Etiket: Kur’an

  • Kur’ân’a ve Geleneğe Göre Dinden Dönmenin Cezası / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’a ve Geleneğe Göre Dinden Dönmenin Cezası / Dr. Fatih Orum

    Giriş

    Şeriatta devamlılık vardır. Muhammed (a.s.) ilk peygamber değildir.[1] Ona indirilenler daha öncekilere indirilenlerdir.[2] Tüm İlahi Kitap’lar kendilerinden öncekileri tasdik eder. Kur’ân’da önceki ilahi kitapları tasdik ettiğini belirtmektedir.[3] Allah’ın Elçisi, hakkında vahiy indirilmeyen konularda önceki şeriatlara göre hüküm vermek ve uygulamakla emrolunmuştur.[4] Kur’ân, kendinden önceki kitapların büyük bir kısmını misliyle, bir kısmını da daha hayırlısıyla neshetmiştir.[5] Bir ayet insanlar için daha hayırlı olan bir başka ayetle neshedildiğinde önceki uygulamalar bitmiştir. Mesela, Allah’ın Elçisi, kendisine konuyla ilgili bir vahiy indirilmediği için, zina suçunu işleyenlere, Tevrat ve İncil’e uygun olarak bir süre recim cezası uygulamıştır. Kur’ân’ın, konuyla ilgili hükmü gelince eski hüküm bırakılmış ve yeni hüküm uygulanmaya konmuştur. Dinden dönenin cezası konusunda da benzer bir durum olduğu kanaatindeyiz. Tevrat ve İncil’de konunun ele alınışı, Allah’ın Elçisi’nden nakledilen bazı rivayetler ve Kur’ân’ın meseleye bakışı bu konudaki kanaatimizi güçlendirici gözükmektedir.

    Geleneğe Göre Dinden Dönenin Cezası

    Fıkıhta kişinin İslam dininden dönmesine irtidat (riddet), dinden dönene de mürtedd denir. Gelenekte, irtidat eden kişinin öldürülmesi gerektiği hususunda ittifak vardır. Hanefiler, irtidat eden kadını bundan istisna ederler.[7] İrtidat eden kişiye, öldürülmeden tevbe teklifinde bulunulması gerektiği, bunun Hanefiler’e göre müstehab, diğerlerine göre vacip olduğu söylenir.[8] Geleneğe göre irtidat eden kişi; ölür, öldürülür veya ülke dışına kaçarsa sahip olduğu malları mülkiyetinden çıkar. Borçları ödendikten sonra malları Müslümanlar için ganimet sayılarak beytü’l-mala devredilir.[9] Ebu Hanife’ye göre, Müslüman iken kazandıkları mirasçılarına intikal eder. İmameyn’e göre ise her durumda malı mirasçılarına intikal eder. İrtidat eden kişinin nikâhı düşer, Şafiiler’e göre ise irtidat eden kişinin karısı iddet beklemelidir.

    Gelenek, irtidat edenin öldürülmesinin Kitap, sünnet ve icma ile temellendirmeye çalışmıştır. Şimdi bu delillere kısaca bakalım:

    Kitap Delili

    Şu iki ayetin, dinden dönenin öldürülmesine delil olduğu iddia edilmiştir.

    قُلْ لِلْمُخَلَّف۪ينَ مِنَ الْاَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ اِلٰى قَوْمٍ اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ اَوْ يُسْلِمُونَۚ فَاِنْ تُط۪يعُوا يُؤْتِكُمُ اللّٰهُ اَجْراً حَسَناًۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً

    “Geri kalanlara söyle: Güçlü bir kavme karşı çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya Müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz. Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama daha önceki gibi yüz çevirirseniz size acıklı bir azâb vardır.” (Fetih 48/16)

    Yukarıdaki ayette geçen “ev yüslimûn =  اَوْ يُسْلِمُونَ= veya Müslüman olurlar ”ifadesinden hareketle, dinden dönenin öldürülmesi gerektiğine hükmedilmiştir.[10]

    يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ

    “Sana haram ayını, o ayda yapılan savaşı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük suçtur. Ama Allah’ın yolundan engellemek, o yolu görmezlikten gelmek, Mescid-i Haram’dan engellemek ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitnenin sıkıntısı savaştan büyüktür. Onların gücü yetse, sizi dininizden çevirinceye kadar savaşa devam ederler. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, böylelerinin çalışmaları dünyada da ahirette de boşa çıkar. Onlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara 2/217)

    Yukarıdaki ayet dinden dönenin öldürülmesine şöyle delil getirilmektedir: “Âyette geçen “feyemut = فَيَمُتْ = ve ölürse” ifadesinin başındaki “fâ” harfi takibiyedir. Bunun anlamı,ölümün irtidatın hemen sonrasında geliyor olmasıdır. Bununla birlikte herkes bilir ki irtidat eden irtidat ettiği için hemen ölmez. O halde takibiye anlamı, yani ölümün irtidatın hemen sonrasında gelmesi, ancak şer’i bir ceza olarak irtidat sebebiyle cezalandırılmaları yoluyla olur. Böylece ayet, mürtedin öldürülmesinin vücubuna delil olur.”[11]

    Sünnet Delili

    Buhari ve diğerlerinin İkrime’den rivayetine göre, halife Ali (r.a.)’a zındıklar getirildi ve o da onları yaktı. İbn Abbas durumdan haberdar olunca şöyle dedi: “Ben olsaydım onları yakmazdım. Çünkü Rasulullah bunu yasakladı ve şöyle dedi: Allah’ın azabıyla ceza vermeyin. Ben olsaydım onları öldürürdüm. Rasulullah şöyle demiştir: Dininden döneni öldürünüz.”[12]

    “Müslüman bir kişinin öldürülmesi helal değildir. Ancak zina eden seyyib[13], cana karşı can ve dinini terk edip cemaatten ayrılan hariç”[14]

    “Her hangi bir erkek İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur. Her hangi bir kadın İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur”[15]

    İcmâ Delili

    Mürtedin öldürülmesi hususunda icma oluştuğu söylenmektedir.[16]

    Tevrat’ta Dinden Dönenin Cezası

    Tesniye, Bab 13

    • “Öz kardeşin, oğlun, kızın, sevdiğin karın ya da en yakın dostun seni gizlice ayartmaya çalışır, senin ve atalarının önceden bilmediğiniz,
    • dünyanın bir ucundan öbür ucuna dek uzakta, yakında, çevrenizde yaşayan halkların ilahları için, ‘Haydi gidelim, bu ilahlara tapalım derse,
    • ona uymayacak, onu dinlemeyeceksin. Ona acımayacak, sevecenlik göstermeyecek, onu korumayacaksın.
    • Onu kesinlikle öldüreceksin. Onu önce sen, sonra bütün halk taşa tutsun.
    • Taşlayarak öldürün onu. Çünkü Mısır’dan, köle olduğunuz ülkeden sizi çıkaran Tanrınız RAB’den sizi saptırmaya çalıştı.
    • Böylece bütün İsrail bunu duyup korkacak. Bir daha aranızda buna benzer kötü bir şey yapmayacaklar.
    • “Tanrınız RAB’bin yaşamanız için size vereceği kentlerin birinde, içinizden kötü kişiler çıktığını
    • ve, ‘Haydi, bilmediğiniz başka ilahlara tapalım diyerek kentlerinde yaşayan halkı saptırdıklarını duyarsanız,
    • araştıracak, inceleyecek, iyice soruşturacaksınız. Duyduklarınız gerçekse ve bu iğrenç olayın aranızda yapıldığı kanıtlanırsa,
    • o kentte yaşayanları kesinlikle kılıçtan geçireceksiniz. Kenti yok edip orada yaşayan bütün halkı ve hayvanları kılıçtan geçireceksiniz.
    • Yağmalanan malların tümünü toplayıp meydanın ortasına yığın. Kenti ve malları Tanrınız RAB’be tümüyle yakmalık sunu olarak yakın. Kent sonsuza dek yıkıntı halinde bırakılacak. Yeniden onarılmayacak.
    • Yok edilecek mallardan hiçbir şey almayın. Böylece RAB’bin kızgın öfkesi yatışacak ve RAB atalarınıza içtiği ant uyarınca size acıyacak, sevecenlik gösterecek, sizi çoğaltacaktır.
    • Çünkü Tanrınız RAB’bin sözünü dinleyeceksiniz. Böylece bugün size bildirdiğim buyruklara uyup O’nun gözünde doğru olanı yapmış olacaksınız.”

    Çıkış, Bab 32

    • Musa döndü, elinde antlaşma koşulları yazılı iki taş levhayla dağdan indi. Levhaların ön ve arka iki yüzü de yazılıydı.
    • Onları Tanrı yapmıştı, üzerlerindeki oyma yazılar O’nun yazısıydı.
    • Yeşu, bağrışan halkın sesini duyunca, Musa’ya, “Ordugahtan savaş sesi geliyor!” dedi.
    • Musa şöyle yanıtladı: “Ne yenenlerin, Ne de yenilenlerin sesidir bu; Ezgiler duyuyorum ben.”
    • Musa ordugaha yaklaşınca, buzağıyı ve oynayan insanları gördü; çok öfkelendi. Elindeki taş levhaları fırlatıp dağın eteğinde parçaladı.
    • Yaptıkları buzağıyı alıp yaktı, toz haline gelinceye dek ezdi, sonra suya serperek İsrailliler’e içirdi.
    • Harun’a, “Bu halk sana ne yaptı ki, onları bu korkunç günaha sürükledin?” dedi.
    • Harun, “Öfkelenme, efendim!” diye karşılık verdi, “Bilirsin, halk kötülüğe eğilimlidir.
    • Bana, ‘Bize öncülük edecek bir ilah yap. Bizi Mısır’dan çıkaran adama, Musa’ya ne oldu bilmiyoruz’ dediler.
    • Ben de, ‘Kimde altın varsa çıkarsın’ dedim. Altınlarını bana verdiler. Ateşe atınca, bu buzağı ortaya çıktı!”
    • Musa halkın başıboş hale geldiğini gördü. Çünkü Harun onları dizginlememiş, düşmanlarına alay konusu olmalarına neden olmuştu.
    • Musa ordugahın girişinde durdu, “RAB’den yana olanlar yanıma gelsin!” dedi. Bütün Levililer çevresine toplandı.
    • Musa şöyle dedi: “İsrail’in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün.’”
    • Levililer Musa’nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü.

    İncil’de Dinden Dönenin Cezası

    Pavlus’un İbranilere Mektubu 10. Bölüm

    Musa’nın yasasını hiçe sayan bir kimse, iki ya da üç tanığın sözü üzerine acımasızca öldürülür.

    Yuhanna 15

    Bir kimse bende kalmazsa, çubuk gibi dışarı atılır ve kurur. Böylelerini toplar, ateşe atıp yakarlar.

    Hadislerde Dinden Dönmenin Cezası

    “Kim dinini değiştirirse onu öldürünüz.”[17]

    “Müslüman bir kişinin öldürülmesi helal değildir. Ancak zina eden seyyib[18], cana karşı can ve dinini terk edip cemaatten ayrılan hariç”[19]

    “Her hangi bir erkek İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur. Her hangi bir kadın İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur”[20]

    Kur’ân’a Göre Dinden Dönenin Cezası

    Kur’ân’da irtidat kelimesi fiil kalıbıyla sekiz yerde geçer. Bunların dördü, çeşitli kelimelerle birlikte, tekrar görmeye başlamak,[21] izleri takip ederek geri dönmek,[22]göz kırpmak[23] gibi anlamlara gelir. Konumuzla ilgili olarak ise, ikisi “dübür” kelimesiyle birlikte arkasını dönmek,[24] ikisi de “din” kelimesiyle birlikte dinden dönmek[25] olarak terim anlamında kullanılmaktadır. Bu ayetleri incelemeden önce, Tevrat ve incil’de geçen, dinden dönenin öldürüldüğüne dair hükmün Kur’ân’dan izini sürmek istiyoruz.

    Bakara suresinin 54. ayeti, Tevrat’ta geçen, dinden dönenlerin öldürülmesi gerektiğine dair hükmü tasdik etmektedir:

    وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

    “Bir gün Musa halkına şöyle seslenmişti: “Ey halkım! Siz o buzağıya tutulmakla kendinizi kötü duruma düşürdünüz. Hemen Yaratıcınıza tevbe edin, sonra kendinizi öldürün. Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir”. Arkasından Allah tevbenizi kabul etmişti. O, tevbeleri kabul eder, ikramı boldur.” (Bakara 2/54)

    İsrailoğulları, Musa (a.s.)’ın öncülüğünde pek çok sıkıntıdan kurtuldular. Bu onlara Allah’ın büyük bir lutfuydu. Kendilerine yapılan bu büyük lutfun karşılığı olarak onların dinden dönmelerinin cezası büyük olmalıdır. Bu ceza Tevrat ve İncil’de anlatılan ve Kur’ân’da da tasdik edilen ölüm cezasıdır.

    Musâ (a.s.) ümmetini bu konuda uyarmıştır. İlgili ayet şöyledir:

    يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْاَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّت۪ي كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ

    “Ey kavmim, Allah’ın size yazgısı olan şu kutsal toprağa girin; gerisin geri dönmeyin; yoksa elinizde ve avucunuzda olanı kaybedersiniz.” (Mâide 5/21)

    Şu ayet ise bu hükmün bizden kaldırıldığını göstermektedir:

    وَلَوْ اَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ اَنِ اقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْ اَوِ اخْرُجُوا مِنْ دِيَارِكُمْ مَا فَعَلُوهُ اِلَّا قَل۪يلٌ مِنْهُمْۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِه۪ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَشَدَّ تَثْب۪يتاًۙ

    “Şayet onlara “Kendinizi öldürün” veya “yurdunuzdan çıkın” diye emretseydik, pek azı dışındakiler bunu yapmazlardı. Ama kendilerine verilen öğüt ne olursa olsun, onu yapsalardı onlar için daha iyi ve daha sağlam olurdu.” (Nisa 4/66)

    Bu hükmün kaldırıldığına dair pek çok ayet vardır. Dinden dönenlerle ilgili olarak Kur’ân’da geçen ayetler şunlardır:

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

    “Ey imân edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine bir toplum getirir; o onları sever, onlar da onu severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı sert olurlar. Allah yolunda savaşa atılır, kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın vergisidir, onu hak edene verir. Allah’ın imkânları geniştir, her şeyi bilir..” (Mâide 5/54)

    Yukarıdaki ayette geçen Allah onların yerine bir toplum getirir ifadesini şu ayetle birlikte okumalıyız:

    هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُۚ وَمَنْ يَبْخَلْ فَاِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِه۪ۜ وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْۙ ثُمَّ لَا يَكُونُٓوا اَمْثَالَكُمْ

    “İşte sizler! Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik yapıyorsunuz. Her kim cimrilik ederse kendisi için cimrilik etmiş olur. Allah zengin, siz fakirsiniz. Eğer yüz çevirirseniz yerinize sizin dışınızda bir toplum getirir. Sizin gibi olmazlar.” (Muhammed 47/38)

    Yani, insanlar dinlerinden dönerlerse bu onların kendi tercihleridir. Bu dünyada kendi tercihleri üzere yaşarlar ve bir gün ölürler. Hesapları Ahirete kalır. Onların ardından, Allah’ın koyduğu kurallara göre onlardan daha iyi olanlar gelir.

    Mukatil b. Süleyman’ın (ö. 150/767) bildirdiğine göre 12 kişi Müslüman iken kâfir olmuşlar, düşünceli bir şekilde Medine’den çıkmış, Mekke yolunu tutmuşlar ve Mekke kâfirlerine karışmışlardı. Sonra içlerinden Haris b. Süveyd pişman olup geri döndü ve kardeşi Cülâs’a haber gönderdi: “Ben tevbe ederek geri döndüm, Peygamberden öğren bakalım, tövbeye hakkım var mı, yoksa Şam’a giderim” dedi. Cülâs durumu Allah’ın Elçisi’ne bildirdi ama cevap alamadı. Sonra şu âyetler indi:[26]

    كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
    اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ
    خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ
    اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ 

    “İnandıktan sonra kâfir olan bir topluma, Allah hiç dirlik ve düzenlik verir mi? Bunlar, kendilerine açık belgeler gelince o Elçi’nin doğru olduğuna şahit olmuş kimselerdir. Allah yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. Onlar var ya, onların cezası; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetidir. Sürekli o lanet içinde kalırlar. Sıkıntıları hafifletilmez; onlara göz de açtırılmaz. Ama olup bitenden sonra tevbe edip durumunu düzeltmiş olanlar başka. Çünkü Allah çok bağışlar ve ikramı boldur.” (Al-i İmran 3/86-89)

    88. ayette geçen “الْعَذَابُ = el-azab” kelimesi, 87. ayette geçen Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lanetini göstermektedir. Kelimenin başındaki“ال= el” marifedir ve ahd içindir; 87. ayetteki mahuda işaret etmektedir.

    Tevbe suresinin 74. ayetinde dinden dönme suçu işleyenlerle ilgili azab kelimesi nekre olarak “عَذَابًا اَل۪يمًا  = azaben elimen” şeklinde zikretmiştir. Ayet şöyledir:

    يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ

    “Söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar ama kendilerini kâfir yapan sözü gerçekten söylediler ve Müslüman olmalarından sonra kâfir oldular. Üstelik başaramayacakları bir işe giriştiler. O yanlış işin sebebi olsa olsa, Allah’ın ve Elçisinin onları cömertçe zenginleştirmesidir. Tevbe ederlerse kendileri için iyi olur. Ama eğer yüz çevirmeye devam ederlerse Allah onları hem dünyada hem de Ahirette acıklı bir azaba uğratacaktır. Yeryüzünde onlar için artık ne bir koruyucu ne de yardımcı bulunur.” (Tevbe 9/74)

    Ayette geçen “فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ ” ifadesi, bu azabın dünya ve ahirette olacağını göstermektedir. Âl-i İmran suresindeki ayette geçen ve marife olan “el-azab” ise o azabın dünyadaki kısmını anlatmaktadır. 88. ayetteki خَالِد۪ينَ ف۪يهَا  ifadesi onların o lanet içerisinde hayatları boyunca kalacaklarını gösteriyor. Çünkü 89. ayette onlara tanınan tevbe fırsatı azabın sona erme ihtimalini göstermektedir ki bu da o azabın dünyada olmasını gerektirir. Ayette tevbeden sonra gelen ıslah ifadesi ise, mezheblerin dediği gibi tevbe müddetinin birkaç gün değil, kişinin durumunu düzeltip ıslah olmasından sonra olduğunu ifade etmektedir. Çünkü kafa karışıklığı yaşayan ve bundan dolayı irtidat eden bir kişinin zihnini toparlayıp durumunu düzeltmesi genelde uzunca bir zaman gerektirir.

