Yazar: Erdem Uygan

  • Yılların Eskitemediği Müşrik Söylem “Atalarımız Öyle Diyor!…” / Dr. Fatih Orum

    Yılların Eskitemediği Müşrik Söylem “Atalarımız Öyle Diyor!…” / Dr. Fatih Orum

    Keyif Verici Ama Hatalı Bir Akıl Yürütme! Felsefeciler ve mantıkçılar, otoriteye ya da geçmişe atıfta bulunarak bir düşüncenin ispatı ya da reddini bir mantık hatası yani yanlış akıl yürütme olduğunu[1] söylüyor olsalar da, Kur’ân kültüründen uzak zihinler için “bu kadar kişi yanılıyor da, sen mi doğru söylüyorsun?!” türünden bir söylem çok etkileyici olsa gerek! Düşünsenize bir kere, asırlar boyunca, onca âlim yanlış yapacak, bildiğiniz, tanıdığınız, her gün onlarca hatasına şahit olduğunuz ve hatta belki de hiç hoşlanmadığınız biri doğruyu bulmuş olacak. Olabilir mi böyle bir şey? Kabul etmeliyiz ki bu soruya “olamaz” demek hem çok rahatlatıcı, hem de huzur verici. Üstelik buna “olamaz” diyenler bu tavırlarıyla hem geçmişlerine vefa göstermenin iç huzurunu hem de sırtlarını çoğunluğa dayamanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor olmalılar. Bu söylemi yönelttikleri kimselere karşı elde ettikleri sözde zaferin verdiği haz da cabası.

    İşin Aslı Öyle Değil!

    Ama işin aslı hiç de öyle değil. Kur’ân, sorgulamadan, herhangi bir şüphe duymadan sırtını geleneğe ve sayısal çoğunluğa dayayanların keyfini kaçıracak bir ihtimalden söz ediyor ve şöyle diyor:

    “Peki, ya ataları herhangi bir konuda aklını çalıştırmamış ve doğruyu bulamamışlarsa?!” (Bakara 2/170)

    Özrü Kabahatinden Büyük!

    Geleneğin tamamı yanlış olmayabilir; içinde pek çok doğruyu barındırabilir. Ama herhangi bir konuda tutulan yanlış bir yol insanın başına dünya ve Ahirette telafi edilemez işler açabilir. Telafi edilememesi onun sadece yanlış olmasından değil, izah edilemez olmasındandır. Çünkü “bunu atalarımdan böyle gördüm” şeklindeki bir izahın mazeret kabul edilebileceğine dair Kur’ân’da herhangi bir şeye rastlamış değiliz. Dolayısıyla herhangi bir yanlıştan dolayı hesaba çekilecek kişinin böylesi bir mazeret beyanı “özrü kabahatinden büyük” türünden olacaktır. Allah Teâlâ, Ahirette şirk konusunda hesaba çekilirken, “bilmiyorduk” ya da “atalarımızı takip ettik” türünden bir beyanın kabul edilmeyeceğini A’râf sûresinin 172. ve 173. âyetlerinde bildirmiştir. Aynı mazeretin Kitab’ın açıkladığı hususlarda mesela ibadetler ya da günlük hayata dair yaptığımız yanlışlar konusunda da kabul edilmeyeceğini, Kitap’tan sorumlu tutulacağımızı bildiren Zuhruf sûresinin 43. ve 44. âyetleri ortaya koymaktadır. Söz konusu âyetlerin meali şöyledir:

    “Sana vahyolunana sımsıkı tutun! Hiç kuşku yok, sen doğru yol üzeresin. Sana vahyolunan, hem senin ve hem de kavmin için bir hatırlatmadır. Bundan sorguya çekileceksiniz.”

    İnsanlar, onunla hükmetsin diye kitabın indirildiğini bildiren pek çok âyet de bunu teyit etmektedir.[2]

    Kur’ân İncil’e ve Tevrat’a Atıfta Bulunmuş ama Geleneği Reddetmiştir

    Kur’ân, kendisinden altı asır önce gelen İncil’e; İncil’den çok daha önce inen Tevrat’a atıfta bulunmuş ama bu kitaplar çerçevesinde oluşturulan birikim ve gelenekten söz etmemiş aksine Kitaba aykırı olanı reddetmiştir. Kur’ân, Yakub (a.s.)’ın haram kıldıkları dışında kendilerine ceza olarak herhangi bir şeyin haram kılınmadığını iddia eden Yahudilerin bu konudaki geleneksel söylemlerini reddetmiş ve “Getirin Tevrat’ı da okuyun; eğer iddianızda haklıysanız” demiştir.[3]

    Yine Kur’ân, geçici bir bedel karşılığı, “bu Allah katındandır” diyerek elleriyle kitap yazanların “Ateş bizi yaksa yaksa, birkaç gün yakar” iddialarını reddederken esasında bu konuda oluşmuş geleneği reddetmiştir.[4] Çünkü Yüce Allah bu söylemi dillendirenlere şunu sormaktadır:

    “De ki: ‘Siz Allah katından söz mü aldınız? Öyleyse Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemediğiniz bir şeyi mi uyduruyorsunuz?’” (Bakara 2/80)

    Bir başka âyette aynı kişilerin esasında yapmış oldukları şey şöyle ifade edilmektedir:

    “… Diyorlar ki: ‘O ateş bizi yaksa yaksa, birkaç gün yakar’. Uydura geldikleri şeyler, onları dinleri konusunda iyice yanıltmıştır.” (Âl-i İmrân 3/24)

    Kur’ân ne sayısal çoğunluğa ne de tümden geleneğe karşıdır. Doğru yolda olan sayısal çoğunluk bir güçtür. Doğruyu aktaran ve ona yönelten gelenek de makbuldür. Kur’ân tüm nebilerin üzerinde yürüdüğü yolu doğru sayar ve Rasûlullah’a hedef olarak onu gösterir. İlgili âyet şöyledir:

    “Bunlar Allah’ın yola gelmiş saydığı kimselerdir; sen de onların yoluna gir.” (En’âm 6/90)

    Yukarıdaki âyette hedef olarak gösterilen yol, Allah’ın indirdikleridir. O halde, takip edilmesi gereken bir gelenekten söz edilecekse, o gelenek Allah’ın indirdiklerinin üzerine bina edilmiş olmalıdır. Nisâ sûresinin 115. âyetinde de, müminlerin yolu dışında bir yola tabi olanlar tehdit edilmektedir. Âyet şöyledir:

    “Doğru yol kendisi için apaçık belli olduktan sonra kim bu Elçiden ayrılır ve müminlerin yolundan başka yolu girerse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü hale gelmedir o!”

    Âyette geçen “müminlerin yolu” ifadesi ile kastedilenin, Kur’ân bütünlüğü içerisinde ele alındığında, Allah’ın yolu olduğu görülür. Ne gariptir ki, bu âyet gelenekte icmâın yani bir nevi siyaset güdümlü geleneğin delili olarak ele alınır.

    Bu durumda Kur’ân’ın şüpheyle yaklaşılmasını tavsiye ettiği gelenek Allah’ın indirdikleriyle çelişen gelenektir. Şu âyeti bu gözle okumaya çalışalım:

    “Onlara, ‘Allah ne indirmişse ona uyun’ dense, ‘Hayır! Biz atalarımızın yoluna uyarız’ derler. Peki, ya ataları herhangi bir konuda aklını çalıştırmamış ve doğruyu bulamamışlarsa?!” (Bakara 2/170)

    Kavramadığı Sese Karşılık Öten Karga Misali

    Yukarıdaki âyette, atalarından tevarüs eden geleneği Allah’ın indirdiklerine tercih edenlerden söz edilmektedir. Bu, gerçeği görmezden gelmek, umursamaz bir tavır takınmaktır. Bu tavrı gösterenler, yani “Allah ne diyor ona bir baksana” diyene, “ilgilenmiyorum, atalarım gerekeni söylemişlerdir” diyenler, esasında durumun ciddiyetini dahi anlamaktan uzak kişilerdir. Onun için âyetin devamında bu kimseler şöyle tasvir edilmektedir:

    “Görmezlikten gelen bu kişiler, kavramadığı sese karşılık öten karga gibidirler; duydukları sadece bağırma ve çağırmadır. Sağır, dilsiz ve kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar.” (Bakara 2/171)

    Din Kabul Ettiği Gelenek Uğruna Rasûle Karşı Çıkan Bir Dindar!

    Âyet oldukça açıktır. Kendisine âyet okunduğunda “ben atalarımdan duyduğumu yaparım” diyenler kavramadığı sese karşılık öten karga gibidir. Çünkü bu kişiler kendilerine okunan âyeti anlayıp kavrayamamaktadırlar. Bu hâl üzere geleneğe sarılan, yani geleneği bir nevi din sayan kişiler dindar olduklarını sanıp Allah’a şirk koşan, dolayısıyla da kafirlik eden kişilerdir. Onların din dediği, Allah’ın dini değil menfaatlerinin gereği olan dindir. Dolayısıyla bu tavrı gösterenler rasulleri de kabul etmezler. Düşünsenize bir kere, din kabul ettiği gelenek uğruna rasûle karşı çıkan bir dindar! Şu âyet bu tür kişilerden bahsetmektedir:

    “Onlara Allah’ın indirdiğine ve Elçisi’ne gelin dense; ”Atalarımızda gördüğümüz bize yeter” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğruyu bulamamışlarsa?” (Mâide 5/104)

    Daha Önce Duyulmamış Olma Mazereti

    Daha önce duyulmamış olmaması da gerçeğin reddini gerektirmez. Buna rağmen bu söylem de müşriklerin ezber cümlelerindendir. Rasullere ve onların tebliğ ettiklerine karşı bunu da kullanmışlardır. İlgili âyet şöyledir:

    “Tüm ilahları tek ilaha indirgiyor öyle mi?! Şaşılacak şey doğrusu! Önderleri öne çıkıp şöyle dedi: ‘Devam edin, ilahlarınıza sahip çıkın! Şu an yapılması gereken şey bu! Hiç böyle bir şey duymadık. Temelsiz şeyler bunlar.” (Sâd 38/5 vd.)

    Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda “bana âyet okuma” diye tepki gösterenler ya da Kur’ân’a dönüş hareketini “Kur’ân Müslümanlığı sapıklığı” olarak nitelendirenler de esasında tıpkı yukarıdaki âyette olduğu gibi, yandaşlarına ‘Devam edin, ilahlarınıza sahip çıkın! Şu an yapılması gereken şey bu!” diyor ve Kur’ân’ın ifadesiyle binlerce yıl önceki atalarının kalbiyle hissedip ağızlarıyla konuşmuş oluyorlar. İlgili âyet şöyledir:

    “Kendini bilmezler derler ki: ‘Allah bizimle de konuşsa yahut bize de bir âyet gelse ya!’ Onlardan öncekiler de bu ağzı kullanmıştı. Kalpleri birbirine benzemektedir. İkna olmak isteyenler için âyetleri açık açık göstermişizdir.” (Bakara 2/118)

    Bir şeyin daha önce duyulmamış olması reddi gerektirseydi, tarih boyunca insanların tüm nebi ve rasullere gösterdikleri tepkiyi haklı saymak gerekirdi. Hangi yenilik ve hangi icat insanlar tarafından, daha önce bilinmedik ve duyulmadık olması sebebiyle reddedilebilir ki! İnsanlığın hizmetine sunulan ve daha önce bilinmeyen bir şeyi bu gerekçeyle reddetmek ahmaklık olurken aynı gerekçeyle geleneği savunmak dindarlık sayılabilir mi?

    Peki, daha önce duyulmadık ve bilinmedik olan şeyler dünyevi hayatta merak uyandırıp sevinçle karşılanırken, dini hayatta niçin tepkiyle karşılanmaktadır? Acaba bunun sebebi günlük hayattaki yeniliklerin konforu arttırırken dini gerçeklerin bazıları için konforu azaltması olabilir mi? Mekkeli müşriklerin ağzından aktarılan şu ifadeler bunu doğruluyor gibi:

    “Dediler: ‘Eğer biz seninle birlikte doğru yolu tutacak olursak, yerimizden, yurdumuzdan oluruz.’ Biz onları kendi katımızdan azıklansınlar diye, her türlü ürünlerin her yandan gelip yığılacağı korkusuz, kutlu bir çevrede yerleştirmedik mi? Ancak, onların pek çoğu bunu bilmezler.” (Kasas 28/57)

    Allah’ın indirdiği dinden kimse menfaat sağlayamayacağından insanlar bunu gerçekleştirmek için dini kendileri dizayn ederler. Din, karşılıklı menfaat kurumu haline getirilir. Bu şebekenin içine giren herkes nemalanır. Dışarıda kalanlara cephe alınır, “siz de bizden olun, kazanın” mesajı verilir. Bu durum İbrahim (a.s.)’ın dilinden şöyle ifade edilir:

    “İbrahim dedi ki: “Sizin bu putlara tutunmanız sadece aranızda kaynaşmaya vesile olsun diyedir. Kıyamet günü biriniz diğerini görmek istemeyecek, her biriniz diğerini dışlayacaktır. Sığınacağınız yer o ateştir. Size yardım eden de olmayacaktır.” (Ankebut 29/25)

    Geleneğe Sarılmak Kafirliğin Bir Başka Şeklidir!

    İnsanların oluşturduğu dinin en tehlikeli düşmanı gerçek din olunca, oluşturulan dinin dindarları, Allah’ın dininin dindarlarını kafir ilan ederler. Bunların, kendilerine âyet okunduğunda gelenekten bahsetmelerinin sebebi budur. Ama esasında bu, Allah’ın indirdiğini görmezden gelmenin bir başka yoludur.

    Âyet okuyanlara karşı sürekli hatırlatılan, “geleneği atlayarak Kur’ân’a gidilemez”, “birikim dikkate alınmadan Kur’ân’dan hüküm çıkarmak usulsüzlük, dahası Kitab’ı istismar etmektir”, “dini metne indirgememek gerekir”, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bu gibi fitnelere karşı uyanık olmak gerekir” gibi uyarıların temelinde, oluşturulan sistemi koruma amacı vardır. Musa ve Harun (a.s.)’a gösterilen şu tavır bunu açıkça ortaya koymaktadır:

    “Dediler ki, ‘atalarımızdan görüp bildiğimiz yoldan bizi çevirmek için mi geldin? Bu yerin büyüğü ikiniz olacaksınız öyle mi? Biz ikinize de inanmıyoruz.’” (Yunus 10/78)

    Ebû Leheb’in, Ukaz panayırında Rasûlullah’ı takip ederek, “Ey İnsanlar! Bu adam azmış. Dikkat edin de atalarınızın dininden uzaklaştırarak sizi de azdırmasın.”[5] şeklindeki uyarısının temelinde de aynı endişe olmalıdır.

    Önemli Bir Husus! Bu arada çok önemli bir hususa okuyucularımızın dikkatini çekmek isteriz. Ümmet içinde en kabul edilemez, en uç ve Kur’ân’a taban tabana zıt fikir ve akımların, kendilerini Kur’ân’cı olarak tanıttıkları, söyledikleri her söz için bir âyete atıfta bulundukları, kendileri dışındakileri de Kur’an’a karşı ilgisiz davranmakla suçladıkları dikkatinizi çekmiştir. Biz bunların da bilinçli ve organize olduğunu düşünmekteyiz. Çünkü şeytanın askerlerinin, Allah’ın dinine vurulabilecek en kalıcı darbenin Allah’ın kitabından geçtiğini bilmiyor olmaları düşünülemez. Bunların amaçları, insanlarda, “Kur’ân’dan hareket ederseniz bu duruma düşersiniz” algısını oluşturmaktır. Nitekim pek çok insan kendilerine Allah’ın âyetleri hatırlatıldığında, insanlara, yukarıda sözünü ettiğimiz grupları hatırlatıp “bak sadece Kur’ân demek insanı ne hale düşürüyor” demekte ve bu oyuna gelmektedirler.

    Gelenek Bazen de En Büyük Ahlaksızlıklara Maske Yapılır

    Gelenek bazen de en büyük ahlaksızlıklara maske yapılır. Hiçbir ahlaksızlık Allah’ın kitabıyla temellendirilemeyeceği için bu gibi durumlarda geleneğe atıfta bulunulur. Günümüzde pek çok faizli işlemin meşru olduğunu söyleyenler bu yola başvururlar. Allah’ın âyetlerini hatırlattığı için İstanbul’dan sürülen İmam Birgivî’ye değil, iktidarın yanında olmayı tercih edenlere atıfta bulunurlar. İlgili âyet şöyledir:

    “Bir edepsizlik yaptılar mı ‘atalarımızdan böyle gördük. Allah bizden böyle istemiştir’ derler. De ki: ‘Allah edepsizlik istemez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?’” (A’raf 6/28)

    Oluşturulan dinde gelenek öylesine kutsanır ki, belli bir aşamadan sonra Kitap da Sünnet de geleneğe kurban edilir. Apaçık gerçekler, gelenek adına gizlenir. Hatta bir yanlıştan dönmek için, “gelenek yanlışmış” dememek amacıyla, “bu, Kitap ve Sünnete göre doğru değilmiş” yerine, “artık bunu devam ettirmemek gerekir” gibi ifadeler kullanılır yahut aynı amaçla yine geçmişten bazılarının muhalif görüşlerine atıfta bulunulur.

    İbret Verici İki Örnek!

    Küçüklerin evlendirilmesine dair tarihi ve güncel tartışmalarda takınılan tavır bunun sayısız örneklerinden biridir. 1917 Osmanlı Aile Kararnamesi, küçüklerin evlendirilemeyeceğini hükme bağlarken, bunu Kitap ve Sünnetle temellendirmek yerine, bu konuda muhalif ses olarak bilinen İbn Şübrüme ve Ebû Bekir el-As’amm’ın görüşlerine atıfta bulunmayı ve bu tür evliliklerin toplumda yol açtığı bazı olumsuzluklardan bahsetmeyi tercih etmiştir.[6]

    Benzer durum günümüzde de devam etmektedir. 20.08.2014  tarihinde Din İşleri Yüksek Kurulu’na sorduğum “dinimize göre henüz büluğa ermemiş bir çocuk evlendirilebilir mi? Böyle bir nikah kıyıldıysa geçerli olur mu?” şeklindeki soruma, 21.08.2014 tarihinde verilen cevap aynen şöyledir: “İslam fıkıh bilginlerinden İbn Şübrüme ve Ebubekir el Asam küçük yaşta kıyılan nikahların geçerli olmayacağını ifade etmişlerdir. Ayrıca Osmanlı hukuk-ı aile kararnamesine göre de evlenenlerin reşid olmaması durumunda nikah kıyanların sorumlu olacağı hükme bağlanmıştır.”  

    Daha birkaç ay önce, teravih namazına dair tartışmalarda, dinde şâz görüşlerin yerinin olmadığını söyleyenler, gerektiğinde şâz görüşlere sarılmakta herhangi bir sakınca görmemektedirler.

    Gelenekte küçüklerin evlendirilmesinin geçerli olduğu hususunda neredeyse tam bir ittifak vardır. Günümüzde de devam ettirilen bu uygulamanın Kitap ve Sünnete göre kabul edilemez olduğunu ortaya koymak yerine, fıtrata aykırı bu durumun doğru olmadığını yine gelenek içindeki bazı muhalif görüşlere dayandırmaya çalışmak ya da “günün ruhuna uymuyor”, “psikolojik ve sosyolojik mahzurları görülüyor” gibi ifadelerle durumu kurtarmaya çalışmak, geleneğin belli bir aşamadan sonra nasıl Kitap ve Sünnetin önüne geçtiğini göstermektedir.

    İşi Kitabına Uydurmak!

    Yanlış bir yola girenler, belli bir süre sonra isteseler de dönemezler. Girdikleri yolun doğru yol olduğuna inanmak isterler. Yanlışları düzeltmek yerine başka yanlışlara tutunurlar. Meşhur hikâyeyi bilirsiniz;

    Bir baba, çocuğuna nüfus kağıdı almak için, tutar elinden çocuğun, düşer nüfus müdürlüğünün yoluna. Karşılaştığı ilk memura, “Efendim, nüfus kağıdı için gelmiştik de” diyen baba bir başka memura, oradan bir başkasına yönlendirilir ve nihayet kendini masasının üzerinde dağ gibi birikmiş dosyaların arasında zorlukla seçilen bir memurun karşısında bulur. Dosyaların arasında kaybolmuş memurun dikkatini öksürüğüyle çeken baba, gözlüğü üzerinden bir bakış atıp “ne istiyorsunuz” diyen memura elindeki kağıdı uzatır. Uzun süren sessizlik memurun “hah tamam buldum” demesiyle bozulur ve memurla baba arasında şu konuşma başlar.

