin kesilmesi olayı bir suçun cezası olarak emredilmektedir. Tıpkı Mâide Suresi 33. ayetteki Allah ve Rasulü ile savaşan ve yeryüzünü fesada verenlerin suçunda olduğu gibi. Bir suçun cezası olarak emredilen el kesmenin yaşadıkları şaşkınlıktan dolayı sofradaki bıçakla ellerini kesen kadınlarla karşılaştırılması mümkün değildir. Eğer bu ayetlerden hareketle Kur’an’daki kesme fiillerine anlam verecek olursak firavunun sihirbazlar için söylediği el ve ayakların kesilmesi konusunun da bir tehdit değil şaka olması gerekir. Oysa ayetin devamındaki ifadeler firavunun ciddiyetini göstermektedir:

    Ellerini kesen kadınlardan bahseden ayette kullanılan fiil ile firavunun tehditlerini içeren ayette kullanılan fiil aynıdır. Her ikisi de قطع fiilinin tef’îl bâbı olan قطّع fiilidir. Bu bâbın özelliğinin fâilin veya mef’ûlün fazlalığını bildirmesi olduğunu söylemiştik. Aynı anda elini kesen çok sayıda kadın olduğu için ve firavun aynı anda çok sayıda sihirbazı el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiği için fiil tef’îl bâbında gelmiştir. Bu ayetlerdeki kesme fiilleri her açıdan aynı oldukları halde kast edilenin birbirinden farklı olduğu çok açıktır. Bu ayetleri okuyan hiç kimse kadınların ellerini kopardığını veya firavunun el ve ayakları bıçakla çizmekle tehdit ettiğini düşünmeyecektir. Kelimelerin anlam çerçevelerini kullanıldıkları cümlelerin ve anlattıkları durumların belirlediği aşikârdır ve bu her dilde böyledir. Mutfaktan çıkan bir kişinin “annemin eli kesildi” demesiyle ameliyathaneden çıkan bir doktorun “hastanın eli kesildi” demesi arasında fark olduğunu söylemeye gerek yoktur.

    Erdem Uygan

  • KUR’AN ÜZERİNDE BİREYSEL ÇALIŞMANIN YANLIŞLIĞI

    KUR’AN ÜZERİNDE BİREYSEL ÇALIŞMANIN YANLIŞLIĞI

    Kur’an üzerinde bir kişinin tek başına çalışma yapması, günümüz ilahiyat akademisyenlerinin ve araştırmacılarının benimsemiş oldukları ve sık sık eleştirdiğimiz yaygın bir durumdur. Bu durum, çalışan kişinin Allah’ın öğrettiği “Kur’an’ı anlama metodu”nu uygulamadığının veya yanlış ya da eksik uyguladığının en önemli göstergesidir. Tek başına çalışan kişi yaptığı yanlışı göremeyeceği için gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemekle işe başlamış olabilmektedir. Yine bu kişi çoğunlukla Allah’ın istediği metodu uygulamak yerine ve çoğu zaman da o metodu uyguladığı yanılgısıyla aslında kendine ait bir yöntemle Allah’ın kitabını anlamaya çalışmaktadır. Oysa bu, Rabbimizin asla cevaz vermediği bir tutumdur. Bu tutum, Kur’an’ı o kişinin kendisinin açıklaması anlamına gelir ki Allah, Nebîsinin bile Kur’an’ı açıklamaya yetkili olmadığını açıkça dile getirmektedir:

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. (Hûd 11/1)

    Üstelik Kur’an’ı Allah’tan başkasının açıklamasına izin verilmemesinin çok hassas bir sebebi vardır:

    Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir… (Hûd 11/2)

    Nitekim Rabbimiz, Kitabını doğru okuma ve anlama ilmini (1) çok sayıda ayetle detaylandırmakta (2) ve Kur’an üzerinde nebiler de dahil olmak üzere doğru hükme (hikmete) ulaşma amacıyla çalışma yapan herkese bu metodu ayrıntılarıyla öğretmektedir. Bununla da kalmayıp bu çalışmanın ekip halinde yapılması gerektiğini yine metodunu detaylandırdığı bir ayette dile getirmektedir:

    Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır. (Fussilet 41/3)

    Nebîmizin de Kur’an’dan hikmeti çıkarabilmek için ekip halinde çalıştığını ayetlerden görebilmemiz mümkündür:

    Ey içine kapanan kişi! Az bir kısmı dışında gece kalk! Ya gecenin yarısı kadar ya yarısından biraz az, ya da yarısından fazla bir süre kalk da Kur’ân’ı yavaş yavaş ve düşünerek oku! (Müzzemmil 73/1-4)

    Nebimizin bu ayetlerde şahsına verilen emri, bir ekiple çalışarak yerine getirdiğini aynı surenin son ayetinden öğreniyoruz:

    Senin ve seninle beraber olanlardan bir kısmının, gecenin üçte ikisine yakınını, yarısını ve üçte birini uyanık geçirdiğini Rabbin elbette biliyor… (Müzzemmil 73/20)

    Ancak tüm bu ayetlere rağmen ne yazık ki İslam ulemâsı geçmişte ve günümüzde kendi başlarına çalışmayı tercih etmiş ve etmektedir. Doğal olarak da Kur’an açısından kabul edilmeyen bu durumun çoğu zaman hazin sonuçları olmaktadır.

    Yazımızda yalnız çalışmayı tercih etmenin doğurduğu sıkıntılı sonuçların tipik örneklerinden birini Mehmet Okuyan’ın bir kitap çalışması üzerinden vermeye çalışacağız. Burada amacımız tenkîd etme ya da yerme değil, uyarma görevimizi yerine getirme ve Allah’ın emri olan Kur’an üzerinde ekipler oluşturarak çalışma konusunda hatırlatma yapmaktır.

    Prof. Okuyan, seri halinde yayınlayacağını anladığımız Kıssalar Ne Söyler isimli çalışmasının ilk kitabı olan Yaratılış ve Hz. Adem kitabında, Adem – İblis kıssasını ele alırken, meleklerin secde etmesi konusunda bir takım açıklama ve yorumlarda bulunmaktadır. Hocamızın zihninde oluşturduğu ve ulaşmak istediği sonuca göre, ilgili ayetlerde melekler Adem’e değil, Allah’a secde etmişlerdir. Ancak kendisi bu konuyu açıklarken hem bir takım Kur’an’a aykırı olduğunu göstereceğimiz bilgiler vermekte hem de bir kaç sayfa sonra kendi yazdığı satırlarla çelişmektedir.

    Okuyan, kitabının 115. sayfasında yer alan “Secde” başlıklı bölüme şu ifadelerle başlamaktadır:

    “‘Meleklere, Adem’e secde edin’ şeklinde yorumlanan âyeti anlayabilmemiz için öncelikle ilgili âyetler ve secdenin tanımı üzerinde durmalıyız. اسجدوا لآدم ibaresinde li edatı kullanılıyor. Denebilir ki ‘Secde kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de daima ‘lam’ edatıyla kullanılır.’ Bu yanlış bir yaklaşımdır; secde emrinin lâm edatsız kullanımları da Kur’an’da mevcuttur. Bu âyeti ele alırken kullanılan edatı görmek ve bunu anlama, meale, tercümeye yansıtmak durumundayız. Âyeti ‘Adem’e secde…’ olarak değil, ‘Âdem için secdeye kapanın’ şeklinde ele aldığımızda anlam tamamen değişiyor. ‘Adem için secdeye kapanın’ denince maksat değişir.”

    Mehmet Okuyan, Kıssalar Ne Söyler -1- Yaratılış ve Hz. Adem, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2017, s: 115

    Yukarıda alıntıladığımız bölümde Mehmet Okuyan, secde kelimesinin “lam – ل” harfi olmaksızın kullanımının da Kur’an’da mevcut olduğunu söylemekte ancak bu iddiasını bir ayetle delillendirmemektedir. Kitabın sadece bu sayfasında bile ayetlerle ilgili delil göstermek gerektiğinde tam üç yerde dipnot veren hocamız, nedense bu konuda bir dipnot vermemekte, iddiasını ispatlamaya gerek duymamaktadır. Oysa sadece dört satır sonra “Secde kavramı namazın bir rüknü olarak Kur’an’da zikredilmektedir.” ifadesini hemen bir dipnotla delillendirmekte ve o konuyla ilgili 4 ayeti dipnotta vermektedir. Yani kitabın tamamında, iddialarını destekleyen ayetleri dipnotlarda belirtmeyi üslup olarak benimsemektedir ki olması gereken de budur. Ancak “secede – سجد” fiilinin “lam – ل”sız kullanımı ile ilgili iddiasına dair herhangi bir delil göstermemektedir. Çünkü aslında iddia ettiği gibi bir kullanım Kur’an’da yoktur.

    Konuyu Arapça bilenler için biraz açmamız gerekmektedir. Arapça’da bazı fiiller mutlaka bir takım “harf-i cerr” denen harflerle kullanılırlar. Bu harfler cümlede mef’ûl yani tümleç bulunuyorsa o mef’ûl ile birlikte kullanılırlar. Bunu İngilizce üzerinden anlatmamız gerekirse; bir kişinin emir kipinde “bak!” demek için sadece “look” demesi yeterlidir. Ancak bu cümlede, “bakılacak yer” yani tümleç, yani mef’ûl kullanılacaksa bu fiil mutlaka “at” ile birlikte kullanılır. Yani “bana bak” denilecekse mutlaka “look at me” denilmesi gerekmektedir. Bu kullanımın bir istisnası yoktur.