    Dinden dönüp kâfir olana, insanların uygulayacağı bir ceza yoktur.Onun cezası, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetidir. Dünyadaki lanet bu insanların dışlanması, iç işlerine karıştırılmamaları, bir takım imkânlardan mahrum bırakılmaları olarak düşünülebilir. Tevbe eden olursa lanetten kurtulur. Hüküm bu olduğu halde mezheplerin, dinden döneni öldürme konusunda ittifak etmelerinin sebebini siyasi baskılarda aramak gerekir.

    Âl-i İmran suresinin 90 ve 91. ayetleri şöyle devam etmektedir:

    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّٓالُّونَ 
    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟

    “İnandıktan sonra kâfir olan, sonra kâfirliklerini sürekli artıranlar var ya, onlar tevbeleri kabul edilmeyecek kimselerdir. İşte asıl sapıklar onlardır. (İnandıktan sonra)[27] Kâfir olan ve kâfir olarak ölenler; yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye verseler bile kabul edilmez. Onların payına düşen elem verici bir azaptır. Onlara yardım edecek biri de olmayacaktır.” (Al-i İmran 3/90-91)

    Ayetlerde inandıktan sonra kafirlik eden ve küfrünü artıranlardan bahsedilmektedir. Bunlar tevbe etmeyip de bu hal üzere ölürlerse sonları cehennem olacaktır. Demek ki tevbe bu insanları kurtaracaktır ama bu tevbenin zamanının geçmemesi gerekir. Zamanı geçirilen tevbenin etkili olmayacağına dair şu ayet önemlidir:

    وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً 

    “Kötülükleri işlemeye devam eden, ölüm gelip çatınca da; “Ben şimdi tevbe ettim” diyenlerin tevbesi tevbe değildir. Kâfir olarak ölenlerin tevbesi de tevbe değildir. Onlar için elem verici bir azap hazırlamışızdır.” (Nisâ 4/18)

    Firavunun tevbesi de aynı gerekçe ile kabul edilmemiştir.[28]

    Mukatil b. Süleyman’ın yaptığı rivayette adı geçen Haris b. Süveyd’in, irtidat ettikten sonra öldürülme korkusu yaşamasının ardında, o günkü toplumda dinden dönenlerin öldürüldüğüne dair bilgi ve uygulamanın olduğu düşünülebilir. Rivayet doğruysa, Rasulullah’ın bir süre cevap vermeyip beklemesi, konuyla ilgili yeni bir hükmün gelmemesi ve önceki hükmün devam ediyor olmasıyla ilgili olabilir.

    Bir başka ayet şöyledir:

    يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ

    “Sana haram ayını, o ayda yapılan savaşı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük suçtur. Ama Allah’ın yolundan engellemek, o yolu görmezlikten gelmek, Mescid-i Haram’dan engellemek ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitnenin sıkıntısı savaştan büyüktür. Onların gücü yetse, sizi dininizden çevirinceye kadar savaşa devam ederler. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, böylelerinin çalışmaları dünyada da ahirette de boşa çıkar. Onlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara 2/217)

    Âyette, İslam dininden dönen ve bu hal üzere yani kâfir olarak ölenin, dünyada ve Ahirette amellerinin boşa çıkacağı bildirilmektedir. Ancak bu kişi yaptığı yanlıştan döner, tevbe eder ve durumunu düzeltirse dünyadaki amellerini ve ahiretini kurtarmış olur. Bir kişinin tevbe etmesi ve durumunu düzeltmesi çoğu zaman birkaç gün değil aylar belki yıllar alır.

    Ayette geçen “فَيَمُتْ = ve ölürse” ifadesinin başındaki “fâ” harfi takibiye değildir. Benzer bir ayet şöyledir:

    هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

    “O’dur sizi yaratan. İçinizden kafirlik edenler de vardır, mümin olanlar da. Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Tegabün 64/2)

    Şayet yukarıdaki ayette geçen “fâ” takibiye olsa, her insanın doğar doğmaz mümin ya da kafir olması gerekir ki bu aklen mümkün değildir.

    Bir başka ayet şöyledir:

    اِنَّ الَّذ۪ينَ ارْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَىۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْۜ وَاَمْلٰى لَهُمْ
    ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذ۪ينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ سَنُط۪يعُكُمْ ف۪ي بَعْضِ الْاَمْرِۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِسْرَارَهُمْ 
    فَكَيْفَ اِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ
    ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَٓا اَسْخَطَ اللّٰهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَاَحْبَطَ اَعْمَالَهُمْ۟

    “O kimseler ki, gerçek kendileri için ortaya çıktıktan sonra, geriye dönerler, bunlara şeytan kötü tavırlarını güzel göstermiştir, mühlet de vermiştir. Çünkü bunlar, Allah’ın indirdiği âyetlerden hoşlanmayanlara “bazı konularda sizinle beraber hareket edeceğiz” derler. Onların içlerinde asıl gizlediklerinin ne olduğunu Allah bilir.Melekler onları vefat ettirdikleri zaman ne olacak? Yüzlerine ve arkalarına vura vura. Çünkü onlar, Allah’ın rızası olmayan şeyi yaptılar, O’nun rızası olandan hoşlanmadılar. Allah’ta onların bütünamellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed 47/25-28)

    Dinden dönme konusu Kur’ân’da irtidat kelimesi dışındaki ifadelerle de geçmektedir. Biri şöyledir:

    اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ
    وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ حَسَداً مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

    “Yoksa siz de elçinizden, daha önce Musa’dan istenen şeylere benzer isteklerde bulunmayı mı arzu ediyorsunuz? Her kim imanı kâfirlikle değiştirirse, düz yoldan çıkmış olur. Kitap verilenlerin çoğu, bir yolunu bulup sizi, inanmanızdan sonra kâfirler haline getirmek isterler. Gerçekler onlar için açık hale gelince içten içe kıskandıkları için böyle yaparlar. Onlara ilişmeyin, Allah’ın emri gelinceye kadar gözyumun. Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Bakara 2/108-109)

    Kur’ân’a Göre Din Hürriyeti

    Kur’ân, insanlara din konusunda hürriyet vermiştir.[29] Dinde zorlama yoktur.[30] Allah’ın Elçileri, insanlara tebliğ faaliyetinde bulunurlar.[31] Uyarır, müjdeler[32] ve hatırlatırlar[33] ama baskı yapamazlar.[34] Allah’ın Elçisi’ne hitaben “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, fakat gayret göstereni Allah hidayete erdirir”[35]buyrulmaktadır. Yüce Allah, kendisi ile ilgili olarak kulların haddi aşması ve hakarette bulunmalarına rağmen onlara yaşama hakkı vermekte ve hesabı Ahirete bırakmaktadır.[36] Kur’ân’da, insanların inandıktan sonra tekrar tekrar küfre düşebilecekleri bildirilmekte[37], doğruları göstererek ve güzel sözle onların yeniden Allah’ın yoluna davet edilmesi emredilmektedir.[38]

    Dünyadaki imtihan gereği Ehl-i Kitab’tan ve müşriklerden rencide edici sözler işitileceği, bunlara sabredilmesi gerektiği ve nihayetinde “bizim amellerimiz bize sizin amelleriniz size”, “sizin dininiz size benim dinim bana” denilmesi istenmektedir.[39] Kur’ân’ın hedeflediği erdemli bir toplumun oluşabilmesi için, inanç hürriyetinin olması, inanmayanların açıkça bu düşüncelerini dillendirebilmeleri gerekir. İnanç hürriyetinin olmadığı bir toplumda, insanların inandıklarını beyan etmelerinin anlamı ve değeri olmayacağı gibi dahası münafıkların çoğaldığı bir toplum meydana gelecektir. Sonuç olarak denebilir ki, Kur’ân’ın öngördüğü iman, baskı ile değil, tefekkür, tezekkür ve tam bir tatmin duygusu sonucu oluşan imandır[40]

    Kur’an’daki din hürriyetinin önceki ilahi kitaplarda da olması gerektiği düşünülürse Tevrat ve İncil’de, dinden dönenlerin öldürülmelerine dair hükmün, yeryüzünde fesad çıkartma amaçlı olduğu söylenebilir. Nitekim Mâide suresinin 32. ayetinde yeryüzünde fesad çıkartmak, öldürülmelerinin sebebi olarak görülmektedir. Benzer bir durum Musa (a.s.) ile Hızır olduğu rivayet edilen melek kıssasında da mevcuttur.[41] Öte yandan, böylesi bir hükmün, kendilerine yapılan pek çok lütuf dolayısıyla İsrailoğulları’na mahsus olduğu da düşünülebilir.

    Sonuç

    Tevrat ve İncil’e göre dinden dönenlerin öldürülmesi gerekir. Allah’ın Elçisi, henüz vahiy inmeyen hususlarda önceki şeriatlara uymakla emrolunduğu için, bir müddet dinden dönenlerin öldürülmesine hükmetmiştir. Kendisinden bu yönde rivayet edilen hadisler, bunun varlığını göstermektedir. Ancak daha sonra bu hüküm Kur’ân ile neshedilmiştir. Aslında gelenek farkında olmadan, recm konusunda olduğu gibi dinden dönenin öldürülmesi konusunda da önceki şeriatların hükmünü devam ettirmektedir. Bunun temelinde, meselelere Kur’ân merkezli bakmama alışkanlığı vardır. Geleneğe göre sünnet, müstakil bir delil kabul edildiği için, hadisler Kur’ân bağlamında düşünülmemekte, Kur’ân’da olmadığı söylenen pek çok şeyin sünnetle düzenlendiği kabul edilmektedir. Böylece, Kuran ve sünnette birbirinden farklı iki hüküm görüldüğünde her iki hükmün de bir meselenin farklı yönlerini düzenlediği düşünülebilmektedir. Gelenekte Kur’ân-Sünnet ilişkisi bozulmuş, Sünnet, müstakil bir delil kabul edilmiş, mürtedin öldürülmesinde olduğu gibi birçok konuda tarihi arka plan göz ardı edilerek, Kur’ân’a ters düzenlemeler yapılmıştır. Bu tavır, müslümanları hayatın dışına itmiştir.


    Konuyla ilgili dersler için bkz.

     http://www.kurandersi.com/mukayeseli-fikih-muzakereleri/2011/inanc-ozgurlugu.html

    http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2011/bakara-suresi-178-179.-ayetler-olum-cezasi.html

    Notlar:

    [1] Ahkaf 46/9.
    [2] Şura 42/13.
    [3] Âl-i İmrân 3/2-3, 50.
    [4] Enam 6/90.
    [5] Bakara 2/106.
    [6] Abdulaziz Bayındır, Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, 3. baskı, s. 296 vd.
    [7] Serahsî, el-Mebsut, X, 98; Kâsânî, Bedai, VII, 134.
    [8] Meydânî, el-Lübab, IV, 148; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, II, 448; Şirbînî, Muğni’l-muhtac, 149 vd.;İbn Kudâme, el-Muğni, VII, 124.
    [9] Muğni’l-muhtac, 149 vd.; Muğni, VII, 124.
    [10] Serahsî, el-Mebsût, X, 98.
    [11] İbn Aşur, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, 2/272.
    [12] Buhari, İstibane, 2.
    [13] Nikahlanıp ilişkiye giren erkek ya da kadın zina ettiğinde evli veya dul olabilir. Seyyib kelimesi her iki durumu da ihtiva etmektedir.
    [14] Buhari, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 6.
    [15] Zeylaî, Nasbü’r-raye III, 457.
    [16] Muğni, X, 72.
    [17] Buhârî, Cihad 149, İstitâbe 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîm 14; İbn Mâce, Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282.
    [18] Nikahlanıp ilişkiye giren erkek ya da kadın zina ettiğinde evli veya dul olabilir. Seyyib kelimesi her iki durumu da ihtiva etmektedir.
    [19] Buhari, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 6.
    [20] Zeylaî, Nasbü’r-raye III, 457.
    [21] Yusuf 12/96.
    [22] Kehf 18/64.
    [23] İbrahim 14/43; Neml 27/40.
    [24] Maide 5/21; Muhammed 47/25.
    [25] Bakara 2/217; Maide 5/54.
    [26] Tefsîru Mukatil b. Süleyman, Tahkik: Ahmed Ferîd, Beyrut 1424/2002, c. 1, s. 180-181.
    [27] Al-i İmran 106
    [28] Yunus 10/90-91
    [29] Kehf 18/29.
    [30] Bakara 2/256.
    [31] Nahl 16/35.
    [32] Maide 5/19.
    [33] Gaşiye 88/21
    [34] Gaşiye 88/21-26.
    [35] Kasas 28/56.
    [36] Âl-i İmrân 3/181; Yâ Sin 36/47, Meryem 19/88 vd.
    [37] Nisa 4/137.
    [38] Nahl 16/125.
    [39] Âl-i İmrân 3/186; Kasas 28/55; Kâfirun, 109/1 vd.
    [40] Enam 6/149.
    [41] Kehf 18/80.

  • Sarhoşlukta Son Nokta! / Dr. Fatih Orum

    Sarhoşlukta Son Nokta! / Dr. Fatih Orum

    Rivayet odur ki, Ebu Hanife sarhoşun tanımını yaparken “sarhoş yerle göğü, kadınla erkeği ayıramayacak derecede kafayı bulandır” demiş. 31 Aralık 2017 gecesi kahir ekseriyeti müslüman olan Türkiye’de tonlarca alkol tüketildiğinde şüphe yoktur. O gece belki felsefe yapma aşamasına gelen çok vatandaşımız olmuştur ama Ebu Hanife’nin tanımına uyan seviyeye kaç kişi ulaşmıştır bilemiyorum.

    Ben Ebu Hanife’nin çizdiği sınırlardan da ileri seviyede bir sarhoşluk tanımı yapacağım ki bu dereceye varmak alkolle başarılacak bir iş değildir. Katı, sıvı, gaz, toz hiçbir kafa yapıcı madde insanı bu seviyeye taşıyamaz. Çünkü bu, kafayı bulmada öyle bir aşamadır ki, kıvamına geldiğinizde alırsınız elinize Allah’ın kitabını, ne çağdaş ne rahmetli hiçbir beşerin kitabına yapamayacağınız hakaretleri tefsir adı altında Allah’ın kitabına yaparsınız. Yapmakla da kalmayıp bir de buna ilim dersiniz.

    “Muhammed Zeyneb’e aşık oldu, bunu içinde sakladı, bir Türk için namussuzluk kabul edilebilecek bu durum Kuran’ın indiği zamanda o toplum için normaldi, bunun Kuran’da geçiyor olması da bu sebepledir” dersiniz.

    “Oraya buraya çekmeye gerek yok, Davud bir başkasının karısına göz koydu, Kuran bize bunu da anlatır” dersiniz.

    “Kuran’da anlatılan hiçbir kıssanın gerçekliği yoktur, hepsi kurgudur” dersiniz.

    “Kuran’a göre küçük bir kızla evlenmede bir sakınca yoktur ancak bunu bu gün kabul edecek değiliz, çünkü Kur’an tarihseldir” dersiniz.

    “Kuran’da cariyelik de vardır ama Kuran’da var diye bunu bugün kabul edecek değiliz” dersiniz.

    “Bakmayın mirasta erkek ve kız hislerinin ikili birli taksim edilmesine. Bugün için erkek kız eşit hisse sahibidir, zaten Allah’ın söylemek isteyip de söyleyemediği de budur” dersiniz.

    “El kesme de neymiş! Kuran’ın indiği dönemde Allah’ın karşısında laftan anlayan medeni bir toplum olsaydı, Kuran’da bu tür hükümler olmazdı” dersiniz.

    Tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de sarhoşluğun bu derecesine ulaşanlar olduğunu biliyoruz. Bunu biliyoruz bilmesine de bu mübtelaların ne içerek neyi çekerek bu aşamaya geldiklerini bilmiyoruz.

    Haklarını da vermek gerekirse dünyanın en cesur insanlarıdır bunlar. Çünkü bunların meydan okudukları ve savaş ilan ettikleri varlık doğrudan Allah’tır. Aşağıladıkları ve her daim hakaret ettikleri kitap da Allah’ın kitabıdır.

    Felsefe yapma aşamasına gelenlerin, hatta yerle göğü ayıramayanların hesap verme gününde durumları ne olur bilmiyoruz ama tevbe etmeden öteye giderlerse bu son aşamaya gelenlerin, epey sıcak bir mekanın daimi meskunları olacaklarından eminiz. Eminiz çünkü her kelimesine teslim olduğumuz kitabımız şöyle demektedir:

    Kim Rahman’ın Zikri’nden (Kur’ân’dan) yüz çevirirse, başına bir şeytan sararız; o, onunla beraber olur. 

    Şeytanlar bu gibileri yoldan çevirirler ama bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar. 

    Huzurumuza gelince (şeytanına) şöyle diyecektir: “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı kadar bir mesafe olsaydı! Bu ne kötü bir birliktelikmiş!”

    Pişmanlığın bugün size bir yararı olmayacaktır, çünkü yanlış yaptınız. Bu azabı birlikte çekeceksiniz. (Zuhruf 43/36 vd.)

  • Ustalara Saygı ile Ölüsevicilik Arasındaki İnce Çizgi / Dr. Fatih Orum

    Ustalara Saygı ile Ölüsevicilik Arasındaki İnce Çizgi / Dr. Fatih Orum

    Geçmişte yapılanların önemsenmesi, alınan mesafenin kazanım kabul edilmesi, mevcudun üzerine yeni şeyler koyup müktesebatın sonraki nesillere aktarılması, ilmi geleneğin hem tabii hem zaruri çalışma tarzıdır. Zaten insanı diğer varlıklardan ayıran şey de, sanılanın aksine ne aklı olması ne konuşabilmesi, önceki birikimin üzerine yeni şeyler katıp medeniyet oluşturabilmesidir.

    Ortaya koyduğu yenilik ve ilkelerle, herhangi bir disiplinin dönüşüm, değişim ve gelişimine katkı veren herkes saygıyı fazlasıyla hak etmiştir. Bu kişinin ölmüş olması ile çağdaşımız olması, hakkının teslim edilmesi hususunda fark yaratmamalıdır.

    Saygıda kusur etmenin, görmezden gelmenin, hatta reddetmenin tek makul gerekçesi kişinin hayatta olmasından başka bir şeyle izah edilemiyorsa şayet, gösterilen bu tavır en hafif ifadesiyle “çekememezlik” olarak nitelendirilebilir. Peki dirilere bu tavrı gösterenler, hiçbir ayırıma tabi tutmadan ölülere saygıda kusur etmiyorlarsa, bu saygının “ölüsevicilik”le ilgisi olabilir mi?

    İşte tam da buradan, yani “çekememezlik” ve “ölüyse ayırt etmezlik” açısından bakıldığında “ustalara saygı” ile “ölüsevicilik” arasında ince bir çizgiden bahsedebiliriz. Bu ince çizginin sınırlarına da haklarında, “dost olmalarının önündeki tek engel onun elde ettiği başarıyı hazmedememesiydi” yahut “kutsadığı şu adamla çağdaş olsaydı kanlı bıçaklı olurlardı” diye tahminde bulunduğumuz kişileri konumlandırabiliriz.