    – Adın Reşit mi?
    – Evet.
    – Doğum tarihin 1938 mi?
    – Evet.
    – 1954’te Hacer’le evlenmiş misin mi?
    – Evet
    – Bundan bir oğlun olmuş mu?
    – Evet.
    – Adı Yaşar mı?
    – Yaşar Evet. Ellerinizden öper efendim. Nüfus kağıdı yok da. Nüfus kağıdı almaya geldik.
    – Bak hele ağa, sen kime nüfus kağıdı alıyorsun?
    – Oğlum Yaşar’a
    – Allah Allah, Allah Allaah… Hiç ölüye nüfus kağıdı çıkar mı? Senin oğlun çoktan ölmüş.
    – Ne diyorsunuz efendim! İşte burada, sapasağlam yanımda duruyor. (Bu arada çocuk “baba! ben ölmüşüm” diye ağlamaya başlayınca babası da “yok oğlum ağlama, bunlar ne bilsin sen ölü müsün diri misin” diyerek çocuğu sakinleştirir. Memur şöyle devam eder:)
    – Bi dakka kardeşim bidakka. Emin olmak için kayıtlara yeniden bakalım.
    – Tamam
    – Eeee. Adın Reşit mi?
    – Eveet. – Baba adı Mehmet mi?
    – Evet.
    – 1938 de doğmuş musun?
    – Evet.
    – 1954’te Hacer’le evlenmiş misin mi?
    – Evet.
    – Bundan bi oğlun olmuş mu?
    – Evet.
    – Adı Yaşar mı?
    – Evet.
    – E kardeşim, buraya kadar defterin yazdığına inanıyorsun da oğlun Yaşar’ın öldüğü mü yanlış oluyor!?
    – Efendim, biz bu çocuğu okula kaydettireceğiz, nüfus cüzdanı lazım, biz onun için geldik hepsi bu. (Bu arada memur önündeki tozlu defterleri incelemeye devam eder ve şöyle der:)
    – Heeeee. Tamam, tamam, anlaşıldı.
    – Heh. Anlaşılmayacak ne var sanki, tabi.
    – Tamam tamam, anlaşıldı.
    – Ne anlaşıldı? Sakın bir yanlış anlaşılma filan olmasın efendim?
    – Senin oğlun Yaşar 1930’da doğmuş. Demek kiii, yirmi yaşındayken Kore’de şehit düşmüş.
    – 1930’da!
    – Evet.
    – Ama… Ben ne zaman doğmuşum? – Sen de 1938’de doğmuşsun.
    – Memur Bey! Yani ben oğlumdan sonra mı doğmuşum? Öyle mi diyorsun?
    – Kardeşim, ben demiyorum, kayıtlar diyor. Ben defterin yalancısıyım. (Baba ile memur arasındaki tartışmayı duyan müdür “ne oluyor burada?” diyerek gelir ve memur “arzediyim efendim” diyerek başlar anlatmaya)
    – Ben burada kendilerine anlatıyorum ama bir türlü anlamıyor. Oğluna nüfus kağıdı çıkartmak istiyor. Fakat maalesef çocuk ölü müdürüm. (Memur, babaya söylediklerini müdürle de paylaştıktan sonra müdürle baba arasında konuşma başlar)
    – Ama müdür bey! İşte karşınızda sapasağlam duruyor benim oğlum. Müdür bey! Sizin defterde bir yanlışlık olmasın!
    – Defterde yanlışlık olmaz! Olsa olsa sende bir yanlışlık olur. Ama şöyle de olabilir…
    – Kurbanın olayım, ocağına düştüm, evet ne olabilir? Söyle!
    – Bak şimdi, sen dul bir kadın almışsın, o kadının senden önceki kocasından bir oğlu var. Adı da Yaşar. İşte o zaman, Yaşar senden büyük olabilir. Evet Senin üvey oğlun Yaşar senden büyük olabilir. Ama defterdeki kayıtlarda sen Yaşar’ın babası gözüküyorsun. (Bu arada memur müdüre yaklaşır ve “iyi çıktınız işin içinden müdürüm, iş olsa olsa böyle olabilir” der ve baba ile müdür arasındaki konuşma şöyle devam eder:)
    – Pekiii, bizim Hacer ne zaman yapmış bu işi?
    – Bakalım kayıtlarda o da var. Buyurun. Defter yalan söylemez. Buyurun bakın, Bekir kızı Hacer, doğum 1948.
    – İyi de, 1948, yani Hacer, doğmadan onsekiz yıl evvel Yaşarı doğurmuş öyle mi?
    – İşte orda bir yanlışlık var. Ama defterdeki kayıtta yanlışlık olmaz. Ancak şöyle olabilir.
    – Nasıl?
    – Hacer senden önce evlenmiş, evlendiği adam kendisinden büyükmüş. Evlendiği adamın ilk eşinden Yaşar meydana gelmiş.
    – Yaşarın annesi Hacer görünüyor amma!?
    – İşte o zaman, Yaşar Hacer’den 18 yaş, senden de sekiz yaş büyük olur.
    – Yani şimdi ikiniz de elbirliğiyle bizi bu deftere uydurmaya çalışıyorsunuz öyle mi?
    – Her şey apaçık ortada. Anlamayacak bir şey yok. Gidin hadi.[7]

    Günümüzde de, geleneğin yanlışlarına sahip çıkmak ve işi kitabına uydurmak için atılan taklaların hikayedeki memur ve müdürün yaptıklarından hiçbir farkı yoktur.

    Ebû Hanîfe ve İmam Şâfi’î Mezarlarından Kalkıp Gelseler…

    Kur’ân son nebinin Muhammed aleyhisselam olduğunu bildirmektedir.8 İnsanlık ondan sonra ne bir nebi ne de bir kitap beklemelidir. Ancak şayet durum böyle olmasaydı ve Kur’ân bizlere bir nebiyi müjdelemiş olsaydı, o nebi geldiğinde ellerinde Kur’ân olmasına rağmen o nebiye, “Biz bindörtyüz yıldır bize intikal edenleri bırakıp sana mı tabi olacağız” diyenler hiç şüphesiz olacaktı aramızda.

    O nebi Ehl-i Kur’ân’a, “Kur’ân’a tabi olun” dediğinde, “bin yıllık birikim ve gelenek atlanarak kitaba gidilmez, din metne indirgenemez” diyerek karşı çıkanlar da olacaktı.

    Aklını kullanamayanlar için gerçek, sayısal güç, otorite ve bu dünyadır. Onlar için gerçek, sadece gerçek olduğu sürece herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Gerçeği dillendiren Allah ve rasulü olsa dahi bu değişmeyecektir. Bu kişiler için, göklerin kapısı açılsa da gerçeği görseler, değişen bir şey olmayacaktır. İlgili âyet şöyledir:

    “Üzerlerine gökten bir kapı açsak, onlar da oradan yukarı çıksalar, Mutlaka şöyle derler; ‘sadece gözlerimiz mahmurlaşmış! Hayır, bizi büyülemişler.’” (Hicr 15/15-16)

    Bu tür kişilere melekler gelip gerçeği gösterseler, kutsadıkları kişiler mezarlarından kalkıp “biz böyle söylemedik, yanlış yapıyorsunuz” deseler yine de inanmaz, yollarından dönmezler. İlgili âyet şöyledir:

    “Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi önlerine döksek, yine de inanmazlar, Allah zorlayıcı bir düzen kurarsa başka. Fakat onların pek çoğu bunu bilmezler.” (En’âm 6/111)

    Cevaplanması Gereken Bir Soru

    Şimdi cevaplamamız gereken soru şu olmalıdır: Kendilerine herhangi bir konuda Allah’ın âyetleri hatırlatıldığında, bunun usulsüzlük olduğu gerekçesiyle geleneğe sarılıp meşhur o cümleyi kuranlar yani “bu kadar kişi yanılıyor da, sen mi doğru söylüyorsun?!” diyenler, âyetler karşısında haddini aşmış kabul edilmeli midirler? Şayet bu soruya “evet” diyebiliyorsak, tartışmalarda bu söylemi kullananlara karşı tavrımızın nasıl olması gerektiğini de belirlememiz gerekir. Belki şu âyet bunu belirlememizde yardımcı olabilir:

    “Âyetlerimiz hakkında haddini aşanları görürsen başka konuşmaya geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık o zalimler takımıyla bir arada olma.” (En’âm 6/68)


    1. İbrahim Emiroğlu, Mantık Yanlışları, Ankara, 2004, s. 184 vd.
    2. Mesela bkz. Bakara 2/213; Nisâ 4/105; Mâide 5/48.
    3. Âl-i İmrân 3/93.
    4. Bakara 2/79.
    5. Ahmed b. Hanbel, Müsnedü’l-İmam Ahmed b. Hanbel, Daru’l-fikr, y.y., t.y., III, 492.
    6. Hukuk-i Aile Kararnamesi ve Esbâbı Mûcibe Lâyıhası, Matba-i Orhaniyye, İstanbul, 1336, s. 10.
    7. Aziz Nesin’in “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” isimli eserinin 2008 yılında aynı isimle sinemaya uyarlanmış filmin ilgili sahnesindeki diyaloglardan alınmıştır.
    8. Ahzab 33/40.

  • Âyet ve Rivâyetlerin Reddettiği Bir İddia: “Salât”tan Bihaber Ahfâd-ı Peygamber! / Dr. Fatih Orum

    Âyet ve Rivâyetlerin Reddettiği Bir İddia: “Salât”tan Bihaber Ahfâd-ı Peygamber! / Dr. Fatih Orum

    Giriş
    Geleneksel Kitap-Sünnet ilişkisine göre, Sünnet bazen Kitab’ın bildirdiklerini onaylar (teyid), bazen onun hükümlerini açıklar (tebyin), bazen de Kitap’ta bulunmayan birtakım helal ve haramlar koyar (teşri). Sünnetin Kitab’ı beyanı ise bazen Kitab’ın genel ifadelerini daraltma (tahsis) bazen mutlak hükümlerini sınırlama (takyid) bazen de Kitab’ın bir takım hükümlerini ortadan kaldırma (nesh) şeklinde gerçekleşir.

    Sünneti Kitap karşısında müstakil bir kaynak olarak görme anlamına gelen bu anlayışın temelini Kur’ân gibi Sünnetin de vahyî bir yönü olduğu düşüncesi oluşturur.

    Sünnetin vahyî bir yönü olduğuna dair düşüncenin temelinde ise; dînî her konuda öncesini yok ve karanlık sayıp her şeyin Miladi 610 yılından itibaren Rasûlullah ile yeni baştan başladığına dair algı yatmaktadır.

    Şöyle ki; 610 yılından öncesi yok kabul edildiğinde, pek çok meselenin hükmünün ve bunların uygulanmasının, yaklaşık yirmi üç yıl süren vahiy sürecini beklemeye mahkum olmadan ancak Kur’ân dışı vahiyle mümkün olacağı düşünülmüş ve bu düşünce, Kitap karşısında en azından kaynak açısından ona denk bir başka kaynağın daha var olduğu düşüncesini doğurmuş olmalıdır. Hadis eserlerinde, Kur’ân’da bulunmadığı kesin olarak bilinen bazı hüküm ve uygulamaların yer alması da muhtemelen bu düşünceyi desteklemiştir. Mesela Kur’ân’da bulunmamasına rağmen, Rasûlullah’ın zina edenlere recm uyguladığına dair rivayetlerin varlığı, öncesi olmayan bir din anlayışına sahip olanlarca, ancak Sünnetin de Kitap gibi bir takım hükümler koyabilen müstakil bir kaynak olduğu düşüncesiyle bir anlam ifade edecektir. Oysa önceki şeriat ile tamamlanması yirmi yıldan fazla süren son şeriat arasında bazen tasdik, bazen tebyin, bazen de nesih ilişkisi olduğundan hareketle bir bakış açısı oluşturulabilseydi, Kitap ve Sünnet arasında iki ayrı kaynak ilişkisi olduğu düşünülmezdi. Böylelikle mesela recm ile ilgili rivayetlerin, zinanın cezasını düzenleyen Nisâ ve Nûr sûrelerinin âyetleri inmeden önceki uygulamayı haber veren, önceki şeriatın konuyla ilgili hüküm ve uygulamasını gösteren rivayetler olduğu anlaşılmış olurdu.

    Müstakil iki kaynak temelli Kitap-Sünnet ilişkisinin tesis edilmesi, hadislerin Kur’ân’a arzı konusunda gelişen çekingen tavrın da sebebi olmalıdır. Çünkü hadislerin Kur’ân’a arzı durumunda, Kur’ân’da olmadığı ya da Kur’ân’a uymadığı gerekçesiyle bazı hadisler reddedilebilecek, bu ise, Kur’ân’da her şeyin bulunmadığını, bazı hükümlerin Sünnetle teşrî kılındığını kabul eden geleneksel düşünce açısından kabul edilebilir bir durum olmayacaktır. Buraya kadar kısaca değindiğimiz meseleyi sebep-sonuç ilişkisi bağlamında şöyle gösterebiliriz:

    Böylesi bir sapmanın, çok erken dönemde yaşanmış olması dikkat çekicidir. Kitap-Sünnet arasında yukarıda sözü edildiği şekliyle bir ilişkinin oluşmasında, Yahudi kültürünün baş etkenlerden biri olduğuna dair öngörümüz, konuyla ilgili yapılacak müstakil çalışmalarla netlik kazanacaktır.

    Yukarıda sebep-sonuç ilişkisiyle göstermeye çalıştığımız Kitap-Sünnet algısının temellendirilmesi de bize göre çok sorunludur. Geleneksel Kitap-Sünnet algısının üç âyet üzerine bina edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Necm sûresinin 3. âyeti bu üç âyetten ilkidir. Sözü edilen âyete, gerek sûrenin gerek Kur’ân’ın iç bütünlüğü göz ardı edilerek, Sünnetin vahyî yönü bağlamında atıfta bulunulmakta, Muhammed (s.a.v.)’in her söz ve fiilinin vahyî bir yönü olduğu söylenmektedir. Oysa âyet, Mekkeliler’in Rasûlullah’ın vahiy alan bir nebî değil, kendi heva ve hevesinden konuşan biri olduğuna dair iddialarıyla alakalıdır.

    Geleneksel Kitap-Sünnet düşüncesinin temellendirilmesinde kendisine atıfta bulunulan ikinci âyet, Allah’a ve Rasûl’e itaati emreden Nisâ sûresinin 59. âyetidir. Aslında bu kısma Allah ve Rasûlü’ne iman etmenin, Rasûlü’ne tabi olup, onun verdiği hükümler hususunda başka bir yol kabul etmemenin gerektiğine dair tüm âyetler de girmektedir. Kur’ân’da geçen nebî ve rasûl kelimeleri arasındaki hayati fark görmezden gelinerek, Allah’a itaatin Kitabı’na; Rasûl’e itaatin ise Sünnetine itaat etmek olduğu düşünülmüştür. Oysa rasûl, olanı olduğu gibi tebliğ eden kişi olduğu için nebînin rasûl vasfıyla tebliğ ettiği şeyler zaten Kitab’ın âyetleridir. Bu yönüyle Kur’ân’da Rasûl’e itaatin emredildiği onca âyet olmasına rağmen Nebî’ye itaati emreden tek bir âyetin bulunmamasının; âyetlerdeki tüm uyarı ve kınamaların nebî vasfıyla ifade edilmesinin anlamı gelenekte gözden kaçırılmıştır.[1]

    Geleneksel Kitap-Sünnet düşüncesinin temellendirilmesinde, kendisine atıfta bulunulan üçüncü âyet, Nahl sûresinin 44. âyetidir. Âyet, Rasûlullah’ın Kur’ân’ı açıklama görevi olduğu, onun açıklamalarının da Sünnetle gerçekleştiği ön kabulüyle okunmuştur. Alışılageldiği gibi âyetin gerek kendi içinde gerek Kur’ân bütünlüğünde ele alınmamasının sonucu olarak, Rasûlullah’ın tebyin görevine dair zihinlerde oluşturulan yanlış algı bu âyetle delillendirilmeye çalışılmıştır. Oysa Nahl sûresinin 44. âyetinde, Rasûlullah’a indirilenin öncekilere indirilen kitaplarda da bulunduğu ve bu durumun, Muhammed (s.a.v.)’in nübüvveti hususunda Ehl-i Kitap için önemli bir gösterge olduğundan bahsedilmektedir. Özetle söylemek gerekirse, geleneksel Kitap-Sünnet algısı, Kur’ân bütünlüğü düşünülmeden, ezberden okunan yukarıdaki üç âyet üzerine bina edilmiştir. Bunu şöyle gösterebiliriz:

    Bildik Tekerleme: Sünnet Olmasaydı Namaz Nasıl Kılınırdı?

    Gelenekte, Kur’ân’ın bir takım hükümlerinin anlaşılmasının ancak Sünnetle mümkün olduğuna dair bazı örnekler verilir. Ancak bu konuda verilen örnekler içerisinde hiçbiri namaz örneğinin şöhretiyle yarışamaz. Sünnetin Kur’ân’ı açıklama (beyan) görevi olduğu, o olmadan Kur’ân’ın bir takım hükümlerinin anlaşılıp uygulanamayacağına dair her ifadeyi mutlaka “Sünnet olmasaydı nasıl namaz kılardık?” şeklindeki ezber cümle takip eder. Hatta Kur’ân-Sünnet ilişkisine dair hiçbir tartışma ve çalışma olmasın ki, “Sünnet olmasaydı namazı nasıl kılardık?” şeklindeki Kur’ân’î ve tarihi gerçeklerden uzak bu ezber cümle hatırlatılmamış olsun!

    Bu ezber cümlenin arka planında, kapkaranlık bir Mekke toplumu algısı yatar. Bu algının bir yansıması olarak, Kur’ân’ın indirildiği dönemde Araplar’ın, Kur’ân’da geçen “salât” lafzının içerdiği anlamlardan birinin de bugün bildiğimiz anlamda kıyamı, kıraati, rukusu ve secdesi olan bir ibadet olduğunu bilmedikleri iddia edilir.

    Fıkıh Usûlü Açısından

    İslam hukuk ilminin metodolojisi olduğu söylenen fıkıh usûlünde lafızlar açıklık ve kapalılık açısından taksime tabi tutulur. İşte bu taksimde “mücmel” lafız vardır ve bununla genel olarak “sözün sahibi tarafından bir açıklama yapılmadan kendisi ile kastedilen mananın anlaşılamadığı lafız” kastedilir.[2] Hanefîler, birden çok anlama gelen müşterek lafzı da mücmel olarak kabul etseler de mücmel ile asıl kastedilen; Şârî tarafından açıklanmadığı sürece anlamı bilinemeyen lafızdır. Usûl eserlerinde buna verilen en bilindik örnek “salât” lafzıdır. İddiaya göre bu lafız, “kıyam, kıraat, rukû, sücûd ve kuûddan müteşekkil ibadet anlamı açısından mücmeldir. Yani “salât” lafzının bu anlamda kullanımı Kur’ân’ın indiği dönemde Araplar tarafından bilinmiyordu. Bu kurguya göre, namaz kılma emri geldiğinde Rasûlullah’ın muhatapları, bu emrin nasıl yerine getirileceğini bilemiyorlardı; çünkü onlar, salât lafzından bugün bildiğimiz anlamda namaz kılmayı anlamıyorlardı. İddiaya göre, onlar için mücmel olan bu lafzı Rasûlullah onlara beyan etti, böylece mücmel olan bu lafız, müfesser yani açık, dolayısıyla uygulanabilir hale geldi.

    Bu kurguya göre, yazımızın başlığında da söylediğimiz gibi, Mekkeliler’in, namazın ne olduğunu bilmeyen (“salât”tan bihaber) peygamber torunları (ahfâd-ı peygamber) olduğu söylenmiş olmaktadır.

    Âyet ve Rivâyetler Açısından

    Oysa Kur’ân Mekke’yi bize, Son Nebî’ye risalet görevinin verildiği dönem de dahil olmak üzere bölgenin dînî, ticarî ve kültürel bir merkezi olarak tanıtmaktadır.[3] İnsanlar için ilk mabedin burada kurulduğunu bildiren Kur’ân,[4] İbrahim (a.s.)’ın, oğlu İsmail ile temelleri üzerine Kâbe’yi yeniden yükseltip,[5] itikafa çekilen, tavaf eden, kıyam, rukû ve secdesiyle namaz kılanlar için hazırladığından,[6] insanları hac yapmaları için çağırdığından[7] bahseder. Kur’ân tüm bunları İbrahim (a.s.)’ın zürriyeti olan Mekkeliler’e haber verir. Babaları İbrahim (a.s.)’ın müşrik olmadığını, doğrudan Allah’a kul olduğunu,[8] dolayısıyla onların da babaları İbrahim gibi olmalarını ister.[9]

    Kur’ân’da bildirildiği üzere, Mekkeliler’in atası İbrahim (a.s.) Allah’a, kendi gibi zürriyetinden de namaza devam edenlerin olması için dua eder.[10] Bir başka duasında da İbrahim (a.s.), kendisi gibi zürriyetinden de Allah’a teslim olanların bulunması için dua eder.[11] Kur’ân’da bu dualardan bahsedilmiş olması, İbrahim (a.s.)’ın zürriyeti olduğu bildirilen Mekkeliler içinde de namaz kılanlar olabileceğini akla getirmektedir. Nitekim Kur’ân’ın bazı âyetleri ve bir takım tarihi rivayetler bu tür kişilerden bahsetmektedir. Geleneğimizde “Hanifler” olarak adlandırılan ve rivayetlere bakılırsa, içinde bulundukları ortamdan hoşnut olmadıkları anlaşılan, müvahhid bir hayat sürme gayreti içinde olan bazı insanların din anlayışı ve yaşamına dair aktarılanlar, Mekke ve çevresinde namaz kılanların bulunduğunu göstermektedir. Sahîh-i Müslim’de geçen bir rivayete göre Ebû Zerr el-Gıfâri, Rasûlullah’la karşılaşmadan önce de namaz kıldığını söylemektedir.[12] Tarihi rivayetlere bakılırsa, namaz kılanların Ebû Zerr ile sınırlı olmadığı görülecektir. Mesela Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’in de Kâbe’ye yönelerek namaz kıldığından bahsedilir.[13]

    Meryem sûresinin başından itibaren Zekeriyya, Yahya, İsa, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Musa, Harun ve İdris (a.s.)’ın isimleri zikredildikten sonra 59. âyette, onların ardından gelen nesillerin namazı (salât lafzıyla) ya terk ederek ya da içini boşaltarak zayi ettikleri bildirilmektedir. Sonraki âyette de tevbe edip durumunu düzeltenler bundan istisna edilmektedir. Tevbe edip durumu düzeltme her dönem için düşünüleceğinden, doğruyu uygulama imkanı her dönem için mümkün olmalıdır. Bu, her dönemde namazı hakkıyla kılanların da var olduğunu gösterir. Çünkü namazı zayi edenlerden, tevbe edip durumunu düzeltmek isteyenler için örnek teşkil eden kişiler her dönemde olmalıdır. Gerçekten de Kur’ân’ın geneline bakıldığında, her dönemde doğru yolun temsilcisi olup başkalarına örnek olanların var olacağı anlaşılmaktadır. Mesela A’râf sûresinin 181. âyetinde her dönemde doğru yol üzere olanlar bulunacağı bildirilmekte, aynı surenin 159. âyetinde ise aynı ifadelerle bu durum Musa (a.s.) ümmeti örneği üzerinden teyid edilmek-tedir. Yine A’râf sûresinin 169. âyetinde, tıpkı Meryem sûresinin 59. âyetindeki ifadeler gibi İsrailoğulları’ndan bir neslin gelip Kitab’a varis oldukları, ancak Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları bildirildikten sonra 170. âyette Kitab’a sarılan ve namaz kılanların ecirlerinin zayi olmayacağı bildirilmektedir. Bu, Meryem sûresinin 60. âyetiyle örtüşmektedir. Yani Kitab’a sarılıp namazı kılanların var olduğunu göstermektedir.