    Arapça’daki “secede” fiilinin kullanımı da bu şekildedir. Eğer cümlede “secede سجد” kökünden türemiş bir fiil için mef’ûl yani tümleç kullanılacaksa “lam” harf-i ceri ile birlikte kullanılması zorunludur. Kur’an’da ve Arap dilinde bunun bir istisnası bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle secdenin kime/neye yapılacağının belirtildiği bir cümlede “lam” harfinin kullanılmadığı görülmemektedir ki zaten bu, dil bilgisi açısından da böyle olmak zorundadır. Dolayısıyla Mehmet Okuyan’ın bu paragraftaki iddiasının hiçbir dayanağı yoktur. Kur’an’da secde fiilinin mef’ûl alıp da “lam” harfi almaksızın kullanıldığı bir yer yoktur (3). Mef’ûl almadığı yerlerde ise zaten harf-i cer kullanımından söz edilemez.

    “Lam ل” harfi bir fiile bağlı olmaksızın, yani tek başına kullanıldığında “için” anlamına gelen bir edattır. Harfin Mehmet Okuyan’ın ele aldığı ayetlerde “için” anlamına gelebilmesi yani fiilden bağımsız bir edat olarak okunabilmesi için tek şart “secede سجد” fiilinin “lam”sız kullanılabilmesidir. Fiilin böyle bir kullanmı mümkün olmadığına göre Mehmet Okuyan’ın “lam” harfine “için” anlamı vermesinin dayanaksız kaldığını söylememize gerek yoktur.

    Ayrıca bir an için “lam” harfinin “için” manasına da gelebileceğini farz etsek bile Mehmet Hocaya bizi bu anlama götürecek karinenin ne olduğunu sormamız gerekecektir. Yani “lam” harfinin meleklerin Adem Aleyhisselama secde etmesi ile ilgili kullanıldığı ayetlerde “için” manasına geldiğine kim, ne hakla, hangi gerekçeyle karar verebiliyor? İlgili bölümde bu sorumuz da yanıtsız bırakılmıştır. Ancak Allah’ın kitabı için keyfîlik, her okuyanın kendine göre anlaması, anlamlandırması ve yorumlaması gibi durumlar asla düşünülemez. Halbuki eğer iddia edildiği gibi bu ifade Adem için Allah’a secdeden bahsediyor olsaydı, secde kelimesinin harf-i ceri olan “lam” harfinin başka hiçbir ayette ve Arapça’da “için” anlamına gelmemesinden dolayı ifadenin اسجدوا لله لآدم (Adem için Allah’a secde edin) şeklinde açıkça beyan edilmesi gerekirdi. Oysa ayetlerde sadece اسجدوا لآدم = Adem’e secde edin ifadesi kullanılmaktadır.

    Görülüyor ki alıntıladığımız bölümde konuya, Meleklerin Adem’e secde etmesinin bir “yorum” olduğunu söyleyerek başlamak sonuçları düşünülmemiş bir cesaretin veya Arap dil kuralları göz ardı edilerek varılmış bir ön kabulün eseridir. Nitekim Prof. Okuyan şu ifadelere yer vermektedir:

    “Hz. Adem’i bu şekilde dizayn ettiği için, varlık olarak fıtrat noktasında farklılıklar meydana getirdiği için ve meleklerin bilemediği şeyler onda Cenab-ı Hakk tarafından var edildiği için, Rabbimiz meleklerden insanın bu ayrıcalıklı noktalarına atfen, meleklere yönelik olarak gelen secde emrini içeren cümle ‘onu bu şekilde bilgi sahibi kılan Allah’a secde edin…’ demektir. Bu secdeyi Hz. Adem’e yapılan değil, Adem için yapılan secde olarak algılamak durumundayız. Adem için secde yapılması da onun bilmesi, bilen biri olarak dizayn edilmesi sebebiyledir. Bilginin asıl sahibine secde ediyoruz ve buradan bugüne dair sonuç çıkartıyoruz.”

    a.g.e. s:117

    Bu bölümde “bilginin asıl sahibine secde ediyoruz” ifadesiyle iddia edilenin aksine secde emri ayette bize değil, meleklere veriliyor. Ayrıca yukarıda anlattığımız sebeplerden ötürü ayetlerde meleklere verilen emir, “Adem için, bilginin sahibi olan Allah’a” değil, bizzat “Adem’e” secde etmeleridir. Ayetleri bunun dışında bir şekilde anlamamız ancak önceden belirlediğimiz bir sonucu, ayetlere söyletme çabamızla mümkün olabilir. Bu da Allah’ın kitabına asla yapılmaması gereken bir muameledir.

    Tüm bu açıklamalarımızdan daha garip olanı, kitapta hiç gerek yokken, secde kelimesinin her zaman şekilsel bir eğiliş değil, boyun eğme manalarında kullanıldığının ispatlanmaya çalışılmasıdır (4). Gerçekten de pek çok ayette “boyun eğme”, “saygı gösterme” anlamında kullanıldığı aşikâr olan secde ifadesinin bu anlamının, yukarıdaki “Adem için Allah’a secde” iddiasını destekleyecek hiçbir yönü bulunmamaktadır. Aksine meleklerin Adem’e secde etmelerinin ondaki Allah’ın verdiği üstünlüğe “saygı göstermeleri” olarak anlaşılması, secdenin Mehmet Hocanın iddia ettiği gibi Allah’a değil, Adem’e yapıldığına delil olur. Ancak kitapta daha da ilginç bir durum, secde kelimesinin boyun eğme, saygı gösterme anlamlarında kullanıldığı ayetler verilirken karşımıza çıkmaktadır. Zira Mehmet Okuyan konuyu şu şekilde anlatmaktadır:

    “Mesela Hz. Yusuf’un kıssasının başında ve son bölümünde bu kavram geçer. Kıssanın başında إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ ‘Bir zamanlar Yusuf babasına (Ya’kub’a) demişti ki: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm’”

    a.g.e s: 117

    Dikkat edilirse ayetin Arapça metninde secede fiili mef’ûl almış, yani secdenin kime yapıldığı belirtilmiş ve “lam” harfi kullanılmıştır. Mehmet Hoca ayete meal verirken doğru olanı yapmış ve “onları bana secde ederlerken gördüm” ifadesini kullanmıştır. Ancak eğer yukarıdaki iddiasına sadık kalsaydı ayete, “onları benim için (Allah’a) secde ederlerken gördüm” şeklinde meal vermesi gerekirdi. Bu durum, meleklerin Adem Aleyhisselama secdesi konusunda “lam” harfine “için” manası vermesinin bir temeli bulunmadığını göstermiş olmaktadır. Çünkü her iki ayette de secde kelimesinin kullanımında tamamen aynı gramer kuralları işlemiştir. Buna rağmen Mehmet hoca istediği yorumu yapabilmek için ayetlerin birinde işlettiği kuralları diğernde işletmemiştir.

    Hatta Yusuf Suresi’nin sonunda geçen secde ifadesinde de aynı dil kuralları işletildiği halde Mehmet Hoca yine ayete kendi iddiası doğrultusunda anlam vermeyi tercih etmektedir:

    “Mesela Yusuf kıssasının sonunda 100. ayette وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا ‘Ana ve babasını tahtın üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar.’ Bu ayette de sözü edilen secde, insana secde değildir. Buradaki secde ifadesi ‘saygı göstermek’ anlamındadır.”

    a.g.e s: 119

    Görüldüğü üzere ayetin Arapça metninde secde fiili ve lam harf-i cer’inin kullanımı bakımından Yusuf Suresinin başındaki ayetle hiçbir fark olmamasına rağmen, Mehmet hoca tamamen keyfî bir yorumla secdenin insana yapılmadığını söylemekte ve ayete “onun için (ona kavuştukları için)” anlamını vermektedir. Üstelik paragrafın sonunda da buradaki secde ifadesinin “saygı göstermek” anlamında olduğu vurgulanmakta, sanki bu yüzden bu anlam tercih edilmiş gibi yapılmaktadır. Oysa secde ifadesinin saygı gösterme anlamına gelmesi secdenin Allah’a değil, insana yapıldığının delili olur. Yani Yusuf Aleyhisselam’ın anne, baba ve kardeşleri Allah’a değil, Yusuf Aleyhisselam’a saygı göstermektedirler. Zaten baştaki ayette görüldüğü bildirilen rüyanın gerçekleşmesi de ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Yani baştaki ayette “bana secde ettiklerini gördüm” deyip, sondaki ayette “ona kavuştukları için Allah’a secde ettikleri” manasını uygun görmek, ayetler arasındaki konu bütünlüğüne de zarar vermektedir.