    Ölmüş olması şartıyla ayırt edilmeksizin herkesin kutsanabilmesinin temelinde ölmüş olana karşı duyulan acıma ve şerrinden emin olma duygusu mu yatıyor? Yoksa denilen doğru mu, çok yakınımız olmadığı sürece aldığımız her ölüm haberi içimizde bir mutluluk hissi mi uyandırıyor, neyse ki ben hayattayım duygusunun bir tezahürü olarak?!

    Seçici davranmadan tüm ölülerden saygı ve sevgimizi esirgemememizin bu süfli duygularla ilgisi olabilir mi? Bu durumda dirilere gösterilen mesafenin temelinde de haset yatıyor olabilir mi?

    Kıskançlık duygusunun damarlarımızda aktığında şüphe yok. Kur’ân bize nefislerin her daim kıskançlığa hazır halde olduğunu bildiriyor. Ana-baba bir kardeşlerin birbirini çekemediği bir imtihan ortamında, başarılarından dolayı dirilerin takdir edildiği bir dünya hayal etmek, sınırları zorlamak olurdu zaten. Hele bir de ömür boyu bekledikleri bir nebiyle karşılaştıklarında sırf kıskançlık sebebiyle onu yok sayanların varlığını düşündüğümüzde…

    Yaşarken ırk, meşreb, kültür gibi pek çok farklılığın sebep olduğu ayrımcılık, hazımsızlık ölenlere karşı hissedilmiyor. Ebu Hanife’yi seven herkes tüm mezheb imamlarını hatta herhangi bir mezhebe müntesip tüm merhum alimleri seviyor. Hayatta iken bunlar birbirlerinden hazetmeseler bile. Mesela Ebu Hanife’yi seven Buhari’yi de seviyor. Buhari Ebu Hanife’den hiç hoşlanmamış olsa bile.

    Hiçbir rezerv koymadan, tarihe mal olmuş tüm Türk hükümdar ve padişahlarını kutsayanlardan kaçı acaba bu kutsadıklarının tebaası olsaydı aynı düşüncelere sahip olurlardı. Muhtemelen çoğu, şimdilerde kutsadığı bir padişahın, tebası olsalardı onun en azılı muhalifleri arasında yer alırlardı.

    İnsandaki bu ölüsevicilik saygı ve sevgide israfa sebep oluyor. Dahası tapınmaya götürüyor, felaketi oluyor insanın. Kendisine düşman kesilecek olanı kutsadığı için cehennemi boylayanlardan bahsediyor Kur’ân. Hangi örnek şu ayetin bildirdiğinden daha etkileyici bir şekilde insanın bu konudaki zavallılığını ortaya koyabilir ki?

    Allah ile arasına koyarak, mezardan kalkış gününe kadar cevap veremeyecek kimselere çağrıda bulunandan daha sapık kimdir? Bunlar, onların çağrısının farkında olmazlar. İnsanların bir araya geldikleri o gün bunlar onlara düşman olacaklar ve yaptıkları kulluğu kabul etmeyeceklerdir. (Ahkaf 46/5-6)

    Öte yandan kıskançlık da hayatı çekilmez kılıyor. İnanların enerjisini tüketiyor, içlerini kemiriyor, onları hasta ediyor, insanlıktan çıkarıyor. Yanlış olduğu için değil, başkası söyledi diye reddediliyor nice doğrular.

    Saygılarını ölülere saklayanlar, saygıyı ancak öldüklerinde görürler. Hem de katıksız değil, temelinde acıma duygusu olan saygıyı. Çünkü ölüm, saygıyı da sevgiyi de kirletir. Belki de bu sebeple şairin dediği gibi ölüm hepimizi temiz kılar.

    Ölünce kirlerimizden temizlenir,

    Ölünce biz de iyi adam oluruz;

    Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,

    Hepsini unuturuz…

  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -4 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -4 / Dr. Fatih Orum

    Yazımızda Sâd suresinin 44. ayetine meal ve tefsirlerde verilen geleneksel anlama değinecek, bu anlam üzerinden ayetten hangi çıkarımların yapıldığını göreceğiz. Ardından da konuyu Kur’ân bütünlüğü açısından ele alıp, ayetin olması gereken anlamını tespit etmeye çalışacağız.

    Ayete Verilen Mealler

    Sâd suresinin 44. ayetinin metni ve ayete verilen geleneksel meal şöyledir:

    وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِراًۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

    Ey Eyyûb! Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma’ demiştik. Doğrusu Biz onu sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu, daima Allah’a yönelirdi.”

    Görebildiğimiz kadarıyla tüm meal ve tefsirlerde ayetin metninde geçen “لَا تَحْنَثْ = َlâ tahnes” ifadesine yukarıda olduğu gibi “yeminini bozma” anlamı verilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığına ait olan yukarıdaki mealde[1] de görüldüğü üzere ayette geçen söz konusu ifadeye “yeminini bozma” anlamının verilmesinin arka planında bir kurgu yatmaktadır. Bu kurgunun izleri yukarıdaki meale düşülen şu dipnotta görülmektedir:

    “Tefsir kaynaklarında ifade edildiğine göre, Eyyûb peygamber bir olay üzerine karısına yüz sopa vuracağına yemin etmiş, kendisine has bir ruhsat olmak üzere de ayetteki çözüm kendisine öğretilmişti.”

    Türkiye’deki en yaygın meallerden biri olan Türkiye Diyanet Vakfı’na ait mealde[2] de ayet Türkçe’ye şöyle çevrilmiştir:

    “Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir…”

    Ayetin mealine düşülen dipnot ise şöyledir:

    “Rivayete göre Eyyûb (a.s.) hanımının bir hatasından ötürü sıhhate kavuşunca ona yüz değnek vurmaya yemin etmişti. Halbuki karısının, ona karşı hizmetleri, fedakârlıkları büyüktü. Onun için Cenab-ı Hak, yüz tâne ekin sapından oluşan bir demetle bir kere vurulmasını kâfi görmüştü.”

    Yine aynı yazarlar tarafından Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlarından çıkan Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir isimli eser de ayette geçen “لَا تَحْنَثْۜ = َlâ tahnes” ifadesi “… böylece yeminini bozmamış ol (dedik).” şeklinde tercüme edilmiş ve şu açıklamalara yer verilmiştir:

    “Eyyûb’un eşi, hastalığı süresince ona hizmetten bir an bile geri durmamıştı. Fakat bir defasında üzüntüsü yüzünden Eyyûb’u isyana teşvik eden bazı sözler söylemiş, buna canı sıkılan Eyyûb da iyileştiği zaman ona yüz sopa vurarak cezalandıracağına yemin etmişti. Ancak kadının maksadı kötü olmadığı, Eyyûb de sadakatinden ve hizmetinden dolayı onu çok sevdiği için 44. ayette Allah Teâlâ Eyyûb’a bu cezayı sembolik bir şekilde uygulama yolunu göstermiştir. Bu olay, cezadan maksadın, insanlara acı çektirmek değil, düzeni ve asayişi korumak, haksızlıkları engellemek olduğunu; uygulamada suçlunun özel durumunun, iyi halinin göz önüne alınması gerektiğini hatırlatması bakımından da önem taşımaktadır.”[3]

    İsrâiliyyât Kaynaklı Bir Kurgu

    Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ – lâ tahnes” ifadesine, yukarıdaki örneklerde de görüldüğü üzere “yeminini bozma”, “yeminini böyle yerine getir” gibi anlamlar verilmiştir. Meallerin hepsine yansıyan bu anlamın kaynağı tefsir eserleridir. Tefsirlerin kaynağının ise Kitab-ı Mukaddes’e dayandığı görülür. Kitab-ı Mukaddes’te, yakalandığı hastalıktan dolayı kötü duruma düşen Eyyûb (a.s.)’a karısı, Allah’a sövmesini söyler. İlgili bölüm şöyledir:

    “1. Başka bir gün ilâhi varlıklar RAB’bin huzuruna çıkmak için geldiklerinde Şeytan da RAB’bin huzuruna çıkmak için onlarla gelmişti. 
    2. RAB Şeytan’a, “Nereden geliyorsun?” dedi. Şeytan, “Dünyada gezip dolaşmaktan” diye yanıtladı.
    3. RAB, “Kulum Eyüp’e bakıp da düşündün mü?” dedi, “Çünkü dünyada onun gibisi yoktur. Kusursuz, doğru bir adamdır. Tanrı’dan korkar, kötülükten kaçınır. Senin kışkırtmaların sonucunda onu boş yere yıkıma uğrattım, ama o doğruluğunu hâlâ sürdürüyor.”
    4. “Cana can!” diye yanıtladı Şeytan, “İnsan canı için her şeyini verir. 
    5. Elini uzat da, onun etine, kemiğine dokun, yüzüne karşı sövecektir.”
    6. RAB, “Peki” dedi, “Onu senin eline bırakıyorum. Yalnız canına dokunma.” 7. Böylece Şeytan RAB’bin huzurundan ayrıldı. Eyüp’ün bedeninde tepeden tırnağa kadar kötü çıbanlar çıkardı. 
    8. Eyüp çıbanlarını kaşımak için bir çömlek parçası aldı. Kül içinde oturuyordu.
    9. Karısı, “Hâlâ doğruluğunu sürdürüyor musun?” dedi, “Tanrı’ya söv de öl bari!”
    10. Eyüp, “Aptal kadınlar gibi konuşuyorsun” diye karşılık verdi, “Nasıl olur? Tanrı’dan gelen iyiliği kabul edelim de kötülüğü kabul etmeyelim mi?” Bütün bu olaylara karşın Eyüp’ün ağzından günah sayılabilecek bir söz çıkmadı.”[4]

    Eyyûb (a.s.) ile karısı arasında geçtiği söylenen yukarıdaki ifadelerden esinlenerek, Eyyûb (a.s.)’ın, iyileştiğinde karısına yüz değnek vuracağına dair yemin ettiğine, iyileşince de bu yeminini yerine getirmesi için Allah’ın ona bir yol öğrettiğine dair kurguya tefsir eserlerinde yer verilir. Hatta Sâd suresinin 44. ayeti bu kurguya göre okunduğu için fıkıh kitaplarında “hile-i şer’iyye”[5]nin delili olarak bu ayete atıfta bulunulur.

    Bir Kurgudan Yapılan Çıkarımlar

    Meşhur Hanefî âlimi Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân isimli eserinde bu ayeti ele alır ve ayetten hareketle tespit ettiği bir takım hükümleri sıralar. Cessâs, ayetin tahliline İbn Abbas’a dayandırdığı şu hikayeyle başlar:

    “İblis, Eyyûb (a.s.)’ın karısına; kocanı iyileştirirsem ‘onu iyi eden sensin ey İblis’ der misin? deyince, kadın bu durumdan Eyyûb (a.s.)’a bahseder. Bunun üzerine o da karısına; ‘Allah bana şifa verirse sana yüz sopa vuracağım’ der ve iyileşince de yüz dalı bir demet yapıp bu demetle karısına bir kez vurur.”[6]

    Cessâs, benzer hikayeyi Katâde’ye dayandırarak da nakleder ve bu ayetin hükmü gereği, mesela kölesine on sopa vuracağına yemin eden kişinin de, on daldan oluşan bir demet yapıp kölesine bir kez vurmakla yeminini yerine getirmiş olacağını söyler ve demetin nelerden oluşabileceğine dair detaylar verir.[7]

    Cessâs konunun devamında, Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf, Züfer ve İmam Muhammed’in böylesi bir uygulama ile yeminin yerine getirilmiş olacağı görüşünde olduklarını, ancak İmam Mâlik ve Leys’in böyle düşünmediklerini aktarır. Cessâs’a göre İmam Mâlik ve Leys’in bu görüşü Kur’ân’a aykırıdır, çünkü Allah Teâlâ böylesi bir uygulamayla, yeminin bozulmadığını bildirmiştir. Cessâs ayrıca böyle bir uygulamanın sadece Eyyûb (a.s.)’a has olduğu iddiasının da kabul edilemez olduğunu söyler ve bunun bazı gerekçelerinden bahseder. Bu uygulamanın bizim için geçerli olmadığını, mesela zina haddi için yüz değnek yerine yüz daldan oluşan bir demetle vurmanın had cezası yerine geçmeyeceğini söyleyen birine de, cevaben, zina suçu işleyene bu uygulamanın ancak hastalık durumunda olacağını söyler ve zina suçu işleyen ama çok hasta olan birine Rasûlullah’ın yüz daldan oluşan bir demetle had vurduğu şeklinde bir rivayet nakleder.

    Cessâs daha sonra bu ayetten çıkardığı bazı hükümleri sıralar. Şimdi bunları görelim:

    1. Terbiye etmek için koca, karısını dövebilir. Aksi takdirde Eyyûb (a.s.), karısını döveceğine yemin edemez, Allah da karısını döveceğine yemin eden Eyyûb (a.s.)’a yeminini yerine getirebilmesi için yol göstermezdi. Nüşûzu8 durumunda kadını dövmenin caiz olduğu Nisâ suresinin 34. ayetinden anlaşılmaktadır. Sâd suresinin 44. ayetinde de nüşûz durumu olmaksızın terbiye etmek amacıyla kadının dövülebileceğine hükmedilir.

    2. Ayet, istisna yapmadan (inşallah demeden) yemin edebileceğine de bir delildir. Eyyûb (a.s.) istisna yapmadan yemin etmiştir. Bunun bir benzerini Nebî (a.s.) da yapmıştır. Cihada çıkmak için kendisinden binek isteyen bir gruba, ‘vallahi size hiçbir binek vermeyeceğim’ demiş, daha sonra onlara binek göndermiş ve şöyle demiştir: ‘Yemin eden ama yeminden dönmenin daha hayırlı olacağını gören kişi, yemininden dönsün ve yemin keffareti ödesin’

    3. Ayet, yemin eden kişinin, daha sonra yemininden dönmesinin daha hayırlı olacağını görmesi halinde, yemininden döndüğü için ona keffaret gerekeceğinin de delilidir. Keffaret gerekmeseydi Eyyûb (a.s.) yemininden döner, karısına bir demetle vurmaya gerek duymazdı. Bu, yemininden dönmede hayır görüp dönen kişiye keffaret gerekmeyeceğini söyleyenlerin görüşlerinin isabetli olmadığını gösterir. Zaten Rasûlullah da, ‘yemin eden ama yeminden dönmenin daha hayırlı olacağını gören kişi, yemininden dönsün ve yemin keffareti ödesin’ demiştir.

    4. Ayette, hadd9 cezalarını aşan ta’zîr 10 cezaları verilebileceğinin de delili vardır. Çünkü Eyyûb (a.s.), zina suçu işlememesine rağmen, karısına yüz değnek vuracağına yemin etmiş, Allah da ona bunu yerine getirmesini emretmiştir. Ancak Rasûlullah, haddleri aşan ta’zîr cezası verenlerin sınırı aşanlar olduğunu söylemiştir.

    5. Ayet, her hangi bir kayıt düşülmeden (mutlak) yapılan yeminin hemen yerine getirilmesinin gerekmediğine de delildir. Çünkü Eyyûb (a.s.) yemin etmiş ama yemini hemen yerine getirmemiştir.

    6. Ayette, kölesini dövmeye yemin eden birinin, kendi eliyle dövmedikçe yemini yerine getirmiş olmayacağına da delil vardır. Çünkü ayette “ وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً = eline bir demet al” denilmektedir. Ancak imamlarımız, böyle bir kişinin, kölesini dövmesi için bir başkasına emir vermesiyle de örfen yeminini yerine getirmiş olacağı görüşündedirler.

    7. Ayet, yeminde istisnanın ancak yemin edildiğinde yapılabileceğine de delildir. Şayet yemin edildikten daha sonra yeminden istisna caiz olsaydı, Eyyûb (a.s.)’a karısını dövmesi değil yemininde istisnaya gitmesi emredilirdi.

    8. Ayette ayrıca, yapılması caiz olan şeye hile ile ulaşmaya, güçlüğü kendisinden veya başkasından hile ile kaldırmaya da delil vardır. Çünkü Allah Teâlâ, Eyyûb (a.s.)’ın yemininden kurtulması ve hanımının daha fazla zarara uğramaması için bir demet sapla vurmasını emretmiştir.[11]

    Meşhur Hanefî fakihleri Serahsî ve Kâsânî de bu ayeti hile-i şer’ıyyenin delillerinden biri olarak gösterirler.[12] Durum Şâfiî mezhebinde de farklı değildir. İmam Şâfi’î, kölesine yüz değnek vurmaya yemin eden kişinin, şekil şartlarını yerine getirerek yüz daldan oluşan bir demetle kölesine bir kez vurması durumunda, yeminini yerine getirmiş sayılacağını söyler ve söz konusu ayete atıfta bulunur.[13] Onun bu görüşü mezhebin de genel görüşüdür.[14] Eyyûb (a.s.)’a atfedilen hikayeyi sadece ona mahsus bir ruhsat olarak değerlendirenler ise, kölesine yüz değnek vurmaya yemin eden kişinin, yüz daldan oluşan bir demetle kölesine bir kez vurması durumunda, yeminini yerine getirmiş sayılmayacağını söylerler.[15]

    Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesi yeminle ilişkilendirilerek fıkıh usûlünde de kullanılır. Fıkıh usûlünde, beyan-ı tağyîrin[16] unsurlarından biri olan istisnanın[17] munfasıl olamayacağı yani iki cümle arasında belli bir zamanın geçmemesi gerektiğine dair kuraldan bahsedilirken bu ayete atıfta bulunulur ve şayet yemin yapıldıktan daha sonra yeminde istisnaya gitmek caiz olsaydı, Eyyûb (a.s.)‘a yeminini yerine getirmesi değil istisna yapması emredilirdi denilir.[18]

    Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesine hadis eserlerinde de atıfta bulunulur. Mesela muhaddis Beyhakî’nin meşhur eseri es-Sünenü’l-kübra’daki yemin bahsinin bir başlığı (bâb) şöyledir:

    “Kölesine yüz değnek vurmaya yemin eden bir kişi, yüz daldan oluşan bir demetle kölesine vurursa, ” وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ ” ayeti sebebiyle yeminini bozmamış olur.”[19]

    Beyhakî bu başlığın altında şöyle bir rivayete yer verir: Ebû Ümâme b. Sehl b. Huneyf, Ensar’dan olan bazı sahabilerden şunu nakleder: “Ensar’dan bir adam hastalanıp bitkin düştü. Öyle ki; bir deri bir kemik kaldı. Bir ara hastanın yanına bir cariye girdi. Adam, cariyeden hoşlanıp onunla ilişkiye girdi. Olay Rasûlullah’a intikal edince, yüz tane hurma çubuğu alıp adama bir kere vurulmasını emretti.”[20]

    Yukarıdaki rivayeti bazı lafız farklılıklarıyla nakleden Şevkânî, rivayetle ilgili yorumları aktardıktan sonra, böylesi hilelerin ” وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ ” ayeti sebebiyle şer’an caiz olduğunu söyler.[21]

    Özetle…

    Buraya kadar aktardıklarımızı özetleyelim ve Sâd suresinin 44. ayetine Kur’ân bütünlüğü içinde anlam vermeye çalışalım.