    Mekkelilerin namaz kıldıklarına dair bazı rivayetlere yer veren müfessirler de vardır. Taberî bunlardan biridir. O, Kevser suresinin “ = O halde Rabbin için namaz kıl kurban kes” âyetiyle alakalı olarak, diğer rivayetlerin yanı sıra, namaz ve kurban ibadetini Allah için değil başkaları için yapan insanların bulunması sebebiyle Rasûlullah’a “sen namazı Allah için kıl kurbanı Allah için kes” dendiğine dair rivayet ve yorumları verir.[14] Aynı rivayet-leri aktaran müfessir Râzi, Ebû Müslim’den ayrıca şunu aktarır: “Âyette namazın nasıl kılınacağına dair açıklama olmaması, namazın nasıl kılındığının bilindiğini göstermektedir.”[15]

    Mekke döneminde inen Mâûn sûresinin 4. ve 5. âyetleri de Mekke’de namaz kılanların bulunduğunu göstermektedir. Namazlarında ciddiyet içinde olmadıkları için kınananlar, Mekke’de Rasûlullah’ın etrafındaki bir avuç müslüman olmasa gerektir. Kıldıkları namazdan dolayı bu sûrede kınananlar, yine Mekkî bazı âyetlerde ifade edildiği şekliyle namazlarında devamlılık ve ciddiyet gösteren kişiler mukabili olanlardır. Mesela Mâûn suresinde geçen ifadeleri Kur’ân’ın diğer âyetleriyle karşılaştırarak şöyle gösterebiliriz:

    فَوَيْلٌ لِلْمُصَلّ۪ينَۙ اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَۙ

    “Yazıklar olsun o namaz kılanlara! Onlar namazlarında gevşektirler.” (Mâ’ûn 107/4-5)

    اِلَّا الْمُصَلّ۪ينَۙ اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَٓائِمُونَۖ

    “…Namaz kılanlar hariç. Namazlarında de-vamlılık gösterenler.” (Me’âric 70/22-23)

    Yukarıda görüldüğü üzere, Mâûn sûresinin 4. âyetinde geçen “ لِلْمُصَلّ۪ينَۙ ” kelimesinin “namaz kılanlar” anlamına geldiğini, Me’âric suresinin 22. âyetinde aynı kelimenin bu anlamda geçiyor olmasından anlayabiliriz. Mâ’ûn sûresinin 5. âyetinin “اَلَّذ۪ينَ” ile başlayan âyeti gibi Me’âric sûresinin aynı kelimeyle başlayan 23. âyeti de öncesindeki âyetlerde namaz kılanların vasıflarından bahsetmektedir. Karşılıklı olarak okuduğumuz iki ayrı surenin âyetlerinde, biri yerilen diğeri övülen ama namaz kılan iki ayrı kesimden bahsedilmektedir. Namaz kılan kişide bulunması gereken vasfa dair ise şu âyetler dikkat çekicidir:

    اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ

    “…Namazlarında ciddiyet gösterenler.” (Mü’minûn 23/2)

    وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ 

    “…Namazlarında devamlılık gösterenler.” (Me’âric 70/34)

    وَهُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

    “Onlar namazlarında devamlıdırlar.” (En’âm 6/92)

    Öncesi olmayan bir din algısı, Kur’ân’ın anlaşılmasına olumsuz etki etmiştir. Mâûn suresinin sözü edilen âyetlerinin anlaşılmasında gösterilen tavır, bunun dikkat çekici bir örneğidir. Mekke’de indiği hususunda neredeyse bir ittifakın söz konusu olduğu bu sûrenin 4. ve 5. âyetlerinde geçen salât lafzı sebebiyle, sûrenin ilk üç âyetinin Mekke’de, sonraki âyetlerinin ise Medine’de indiği söylenebilmiştir.[16] Bu düşüncenin temelinde sûrede geçen “salât” lafzının, geleneksel Mekke algısıyla örtüşmüyor olması yatmaktadır. Benzer durum Mekkî sûrelerin bazı âyetlerinin, âyetlerde Ehl-i Kitab’a dair ifadelerin geçmesi sebebiyle Medenî diye istisna edilmesinde de görülmektedir.

    Öte yandan Kâbe ve çevresinin Mescid-i Haram olarak isimlendirilmesi de önemlidir. Mescid, secde edilen yer demektir. Bu tâbirin Mekkeliler tarafından da kullanıldığında şüphe yoktur. İlginçtir ki, o dönem Arapların salât lafzının, bugün bildiğimiz şekliyle ibadet anlamına geldiğini bilmediklerini iddia eden bazı usulcüler, secde ve rukû kelimelerinin Mekkelilerce ne anlama geldiğinin bilindiğini söylerler.[17] Bu düşünceye göre, Mekkelilerin belki de tarihte, bir şeyin parçalarını bilip tümünü bilmeyen tek topluluk olduğunu söyleyebiliriz! Kur’ân, namazı bazen namazın rükünlerini yani rukû ve secde kelimelerini zikrederek emretmektedir. Hac sûresinin 77. âyetinde müminlerden ruku ve secde etmeleri istenmekte, 78. âyette ise “salât” lafzıyla namaz kılmaları emredilmektedir.

    Kıblenin değiştirilmesi tahvilinden bahseden âyetler de konuyla ilgili çok önemli ipuçları vermektedir. Yahudilerin, kıblenin Kabe olarak değiştirilmesine sert tepki göstermiş olmaları, ancak namaz kılmaları düşünüldüğünde bir anlam taşıyacaktır. Medine’de namaz kılan kişilerin bulunması, Mekke’nin bundan habersiz olamayacağını gösterir.

    Ayrıca Kur’ân, söz konusu dönemde Mekkelilerin Kâbe ve çevresine saygı duyan, oranın hizmetkârlığını yapan, hac ve umre için Mekke’ye gelenlere hizmet götüren,[18] kurban kesen[19] kişiler olduğunu bildirmektedir. Söz konusu dönemde Mekke’nin hac ve umre mekanı olduğu ve bu ibadeti gerek Mekkelilerin gerek dışarıdan gelenlerin yaptığı hususunda ne Kur’ân ne hadisler ne de tarihi rivayetler açısından herhangi bir şüphe yoktur. Hac ve umre yapılan ve “Mescid-i Haram” olarak adlandırılan bir mekanda, namaz kılanların olmadığını dahası namazın ne olduğunun bilinmediğini iddia etmek, Kur’ân, hadis ve tarihi rivayetlere rağmen bir kurgunun ezbere tekrarlanmasından başka bir şey değildir.

    Muhammed (s.a.v.)’e risâlet görevinin verildiği dönemde Ehl-i Kitab içinde de namaz kılanlar olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Kur’ân, o dönemde bölgedeki varlığını bildiğimiz Ehl-i Kitab’a da kendilerine namazın kitaplarında emredildiğini hatırlatmaktadır.[20] Hatta Rasûlullah’ın davetine hemen olumlu cevap veren bazı Ehl-i Kitap kişilerin “Müslüman” olarak nitelenmesi,[21] namaz ve zekat gibi ibadetleri yerine getiren insanların o dönemde varlığını, dolayısıyla Mekkeliler’in bu konuda hiçbir şey bilmediklerinin düşünülemeyeceğini gösterir.

    “Salât” kelimesinin Aramice ya da İbranice’den Arapça’ya geçen bir kelime olduğu tartışılmıştır. Gerek telaffuz (salât, salûsa, selûta) gerek anlam (dua, ibadet) bakımından taşıdıkları ortaklık bu tartışmaların sebebini oluşturmaktadır.[22] Hac sûresinin 40. âyetinde geçen “salavât” kelimesinin, Yahudilerin ibadet yeri anlamında kullanılmış olması, kelimenin telaffuz ve anlam bakımından yukarıda sözü edilen dillerde yani Sami dil ailesinin ortak kelimelerinden biri olduğunun göstergesi olabilir. Yunus sûresinin 87. âyetinde Musa ve Harun’a, kavimleri için şehirde, içinde kıbleleri olan evler edinmeleri ve namaz kılmaları emredilmektedir. Bunlar Yahudilerdeki “salavat” ifadesinin mescidler anlamında kullanılmasının kökenine dair bir ipucu olabilir. Benzer durum, çok daha öncesinde, İbrahim (a.s.)’ın ibadet yerlerinin “musallâ” yani namazgâh edinilmesini emreden Bakara sûresinin 125. âyetinde de görülmektedir. Demek buralar, İbrahim (a.s.) zamanında da “musallâ” olarak kullanılmaktaydı ve bu ifade, İbrahim’in zürriyeti Mekkeli müşrikler için duyulmamış bir kelime olamazdı. Yani kelimenin, rukûsu ve secdesiyle, bildiğimiz ibadet anlamı yaygın bir kullanıma sahipti. Bu durum dahi “salât” kelimesinin Arapça’yı da aşan bir kullanıma sahip olduğu anlamına gelir ki bu da Araplar’ın “salât” lafzının anlamına dair bir cehalet taşıdıkları iddiasını geçersiz kılar.

    Sonuç

    Kur’ân, temelleri üzerine Kâbe’yi yükselttikten sonra İbrahim ve İsmail (a.s.)’ın Mekke’de yaptıkları bir duadan bahseder. İbrahim ve İsmail (a.s.), Allah’tan, kendi zürriyetleri içinden bir rasul göndermesini isterler.[23] Yine Kur’ân’ın bildirdiğine göre bu dua kabul edilir ve Muhammed (s.a.v.) Mekkeli’lere nebî olarak gönderilir.[24] Rasûlullah’ın, “ben İbrahim’in duası, İsa’nın müjdesiyim” dediği rivâyet edilir.[25]

    Kur’ân’da bildirildiği üzere, benzer bir duada İbrahim (a.s.) Allah’tan, kendi gibi zürriyetinden de namaza devam edenlerin olmasını ister.[26] Bir
    başka duasında da kendisi gibi zürriyetinden de Allah’a teslim olanların bulunmasını ister Rabbinden.[27] Kur’ân’da bu dualardan bahsedilmiş olması, bunların da kabul edildiğini dolayısıyla İbrahim (a.s.)’ın zürriyeti olduğu bildirilen Mekkeliler içinde namaz kılanların bulunacağını göstermektedir.

    Nitekim gerek âyetler, gerek konuyla ilgili rivayetler, Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet verildiğinde Mekke’de namaz kılanların, en azından namazın ne olduğunu bilenlerin bulunduğunu göstermektedir.

    Bu durumda, Kitap-Sünnet ilişkisi bağlamında neredeyse tekerleme haline gelen “Sünnet olmasaydı, namaz nasıl kılınırdı? cümlesinin hiçbir ilmi tarafı bulunmamaktadır. Mekkeliler, Kur’ân’ın “salât” lafzıyla ifade ettiği namazın ne olduğunu biliyorlardı. Kur’ân, zaten bilinen namazın kılınmasını emretti, onun tüm detaylarına da kendine özgü usulüyle değindi. Cebrail’in Mekke’de Rasûlullah’a iki gün art arda imamlık yapması yeni bir bilgi aktarımı değil olanı/olması gerekeni göstermesidir. Kaldı ki bu meşhur rivayetin sonunda Cebrail’in “bu, senin ve senden öncekilerin namaz vakitleridir”[28] şeklindeki sözü de bunu göstermektedir.


    [1] Kaynakla ilgili kapsamlı bir araştırma için bkz. Zeki BAYRAKTAR, Kur’an ve Sünnet, İstanbul, 2013.
    [2] Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), Usûl’s-Serahsî, İstanbul, 1984, I, 168; Buhârî, Keşfü’l-esrâr, I,144 vd.; Zekiyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esasları, trc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara, 1990, s. 329.
    [3] En’âm 6/92; Şûrâ 42/7.
    [4] Âl-i İmrân 3/96.
    [5] Bakara 2/127.
    [6] Bakara 2/125; Hacc 22/26
    [7] Hacc 22/27.
    [8] Âl-i İmrân 3/67.
    [9] Âl-i İmrân 3/95.
    [10] İbrahim 14/40.
    [11] Bakara 2/128.
    [12] Ebu’l-Huseyn Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Neysâbûrî (ö. 261/875), Sahîh-u Müslim, Beyrut, trs., IV, 1920.
    [13] Muhammed Âbid el-Câbirî, Kur’ân’a Giriş, İstanbul, 2011, s. 57.
    [14] Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö. 310/923), Câmi’u’l-Beyân, Beyrut, 1992, XII, 723.
    [15] Ebû Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer Fahreddin erRâzî, (ö. 606/1209), et-Tefsîru’l-Kebîr, Beyrut, 1999, XI, 317.
    [16] Konu ile ilgili rivayetler için bkz. Mesut Okumuş, Semantik ve Analitik Açıdan Kur’an’da “Salât” Kavramı, Çorum İlahi yat Fakültesi Dergisi, 2004/2, c. III, sayı:6, s. 1-30.
    [17] Serahsî, Usûl, I, 128.
    [18] Tevbe 9/19.
    [19] En’âm 6/136 vd.
    [20] Bakara 2/43, 83, 110; Mâide 5/12.
    [21] Kasas 28/51-53.
    [22] Konuyla ilgili bir çalışma için bkz. Mesut Okumuş, Seman tik ve Analitik Açıdan Kur’an’da “Salât” Kavramı, Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2004/2, c. III, sayı:6, s. 1-30.
    [23] Bakara 2/129.
    [24] Bakara 2/151.
    [25] Ebû Abdillah Muhammed b. Abdillah el-Hâkim enNeysâbûrî (ö. 405/1014) el-Müstedrek ‘ale’s-Sahîhayn, Beyrut, 1990, II, 453. Ebû Hâtim Muhammed b. Hıbbân b. Ahmed et-Temîmî İbn Hıbbân (ö. 354/965), Sahîhu İbn Hıbbân, Beyrut, 1993, XIV, 312. Yukarıdaki ifadenin yanı sıra bazı rivâyetlerde “ben Allah katında nebîlerin so nuncusu olarak yazıldım. Oysa Âdem henüz kendi balçığında bulunuyordu” şeklinde ifadeler de yer almaktadır. Muhammed (s.a.v.)’in İbrahim (a.s.)’ın duası, İsa (a.s.)’ın müjdesi olduğuna dair ifadeler Kur’ân’la örtüşmekle bir likte bu son ifadenin örtüşmediğini düşündüğümüz için bu ifadenin sonradan eklenmiş olma ihtimalinin yüksek ol duğunu söylemeliyiz. Benzer rivayetler ve değerlendirme için bkz. Harun Ünal, Uydurma Hadisler, İstanbul, 2007, III, 49 vd.
    [26] İbrahim 14/40.
    [27] Bakara 2/128.
    [28] Tirmizî, Mevâkît, 1.

  • Mekke’nin Siyasi Yapısının Rasûlullah’ın Tebliğ Faaliyetine Etkisi / Dr. Fatih Orum

    Mekke’nin Siyasi Yapısının Rasûlullah’ın Tebliğ Faaliyetine Etkisi / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’ın iniş sürecinin daha iyi anlaşılabilmesi için, Mekke ve Medine başta olmak üzere, bölgedeki dînî yapılanmanın tam olarak ortaya konulması nasıl önemliyse; bölgedeki siyasi yapının da doğru bir şekilde ortaya konması o kadar önemlidir. Bu önem sebebiyle Rasûlullah’ın Mekke ve Medine’deki tebliğ faaliyetinin seyrinin ve bu faaliyete karşı gösterilen olumlu ya da olumsuz tepkilerin anlaşılmasında bölgenin siyasi yapısının, özellikle de Kureyş kabilesi içindeki rekabete dayalı çekişmelerin etkisi göz ardı edilmemelidir. Çünkü Rasûlullah’ın vefatının hemen sonrasında başlayacak ve uzun yıllar sürecek olan bir dizi siyasi olayın temel sebeplerinden biri olan Kureyş içindeki bu çekişmeler, Kur’ân’ın bir takım âyetlerinin doğru anlaşılması, dolayısıyla gerçeklere dayalı bir siyer algısının oluşması için büyük önem arzetmektedir.

    Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet verildiği dönemde Mekke’de nüfus ve nüfuz bakımından hâkim kişiler “Mekkeli Müşrikler” dediğimiz, Kureyş kabilesine mensup Araplar’dı. Kureyş kabilesinin soyu İbrahim (a.s.)’ın oğlu İsmail (a.s.)’a dayanır. İbrahim (a.s.)’ın oğlu İshak (a.s.)’ın zürriyetinden pek çok nebî gönderilmiş olmasına rağmen İsmail (a.s.)’ın zürriyetinden son nebî Muhammed (s.a.v.) gelmiştir.

    Mekke’nin ilk sakinleri olduğu söylenen Yemen asıllı Amâlikalılar’dan sonra buraya Arabistan Yarımadası’nın güneyinden gelen Cürhümlüler yerleşmiştir. Babası İbrahim (a.s.) ile Kâbe’yi temelleri üzerine yeniden yükselten İsmail (a.s.), burada Cürhümlüler’in reislerinden Mudâd’ın kızı Seyyide ile evlenmiş, bu dönemde Kâbe’yle ilgilenip hac işlerini idare etmiştir. İsmailoğulları, Cürhümlüler döneminde Mekke’de yaşadılar, çoğaldılar ve bölgeye dağıldılar. Miladi 207’de yine Yemen asıllı bir kabile olan Huzâalılar Mekke’ye gelip Cürhümlüler’in hâkimiyetine son verdiler. İsmailoğulları bölgede Huzâalılar’la birlikte iki asrı aşkın bir süre yaşamaya devam ettiler. Daha sonra da Mekke’nin hâkimiyeti, Kureyş kabilesine adını veren Fihr b. Mâlik’in altıncı nesilden torunu; Muhammed (s.a.v.)’in de beşinci göbekten dedesi olan ve dağınık haldeki Kureyş kabilesini bir araya getirmesi sebebiyle “Mücemmî = birleştirici” lakabını alan Kusay b. Kilâb’ın gayretleriyle İsmailoğulları’na yani Kureyş’e geçti. Böylelikle İsmail (a.s.)’dan beri Mekke’de tebaa durumunda yaşayan İsmailoğulları ilk kez Mekke’de yönetime sahip olmuşlardı. Dağınık halde yaşayan Kureyş’i bir araya getiren Kusay, Harem bölgesini iskâna açarak bölgenin içini ve dışını kabilenin kolları arasında taksim etti. Karar organı olan Dâru’n-Nedve’yi kurdu ve dini ve siyasi bir takım görevleri Kureyş’in boyları arasında taksim etti. Bu arada takvimler, Son Nebi’nin gelmesine yaklaşık bir asır kaldığını göstermekteydi.

    Kusay’ın oğlu olan Abdümenâf’ın oğulları Abdüşems, Muttalib, Nevfel ve özellikle de Hâşim çevre bölgelerle ticari anlaşmalar yaparak Kureyş’in Mekke’yi aşan bir ticari güç olmasını sağladılar. Öyle ki Mekke, Yarımada’nın kuzeyi ve güneyi arasında ticareti yönlendiren bir merkez haline gelmiş, zenginleşmiş ve itibar kazanmıştı. Kur’ân’da Kureyş suresiyle bu duruma işaret edilmiş, içinde bulundukları saygınlık, refah ve emniyet hatırlatılarak Kureyşliler’den Beyt’in (Kâbe) Rabbi’ne kulluk etmeleri istenmiştir.

    Son Nebî’nin gelmesine bir asır kala Kusay’ın torunları arasında ortaya çıktığı söylenen bazı ihtilaflar, Kureyş’in kendi içinde, sonuçları uzun yıllar devam edecek bir takım ayrışmalara yol açacaktı. Rasûlullah’ın davetine Kureyş’in gösterdiği farklı tepkilerin anlaşılmasında etkisinin olabileceğine dikkat çekilen bu ayrışmaların ilki, Kusay’ın, Mekke ve Kâbe’yle ilgili bir takım görev ve yetkileri, ölürken oğlu Abduddâr’a vermesinden, daha sonraları Kusay’ın torunlarının rahatsızlık duymaları üzerine çıktığı söylenir. Kusay’ın vefatından sonra bu görev ve yetkileri kendilerinin hak ettiğini söyleyen Abdümenâf’ın oğulları ile buna karşı çıkan Abduddâroğulları karşı karşıya gelmiş, Mekke’deki diğer kabilelerden her biri bu iki gruptan birinin yanında yer alıp birlikte hareket edeceklerine dair yemin edince Kureyş kendi içinde “Hılfü’l-mutayyebun” ve “Hılfü’l-ahlâf” adlarıyla tam anlamıyla ayrışmıştı. Bu ayrışmada Esed, Zühre, Teym ve elHâris (b. Fihr) oğulları Abdümenâfoğulları’nın; Mahzum, Sehm, Cumah ve Adiyoğulları da Abdüddâroğulları’nın yanında yer alırken, Âmir (b. Lüey) oğulları ile Muhârib (b. Fihr) oğulları ise tarafsız kaldılar. Bu ihtilaf herhangi bir çatışma olmadan ve Hicâbe, Livâ ve Dâru’n-Nedve[1] yönetiminin eskiden olduğu gibi Abdüddâroğulları’nın elinde kalması, Rifâde ve Sikâye’nin[2] yönetiminin de Abdümenâfoğulları’na verilmesiyle sonuçlanmıştı.

    Yemenli bir tüccarın Mekke’de haksızlığa uğradığını iddia ederek halkı yardıma çağırması üzerine gelişen olaylar, Kureyş içindeki bu ayrışmayı daha da derinleştiren ikinci büyük ihtilafı oluşturacak ve “Hılfül-fudûl” denen bir oluşumun doğmasıyla neticelenecekti. Ancak bu oluşum içinde, Ümeyye ve Nevfeloğulları, Abdümenâfoğulları’nın yanında yer almayacaktı.

    Buraya kadar anlatılan ihtilaf, Kusay’ın oğullarından Abduddâr ile Abdümenâf ve bunlardan her biri tarafında kümeleşen Kureyş kolları arasında olmuştur. Ancak Rasûlullah’ın davetine gösterilen tepkilerin anlaşılmasına yardımcı olabilecek daha önemli çekişme ve ayrışmanın Abdümenafoğulları’nın kendi içinde; Hâşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasında olduğu söylenir. Rasûlullah’a risalet görevi verilmesinin arefesinde, önce Hâşim b. Abdimenâf ile Ümeyye b. Abdişems, daha sonra da Abdulmuttalib b. Hâşim ile Harb b. Ümeyye arasında itibar ve şeref yarışı sebebiyle çekişmeler; bunun sonucunda da bölünmeler yaşandı. Daha önce Abduddâroğulları’na karşı diğer boylardan da destek alarak birlik oluşturan Abdümenâfoğulları bu defa kendi içinde Benî Hâşim ve Benî Ümeyye olarak ayrılmış hatta Abdümenafoğulları’ndan olan Benî Ümeyye bu boyun karşısında yer almış, diğer gruba geçmiş oluyordu.

    Rasûlullah’ın davetine özellikle Abdümenâfoğulları açısından Kureyş’in gösterdiği tepkiyi; a. olumlu/ılımlı, b. olumsuz/sert olarak ikiye ayırabiliriz. İlk grubu bazı istisnalarla birlikte Ümeyyeoğulları; ikinci grubu da bazı istisnalarla birlikte Hâşimoğulları teşkil ediyordu. Bu iki grubun arasında bir rekabet olduğu ortadaydı. Bedir savaşında pek çok Ümeyyeli’nin Hâşimî tarafından öldürülmesiyle daha da derinleşen bu gruplaşma, Rasûlullah’ın vefatından sonra da uzun yıllar devam etmiştir.

