Yazar: Erdem Uygan

  • Sorgulanmamış “Sorgulama”

    Sorgulanmamış “Sorgulama”

    Günümüzde Sorgulama Anlayışı

    Sorgulama kelimesi “bir konuyu sorular sorup cevaplar vererek araştırma” şeklinde tarif edilebilir. Bu durumda gerçeğin tespit edilmesi için yapılması gereken en önemli şeylerden biri, belki de ilkidir. Ancak doğru cevapların alınabilmesi için doğru soruların sorulabilmesi, bu soruların doğru cevaplarına ulaştıracak doğru çalışmaların yapılması gerekir.

    İnançla ilgili konularda sorgulama kelimesi teslimiyetin zıttı olarak kullanılmaktadır. Buna göre dinde sorgulanması gereken ilk ve en önemli konunun Allah’ın varlığı olduğu ileri sürülür. Allah’a sorgulamadan inanmanın dogmatik bir inanç olduğu oysa olması gerekenin akılla Allah’ı bulmak olduğu iddia edilir. Allah’ın varlığı ile ilgili sorgulamadan sonra sıra dini konulardaki uygulamaların sorgulanmasına gelmektedir. Bu konuda da sorgulama yine teslimiyetin zıttı olarak kullanılmaktadır. Bir kişinin dini konulardaki herhangi bir inanç veya uygulaması yanlış bulunuyorsa onun bu uygulamasıyla ilgili olarak bir sorgulama yapmadığı körü körüne teslimiyet gösterdiği iddia edilir.

    Özellikle Kur’ânî hassasiyetleri olduğunu iddia eden bazı çevreler tarafından gereğinden fazla istismar edildiğini düşündüğümüz sorgulama eyleminin kendisinin ise pek sorgulanmadığı görülmektedir. Mesela dînî alanda sorgulama hangi konularda yapılmalıdır? Bunun bir sınırı olmalı mıdır, yoksa her şey sorgulamanın konusu olabilir mi? Sorgulama nasıl yapılır? Kimler yapabilir? Sorgulama hangi ölçüt esas alınarak yapılmalıdır? Sorgulama sonrasında ortaya çıkan sonucun doğru olup olmadığına nasıl karar verilir, diğer bir deyişle bir konuda yapılan sorgulama ne zaman biter? Sorgulamanın sonucuna karşı tavrımız ne olmalıdır? Yani sorgulama da bir teslimiyeti doğuracak mıdır? 

    Kur’an’a bakıldığında ise sorgulamanın yukarıda bahsettiğimiz ilk adımının yanlış olduğu görülür. Zira Kur’an’a göre Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayan bir canlı bulunmamaktadır. Allah’a karşı kibirlenen İblis bile kafir olarak nitelendirilmesine rağmen Allah’ın varlığı ve birliği konusunda şüphesi olmayan bir varlıktır. Hatta şu sözleri söyleyen meleklerden biri de İblistir:

    قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۖ إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

    Dediler ki; biz sana boyun eğeriz, bizim senin öğrettiğin dışında bir bilgimiz yoktur. Her şeyi bilen ve her kararı doğru olan sensin. (Bakara 2/32) 

    İblis kibrinden dolayı kovulup şeytan vasfını kazandıktan sonra bile Allah’tan korktuğunu söylemektedir:

    كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّـهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ

    Bunlar şeytan gibidirler. O insana “kâfir ol” der. İnsan da kâfir olunca bu kez; “ben senden uzağım, ben varlıkların Rabbi olan Allah’tan korkarım.” der. (Haşr 59/16)

    Kur’an’da kâfir kelimesi de gerçeği bildiği halde üzerini örterek görmezden gelen kişi için kullanılır. Kur’an’ın kâfir dediği kişi Allah’a iman etmeyen değil, istediği halde onun emirlerine teslim olmaya direnen kişidir:

    رُّبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ

    Kâfirlik edenler zaman zaman teslim olanlardan olabilmeyi öyle çok isterler ki. (Hicr 15/2)

    Yine Kur’an’ın müşrik dediği kişilerin Allah’ın varlığı, birliği ve kudreti konusunda hiçbir şüpheleri yoktur:

    قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ سَيَقُولُونَ لِلَّـهِ ۚ قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ قُلْ مَن بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ سَيَقُولُونَ لِلَّـهِ ۚ قُلْ فَأَنَّىٰ تُسْحَرُونَ