    Sâd suresinin 44. ayeti, Eyyûb (a.s.)’ın hastalığı esnasında hanımıyla arasında geçtiği rivayet edilen ve temelleri Kitab-ı Mukades’te geçen bir hikaye üzerinden anlaşılmaya çalışılmış, ayetin metninde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesi “yeminini bozma!” olarak tercüme edilmiş, dahası, ayete verilen bu anlam üzerinden bir takım istidlaller/çıkarımlar yapılmıştır. Mesela ayetin hükmünün sadece Eyyûb (a.s.)’a has olmayıp bizim için de geçerli olduğunu düşünenler tarafından hile-i şer’ıyyenin delillerinden biri olarak bu ayete atıfta bulunulmuştur.

    Böylelikle, mesela kölesine yüz sopa atacağına yemin eden bir kişinin yüz dalı bir demet haline getirip kölesine bununla bir kez vurması halinde yeminini yerine getirmiş olacağına hükmedilmiş, benzer bir uygulama Rasûlullah’a da nispet edilmiştir. Bazıları, Eyyûb (a.s.)’ın, karısını döveceğine dair yemin ettiğine dair hikayeden hareketle, terbiye etmek için kocanın karısını dövebileceğini söylemişler, yine bu kurgudan, yemin ahkâmına dair çıkarımlarda bulunmuşlardır.

    Ayetin Kur’ân Bütünlüğü Açısından Ele Alınması

    Şimdi söz konusu ayeti Kur’ân bütünlüğü içersinde ele alalım.

    Enbiyâ suresinin 83. ayetinde, Eyyûb (a.s.)’ın Allah’a şöyle dua ettiği bildirilir:

    وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ

    Eyyûb bir gün Rabbine şöyle seslenmişti: ‘Ben sıkıntıya uğradım. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.’”

    Onun bu duasının kabul edildiğini devamındaki şu ayetten anlıyoruz:

    فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ

    “Ona olumlu cevap verip ondaki sıkıntıyı gidermiştik.”

    83. ayette geçen “ed-durr = “الضر” kelimesi, Kur’ân’da, insanların başına gelen çeşitli sıkıntılar için kullanılır. Mesela Yusuf suresinin 88. ayetinde bu kelime, yiyecek-içecek sıkıntısını (kıtlık), İsra suresinin 67. ayetinde, denizin ortasında karşı karşıya kalınan, muhtemelen fırtınadan kaynaklanan batma tehlikesi ve çaresizliği ifade için kullanılır. Bu kelime bazı ayetlerde de maddî-manevî tüm sıkıntıları kapsayacak şekilde kullanılır.[22]

    Yukarıda, Enbiyâ suresinin 83. ayetinde geçen “ed-durr = ُّ الضر” ُkelimesiyle ifade edilen, Eyyûb (a.s.)’ın başına gelen sıkıntı şu ayette ” نُصْبٍ وَعَذَابٍۜ = nusb ve azâb” şeklinde geçmektedir:

    وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ

    “Kulumuz Eyyûb’dan da bahset; bir gün Rabbine, ‘Şeytan bana nusb ve azap verdi’ diye seslenmişti.” (Sâd 38/41)

    Müfessirler yukarıdaki ayette geçen “نُصْبٍ  = nusb” kelimesini bedeni; “ عَذَابٍۜ = azâb” kelimesini de maddî sıkıntıyla ilişkilendirirler. “نُصْبٍ = nusb” kelimesiyle aynı kökten olan “نُصْبٍ = nasab” kelimesinin Kur’ân’daki kullanımları[23] dikkate alındığında insanlara isabet eden “nusb”un, kişiye yorgunluk, bitkinlik, tükenmişlik veren bir sıkıntı anlamına gelmesi muhtemel gözükmektedir.

    Kitab-ı Mukaddes’te Eyyûb (a.s.)’ın vücudunun çıbanlarla kaplandığı bildirilir.[24]

    Şu ayetler de, Eyyûb (a.s.)’ın bedeni bir hastalığa yakalandığına işaret etmektedir:

    اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ

    “Ona, ‘ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su’ dedik.” (Sâd 38/42)

    … وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪

    “Ona, ‘eline bir demet ot al, onunla (tenine) vur’ dedik…” (Sâd 38/44)

    Kişinin yıkanıp içebileceği soğuk bir sudan bahsediliyor olması, bedenî bir rahatsızlığa işaret ediyor gibidir. Eline alacağı bir demetle vücuduna vurması da bu ihtimali güçlendirmektedir.

    “Ed-durr = الضر” kelimesinin geçtiği bazı ayetlerde dikkat çeken bir husus, insanın başına gelen ve “ed-durr =الضر” kelimesiyle ifade edilen sıkıntıların Allah’a nispet edilmesidir. Mesela şu ayete göre sıkıntı Allah’a nispet edilmekte ve bu sıkıntıyı kaldıracak olanın da O olduğu bildirilmektedir:

    وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ

    “Allah sana bir sıkıntı verse onu ondan başkası gideremez.” (En’âm 6/17)

    Yasin suresinde zikri geçen ve kavmini uyaran kişinin şu sözü de bu durumu göstermektedir:

    ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنّ۪ي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا يُنْقِذُونِۚ

    “Allah’tan önce başka ilâhlara tutunur muyum hiç? Rahman bana bir sıkıntı vermek istese onların şefaati işe yaramaz. Onlar beni kurtaramazlar.” (Yâsîn 36/23)

    Şu ayetten, Eyyûb (a.s.)’ın, başına gelen sıkıntıyı şeytana nispet ettiğini anlıyoruz:

    وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ

    “Kulumuz Eyyûb’dan da bahset; bir gün Rabbine: ‘Şeytan bana nusb ve azap verdi’ diye seslenmişti.” (Sâd 38/41)

    Oysa şeytan insana böylesi bir rahatsızlık veremez. Ona hastalığı veren Allah’tır. Bundan dolayı Eyyûb (a.s.)’a, hastalığının tedavisiyle meşgul olması ve hastalığı şeytandan bilerek günaha girmemesi gerektiği bildirilmektedir. İşte Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesi “günaha girme!” anlamına geliyor olmalıdır. Bu durumda Sâd suresinin 44. ayetinin meali şöyle olmalıdır:

    “Ona, ‘eline bir demet ot al, onunla (tenine) vur da günaha girme’ dedik. Onu pek sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu! Çok da saygılıydı.”

    Ayetin metninde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesindeki “hanise” fiilî “günaha girmek” anlamına gelir. Meşhur lügat âlimi İbn Fâris, Mekâyîsü’l-lüğa isimli eserinin “h-n-s” maddesinde şunları söyler:

    “… ‘Hıns (حنث ,‘(günah ve sıkıntı anlamına gelmektedir. Mesela bir kimse günah işlediği ya da bir sıkıntıya düştüğü zaman “Hanise fülânün fî kezâ” denilir. Yine Arapların, ‘çocuk günah ya da sevap işledi denilecek yaşa geldi” manasında kullandıkları ‘beleğa’l-ğulâmu’l-hınse = ثْ َ sözlerinin şeklindeki بلغ الغالم الحن kaynağı da budur. ‘Yemini bozmak’ manasını ifade etmek için ‘hıns’ kelimesinin kullanılmasının temelinde de günah anlamı vardır.”[25]

    Yine bir başka meşhur lügat âlimi Feyyûmî de, el-Misbâhu’l-münîr isimli eserinde, “حنث = hıns” kelimesinin lügat anlamının “günah” olduğunu söyler, “yemini bozmak” anlamını ifade etmek için ise bu fiilin “yemin” kelimesi ile birlikte kullanıldığını vurgular.

    Aynı kökten olan “tehannüs” kelimesi de “günahtan kaçınmak” anlamına gelir ve mecazen Allah’a kulluk etmek anlamında kullanılır. Mesela Muhammed (s.a.v.)’in, kendisine nübüvvet verilmeden önce Hira mağarasındaki uzleti için bu kelimenin kullanıldığı görülür.[26]

    ” حنث = hanise” fiilinin, yemini bozmak anlamında kullanıma dönüşmesi, yemini bozmanın günah olmasıyla olan irtibatı sebebiyledir.[27] Nitekim fıkıh eserlerinde de yemin bahislerinin ele alındığı bölümlerde “yeminin bozulması” bu fiille ifade edilmiştir. Hatta bazı hadis metinlerinde de bu fiil aynı anlamda kullanılır. Bu tür kullanımların etkisi olmuş mudur bilmiyoruz ama “حنث = hanise” fiilinin “yemini bozmak” anlamı merkeze konularak tefsir ve meallerde Sâd suresinin 44. ayetinde “ث” geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesine “yeminini bozma!” anlamı verilmiş, yukarıda geçtiği üzere, bu anlama bir de hikaye kurgulanmıştır.

    Şu ayet, “حنث = hanise” fiilinin “günaha girmek” anlamına geldiğini göstermektedir:

    وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ

    “O büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.” (Vâkıa 56/46)

    Yukarıdaki ayette geçen “ الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l-‘azîm” kelimesi Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesiyle aynı köktendir. Vâkı’a suresinin 46. geçen ayetinde ” الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l-‘azîm” ifadesine “büyük günah” anlamı verirken Sâd suresinin 44. ayetindeki “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesine “yeminini bozma!” anlamı vermenin tek geçerli gerekçesi, İsrailiyyât[28] kaynaklı bir kurgu gibi gözükmektedir. “Öldükten sonra tekrar dirilişin olmayacağına dair büyük yemin” şeklinde anlam verilebileceğini söyleyenleri saymazsak, Vâkıa suresinin 46. ayetinde geçen “الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l- ‘azîm” ifadesinin, “büyük günah/şirk” anlamına geldiği hususunda tefsir ve meallerde fikir birliği vardır diyebiliriz.

    Şirkin Kur’ân’da “اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ = hiç şüphesiz şirk büyük bir zulümdür”[29] şeklinde ifade edilmiş olması, Vâkıa suresinin 46. ayetinde geçen “الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l- ‘azîm” ifadesinin büyük günah yani şirk anlamına geldiğini gösterir.30 Bazı müfessirler ayette geçen büyük günah ile kastedilenin şirk olduğunu, Nebî (s.a.v.)’e nispet edilen şu sözle de teyid ederler:

    “Allah katında en büyük günahın hangisi oluğunu soran birine Nebî (s.a.v.) şöyle dedi: ‘Seni yaratan Allah’a ortak koşmandır.”[31]

    Ayette geçen büyük günahın, insanın Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğine dair verdiği misakı bozmak anlamına geldiği de söylenir.32 Bu, misakı bozmanın günah olmasından hareketle dolaylı bir anlam olarak düşünülebilir. Ancak Kur’ân’da söz konusu misakın bozulması “kat’ = القطع “ve “nakz = النقض “kelimeleriyle ifade edilir. 33 Ayetteki büyük günah ile yeniden dirilişin olmayacağına yemin edenler olduğundan bahsetmiştik. Bunu söyleyenler şu ayeti delil getirirler:[34]

    وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ لَا يَبْعَثُ اللّٰهُ مَنْ يَمُوتُۜ

    “‘Allah ölen kimseyi tekrar diriltmez’ diye bütün güçleriyle yemin ettiler.” (Nahl 16/38)

    Ancak Vâkıa suresinin 47. ayetinde, tekrar dirilişi reddedenlerden bahsedilirken atıf vâv’ı (و (kullanılmasından hareketle ve genel kural gereği atıf vâv’ının, öncekiyle farklı bir hususu bildirme gereği sebebiyle 46. ayette geçen büyük günah ifadesiyle şirkin kastedildiğini, dirilişin olmayacağına dair yemin anlamına gelmediği de söylenir.[35] Bu durumda Vâkıa suresinin 46. ayetinde geçen günah ile kastedilen şirk olur.

    Yüce Allah yeminlerin yerine getirilmesini istemiştir. İlgili ayet şöyledir:

    وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْك۪يدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَف۪يلاًۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ

    “Sözleştiğiniz zaman Allah için verdiğiniz sözü yerine getirin, bir de Allah’ı kendinize kefil ederek sağlamlaştırdığınız yeminlerinizi bozmayın. Allah ne yaptığınızı bilir.” (Nahl 16/91)

    Ayetin metninde geçen “وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ ” şeklindeki ifade “yemini bozmamak” anlamına gelir. Yani Kur’ân’da “yeminini bozma!” ifadesi “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” şeklinde değil yukarıdaki ayette olduğu gibi “وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ = lâ tenkuzu’l-eymân/yemîn” şeklinde ifade edilmektedir. Yeminlerin yerine getirilmesi ifadesi Kur’ân’da “ وَاحْفَظُٓوا اَيْمَانَكُمْۜ = ihfezû eymânekum/yemîn” şeklinde de geçer.[36]

    Yeminlerin yerini getirilmesini isteyen yüce Allah, bazı hallerde yeminlerin bozulmasını emretmiştir. İlgili ayet şöyledir:

    وَلَا تَجْعَلُوا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَيْمَانِكُمْ اَنْ تَبَرُّوا وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَيْنَ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

    “Yeminlerinizde Allah’ı; iyilik yapmanıza, takvanıza/çekinmenize ve insanların arasını düzeltmenize engel yapmayın. Allah işitir ve bilir.” (Bakara 2/224)

    Nitekim Muhammed (s.a.v.), ettiği bir yemin sebebiyle uyarılmış ve yeminini bozması emredilmiştir. İlgili ayet şöyledir:

    قَدْ فَرَضَ اللّٰهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ اَيْمَانِكُمْۚ وَاللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

    “Allah, yeminlerinizden dönmenizi emretmiştir. Sizin dostunuz O’dur. O, her şeyi bilir, her hükmü doğru verir.” (Tahrîm 66/2)

    Nebî (s.a.v.)’in şöyle dediği rivayet edilir:

    “Yemin eden ama yeminden dönmenin daha hayırlı olacağını gören kişi, yemininden dönsün ve yemin keffareti ödesin”[37]

    Sonuç

    Eyyûb (a.s.), rivayetlerde geçtiği şekliyle karısını döveceğine dair bir yemin etmiş midir? Şayet ettiyse, bu yeminini bozamaz mıydı? Dahası bozması gerekmez miydi? Anlamsız bir yemini bozmaması kendisinden niçin istensin? Hele de dinin ruhuna aklın ölçülerine uymayacak bir uygulamayla: Yüz sopa vurmak yerine yüz daldan oluşan bir demetle vurmakla!

    Hikayenin doğru olduğunu farzedelim. Eşlerini hoşnut etmek için, esasında helal olan bir şeyi kendisine haram kılan, bu konuda yemin eden Muhammed (s.a.v.)’i uyaran Allah, eşini dövmeye yemin eden Eyyûb (a.s.)’a, bu yeminini yerine getirmesini niçin emretmiş olsun?

    Yine hikayenin doğru olduğunu farzedelim. Eyyûb (a.s.) yemininden dönseydi ve keffaret ödeseydi olmaz mıydı? Kendisine niçin bu yol hatırlatılmadı? Yüz daldan oluşan bir demetle karısına vurmasını, keffaretten daha iyi bir davranış kılan şey nedir? Kaldı ki; iyiliğe, takvaya ve insanların arasını düzeltmeye engel olması durumlarında yeminlerin bozulmasının daha iyi olacağı ayette bildirilmiş iken! Keffaret Eyyûb (a.s.)’ın şeriatında yok muydu? Bu iddia ediliyorsa bunun delili nedir? Uygulamanın Eyyûb (a.s.)’a has olduğu iddia ediliyorsa bunun delili nedir?

    Zina eden birine, ağır hasta olduğu için, yüz kamçı (celde) yerine yüz daldan oluşan bir demetle bir kez vurulmasına dair bir rivayetin Rasûlullah’a nispet edilmesinin temelinde de ayete verilen bu anlamı ve kurguyu meşrulaştırma amacının olması ihtimalden uzak değildir.

    Görünen o ki; Sâd suresinin 44. ayeti, İsrâiliyyat kaynaklı bir kurgu üzerinden okunmuş, bir yanlış, başka yanlışları doğurmuş, böylelikle bir ayetin daha, başına gelmeyen kalmamış!