    Meleklerin Adem Aleyhisselama secde emri aldıklarını bildiren ayetlerden biri olan Bakara Suresi 34. ayet şöyledir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

    Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

    Eğer ayette emir “Adem için (Allah’a) secde edin” şeklinde olsaydı İblis’in büyüklenmesini gerektirecek olay ne olabilirdi? Emir zaten Allah’a secde ise, İblis de Allah’ın büyüklüğünü, yaratıcı olduğunu, ölüleri yeniden diriltip hesaba çekeceğini gayet iyi bildiği (5) halde neden Allah’a secde etmesin ki? Oysa İblis’in kibri Allah’ın yarattığı bir varlığı kendinden aşağı gördüğü için “o varlığa” secde etmemesinden kaynaklanmaktadır:

    وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ ۖ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ

    Atanızı yarattık, sonra biçim verdik. Daha sonra meleklere “Âdem’e secde edin!” dedik. Hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. O, secde edenlere katılmadı. Allah: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen ne oldu?” diye sordu. “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın ama onu balçıktan yarattın.” diye cevap verdi. (A’râf 7/11-12)

    Kaldı ki ayetlerde secdenin Adem Aleyhisselama yapılmasının emredildiği, secede fiili ile kullanılan lam harf-i cerrine hiçbir şekilde “için” anlamı verilemeyeceği başka ayetlerde de şüpheye yer bırakmayacak açıklıktadır. Mesela;

    وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ ۚ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

    Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun göstergelerindendir (âyetlerindendir). Güneş’e de Ay’a da secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah’a secde edin. (Fussilet 41/37)

    Eğer secede fiili ile kullanılan “lam” harf-i cerrine “için” anlamı verilecek ve Mehmet Hocanın Adem – İblis kıssasında iddia ettiği anlam kullanılacak olursa; yukarıdaki ayeti şöyle tercüme etmek gerekir: “Güneş için de Ay için de (Allah’a) secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah için secde edin.” Yani Mehmet Hocanın iddiasına göre “Güneş ve Ay için secde etmeyin” ifadesi mecburen “Allah’a secde etmeyin” olarak anlaşılacaktır. Daha da önemlisi, Allah için secde etmekten bahsedildiğinde secdenin kime yapılacağı meçhul kalacaktır. Yani Allah için secde edilecekse o secde kime yapılacaktır?

    İlgili ayetlerde secdenin Allah’a değil, Adem’e yapılmasının emredildiği o kadar açıktır ki Mehmet Hoca bile kitabının bir sonraki başlığında muhtemelen gayri ihtiyari olarak bu anlamı tercih etmek zorunda kalmıştır:

    “Hicr Suresi 33. ayetinde şu bilgi yer almaktadır: قَالَ لَمْ أَكُنْ لِأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ ‘(İblis) ‘Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim’ dedi.’ Bu ayet de Şeytanın ırkçılığından doğan kendi orijinini üstün görme durumunun bir sonucunu beyan eder.”

    a.g.e s: 122-123

    Görüldüğü gibi Okuyan aynı konudan bahseden ayeti meallendirirken bu kez “yarattığın bir insana secde edecek değilim” şeklinde doğru bir çeviri yapmıştır. Bu çevirisi meleklere verilen emrin insana (Adem’e) secde olduğunu da kabul ettiğini göstermektedir. Bu durum, hocanın sadece bir kaç sayfa önce ortaya attığı iddia ve verdiği meal ile çelişkiye düştüğünü gözler önüne sermektedir. Aynı çelişki aşağıdaki bölümde de kendini göstermektedir:

    “İsra Suresi 65. ayetinde diyor ki İblis (kitabın bizdeki baskısında ayet numarası yanlışlıkla böyle yazılmış, doğrusu 61. ayet olmalı): أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا ‘Çamur olarak yarattığın bu varlığa secde mi edecekmişim!’”

    a.g.e s: 123

    İşte burada da Mehmet Okuyan bu ayeti doğru bir şekilde “Allah’ın yarattığına secde” olarak meallendirmiş ve yine baştaki iddiası ile çelişmiştir. Ayetin bu doğru çevirisinden de anlaşılacağı üzere emir Allah’a değil, insana (Adem’e) secde emridir.

    Bazı çevrelerin bu ayetlerde Adem Aleyhisselama secde emri verilmesinden rahatsız olmalarının da makul ve anlaşılır bir yanı yoktur. Emri veren Allah’tır. Mühim olan O’nun emrine uymaktır.

    Kanaatimizce hocamızın bazı konularda Kur’an’dan onay almayacak sonuçlara ulaşmış olması tek başına çalışmayı tercih etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu şekilde Allah’ın emrettiği Kur’an’ı anlama metodunu doğru uygulayabilmesi, çok istese de mümkün olamaz. Çünkü doğru olduğunu düşündüğü bir konuda kendisine itiraz edecek, uyaracak ya da onun göremediği bir başka açıdan, bir başka ayetle konuya bakmasını sağlayacak bir ekibi bulunmamaktadır.

    Böylesi bir çalışma sistemini benimsememiz, Allah’ın öğrettiği Kur’an’ı anlama metodundan saptığımızı, diğer bir deyişle kendimize has bir metot geliştirdiğimizi gösterir. Ancak Allah buna izin vermemekte, yazımızın başında da kısaca özetlediğimiz şekilde kitabını kendi oluşturduğu metotla indirdiğini bildirmektedir. Doğru metodu uygulamanın da olmazsa olmazının ekip halinde çalışmak olduğunu bildirmekte ve Nebîsi de bu şekilde çalışarak hikmete ulaşmaktadır.

    Hikmet doğru hüküm anlamına gelir. Bir konuda sadece bir adet doğru sonuç olabilir. Allah’ın gösterdiği Kur’an’ı anlama metodu, her konuda işte bu “tek” doğru sonuca varmak için uygulanmak zorundadır. Bu da Kur’an’ın kişisel yorumlara açık olmadığı anlamına gelir. Diğer bir deyişle ilmimiz, ünvanımız, kariyerimiz, mevkimiz ne olursa olsun hiç birimizin Kur’an ayetlerini yorumlama yetkimiz yoktur.

    (1) Kur’an’ın bir metodu olduğu ile ilgili Nisa 4/105, A’râf 7/52 ayetlerine, bu metodun detaylandırıldığı ayetler için ise Hud 11/1-2, Fussilet 41/3, Âl-i İmrân 3/7, Zümer 39/23  ayetlerine bakılabilir.

    (2) Rabbimizin açıkladığı bu metot ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.: Fatih Orum, Kur’an’ı Anlama Usulü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2015.

    (3) Kur’an’da secede (سجد) fiilinin mef’ûl aldığı ve dolayısıyla lam (ل) harf-i ceri ile birlikte kullanıldığı ayetler 24 tanedir. Bu ayetler şunlardır: Bakara 2/34, A’râf 7/11,206, Yusuf 12/4,100, Ra’d 13/15, Hicr 15/29,33, Nahl 16/48,49, İsrâ 17/61,107, Kehf 18/50, TâHâ 20/116, Hacc 22/18, Furkan 25/60,64, Neml 27/24,25, Sâd 38/72,75, Fussilet 41/37, Necm 53/62, İnsan 76/26.

    (4) a.g.e. s118

    (5) bkz: A’râf 7/12-14

  • KUR’ÂN’IN ÖĞRETTİĞİ TEDEBBÜR KAVRAMI

    KUR’ÂN’IN ÖĞRETTİĞİ TEDEBBÜR KAVRAMI

    Günümüzde Kur’an üzerinde çalışma yapılan ya da en azından yapılması beklenen akademik kurumlar ilahiyat fakülteleridir. Bu kurumlar üniversitelerin sosyal bilimler adı verilen bilim dalları ile aynı kategorizasyonun içerisinde yer alırlar. Diğer bir deyişle İslam ilahiyat eğitimi bugünkü akademik sınıflandırmaya göre bir sosyal bilimdir. Sosyal bilimler için yapılabilecek tüm tanımlar, bu kategorideki bilim dallarının insan ilişkilerini ve davranışlarını inceledikleri ve insan üretimi bilgilerden oluştukları noktasında birleşirler. Bu sebeple de insan zihninin ve düşüncesinin bir faaliyeti olan yorumlama, sosyal bilimlerin temel faaliyetlerinden biridir.

    Konu insan ve onun ortaya koyduğu üretim ve faaliyet olunca zemin ister istemez kayganlaşmaktadır. Örneğin sosyal bilimlerden biri olan siyaset biliminde ortaya konan faaliyetin zamanı, zemini ve şartları, ortaya çıkacak sonucu doğrudan etkilemektedir. Bir siyasetçinin sadece söyledikleri değil, konuşmasının yapıldığı yer, zaman, birilerine ilettiği mesajlar, konuşmanın metninde açıkça belirtilmemiş metin altı ve satır arası söylemler önemli olmakta, tek bir söz farklı kitlelere farklı mesajlar vererek bir çok farklı şekilde yorumlanabilmektedir.