    Rasûlullah henüz hayatta değil iken, Kureyş kabilesi içinde başlayan ve giderek derinleşen ayrışma Rasûlullah’ın Mekke’deki davetine gösterilen tepkiye yansımış, davete icabet eden yahut Rasûlullah’ı kollayanlar çoğunlukla Hâşimoğulları arasından çıkmış, muhalefet kanadını ise çoğunlukla Ümeyyeoğulları oluşturmuştur. Bu ayrışma kendini Medine’ye hicret edenler ve hatta Bedir savaşında karşılaşan taraflar için de göstermiştir. Rasûlullah’ın vefatından bir süre sonra ortaya çıkacak ve İslam Tarihi’ne damgasını vuracak olan Emevi ve Abbasi iktidarları arasındaki kıyasıya rekabetin temelinde de yine Kureyş arasında ortaya çıkan ve yukarıda sözü edilen ayrışma vardır.[3]

    Rasûlullah’ın tebliğine karşı Mekke’deki muhalefetin bir başka yönünü de Mahzûmoğulları (Benî Mahzûm) oluşturmaktaydı. Kureyş’in on kolundan birini oluşturan Mahzûmoğulları, Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet verildiğinde Mekke’de siyasi ve ekonomik yönden öne çıkan kabileydi. Abdulmuttalib’in ölümünden sonra Kureyş’in başına Ümeyyeoğulları’ndan Harb b. Ümeyye, onun ölümünden sonra da Mahzumoğulları’ndan Velîd b. Muğîre geçmişti. Rasûlullah’a sert muhalefette bulunan Ebû Cehil de bu kabileye mensuptu.[4] Şayet doğruysa, tarih kitaplarında Velîd b. Muğîre ve Ebû Cehil’e nisbet edilen şu ifadeler, Mahzûmoğulları’nın Rasûlullah’ın davetine karşı tavırlarının temelini göstermesi açısından önemlidir:

    “Abdümenafoğulları ile şeref hususunda anlaşmazlığa düştük. Onlar, halka yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar, kavga eden taraflar arasında arabuluculuk ettiler, biz de ettik. Ödemeye güç yetiremeyenlerin diyetlerini yüklendiler biz de yüklendik. Onlar, halka bağışta bulundular, biz de bulunduk. Ta ki kulak kulağa giden iki yarış atı durumuna geldik. Onlar, şimdi kendisine gökten haber gelen bir nebiye sahip olduklarını iddia ediyorlar. Şimdi biz onun dengini nereden bulup, onlara yetişelim! Hayır! Allah’a yemin olsun ki biz hiçbir zaman ona inanmayız ve onu tasdik etmeyiz.”[5]

    Gerek Ümeyye gerek Mahzûmoğulları’nın Mekke’nin fethine kadar Müslüman olmamakta direnmeleri ve Müslüman olduktan sonra da genelde idari görevlere talip olmaları dikkat çekici bir husustur.[6] Mekke’nin fethinden sonra indiği rivayet edilen Hucurât suresinin bazı âyetlerinin konuyla ilgili olması kuvvetle muhtemeldir.[7]

    Kur’ân’da din kardeşliğine vurgu yapan pek çok âyet,[8] insanın yapısında bulunan ve tabii olarak nübüvvet dönemi Mekke ve Medine’sinde de gözlemlenen, bazen kan bazen menfaat bağıyla oluşmuş tarafgirlik ruhuna yönelik mesajlar taşıyor olmalıdır. Benzer mesaj, yakın akraba dahi olsa adaletten ayrılmama,[9] Sünnetullaha aykırı merhamet beklentisine girmeme[10] ve onları dost edinmeme[11] yönünde emir ve tavsiye içeren âyetler için de söz konusu olmalıdır.

    Kur’ân, öncesinde düşman iken din kardeşliği sayesinde birbirlerine yakınlaşan, kardeş olan insanların aldığı son halin insanların tahminlerinin çok ötesinde olduğunu şöyle ifade etmektedir:

    “Sana hile yapmak isterlerse Allah sana yeter. Seni yardımıyla ve müminlerle destekleyen O’dur. Müminlerin kalplerini birbirine O ısındırır. Dünya kadar mal harcasan kalplerini birbirine ısındıramazsın. Ama Allah onları birbirine kaynaştırır. O güçlüdür, doğru karar verir.” (Enfâl 8/62- 63)[12]

    Özellikle Mekke döneminde Rasûllullah’a gösterilen olumlu ya da olumsuz tepkilerin sebeplerinden biri olan siyasi yapı ve temâyül, gerek sözü edilen dönemi gerek Rasûlullah’ın vefatından sonraki gelişmeleri, gerekse de günümüzü doğru anlamamızda göz ardı edilmemesi gereken bir etkendir.

    Bu yazımızda kendisine atıfta bulunduğumuz kişilerin şeceresini gösteren bir tabloyu şu şekilde oluşturduk:


    [1] Hicâbe: Kâbe anahtarlarının elinde bulundurulması ve Kâbe perdedarlığı görevi. Livâ: sancaktarlık görevi. Dâru’n-Nedve: Mekkeliler’in önemli kararları tartışıp sonuca bağladıkları meclis.
    [2] Rifâde: Mekke’ye gelen fakir hacıları doyurup onlara ikramda bulunma görevi. Sikâye: Hacılara su tedarik etme görevi.
    [3] Konuyla ilgili detaylı çalışmalar için bkz. İbrahim Sarıçam, Emevî-Hâşimî İlişkileri, İslâm Öncesinden Abbâsîlere Kadar, TDV, Ankara, 1997, s. 33 vd.; Adem Apak, Anahatlarıyla İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Kültürü, Ensar, İstanbul, 2012, s. 71 vd.; a.g.m., “İslâm Öncesi Dönemde Mekke İdare Sistemi ve Siyasetin Oluşumu”, Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 10, Sayı: 1. 2001, s. 177 vd.; İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, DİB, Ankara, 7. Baskı, s. 27 vd.; Casim Avcı, “Kureyş (Benî Kureyş)”, DİA, XXVI, 442 vd.; Muhammed Hamidullah, “Hilfü’l-Fudûl”, DİA, XVIII, 31-32; Hüseyin Algül, “Hilfü’l-Mutayyebîn”, DİA, XVIII, 32-33.
    [4] Mehmet Ali Kapar, “Mahzûm (Benî Mahzûm)”, DİA, XXVII, 402-403.
    [5] İbn Hişâm, I, 316; Mehmet Ali Kapar, “Ebû Cehil”, DİA, X, 117.
    [6] İbrahim Sarıçam, Emevî-Hâşimî İlişkileri, s. 197 vd.; Mehmet Ali Kapar, “Mahzûm (Benî Mahzûm)”, DİA, XXVII, 403; İsmail Yiğit, “Emevîler”, DİA, XI, 88.
    [7] Mesela bkz. Hucûrât 49/ 14, 17.
    [8] Hucurât 49/10.
    [9] Nisa 4/135; En’âm 6/152.
    [10] Tevbe 10/113.
    [11] Tevbe 10/23; Mücâdele 58/22.
    [12] Konuya Kur’ân merkezli bir bakış için bkz. İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, I, 163 vd.

  • Bir Beşerî Teşrî Faaliyeti: Oruç Keffâreti / Dr. Fatih Orum

    Bir Beşerî Teşrî Faaliyeti: Oruç Keffâreti / Dr. Fatih Orum

    Amaç imtihan olduğu için,[1] insan, isterse sınırları aşabilecek güçte yaratılmıştır. Hüküm bildiren pek çok âyetin sonunda, insandan sınırları aşmamasının istenmesi[2] bunu gösterir. Gerçekten de insan bu konuda o kadar cüretkârdır ki, Kur’ân’ın ifadesiyle, Allah’a din öğretmeye dahi kalkar. O şöyle buyurur:

    “De ki; Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz? O, göklerde ve yerde her ne varsa bilir. O, kesinlikle her şeyi bilendir.” (Hucûrât 49/16)

    Yüce Allah Kur’ân’da, tek hüküm koyucunun kendisi olduğunu ve sınırları kendisinin çizdiğini bildirmiş[3] olsa da tamamlandığı bildirilen dinin,[4] “ilim adına!”, sözde “bilinçli boşluklar”ı olduğu düşünülmüş,[5] bu boşlukların hayattayken Nebî (a.s), onun vefatından sonra da ulema tarafından doldurulduğu kabul edilmiştir.[6] Fıkıh usûlündeki “Kitap, Sünnet, icmâ, kıyas” şeklindeki sıralama, aslında bu kabulün bir yansımasıdır.

    Dinde teşrî yetkisine sahip olduğu düşünülünce, fıkıhta bazı hükümler Rasûlullah’a nisbet edilmiştir. Oruç keffâreti, bunun sayısız örneklerinden sadece biridir. Şöyle ki; gelenekte, oruç keffâretinin yani herhangi bir özür bulunmaksızın Ramazan ayında orucunu bozana verilecek sözde cezanın Sünnetle teşrî kılındığı, bu konuda Kitap’tan herhangi bir delil bulunmadığı hususunda neredeyse ittifak vardır.[7] Sünnetle kastedilen de Ebû Hureyre’nin naklettiği şu rivâyettir:

    “Adamın biri geldi ve ‘helak oldum Yâ Rasûlallah’ dedi. Rasulûllah, ‘seni helak eden nedir?’ diye sorunca adam, ‘Ramazan’da eşimle ilişkiye girdim’ diye cevap verdi. Rasûlullah, ‘bir köle azad edebilir misin?’ deyince adam, ‘hayır’ dedi. Bunun üzerine peki ‘iki ay peş peşe oruç tutabilir misin?’ diye sordu. Adam ‘hayır’ dedi. Rasûlullah bu defa ona altmış yoksulu doyurup doyuramayacağını sordu. Adam yine ‘hayır’ dedi. Rasûlullah, adama oturmasını söyledi, adam da oturdu. Bu arada Nebî’ye içi hurma dolu bir sepet getirildi. Rasûlullah o adama ‘al bunu dağıt’ dedi. Adam, ‘benden daha fakiri yok’ deyince Nebî, arka dişleri görünecek derecede güldü ve ona ‘al ve ailene yedir’ buyurdu.”[8]

    Bu rivâyeti delil alan Hanefî ve Mâlikî fakihlere göre, Ramazan’da orucunu kasten yeme-içme veya cinsel ilişkiye girme yoluyla bozan kişinin, peş peşe olmak şartıyla iki ayı keffâret, bir günü de kaza olmak üzere toplam altmış bir gün[9] oruç tutması gerekir. Şâfiî ve Hanbelî fakihler ise aynı rivâyetten hareketle Ramazan’da orucunu sadece cinsel ilişki yoluyla bozana yukarıdaki cezanın gerektiğini söylerler.

    Yukarıdaki rivâyette geçen “Ramazan’da” ifadesi “Ramazan’da gündüz vakti” olarak algılanmış, bu algı, yukarıdaki rivâyetin bazı metinlerine “oruçlu olduğum halde”[10] ifadesinin girmesinin yolunu açmış, bütün hüküm de bu algı ve katkının üzerine bina edilmiştir. Hatta Hanefi mezhebine ait fıkıh kitaplarında, oruç keffâretine delil olarak sunulan yukarıdaki rivâyetin bizzat metnine “Ramazan’da gündüz vakti ( هار َن َيِف ن َم َر ) ifadesi dahil edilmiştir.[11] Bazı muhakkikler, bu ifadenin metne sonradan dahil edilmiş olabileceğine işaret ederler.[12] Yine Ramazan’da oruç bozmayla ilgili bazı rivâyetlerde geçen “yerine bir gün oruç tut”[13] şeklindeki ifadenin de, özre binaen tutulmayan Ramazan orucuyla ilgili olma ihtimalinin yanı sıra, yukarıdaki algıyla metne yapılan bir başka katkı olma ihtimali vardır.[14]

    Şâfiî ve Hanbelîler, Ebû Hureyre’nin naklettiği yukarıdaki rivâyette, sadece cinsel ilişkiden bahsedildiği için oruç keffâretinin, sadece cinsel ilişkiyle bozulması halinde gerekeceğini söylerken, Hanefî ve Malikîler, söz konusu rivâyette, cezayı gerektiren şeyin cinsel ilişki değil “Ramazan’a saygısızlık” olduğunu,[15] dolayısıyla cinsel ilişkinin yanı sıra yeme-içme şekliyle de Ramazan’da orucunu özürsüz olarak bozana keffâret gerekeceğini söylemişlerdir. İki grup arasındaki bu farka göre mesela biri Hanefî diğeri Şâfiî mezhebine mensup olduklarını düşünen iki arkadaş, bir Ramazan günü beraberce yiyip içerek özürsüz olarak oruçlarını bozsalar, Hanefî olanın; altmış bir gün oruç tutması gerekirken Şâfî olan; sadece bir günün orucunu kaza edecek ve bu durum, fıkıh geleneğinde “ictihad farkı” olarak değerlendirilerek “rahmet” olarak görülecek, hatta bir kişi, heva ve hevesine uymamak şartıyla istediği mezhebin görüşüne göre amel ederek bu zenginlikten yararlanabilecektir![16] Bu mantıktan hareket ederek, mesela Şâfîi mezhebine mensup bir karı-koca, Ramazan’da gündüz vakti ilişkiye girmek istediklerinde, önce yiyip içerek orucu bozar, sonra ilişkiye girerlerse, sadece bir günlük kazayla keffâretten kurtulacaklardır![17] Tüm bunlar, Allah’ın dininin insanların eliyle ne hale getirilebileceğinin çarpıcı örnekleridir.

    Özetle, yapılan şudur: Kur’ân’ın dışında bir hüküm kaynağı olarak kabul edilen Sünnetin, oruç keffâreti konusunda hüküm koyduğu iddia edilmiş, ayrıca Sünnetteki hüküm, kıyasla başka konulara da taşınmıştır. Bu, tam anlamıyla beşerî bir teşrî faaliyetidir ve bu teşrî faaliyeti, kıyasla varılan bir hükmün, hadis olarak fıkıh kitaplarına girmesiyle neticelenmiştir. Bağlamından koparılarak ele alınan ve yukarıda Ebû Hureyre’den nakledilerek yer verilen rivâyetle ilgili olarak, keffâret ve hadler konusunda kıyas yapılamayacağını söyleyenler tarafından,[18] önce ta’lîl edilerek bir illet tespit edilmiş, sonra bu illete binaen kıyas yapılarak[19] bir hükme varılmış, ardından da bu hüküm hadis olarak fıkıh kitaplarındaki yerini almıştır.[20] Gerçekten de Hanefî fıkıh kitaplarında “Ramazan’da kasten orucunu bozana, zıhar keffâreti gerekir.” şeklindeki ifade, Rasûlullah’a nisbet edilerek aktarılır.[21] Bu söz, bu şekliyle hiçbir hadis eserinde yer almaz; sadece fıkıh eserlerinde geçer. Hanefî mezhebinin muteber kabul edilen fıkıh eseri elHidâye’de geçen rivâyetleri tahrîc eden Hanefî muhakkik Zeyla’î, mezhebin fıkıh eserlerinde geçen bu ifade için Ahmed b. Hanbel’in “bu hadisi bulamadım” şeklindeki sözünü aktarır.[22] Yine bir Hanefî fakih olan İbnü’l-Hümâm da bu ifadenin hadis olmadığına işaret eder.[23] Dahası, bu söz, fıkıh eserlerinde, sanki mütevatir bir rivâyetmiş gibi lafzî tahlillere bile tabi tutulur. Mesela, Merğinânî, oruçlu iken ilişkiye girmeleri halinde keffâretin erkeğin yanı sıra kadına da gerekeceğine dair hükmü, bu sözün metninde geçen “من “َharfine yani bu harfin umûm ifade etmesine dayandırır.[24]

    Rasûlullah’a isnad edilen bu söz, aslında bünyesinde bir gerçeği barındırır. İfadede geçen “zıhar yapana = المظاهر على “ ifadesi, mezheplerin oruç keffâretine dair verdikleri fetvaya dayanak yaptıkları rivâyetin esasında hangi konuyla ilgili olduğunu gösterir. Bu önemli bir husustur. Gerçekten de Ebû Hureyre’nin naklettiği ve mezheblerin hükme dayanak yaptıkları rivâyet üzerinde yapılan çalışmalar, metinde bazı eksiltme ve ziyadelerin varlığını göstermektedir.[25] Mesela Ebû Hureyre’nin “bir adam” diyerek naklettiği rivâyette, Rasûlullah’la konuşan kişinin adının zikredildiği ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yer alan konuyla ilgili gerçek rivâyet şöyledir:

    Seleme b. Sahr el-Beyâdî şöyle dedi: “Başkalarıyla kıyaslanamayacak şekilde cinsel ilişkiye düşkün biriydim. Ramazan ayı girince, gece bir şey olur da hanımımla ilişkiye girerim diye korktum ve ona Ramazan boyu devam edecek bir zıhârda bulundum. Karım bana hizmet ederken bedeninden bir yer açılıp görününce dayanamadım, onunla ilişkiye girdim. Sabah olunca gidip yakınlarıma durumu haber verdim; ‘benimle Rasûlullah’a gelin, durumu ona anlatayım’ dedim. ‘Gelmeyiz! Hakkımızda âyet inmesinden korkarız, Rasûlullah bir şey söyler de bunun utancıyla yaşamak zorunda kalırız, sen git, anlat!’ dediler. Rasûlullah’a tek başıma gittim, durumu haber verdim, bana ‘böyle mi yaptın ey Seleme?’ buyurdular, ‘evet, öyle yaptım! Ancak Allah’ın emrine razıyım, bana onun emrini uygulayın!’ dedim. Rasûlullah, ‘Bir köle âzad et!’ buyurdular. Boynumu göstererek, ‘bundan başka bir varlığım yok ki!’ dedim. ‘Öyleyse peş peşe iki ay oruç tutacaksın!’ buyurdular. Bunun üzerine, ‘zaten başıma ne geldiyse oruç yüzünden geldi Ya Rasûlallah!’ dedim. ‘Öyleyse, altmış fakire, bir miktar kuru hurma dağıt’ buyurdular. ‘Vallahi ben ve karım aç olarak geceyi geçirdik’ deyince, ‘Benî Zureyk’in sadaka mallarına bakan memura git, o miktar hurmayı sana versin, sen altmış fakire yedir. Kalanı da ailenle ye!’ buyurdular. Akrabalarıma gidip onlara, ‘sizde zorluk ve çözümsüzlük, Rasûlullah’ta ise genişlik ve çözüm buldum. Rasûlullah sadakanızdan bana verilmesini emretti, dedim.”[26]

    Bu rivâyet, olayı bizzat yaşayan kişinin ağzından aktarılmaktadır. Doğru rivâyet budur.[27] Mezheplerin delil aldığı ve Ebû Hureyre’nin naklettiği rivâyet, bu rivâyetten uyarlanmıştır. Bizzat olayı yaşayan Seleme b. Sahr’ın ağzından aktarılan rivâyette, Seleme’nin, eşiyle zıhar yaptığını bildirmesi, gece eşiyle ilişkiye girme korkusu yaşadığını söylemesi, sabah olunca da Rasûlullah’a gitmesi, olayın Ramazan’da, gündüz vakti oruç bozmayla bir ilgisinin olmadığını gösterir. Rivâyet, karısına zıhar yapan kişiye gerekecek cezayla ilgilidir. Bu ceza, Kur’ân’ın Mücâdile sûresinde şöyle anlatılır:

    “Hanımlarına zıharda bulunanlar, söylediklerinden dönerlerse, o eşiyle ilişkiye girmeden, bir esir azad etmelidirler. Siz ancak böyle ders alırsınız! Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Esir bulamayan, eşiyle ilişkiye girmeden iki ay peş peşe oruç tutsun. Oruca güç yetiremeyenler, altmış yoksulu doyursun. Allah’a ve Rasûlü’ne inanıyorsanız böyledir. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Görmezden gelenler için acıklı bir azap vardır.” (Mücâdile 58/3, 4)

    Yukarıdaki iki âyet, Seleme b. Sahr’ın adının geçtiği rivâyetin, aslında Kur’ân’ın teşrî kıldığı bir hükmün Nebî’nin diliyle uygulanmasından ibaret olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, mezheblerin oruç keffâretiyle bağlantılı olarak ele aldıkları rivâyet, zıharla ilgilidir, rivâyetin oruç keffâretiyle hiçbir ilgisi yoktur. Aksi takdirde, Ramazanda kendine hakim olamayıp eşiyle ilişkiye girebilecek kadar sağlıklı olduğu anlaşılan adama, oruç tutamayacağını söylemesi üzerine Rasûlullah’ın, “o zaman tasadduk et” demesi çok anlamlı olmayacaktır.

    O halde, Ramazanda ister yiyip içerek ister cinsel ilişkiye girerek olsun orucunu hastalık veya yolculuk özrü olmaksızın bozana, Kur’ân ve Sünnet bütünlüğü temelinde gerekecek şeyin ne olduğunun ortaya konması gerekir.

    Bakara sûresinin 185. âyetinde Yüce Allah, hasta ve yolcu olanlara Ramazan’da tutamadıkları gün sayınca, daha sonra oruç tutma hakkını vermiştir. Hak diyoruz, çünkü Ramazan’da özür sebebiyle tutulamayan oruçların sonradan tutulması ceza değil, Allah’ın, kullarına verdiği hakkın kullanılmasıdır. Bu, Allah’ın kullarına bir lütfudur. Âyetin sonunda geçen “sayıyı tamamlamanız için” ifadesi, bunu gösterir. Âyette geçen iki özür sebebiyle, Ramazan’da oruç tutamayan ve Ramazan’ın bereketinden tam istifade edemeyenlere Allah Teâlâ bir lütufta bulunmakta, sayıyı tamamlama hakkı vermektedir. Bu bir hak olunca, âyette geçen iki özür hali olmaksızın Ramazan’da oruç tutmayan yahut başladığı orucu özürsüz bozanlar, bu haktan yararlanamayacaklardır. Bu kimseler, Rasûlullah’ın ifadesiyle, kalan ömürlerini oruçlu geçirseler dahi asla telafi edemeyecekleri bir fırsatı kaçırmış olacaklardır. Rasûlullah şöyle buyurur:

    “Ramazan günü bir özür ve hastalık olmaksızın oruç tutmayan kişi, hayatı boyunca oruç tutsa, tutmadığı bir günü telafi edemez.”[28]

    O halde, Ramazanda ister “niyetli değilim” gibi temelsiz bir yaklaşımla oruç tutmayan, ister yeme-içme veya cinsel ilişki yoluyla orucunu yolculuk ve hastalık durumu söz konusu olmadan bozan kişi, telafisi asla mümkün olmayan bir fırsatı kaçırmış, cezayı hak etmiştir. Bu kulun yapması gereken tek şey vardır, o da, tevbe edip Allah’tan bağışlanma dilemektir. Durum böyleyken, böylesi bir kula keffâret ya da kaza cinsinden ceza tertiplemek, Kur’ân’ın ifadesiyle haddi aşmak olur.

    Konuyu bir asır önce ele alan ve mezheplerin oruç keffâretine dayanak yaptıkları rivâyetin, aslında zıharla ilgili olduğunu tespit eden merhum Musa Carullah Bigi, orucu bozana keffâret değil kaza gerekeceğini söyledikten sonra, kazanın aslında bir ikram olduğunu, bunun sadece hak edenlere verilmesi gerektiğini, dinin rukunlerini ihmal edenlerin bu ikramdan faydalanmaya haklarının olmaması gerektiğinden bahseder ve İbnü’l-Arabî’den şu alıntıyı nakleder:

    “Ramazan’da kasten yiyip içen kişiyle ilgili olarak bir grup; hem kaza hem keffâret gerekir derken diğer bir grup; sadece kaza gerekir, dedi. Ben, böyle bir kişiye kaza da keffâret de gerekmez görüşündeyim. Böyle bir kişinin, tutmadığı orucu kaza hakkı asla yoktur. Bağışlanma talebiyle nafile oruçlar tutar. Çünkü bize göre ibadetler vakitle sınırlıdır. İbadetlerin vaktini kasten kaçıranların hiçbir surette kaza hakları yoktur.”[29]

    Sonuç olarak, geleneğin yüzyıllardır neredeyse ittifak derecesinde kabul ettiği bir konu olan oruç keffâretinin, Allah’ın indirdiği, Rasûlü’nün de tebliğ edip uyguladığı dinde yeri olmadığı açıktır.