    Notlar:

    1. Bu meal Doç. Dr. Halil Altuntaş ve Dr. Muzaffer Şahin tarafından hazırlanmıştır.
    2. Bu meal Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Ali Özek, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş ve Doç. Dr. Ali Turgut tarafından hazırlanmıştır.
    3. Komisyon, Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara, 2004, IV, 510-511.
    4. Kitab-ı Mukaddes, Eyub, Bâp 2. http://www.kitabimukaddes.com/kutsal-kitap-tr/eski-antlasma/eyup.html
    5. Şekil bakımından hukuka uygun bir işlemi vasıta kılarak yasaklanmış bir sonucu elde etmek amacıyla yapılan muameleye fıkıhta hile-i şer’ıyye denir. Konuyla ilgili olarak bkz. Saffet köse, “Hiyel”, DİA, XVIII, 170 vd.
    6. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, Lübnan, trs., III, 382.
    7. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 382.
    8. Nisâ suresinin 34. ayetinde mealen, “nüşûzundan havf ettiğiniz kadınlara gelince; onlara öğüt verin…” buyrulur. Konuyla ilgili bazı ayetlerin sonucunu göre kadının nüşûzu, “gözünü başkasına dikmesi” anlamına gelmektedir. Ayette geçen “havf” ifadesi de “zanna veya bilgiye dayalı korku” anlamına gelir. Kocasının istemediği bir erkeği eve alan kadın hakkında zanna dayalı olarak onun gözünü başkasına diktiği korkusu ortaya çıkar. İşte bu noktada nisâ suresinin 34. ayetinin devamına göre kocası karısına öğüt verir, dinlemezse onu yatakta yalnız bırakır, yine dinlemezse onu döver. Bu davranışından vazgeçerse artık ona karşı başka bir yol aramaz. Konuyla ilgili olarak bkz. ABDULAZİZ Bayındır, Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, İstanbul, 2014, s. 399 vd.
    9. Fıkıhta kabul edildiği şekliyle, sınırları kanun koyucu (Şâri) tarafından çizilen, eksiltme, artırma ve affın söz konusu olmadığı belli sayıdaki suçlar için öngörülen cezalara hadd cezaları denir. Bkz. Suat Erdoğan, Kur’ân ve Sünnet Işığında Suç-Ceza Uygunluğu (Mümâselet), İstanbul, 2014, s. 46.
    10. Fıkıhta kabul edildiği şekliyle, sınırları kanun koyucu (Şâri) tarafından çizilmeyen, takdiri yetkili makamlara bırakılmış suçların cezalarına ta’zîr cezası denir. Bkz. Suat Erdoğan, Kur’ân ve Sünnet Işığında Suç-Ceza Uygunluğu (Mümâselet), İstanbul, 2014, s. 46.
    11. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 383-384.
    12. Serahsî, el-Mebsût, XXX, 209; Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi’, V, 35.
    13. Şâfi’î, el-Ümm, VII, 135.
    14. Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, IV, 347-348.
    15. İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 326
    16. Fıkıh usûlünde beyan kavramı, manadaki kapalılığı gidermek yahut hükümlerin Allah tarafından açıklanma keyfiyetini ifade etmek için kullanılır ve Hanefî fıkıh usûlcülerine göre takrir, tefsir, tağyir, tebdil ve zaruret olmak üzere beş kısma ayrılır. Tahsis, istisna, bedel, sıfat, gaye ve şart gibi unsurlarla yapılan açıklamaya beyân-ı tağyir denir.
    17. İstisna, lafzın delalet ettiği şeylerden bir kısmını “illâ = ” ve benzeri isimlerle cümlenin hükmünden çıkarmaktır. İstisna münfasıl olamaz yani iki cümle arasında zaman farkı bulunamaz. Mesela “benim falana 1000 Lira borcum var’ dedikten belli bir süre sonra “500 Lira hariç” denemez. Bu iki cümle peş peşe söylenirse istisna caiz olur. (konuyla ilgili olarak bkz. Ferhat Koca, İslâm Hukuk Metodolojisinde Tahsis, İstanbul, 1996, s. 124 vd.)
    18. Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 179; Zerkeşi, Bahru’l-muhît, II, 430.
    19. Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 64.
    20. Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 64.
    21. Şevkânî, Neylü’l-evtâr, VI, 130.
    22. Zumer 39/8. 23. Tevbe 9/120; Hicr 15/48; Fâtır 35/35. 24. Kitab-ı Mukaddes, Eyub, Bâp 2. http://www.kitabimukaddes.com/kutsal-kitap-tr/eski-antlasma/eyup.html
    25. İfade şöyledir:
    26. İbn Fâris, Mekâyîsü’l-lüğa, “h-n-s” md.; Feyyûmî, el-Misbâhu’l-münîr, “h-n-s” md. Sahîh-u Müslim’de (İmân, 252) geçen ifade şöyledir: …فكان يخلو بغار حراء يتحنث فيه. “…Hira mağarasında yalnız kalıyor ve orada ibadete çekiliyordu…”
    27. Şihâbüddin Ebî Muhammed Abdirrahman b. İsmail, Şerhu’l-hadîsi’l-muktefâ fî meb’asi’n-nebîyyi’l-mustafâ, Şârika, 1999, s. 98.
    28. İsrâiliyyat, Yahudilik ve Hristiyanlık’tan İslâm kaynaklarına geçtiği kabul edilen bilgiler için kullanılan terimdir. Bkz. İbrahim Hatipoğlu, “İsrâiliyat”, DİA, XXIII, 195 vd.
    29. Lokmân 31/13.
    30. Muhammed Tâhir b. Muhammed b. Muhammed et-Tunûsî İbn Âşûr (ö. 1394/1973), Tefsîru’t-tahrîr ve’t-tenvîr, Tunus, 1997, XXVII, 306.
    31. İbn Âşûr, Tefsîru’t-tahrîr ve’t-tenvîr, XXVII, 306. Rivayet için bkz. Buhârî, Tevhîd, 46; Müslim, İmân, 142.
    32. Seyyid Kutub, Fî zılâli’l-Kur’ân, XXVII, 136.
    33. Bakara 2/27; Ra’d 13/25.
    34. Nesefî, III, 1747; İbn Âşûr, Tefsîru’t-tahrîr ve’t-tenvîr, XXVII, 306.
    35. Muhammed b. Yusuf Ebû Hayyân el-Endelusî (ö. 754/1256), el-Bahru’l-muhît, Beyrut, 1992, X, 86.
    36. Mâide 5/89.
    37. Tirmizî, en-Nüzûr ve’l-eymân, 6.

  • E-Kitap: Kur’an

    E-Kitap: Kur’an

    Kur’an kavramı da sürekli okunduğu halde bir türlü anlaşılamamış sayısız kavramların en önemlilerinden biridir. En önemlilerinden diyoruz çünkü Kur’an kavramı anlaşılmadan Kur’an’ın anlaşılması, Kur’an’ın bir metoda göre okunmasının gerekliliğinin fark edilmesi ve Rabbimizin öğrettiği bu metodun doğru kullanılması da mümkün olmamaktadır. Hatta bu muazzam metot görülmediği için Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu da ispatlanamaz, dogmatik bir inanç halini almaktadır. Oysa bir kitabın “kur’an” olması o kitabın Allah katından gönderildiğinin en büyük ve en kesin delilidir.

    Kur’an kavramını yine bizzat Kur’an’dan öğrendiğimiz bu kitabı linkten indirebilirsiniz:

  • E-Kitap: Din

    E-Kitap: Din

    “Kur’ân’ın Öğrettiği Kavramlar” serisinin bu sayısında “din” kavramını ele aldık. Günlük hayatta çokça dillendirdiğimiz ve de duyduğumuz kavramların başında din gelir. Dinin doğru tanımını tespit etmek, Kur’ân’ın pek çok âyetini doğru anlamamızı sağlayacak. Dahası dinin fıtratla olan yakın ilişkisi görülecek, böylelikle din-bilim ayrılığının ne kadar fahiş bir hata olduğu görülmüş olacak. Öte yandan Allah’ın dininin dindarı olmanın tek yolunun O’na teslim olmaktan geçtiğini ve tam da bu sebepten O’nun dininin adının İslam olduğunu göreceğiz. Din kavramını işlediğimiz bu çalışmayı aşağıdaki linkten indirebilirsiniz:

  • E-Kitap: Tasdik Tebyin ve Nesih

    E-Kitap: Tasdik Tebyin ve Nesih

    Kur’ân’da, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in son nebî olduğunu bildiren ve buna işaret eden âyetler olmasaydı ve bizler nebî beklentisi içerisinde olan bir ümmetin mensupları olsaydık, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş nebî olduğunu söyleyen birinin çıktığını duyduğumuzda ya da onunla karşılaştığımızda neler hisseder, dahası nasıl bir tepki verirdik?

    Beklenen bir nebîye tâbî olmama ile yalancı birinin peşine takılıp gitme ihtimali arasındaki gerilim, samimi hiçbir müminin yaşamayı arzuladığı bir tecrübe olmazdı herhalde! O halde nebî iddiası ile ortaya çıkan birinin, gerçekten Allah’ın nebîsi olup olmadığına dair içimizi kemirip duran o zor sorunun cevabını nasıl bulabilirdik?

    Peki, yukarıdaki sorunun cevabını bulup, o kişinin beklenen nebî olduğuna karar verip ona tabi olsaydık, bu durum hayatımızda ne gibi değişikliklere sebebiyet verirdi? Bizi nasıl bir hayat beklerdi? Nelere hazırlıklı olmamız gerekirdi?

    Bu ve benzeri soruların cevaplarını içeren çalışmamızı linkten indirebilirsiniz:

  • م – ي – ل Me – Ye – Le

    م – ي – ل Me – Ye – Le

    مال – يميل – ميلا

    Arapça الميل (meyl) kelimesi Kur’an’da üç ayette karşımıza çıkmaktadır. م ي ل kök harflerinden oluşan kelimenin mâzî fiili مال şeklindedir. Arapça sözlükler kelimeye ortadan ayrılıp iki yandan birine doğru sapma, meyletme anlamını vermektedirler.[1] Bazı sözlüklere göre meyledilen bir şey olduğu için mal kelimesi de bu kökten bir kelimedir. (Mal kelimesinin مول kökünden geldiğini ifade eden sözlükler de vardır). ملت إلى فلان ifadesinin “filan kişiye yardım ettim, destek verdim” anlamına geldiği, sözlüklerin ifadeleri arasındadır.[2] Türkçe’de de bir şeye eğilim gösterme, yönelme ve mecâzen ilgi gösterme, sevme, arzu duyma gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

    Kelimenin Kur’an’da geçtiği üç ayet yakından incelendiğinde Kur’an’ın مال kelimesinin anlamını dilimizdeki meyletme ifadesinden biraz daha farklı bir şekilde verdiği görülmektedir. Kelime geçtiği ayetlerin üçünde de hem fiil hem de mastar formunda yer almakta, böylece anlatılan fiilin anlamını tahsis etmekte, pekiştirmekte veya vasıflandırmaktadır. Bu kullanımlardan biri kelimenin anlamı hakkında bilgi vermektedir:

    … وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً…

    … Kafirlik edenler isterler ki silahlarınızdan ve eşyanızdan uzak kalasınız da size bir kere meyletsinler… (Nisâ 4/102)

    Yolculuk esnasında düşmanla karşılaşma ve sıcak çatışma ortamının oluşması durumunda namazın nasıl kılınacağını tarif eden ayette, “size sadece bir kez meyletsinler” anlamında فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً ifadesi geçmektedir. Ayetin burada söylediği şey namazda silahlı olup tedbiri elden bırakmama konusudur. Bunun sebebi açıklanırken de bu ifadeler kullanılmıştır. Burada kilit ifade “bir kere” ifadesidir. Diğer bir deyişle ayette meyletme fiiline ne anlam verilecekse kâfirler onun sadece bir kez yapılmasını istemektedirler. Yani kâfirlerin isteği müminlerin işini, onlarla bir daha ilgilenmelerine gerek kalmayacak şekilde, bir kerede bitirmektir. Bu sebeple ayette meyletme kelimesi iki kez kullanılmış, birinde fiil, diğerinde de fiili pekiştirme maksadıyla mastar olarak gelmiştir (mef’ûl mutlak). Mef’ûl mutlak ifadenin واحدة sıfatı ile kullanılması anlama, işin bir kerede tam bir şekilde yapılarak bitirilmesi anlamını katmaktadır. Dolayısıyla ayette kelimenin anlamını “ilgilenmek, vakit ayırmak” olarak anlamamız doğru olacaktır. Düşmanın isteği, bu konuyla sadece bir kez ilgilenmek, böylece müminler defterini bir daha açılmamak üzere kapatmaktır. Yani ayete şöyle anlam vermek gerekir:

    …Kafirlik edenler isterler ki silahlarınızdan ve eşyanızdan uzak kalasınız da sizinle sadece tek bir kez ilgilensinler (bir daha size vakit ayırmalarına gerek kalmasın)…

    Kelimenin “ilgilenmek, ilgi göstermek, vakit ayırmak” şeklinde tespit ettiğimiz anlamını aşağıdaki ayette yer alan kullanımında daha net görmek mümkündür:

    وَلَن تَسْتَطِيعُوا أَن تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ ۖ فَلَا تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ ۚ وَإِن تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ اللَّـهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا

    Çok kararlı olsanız bile kadınlar arasında adil davranmaya güç yetiremezsiniz. Öyleyse bütün ilginizi birine gösterip diğerini ortada bırakmayın. Eğer uzlaşır ve Allah’tan çekinerek kendinizi korursanız bilin ki Allah, bağışlar ve ikramda bulunur. (Nisâ 4/129)

    Ayetteki فَلَا تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ ifadesinde de kelime fiil mef’ûl mutlak ile pekiştirilmiş, “bütün meyli gösterme” dile getirilmiştir. Ayetin konusu gereği olarak da kelimeye ilgilenme, ilgi gösterme anlamı verilmesinin doğru olacağı rahatça görülebilmektedir. Dolayısıyla ifadenin Türkçe karşılığı bütün ilginin eşlerden birine gösterilmesi şeklinde anlaşılmalıdır. مال fiilinin geçtiği son ayette de kelime yine ilgi göstermek anlamındadır:

    وَاللَّـهُ يُرِيدُ أَن يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُرِيدُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ أَن تَمِيلُوا مَيْلًا عَظِيمًا

    Allah, sizin tevbenizi kabul etmek ister, arzularının peşine takılanlar ise kendilerine büyük bir ilgi göstermenizi isterler. (Nisâ 4/27)

    Sonuç olarak الميل kelimesinin Kur’an’daki anlamını Türkçe’de de kullanılan şekliyle; meyletmek, eğilmek kelimeleriyle karşılamanın yeterli olmadığı ve kelimenin geçtiği her ayete uygun düşmediği görülmektedir. İfadeye bugün kazandığı anlamdan farklı olarak; ilgilenmek, ilgi göstermek, vakit ayırmak anlamlarını vermek gerekir. Hatta bu anlam mal kelimesi için bile daha uygun görünmektedir. Zira mal sürekli herkesin ilgisini çeken bir şeydir. Kur’an’da meyletme anlamına daha yakın olan fiil “yana olma” anlamına gelen جنح fiilidir.


    [1] Müfredat
    [2] a.g.e.

  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -1 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -1 / Dr. Fatih Orum

    Bilindiği üzere kul ile Allah arasındaki ilişkilerden (ibâdât) insanlar arası ilişkilere (muâmelât); suç-ceza meselelerinden (ukûbât) devletlerarası ilişkilere (siyer), velhasıl kişi ve toplum hayatının her safhasına dair düzenlemeleri ele alan fıkhın yöntemini; hükme varmada kullandığı kaynak ve gözettiği ilkeleri kendine konu edinen ve “fıkıh usûlü (usûlü’l-fıkh)” denilen bir bilim dalı vardır. Fıkhın ana malzemesi ayet ve rivayetler yani bir nevi metinler olduğu için fıkıh usûlü metin tahliline yoğunlaşır.[1] Bunun için metnin diline yani Arapça’ya ayrı bir önem verir. Bunu yaparken doğru düşünme ilkelerini de dikkate alır. Yani genel anlamda fıkıh usûlü müctehidlerin metinden hüküm çıkarmalarına yarayacak dil ve mantık kurallarından bahseder, fıkhın teorisini ortaya koymaya çalışır.

    Fıkıh usûlü bu kaideleri çıkartırken olması gerekenin mi peşindedir yoksa zaten tarihin belli bir döneminde ortaya konmuş olanı mı izah etmeye çalışmaktadır? Fıkıh usûlünün Kitap ve Sünnet algısı nasıldır? Bunlar arasındaki ilişkiyi nasıl kurgulamaktadır? Tüm bunlar ayrı birer tartışma konusudur. Biz burada her ne olursa olsun, fıkıh gibi hayatın her aşamasında varlığı hissedilen bir bilimin “yöntem bilimi” iddiasında bulunan fıkıh usûlünün, Enfâl suresinin 67. ayetine bakış açısını elimizden geldiğince göstermeye çalışacağız. Bu bize, bir yöntem bilimin zihniyetini anlamamıza yarayacak bazı ipuçları sunabilir.

    Evet, hepimizin malumu, Enfâl suresinin 67. ayeti, Bedir savaşından hemen sonra inmiştir. Ayette Nebî (s.a.v.) ve onun yanında savaşanlar, henüz savaş meydanında düşmana karşı tam bir üstünlük kurmadan, Kur’ân’ın ifadesiyle[2] düşmanın kökünü kazımadan onları esir aldıkları için kınanmış, 68. ayette de yaptıkları bu hata sebebiyle başlarına gelecek büyük bir tehlikeden sırf Allah’ın vaadi sebebiyle kurtuldukları bildirilmiştir. İki ayetin metni ve meali şöyledir:

    مَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَكُونَ لَـهُٓ اَسْرٰى حَتّٰى يُثْخِنَ فِي الْاَرْضِۜ تُر۪يدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَاۗ وَاللّٰهُ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

    لَوْلَا كِتَابٌ مِنَ اللّٰهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ ف۪يمَٓا اَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ 

    “Hiçbir nebînin, savaş meydanına ağırlığını koyuncaya kadar esir alma hakkı yoktur. Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz; Allah ise sonrasını istiyor. Allah güçlüdür, doğru karar verir. Daha önce Allah yazıya geçirmeseydi, aldığınız esirlerden dolayı başınıza büyük bir felaketin gelmesi kaçınılmazdı.” (Enfâl 8/67-68)

    Hicretin hemen sonrasında inen3 ve tefsirlerde “kıtâl/ savaş ayeti” olarak bilinen Muhammed suresinin dördüncü ayetinde, kâfirlerle savaş meydanında karşılaşıldığında boyunlarının vurulması emredilmekte, savaş meydanına ezici ağırlığın konulmasından sonra da ele geçirilen esirlerin sağlam bir şekilde tutulması yani gerekli güvenlik önlemlerinin alınması, ardından da bunların ya karşılıksız yahut fidye karşılığı serbest bırakılması istenmektedir. Yani Bedir’de düşmanla karşı karşıya gelen Müslümanların savaşta ne yapmaları gerektiği, savaşa izin veren Muhammed suresinin 4. ayetiyle açık bir şekilde ortaya konmuştu.