    Kur’an ise Allah tarafından gönderilmiş bir kitaptır ve onun üzerinde çalışma yaparken varılacak sonuçların insan ürünü değil, Allah’ın hükmü olması gerekir. Burada gerçekler insan tarafından oluşturulmaz, Allah tarafından bildirilirler. Nitekim insan tarafından oluşturulan ve gerçek olarak kabul edilen bir sonucun evrensel, zamanüstü ve değişmez olması da beklenemez. Bu yüzden sosyal bilimler zamana, kültüre, mekana göre değişiklik gösterirler ve hatta bu değişimi incelerler. Ancak Allah’ın kitabı tüm zamanlara hitap edebilmeli, evrensel, yani kültürlere göre değişkenlik arz etmeyecek yapıda olmalı ve asla değiştirilemeyecek hükümler içermelidir. (1) Zaten bir dinin Allah’a aidiyetinin koşulları da bunlardır. Bu şartlar karşılanmıyorsa o din veya kitap Allah’a ait olamaz. Çünkü Allah’tan bu şartları karşılayamayacak bir kitap göndermesi beklenemez.

    Dolayısıyla adına İslami ilimler denilen branşları bünyesinde barındıran ilahiyat fakültelerinin sosyal bilimler çatısı altında yer alması ve Kur’an üzerinde çalışma yapan disiplinlerin sosyal bilimlere ait olarak kategorize edilmesi Kur’an’a ve Allah’ın dinine uygun olamaz. Ancak ne yazık ki vâkıa böyledir. Bunun doğal sonucu olarak da Kur’an’ın yorumlanmasının olmazsa olmaz bir gereklilik olduğu kendiliğinden kabul edilmiştir. Günümüzde kemikleşmiş anlayışa göre bir kişi Kur’an üzerinde çalışıyorsa zaten yorum yapmalıdır; çünkü o kişinin işi ayetleri yorumlamaktır! Bir hoca Kur’an’dan bir şeyler söylüyorsa bu elbette kendi yorumu olmalıdır. O halde başka bir hoca da kendi yorumunu söyleyecektir. Genel anlayış ne yazık ki bu şekilde yerleştirilmiştir. Bu anlayışın bir ürünü olarak, Kur’an üzerinde çalışan hocaların aynı konuda ortaya koydukları farklı yorumlar, birer “zenginlik” olarak algılanır olmuştur. Aynı konuda ulaşılan sonuçlar birbirinin taban tabana zıttı olsa da durum değişmemektedir.

    Ancak Kur’an üzerinde yaptıkları çalışmalarda Allah’ın gösterdiği ve uygulanmasını şart koştuğu metodu değil de kendi şahsi metotlarını kullanmakta ısrar eden araştırmacılar, Kur’an’ın matematiksel kesinlik içeren bir kitap olarak görülmesini, onun anlaşılmasının önüne set çekmek olarak değerlendirmekte, bu söylemlerini de tedebbür emrinin karşılıksız kalmasıyla gerekçelendirmektedirler:

    “Kur’an’ı anlamanın önüne çekilen keyfî setlerden biri de anlamı dondurmaktır. Kur’an’ı yoğun sembolik dilinden soyutlayıp onu matematiksel kesinliğe indirgemek, Kur’an’a askeriyede kapıların arkasına asılan talimname muamelesi yapmaktır. Bu Kur’an’ı daha iyi anlaşılır kılmadığı gibi, onu kendisinden anlam üretilecek bir kaynak olmaktan da çıkarır. Böylece Kur’an sadece enformatik bir metne indirgenmiş olur. Dolayısıyla ortada, Onlar Kur’an’ı tedebbür etmiyorlar mı? hitabını gerektirecek bir derinlik de kalmaz.” (2)

    Kur’an’ın yorumlanmasının şart olduğu, ayetlerin söylediklerinin yanısıra bir de söylemek istediklerinin bulunduğu, Allah’ın “maksadının” tesbit edilmesinin gerekli olduğu gibi iddialar da Kur’an’dan bağımsız olarak yapılan tedebbür tanımına dayandırılmaktadır:

    “Tedebbur, bir sözün arkasında yatan meramı veya bir metnin satır aralarını okumak için külfete girmektir.” (3)

    “Tedebbür satırı okuyup satır arasını görebilmek, söylenenlerden hareketle söylenmek isteneni anlayabilmek, arka plandaki Rabca anlam örgüsünü ve derin anlam ilişkisini çözebilmek gibi farklı bir okuyuşun adıdır.” (4)

    “Tedebbür bir sözün manasını düşünüp anlamaktır… Tedebbür, asıl amacı, işin iç yüzünü düşünmektir.” (5)

    “Tedebbür, maksat ve sonuç üzerinde durup düşünmek anlamına gelir. Bunun sonucunda üretilen şeye bu yüzden ‘tedbir’ denir. Sonucunu düşünmeyen tedbir alamaz. Şu halde ayetlerin maksadı üzerinde düşünmek Kur’an’ın emridir (Sad 29).” (6)

    Yapılan bu tanımlara göre tedebbür en genel anlamda düşünme, özelde ise Allah’ın maksadını tesbit etmeye, ayetlerin demek istediklerini anlamaya, meselenin iç yüzünü ortaya çıkarmaya yönelik bir düşünme faaliyetidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin “düşünme” maddesinde ise Kur’an’da bu eylem için kullanılan bazı fiillerden örnekler verilmiş ve tedebbürle ilgili şu tanımlamalar yapılmıştır:

    “Arapça’da düşünmeyi ifade eden kelimelerin başında nazar, tefekkür, tedebbür, i‘tibâr ve taakkul (akl) gelmektedir. Asıl anlamı “gözle bakmak” olan nazar, “kalp gözüyle bakmak, düşünmek” mânasında kullanıldığı gibi “bir şey hakkında tefekküre dalmak, nazarî araştırmalarda bulunmak” anlamına da gelir. Fikr kökünden türeyen tefekkür de aynı anlamdadır (Lisânü’l-Arab, “nzr”, “fkr” md.leri). Buna göre nazar ve tefekkür “bir işin âkıbeti konusunda düşünmek”, tedebbür ise “bir işin sonucunu başından hesap etmek” anlamına gelir. Aynı kökten gelen tedbir, tedebbürün sonucu olarak “gereken önlemi almak” demektir. İ‘tibârın da tedebbürle hemen hemen aynı mânayı ifade ettiği anlaşılmaktadır. Düşünme, tedebbürde olduğu gibi geleceğe değil de geçmişe yönelikse tezekkür adını alır ve “hatırlama, anma” anlamına gelir. Zikir ve tezekkür sözlükte aynı anlamdadır ve “hem lisan ile anma hem de kalp ile hatırlama, akıldan geçirme” demektir (a.g.e., “dbr”, “abr”, “zkr” md.leri). “Akletmek” mânasındaki akl masdarı “teorik ve pratik meseleler üzerinde düşünmek” anlamında kullanılmaktadır…

    Kur’ân-ı Kerîm’de düşünme eylemini ifade eden bu terimlerin kullanılışı yukarıdaki anlamlarından önemli bir farklılık arzetmez. Bu sebeple asıl vurgulanması gereken şey Kur’an’ın, düşünmeye verdiği önemin yanı sıra düşünmenin biçimi, hareket noktaları ve gayesi hakkındaki telkinleridir.” (7)

    Tüm bu ifadelerden anlaşıldığı üzere tedebbür bir tür düşünme faaliyetidir. Ancak yukarıda da görüldüğü gibi Kur’an’da hepsi de düşünme olarak anlaşılan çok sayıda ifade kullanılmaktadır. Her zaman dile getirdiğimiz gibi Allah’ın Kitabında kullanılan kavramlar eş anlamlı olamazlar. Allah’a ait bir metinde, düşünme olarak anlamlandırılan eylem için bir çok farklı kelimenin tercih edilmiş olması, tek düzeliği önleyip metne edebî boyut katmak için değil, aralarındaki bir takım incelik ve farklılıklardan dolayıdır. O halde tedebbür kavramını diğer düşünme anlamındaki ifadelerden ayıran incelik ve farklılık nedir? Bu sorunun cevabının ve yukarıda alıntı yaptığımız yorumlama, maksadı anlama, satır arasını okuma gibi tanımların, Kur’an’ın tedebbüre yüklediği anlamda bulunup bulunmadığının tesbiti bu kavramı bizzat Kur’an’dan öğrenmekten geçmektedir.

    Dübür دبر Kelimesinin Anlamı ve Kur’an’daki Kullanımları

    Tedebbür, tedbîr gibi kelimeler Arapça دبر dübür kelimesinden türetilmiştir. Sözlükler kelimenin, “ön” kelimesinin zıddı olarak “arka” anlamında olduğunu bildirmektedirler (8). دبر debera fiili bir şeyin arkasından, peşinden gitmek anlamındadır, bu bağlamda Süreyyâ yıldızını takip eden yıldıza الدبران Deberân denilmiştir (9). Kelime arka anlamı ile dilimize de geçmiş, insanın arkası anlamında kullanılmıştır.