    [1] Bakara 2/155; Kehf 18/7; Enbiyâ 21/35; Muhammed 48/31; İnsan 76/2.
    [2] Bakara 2/187, 229; Talâk 65/1.
    [3] Yusuf 12/40, 67; Kasas 28/88
    [4] Mâide 5/3.
    [5] Komisyon, İlmihal, İsam, İstanbul, 1998, I İman ve İbadetler, 19. http://www.timeturk.com/tr/2011/08/17/ dinin-kaynagi-ben-miyim.html
    [6] Bu konudaki geleneksel düşüncenin toplu olarak görülebileceği bir çalışma olarak bkz. Komisyon, Sünnetin Dindeki Yeri, İsav, Ensar Neşriyat, İstanbul, 1997.
    [7] Ramazanda eşiyle ilişkiye girerek orucunu bozana oruç keffâreti gerekeceği konusunda icmâ olduğu iddia edilse de (Mevsılî (ö. 683/1284), el-İhtiyâr, İstanbul, 1984, I, 131), fıkıh eserlerindeki diğer icmâ iddiaları gibi bu da doğru değildir. Tâbiînden bu konuda farklı düşünen pek çok isim kaynaklarda geçmektedir. Hatta hadis eserlerinde, böyle bir kişiye sadece kaza gerekeceğine dair rivâyetler dahi zikredilir. Konuyla ilgili detaylı bir çalışma için bkz. Yunus Macit, “Kasten Oruç Bozmanın Cezası İle İlgili Rivâyetlerin Tahlili”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi V (2005), sayı: 3, sayfa: 123 vd.
    [8] Dârimî (ö. 255/869), Sünenü’d-Dârimî, Beyrût, 1407, Savm, 19; Buhârî (ö. 256/870), el-Câmiu’s-Sahîh, Kahire, 1400, Savm, 30; Tirmizî (ö. 279/892), el-Câmi’u’s-sahîh Sünenü’t-Tirmizî, Beyrût, trs., Savm, 28.
    [9] Kameri aylar 29-30 çeker. Fıkha göre kişi, kameri aylardan birinde, ayın başında bu oruca başlasa ve peşpeşe iki aydan biri 29 diğeri otuz çekse bu kişi 59’u keffâret biri kaza olmak üzere toplamda 60 gün oruç tutarak borcunu ödemiş olur. Ancak kişi, oruca aybaşında başlamazsa düz hesap olsun diye iki ay için 60 gün keffâret orucu tutar, buna bir de tutmadığı günün kazasını ekler ve toplamda 61 gün eder.
    [10] Buhârî, Savm, 30.
    [11] Merğinânî (ö. 593/1197), el-Hidâye, İstanbul, 1986, I, 125; Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 131. Müslim’in Sahîh’i ve Beyhakî’nin Sünen’inde Ebû Hureyre’nin naklettiği rivâyette “Ramazan’da gündüz vakti” (اًهنار رمضان يف (ifadesi yer alır. “Nehar” ifadesinin müdrec olma ihtimali çok yüksektir. Müslim ve Beyhakî bu ifadeyi konu (bâb) başlıklarına da yansıtmışlardır. Müslim (ö. 261/875), Sahîh-u Müslim, Beyrut, trs., Sıyam, 14; Beyhakî (ö. 458/1066), es-Sünenü’l-kübrâ, Mekke, 1995, IV, 221.
    [12] İbn Hacer el-Askalânî, ed-Dirâye, Beyrut, trs., I, 280.
    [13] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 226.
    [14] Zeki Bayraktar, Kur’an ve Sünnet, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2013, s. 300- 301. Rivâyetin tahliline dair detaylı bir çalışma için bkz. Yunus Macit, “Kasten Oruç Bozmanın Cezası İle İlgili Rivâyetlerin Tahlili”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi V (2005), sayı: 3, sayfa: 121 vd.
    [15] Serahsî, el-Mebsût, III, 73.
    [16] http://farukbeser.com/soru/oruc-kefareti276.htm
    [17] Hıyel (Hileler/çareler) konusunda “Kitâbü’lhıyel fi’l-fıkh” isimli bir eser telif eden Şâfiî mezhebine mensub Kazvînî (ö.440/1048), eserinin başında hıyeli mahzurlu, mekruh ve mübah olarak üçe ayırır ve yukarıda verdiğimiz kurguyu, mahzurlu hıyele örnek olarak zikreder. Bkz. Kazvînî, Kitâbü’l-hıyel fi’l-fıkh, thk. Joseph Schacht. Hannover, Orient Buchhandlung Heinz, 1924, s. 4, 5.
    [18] Şâfiîler; takdîrât, keffâret, hudûd ve bedellerde kıyasın caiz olduğu, Hanefîler ise; caiz olmadığı görüşündedir. Bkz. Râzî, (ö. 606/1209), el-Mahsûl fî ‘ılmi usûli’l-fıkh, Beyrut, 1992, V, 349; Âmidî (ö. 631/1233), el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, Beyrut, trs., IV, 64; Serahsî (ö. 483/1090), Usûlü’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 111-112.
    [19] Serahsî’nin, bu konuda hükme kıyasla değil nassdan istidlal ile varıldığına dair açıklaması için bkz. Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, 1989, III, 73.
    [20] Benzer bir rivâyetin Dârekutnî’nin (Sünen, Kahire, 1966, II, 190, 191) ve Beyhakî’nin (Sünen, IV, 228, 229) Sünen’lerinde yer alması göz önünde bulundurulursa, Sünen’lere daha sonra ekleme yapılma yahut fıkhi görüşlerin manen rivâyet edilen hadislerden etkilenme ihtimal saklı kalmakla birlikte, bunun erken dönemlerde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Nitekim Hanefi mezhebinin en erken dönem fıkıh müdevvenatı sayılabilecek İmam Muhammed’in el-Asl isimli eserinde bu anlayışın o dönemde oluştuğu görülebilir. Bkz. el-Asl, II, 177.
    [21] İfadenin metni fıkıh eserlerinde şöyle geçmektedir: من أفطر في نهار رمضان متعمدا فعليه ما على المظاهر bkz. Serahsî, el-Mebsût, III, 71; Kâsânî, (ö. 587/1191), Bedâi’u’s-sanâi’ fî tertîbi’ş-şerâi’, Beyrut, 1982, II, 98; Merğinânî, el-Hidâye, I, 122; Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 131.
    [22] Zeyla’î (ö. 762/1361), Nasbü’r-râye li ehâdîsi’l-Hidâye, Kahire, trs., II, 449, 450; İbnü’l-Cevzî, benzer bir rivâyet için, Ahmed b. Hanbel’in, rivâyetin senedinde geçen Yahya b. el-Hammânî’nin yalancı olduğunu, rivâyetin huccet olamayacağını, çünkü rivâyete konu olan kişinin isminden bahsedilmeden hikaye edildiği söylediğini aktarır. İbnü’l-Cevzî (597/1201), et-Tahkik fi İhtilafi’l-Hadis, II, 87.
    [23] İbnü’l-Hümâm, (ö. 861/1457) Fethu’l-kadîr, Dâru’l-fikr, Beyrut, trs., II, 338.
    [24] Merğinânî, el-Hidâye, I, 124; Mevsılî, elİhtiyâr, I, 131.
    [25] Yunus Macit, “Kasten Oruç Bozmanın Cezası İle İlgili Rivayetlerin Tahlili, s. 123 vd.
    [26] Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Müsnedü’lİmam Ahmed b. Hanbel, Daru’l-fikr, y.y., trs., IV, 37.
    [27] İbn Ebî Şeybe’nin Müsned’inde, Seleme b. Sahr ez-Zürafiy şöyle der: “Rasûlullah döneminde eşime zıharda bulundum, sonra da keffâret ödemeden onunla ilişkiye girdim. Durumu Rasûlullah’a sordum, o da keffâret gerekir diye fetva verdi.” İbn Ebû Şeybe (ö. 235/849), Müsnedü İbn Ebî Şeybe, Riyad, 1977, II, 252.
    [28] Tirmizî, Savm, 27.
    [29] Musa Carullah Bigi, Uzun Günlerde Oruç, Sadeleştiren: Yusuf Uralgiray, Ankara, 1975, s. 221.

  • Kur’an’ı Anlamada Usûlün Önemi / Dr. Fatih Orum

    Kur’an’ı Anlamada Usûlün Önemi / Dr. Fatih Orum

    Yüce Allah her şeye bir ölçü koymuştur. O, şöyle buyurur:

    “Şüphesiz Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talâk 65/3)

    Şu âyet de Allah’ın katında, her şeyin bir ölçüye göre olduğunu gösterir:

    “Onun katında her şey bir ölçüye göredir.” (Ra’d 13/8)

    O’nun varlıkları yaratması da hep bir ölçüye göredir. İlgili âyet şöyledir:

    “Biz, her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” (Kamer 54/49)

    Her şeye bir ölçü koyup, her şeyi o ölçüye göre yarattığı için, Allah’ın her işi ve her emri, belirlenmiş bir ölçüye göre olur. Nitekim O, şöyle buyurur:

    “Allah’ın işi, tam belirlenmiş bir ölçüye göredir.” (Ahzâb 33/38)

    Allah’ın şüphesiz her şeye gücü yeter ama O, var ettiği her şeye bir ölçü koymak suretiyle kulları için bir imtihan ortamı oluşturmuştur. Bundan dolayı, “Allah’ın her şeye gücü yeter” şeklinde meal verilen pek çok âyet, “O, her şeye bir ölçü koyar” şeklinde dilimize çevrilmelidir.

    Yüce Allah’ın, pek çok âyette, hidâyetin de başarının da, kendisinin koyduğu ölçülere/düzene uyan ve bunun gereğini yapanlar için olduğunu bildirmesi de önemlidir.[1] Çünkü bu, hayatı doğru anlamlandırmamızı sağlar ve kul olma bilincimizi geliştirir.

    Dinin fıtrat olarak tanımlanması da bundan dolayıdır. Her şeyi bir ölçüye göre yaratana kul olduğunun bilincinde olan kişi, “her şeye gücü yetmesine, yani mutlak güç sahibi olmasına rağmen Yüce Yaratıcı, her şeye bir ölçü koymuş, her şeyi bir ölçüye göre yaratmış ve başarıyı, düzenine uyanlara vaat etmiş ise, bir kul olarak benim, O’nun koymuş olduğu ölçülere uymadan başarıya ulaşmam mümkün değildir.” şeklinde düşünür. İşte bu düşünce her şeyi değiştirir. Çünkü böyle düşünen bir kişi, başarıya ulaşmak için hayallerin değil ölçülerin peşine düşer. Ölçüye uymazsa kaybedeceğini bilir, başarısızlığa uğradığında, bunun nedenini kendinde arar. Bu bilince sahip kişi, Allah’ı doğru algılar, etrafındaki gelişmeleri doğru yorumlar, yere sağlam basar ve başarıyı yakalar. Yüce Allah’ın, hikmetin gereğini yapana verileceğini, bunu elde edenin de diğerlerine göre üstünlük elde etmiş sayılacağını bildirmesi, bu açıdan önemlidir.[2]

    Ölçü varsa usûl bir zorunluluktur. Çünkü ölçü, usûl ile tespit edilir. Bugün tabiat kitabının âyetlerini okuyanlar, Allah’ın koymuş olduğu ölçüye uyarak, her ilmin kendi disiplini çerçevesinde sonuca ulaşmaya çalışırlar. Aynı ölçü, Allah’ın Kitabı için de söz konusu olduğundan, kitâbî âyetler de bir usûl üzere okunmalıdır. Çünkü Allah’ın âyetleri kevnî ve kitâbî olarak ikiye ayrılır. O’nun kevnî âyetlerini okumak ve onlardan sonuçlar çıkartmak nasıl bir usûlü gerektiriyorsa Kitâbî âyetleri ihtiva eden Kitab’ın da açıklamalarına ulaşmak, bir usûlü ve bu usûle uygun hareket eden ekipleri gerektirir. Şu âyet bunu gösterir:

    “İman edeceklere doğru yolu göstersin ve rahmet olsun diye ilim üzere açıkladığımız bir Kitap gönderdik.” (A’râf 7/52)

    Allah’ın Kitabı’nın belli bir usûle göre okunmasının gerekliliğini herkes dile getirir. Burada herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. İhtilaf, o usûlün ne olduğu hususundadır. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi pek çok bilim dalında faaliyet gösteren bilim insanları, kurulu sistemi anlamanın ve keşfetmenin peşinde oldukları için, çalışmalarını, Allah’ın koymuş olduğu ölçü ve kurallara göre yürütmek zorundadırlar. Kevnî âyetleri okuyanlar, kendi koydukları ölçülere göre hareket eder ve sistem kurmaya çalışırlarsa başarısızlık kaçınılmazdır. Dahası bu, dengeleri bozar ve insanlığı huzursuz ve mutsuz eder.

    İnsanlara huzur, mutluluk ve refah vermesi için varedilen dünya, onların cehennemi olur. Aynı durum kitâbî âyetler için de geçerlidir. Kitâbî âyetleri okuyup anlamaya ve uygulamaya çalışanlar, bunu kendi ölçülerine göre yaparlarsa, sistem kurmaya, yani din oluşturmaya kalkışmış olurlar. Bu, insanların mutluluğu için gönderilmiş dinin, insanlar için sıkıntı kaynağı haline gelmesine yol açar. Din, kişinin ahiretini de ilgilendirdiğinden, bu alanda yapılan yanlışlar, sadece dünya hayatının değil, ahiretin de kaybı demek olur ki bunun, telafisi mümkün olmayan büyük bir kayıp olacağı ortadadır.

    Dinin tek sahibinin Yüce Allah olduğu gerçeği hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Her türlü tasarruf hakkı sadece O’na aittir. Bize düşen; O’na kulluk edip, yalnız O’ndan yardım dilemektir. Bu da, dinde tek şâriin, yani hüküm koyucunun O olduğunu kabul etmekle olur. Şu âyet, bu açıdan çok önemlidir:

    “Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri hakîm ve habîr olan Allah tarafından muhkem kılınmış ve de açıklanmış bir kitaptır. (Böyle olması) Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir. (De ki:) Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim” (Hûd 11/1-2)

    Âyette geçen “ َ ُ وا ِإالَّ الل د ُ ب ْ َع تَّ الَأ) = Böyle olması) Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir” ifadesi, Yüce Allah’ın, âyetleri niçin muhkem ve mufassal olarak indirdiğinin sebebini bildirmektedir. Böyle olmasaydı, yani âyetleri açıklama ve detaylandırma işi insanlara bırakılsaydı, ortaya konan din, indirilmiş değil oluşturulmuş din olurdu. Oluşan din, Allah’ın değil insanların dini olurdu. Bu, dinde ve hükümde ortaklık anlamına gelirdi. Allah, böyle bir ortaklığı kabul etmeyeceğini şu âyetinde bildirir:

    “Onun ile aranıza koyarak kulluk ettiğiniz şeyler, adını sizin ve atalarınızın koyduğu şeylerden başkası değildir. Allah o konuda kimseye bir yetki vermemiştir. Hüküm, Allah’ın hükmüdür. O, kendinden başkasına kul olmamanızı emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak, insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf 12/40)

    Âyette, insanların Allah’ın dışında kulluk ettiklerinin, kendilerinin ve atalarının ortaya koydukları kurgular olduğu bildiriliyor. Oysa Allah, bu konuda kimseye bir yetki vermemiştir. Çünkü tek hüküm koyucu O’dur. İnsanların, Allah’ın yanı sıra başkalarına kulluk etmeleri, başkalarını dinde söz sahibi kabul etmeleri ile olur. Bu, Allah’tan başkasına da kulluk etmek demektir. Oysa emredilen, kulluğu sadece O’na yapmaktır. Dosdoğru din bunu gerektirir. Birilerinin ya da atalarının kurguladığı usûl veya bu usûle ait kavramların değil Allah’ın koyduğu usûl ve bu usûle ait kavramların peşine düşmemiz emredilmiştir. Yüce Allah insanların kendi kurgularının peşine düşmemeleri için Kitab’ı tek kaynak yapmış, onu kendi açıklamış, bu açıklamalara ulaşmanın yolunu da göstermiştir. İnsanların çoğu bu gerçeği görmezden gelirler. Çünkü İnsan, sınırları aşmaya, her şeye hükmetmeye meyilli yaratılmıştır. O, bu konuda o kadar cüretkârdır ki, Allah’a din öğretmeye dahi kalkar.[3] İnsanın zaafını en iyi bilen Allah, bu konuda onu sürekli uyarmış, kanun koyucunun kendisi olduğunu hatırlatmıştır.

    Tek Şâri’ yani hüküm koyucu O’dur. Biz sadece O’nun bize gönderdiklerini, bize gösterdiği şekilde anlamak ve uygulamakla yükümlüyüz. Buna nebî ve rasûller de dahildir. Yukarıda geçen Hûd sûresinin ikinci âyetindeki “ ْ ُكم ني َل َّ ن ِ ا ٌ َشير ب َ و ٌ َذير ن ُ ه ْ ن ِم = Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim” ifadesi bunu göstermektedir. İfadede geçen “ ُ ه ْ ن ِم “ifadesi, Rasûlullah’ın yapmış olduğu uyarı ve müjdelelerin Kitap’tan olduğunu gösterir. Şu âyet de bunu teyid etmektedir:

    “Bu Kitap da, onu doğrulamak; zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arapça indirilmiş bir Kitap’tır.” (Ahkâf 46/12)

    Âyette, Kur’ân’ın uyarı yapan ve müjde veren bir kitap olduğu bildirilmektedir. Rasûllerin görevi, kendilerine vahyedileni tebliğ etmek olduğu için[4] yani rasuller kendilerine indirilen kitapları tebliğ ettikleri için, onların uyarı ve müjdeleri Kitap’tan olur. Rasûlullah’tan, bunu şöyle ifade etmesi istenmiştir:

    “De ki; Ben sizi sadece vahiy ile uyarmaktayım.” (Enbiyâ 21/45)

    Kur’ân’ın, nebî ve rasûl kavramlarına verdiği anlamı dikkate almayıp, zihinlerinde oluşturdukları nebî algısından hareketle farklı beklentilere girenler hakkında Yüce Allah şöyle buyurur:

    “Onlara bir âyet getirmediğin zaman ‘derleseydin ya?’ derler. De ki: ‘Ben Rabbim tarafından bana vahyedilene uyarım. Bunlar, Rabbinizden gelen göstergelerdir. Bir de inanan bir toplum için yol gösterici ve bir ikramdır.’” (A’râf 7/203)

    Rasûlullah’a, kendisinin vahye uyduğunun söyletilmesi önemlidir. Ona yapılan vahiy Kur’ân’dır. Kur’ân tek kaynaktır. Kur’ân’da her şeyin açıklandığı bildirilir. Bir âyet şöyledir:

    “Biz bu Kitab’ı sana indirdik ki her şeyi açıklasın, doğru yolu göstersin, ona bağlananlara bir ikram ve bir müjde olsun.” (Nahl 16/89)[5]

    Yüce Allah, Kitabı’nda her şeyi açık bir şekilde ortaya koyduğunu bildiriyorsa, din konusunda bizim başka kaynak arayışlarına girmemiz doğru olmaz. Bize düşen, tek hüküm koyucunun O olduğunu, Kitabı’nda da her şeyi açıkladığını kabul etmek, bu konuda şüpheler yaşamamaktır. Kur’ân’da bu durum şöyle ifade edilir:

    “Ben Allah’tan başka bir hakem mi ararım? Kitab’ı size açıklanmış olarak indiren O’dur. Kendilerine Kitap verdiklerimiz bilirler ki bu Kitap, Rabbin tarafından hak olarak indirilmiştir. Sakın tereddüt edenlerden olma!” (En’âm 6/114)

    Hal böyleyken gelenekte, “meselelerin sonsuz, âyetlerin ise sınırlı olduğu” söylenip[6] Kur’ân’a sınır çizilmiş, Kur’ân’ı beyan ettiği; onun dışında helal ve haram koyduğu iddia edilerek[7] Rasûlullah’ın görev ve yetkisi aşındırılmış, âyetler arası irtibatlar gözardı edilerek Kur’ân anlaşılmazlığa mahkûm edilmiştir.

    Allah’ın dinine gereği gibi uyan bir topluluktan daha önde bir topluluk olması mümkün değildir.[8] O halde, Müslümanların yüzyıllardır süregelen ve günümüzde de devam eden görünümleri, bir şeylerin ters gittiğinin en açık delili olsa gerektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    “Gevşemeyin, üzülmeyin de. Eğer inanıyorsanız, üstün olan sizlersiniz.” (Âl-i İmrân 3/139)

    Bize düşen, Kur’ân’ın açıklamalarının peşine düşmek olmalıdır. İnsanlara hidâyet ve nûr olarak gönderilen ve içerisinde her şeyin bir usûle göre açıklandığı bildirilen[9] Kitab’ın üzerinde yoğunlaşılmalı, tüm gayret, onun doğru olarak anlaşılması ve hayata geçirilmesi için olmalıdır.

    Rasûlullah’ın örnekliği bu konuda yolumuzu açacaktır. Geleneksel anlayışa göre Sünnet, Kur’ân’ın yanında müstakil bir kaynak sayılır.[10] Bu, Kur’ân’da yer almayan bir takım hükümlerin Sünnette olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Hatta ikisinde de bulunmayan çözümlere icmâ ve kıyasla ulaşılabileceği kabul edilir.[11] Oysa Kur’ân tek kaynaktır. Sünnet, Kur’ân’ın içerdiği hükümlerin Rasûlullah tarafından ortaya konması ve uygulanması olarak görülmelidir. Bu hükümleri ortaya koymak, bazen doğrudan âyeti tebliğ etmekle olabileceği gibi, bazen de âyetler arası ilişkilerden hüküm çıkarmak şeklinde olabilir. Bu durumda Sünnet, Kur’ân’ın dışında, ondan bağımsız bir kaynak olmayacaktır.

    Bundan sonraki yazılarımızda bu usulün temel kavramları, prensipleri ve uygulamalarını ele alacağız.