    Enfâl suresinin 67. ayetinde Müslümanların, savaş meydanında esir alma zamanı hususunda Muhammed suresinin 4. ayetindeki emre uymadıkları, bundan dolayı da Rasûlullah dahil hepsinin, dünya malına gösterdikleri rağbet sebebiyle kınandıkları (îtâb) görülmektedir. Henüz düşmana karşı tam bir hâkimiyet kurmadan savaş esnasında esir almakla uğraşmak, can yakıcı sonuçlar doğurabilirdi. Nitekim daha sonra; Uhut savaşında, bu acı, Müslümanlar tarafından tecrübe edilecek, “şimdi sizin canınız yanıyorsa daha önce de onların yanmıştı”[4] denilecekti. Bedir savaşında da aynı acının yaşanmamasının tek sebebi, Enfâl suresinin 68. ayetinde belirtildiği üzere, savaş öncesinde Müslümanlara Allah’ın bir vaatte bulunmasıydı. Nitekim Enfâl suresinin 7. ayetinde, Yüce Allah’ın verdiği bu va’d hatırlatılmakta, 6. ayette de vaade rağmen yine de savaş öncesinde Müslümanların gösterdikleri bazı zaaflara işaret edilmektedir. Esasında Enfâl suresinin 7. ayetinde hatırlatılan vaat, Mekke’de inen Rûm suresinin ilk ayetlerinde bildirilen ve Müslümanları Mekke döneminden itibaren beklenti içine sokan vaaddi.[5]

    Aslında olay çok net. Bedir savaşından önce inen Muhammed suresinin 4. ayetinde savaş durumunda yapılması gerekenler bildiriliyor. Bedir savaşında esir alma hususunda hata yapıldığı için de savaştan sonra inen Enfâl suresinin 67. ayetinde kınama geliyor. Ancak tefsir, hadis ve fıkıh açısından bakılacak olursa durum bu kadar net değildir. Biz burada özellikle 67. ayetin fıkıh usûlünde nasıl anlaşıldığına, ayetin hangi konularla ilişkisinin kurulduğuna ve ayet etrafında geliştirilen kurgulara kısaca değinmek istiyoruz. Böylelikle bir ayetin başına neler gelmiş görmüş olacağız. Ancak öncesinde yukarıda ayetle irtibatlı olarak nakledilen yaygın bir rivayetten de söz etmeliyiz. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçtiği şekliyle rivayet şöyledir:

    (Ömer b. el-Hattâb anlatıyor) “…Bedir’de yetmiş esir alındı. Rasûlullah esirlerle ilgili olarak, Ebû Bekir, Ali ve Ömer (r.a.)’la istişare etti. Ebû Bekir şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın Nebîsi! Bunlar amcaoğulları, akraba ve kardeşlerdir. Benim görüşüm, bunlardan fidye almandır. Böylelikle onlardan aldıklarımızla kafirlere karşı güç elde etmiş oluruz. Belki de Allah onlara hidayet verir de bize arka çıkarlar.’ Rasûlullah, ‘senin görüşün nedir İbnü’l-Hattâb?’ dedi. -‘Vallahi ben Ebû Bekir gibi düşünmüyorum. Benim görüşüm, akrabam olan falanın boynunu vurmama müsaade etmendir. Müsaade et, Ali, Akîl’in boynunu vursun. Hamza’ya da müsaade et, kardeşi falanın boynunu vursun. Böylece Allah, kalplerimizde müşriklere karşı bir zaaf olmadığını bilsin. Bunlar müşriklerin eşrafı, önderi, elebaşlarıdır.’ Rasûlullah Ebû Bekr’in görüşüne meyletti benim görüşümü benimsemedi, esirlerden fidye aldı. Ertesi gün öğle vakti Nebî’nin yanına gittim. O ve Ebû Bekir oturmuş ağlıyorlardı. ‘Seni ve arkadaşını ağlatan nedir? Ağlanacak bir şey varsa ben de ağlayayım, en azından siz ağladığınız için ağlar gibi yaparım’ dedim. Nebî (a.s.) şöyle dedi: ‘Fidye aldıkları için arkadaşlarına öngörülen azaptan dolayı ağlıyoruz. (Yakınındaki ağacı göstererek) Bana, başınıza gelecek azabın şu ağaçtan daha yakın olduğu gösterildi.’”[6]

    Yukarıdaki rivayet, Rasûlullah’ın, Enfâl suresinin 67. ayetinin indiğini haber vermesiyle sona eriyor. Bu rivayet, yukarıdaki ana yapısı saklı kalmakla birlikte, bazı detay farklılıklarıyla da nakledilmektedir. Mesela bunlardan birine göre, Rasûlullah Ebû Bekr’i görüşünden dolayı İbrahim ve İsa (a.s.)’a; Ömer’i de Nuh ve Musa (a.s.)’a benzetir. Bir başka farklı rivayete göre istişareye katılanlar içinde Sa’d b. Mu’âz, Abdullah b. Revâha ve İbn Abbas’ın da adları geçer. Yukarıdaki rivayetle ilgili olarak, Rasûlullah’a nispet edilen “gökten azab inseydi Ömer (bazı rivayetlerde Ömer ve Sa’d b. Mu’âz) hariç hiç kimse kurtulamazdı” şeklindeki ifade ise hadis kaynaklarında yer almaz, sadece tarih eserlerinde zikredilir.[7]

    İşte bu rivayet, Enfâl suresinin anlaşılmasında hareket noktası kabul edilmiş, ayet, savaş esnasında yapılan hatayla değil, savaş sonrasında esirlere yapılacak muamelenin istişaresiyle bağlantılı olarak ele alınmış, neticede her şey birbirine karışmıştır.

    Rasûlullah’ın Bedir savaşından sonra Sahabe’den bazılarıyla, alınan esirlere ne şekilde bir muamelede bulunulacağına dair bir istişarede bulunması imkansızdır. Hakkında açık ayet olan bir konuda istişare yapılamaz. Muhammed suresinin 4. ayetine göre esirler ya karşılıklı ya da karşılıksız serbest bırakılmalıydı ki zaten Rasûlullah da öyle yaptı.[8] Şayet savaş sonrası bir istişare yapıldıysa, Enfâl suresinin 6. ayetindeki kınamaya sebep olan davranış sorgulanmış, bunun bir hata olduğu itiraf edilmiş ve bundan dolayı canlarının yanmasına ramak kaldığı konuşulmuş olmalıdır. Ama esirlere ne yapılacağına dair konuşma olmamıştır. Esirlerle ilgili bir konuşma olduysa da hangilerinin karşılıklı hangilerinin karşılıksız bırakılacağı, karşılıklı bırakılacakların fidyelerinin ne kadar olacağı konuşulmuş olmalıdır. Öte yandan Enfâl suresinin 67. ve 68. ayetlerinin inmesi sebebiyle, Müslümanlar arasında, aldıkları esirlerden elde ettikleri fidyenin helal olup olmadığı hususunda da bir şüphe yaşanmış ve bu kendi aralarında sorgulanmış olabilir. Ganimetlerin helal olduğunu bildiren Enfâl suresinin 69. ayetinin bunun üzerine inmiş olması muhtemeldir. Nitekim müfessir Beğavî 67. ve 68. ayetlerin inmesinden sonra Sahabe’nin, ellerindeki esirleri tuttukları, yani bu konuda tereddüt yaşadıkları, bunun üzerine de 69. ayetin indiğini söyler.[9] Alûsî de Beğavî’ye atıfta bulunarak aynı görüşü nakleder.[10]

    Yukarıdaki ihtimaller hariç tutulursa, bir kurgudan ibaret olduğunu düşündüğümüz bu rivayetten hareketle Enfâl suresinin 67. ayeti hakkında usûlcülerin yani fıkhın teorisyenlerinin neler söylediğini görelim.

    Fıkıh usûlünde usûlcüler, hakkında nas olmayan konularda Nebî (a.s.)’ın ictihad etme yetkisinin olup olmadığını, şayet varsa bu yetkinin sınırlarının neler olduğunu tartışmışlar, onun ictihat yetkisi olduğunu düşünenler, Enfâl suresinin 67. ayetinin bunun delillerinden biri olabileceğini ifade etmişlerdir.[11] Mesela bazı usûlcüler, ayetteki kınamanın Nebî’nin ictihad ederek hüküm verdiğini gösterdiğini söylemişlerdir.[12] Yine bazıları, hakkında bir nas (ayet, hüküm) olsaydı Nebî (a.s.) esirler konusunda istişare yapmazdı diyerek bu ayete atıfta bulunmuşlardır.[13] Ancak bunun yanı sıra söz konusu ayeti delil göstererek Muhammed (a.s.)’ın ictihatla hüküm verdiğini iddia etmenin Allah’a iftira olduğunu, çünkü bunu söylemenin, onun hata yaptığını kabul etme anlamına geleceğini ifade eden usûlcüler de olmuştur.[14]

    Bu ayeti delil alarak, Nebî’nin ictihad yetkisinin olduğunu söyleyenler, “peki ama o halde ayette niçin kınama var, hakkında nas olmayan bir konuda ictihad eden kınanır mı?” şeklindeki bir soruya tatmin edici bir cevap verememişlerdir. Mesela ayeti ictihadın delili olarak sunan Cessâs’ın bu soruya verecek cevabı yoktur. O, böylesi bir soruyu, konudan uzaklaşmak olarak görür ve istişareyle ilgili yukarıdaki rivayetin sahih olduğunu ve bunun ictihadın cevazı için yeterli bir delil olduğunu söylemekle yetinir.[15] Gerçekten de şayet ayet, bazılarının iddia ettiği gibi, hakkında nas olmayan bir konuda, yani esirlere yapılacak muamelenin ne olacağı hususunda yapılan istişare ve ictihadın örneği ise, yapılan hatadan dolayı 67. ve 68. ayette yer alan kınama ne anlama gelmektedir? Bu, “muhattıe” ve “musavvibe”nin[16] kısır tartışmalarına kurban edilmeden cevaplanması gereken bir sorudur.[17] Debbûsî de ayet ve rivayetten hareketle, “Ebû Bekr’in ictihadının hatalı olduğunu kabul etmek gerekmez mi?” şeklindeki soruya, “hayır böyle denemez, çünkü Rasûlullah Ebû Bekr’in görüşüyle amel etti, 69. ayetle de bu görüş onaylandığı için Ebû Bekr’in görüşü doğru kabul edilir’ der.[18] İbn Emîri’l-hâcc’ın da dillendirdiği Debbûsî’nin bu sözlerini nasıl anlamamız gerekir? Böyle bir sözle, Allah katında hatalı olan bir görüşün, Rasûlullah o görüşle amel etti diye Allah tarafından da doğru kabul edilip bunu onaylayan ayetin indiği mi söylenmiş olmaktadır? Oysa yine bir başka Hanefî usûlcü Cessâs aynı konuyla ilgili olarak “Allah, hükmüne muhalif hiçbir hatayı onaylamaz” demektedir.[19] Kaldı ki, ne “şayet azab inseydi sadece Ömer kurtulurdu” şeklinde bir söz gerçektir, ne de esirlere yapılacak şey istişare edilmiş ve ne de Rasûlullah Ebû Bekrin görüşünü benimsemiştir. Tümü kurgu olan bir rivayet etrafında anlamsız bir yığın söz söylenmiştir.

    Aynı konuda ictihad eden her müctehidin ulaştığı görüşün doğru kabul edilemeyeceğini yani doğrunun tek olduğunu savunan bazı usûlcüler 67. ve 68. ayeti delil olarak kullanırlar. Ayeti yukarıdaki rivayet çerçevesinde ele alan usûlcüler, Bedir savaşı esirleri hakkında Ömer’in görüşünün doğru olduğunun bu ayetlerle ortaya çıktığını, Ebû Bekr’in görüşünün ayet tarafından onaylanmadığını, dolayısıyla herhangi bir konuda ictihad edip farklı görüşe varan müctehidlerin her birinin görüşünün doğru kabul edilmeyeceğini, doğrunun tek olduğunu söylerler. Mesela Serahsî, ictihadın gerekliliği ve Rasûlullah’ın bunu teşviki bağlamında bunları söyledikten sonra, kendisine 68. ayeti hatırlatarak, “ictihad madem güzel görülen bir şey, o zaman niçin bu ayette kınama var?” diyen muhatabına, kınamanın istişarede değil, Allah’ın hüküm verdiği hususta olduğunu söyler.[20] Buhârî de 67. ve 68. ayetten hareketle, ictihadında yanılanın günah kazanacağı ve kınamayı hak edeceğini söyleyenlerden bahseder ve bu görüşü reddeder.[21] Buhârî 68. ayette sözü edilen “daha önceki yazgı”nın Levh-i Mahfûz’da yazılı olan, ictihadında hata edenin hesaba çekilmeyeceğine dair kural olduğunu söyler.[22]

    Öte yandan yukarıdaki rivayete göre Rasûlullah’ın esirler konusunda Ebû Bekr’in de Ömer’in de görüşünü hatalı kabul etmemesi, her ikisini de farklı nebîlere benzetmesi, 67. ayette Nebî’nin kınanmış olması, 68. ayette de çok yaklaşılan tehlikeden bahsedilmesi sebebiyle her ikisinin görüşünün de doğru olamayacağını iddia eden birine Cessâs “hayır, sandığın gibi değil, Allah onların, Nebî kendileriyle istişare yaptığında ictihad etmelerine izin verdi” der. Cessâs’ın, devamında söylediği ise çok daha ilginçtir. Cessâs, 67. ayette, Muhammed (a.s.)’dan önceki nebîlere savaş meydanında esir almanın yasak olduğunun, ona ise bunun helal kılındığının bildiriliyor olma ihtimalinden bahseder. Bu ihtimale göre ayette sözü edilen yasak Muhammed (a.s.)‘a yönelik değildir. Ayet, esir almanın önceki nebîlere yasak olduğunu bildirmektedir. Cessâs bunu teyiden de Rasûlullah’tan şu rivayeti nakleder: “Benden önceki nebîlere verilmeyen beş şey bana verildi: Ganimet…”[23] Cessâs bu durumda 68. ayetin anlamının da, şayet bunun size helal olduğunu bildiren kitap olmasaydı, işte o zaman büyük bir azab size dokunacaktı” anlamına geleceğini söyler.[24]

    67. ayetle yukarıdaki rivayet arasında irtibat olduğunu söyleyip, sonra da 67. ayette önceki nebîlere ait durumun bildirildiğini, Muhammed (a.s.)’a ganimetin helal kılındığını söylemek durumu izah edilemez hale sokmak anlamına gelir. Bu durumda, ayette bir kınama olmadığı söylenmekte ama rivayette Nebî’yi ve Ebû Bekr’i ağlatan şeyin; vuku bulmasına ramak kaldığı bildirilen azabın sebebi izah edilememektedir. Ayrıca kınama yoksa Levh-i Mahfûz’da yazılı olduğu söylenen, “ictihadında hata edenin hesaba çekilmeyeceğine dair kural gereği azab gelmedi” şeklindeki düşünce ne anlama gelmektedir?

    Öte yandan, 67. ayette kınama olduğunu kabul edenler, kınamanın sebebini şöyle izah etmeye çalışırlar: Müslümanlar esirleri serbest bırakmakla onların kalbini kazanmaya; Müslüman olmalarını sağlamaya çalıştılar. Böylelikle aldıkları fidyeler sayesinde de ekonomik açıdan iyi olacak ve savaşa daha iyi hazırlık yapacaklardı. Oysa esirleri öldürme durumunda İslâm aziz olacak, diğerlerine de mesaj verilmiş olacaktı. İşte bu onlara gizli kaldı, yani onlar hikmeti yakalayamadılar.[25] Nitekim ayette kınamanın, hatadan değil de daha iyisini yapmamaktan (terk-i evlâ) dolayı olduğunu söyleyenler de aynı izaha atıfta bulunurlar.[26] İddia edildiği gibi bir terk-i evlâ durumu olsa, 68. ayette büyük bir acıya ramak kaldığı gibi bir ifade kullanılır mıyd?

    Bazı usûlcüler, ayetteki kınamayı tevil eder ve ayet “Rasûlullah’ın hususiyetini ortaya koymaktadır, ‘Sana yapılan bu hususiyet, yani öncekilere haram kılınan sana helal kılınmasaydı azab gelirdi’ anlamındadır” derler. Bir başka tevile göre ise ayet şu anlama gelir: “Savaş meydanına ağırlığı koymadan nebîlere esir almak yasaktır, sen Bedir’de savaş meydanına ağırlığı koyduğun için diğerleri gibi sen de esir alabilirsin. Ancak esirler konusunda yapılacak şey ya onları öldürmek ya da karşılıksız serbest bırakmaktır. Fidye almak önceki nebîlere helal kılınmamıştı. Ancak bu sana helal kılındı. İşte bu sana helal kılınmasaydı azap dokunurdu.”[27]

    Serahsî, icmânın kat’î bilgi ifade eden bir huccet olduğunu, onun sunduğu bilgiyi inkâr edenin, Kitab’ı ve mütevatir haberi inkâr eden gibi kafir olacağını söyledikten sonra, bu ayeti örnek göstererek Nebî’nin dahi hata yaptığını, dolayısıyla hiç kimsenin görüşünün onu reyinden daha üstte olamayacağını söyleyene cevaben, söyleneni hiç duymamış gibi yaparak “Rasûlullah özellikle dini hükümlerin ortaya konması hususunda hata üzere bırakılmaktan masumdu. Bundan dolayı onun sözü ilm-i yakin yani kesin bilgi ifade eder. Ona tabi olmak ümmete farzdır.” der ve konuyla hiç alakası olmayan Haşr suresinin 7. ayetini zikreder. Yani yerinde bir soru soran kişiye nasihat etmekle yetinir.[28]

    Usulcüler arasında yaygın olan görüşe göre, 68. ayette geçen “daha önceki yazgı”dan kastedilen, Levh-i Mahfuz’da yazılı olan, ictihad edenin hatasından dolayı cezalandırılmayacağına dair hükümdür.[29] Ayetteki yazgı ile kastedilenin, Rasûlullah onlar arasında olduğu sürece onlara azab inmeyeceğine dair kural olduğu da söylenir. Buna göre ayet “sen onların içlerinde olmasaydın azab inecekti” şeklinde anlaşılmaktadır.[30] Yine Levh-i Mahfûz’da yazılı olan şeyle ilgili olarak, a. Bedir ashabına azab edilmeyeceği, b. onlara ganimet ve esirlerden fidye almanın helal kılındığı, c. bir şey yasaklanmadan o şey sebebiyle herhangi bir kavmin cezalandırılmayacağına dair rivayetler nakledilir.[31] 68. ayet, sonradan inen nassın, önceki ictihad ile yapılan ameli geçersiz kılmadığının delili olarak da zikredilir.[32]

    67. ayette geçen “Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz” ifadesinde kastedilenlerin Sahabe olduğu, Rasûlullah’ın bu hitaba girmediği, çünkü onun ismet sıfatına sahip olduğu da söylenmiştir.[33] Mesela Gazâlî de “Muhammed (a.s.) esirleri serbest bırakmak, öldürmek ya da fidye almak hususunda muhayyer bırakılmış, Sahabe fidye almayı seçmiş, dolayısıyla ayetteki kınama ona yönelik değil Sahabeye yöneliktir.” demiştir.[34]

    67. ayeti, Muhammed suresinin 4. ayetinin, Muhammed suresinin 4. ayetin de Tevbe suresinin 5. ayetinin neshettiği de söylenmiştir.[35]

    Şimdi 67. ayetle ilgili olarak usûlcülerin yorumlarını özetleyelim:

    1. Bazı usûlcüler bu ayetin, Nebî’nin ictihad yetkisi olduğunun delillerinden biri olduğunu söylerken, bazıları da Nebî’ye hata nispet etmek anlamına geleceği için buna karşı çıkmışlardır.
    2. Enfâl suresinin 67. ayeti, aynı konuda farklı ictihatların doğru olabileceğinin delili olarak da sunulmuştur.
    3. Ayetteki kınamanın, hatadan değil de daha iyisini yapmamaktan (terk-i evlâ) kaynaklandığını iddia edenler olmuştur.
    4. Ayetteki, esir alma yasağının önceki nebîlere ait bir hüküm olduğu, Muhammed (a.s.)’a bunun helal kılındığı söylenmiştir.
    5. 67. ayette geçen “Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz” ifadesinde kastedilenlerin Sahabe olduğu, Rasûlullah’ın bu hitabın kapsamına girmediği, çünkü onun ismet sıfatına sahip olduğu da söylenmiştir.
    6. 67. ayetin Muhammed suresinin 4. ayeti ile neshedildiği söylenmiştir.

    Özetle şu yapılmıştır: Enfâl suresinin 67. ayeti, rivayete bağımlı olarak okunmuş, savaş esnasındaki bir durum, savaş sonrası bir durum gibi algılanmış, ardından da hayali birçok söz söylenmiştir. Bu tür şeylere yani rivayete bağımlı ayet yorumlarına tefsir eserlerinde çok sık rastlanır. Ancak fıkhın metodunu ortaya koymaya soyunan bir bilim dalında bunların olması düşündürücüdür. Bu bir metod hatasıdır. Yani usûlsüzlüktür. Usulsüzlüğün asıl olduğu bir usûl ise asla Kur’ân’ı anlamanın bir usûlü olamaz.