    Kur’ân’da د ب ر (de-be-ra) kök harflerinden türemiş kelimeler 44 kez kullanılmaktadır. Ayetlerde kelime zıddı ile kullanılarak anlamı verilmektedir:

    قَالَ هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي ۚ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ

    Yusuf dedi ki “Israrla benden yararlanmak isteyen odur.” Kadının ailesinden bir bilirkişi (şahit) şöyle dedi (şahitlik etti): “Eğer gömleği önden (kubul) yırtılmışsa kadın haklı, o (Yusuf) yalancının tekidir. Yok, eğer gömleği arkadan (dübür) yırtılmışsa, kadın yalan söylüyor, doğru söyleyen odur.” (Yusuf 12/26-27)

    Görüldüğü gibi دبر dübür kelimesi, ön anlamına gelen قبل kubul kelimesinin zıttıdır ve “arka” anlamına gelmektedir. Bir başka ayette çoğul formu olan أدبار edbâr ifadesi şöyle kullanılmaktadır:

    وَلَوْ تَرَىٰ إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا ۙ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ

    Melekler canlarını alırken o kâfirleri bir görsen; yüzlerine  ve arkalarına (edbâr) vurarak onlara: “Yangın azabını tadın şimdi” derler. (Enfâl 8/50)

    Bu ayette de kelimenin insan bedeni için kullanıldığında yüz anlamına gelen vech وجه kelimesinin zıttı olduğu ve bedenin arkası anlamına geldiği net bir biçimde görülmektedir. Savaştan kaçmak anlamına gelecek şekilde düşmana arkasını dönmek ifadesinde yine دبر dübür ve çoğul formu olan أدبار edbâr kelimeleri kullanılmaktadır:

    لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى ۖ وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ

    Onlar size sıkıntıdan başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar, arkalarını (edbâr) dönüp kaçarlar. Sonra yardım da görmezler. (Âl-i İmr’an 3/111)

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْأَدْبَارَ وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَىٰ فِئَةٍ فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ ۖ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

    Ey inanıp güvenenler! Bir (askeri) nizam halinde iken kâfirlerle karşılaşınca sakın arkanızı (edbâr) dönüp kaçmayın. Her kim böyle bir günde, savaş için mevzi tutmak ya da bir birliğin yanında yer almak dışında bir sebeple arkasını (dübür) dönerse, Allah’ın gazabına uğrar. Onun varacağı yer cehennem olur. Ne kötü hale gelmektir o. (Enfâl 8/15-16)

    سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ

    O topluluk, yakında bozguna uğrayacak ve arkasını (dübür) dönüp gidecektir. (Kamer 54/45)

    Tüm bu kullanımlar kelimenin “arka” anlamının son derece belirgin olduğunu, mecaz yahut deyimsel kullanımlarında da bu anlamın aranması gerektiğini göstermektedir. Nitekim Kur’an’da bu kökten gelen kelimelerin tüm formlarında “arka” anlamını tesbit etmek mümkündür. Örneğin zaman bakımından sonralık belirtilirken de arkasından, peşinden gelme, takip etme anlamında yine çoğul formu olan أدبار edbâr kullanılmıştır:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ

    Gecenin bir bölümünde ve secdelerin arkasından (edbâr) da ibadet et (kulluk etmeye devam et). (Kaf 50/40)

    Kelimenin if’âl bâbından mastar formu olan إدبار idbâr kelimesi gecenin bölümlerinden bahseden yani zamanla ilgili bir başka ayette “yıldızların arkalarını dönmeleri” şeklinde kullanılmıştır. Gecenin son evresini belirtmek için kullanılan bu mecaz ifadede yıldızların günün ağarmasıyla birlikte ortadan kaybolma anı betimlenmektedir:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ

    Gecenin bir bölümünde ve yıldızların arkalarını dönmeleriyle (kaybolmalarıyla) de O’na ibadet et. (Tûr 52/49)

    Kelimenin bu ayette mastarını gördüğümüz (إدبار idbâr) if’âl bâbındaki fiil formu أدبر edbera şeklindedir ve “arkasını bir yere döndürdü” yani “birine veya bir şeye arkasını döndü” anlamına gelir. Şu ayetlerde bu anlamı görmek mümkündür:

    ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ

    Daha sonra arkasını döndü (edbera) ve bü­yük­lendi. (Müddessir 74/23)

    تَدْعُو مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ

    (Doğrulara) arkasını dönen (edbera) ve yüz çeviren herkesi kendine çağırır. (Meâric 70/17)

    وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ

    Arkasını döndüğünde (edbera) (dönüp gittiğinde) geceyi (Müddessir 74/33)

    Kelimenin bu if’âl bâbından formunun (أدبر edbera) ism-i fâili olan مدبر mudbir kelimesi de “arkasını dönen” anlamında kullanılmaktadır:

    وَأَنْ أَلْقِ عَصَاكَ ۖ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّىٰ مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ ۚ يَا مُوسَىٰ أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ ۖ إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ

    Değneğini bırak”. O da bırakınca değneğin küçük bir yılan gibi hareket ettiğini gördü, arkasına bakmadan arkasını dönüp (mudbiran) kaçtı. “Musa! Dön! Korkma! sen güvendesin. (Kasas 28/31)

    فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ

    Onlar, (İlahlarının onu çarptığı düşüncesiyle) hemen arkalarını dönüp (mudbirîn) gitmişlerdi. (Sâffât 37/90)

    Kur’an’da دبر debera fiilinin ism-i fâil formu olan دابر dâbir kullanımında da yine arka anlamı belirgindir. Kelimenin bu formda geçtiği dört ayetin dördünde de قطع kesmek fiiliyle birlikte deyimsel bir kullanımı vardır:

    فَأَنْجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا ۖ وَمَا كَانُوا مُؤْمِنِينَ

    Sonra onu ve onunla birlikte olanları tarafımızdan bir ikram ile kurtardık. Ayetlerimiz karşısında yalan yanlış şeylere sarılanların da arkasını (dâbir) kestik. Onlar inanıp güvenmemişlerdi. (A’râf 7/72)

    Kelimenin bir şeyin arkası, peşi anlamından dolayı bu ayetteki kullanım arkasından kimse gelmeyecek şekilde yok etmeyi anlatmaktadır. Bu anlamdan dolayı ifade dilimize kökünü kurutmak, kökünü kesmek olarak çevrilmektedir. Hatta bu sebeple dâbir kelimesinin kök anlamına geldiği söylenmektedir. Ancak gerçekte kelimede öne çıkan anlam yine arka, peş anlamıdır. Bir başka ayet de şöyledir:

    وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللَّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ

    Allah, o iki topluluktan birinin sizin olacağına söz vermişti. Siz, güçsüz olanına hevesleniyordunuz. Allah ise verdiği sözler sebebiyle gerçeği ortaya çıkarmak ve o kafirlerin arkasını (dâbir) kesmek istiyordu. (Enfâl 8/7)

    Bu ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’ın istediği şey Bedir Savaşıyla kâfirlerin arkasının kesilmesi yani arkalarından yeni kafirlerin gelmesinin engellenmesi ve hakimiyetin tam olarak Müslümanlara geçmesini sağlamaktır.

    Tedbîr

    دبر debera fiilinin tef’îl bâbından formu دبّر debbera fiilidir ve mastarı tedbîr تدبير kelimesidir. Kelimeye sözlükler “işlerin arkasını düşünmek” التفكّر في دبر الأمور şeklinde anlam vermektedirler (10). Yukarıda alıntı yaptığımız İslam Ansiklopedisinde de “tedbir, tedebbürün sonucu olarak, gereken önlemi almak demektir” ifadesi kullanılmaktaydı. Kelime bu anlamıyla dilimize yerleşmiştir. Ancak bizim için önemli olan kelime ve kavramların halk arasında ve günlük dilde kullanıldıkları ve çoğunlukla sonradan kazandıkları anlamlar değil, Kur’an’daki anlamlarıdır. Kur’an bizi bu konuda hiçbir zaman insanların verdikleri anlamlara muhtaç bırakmamakta, her kavramı en ince detayına kadar tanımlamaktadır. Bu sebeple ilgili ayetleri dikkatli bir şekilde okumamız, kavrama Kur’an’ın verdiği anlamı tesbite çalışmamız gerekir.

    Tef’îl bâbındaki kullanım, Nâziat Suresi’nin beşinci ayetinde geçen مدبرات mudebbirât ifadesi dışında geçtiği dört ayetin hepsinde fiil (دبّر debbera) formundadır. Yine bu ayetlerin hepsinde fâil Allah,  mef’ûl ise “iş” anlamına gelen emr الأمر kelimesidir:

    قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الْأَمْرَ ۚ فَسَيَقُولُونَ اللَّـهُ ۚ فَقُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ

    Desen ki “Size gökten ve yerden rızık veren kim? Dinleme ve ileri görüşlü olma (basiret) özelliklerinize hakim olan kim? Ya ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Kimdir bu işleri tedbîr eden?” “Allah’tır” diyeceklerdir. De ki: “Hiç çekinmez misiniz?” (Yunus 10/31)

    Meallerde buradaki tedbîr etme fiiline çekip çevirme anlamı verilmektedir. Verilen bu anlam yanlış olmamakla birlikte kelimenin merkezinde ve Kur’an’daki tüm kullanımlarında gördüğümüz “arka” anlamını okuyucuya göstermemesi bakımından yetersiz sayılmalıdır. Zira içerisindeki “arka” anlamı bize bir şey anlatmayacaksa neden bu kökten bir kelimenin tercih edildiği sorusu cevapsız kalacaktır. Ayette sadece Allah’ın yapabileceği işler sıralandıktan sonra “bu işleri tedbîr eden kimdir” sorusunu “Allah’tır” şeklinde cevaplayanlar müşriklerdir. O halde Allah’ın bu türden işleri tedbîr etmesi arkasında kendisinin olduğunu her insana göstermesi anlamına gelmektedir. Yani Allah’ın işleri tedbîr ediyor olması “hepiniz biliyorsunuz ki bunun arkasında Ben varım” demesidir diyebiliriz. Bir işin Allah’a ait olduğunu görmek için işin ne olduğunu bilmek yeterlidir. Gök ve yerden rızık verilmesi, insanların dinleme ve görme özelliklerine olan hakimiyet, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarma gibi işler Allah tarafından tedbîr edilen yani arkasında Allah’ın imzasının olduğunu gösteren işlerdir. Kısacası tedbîr etme ifadesine “çekip çevirme” diye anlam vermek yerine, kelimenin “arka” anlamına gelen kök anlamını da yansıtabilmek için “arkasında bulunma” anlamının verilmesi daha yerinde olacaktır.