    [1] İnsan 76/29-30; Tekvîr 81/25-29. Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, SVY, İstanbul, 2011, 4. Baskı, s. 134 vd.
    [2] Bakara 2/269.
    [3] Hucurât 49/16.
    [4] Mâide 5/67, 92; Nahl 16/35, 82; A’râf 7/62, 68, 79, 93; Hûd 11/57; Ahkâf 46/23; Ahzâb 33/39.
    [5] Âyette geçen “her şeyin açıklanması” ifadesi ile kastedilenin Kitap olduğuna dair bkz. Yûsuf 12/111; Yûnus 10/37.
    [6] Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî Cessâs (ö. 370/981), el-Füsûl fi’l-usûl, Kuveyt, 1994, IV, s. 75. Ebu’l-Huseyn el-Basrî (ö. 436/1044), elMu’temed fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1403, II, s. 228; Muhammed b. Muhammed Gazâlî (505/111), el-Menhûl, Dımeşk, trs., s. 330; Ebü’l-Meâlî İmâmü’l-Harameyn Rükneddin Abdülmelik Cüveynî (ö. 478/1085), el-Burhân fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1997, II, s. 485; 499- 500, IV, s. 75; Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), el-Mebsût, Beyrut, 1989, XVI, s. 62; Mahlûf Muhammed Hasaneyn, Bülûğu’s-sûl, Kahire, 1966, s. 151.
    [7] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 67; Muhammed b. Ali eş-Şevkânî (ö. 1250/1834), İrşâdü’l-fühûl ilâ tahkîki’l-hakki min ‘ılmi’l-usûl, Kahire, 2006, I, 132.
    [8] Allah’ın dinine hakkıyla uyanların, yaşadıkl rı dönemde insanların en üstünü olacaklarının sünnetullah olduğuna dair bkz. Bakara 2/47, 122.
    [9] A’râf 7/52.
    [10] Şevkani, İrşâdü’l-fühûl, I, 132.
    [11] Zekiyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esas ları, trc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara, 1990, s. 39.

  • Meyl Kelimesi Örneğinde Kur’an’ın Kendi Kavramlarını Anlamlandırması

    Meyl Kelimesi Örneğinde Kur’an’ın Kendi Kavramlarını Anlamlandırması

    Türkçe’de de kullandığımız meyletme ifadesinin aslı Arapça الميل (meyl) kelimesidir ve Kur’an’da üç ayette karşımıza çıkmaktadır. م ي ل kök harflerinden oluşan kelimenin mâzî fiil hali مال şeklindedir. Arapça sözlükler kelimeye ortadan ayrılıp iki yandan birine doğru sapma anlamını vermektedirler (1). ملت إلى فلان ifadesinin “filan kişiye yardım ettim, destek verdim” anlamına geldiği, sözlüklerin ifadeleri arasındadır (2). Türkçemizde de bir şeye eğilim gösterme, yönelme, eğilme anlamlarında kullanılmaktadır. Ayrıca dilimizde mecâzen ilgi gösterme, sevme, arzu duyma gibi anlamlarda kullanımı vardır (3).

    Kur’an’da kelimenin geçtiği üç ayetten biri Nisâ Suresi 102. ayettir. Elimizdeki meallerin ayete verdikleri karşılıklarda, kelimeye verilen anlam yukarıda saydığımız anlamların hiçbiri değildir. Diğer bir deyişle; kelimenin geçtiği ayette anlatılan konu gereği, sözlüklerde kelimenin karşılığı olduğu söylenen ifadelerin hiçbiri meallerde kullanılamamıştır. Mealler ayetin ilgili bölümünü dilimize şöyle aktarmaktadırlar:

    …وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً…

    …İnkâr edenler arzu ederler ki, silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar…  (Nisâ 4/102) (4)

    İncelediğimiz kelime ayette, biri fiil, diğeri o fiili niteler şekilde (mef’ûl mutlak) mastar olarak kullanılmıştır: فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً (feyemîlûne aleykum meyleten vahideten). Fiilin ayetteki gibi على (alâ) harf-i ceri ile kullanımı durumunda anlamının “taraf tutmak, tarafgir davranmak” olduğunu yine sözlüklerden öğrenmekteyiz (5). Ancak görüldüğü gibi kelimenin geçtiği ifade meale “ani baskın yapmak” şeklinde yansımıştır. Oysa sözlükler kelimenin böyle bir anlamından bahsetmemektedirler. 101. ayetten itibaren konu, yolculuk esnasında düşmanla karşılaşıp sıcak çatışmaya girilmesi durumunda namazın nasıl kılınacağı konusudur. Rabbimiz, imamın iki rekat kılarken cemaatin ikiye ayrılarak her bir grubun birer rekat kılması gerektiğini tarif etmektedir. Konumuzla ilgili bölümde de silahların bırakılmaması gerektiği dile getirilmekte ve yukarıda aldığımız bölüm aktarılmaktadır. Dolayısıyla böyle bir ayetin mealinde kelimeye meyletme anlamı da verilememekte, kelimenin anlamları arasında bulunmayan “baskın yapma” ifadesi tercih edilerek konu kapatılmaktadır. 

    Oysa söz konusu olan Allah’ın Kitabı olduğunda, kelimelere verilecek anlamların insanlar tarafından tercih ve takdir edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Hele Kur’an gibi kullandığı her kavramı mutlaka açıklayan ve detaylandıran bir kitap için kelimelerin sözlüklerdeki karşılıklarına bile ihtiyatla yaklaşılması gerekir. Ayrıca incelediğimiz kelime bu ayet dışında iki ayette daha geçmektedir. O ayetlerde kelimeye ne “baskın yapma” ne de buna benzer bir anlam vermek mümkün olmamaktadır. Yine aynı mealden bakacak olursak:

    Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. (Nisâ 4/129)

    Allah, sizin tövbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi istiyorlar. (Nisâ 4/27)

    Ele aldığımız ميل (meyl) kelimesi 129. ayette “gönül vermek”, 27. ayette ise “büyük bir sapıklığa düşmek” şeklinde çevrilmiş. Şu durumda aynı mealde (ulaşabildiğimiz diğer meallerde de durum aynı) bir kelime geçtiği üç ayette de birbiri ile hiç ilgisi bulunmayan üç ayrı anlamda dilimize aktarılmış olmaktadır. Üstelik kelimeye verilen anlamların hiçbiri sözlüklerde kelimeye verilen karşılıklara uygun değildir. Oysa Kur’an’da geçen bir kelimenin bir anlamı olması ve geçtiği her yerde o anlama uygun karşılıklar verilebilmesi gerekir. 

    Bu kelimenin geçtiği ayetlerin hepsinde kullanabileceğimiz gerçek anlamını tespit etmenin yolu ise ayetleri birlikte iyi incelemek ve doğru bir değerlendirme yapmaya çalışmaktan geçmektedir. Aslında kelimenin geçtiği ayetler bize gerekli ip uçlarını vermektedirler. 

    الميل Meyl İfadesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    ميل ifadesi geçtiği ayetlerin üçünde de hem fiil hem de mastar formunda yer almakta, bu kullanımla fiilin anlamı tahsis edilmekte, pekiştirilmekte veya vasıflandırılmaktadır. Nisâ 102. ayette kullanımı, kelimenin anlamı hakkında önemli bilgiler vermektedir:

    وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلَاةَ فَلْتَقُمْ طَائِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُوا أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِن وَرَائِكُمْ وَلْتَأْتِ طَائِفَةٌ أُخْرَىٰ لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ ۗ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً ۚ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْضَىٰ أَن تَضَعُوا أَسْلِحَتَكُمْ ۖ وَخُذُوا حِذْرَكُمْ ۗ إِنَّ اللَّـهَ أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا

    İçlerinde olur da onlar için namazı tam kılarsan, onların bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar ve silahlarını kuşansınlar; (ilk) secdeyi yaptıktan sonra çekilsinler; bu defa namazı kılmamış öbür kısım gelsin, seninle namaz kılsınlar, tedbirli olsunlar ve silahlarını kuşansınlar. Kafirlik edenler isterler ki silahlarınızdan ve eşyanızdan uzak kalasınız da size bir kere meyletsinler. Yağmurdan zarar görür veya hasta olursanız, silahlarınızı bir yere koymanızda bir günah yoktur ama tedbiri elden bırakmayın. Allah, o kâfirlere küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır. (Nisâ 4/102)

    Yolculuk esnasında düşmanla karşılaşma ve sıcak çatışma ortamının oluşması durumunda namazın nasıl kılınacağını tarif eden ayette, “size sadece bir kez meyletsinler” anlamında فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً ifadesi geçmektedir. Ayetin burada söylediği şey namazda silahlı olup tedbiri elden bırakmama konusudur. Burada kilit ifade “bir kere” ifadesidir. Diğer bir deyişle; ayette meyletme fiiline ne anlam verilecekse kâfirler o eylemi sadece bir kez yapmak istemektedirler. Yani kâfirlerin isteği müminlerin işini, onlarla bir daha ilgilenmelerine gerek kalmayacak şekilde, bir kerede bitirmektir. Bu sebeple ayette meyletme kelimesi iki kez kullanılmış, birinde fiil, diğerinde de fiili pekiştirme maksadıyla mastar olarak gelmiştir (mef’ûl mutlak). Mef’ûl mutlak ifadenin واحدة sıfatı ile kullanılması anlama, işin bir kerede tam bir şekilde yapılarak bitirilmesi anlamını katmaktadır. Dolayısıyla ayette kelimenin anlamını “ilgilenmek, vakit ayırmak” olarak anlamamız doğru olacaktır. Düşmanın isteği, bu konuyla sadece bir kez ilgilenmek, böylece “müminler” defterini bir daha açılmamak üzere kapatmaktır. Yani ayete şöyle anlam vermek gerekir:

    …Kâfirlik edenler isterler ki silahlarınızdan ve eşyanızdan uzak kalasınız da sizinle sadece tek bir kez ilgilensinler (bir daha size vakit ayırmalarına gerek kalmasın)…

    Kelimenin “ilgilenmek, ilgi göstermek, vakit ayırmak” şeklinde tespit ettiğimiz anlamını aşağıdaki ayette yer alan kullanımında daha net görmek mümkündür:

    وَلَن تَسْتَطِيعُوا أَن تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ ۖ فَلَا تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ ۚ وَإِن تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ اللَّـهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا

    Çok kararlı olsanız bile kadınlar arasında adil davranmaya güç yetiremezsiniz. Öyleyse bütün ilginizi birine gösterip diğerini ortada bırakmayın. Eğer uzlaşır ve Allah’tan çekinerek kendinizi korursanız bilin ki Allah, bağışlar ve ikramda bulunur. (Nisâ 4/129)

    Ayetteki فَلَا تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ ifadesinde de fiil, mef’ûl mutlak ile pekiştirilmiş; önceki ayette “sadece bir kez meyletme” ifadesi yer alırken bu ayette “bütün meyli gösterme” dile getirilmiştir. Ayetin konusu gereğince de kelimeye “ilgilenme, ilgi gösterme” anlamı verilmesinin doğru olacağı rahatça görülebilmektedir. Dolayısıyla ifadenin Türkçe karşılığı bütün ilginin eşlerden birine gösterilmesi şeklinde anlaşılmalıdır. مال fiilinin geçtiği son ayet de yine aynı surenin şu ayetidir:

    وَاللَّـهُ يُرِيدُ أَن يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُرِيدُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ أَن تَمِيلُوا مَيْلًا عَظِيمًا

    Allah, sizin dönüşünüzü (tevbenizi) kabul etmek, arzularının peşine takılanlar ise kendilerine büyük bir ilgi göstermenizi isterler. (Nisâ 4/27)

    Bu ayetin son bölümü dilimize genellikle “büyük bir sapışla sapmanızı isterler” şeklinde çevrilmektedir. Oysa kullanılan fiil yukarıda gördüğümüz ayetlerde olduğu gibi مال fiilidir. Ayrıca sapıklık şeklinde çevrilebilecek kelime olsa olsa ضل kelimesi olabilir, ancak bu ayette geçmemektedir. Dolayısıyla burada bu ifadeye önceki ayetlerde verilenle aynı anlamı vermek gerekir. Bu da “büyük bir ilgi göstermenizi isterler” şeklindedir.

    Sonuç

    Sonuç olarak الميل kelimesinin Kur’an’daki anlamını, Türkçe’de de kullanılan şekliyle; meyletmek, eğilmek kelimeleriyle karşılamanın yeterli olmadığı ve kelimenin geçtiği her ayete uygun düşmediği görülmektedir. İfadeye bugün kazandığı anlamdan farklı olarak; ilgilenmek, ilgi göstermek, vakit ayırmak anlamlarını vermek gerektiği, bu kelimenin anlamını Kur’an’dan öğrenmeye kalktığımızda ortaya çıkan sonuçtur.

    İncelediğimiz kelime, Kur’an’ın kendi kavramlarının içini kendisinin doldurduğuna, insanları sözlüklere muhtaç bırakmadığına da güzel bir örnektir. Diller canlı organizmalar gibidirler. Zamanla gelişir, değişir hatta kaybolur, ölürler. Bu sebeple Allah’tan gelmiş bir kitabın dildeki değişimlerden etkilenmeyecek yapıda olması gerekir. Zaten sadece Allah’ın gönderdiği bir metin bu özellikte olabilir. 

    Bu örnekte de gördüğümüz gibi Kur’an, Arap dilindeki değişimlerden etkilenmemiştir. Kur’an’da geçen kelimelerin anlamları, Arap dilinin insanlar arasındaki kullanımında değişime uğramış olsa da Kur’an’ın kendi iç bütünlüğü, Allah tarafından belirlenmiş şaşmaz metot iyi uygulanırsa, kelimelerin anlamlarını doğru tespit etmemizi sağlamaktadır. Böylece bir kelimenin anlamı sözlüklerde tamamen bozulmuş ve değişmiş dahi olsa Kur’an’ın o kelimeye yüklediği anlamı tespit etmek mümkün olmaktadır. Bu durum meal yazmanın ne kadar zor ve uzun süreli bir çalışma olacağını da gözler önüne sermektedir. Bir ayette geçen tek bir kelimeye Kur’an’ın verdiği anlamı tespit etmek için böylesi büyük bir çalışma yapma gerekliliği günümüzde pıtrak gibi çoğalan meallerin ne kadar üstün körü yazıldığı hakkında da fikir vermektedir.

    Dipnotlar:

    (1) Müfredat Elfâzil Kur’an, Ragıp El İsfahânî, م ي ل maddesi
    (2) A.g.e.
    (3) http://lugatim.com/s/MEYLETMEK–MEYLEYLEMEK
    (4) Diyanet İşleri Başkanlığı Meali
    (5) Müfredat Elfâzil Kur’an, Ragıp El İsfahânî, م ي ل maddesi

    Erdem Uygan

  • س – ر – ق  Se – Ra – Qa

    س – ر – ق Se – Ra – Qa

    سَرَقَ – يَسْرِقُ – سَرِقَة 

    Hırsızlık yapmak, çalmak anlamındaki kelimeye sözlüklerde “kişinin alma hakkına sahip olmadığı bir şeyi gizlice alması, çalması” anlamı verilir.  Kur’an’da 7 ayette 9 kez geçer. Hırsız anlamındaki ism-i fâili سارق şeklinde olan kelimeyi Kur’an adi hırsızlıktan ayırarak belli şartları taşıyan nitelikli hırsızlık olarak tanımlamaktadır:

    فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ فِي رَحْلِ أَخِيهِ ثُمَّ أَذَّنَ مُؤَذِّنٌ أَيَّتُهَا الْعِيرُ إِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ قَالُوا وَأَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ

    (Yusuf) onların mallarını yüklettikten sonra su tasını öz kardeşinin yükü arasına koydu. Daha sonra bir tellâl yüksek sesle bağırdı: “Kervancılar! Siz hırsızsınız (لسارقون lesâriqûn).” Bunlar, onlara dönerek: “Neyi kaybettiniz?” diye sordular. “Kralın su tasını kaybettik” dediler… (Yusuf 12/70-72)

    Kendilerine ait olmayan bir eşyayı gizlice almış olan kişilere ayette سارقون denmiştir. Ayetteki “مَاذَا تَفْقِدُونَ neyi kaybettiniz” ifadesi bir malın sahibinden gizlice alındığını göstermektedir. “صُوَاعَ الْمَلِكِ kralın su kabı”  ifadesi malın başkasının mülkiyeti altında ve korunan bir mal olmasının yanısıra belli bir ekonomik değere sahip olduğunu da belirtmektedir. Surenin 76. ayetinde bir suça سرقة türünden bir hırsızlık denilebilmesi için taşıması gereken özelliklere bir yenisinin eklendiğini görülmektedir:

    فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاءِ أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَاءِ أَخِيهِ

    Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce ötekilerinin yüklerinde arama yapmaya başladı. Sonra tası öz kardeşinin yükünden çıkardı… (Yusuf 12/76)

    Kralın su kabının Yusuf’un (a.s.) öz kardeşinin yükünden çıkmış olması, eyleme konu olan malın bulunduğu yerden izinsiz ve gizlice alınarak başka bir yere nakledildiğini gösterir. Bu da سرقة suçunda bulunması gereken özelliklerden biri olarak anlaşılmalıdır. Özet olarak yukarıdaki ayetlere göre bir suçun سرقة olarak değerlendirilmesi için şu şartları taşıması gerekir: “Koruma altında olan başkasının mülkiyetindeki belli bir ekonomik değer taşıyan bir malın, sahibinin izni olmaksızın gizlice bulunduğu yerden alınması ve başka bir yere intikal ettirilmesi.”

    Malın korunuyor olması, suçun gizli yapılıyor olması, malın ekonomik bir değer taşıması, سرقة türündeki hırsızlığın mülkiyet hakkına yönelik bir saldırı olduğunu ortaya koymaktadır. Malın bir başka yere nakledilmiş olması da suçun tasarıdan tatbikata dönüştüğünün göstergesidir. Kelimenin mecaz olarak kullanıldığı ayette bile çalınan şeyin korunuyor, çalanın da eylemi gizlice yapıyor olduğu görülebilmektedir:

    وَحَفِظْنَاهَا مِن كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ  إِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ

    Göğü, taşlanmış şeytanların hepsinden koruduk. Ancak kulak hırsızlığı (اسْتَرَقَ السَّمْعَ) yapan olabilir, onu da hemen parlak bir ateş parçası takip eder. (Hicr 15/17-18)

    Kur’an’da سرقة  suçunu işlediği tesbit edilmiş kişilerin cezası şu ayette dile getirilir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini işlediklerine karşılık bir ceza olarak kesin ki Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Bu suçun mülkiyet hakkının ortadan kaldırılmasına yönelik olduğunu ayetteki جَزَاءً بِمَا كَسَبَا “işlediklerine karşılık bir ceza olarak” ifadesinde de görmek mümkündür. Bir kişiye سارق denilebilmesi için suçun sabit olması yani bir araştırma ve yargılamanın yapılmış olması gerekir. Nitekim Yusuf Suresi 71. ayette bir iddia olarak ortaya atılan سرقة suçunun gerçekleştiğinin tespiti için de bir araştırma yapıldığı, suç sabit olunca cezanın tahakkuk ettiği 76. ayette görülmektedir:

    فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاءِ أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَاءِ أَخِيهِ

    Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce ötekilerinin yüklerinde arama yapmaya başladı. Sonra tası öz kardeşinin yükünden çıkardı… (Yusuf 12/76)

    Mâide Suresi 38. ayette سارق ve سارقة şeklinde isimlendirilmeleri, bu kişilerin yakalanmış, yargılanmış ve suçun yukarıda tarif edilen tüm özelliklerini barındırdıkları tespit edildiği için suçlu bulunmuş olduklarını gösterir. Ayet سرقة fiilinin tüm şartlarını barındıran türden bir سارق olarak hüküm giymiş kişilere hangi cezanın verileceğini bildirmektedir. 

    İşlenen suçta yukarıda sayılan şartların tamamının bulunmaması suçu سرقة seviyesine ulaştırmayacağından el kesme cezası da uygulanmaz. Diğer bir deyişle, bu şartlardan birini dahi barındırmayan bir hırsızlık suçu سرقة olarak adlandırılamayacağı için bu suçu işleyene سارق denmez ve Mâide 38. ayetin kapsamının dışında kalır. Bu türden سرقة seviyesine yükselmemiş hırsızlık suçlarına kapkaç, dolandırıcılık, yağma, gasp, zimmet v.b. suçlar örnek gösterilebilir. Bunlarda suç başkasının mülkiyet hakkını ortadan kaldırıcı bir eylem değil, belli bir mala yöneliktir, dolayısıyla başka kelimelerle isimlendirilirler. Lisân’ul-Arab’da السارق kelimesinin anlamı verilirken konu şöyle dile getirilir:

    السَّارِقُ عِنْدَ الْعَرَبِ مَنْ جَاءَ مُسْتَتِراً إِلَى حِرْزٍ فَأَخَذَ مِنْهُ مَا لَيْسَ لَهُ، فَإِنْ أَخَذَ مِنْ ظَاهِرٍ فَهُوَ مُخْتَلِس ومُسْتَلِب ومُنْتَهِب ومُحْتَرِس، فَإِنْ مَنَعَ مِمَّا فِي يَدَيْهِ فَهُوَ غَاصِبٌ

    “Araplarda سارق korunaklı bir yere gizlice gelip kendine ait olmayan bir şeyi alan kişiye denir. Bunu gizli değil de açıktan yaparsa, o zaman ona مختلس kapkaççı, مستلب gaspçı, منتهب yağmacı gibi isimler verilir. Kişiyi elindeki malından engellerse o غاسب gâsıptır.” 

    Suç ve Ceza Uygunluğu isimli çalışmasında سرقة suçunu Yusuf Suresi’nin ayetlerinden hareketle tarif eden Dr. Suat Erdoğan bu konuyu şöyle açıklığa kavuşturmaktadır:

    “… Nitekim suça konu olan malın belli bir limitin altında kalması, dayanıklı olmayan, kısa sürede bozulan türden olması, mülkiyet hakkı ihlali konusunda şüphe uyandırır. Başka bir deyişle bu nitelikteki mallarla mülkiyetin varlığından söz edilemez. Konuyu örnek üzerinden açıklamak gerekirse, kapkaç (ihtilas), emniyeti suistimal, zimmet, dolandırıcılık, yağma (nühbe) v.b. suçlarda hırsızlık (seriqa) suçunun oluşması için gerekli şartların tam olarak bulunmaması dolayısıyla, fiil suça konu olan mal varlığına yönelik bir ihlal seviyesinde kalmakta, mülkiyet hakkını ihlal seviyesine ulaşamamaktadır. Bu tür suçlarda failin hedefi doğrudan mala yöneliktir. Tüm şartların bulunduğu hırsızlık (seriqa) suçunda ise fail çoğu zaman belli bir malı hedef almaz, dolayısıyla bu durumda fiil mala yönelik saldırının ötesinde, başkasının mülkiyet ve tasarruf hakkını yok etmektedir. Bu yapının kapkaç, yağma, gasp, zimmet v.b. suçlarındaki ihlalin ötesinde bir hak ihlaline sebebiyet verdiği açıktır.”

    İşlenen suç, سرقة kapsamına girmesi için tüm şartları bünyesinde barındırıyorsa suça konu olan malın değerinin bir önemi yoktur, zira suçun سرقة olabilmesi için zaten malın belli bir değer taşıması gerekir. Bu durumda suçun cezası el kesme olarak uygulanır. Tersine, bu şartlardan herhangi birini taşımayan bir hırsızlık ne kadar büyük miktarda mal için yapılırsa yapılsın سرقة olamayacağı için failleri de سارق olmayacaklar ve el kesme cezası uygulanmayacaktır.