    [1] Fıkıh usûlünün, delâlet türlerinden “lafzî vaz’î delâlet”e yoğunlaşması, hatta Rasûlullah’ın fiillerinin dahi nihayetinde metne sokularak lafzî malzemeye dahil edilmesi bunun bir göstergesidir. Konuyla ilgili kapsamlı bir çalışma için bkz. Davut İltaş, Fıkıh Usulünde Mütekellimîn Yönteminin Delâlet Anlayışı, İstanbul, 2011, s. 127 vd.
    [2] Enfâl 8/7.
    [3] Muhammed suresinin 13. ayeti surenin Rasûlullah’ın Medine’ye hicretinin hemen akabinde indiğini gösterir. (Bu ayetin veda haccından sonra indiğine dair bir rivayet için bkz. Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’il-Kur’ân, Beyrut, 1988, XVI, 148.) Dördüncü ayet de savaş izni vermesi ve savaşta uyulması gereken kuralları düzenlemesi sebebiyle savaş öncesi bir döneme işaret eder. İlk savaş Bedir olduğuna göre en azından bu ayetler Enfâl suresinin 67. ayetinden önce inmiş olmalıdır. Muhammed suresinin iniş zamanına dair bkz. M. Kâmil Yaşaroğlu, “Muhammed Sûresi”, DİA, XXX, 569; Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı meal-tefsir, (trc. Cahit Koytak-Ahmet Ertürk), İstanbul, 1996, III, 1034; Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’ân, İstanbul, 2010, s. 1006.
    [4] Âl-i İmrân 3/140.
    [5] Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. http://www.youtube. com/watch?v=yCw-JFXB1qY; http://www.youtube.com/ watch?v=BE9g9IVgUWE; http://www.youtube.com/watch?v=qwdBNve5oJk; http://www.youtube.com/watch?v=PPODJwxAerk;
    [6] Ahmed b. Muhammed eş-Şeybânî Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Müsnedü’l-İmam Ahmed b. Hanbel, Daru’l-fikr, y.y., trs., I, 30-31, 383; Ayrıca bkz. Ebu’l-Huseyn Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Neysâbûrî (ö. 261/875), Sahîh-u Müslim, Beyrut, trs., Kitâbü’l-cihât ve’s-siyer, 58; İsa b. Sevre es-Sülemî Tirmizî (ö. 279/892), el-Câmi’u’s-sahîh Sünenü’t-Tirmizî, Beyrût, trs., Kitâbü Tefsîri’l-Kur’ân, 9 (Hadis no: 3084).
    [7] Msl. Bkz. Vâkidî, el-Meğâzî, I, 111. Rivayetin tahliline ve sahih olmadığına dair bkz. Cemâlüddîn Abdullah b. Yusuf b. Muhammed ez-Zeyla’î, Tahrîcü’l-ehâdîs ve’l-âsâri’l-vâkı’ati fi’t-tefsîri’l-Keşşâf li’z-Zemahşerî, Riyad, 1414, II, 38-39; Ebû Muhammed b. Ali b. Ahmed b. Saîd ez-Zâhirî İbn Hazm (ö. 456/1064), el-Fasl fi’l-milel ve’l-ehvâ ve’n-nihal, Kahire, trs. IV, 18; http://www.ahlalhdeeth.com/vb/showthread. php?t=114479
    [8] Ebû Bekr Abdurrezzâk b. Hemmâm b. Nafi’ el-Himyerî elYemânî es-San’ânî (ö. 211/826) Musannefü ‘Abdi’r-Razzâk, Beyrut, 1403, V, 352.
    [9] Ebû Muhammed Muhyissünne Hüseyin b. Mesud Beğavî (ö. 516/1122), Me’âlimü’t-tenzîl, Riyad, 2010, II, 240.
    [10] Allame Ebu’l-Fadl Şihâbuddîn es-Seyyid Mahmud el-Alûsî (ö. 1270/1854), Rûhu’l-Me’ânî fi Tefsîri’l-Kur’âni’l-‘Azîm ve’sSeb’ıl-Mesânî, Kahire, 2005, IX-X, 320. Ayrıca bkz. http:// www.suleymaniyevakfi.org/bulten/imam-safiinin-hikmet-anlayisi-2.html
    [11] Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), Usûlü’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 131; Abdülaziz Ahmed elBuhârî (ö. 730/1330), Keşfü’l-esrâr, Beyrut, 1991, III, 393.
    [12] Muhammed b. Sâlim Âmidî (ö. 631/1233), el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, Beyrut, trs., IV, 173.
    [13] 81), el-Füsûl fi’l-usûl, Kuveyt, 1994, IV, 33.
    [14] Ebü’l-Meâlî İmâmü’l-Harameyn Rükneddin Abdülmelik Cüveynî (ö. 478/1085), et-Telhîs fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1996, III, 408.
    [15] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 33-34.
    [16] Bir meselede tek doğrunun olduğunu, onun dışındakilerin hatalı olduğunu düşünenlere “muhattıe” denir. Bir de bunların karşısında “musavvıbe” denilen bir başka görüş sahipleri daha vardır ki bunlara göre ise aynı konuda farklı sonuçlara ulaşan müctehidlerin hepsinin görüşleri doğru kabul edilir. Gazzâlî, Bâkıllânî, Müzenî gibi bazı Şâfiî bilginler ile Mutezilî âlimlerinin çoğunluğunun “musavvibe”, bunların dışındaki çoğunluğun da “muhattıe” görüşünde oldukları söylenir. Konuyla ilgili bkz. M. Rahmi Telkenaroğlu, Fıkıh Usulünde Muhattıe ve Musavvibe, Doktora Tezi, Konya, 2009; Adnan Koşum, “İçtihatta Hata ve İsabet Tartışmaları Işığında Öznellik ve Nesnellik Sorunu”, Usul, 5, (2006/1), Adapazarı, s. 5 vd. Cessâs’ın konuya yaklaşımı ve hangi konularda doğrunun birden fazla olabileceğine dair taksimi için bkz. a.g.m., el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 301 vd.
    [17] Ebû Zeyd Abdullah b. Muhammed b. Ömer b. İsa ed-Debbûsî (ö. 430/1039), Takvîmü’l-edille fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 2001, s. 411-412.
    [18] Debbûsî, Takvîmü’l-edille, s. 411-412. (Elimizdeki nüshadaki ibarede “ ا “kelimesi düşmüş, metnin doğru haline İbn Emîri’l-hâcc (ö. 879/1473)’ın et-Takrîr ve’t-Tahrîr fî ‘ılmi’l-usûl isimli eserinde rastladık. Bkz. a.g.m., a.g.e., Beyrut, 1996, III, 395-396)
    [19] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 306.
    [20] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, II, 131.
    [21] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 50.
    [22] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 393.
    [23] Müslim, Mesâcid, 3.
    [24] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 304 vd. Hanefîlerin musavvibe değil muhattıa görüşüne sahip oldukları ancak Cessâs ve benzerlerinin yukarıda olduğu gibi farklı söylemlerde bulunmalarının ne anlama geldiğine dair tespit ve tartışmalar için bkz. M. Rahmi Telkenaroğlu, Fıkıh Usulünde Muhattıe ve Musavvibe, Doktora Tezi, Konya, 2009; Bilal Esen, İctihadda İsabet Meselesi Bağlamında Ebu Hanife ve Hanefi Usulcüler Hakkında İleri Sürülen Görüşlerin Değerlendirilmesi, İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 19, 2012, s. 269 vd.
    [25] Ebû Abdillah Şemseddin Muhammed b. Muhammed İbn Emîri’l-Hâcc (ö. 879/1474), et-Takrîr ve’t-tahbîr, Beyrut, 1983, III, 393.
    [26] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 396; Abdülali Muhammed b. Nizameddin el-Leknevî (ö. 1225/1810), Fevâtihu’r-rahamût bişerhi Müsellemi’s-sübût, Beyrut, 2002, II, 81; Zekeriyya b. Muhammed b. Ahmed b. Zekeriyya elEnsârî (ö. 926/1520), Ğayetü’l-vüsul fî şrehi Lübbi’l-usûl, y.y., trs., s. 165.
    [27] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 395; Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 52.
    [28] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, I, 318.
    [29] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 393; Leknevî, Fevâtihu’r-rahamût, II, 80.
    [30] Leknevî, Fevâtihu’r-rahamût, II, 80.
    [31] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 50.
    [32] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 172.
    [33] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 395-396; Cüveynî, et-Telhîs fî usûli’l-fıkh, III, 409.
    [34] Muhammed b. Muhammed Gazâlî (505/111), el-Müstesfâ, Beyrut, 1413, I, 347.
    [35] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, III, 7; Serahsî (ö. 483/1090), Usûlü’s-Serahsî, II, 85.

  • Âyet ve Rivâyetlerin Reddettiği Bir İddia: “Salât”tan Bihaber Ahfâd-ı Peygamber! / Dr. Fatih Orum

    Âyet ve Rivâyetlerin Reddettiği Bir İddia: “Salât”tan Bihaber Ahfâd-ı Peygamber! / Dr. Fatih Orum

    Giriş
    Geleneksel Kitap-Sünnet ilişkisine göre, Sünnet bazen Kitab’ın bildirdiklerini onaylar (teyid), bazen onun hükümlerini açıklar (tebyin), bazen de Kitap’ta bulunmayan birtakım helal ve haramlar koyar (teşri). Sünnetin Kitab’ı beyanı ise bazen Kitab’ın genel ifadelerini daraltma (tahsis) bazen mutlak hükümlerini sınırlama (takyid) bazen de Kitab’ın bir takım hükümlerini ortadan kaldırma (nesh) şeklinde gerçekleşir.

    Sünneti Kitap karşısında müstakil bir kaynak olarak görme anlamına gelen bu anlayışın temelini Kur’ân gibi Sünnetin de vahyî bir yönü olduğu düşüncesi oluşturur.

    Sünnetin vahyî bir yönü olduğuna dair düşüncenin temelinde ise; dînî her konuda öncesini yok ve karanlık sayıp her şeyin Miladi 610 yılından itibaren Rasûlullah ile yeni baştan başladığına dair algı yatmaktadır.

    Şöyle ki; 610 yılından öncesi yok kabul edildiğinde, pek çok meselenin hükmünün ve bunların uygulanmasının, yaklaşık yirmi üç yıl süren vahiy sürecini beklemeye mahkum olmadan ancak Kur’ân dışı vahiyle mümkün olacağı düşünülmüş ve bu düşünce, Kitap karşısında en azından kaynak açısından ona denk bir başka kaynağın daha var olduğu düşüncesini doğurmuş olmalıdır. Hadis eserlerinde, Kur’ân’da bulunmadığı kesin olarak bilinen bazı hüküm ve uygulamaların yer alması da muhtemelen bu düşünceyi desteklemiştir. Mesela Kur’ân’da bulunmamasına rağmen, Rasûlullah’ın zina edenlere recm uyguladığına dair rivayetlerin varlığı, öncesi olmayan bir din anlayışına sahip olanlarca, ancak Sünnetin de Kitap gibi bir takım hükümler koyabilen müstakil bir kaynak olduğu düşüncesiyle bir anlam ifade edecektir. Oysa önceki şeriat ile tamamlanması yirmi yıldan fazla süren son şeriat arasında bazen tasdik, bazen tebyin, bazen de nesih ilişkisi olduğundan hareketle bir bakış açısı oluşturulabilseydi, Kitap ve Sünnet arasında iki ayrı kaynak ilişkisi olduğu düşünülmezdi. Böylelikle mesela recm ile ilgili rivayetlerin, zinanın cezasını düzenleyen Nisâ ve Nûr sûrelerinin âyetleri inmeden önceki uygulamayı haber veren, önceki şeriatın konuyla ilgili hüküm ve uygulamasını gösteren rivayetler olduğu anlaşılmış olurdu.

    Müstakil iki kaynak temelli Kitap-Sünnet ilişkisinin tesis edilmesi, hadislerin Kur’ân’a arzı konusunda gelişen çekingen tavrın da sebebi olmalıdır. Çünkü hadislerin Kur’ân’a arzı durumunda, Kur’ân’da olmadığı ya da Kur’ân’a uymadığı gerekçesiyle bazı hadisler reddedilebilecek, bu ise, Kur’ân’da her şeyin bulunmadığını, bazı hükümlerin Sünnetle teşrî kılındığını kabul eden geleneksel düşünce açısından kabul edilebilir bir durum olmayacaktır. Buraya kadar kısaca değindiğimiz meseleyi sebep-sonuç ilişkisi bağlamında şöyle gösterebiliriz:

    Böylesi bir sapmanın, çok erken dönemde yaşanmış olması dikkat çekicidir. Kitap-Sünnet arasında yukarıda sözü edildiği şekliyle bir ilişkinin oluşmasında, Yahudi kültürünün baş etkenlerden biri olduğuna dair öngörümüz, konuyla ilgili yapılacak müstakil çalışmalarla netlik kazanacaktır.

    Yukarıda sebep-sonuç ilişkisiyle göstermeye çalıştığımız Kitap-Sünnet algısının temellendirilmesi de bize göre çok sorunludur. Geleneksel Kitap-Sünnet algısının üç âyet üzerine bina edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Necm sûresinin 3. âyeti bu üç âyetten ilkidir. Sözü edilen âyete, gerek sûrenin gerek Kur’ân’ın iç bütünlüğü göz ardı edilerek, Sünnetin vahyî yönü bağlamında atıfta bulunulmakta, Muhammed (s.a.v.)’in her söz ve fiilinin vahyî bir yönü olduğu söylenmektedir. Oysa âyet, Mekkeliler’in Rasûlullah’ın vahiy alan bir nebî değil, kendi heva ve hevesinden konuşan biri olduğuna dair iddialarıyla alakalıdır.

    Geleneksel Kitap-Sünnet düşüncesinin temellendirilmesinde kendisine atıfta bulunulan ikinci âyet, Allah’a ve Rasûl’e itaati emreden Nisâ sûresinin 59. âyetidir. Aslında bu kısma Allah ve Rasûlü’ne iman etmenin, Rasûlü’ne tabi olup, onun verdiği hükümler hususunda başka bir yol kabul etmemenin gerektiğine dair tüm âyetler de girmektedir. Kur’ân’da geçen nebî ve rasûl kelimeleri arasındaki hayati fark görmezden gelinerek, Allah’a itaatin Kitabı’na; Rasûl’e itaatin ise Sünnetine itaat etmek olduğu düşünülmüştür. Oysa rasûl, olanı olduğu gibi tebliğ eden kişi olduğu için nebînin rasûl vasfıyla tebliğ ettiği şeyler zaten Kitab’ın âyetleridir. Bu yönüyle Kur’ân’da Rasûl’e itaatin emredildiği onca âyet olmasına rağmen Nebî’ye itaati emreden tek bir âyetin bulunmamasının; âyetlerdeki tüm uyarı ve kınamaların nebî vasfıyla ifade edilmesinin anlamı gelenekte gözden kaçırılmıştır.[1]

    Geleneksel Kitap-Sünnet düşüncesinin temellendirilmesinde, kendisine atıfta bulunulan üçüncü âyet, Nahl sûresinin 44. âyetidir. Âyet, Rasûlullah’ın Kur’ân’ı açıklama görevi olduğu, onun açıklamalarının da Sünnetle gerçekleştiği ön kabulüyle okunmuştur. Alışılageldiği gibi âyetin gerek kendi içinde gerek Kur’ân bütünlüğünde ele alınmamasının sonucu olarak, Rasûlullah’ın tebyin görevine dair zihinlerde oluşturulan yanlış algı bu âyetle delillendirilmeye çalışılmıştır. Oysa Nahl sûresinin 44. âyetinde, Rasûlullah’a indirilenin öncekilere indirilen kitaplarda da bulunduğu ve bu durumun, Muhammed (s.a.v.)’in nübüvveti hususunda Ehl-i Kitap için önemli bir gösterge olduğundan bahsedilmektedir. Özetle söylemek gerekirse, geleneksel Kitap-Sünnet algısı, Kur’ân bütünlüğü düşünülmeden, ezberden okunan yukarıdaki üç âyet üzerine bina edilmiştir. Bunu şöyle gösterebiliriz:

    Bildik Tekerleme: Sünnet Olmasaydı Namaz Nasıl Kılınırdı?

    Gelenekte, Kur’ân’ın bir takım hükümlerinin anlaşılmasının ancak Sünnetle mümkün olduğuna dair bazı örnekler verilir. Ancak bu konuda verilen örnekler içerisinde hiçbiri namaz örneğinin şöhretiyle yarışamaz. Sünnetin Kur’ân’ı açıklama (beyan) görevi olduğu, o olmadan Kur’ân’ın bir takım hükümlerinin anlaşılıp uygulanamayacağına dair her ifadeyi mutlaka “Sünnet olmasaydı nasıl namaz kılardık?” şeklindeki ezber cümle takip eder. Hatta Kur’ân-Sünnet ilişkisine dair hiçbir tartışma ve çalışma olmasın ki, “Sünnet olmasaydı namazı nasıl kılardık?” şeklindeki Kur’ân’î ve tarihi gerçeklerden uzak bu ezber cümle hatırlatılmamış olsun!

    Bu ezber cümlenin arka planında, kapkaranlık bir Mekke toplumu algısı yatar. Bu algının bir yansıması olarak, Kur’ân’ın indirildiği dönemde Araplar’ın, Kur’ân’da geçen “salât” lafzının içerdiği anlamlardan birinin de bugün bildiğimiz anlamda kıyamı, kıraati, rukusu ve secdesi olan bir ibadet olduğunu bilmedikleri iddia edilir.

    Fıkıh Usûlü Açısından

    İslam hukuk ilminin metodolojisi olduğu söylenen fıkıh usûlünde lafızlar açıklık ve kapalılık açısından taksime tabi tutulur. İşte bu taksimde “mücmel” lafız vardır ve bununla genel olarak “sözün sahibi tarafından bir açıklama yapılmadan kendisi ile kastedilen mananın anlaşılamadığı lafız” kastedilir.[2] Hanefîler, birden çok anlama gelen müşterek lafzı da mücmel olarak kabul etseler de mücmel ile asıl kastedilen; Şârî tarafından açıklanmadığı sürece anlamı bilinemeyen lafızdır. Usûl eserlerinde buna verilen en bilindik örnek “salât” lafzıdır. İddiaya göre bu lafız, “kıyam, kıraat, rukû, sücûd ve kuûddan müteşekkil ibadet anlamı açısından mücmeldir. Yani “salât” lafzının bu anlamda kullanımı Kur’ân’ın indiği dönemde Araplar tarafından bilinmiyordu. Bu kurguya göre, namaz kılma emri geldiğinde Rasûlullah’ın muhatapları, bu emrin nasıl yerine getirileceğini bilemiyorlardı; çünkü onlar, salât lafzından bugün bildiğimiz anlamda namaz kılmayı anlamıyorlardı. İddiaya göre, onlar için mücmel olan bu lafzı Rasûlullah onlara beyan etti, böylece mücmel olan bu lafız, müfesser yani açık, dolayısıyla uygulanabilir hale geldi.

    Bu kurguya göre, yazımızın başlığında da söylediğimiz gibi, Mekkeliler’in, namazın ne olduğunu bilmeyen (“salât”tan bihaber) peygamber torunları (ahfâd-ı peygamber) olduğu söylenmiş olmaktadır.