    Yukarıda sözlüklerin tedbîr kelimesine işlerin arkasını düşünmek anlamı verdiklerini belirtmiştik. Yani sözlüklere göre tedbîr bir zihnî faaliyettir, ancak düşünme değil, belki de düşündürme denilmesi daha doğru olur. Zira Rabbimizin bu işleri ben tedbîr ediyorum demesi “arkasında ben varım” anlamı taşıyorsa tedbîr bizim açımızdan bir zihnî faaliyet olacaktır. Yani bir işi tedbîr eden fâil, muhataba o işin arkasında kendisinin olduğunu göstermekte, bunu görebileceği bir zihinsel faaliyete yol açmaktadır. Tedbîr kavramını Kur’an’dan öğrenmeye devam edelim:

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّـهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلَّا مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ۚ ذَٰلِكُمُ اللَّـهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ

    Sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra yönetime (arşa) geçmiş olan Allah’tır. İşleri tedbîr eder. Şefaat edecek olan, ancak O’nun izninden sonra edebilir. İşte Allah budur, sizin Rabbinizdir. O’na kul olun. Bilgilerinizi kullanmayacak mısınız? (Yunus 10/3)

    Ayette kâinatı yaratan ve yönetenin Allah olduğu söylendikten sonra işlerin tedbîrinden bahsedilerek “Kainatın işleyişi ile ilgili yönetim Allah’ın elindedir, bu işlerin arkasında O vardır” denilmektedir. Yani bu ayette de tedbîr ifadesine, içerisinde “arka” ifadesinin de yer bulacağı şekilde verilebilecek en uygun anlam “arkasında bulunmak”, “arkasında imzası olmak” gibi ifadelerdir. Böylece Kur’an’a göre bir işi tedbîr etmek, o işin arkasında olmak, fâili olmak, arkasında durup bizzat çekip çevirmek anlamındadır denilebilir.

    Bu ayetin müteşabihlerinden (benzeşen) biri olan aşağıdaki ayet tedbîr yerine farklı bir ifade kullanarak tedbîr etme ifadesine verdiğimiz anlamı teyid etmektedir:

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ ۗ أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ ۗ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

    Sizin Rabbiniz Allah’tır; gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra yönetime (arşa) geçmiştir. O, gündüzü kendini sürekli kovalayan gece ile örter. Güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır. Bil ki yaratmak ve (bu sayılan türden) işler O’na aittir. Varlıkların Rabbi olan Allah, pek yücedir. (A’râf 7/54)

    Görüldüğü üzere, aynı konudan bahseden ve aynı ifadelerle başlayan bu ayette yine el’emr الأمر ifadesi kullanılarak bu tür işlerin Allah’a ait olduğu bu kez tedbîr etme ifadesi kullanılmaksızın dile getirildi. Bu durum, tedbîr etme ifadesine verdiğimiz, “arkasında olma” anlamının yerinde olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

    Tedbîr etme fiilinin geçtiği ayetlere dönecek olursak, aşağıdaki ayette de konunun yine aynı olduğunu ve sayılan işlerin arkasında Allah’ın bulunduğunun yine aynı fiille anlatıldığını göreceğiz:

    اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ ۚ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

    Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan sonra da Arşa (yönetime) geçen Allahtır. O’ndan başka bir dostunuz ve destekçiniz yoktur. Bilginizi kullanmaz mısınız? Gökten yere kadar olan bütün işleri tedbîr eder, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yılı bulan bir gün içinde ona yükselir. (Secde 32/4-5)

    Yine aynı konudan, yer ve göklerin yaratılmasından bahseden bir ayette yine tedbîr Allah’ın bir fiili olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada da tedbîr, Allah’ın sayılan işlerin arkasında olup çekip çevirmesi anlamındadır. Bir diğer ayette daha konu ve kullanılan ifadeler aynıdır:

    اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ۖ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ۖ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى ۚ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ

    Allah, gökleri görünür bir direk olmadan yükseltmiştir. Sonra arşa (yönetime) geçmiş, güneş ve ayı düzenlemiştir. Her biri, belli bir süreye kadar akar gider. İşi tedbîr eder. Âyetleri açıklıyor ki belki Rabbinizle yüzleşme konusunda kesin kanaate varırsınız. (R’ad 13/2)

    Sonuç olarak işleri çekip çevirme anlamı verilen tedbîr etme ifadesine kelimenin kök ve en belirgin anlamı olan “arka” ifadesini katmamız gerekir. Ancak bu şekilde Rabbimizin pek çok farklı ifadenin içerisinden neden tedbîr ifadesini tercih ettiğini anlayabilir ve anlama yansıtabiliriz. Bunun için de tedbîr etme ifadesini, arkasında bulunma, arkasında imzası olma, arkasında bulunarak çekip çevirme şeklinde Türkçemize yansıtmamız gerekir.

    Son olarak tedbîr etme fiilinin, yapılan işin fâilini işaret ettiğine dair sözlüklerde de çeşitli ifadeler bulunduğunu belirtmemiz gerekir. Meşhur sözlüklerden Lisân’ul Arab, tedbîr etme ifadesinin anlamını verirken şu örnek cümlelere yer vermektedir:

    ويقال: دَبَّرْتُ الحديث عن فلان حَدَّثْتُ به عنه بعد موته، وهو يُدَبِّرُ حديث فلان أَي يرويه.

    “Denilir ki; ‘Birisinden şu sözü tedbîr ettim’, (yani) ölümünden sonra kendisinden şu sözü naklettim (anlamındadır). O birisinin sözünü tedbîr ediyor, yani rivayet ediyor.”

    ودَبَّرْتُ الحديث أَي حدّثت به عن غيري

    “Söz tedbîr ettim, yani o sözü başkasından naklettim.”

    قال الأَزهري: وقد جاء في الحديث: أَمَا سَمِعْتَهُ من معاذ يُدَبِّرُه عن رسول الله، صلى الله عليه وسلم؟ أَي يحدّث به عنه

    “Ezherî şöyle demiştir: ‘Hadiste şöyle geldi: Muaz’ın onu Rasulullah (s.a.v)’den tedbîr ettiğini duymadın mı?’ Yani ondan naklettiğini.”(11)

    Görüldüğü gibi bu örnek ifadelerde de sözü tedbîr etmek o sözün arkasında kimin olduğuna dikkat çekmeyi ifade etmektedir. Mesela son örnekte sözün Rasulullah’tan tedbîr edilmesi, ondan rivayet edildiğine yani arkasında Rasulullah’ın olduğuna dikkat çekmek anlamına gelmektedir.

    Tedebbür

    Debera دبر fiilinin tefa’ul bâbından mastarı التدبر tedebbür kelimesidir. Fiil hali تدبر tedebbera şeklinde olup Kur’an’da daima fiil olarak geçmektedir. Tedbîr Kur’an’da daima Allah’ın yaptığı bir fiil iken, dört ayette yer alan tedebbür hep insanın yapması gereken bir fiil olarak karşımıza çıkar. Tedebbürün mef’ulleri ise القول bu söz, آيات ayetler ve القرآن Kur’an’dır. Diğer bir deyişle tedebbür edilmesi gereken şeyler olarak sıralanan tüm ifadeler vahyi işaret etmektedir.

    Yazımızın girişinde yaptığımız alıntılardan da hatırlanacağı üzere, tedebbür kelimesi tefsirler ve araştırmacılar tarafından “bir sözün arkasında yatan maksadı ve merâmı anlamaya çalışmak, bu amaçla o söz üzerinde düşünmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanım, kelimenin kök anlamına uygun olarak “arka” manasını içerecek şekilde yapılmış olmasına rağmen bizce Kur’an’a uygun bir tanım olmamıştır. Her şeyden önce bu tanım ile Kur’an üzerinde her türlü yorum faaliyetinin önü açılmış olmaktadır ki Rabbimiz buna izin vermemekte, gerekli açıklamayı bizzat kendisinin yaptığını, bu açıklamaya ulaşmak için kendi belirlediği metoda göre çalışmak gerektiğini bildirmektedir (12). Ayrıca her zaman olduğu gibi Rabbimiz tedebbür kavramını da bizzat kendisi açıklamış, bizleri insanların yazdıkları sözlüklere muhtaç bırakmamıştır. Tedebbür etme eyleminin doğru tanımlanması bakımından en kritik ayet Nisâ Suresinin 82. ayetidir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ۚ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Ayete göre Kur’an’ı tedebbür, onun Allah’tan başkasından gelmiş olamayacağını görmeyi sağlayan bir faaliyettir. Yani kelimenin kök manası da kullanılarak söylemek gerekirse, Kur’an’ı tedebbür etmek onun arkasında Allah’ın olduğunu görmekle sonuçlanacak bir eylemdir. O’nun Allah’ın Kitabı olduğu da onda bir çelişki, ihtilaf olmadığını görmekle anlaşılacaktır. Diğer yandan, Kur’an’ın tedebbür edilmesi, hiçbir şekilde onun “yorumlanması, arkasındaki merâmın görülmesi, ayetlerin satır aralarının ve demek istediklerinin anlaşılması” olamaz. Çünkü bu şekildeki bir faaliyette ayetler arasında ihtilaf olmaması imkansızdır. Nitekim günümüzde Kur’an’ı yorumlamanın tefsir ve meallerde yol açtığı çelişkiler saymakla bitmez. Bu sebeple bu eserler Kur’an’ın meali ya da tefsiri olamazlar çünkü ihtilaflarla doludurlar.