    De ki; yedi göğün Rabbi kimdir ve o büyük arşın Rabbi, kimindir tüm bunlar? Allah’ındır diyecekler. De ki; hiç çekinmiyor musunuz? De ki; her şeyin yönetimi kimin elindedir, koruyan ama kimsenin kendisinden korunamayacağı zat kimdir? Biliyorsanız söyleyin! Allah’tır diyecekler. De ki; nasıl oyuna getiriliyorsunuz? (Mü’minûn 23/86-89)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın Allah’ın varlığını kanıtlamak gibi bir konusu yoktur. Hatta hiçbir nebî insanlara Allah’ın varlığını ispatla uğraşmamıştır. Çünkü insanların hepsinde bu bilgi zaten çürütülemez biçimde mevcuttur. Nebîler insanlara Allah’tan başka ilah olmadığını bildirmişlerdir. Yani emirlerine, hüküm ve kanunlarına kayıtsız şartsız uyulacak, diğer bir deyişle kayıtsız şartsız teslim olunacak tek zat Allah’tır:

    لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّـهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـٰهٍ غَيْرُهُ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

    Nuh’u kendi toplumuna elçi olarak göndermiştik ve şöyle demişti: Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Ben o büyük günün azabının size gelmesinden korkuyorum. (A’râf 7/59)

    Kısacası; Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği konusu tartışılacak bir konu değildir. Bu konuda kimsenin bir şüphesi olmadığından sorgulanması da anlamsızdır. Dolayısıyla sorgulamadan bahseden çevrelerin Allah’ın varlığının akılla bulunabileceği şeklindeki en temel argümanları Kur’an’a dayanmamaktadır. Nitekim insanlık tarihinde yüce bir Yaratıcı inancına sahip olmayan bir toplumun yaşadığına dair de hiç bir delil yoktur. Kendilerine bile yalan söyleyen birkaç kibirli insanın ateist olduklarını iddia etmesi, hiçbir müslümana bu kişilere Allah’ın varlığını ispatlama görevi vermez.

    Dinde sorgulama mecburiyetinin bilinçsizce kullanıldığı diğer bir alanın da dînî hüküm ve uygulamalarla ilgili olduğunu söylemiştik. Buna göre “her dînî uygulama sorgulanabilir. Allah insana sorgulasın diye akıl vermiştir. O halde insan dinle ilgili her bir konuyu akıl süzgecinden geçirmelidir.” Aslında mutlak olarak yanlışlanamayacak bu söylem, sorgulamada bir sınır ve ölçüt belirlenmediği zaman insan aklını ilahlaştırmanın kapılarını sonuna kadar açan bir uygulamaya dönüşmektedir. Bazı Kur’an’dan konuştuğu iddiasındaki hocalar tarafından da gelişigüzel kullanılan sorgulama ifadeleri onları takip edenlerde daha vahim sonuçlara varabilmektedir.

    Özellikle geleneksel dinin yanlışlarına ve hurafelerin din sayılmasına tepki gösterme ile başlayan bir serüven, bazı kişiler üzerinde insan aklına sınırsız bir sorgulama yetkisi verme eğilimini doğurmuştur. Günümüzde Kur’an’dan bir ayetin Arapçasını okuyamayacak, Kur’an’daki yerini gösteremeyecek seviyede oldukları halde sırf cemaat ve tarikatlere tepki gösterdikleri için Kur’an’ı bildikleri sanılan hoca takımı türemiştir. Bu kişilerin jargonunu ezberleyerek Kur’an’cı (!) olmuş, Kur’an’dan bîhaber bir takipçi kitlesi de sosyal medyanın sağladığı imkanlarla dinde sınırsız ve gelişigüzel bir sorgulama anlayışının yerleşmesinde pay sahibi olmuştur. Bu kişilerin sosyal medyada sarf ettikleri cümlelerin en hafiflerinden bazı örnekler vermemiz mümkündür:

    “Koskoca bir kainatı yaratan Allah ın bir kadının saçının teliyle ilgili ayet göndermesine mantıklı bir sebep bulmakta zorlanıyorum”

    “Sorgusuz sualsiz itaat Allah’ın akıllı ve iradeli bir varlık olarak insandan beklediği şey değildir. İnsan sorgulamalı, Allah’tan olsa bile “niçin” diye sorup hikmetini anlamaya çalışmalıdır. Allah’ın insandan beklediği körü körüne itaat değil, bunu yapan varlıklar var zaten.”

    Kur’an’ı bilen biri bu satırları yazanların Kur’an’ı bir kez bile okumadıklarını rahatlıkla anlar. Bunlar gibi kişilerin oluşturduğu büyük bir kitlede hakim kanaat, Allah’ın Kitabındaki emirlerin tamamının sorgulanması gerektiğidir. Ancak bu görüş bizzat Kur’an’la taban tabana zıttır.