    Âyet ve Rivâyetler Açısından

    Oysa Kur’ân Mekke’yi bize, Son Nebî’ye risalet görevinin verildiği dönem de dahil olmak üzere bölgenin dînî, ticarî ve kültürel bir merkezi olarak tanıtmaktadır.[3] İnsanlar için ilk mabedin burada kurulduğunu bildiren Kur’ân,[4] İbrahim (a.s.)’ın, oğlu İsmail ile temelleri üzerine Kâbe’yi yeniden yükseltip,[5] itikafa çekilen, tavaf eden, kıyam, rukû ve secdesiyle namaz kılanlar için hazırladığından,[6] insanları hac yapmaları için çağırdığından[7] bahseder. Kur’ân tüm bunları İbrahim (a.s.)’ın zürriyeti olan Mekkeliler’e haber verir. Babaları İbrahim (a.s.)’ın müşrik olmadığını, doğrudan Allah’a kul olduğunu,[8] dolayısıyla onların da babaları İbrahim gibi olmalarını ister.[9]

    Kur’ân’da bildirildiği üzere, Mekkeliler’in atası İbrahim (a.s.) Allah’a, kendi gibi zürriyetinden de namaza devam edenlerin olması için dua eder.[10] Bir başka duasında da İbrahim (a.s.), kendisi gibi zürriyetinden de Allah’a teslim olanların bulunması için dua eder.[11] Kur’ân’da bu dualardan bahsedilmiş olması, İbrahim (a.s.)’ın zürriyeti olduğu bildirilen Mekkeliler içinde de namaz kılanlar olabileceğini akla getirmektedir. Nitekim Kur’ân’ın bazı âyetleri ve bir takım tarihi rivayetler bu tür kişilerden bahsetmektedir. Geleneğimizde “Hanifler” olarak adlandırılan ve rivayetlere bakılırsa, içinde bulundukları ortamdan hoşnut olmadıkları anlaşılan, müvahhid bir hayat sürme gayreti içinde olan bazı insanların din anlayışı ve yaşamına dair aktarılanlar, Mekke ve çevresinde namaz kılanların bulunduğunu göstermektedir. Sahîh-i Müslim’de geçen bir rivayete göre Ebû Zerr el-Gıfâri, Rasûlullah’la karşılaşmadan önce de namaz kıldığını söylemektedir.[12] Tarihi rivayetlere bakılırsa, namaz kılanların Ebû Zerr ile sınırlı olmadığı görülecektir. Mesela Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’in de Kâbe’ye yönelerek namaz kıldığından bahsedilir.[13]

    Meryem sûresinin başından itibaren Zekeriyya, Yahya, İsa, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Musa, Harun ve İdris (a.s.)’ın isimleri zikredildikten sonra 59. âyette, onların ardından gelen nesillerin namazı (salât lafzıyla) ya terk ederek ya da içini boşaltarak zayi ettikleri bildirilmektedir. Sonraki âyette de tevbe edip durumunu düzeltenler bundan istisna edilmektedir. Tevbe edip durumu düzeltme her dönem için düşünüleceğinden, doğruyu uygulama imkanı her dönem için mümkün olmalıdır. Bu, her dönemde namazı hakkıyla kılanların da var olduğunu gösterir. Çünkü namazı zayi edenlerden, tevbe edip durumunu düzeltmek isteyenler için örnek teşkil eden kişiler her dönemde olmalıdır. Gerçekten de Kur’ân’ın geneline bakıldığında, her dönemde doğru yolun temsilcisi olup başkalarına örnek olanların var olacağı anlaşılmaktadır. Mesela A’râf sûresinin 181. âyetinde her dönemde doğru yol üzere olanlar bulunacağı bildirilmekte, aynı surenin 159. âyetinde ise aynı ifadelerle bu durum Musa (a.s.) ümmeti örneği üzerinden teyid edilmek-tedir. Yine A’râf sûresinin 169. âyetinde, tıpkı Meryem sûresinin 59. âyetindeki ifadeler gibi İsrailoğulları’ndan bir neslin gelip Kitab’a varis oldukları, ancak Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları bildirildikten sonra 170. âyette Kitab’a sarılan ve namaz kılanların ecirlerinin zayi olmayacağı bildirilmektedir. Bu, Meryem sûresinin 60. âyetiyle örtüşmektedir. Yani Kitab’a sarılıp namazı kılanların var olduğunu göstermektedir.

    Mekkelilerin namaz kıldıklarına dair bazı rivayetlere yer veren müfessirler de vardır. Taberî bunlardan biridir. O, Kevser suresinin “ = O halde Rabbin için namaz kıl kurban kes” âyetiyle alakalı olarak, diğer rivayetlerin yanı sıra, namaz ve kurban ibadetini Allah için değil başkaları için yapan insanların bulunması sebebiyle Rasûlullah’a “sen namazı Allah için kıl kurbanı Allah için kes” dendiğine dair rivayet ve yorumları verir.[14] Aynı rivayet-leri aktaran müfessir Râzi, Ebû Müslim’den ayrıca şunu aktarır: “Âyette namazın nasıl kılınacağına dair açıklama olmaması, namazın nasıl kılındığının bilindiğini göstermektedir.”[15]

    Mekke döneminde inen Mâûn sûresinin 4. ve 5. âyetleri de Mekke’de namaz kılanların bulunduğunu göstermektedir. Namazlarında ciddiyet içinde olmadıkları için kınananlar, Mekke’de Rasûlullah’ın etrafındaki bir avuç müslüman olmasa gerektir. Kıldıkları namazdan dolayı bu sûrede kınananlar, yine Mekkî bazı âyetlerde ifade edildiği şekliyle namazlarında devamlılık ve ciddiyet gösteren kişiler mukabili olanlardır. Mesela Mâûn suresinde geçen ifadeleri Kur’ân’ın diğer âyetleriyle karşılaştırarak şöyle gösterebiliriz:

    فَوَيْلٌ لِلْمُصَلّ۪ينَۙ اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَۙ

    “Yazıklar olsun o namaz kılanlara! Onlar namazlarında gevşektirler.” (Mâ’ûn 107/4-5)

    اِلَّا الْمُصَلّ۪ينَۙ اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَٓائِمُونَۖ

    “…Namaz kılanlar hariç. Namazlarında de-vamlılık gösterenler.” (Me’âric 70/22-23)

    Yukarıda görüldüğü üzere, Mâûn sûresinin 4. âyetinde geçen “ لِلْمُصَلّ۪ينَۙ ” kelimesinin “namaz kılanlar” anlamına geldiğini, Me’âric suresinin 22. âyetinde aynı kelimenin bu anlamda geçiyor olmasından anlayabiliriz. Mâ’ûn sûresinin 5. âyetinin “اَلَّذ۪ينَ” ile başlayan âyeti gibi Me’âric sûresinin aynı kelimeyle başlayan 23. âyeti de öncesindeki âyetlerde namaz kılanların vasıflarından bahsetmektedir. Karşılıklı olarak okuduğumuz iki ayrı surenin âyetlerinde, biri yerilen diğeri övülen ama namaz kılan iki ayrı kesimden bahsedilmektedir. Namaz kılan kişide bulunması gereken vasfa dair ise şu âyetler dikkat çekicidir:

    اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ

    “…Namazlarında ciddiyet gösterenler.” (Mü’minûn 23/2)

    وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ 

    “…Namazlarında devamlılık gösterenler.” (Me’âric 70/34)

    وَهُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

    “Onlar namazlarında devamlıdırlar.” (En’âm 6/92)

    Öncesi olmayan bir din algısı, Kur’ân’ın anlaşılmasına olumsuz etki etmiştir. Mâûn suresinin sözü edilen âyetlerinin anlaşılmasında gösterilen tavır, bunun dikkat çekici bir örneğidir. Mekke’de indiği hususunda neredeyse bir ittifakın söz konusu olduğu bu sûrenin 4. ve 5. âyetlerinde geçen salât lafzı sebebiyle, sûrenin ilk üç âyetinin Mekke’de, sonraki âyetlerinin ise Medine’de indiği söylenebilmiştir.[16] Bu düşüncenin temelinde sûrede geçen “salât” lafzının, geleneksel Mekke algısıyla örtüşmüyor olması yatmaktadır. Benzer durum Mekkî sûrelerin bazı âyetlerinin, âyetlerde Ehl-i Kitab’a dair ifadelerin geçmesi sebebiyle Medenî diye istisna edilmesinde de görülmektedir.

    Öte yandan Kâbe ve çevresinin Mescid-i Haram olarak isimlendirilmesi de önemlidir. Mescid, secde edilen yer demektir. Bu tâbirin Mekkeliler tarafından da kullanıldığında şüphe yoktur. İlginçtir ki, o dönem Arapların salât lafzının, bugün bildiğimiz şekliyle ibadet anlamına geldiğini bilmediklerini iddia eden bazı usulcüler, secde ve rukû kelimelerinin Mekkelilerce ne anlama geldiğinin bilindiğini söylerler.[17] Bu düşünceye göre, Mekkelilerin belki de tarihte, bir şeyin parçalarını bilip tümünü bilmeyen tek topluluk olduğunu söyleyebiliriz! Kur’ân, namazı bazen namazın rükünlerini yani rukû ve secde kelimelerini zikrederek emretmektedir. Hac sûresinin 77. âyetinde müminlerden ruku ve secde etmeleri istenmekte, 78. âyette ise “salât” lafzıyla namaz kılmaları emredilmektedir.

    Kıblenin değiştirilmesi tahvilinden bahseden âyetler de konuyla ilgili çok önemli ipuçları vermektedir. Yahudilerin, kıblenin Kabe olarak değiştirilmesine sert tepki göstermiş olmaları, ancak namaz kılmaları düşünüldüğünde bir anlam taşıyacaktır. Medine’de namaz kılan kişilerin bulunması, Mekke’nin bundan habersiz olamayacağını gösterir.

    Ayrıca Kur’ân, söz konusu dönemde Mekkelilerin Kâbe ve çevresine saygı duyan, oranın hizmetkârlığını yapan, hac ve umre için Mekke’ye gelenlere hizmet götüren,[18] kurban kesen[19] kişiler olduğunu bildirmektedir. Söz konusu dönemde Mekke’nin hac ve umre mekanı olduğu ve bu ibadeti gerek Mekkelilerin gerek dışarıdan gelenlerin yaptığı hususunda ne Kur’ân ne hadisler ne de tarihi rivayetler açısından herhangi bir şüphe yoktur. Hac ve umre yapılan ve “Mescid-i Haram” olarak adlandırılan bir mekanda, namaz kılanların olmadığını dahası namazın ne olduğunun bilinmediğini iddia etmek, Kur’ân, hadis ve tarihi rivayetlere rağmen bir kurgunun ezbere tekrarlanmasından başka bir şey değildir.

    Muhammed (s.a.v.)’e risâlet görevinin verildiği dönemde Ehl-i Kitab içinde de namaz kılanlar olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Kur’ân, o dönemde bölgedeki varlığını bildiğimiz Ehl-i Kitab’a da kendilerine namazın kitaplarında emredildiğini hatırlatmaktadır.[20] Hatta Rasûlullah’ın davetine hemen olumlu cevap veren bazı Ehl-i Kitap kişilerin “Müslüman” olarak nitelenmesi,[21] namaz ve zekat gibi ibadetleri yerine getiren insanların o dönemde varlığını, dolayısıyla Mekkeliler’in bu konuda hiçbir şey bilmediklerinin düşünülemeyeceğini gösterir.

    “Salât” kelimesinin Aramice ya da İbranice’den Arapça’ya geçen bir kelime olduğu tartışılmıştır. Gerek telaffuz (salât, salûsa, selûta) gerek anlam (dua, ibadet) bakımından taşıdıkları ortaklık bu tartışmaların sebebini oluşturmaktadır.[22] Hac sûresinin 40. âyetinde geçen “salavât” kelimesinin, Yahudilerin ibadet yeri anlamında kullanılmış olması, kelimenin telaffuz ve anlam bakımından yukarıda sözü edilen dillerde yani Sami dil ailesinin ortak kelimelerinden biri olduğunun göstergesi olabilir. Yunus sûresinin 87. âyetinde Musa ve Harun’a, kavimleri için şehirde, içinde kıbleleri olan evler edinmeleri ve namaz kılmaları emredilmektedir. Bunlar Yahudilerdeki “salavat” ifadesinin mescidler anlamında kullanılmasının kökenine dair bir ipucu olabilir. Benzer durum, çok daha öncesinde, İbrahim (a.s.)’ın ibadet yerlerinin “musallâ” yani namazgâh edinilmesini emreden Bakara sûresinin 125. âyetinde de görülmektedir. Demek buralar, İbrahim (a.s.) zamanında da “musallâ” olarak kullanılmaktaydı ve bu ifade, İbrahim’in zürriyeti Mekkeli müşrikler için duyulmamış bir kelime olamazdı. Yani kelimenin, rukûsu ve secdesiyle, bildiğimiz ibadet anlamı yaygın bir kullanıma sahipti. Bu durum dahi “salât” kelimesinin Arapça’yı da aşan bir kullanıma sahip olduğu anlamına gelir ki bu da Araplar’ın “salât” lafzının anlamına dair bir cehalet taşıdıkları iddiasını geçersiz kılar.

    Sonuç

    Kur’ân, temelleri üzerine Kâbe’yi yükselttikten sonra İbrahim ve İsmail (a.s.)’ın Mekke’de yaptıkları bir duadan bahseder. İbrahim ve İsmail (a.s.), Allah’tan, kendi zürriyetleri içinden bir rasul göndermesini isterler.[23] Yine Kur’ân’ın bildirdiğine göre bu dua kabul edilir ve Muhammed (s.a.v.) Mekkeli’lere nebî olarak gönderilir.[24] Rasûlullah’ın, “ben İbrahim’in duası, İsa’nın müjdesiyim” dediği rivâyet edilir.[25]

    Kur’ân’da bildirildiği üzere, benzer bir duada İbrahim (a.s.) Allah’tan, kendi gibi zürriyetinden de namaza devam edenlerin olmasını ister.[26] Bir
    başka duasında da kendisi gibi zürriyetinden de Allah’a teslim olanların bulunmasını ister Rabbinden.[27] Kur’ân’da bu dualardan bahsedilmiş olması, bunların da kabul edildiğini dolayısıyla İbrahim (a.s.)’ın zürriyeti olduğu bildirilen Mekkeliler içinde namaz kılanların bulunacağını göstermektedir.

    Nitekim gerek âyetler, gerek konuyla ilgili rivayetler, Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet verildiğinde Mekke’de namaz kılanların, en azından namazın ne olduğunu bilenlerin bulunduğunu göstermektedir.

    Bu durumda, Kitap-Sünnet ilişkisi bağlamında neredeyse tekerleme haline gelen “Sünnet olmasaydı, namaz nasıl kılınırdı? cümlesinin hiçbir ilmi tarafı bulunmamaktadır. Mekkeliler, Kur’ân’ın “salât” lafzıyla ifade ettiği namazın ne olduğunu biliyorlardı. Kur’ân, zaten bilinen namazın kılınmasını emretti, onun tüm detaylarına da kendine özgü usulüyle değindi. Cebrail’in Mekke’de Rasûlullah’a iki gün art arda imamlık yapması yeni bir bilgi aktarımı değil olanı/olması gerekeni göstermesidir. Kaldı ki bu meşhur rivayetin sonunda Cebrail’in “bu, senin ve senden öncekilerin namaz vakitleridir”[28] şeklindeki sözü de bunu göstermektedir.


    [1] Kaynakla ilgili kapsamlı bir araştırma için bkz. Zeki BAYRAKTAR, Kur’an ve Sünnet, İstanbul, 2013.
    [2] Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), Usûl’s-Serahsî, İstanbul, 1984, I, 168; Buhârî, Keşfü’l-esrâr, I,144 vd.; Zekiyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esasları, trc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara, 1990, s. 329.
    [3] En’âm 6/92; Şûrâ 42/7.
    [4] Âl-i İmrân 3/96.
    [5] Bakara 2/127.
    [6] Bakara 2/125; Hacc 22/26
    [7] Hacc 22/27.
    [8] Âl-i İmrân 3/67.
    [9] Âl-i İmrân 3/95.
    [10] İbrahim 14/40.
    [11] Bakara 2/128.
    [12] Ebu’l-Huseyn Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Neysâbûrî (ö. 261/875), Sahîh-u Müslim, Beyrut, trs., IV, 1920.
    [13] Muhammed Âbid el-Câbirî, Kur’ân’a Giriş, İstanbul, 2011, s. 57.
    [14] Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö. 310/923), Câmi’u’l-Beyân, Beyrut, 1992, XII, 723.
    [15] Ebû Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer Fahreddin erRâzî, (ö. 606/1209), et-Tefsîru’l-Kebîr, Beyrut, 1999, XI, 317.
    [16] Konu ile ilgili rivayetler için bkz. Mesut Okumuş, Semantik ve Analitik Açıdan Kur’an’da “Salât” Kavramı, Çorum İlahi yat Fakültesi Dergisi, 2004/2, c. III, sayı:6, s. 1-30.
    [17] Serahsî, Usûl, I, 128.
    [18] Tevbe 9/19.
    [19] En’âm 6/136 vd.
    [20] Bakara 2/43, 83, 110; Mâide 5/12.
    [21] Kasas 28/51-53.
    [22] Konuyla ilgili bir çalışma için bkz. Mesut Okumuş, Seman tik ve Analitik Açıdan Kur’an’da “Salât” Kavramı, Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2004/2, c. III, sayı:6, s. 1-30.
    [23] Bakara 2/129.
    [24] Bakara 2/151.
    [25] Ebû Abdillah Muhammed b. Abdillah el-Hâkim enNeysâbûrî (ö. 405/1014) el-Müstedrek ‘ale’s-Sahîhayn, Beyrut, 1990, II, 453. Ebû Hâtim Muhammed b. Hıbbân b. Ahmed et-Temîmî İbn Hıbbân (ö. 354/965), Sahîhu İbn Hıbbân, Beyrut, 1993, XIV, 312. Yukarıdaki ifadenin yanı sıra bazı rivâyetlerde “ben Allah katında nebîlerin so nuncusu olarak yazıldım. Oysa Âdem henüz kendi balçığında bulunuyordu” şeklinde ifadeler de yer almaktadır. Muhammed (s.a.v.)’in İbrahim (a.s.)’ın duası, İsa (a.s.)’ın müjdesi olduğuna dair ifadeler Kur’ân’la örtüşmekle bir likte bu son ifadenin örtüşmediğini düşündüğümüz için bu ifadenin sonradan eklenmiş olma ihtimalinin yüksek ol duğunu söylemeliyiz. Benzer rivayetler ve değerlendirme için bkz. Harun Ünal, Uydurma Hadisler, İstanbul, 2007, III, 49 vd.
    [26] İbrahim 14/40.
    [27] Bakara 2/128.
    [28] Tirmizî, Mevâkît, 1.