    Ayrıca ayetten, ayetin ilk muhataplarından bir bölümünün Kur’an’ın Allah’tan olmadığına dair bir düşünce ya da idiaya sahip oldukları anlaşılmaktadır. Bu tutumu sergileyenlerle ilgili bilgimizi artırmak bakımından birkaç ayet öncesine bakmamız gerekir:

    مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ ۖ وَمَنْ تَوَلَّىٰ فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا

    Bu Elçi’ye kim itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çeviren çevirsin; seni onlara bekçi olasın diye elçi yapmadık. (Nisâ 4/80)

    وَيَقُولُونَ طَاعَةٌ فَإِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذِي تَقُولُ ۖ وَاللَّهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَ ۖ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ ۚ وَكَفَىٰ بِاللَّهِ وَكِيلًا

    Sana “Baş üstüne” derler, fakat yanından çıkınca içlerinden bir kesimi, geceleyin senin dediğinden başka şeyler tasarlarlar. Allah onların tasarladıklarını yazar. Onlara karşı dikkatli ol ve Allah’a güven. Dayanak olarak Allah yeter. (Nisâ 4/81)

    Ayetlerden de anlaşıldığı üzere, Muhammed Aleyhisselamın yaptığı bir tebliği, “baş üstüne” diyerek kabul eden kişiler risalet gereği okunan ayetlerdeki emirlerin nebîmizin şahsı tarafından verildiğini düşünmekte, onun söylediğinden başka şeyler tasarlamaktadırlar. Oysa Rabbimiz okunan emirlerin nebînin kendi sözü değil, risaletin içeriği olduğunu ve bu anlamda Rasul’e itaatin Allah’a itaat anlamına geleceğini 80. ayette belirtmektedir. Dolayısıyla 82. ayette bu okunanın bir insanın sözü olamayacağını belirlemenin zor olmadığı, kendilerinin bile yapabilecekleri bir tedebbürle arkasında Allah’ın olduğunu görebilecekleri bildirilmekte, onda çelişki olmadığı görülerek Allah’tan geldiğinin anlaşılabileceği söylenmektedir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ۚ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Kısacası sadece bu ayet bile tedebbür etmenin, tedebbür edilen şeyin arkasındaki fâili görme amaçlı yapılan bir anlama gayreti olduğunu göstermektedir. Tedebbürün bu anlamını, kullanıldığı diğer ayetlerde de net bir şekilde görmek mümkündür:

    كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الْأَلْبَابِ

    Sana indirdiğimiz, bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetlerini tedebbür etsinler ve sağlam duruşlu olanlar (ulu’l-elbâb) ondan bilgi edinsinler (tezekkür etsinler). (Sâd 38/29)

    Ayete göre ulu’l elbâb olanların tezekkür etmeleri, yani Kitabın önceki kitaplar gibi zikir olduğunu görmeleri tedebbürle meydana gelecek bir iştir. Bunu ayetin devamından da görmek mümkündür. Zira bir sonraki ayetle birlikte Süleyman Aleyhisselam ve sırasıyla Eyüp, İbrahim, İshak, Yakub, İsmail, İlyas, Zülkifl nebîlerin isimleri ve kıssalarından bölümler anlatılarak ulu’l elbâb’ın tezekkür etmesinin ne demek olduğu hakkında da bilgi verilmektedir. Ulu’l elbâb denilen ve Allah’ın indirdiği Kitaplar hakkında bilgi sahibi olan kişiler, bu kıssalar vasıtasıyla önceki Kitaplarla Kur’an arasındaki tasdik ilişkisini görecek (tedebbür) ve arkasında Allah olduğunu anlayacaklardır. Böylece gelecek elçiye (Kitaba) inanma ve yardımcı olma sözlerini (13) tutma zamanının geldiğini göreceklerdir. Nitekim ulu’l elbâb ile bu söz arasındaki ilişkiyi gösteren bir ayet grubunda ulu’l elbâb’ın özellikleri sıralanmaktadır(14):

    أَفَمَن يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَلاَ يِنقُضُونَ الْمِيثَاقَ وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الحِسَابِ وَالَّذِينَ صَبَرُواْ ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ

    Rabbinden sana indirilenin doğruları içerdiğini bilen, ona karşı körlük edenle bir olur mu? Onu tezekkür edenler sadece ulu’l elbâb olanlardır. Bunlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan kimselerdir. Bunlar, Allah’ın kurulmasını istediği bağı kuran, Rablerinden korkan ve verecekleri hesabın kötü olmasından endişe edenlerdir. Yine bunlar, Rableri yüzlerine baksın diye sabreden, namazı tam kılan, kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizli açık harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. O son yurt işte onlarındır. (Ra’d 13/19-22)

    Görüldüğü üzere ulu’l elbâb önceki Kitaplardaki doğru bilgiyi (zikir) bilen kişilerdir ve Kur’an ayetlerini tedebbür etmeleri, Sâd 29 ve devamı ayetlere göre kıssalar üzerinden onun Allah’a ait olduğunu tesbit çalışması anlamına gelmektedir.

    Tedebbürün önceki kitaplarla Kur’an arasındaki uyumu görerek Kur’an’ın Allah’tan gelen Kitap olduğunu tesbit etme gayreti anlamına geldiği, geçtiği bir diğer ayette daha oldukça barizdir:

    أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ جَاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ آبَاءَهُمُ الْأَوَّلِينَ

    Bu sözü tedebbür etmediler mi? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir Kitap mı geldi? (Mü’minûn 23/68)

    Ayette tedebbür edilmesi gereken şey için القول “el-kavl – bu söz” ifadesinin kullanılması önemlidir. Bu ifade tarih boyunca indirilen tüm vahiy zinciri anlamında kullanılır (15). İlgili ayet şöyledir:

    وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

    Bu sözü (القول) onlar için peş peşe sıraladık. Belki tezekkür ederler. (Kasas 28/51)

    Yukarıdaki Mü’minûn Suresi 68. ayette geçen el-kavl (söz) bu zincirin son halkası olan Kur’an ile önceki kitaplar arasındaki kopmaz bağı ifade ediyor olmalıdır. Böylece Kavl’i tedebbür etmenin, bu son halkanın da Allah’a ait olduğunu, arkasında Allah olduğunu tesbit etme gayreti olduğu görülmektedir. Ayette de belirtildiği gibi bu Kavl’in tedebbürü, Kur’an’ın atalarına gelmiş olan kitaplarla ilişkisini gözler önüne serecek bir faaliyettir. Hatta öyle ki tedebbür edilince Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmemek için kişinin kalbine kilit vurulmuş olması gerekir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَىٰ قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Yoksa kalp­leri üzerinde kilitler mi var? (Muhammed 47/24)

    Ayetin devamı tedebbür kavramına verdiğimiz anlamı teyid eden ifadeler içermektedir:

    إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَىٰ أَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى ۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَىٰ لَهُمْ

    Doğruları bütün açıklığı ile gördükten sonra sırtlarını dönenleri Şeytan aldatmış ve onlara umut vermiştir. (Muhammed 47/25)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın tedebbürü doğruların görülmesine yol açıyor. Burada doğrular olarak meale yansımış olan ifade الهدى el-hüdâ ifadesidir. Kur’an’ın doğruyu gösterici, rehber yönünü ifade eder. İşte tedebbür Kur’an’ın bu sıfatını, bir başka deyişle arkasında ancak Allah’ın olabileceğini görmeyi sağlayan bir faaliyettir. Bir önceki ayette geçen kalpte kilit olması ifadesinin de ne demek olduğu yine bu ayette Hüdâ’yı gördükten sonra bilerek sırt dönmek olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla 24. ayete göre fıtratını bozmamış, yani kalbinde kilit varmış gibi davranıp gördüğü halde gerçeğe sırt dönmeyen herkes Kur’an’ı tedebbür ederek arkasında Allah olduğunu görebilir.