    Erdem Uygan

  • ق – ط – ع   Qa – Ta – A

    ق – ط – ع Qa – Ta – A

    قَطَعَ – يَقْطَعُ – قَطْع

    İster cisim, ister tasavvur olsun bir şeyi aralarında bir aralık ya da yarık oluşacak şekilde ayırmak, kesmek, bir cismin bazı parçalarını diğerlerinden ayırarak bölmek anlamına gelir. Kur’an’da bu kökten kelimeler 36 kez kullanılmıştır. Bu kullanımların 7 tanesi dışındakiler çeşitli bâblarda fiildir.

    Sülâsî Mücerred Bâbı قَطَعَ 

    Kur’an’da fiilin bu bâbdaki kullanımlarından anlamını ortaya çıkarmak mümkündür.  Birleştirmenin zıttı anlamında kullanılmıştır:

    الَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللَّـهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّـهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ أُولَـٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

    Fâsıklar, Allah’a verdikleri sözün kesinleşmesinden sonra Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bağı kopararak ve tabii düzeni bozarak sözlerinden cayanlardır. Zarar edenler işte onlardır. (Bakara 2/27)

    Ayette geçen وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّـهُ بِهِ أَن يُوصَلَ ifadesi “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler” anlamına gelmektedir. Kesme fiili “birleştirmeyi bozma” olarak kullanılmaktadır. Ayrıca kökünden ayıracak şekilde ağacı kesmek için de bu kelime kullanılmıştır:

    مَا قَطَعْتُم مِّن لِّينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَىٰ أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّـهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ

    Onlara ait bir hurma ağacını kesmeniz veya kökleri üzerinde dikili bırakmanız, Allah’ın onayı ile olmuştur. Bu, yoldan çıkanları rezil etmesi içindir. (Haşr 59/5)

    Ayette قطع fiili ile ifade edilen ağaç kesmenin, bildiğimiz şekilde fizikî olarak ağacı kökünden ayırmak anlamında olduğu ayetin devamındaki أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَىٰ أُصُولِهَا “veya kökleri üzerinde dikili bırakmanız” ifadesinden de anlaşılmaktadır.

    Hırsızın (سارق) elinin kesilmesini emreden ayette de fiilin bu formu kullanılır ve elin bilekten kesilip koparılması emredilir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini işlediklerine karşılık bir ceza olarak kesin ki Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Kur’an’da bu fiil ister mecaz olarak isterse gerçek anlamında kullanılsın, hepsinde kesip ayırma, koparma anlamları bulunmaktadır. Deyimsel ya da mecazî kullanımlar içerisinde en sık karşımıza çıkanlardan biri dört ayette geçen قطع دابره ifadesidir. İfade “ardını kesti, kökünü kuruttu” anlamına gelmektedir:

    فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّىٰ إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُم بَغْتَةً فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا ۚ وَالْحَمْدُ لِلَّـهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

    Kendilerine hatırlatılanları unuttukları zaman önlerine her şeyin kapılarını açarız. Verilen nimetlerle şımardıkları bir sırada da onları aniden yakalarız. Hemen umutsuzluğa düşerler. Yanlış yapan o toplulukların kökü kesilir. Her şeyi güzel yapan yalnız Allah’tır. O, bütün varlıkların Rabbidir. (En’âm 6/44-45)

    Ayette فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا ifadesi “yanlış yapanların kökünün, ardının kesilmesi” anlamındadır. Deyimsel bir kullanım olmasına rağmen azaba uğratılan toplumun tamamen kesilip atılmasından, geriye kimsenin kalmamasından bahsedildiği açıktır. Yani kelimede yine kesip koparma anlamı görülmektedir. Yine ister mecaz, ister gerçek anlamda okunsun, fiildeki kesip koparma anlamının açıkça görüldüğü bir diğer ayet şöyledir:

    ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ

    Sonra şah damarını koparırdık. (Hâkka 69/46)

    Fiilin mecaz kullanımlarından biri olan aşağıdaki ayette de “doğru uygulamayı kesip yanlışa yönelme” anlamı görülmektedir:

    أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَ تَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنكَرَ…

    “Siz doğru ilişkiyi keserek erkeklere yanaşıyor; bir de o çirkinliği toplu olarak yapıyorsunuz ha!”…(Ankebût 29/29)

    Fiilin mecazen kullanıldığı bir diğer ayet de şöyledir:

    لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَائِبِينَ

    Allah bu desteği, âyetleri görmezden gelenlerin bir bölümünü ayırıp atmak veya boyun eğdirmek için verir ki kaybetmiş olarak geri dönsünler. (Âl-i İmrân 3/127)

    Ayetteki “kaybetmiş olarak geri dönsünler” ifadesinden, “kâfirlerin bir bölümünü kesmek” ifadesindeki kesme fiilinin yine “parçayı bütünden ayırma” anlamında kullanıldığı görülmektedir. Bir diğer ayette de kesip koparma anlamı barizdir:

    مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّـهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ

    Kim Allah’ın, dünyada da âhirette de kendisine asla yardım etmeyeceği kanaatine varmışsa bir gerekçeyle göğe (Allah’a) yönelsin, diğer ilişkilerini derhal kessin ve baksın ki bu yol kendini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi? (Hacc 22/15)

    Kelime ayrıca Türkçe’ye de “katetmek” şeklinde girmiş olan, bir nehri, bir vadiyi yararak geçmek anlamında kullanılır. Kur’an’da bu anlamdaki kullanımını da görmek mümkündür: 

    وَلَا يُنفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللَّـهُ أَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ 

    Az olsun, çok olsun yaptıkları her harcama ve katettikleri her vadi mutlaka lehlerine yazılır. Bu, Allah’ın onları yaptıklarından daha güzeli ile karşılaması içindir. (Tevbe 9/121)

    Kelime bu formda (sülasî mücerred) fiil kullanımlarının dışında, bir ayette ism-i fâil olarak قاطعة şeklinde “bir işte son kesin kararı veren” anlamında, bir ayette de ism-i mef’ûl olarak لا مقطوعة şeklinde “kesilmeyen, kesintiye uğramayan” anlamında karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Türkçemize de girmiş olan kara parçası anlamındaki “kıta” kelimesi bu köktendir ve Ra’d Suresinin 4. ayetinde bu anlamda kullanılmaktadır. Yine “geceden bir parça ” ifadesinde de 3 ayette قطع kelimesi kullanılmaktadır.

    Kelimenin geçtiği ayetlerde mef’uller (kesilen şeyler) maddi varlıklarsa kesme işlemi de fiziksel olmaktadır. Kesilen şeyler soyut bir kavramlarsa kesme de fiziksel değildir. Kesme işleminin soyut bir kavram için kullanılmasının, onun kesip koparma, kesilen kısmın diğerinden ayrılması anlamından bir şey kaybettirmediği ayetlerden de net bir biçimde görülebilmektedir. Nitekim bu durum Türkçemizde de aynıdır. Mesela “et kesmek” ile “sözü kesmek” cümleleri, kesilen şeylerin farklı olmasından dolayı fiziksel ve soyut kesmeye birer örnektir. Her ikisinde de kesme fiilinin kullanılmış olması fiilin anlamında değişikliği gerektiren bir durum değildir. 

    Tefe’ul Bâbı تَقَطَّعَ

    Fiilin bu bâbdaki kullanımlarında da anlamda bir değişiklik yoktur:

    إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ

    Arkasından gidilen kişiler o gün, kendilerini takip edenleri terk ederler. Artık azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kesilmiştir. (Bakara 2/166)

    Önceki ayetten okunduğunda Allah’la aralarına koydukları aracılara uyanların ahiretteki durumları anlatılırken aralarındaki bağların kopmuş olacağı تقطع fiili ile anlatılmaktadır. Yani fiilin bu formunda da “kesilip ayrılma, kopma” anlamı barizdir.

    وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَىٰ كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِكُمْ ۖ وَمَا نَرَىٰ مَعَكُمْ شُفَعَاءَكُمُ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكَاءُ ۚ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ

    Size verdiklerimizi arkanızda bırakıp ilk önce yarattığımız gibi karşımıza tek tek geldiniz. İşlerinizde size eşlik edeceklerini iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda göremiyoruz. Aranız kesilmiş; iddia ettikleriniz kaybolmuşlar. (En’âm 6/94)

    Ayette aranız açılmış anlamında yine aynı fiil kullanılmış, “aranız kesilmiş” denmiştir. Bir başka ayette “kalplerin parçalanması” anlamında kullanılır:

    لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذِي بَنَوْا رِيبَةً فِي قُلُوبِهِمْ إِلَّا أَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ ۗ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

    Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar içlerinden çıkmayacak bir şüphe kaynağı olmaya devam edecektir; Allah bilir, doğru kararlar verir. (Tevbe 9/110)

    Yine “bölünme, ayrışma” anlamında fiilin bu formunun kullanıldığı iki ayetten biri şöyledir:

    وَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ ۖ كُلٌّ إِلَيْنَا رَاجِعُونَ

    Ama din konusunda bölündüler; hepsi bize döneceklerdir. (Enbiyâ 21/93)

    Tef’îl Bâbı َقَطَّع

    Bu bâbın özelliği lâzım (nesne almayan) bir fiilili müteaddî (nesne alan) yapması veya müteaddî bir fiile bir nesne daha katmasıdır. Ayrıca anlama, fiilin abartılı olarak çok yapıldığı vurgusunu katar. Bu çokluk anlamı, fâilde (öznede) olabileceği gibi mef’ûlde (nesnede) de olabilir. Yani işi yapanların çokluğu vurgulanabileceği gibi yapılan işin çok olduğu da anlatılıyor olabilir. Kur’an’da قطع fiilinin tef’îl bâbındaki kullanımlarında da kesip koparma anlamında bir değişiklik olmadığı görülmektedir: 

    هَـٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ ۖ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ

    İşte Rableri konusunda çekişen iki düşman kesim; kâfir kesim için ateşten elbiseler biçilecek ve başlarından aşağı kaynar sular dökülecektir. (Hacc 22/19)

    Ayette “ateşten elbise biçilecek” ifadesi قطّع fiiliyle dile getirilmiştir. Toplumu boylara, ümmetlere ayırma ifadesi için de iki ayette bu fiil tercih edilmiştir. Biri şöyledir:

    وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا…

    Onları on iki boya, her biri ayrı bir toplum (ümmet) olacak şekilde ayırmıştık… (A’râf 7/160)

    Firavunun Musa (a.s)’a inanan sihirbazlar için savurduğu tehditleri içeren üç ayrı ayette de aynı ifade kullanılmaktadır. Bir tanesini görmemiz yeterli olacaktır:

    لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ

    Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra kesinlikle hepinizi asacağım. (A’râf 7/124)

    Hırsızlıkta olduğu gibi bir başka suçun cezası bildirilirken de el ve ayakların kesilmesi ifadesinde fiilin bu formu kullanılmıştır:

    إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ أَوْ يُنفَوْا مِنَ الْأَرْضِ ۚ ذَٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا ۖ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

    Allah’a ve elçisine karşı savaşan ve ortalığı birbirine katmaya çalışanların cezası öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, dünyada uğrayacakları rezilliktir. Ahirette ise onları büyük bir azap beklemektedir. (Mâide 5/33)

    Burada da kelimenin kesip koparma anlamı hem de bir suçun cezası olarak kullanılmaktadır.

    Ayrıca yeryüzünün parçalanması, bağırsakların parçalanması, akrabalık bağlarının koparılması anlamlarında da fiilin bu formu kullanılmıştır. Görüldüğü gibi fiilin bu bâbdaki kullanımlarında da hem soyut kavramların hem de somut, fiziksel nesnelerin kesilmesinden bahsedilmektedir. Ancak fiil, kök anlamı olan kesme, koparıp ayırma anlamından bir şey kaybetmemiş, fiziksel olsun olmasın her tür nesnenin kesilmesi için kullanılmıştır.

    Aynı fiilin geçtiği aşağıdaki iki ayette ise kesme eyleminin bütünden koparmayı içermeyecek şekilde kullanıldığı görülmektedir:

    فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ ۖ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّـهِ مَا هَـٰذَا بَشَرًا إِنْ هَـٰذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ

    Dedikoduları kadının kulağına gelince davetçiler gönderdi. Onlara mükellef bir sofra hazırladı; her birine bir bıçak verdi. Sonra Yusuf’a: “Haydi yanlarına çık” dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce büyülendiler ve ellerini kestiler. Dediler ki “Olmaz böyle şey! Allah için bu insan değil, olsa olsa değerli bir melek olur.” (Yusuf 12/31)

    وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ ۖ فَلَمَّا جَاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ إِلَىٰ رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللَّاتِي قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ ۚ إِنَّ رَبِّي بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ

    Kral dedi ki “Onu bana getirin!” Elçi geldiğinde Yusuf şunları söyledi: “Efendine dön de sor bakalım, ellerini kesen kadınların derdi neymiş? Benim efendim (olan Allah) onların oyunlarını bilir.” (Yusuf 12/50)

    Bazı kişiler bu ayetleri delil göstererek, ellerini kesen kadınların ellerinin kopmadığını dolayısıyla hırsızın elinin kesilmesinde de benzer bir kesme işleminin uygulanmasından bahsedildiğini öne sürmektedirler. Oysa bu ayetlerde elin kopmadığının anlaşılması ayetlerin konusu itibariyle öyle anlamanın zorunlu olmasındandır. Yani قطع fiilindeki kesme anlamı kesilen parçanın diğerinden ayrılmasını da içerir; ama bu anlamın her cümlede kullanılması zorunlu olması gerekmez. Burada belirleyici olan ayetin bağlamıdır. Bu ayetlerde kadınların ellerini kesip koparmadıklarını anlamamızın sebebi kullanılan fiil değil, ayette anlatılan konu ve içinde bulunulan durumdur. Bununla hırsızın elinin kesilmesini emreden ayeti aynı durumu anlatıyorlarmış gibi değerlendirmek aklen ve mantıken de uygun olmaz. Diğer bir deyişle bu ayetlerde ellerini kesen kadınların ellerini bileklerinden koparıp ayırmadıklarının belli oluşu Mâide 38. ayette “ellerini kesin” şeklinde açıkça emir kipinde gelen ifadenin de bu şekilde anlaşılacağının delili olamaz. 

    Ayrıca hırsızın elinin kesilmesi olayı bir suçun cezası olarak emredilmektedir. Tıpkı Mâide Suresi 33. ayetteki Allah ve Rasulü ile savaşan ve yeryüzünü fesada verenlerin suçunda olduğu gibi. Bir suçun cezası olarak emredilen el kesmenin yaşadıkları şaşkınlıktan dolayı sofradaki bıçakla ellerini kesen kadınlarla karşılaştırılması mümkün değildir. Eğer bu ayetlerden hareketle Kur’an’daki kesme fiillerine anlam verecek olursak firavunun sihirbazlar için söylediği el ve ayakların kesilmesi konusunun da bir tehdit değil şaka olması gerekir. Oysa ayetin devamındaki ifadeler firavunun ciddiyetini göstermektedir:

    Ellerini kesen kadınlardan bahseden ayette kullanılan fiil ile firavunun tehditlerini içeren ayette kullanılan fiil aynıdır. Her ikisi de قطع fiilinin tef’îl bâbı olan قطّع fiilidir. Bu bâbın özelliğinin fâilin veya mef’ûlün fazlalığını bildirmesi olduğunu söylemiştik. Aynı anda elini kesen çok sayıda kadın olduğu için ve firavun aynı anda çok sayıda sihirbazı el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiği için fiil tef’îl bâbında gelmiştir. Bu ayetlerdeki kesme fiilleri her açıdan aynı oldukları halde kast edilenin birbirinden farklı olduğu çok açıktır. Bu ayetleri okuyan hiç kimse kadınların ellerini kopardığını veya firavunun el ve ayakları bıçakla çizmekle tehdit ettiğini düşünmeyecektir. Kelimelerin anlam çerçevelerini kullanıldıkları cümlelerin ve anlattıkları durumların belirlediği aşikârdır ve bu her dilde böyledir. Mutfaktan çıkan bir kişinin “annemin eli kesildi” demesiyle ameliyathaneden çıkan bir doktorun “hastanın eli kesildi” demesi arasında fark olduğunu söylemeye gerek yoktur.

    Erdem Uygan

  • د ب ر De – Be – Ra

    د ب ر De – Be – Ra

    دبَرَ – يَدبُر – دَبْرًا – دُبُورًا

    دبر debera fiili “bir şeyin arkasından, peşinden gitmek” anlamındadır, bu yüzden Süreyyâ yıldızını takip eden yıldıza الدبران Deberân denilmiştir. دبر الشي bir şeyin arkası anlamına gelir. Kur’ân’da bu kökten türemiş kelimeler 44 kez kullanılmaktadır.  دُُبُر kelimesinin önün zıttı olarak “arka” anlamında kullanımı Kur’an’dan tespit edilebilir:

    … إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ

    …“Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın haklı, o yalancının tekidir. Yok, eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylüyor, doğru söyleyen odur.” (Yusuf 12/26-27)

    İnsan bedeni konu edildiğinde kelimenin yüz anlamına gelen وجه kelimesinin zıttı olduğu ve bedenin arkası anlamına geldiği çoğul formu olan أدبار kelimesinin kullanıldığı ayette görülebilir:

    وَلَوْ تَرَىٰ إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا ۙ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ 

    Melekler canlarını alırken o kâfirleri bir görsen; yüzlerine ve arkalarına vurarak onlara: “Yangın azabını tadın şimdi” derler. (Enfâl 8/50)

    Savaştan kaçmak anlamına gelecek şekilde düşmana arkasını dönmek ifadesinde yine دبر ve çoğulu أدبار edbâr kelimeleri kullanılmaktadır:

    لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى ۖ وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ 

    Onlar size sıkıntıdan başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar, arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra yardım da görmezler. (Âl-i İmr’an 3/111)

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْأَدْبَارَ وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَىٰ فِئَةٍ فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ ۖ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ 

    Ey inanıp güvenenler! Bir (askeri) nizam halinde iken kâfirlerle karşılaşınca sakın arkanızı dönüp kaçmayın. Her kim böyle bir günde, savaş için mevzi tutmak ya da bir birliğin yanında yer almak dışında bir sebeple arkasını dönerse, Allah’ın gazabına uğrar. Onun varacağı yer cehennem olur. Ne kötü hale gelmektir o. (Enfâl 8/15-16)

    سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ 

    O topluluk, yakında bozguna uğrayacak ve arkasını dönüp gidecektir. (Kamer 54/45)

    Tüm bu kullanımlar kelimenin “arka” anlamının son derece belirgin olduğunu, mecaz yahut deyimsel kullanımlarında da bu anlamın aranması gerektiğini göstermektedir. Nitekim Kur’an’da bu kökten gelen kelimelerin tüm formlarında “arka” anlamını tesbit etmek mümkündür. Örneğin zaman bakımından sonralık belirtilirken de arkasından, peşinden gelme, takip etme anlamında yine çoğulu  أدبار kullanılmıştır:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ 

    Gecenin bir bölümünde ve secdelerin arkasından da ibadet et. (Kaf 50/40)

    Kelimenin if’âl bâbından mastarı olan إدبار kelimesi gecenin bölümlerinden bahseden, yani zamanla ilgili bir başka ayette “yıldızların arkalarını dönmeleri” şeklinde kullanılmıştır. Gecenin son evresini belirtmek için kullanılan bu mecaz ifadede yıldızların günün ağarmasıyla birlikte ortadan kaybolma anı betimlenmektedir:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ 

    Gecenin bir bölümünde ve yıldızların arkalarını dönmeleriyle de O’na ibadet et. (Tûr 52/49)

    Kelimenin if’âl bâbından mazi fiili olan أدبر “arkasını bir yere döndürdü” yani “birine veya bir şeye arkasını döndü” anlamına gelir:

    ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ 

    Daha sonra arkasını döndü ve bü­yük­lendi. (Müddessir 74/23)

    تَدْعُو مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ 

    (Doğrulara) arkasını dönen ve yüz çeviren herkesi kendine çağırır. (Meâric 70/17)

    وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ 

    Arkasını döndüğünde geceyi (Müddessir 74/33)

    İf’âl bâbının ism-i fâili مدبر  “arkasını dönen” anlamındadır:

    ۖ… فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّىٰ مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ …

    … Değneğin küçük bir yılan gibi hareket ettiğini gördü, arkasına bakmadan arkasını dönüp kaçtı… (Kasas 28/31)

    فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ 

    Hemen arkalarını dönüp gitmişlerdi. (Sâffât 37/90)

    İsm-i fâili دابر kelimesinin Kur’an’daki kullanımında yine arka anlamı belirgindir. Kelimenin bu formda geçtiği dört ayetin dördünde de قطع kesmek fiiliyle birlikte deyimsel bir kullanımı vardır:

    … وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا… 

    … Ayetlerimiz karşısında yalan yanlış şeylere sarılanların da arkasını kestik… (A’râf 7/72)

    Kelimenin bir şeyin “arkası, peşi” anlamından dolayı bu ayetteki kullanım “ardından kimsenin gelmeyeceği şekilde yok etme”yi anlatmakta, dilimize yine deyimsel bir ifade olan “kökünü kurutmak, kökünü kesmek” şeklinde çevrilmektedir. Hatta bu sebeple دابر kelimesinin “kök” anlamına geldiği söylenmiştir. Ancak gerçekte kelimede öne çıkan anlam yine arka, peş anlamıdır:

     … وَيُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ 

    … Allah ise verdiği sözler sebebiyle gerçeği ortaya çıkarmak ve o kafirlerin arkasını kesmek istiyordu. (Enfâl 8/7)

    Bu ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’ın istediği şey Bedir Savaşıyla kâfirlerin arkasının kesilmesi yani arkalarından yeni kafirlerin gelmesinin engellenmesi ve hakimiyetin tam olarak Müslümanlara geçmesini sağlamaktır.