    Tedebbür kavramının geçtiği ayetleri olabilecek en uygun şekilde anlamlandırabilmek için şu önemli hususu göz önünde bulundurmak gerekir: Ayetlere göre Kur’an’ın tedebbür edilmesi mutlaka arkasında Allah olduğunun görülmesi ile sonuçlanan bir faaliyettir. Bu yüzden tedebbür etme fiiline “arkasında kim olduğunu görmek için gayret göstermek” anlamı vermek ile “arkasında Allah olduğunu görmek” anlamı vermek arasında bir fark olmayacaktır. Hatta yukarıdaki ayette, bu sonuca yol açmayan bir tedebbür olamayacağı için Kur’ân’ın Allah’ın kitabı olduğunu görmemenin kişinin kendi tercihi olduğu, kalbinde kilit varmış gibi davranması şeklinde ifade edilmiştir.

    O halde bu ayetteki “Kur’an’ı tedebbür etmezler mi” ifadesine tüm bu anlattıklarımızdan sonra, “Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı?” anlamını verirsek ayet anlamlı ve tutarlı bir Türkçe cümle haline gelecektir:

    Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var? (Muhammed 47/24)

    Son olarak, tedbîr kelimesini anlamaya çalıştığımız önceki bölümde, bir sözü tedbîr etmenin onu rivayet etmek, yani başkasının sözünü iletmek anlamında Arapça sözlüklerde yer bulduğunu görmüştük. Bu durumda tedebbürün de sadece vahiyle ilgili olarak kullanılmasından hareketle onun Allah’ın sözleri olduğunun görülmesi anlamına geliyor olması makul bir durumdur. Aynı anlamı diğer tedebbür ayetlerine de verdiğimizde tedebbür kavramını olması gerektiği gibi meale yansıtmış olacağımızı düşünüyoruz:

    Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Sana indirdiğimiz, bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetlerinin arkasında Allah olduğunu görsünler ve sağlam duruşlu olanlar (ûlu’l-elbâb) ondan bilgi edinsinler (tezekkür etsinler). (Sâd 38/29)

    Bu sözün arkasında Allah olduğunu görmediler mi? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir Kitap mı geldi? (Mü’minûn 23/68)

    Netice itibariyle tedebbür Kur’an dışında ya da günlük dilde kullanıldığında bir konunun arka planını düşünmek, yazarın ya da görüş sahibinin maksadını anlamaya çalışmak amaçlı bir düşünme faaliyeti olabilir. Ancak Kur’an’ı tedebbür etmenin bundan çok daha farklı anlamda olduğunu yine bizzat Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Kur’an’a göre Kur’an’ı tedebbür onun vahiy ürünü, Allah kaynaklı bir metin olduğunu görmektir diyebiliriz.

    Erdem Uygan

     

    (1) Allah’ın Kitabı elbette indirildiği güne dair hükümler de içermektedir. Nitekim Nebî’nin eşleri ile evlenme yasağı ve benzeri bazı hükümler bunlardandır. Ancak bu ve benzeri birkaç ayetin o güne hitap ediyor olması Kitabın evrensel olduğu gerçeğini değiştirmez. Kaldı ki bu gibi ayetler bile Kur’an’ı anlama metodunda bugün de tüm diğer ayetler kadar önemli bir işleve sahiptirler.

    (2) Kur’an’ı Anlama Yöntemi Tefsir Usulü, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, 2014, s: 174.

    (3) Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, Aralık 2017, s: 161, dipnot 102

    (4) Çok Anlamlılık Bağlamında Kur’an Sözlüğü, Mehmet Okuyan, Düşün Yayıncılık, Mayıs 2015, s: 317.

    (5) Kur’ân Ansiklopedisi Tedebbür Maddesi, Prof. Dr. Süleyman Ateş, cilt 20, s: 111.

    (6) Kur’an’ı Anlama Yöntemi Tefsir Usulü, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, 2014, s: 256

    (7) Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Düşünme Maddesi, İlhan Kutluer, citl 10, s: 53.

    (8) Ragıp el-İsfahânî, Müfredatü Elfâzi’l Kur’ân, Tahkîki Safvân Adnan Dâvûdî, Dimaşk-Beyrut, 1992, دبر maddesi.

    (9)Mekayîs-ul’Luğa, İbn Fâris, دبر maddesi

    (10) Ragıp el-İsfahânî, Müfredatü Elfâzi’l Kur’ân, دبر maddesi.

    (11) İbn Manzûr, Lisân’ul Arab, دبر maddesi.

    (12) Bkz: Hûd 11/1-2, Fussilet 41/3, Nisâ 4/105 ve metot ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz: Erdem Uygan, Kur’an Kavramı, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017 ve Fatih Orum, Kur’an’ı Anlama Usûlü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2015.

    (13) Bkz: Âl-i İmrân 3/81, A’râf 7/157

    (14) Ulu’l elbâb ve Zikir konusuyla ilgili daha detaylı bilgi ve diğer ayetler için bkz: Erdem Uygan, Zikir 2, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s: 29.

    (15) Kavl ifadesi ile ilgili daha fazla bilgi için bkz: Erdem Uygan, Zikir 2, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s: 42.

  • Ölmüş Kişilerin Ardından

    Ölmüş Kişilerin Ardından

    Bir canlının ölmesinin tek sebebi vardır; doğmuş olması! Önemli olan ise nasıl ve ne zaman öldüğümüz değil, nasıl yaşadığımızdır. Çünkü dünya hayatı bir imtihandır:

    “Gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır. Onun yönetim merkezi (arşı) suyun üstündeydi. Bunu, sizi zorlu bir imtihandan geçirmek ve hanginizin daha iyi davranacağını belirlemek için yapmıştır. Onlara, “öldükten sonra tekrar dirileceksiniz“ desen hemen cevabı yapıştırır ve: “Bu açıkça bizi büyüleme çabasından başka bir şey değil” derler.”
    Hud Suresi 7. ayet

    “Ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Bunlar, hanginiz daha güzel iş yapacak diye sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek içindir. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.”
    Mülk Suresi 2. ayet

    Allah’ın elçileri de dahil hiç kimse için “ölmedi, geri gelecek, şöyle yaşıyor, şuramda yaşıyor” v.s. denemez.

    “Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. En sonunda sizler Kıyamet Günü, Rabbinizin huzurunda yargılanacaksınız.”
    Zümer Suresi 30-31. ayetler

    “Senden öncekilerden hiç bir insanı ölümsüz yapmadık. Sen ölsen onlar ölümsüzleşecekler mi?
    Her canlı ölümü tadacaktır. Kötü durumda da iyi durumda da sizi dener, yıpratıcı bir imtihandan geçiririz. Siz bize döndürüleceksiniz.”
    Enbiya Suresi 34-35. ayetler

    Allah’ın elçileri de dahil hiç kimse için “o olmasaydı biz olmazdık” denemez. Bu insanları ilahlaştırmaktır. İnsanların ölümleri gibi dünyaya gelme zamanları ve şartları da onları Yaratan tarafından belirlenir. Bunlara kimsenin müdahale şansı bulunmamaktadır:

    “Yine gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için mutlaka alınacak dersler vardır.”
    Rum Suresi 22. ayet

    Allah’ın elçileri de dahil ölmüş bir kişiden yardım istemek sapıklığın en büyüğüdür:

    “Kıyamet gününe kadar kendine cevap veremeyecek bir kimseyi Allah ile arasına koyarak yardıma çağırandan daha sapık kimdir? Oysa bunlar, onların çağrısının farkında değillerdir.”
    Ahkaf Suresi 5. ayet

    Ölmüş kişinin ardından yapılabilecek olan sadece hayırla anmak ve bizim de her an ölümle burun buruna olduğumuzu hatırlayıp Allah’ın huzuruna çıkacağımızı aklımızdan çıkarmamaktır. Allah’ın huzurunda bize yardım edecek hiç kimse bulunmayacaktır ve sadece kendi yaptıklarımızdan ve yine sadece yaptıklarımızın Kur’an’a uygun olup olmadığından hesaba çekileceğiz (Zuhruf 44). Başkalarının doğrusunun veya yanlışının bize hiçbir etkisi olmayacaktır. Herkes kendi yaptığının tam karşılığını alacaktır (Zilzal 7).

    Bu nedenle bugün yapılan tüm aşırılıklar bir müslüman için kabul edilebilir şeyler değildir.

    “De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, mensup olduğunuz topluluk, elde ettiğiniz mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret ve beğendiğiniz konaklar, eğer size Allah’tan, elçisinden ve onun yolunda zorluklara göğüs germekten daha sevimli geliyorsa bekleyin, nasıl olsa Allah’ın emri gelecektir. Allah yoldan çıkan bir topluluğu yola getirmez.”
    Tevbe Suresi 24. ayet

    Ülkemizin kurucusu da Allah’ın bir kuluydu. Doğrusu ve yanlışıyla kendi imtihanını verip kendisini Yaratan’ın huzuruna gitmiştir. Biz, “Allah kendisine rahmet etsin” der ve Allah’ın bize kitabında bildirdiği şu duayı yaparız:

    “Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabb’imiz bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi affet. O kardeşlerimize karşı kalplerimizde bir kin bırakma! Rabb’imiz, sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.”
    Haşr Suresi 10. ayet

    Ben bugün aynı duayı bir dönem aynı ortamda çalıştığımız Savaş Ay için de yapıyor, ona da Allah Celle Şanuhu’dan rahmet diliyorum.

    Erdem Uygan