    Fiilin tef’îl bâbı دبّر ve mastarı تدبير kelimesidir. Kelimeye sözlükler “işlerin arkasını düşünmek” التفكّر في دبر الأمور şeklinde anlam vermektedirler. Kelime bu anlamıyla dilimize yerleşmiştir. Ancak Kur’an’daki anlamı bundan farklıdır. Kelime Nâziat Suresi’nin beşinci ayetinde geçen مدبرات ifadesi dışında geçtiği dört ayetin hepsinde fiil formundadır ve bu ayetlerin hepsinde fâil Allah,  mef’ûl ise “iş” anlamına gelen الأمر kelimesidir:

    قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الْأَمْرَ ۚ فَسَيَقُولُونَ اللَّـهُ ۚ فَقُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ

    Desen ki “Size gökten ve yerden rızık veren kim? Dinleme ve ileri görüşlü olma (basiret) özelliklerinize hakim olan kim? Ya ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Kimdir bu işleri tedbîr eden?” “Allah’tır” diyeceklerdir. De ki: “Hiç çekinmez misiniz?” (Yunus 10/31)

    Meallerde buradaki دبّر fiiline “çekip çevirme” anlamı verilmektedir. Verilen bu anlam yanlış olmamakla birlikte kelimenin merkezinde ve Kur’an’daki tüm kullanımlarında gördüğümüz “arka” anlamını okuyucuya göstermemesi bakımından yetersiz sayılmalıdır. Zira içerisindeki “arka” anlamı bize bir şey anlatmayacaksa neden bu kökten bir kelimenin tercih edildiği sorusu cevapsız kalacaktır. Ayette sadece Allah’ın yapabileceği işler sıralandıktan sonra “bu işleri tedbîr eden kimdir” sorusunu “Allah’tır” şeklinde cevaplayanlar müşriklerdir. O halde Allah’ın bu türden işleri tedbîr etmesi arkasında kendisinin olduğunu her insana göstermesi anlamına gelmektedir. Yani Allah’ın işleri tedbîr ediyor olması “hepiniz biliyorsunuz ki bunun arkasında Ben varım” demesidir diyebiliriz. Bir işin Allah’a ait olduğunu görmek için işin ne olduğunu bilmek yeterlidir. Gök ve yerden rızık verilmesi, insanların dinleme ve görme özelliklerine olan hakimiyet, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarma gibi işler Allah tarafından tedbîr edilen yani arkasında Allah’ın imzasının olduğunu gösteren işlerdir. Kısacası tedbîr etme Kur’an’da “arkasında bulunma” anlamında kullanılmaktadır. Rabbimizin bu işleri ben tedbîr ediyorum demesi “arkasında ben varım” anlamı taşıyorsa tedbîr bizim açımızdan bir zihnî faaliyet olacaktır. Yani bir işi tedbîr eden fâil, muhataba o işin arkasında kendisinin olduğunu göstermekte, bunu görebileceği bir zihinsel faaliyete yol açmaktadır.

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّـهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلَّا مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ۚ ذَٰلِكُمُ اللَّـهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ

    Sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra yönetime (arşa) geçmiş olan Allah’tır. İşleri tedbîr eder. Şefaat edecek olan, ancak O’nun izninden sonra edebilir. İşte Allah budur, sizin Rabbinizdir. O’na kul olun. Bilgilerinizi kullanmayacak mısınız? (Yunus 10/3)

    Ayette kâinatı yaratan ve yönetenin Allah olduğu söylendikten sonra işlerin tedbîrinden bahsedilerek “Kainatın işleyişi ile ilgili yönetim Allah’ın elindedir, bu işlerin arkasında O vardır” denilmektedir. Yani bu ayette de tedbîr ifadesine, içerisinde “arka” ifadesinin de yer bulacağı şekilde verilebilecek en uygun anlam “arkasında bulunmak”, “arkasında imzası olmak” gibi ifadelerdir. Böylece Kur’an’a göre bir işi tedbîr etmek, o işin arkasında olmak, fâili olmak, arkasında durup bizzat çekip çevirmek anlamındadır denilebilir. Bu ayetin müteşabihlerinden biri olan aşağıdaki ayet tedbîr yerine farklı bir ifade kullanarak tedbîr etme ifadesine verdiğimiz anlamı teyid etmektedir: 

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ ۗ أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ ۗ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ 

    Sizin Rabbiniz Allah’tır; gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra yönetime (arşa) geçmiştir. O, gündüzü kendini sürekli kovalayan gece ile örter. Güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır. Bil ki yaratmak ve (bu sayılan türden) işler O’na aittir. Varlıkların Rabbi olan Allah, pek yücedir. (A’râf 7/54)

    Görüldüğü üzere, aynı konudan bahseden ve aynı ifadelerle başlayan bu ayette yine الأمر ifadesi kullanılarak bu tür işlerin Allah’a ait olduğu bu kez دبّر fiili kullanılmaksızın dile getirildi. Bu durum, دبّر fiiline verdiğimiz, “arkasında olma” anlamının yerinde olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Kelime aşağıdaki ayette de sayılan işlerin arkasında Allah’ın bulunduğunu ifade edecek şekilde kullanılmıştır:

    اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا شَفِيعٍ ۚ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ 

    Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan sonra da Arşa (yönetime) geçen Allahtır. O’ndan başka bir dostunuz ve destekçiniz yoktur. Bilginizi kullanmaz mısınız? Gökten yere kadar olan bütün işleri tedbîr eder, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yılı bulan bir gün içinde ona yükselir. (Secde 32/4-5)

    Bir diğer ayette daha konu ve kullanılan ifadeler aynıdır:

    اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ۖ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ۖ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى ۚ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ 

    Allah, gökleri görünür bir direk olmadan yükseltmiştir. Sonra arşa (yönetime) geçmiş, güneş ve ayı düzenlemiştir. Her biri, belli bir süreye kadar akar gider. İşi tedbîr eder. Âyetleri açıklıyor ki belki Rabbinizle yüzleşme konusunda kesin kanaate varırsınız. (R’ad 13/2)

    Lisân’ul Arab دبّر fiilinin anlamını verirken şu örnek cümlelere yer vermektedir:

    ويقال: دَبَّرْتُ الحديث عن فلان حَدَّثْتُ به عنه بعد موته، وهو يُدَبِّرُ حديث فلان أَي يرويه.

    Denilir ki; ‘Birisinden şu sözü tedbîr ettim’, (yani) ölümünden sonra kendisinden şu sözü naklettim (anlamındadır). O birisinin sözünü tedbîr ediyor, yani rivayet ediyor.

    ودَبَّرْتُ الحديث أَي حدّثت به عن غيري

    Söz tedbîr ettim, yani o sözü başkasından naklettim.

    قال الأَزهري: وقد جاء في الحديث: أَمَا سَمِعْتَهُ من معاذ يُدَبِّرُه عن رسول الله، صلى الله عليه وسلم؟ أَي يحدّث به عنه

    Ezherî şöyle demiştir: ‘Hadiste şöyle geldi: Muaz’ın onu Rasulullah (s.a.v)’den tedbîr ettiğini duymadın mı?’ Yani ondan naklettiğini.

    Bu örnek ifadelerde de sözü tedbîr etmek o sözün arkasında kimin olduğuna dikkat çekmeyi ifade etmektedir. Mesela son örnekte sözün Rasulullah’tan tedbîr edilmesi, ondan rivayet edildiğine yani arkasında Rasulullah’ın olduğuna dikkat çekmek anlamına gelmektedir.

    دبر fiilinin tefa’ul bâbının mastarı التَدَبُّر kelimesidir. Kur’an’da daima fiil olarak تَدَبَّرَ şeklinde geçmektedir. Tedbîr Kur’an’da daima Allah’ın yaptığı bir fiil iken, dört ayette yer alan tedebbür hep insanın yapması gereken bir fiil olarak karşımıza çıkmaktadır. Mef’ulleri ise القول آيات القرآن kelimeleridir. Yani tedebbür edilmesi gereken şeyler olarak sıralanan tüm ifadeler vahyi işaret etmektedir.

    Tedebbür kelimesi “bir sözün arkasında yatan maksadı ve merâmı anlamaya çalışmak, bu amaçla o söz üzerinde düşünmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanım, kelimenin kök anlamına uygun olarak “arka” manasını içerecek şekilde yapılmış olmasına rağmen bizce Kur’an’a uygun bir tanım olmamıştır. Her şeyden önce bu tanım ile Kur’an üzerinde her türlü yorum faaliyetinin önü açılmış olmaktadır ki Rabbimiz buna izin vermemekte, gerekli açıklamayı bizzat kendisinin yaptığını, bu açıklamaya ulaşmak için kendi belirlediği metoda göre çalışmak gerektiğini bildirmektedir. Rabbimiz tedebbür kavramını da bizzat kendisi açıklamıştır:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ۚ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا 

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Ayete göre Kur’an’ı tedebbür, onun Allah’tan başkasından gelmiş olamayacağını görmeyi sağlayan bir faaliyettir. Yani kelimenin kök manası da kullanılarak söylemek gerekirse, Kur’an’ı tedebbür etmek onun arkasında Allah’ın olduğunu görmekle sonuçlanacak bir eylemdir. O’nun Allah’ın Kitabı olduğu da onda bir çelişki, ihtilaf olmadığını görmekle anlaşılacaktır. Diğer yandan, Kur’an’ın tedebbür edilmesi, hiçbir şekilde onun “yorumlanması, arkasındaki merâmın görülmesi, ayetlerin satır aralarının ve demek istediklerinin anlaşılması” olamaz. Çünkü bu şekildeki bir faaliyette ayetler arasında ihtilaf olmaması imkansızdır. Kısacası bu ayet tedebbür etmenin, tedebbür edilen şeyin arkasındaki fâili görme amaçlı yapılan bir anlama gayreti olduğunu göstermektedir. Tedebbürün bu anlamını, kullanıldığı diğer ayetlerde de net bir şekilde görmek mümkündür:

    كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الْأَلْبَابِ 

    Sana indirdiğimiz, bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetlerini tedebbür etsinler ve sağlam duruşlu olanlar ondan bilgi edinsinler. (Sâd 38/29)

    Ayete göre ulu’l elbâb olanların tezekkür etmeleri, yani Kitabın önceki kitaplar gibi zikir olduğunu görmeleri tedebbürle meydana gelecek bir iştir. Bunu ayetin devamından da görmek mümkündür. Zira bir sonraki ayetle birlikte Süleyman Aleyhisselam ve sırasıyla Eyüp, İbrahim, İshak, Yakub, İsmail, İlyas, Zülkifl nebîlerin isimleri ve kıssalarından bölümler anlatılarak ulu’l elbâb’ın tezekkür etmesinin ne demek olduğu hakkında da bilgi verilmektedir. Ulu’l elbâb denilen ve Allah’ın indirdiği Kitaplar hakkında bilgi sahibi olan kişiler, bu kıssalar vasıtasıyla önceki Kitaplarla Kur’an arasındaki tasdik ilişkisini görecek (tedebbür) ve arkasında Allah olduğunu anlayacaklardır. Böylece gelecek elçiye (Kitaba) inanma ve yardımcı olma sözlerini tutma zamanının geldiğini göreceklerdir. Tedebbürün önceki kitaplarla Kur’an arasındaki uyumu görerek Kur’an’ın Allah’tan gelen Kitap olduğunu tesbit etme gayreti anlamına geldiği, geçtiği bir diğer ayette daha oldukça barizdir:

    أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ جَاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ آبَاءَهُمُ الْأَوَّلِينَ

    Bu sözü tedebbür etmediler mi? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir Kitap mı geldi? (Mü’minûn 23/68)

    Ayette tedebbür edilmesi gereken şey için القول ifadesinin kullanılması önemlidir. Bu ifade tarih boyunca indirilen tüm vahiy zinciri anlamında kullanılır. Mü’minûn 68. ayette geçen القول bu zincirin son halkası olan Kur’an ile önceki kitaplar arasındaki kopmaz bağı ifade ediyor olmalıdır. Böylece القول’i tedebbür etmenin, bu son halkanın da Allah’a ait olduğunu, arkasında Allah olduğunu tesbit etme gayreti olduğu görülmektedir. Ayette de belirtildiği gibi bu القول’in tedebbürü, Kur’an’ın atalarına gelmiş olan kitaplarla ilişkisini gözler önüne serecek bir faaliyettir. Hatta öyle ki tedebbür edilince Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmemek için kişinin kalbine kilit vurulmuş olması gerekir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَىٰ قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا 

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Yoksa kalp­leri üzerinde kilitler mi var? (Muhammed 47/24)

    Ayetin devamı tedebbür kavramına verdiğimiz anlamı teyid eden ifadeler içermektedir:

    إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَىٰ أَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى ۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَىٰ لَهُمْ 

    Doğruları bütün açıklığı ile gördükten sonra sırtlarını dönenleri Şeytan aldatmış ve onlara umut vermiştir. (Muhammed 47/25)

    Bu ayetlere göre Kur’an’ın tedebbürü الهدى yani doğruyu gösteren rehber oluşunun görülmesine yol açıyor. Yani 24. ayete göre kalbinde kilit varmış gibi davranıp gördüğü halde gerçeğe sırt dönmeyen herkes Kur’an’ı tedebbür ederek arkasında Allah olduğunu görebilir.

    Tedebbür kavramının geçtiği ayetleri olabilecek en uygun şekilde anlamlandırabilmek için şu önemli hususu göz önünde bulundurmak gerekir: Ayetlere göre Kur’an’ın tedebbür edilmesi mutlaka arkasında Allah olduğunun görülmesi ile sonuçlanan bir faaliyettir. Bu yüzden tedebbür etme fiiline “arkasında kim olduğunu görmek için gayret göstermek” anlamı vermek ile “arkasında Allah olduğunu görmek” anlamı vermek arasında bir fark olmayacaktır. Hatta yukarıdaki ayette, bu sonuca yol açmayan bir tedebbür olamayacağı için Kur’ân’ın Allah’ın Kitabı olduğunu görmemenin kişinin kendi tercihi olduğu, kalbinde kilit varmış gibi davranması şeklinde ifade edilmiştir.

    Bir sözü tedbîr etmek, onu rivayet etmek yani başkasının sözünü iletmek anlamında ise tedebbürün de sadece vahiyle ilgili olarak kullanılmasından hareketle onun Allah’ın sözleri olduğunun görülmesi anlamına geliyor olması makul bir durumdur. Bu durumda Nisâ 82. ayetin Türkçe meali şöyle olmalıdır:

    Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Göre Savaşmayı Gerektiren Durumlar

    Kur’an’a Göre Savaşmayı Gerektiren Durumlar

    Rabbimiz dünya hayatında bizleri ağır bir imtihandan geçireceğini bildirmektedir:


    وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ ۗ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

    Mallarınızdan, canlarınızdan ve ürünlerinizden eksilterek, sizi biraz korku ve biraz açlıkla yıpratıcı bir imtihandan geçireceğiz, bundan kaçış olmaz. Sen sabırlı davrananlara müjde ver. (Bakara 2/155)

    Can, mal ve korku ile sınanacağımız bu imtihandan başarı ile çıkmanın tek yolu Rabbimizin sabır dediği, şartlar ne olursa olsun daima doğruları yaparak gösterilen aktif dirençtir. Bu esnada ortaya çıkan olumsuz şartlarla Allah’ın emrettiği şekilde mücadele etme eylemine de cihad denilmektedir. İşte savaş da bu olumsuzluklarla mücadelenin yani cihadın yöntemlerinden biridir. Hatta içinde savaşın da olduğu cihad, Rabbimiz tarafından karşılığında bağışlanma ve hem dünya hem de ahiret hayatında kazandıracak bir ticaretin konusu yapılmış, bu ticaretten elde edilen kâr da “büyük başarı” olarak adlandırılmıştır:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ ۚ ذَٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ۚ ذَٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَأُخْرَىٰ تُحِبُّونَهَا ۖ نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ ۗ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ 

    Ey inanıp güvenenler! Acıklı azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? O ticaret, Allah’a ve elçisine tam güvenmeniz, Allah yolunda mallarınızı ve canlarınızı ortaya koyarak mücadele (cihad) etmenizdir. Bilseniz sizin için hayırlı olan budur. Bunlara karşılık Allah, günahlarınızı bağışlayacak ve sizi içinden ırmaklar akan bahçelere, güzel konaklara yerleştirecektir. Büyük başarı işte budur. Hoşunuza gidecek bir başarı da dünyada olacaktır: Allah’ın yardımı ve yakın zamanda bir fetih. İnanıp güvenenleri bunlarla müjdele. (Saff 61/10-13)

    Bu ticarette taraflardan biri müminler yani Allah’a güvenenlerken, diğeri Allah’tır. Üstelik böylesi bir ticaret için Tevrat ve İncil’de de söz verilmiştir:


    إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَىٰ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ ۚ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ ۖ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ ۚ وَمَنْ أَوْفَىٰ بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ ۚ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِهِ ۚ وَذَٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

    Allah, inanıp güvenenlerin kendilerini ve mallarını Cennete karşılık satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar; öldürürler ve ölürler. Bu Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da verdiği gerçek sözdür. Sözünü Allah’tan daha iyi tutan kimdir? Öyleyse yaptığınız bu satıştan dolayı sevinin. Bu, büyük bir kurtuluştur. (Tevbe 9/111)

    Çağımızda pompalanmaya çalışılan gerçek dışı, hayal ürünü, temelsiz ve duygusal söylemlerin aksine dünya hayatında barışın hakim olması mümkün değildir. Zira insan menfaatine düşkün ve dünya hayatını ahirete tercih eden bir varlık olduğundan menfaat çatışmalarının yaşanması kaçınılmazdır. Ayrıca her türlü kötülüğün yapılabileceği, her çeşit suçun işlenebileceği tek yer dünyadır. Ahirette insana böyle bir özgürlük tanınmayacaktır. Kısacası savaş her dönemde insanlığın gündeminde olmuş ve olmaya da devam edecektir. İşte bu sebeplerden dolayı hayatın bir parçası olan savaşı gerekli kılan şartlar da Rabbimiz tarafından Kur’an’da belirtilmiştir. Hatta bu şartlar oluştuğunda savaşmak Allah’ın açık bir emri, yani farzdır:

    وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ 

    Allah yolunda, sizinle savaşanlarla savaşın ve haksız saldırı yapmayın. Allah, haksız saldırı yapanları sevmez. (Bakara 2/190)

    Kur’an’da savaşı gerekli ve hatta zorunlu kılan durumlar dört başlık altında toplanabilir:

    1. Üç Kırmızı Çizginin İhlali

    Kur’an’da savaşı gerektirecek olan üç önemli ihlal Mümtahine Suresi’nde sıralanmıştır. Bunlar zaten, insanlık tarihi boyunca herkes tarafından bilinen ve kabul edilen evrensel hak ihlalleridir:

    لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَىٰ إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ ۚ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

    Allah, dininizden dolayı sizi öldürmeye kalkışmamış ve sizi yaşadığınız yerlerden çıkarmamış kimselere iyilik etmenizi ve değer vermenizi yasaklamaz. Allah değer bilenleri sever. Allah’ın yasakladığı şey sadece, dininizden dolayı sizi öldürmeye kalkışanlara, sizi yaşadığınız yerden çıkaranlara ve çıkarılmanıza destek verenlere yakınlık göstermenizdir. Onlara yakınlık gösterenler yanlış yaparlar. (Mümtahine 60/8-9)

    Bu ayetlere göre yakınlık gösterilmesi yasaklanan yani fiilî müdahaleyi hak edenler din özgürlüğünü ve kişinin kendi toprağında yaşama özgürlüğünü engellemiş ve engellemeye destek vermişlerdir. Bu engellemeyi yapanların dinleri ise konu edilmemiş, bu kişilerle ilişkilerimizi belirlemede din şartı öne sürülmemiştir. Müslüman da olsalar bu tür eylemleri yapanlarla savaşılması gerekir.

    2. Ezilenlerin Çağrısı

    Kur’an’da fiilî savaşı gerektiren durumlardan bir diğeri ezilmiş ve güçleri ellerinden alınmış toplumların varlığıdır. Bu kişilerin müslüman olmaları şartı yoktur. Ezilen insanların bulundukları durumdan kurtulmaları için savaşmak Allah yolunda savaşmak olarak değerlendirilmektedir:

    وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًا 

    Allah yolunda ve güçsüz bırakılmış çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda savaşmamak için ne gerekçeniz olabilir? Onlar(ezilenler) “Rabbimiz! Halkı yanlışlar içinde olan bu şehirden bizi çıkar, bize katından bir lider (veli) gönder, bize katından bir yardımcı gönder.” diye yalvarıp dururlar. (Nisâ 4/75)

    Hatta ayetin devamında müminlerin bu yolda savaşanlar oldukları dile getirilirken aksi tutum sergileyenler, yani bu kişileri ezenlerin yanında olanlar, “kâfirlik edenler” (âyetleri görmezden gelenler) ve “şeytanların dostları” olarak tanıtılmakta, bu kişilerle savaşma emri tekrarlanmaktadır:

    الَّذِينَ آمَنُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ۖ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ ۖ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا 

    İnanıp güvenenler (müminler) Allah’ın yolunda savaşırlar, âyetleri görmezden gelenler (kafirler) ise o azgınların yolunda savaşırlar. Öyleyse siz, Şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır. (Nisâ 4/76)

    3. İhanet

    Daha önce kendileri ile barış anlaşması yapılmış bir topluluğun anlaşmayı bozma ve ihanetlerinden net bir bilgiye dayalı olarak endişe etmek de Kur’an’da barışı askıya alan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır:

    وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَىٰ سَوَاءٍ ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْخَائِنِينَ 

    Bir topluluğun hainlik yapacağından bilgiye dayalı olarak korkarsan, yaptıklarına karşılık anlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Allah hainleri sevmez. (Enfâl 8/58)

    4. Antlaşmayı Bozmak

    Yapılan barış antlaşmasının bozulacağına dair emareler bile savaşı gerektiriyorsa antlaşmanın bozulması elbette savaş sebebi olarak görülecektir. Bu durum da Kur’an’da ayrıca bildirilmiştir:

    أَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَءُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ ۚ أَتَخْشَوْنَهُمْ ۚ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ 

    Antlarını bozan ve Elçiyi yurdundan çıkarmaya kararlı olan bir toplulukla savaşmayacak mısınız? Hâlbuki sizden önce savaşı başlatan onlardır. Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer inanıp güvenmiş kimselerseniz bilin ki Allah, kendisinden korkmanıza daha layıktır. (Tevbe 9/13)

    Nitekim Medine’de Müslümanlarla aralarında sulh anlaşması bulunan Yahudilerden Kurayza oğulları, Hendek Savaşı’nda Müslümanlara ihanet ederek düşman safına geçmiş, Müslümanlar da onlarla savaşmaya başlamışlardı:


    وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاصِيهِمْ وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَرِيق تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا 

    Allah, kitap ehlinden, düşmana arka çıkanları da kalplerine korku salarak kalelerinden indirdi, onların kimini öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz. (Ahzab 33/26)

    Ayette görüldüğü gibi güçlü kaleleri olması ve güçlü görünen düşmanın safına geçmiş olmaları Müslümanların bu ihaneti karşılıksız bırakmaları anlamına gelmemiş, onlarla savaşmaktan geri durmamışlardır. Böylece Allah kalplerine korku salmış ve o çok güçlü kalelerinden onları indirmiştir.

    Görüldüğü üzere şartlar oluştuğu zaman savaş bir zaruret hatta Allah’ın kesin bir emridir. Çünkü insanların dinlerinin gereğini uygulama ve bulundukları yerde güvenle yaşama özgürlüklerinin ellerinden alınması kabul edilemeyeceği gibi tüm bunlara seyirci kalmak da kabul edilemez. Önemli olan savaşın Allah yolunda yapılması, yani Allah’ın meşru saydığı gerekçeler oluştuktan sonra savaşılmasıdır. 

    Erdem Uygan