    Kur’an’da Teslimiyet

    Rabbimiz insanlığa gönderdiği tüm kitaplarda aynı dini indirdiğini ve isminin İslam olduğunu bildirmektedir Nebîleri sıraladığı ve aralarında bir fark olmadığını söylediği ayetin arkasından şöyle buyurmaktadır:

    وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

    Kim din olarak İslam’dan başka bir şeyin peşine düşerse ondan kabul edilmez. O kişi Ahirette de kaybedenlerdendir. (Âl-i İmrân 3/85)

    Bir başka ayette Rabbimiz, İslam adını verdiği dinini son haline getirdiğini belirtmektedir:

    …الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا…

    … Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı uygun gördüm… (Mâide 5/3)

    İslam kelimesi “boyun eğme, teslim olma” anlamına gelir. Müslim, teslim olmuş olan kişiye denir. O halde dînî konularda yapılacak bir sorgulama yine teslim olunacak bir sonuca varmak zorundadır. Diğer bir deyişle sırf teslim olunmuş olması, bir inancı yanlış yapmaya yetmez. Çünkü neticede doğru dine de teslim olmak gerekecektir. 

    Zaten bir şey doğru din ise ona ancak teslim olunur. Bu durumda sorgulamanın teslim olmanın zıttı olarak kullanılması hatalıdır. Sorgulama teslim olunacak şeyi bulmak için yapılır. Diğer bir deyişle Allah’ın dinini arayan samimi bir kişi, sorgulamayı neye teslim olması gerektiğini bulmak için yapacaktır. Nitekim dininin adını “teslim olma” anlamına gelen İslam koymuş olan Rabbimiz, indirdiği son Kitapta İbrahim Aleyhisselamın, oğlu İsmail Aleyhisselamla birlikteyken yaptığı şu duasını bize bildirmektedir:

    رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ …

    Rabbimiz! İkimizi sana teslim olmuş kişiler yap, soyumuzdan gelenlerden de sana teslim olmuş bir toplum oluştur!.. (Bakara 2/128)

    Zaten İbrahim Aleyhisselamın Allah’tan aldığı emir de teslim olma emridir: 

    إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ ۖ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

    Rabbi ona “Teslim ol!” dediğinde o, “Varlıkların Rabbine teslim oldum!” demişti. (Bakara 2/131) 

    Görüldüğü gibi İbrahim Aleyhisselam emri aldığında hiçbir şekilde sorgulamammıştır. Neye teslim olacağım, neden teslim olacağım dememiş, Alemlerin Rabbi teslim ol diyorsa ne derse desin O’na teslim olacağım demiştir. İbrahim ve Yakub Aleyhimesselam oğullarına da Allah ne diyorsa ona teslim olmadan ölmemelerini emretmişlerdir:

    وَوَصَّىٰ بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ يَا بَنِيَّ إِنَّ اللَّـهَ اصْطَفَىٰ لَكُمُ الدِّينَ فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ

    İbrahim, bu dine uymayı oğullarına emretmişti. Yakup da… Dedi ki: “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti, ölene kadar teslim olmuş kişiler olarak yaşayın.” (Bakara 2/132) 

    Görüldüğü üzere Allah’ın dini söz konusu olduğunda hiçbir şekilde sogulama gündeme gelmemekte, sadece teslim olmaktan bahsedilmektedir. Allah’ın verdiği emre, O’nun koyduğu kanuna teslim olunması gerektiği herkes tarafından iyi bilinen bir gerçektir. Zira Allah’a kul olmak budur. Aşağıdaki ayette Allah’a kulluk ile emrine teslim olmak arasındaki sıkı bağ dile getirilmektedir:

    إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ رَبَّ هَـٰذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍ ۖ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ

    “Ben bu şehrin Rabbine kulluk etme emri aldım. Burayı harem bölgesi yapan odur; her şey onundur. Bana, teslim olanlardan olmam emredilmiştir.” (Neml 27/91)

    Teslim olma emri almak, emri verene kayıtsız şartsız boyun eğmekle yükümlü olmak anlamına gelir. Verilen emrin hem sorgulanması hem de ona teslim olunduğunun söylenebilmesi mümkün değildir. O halde “dinde sorgulanması gereken şey nedir” sorusunun mutlaka doğru bir biçimde cevaplanması gerekir. 

    Kur’an’a Göre Dinde Sorgulanması Gereken Şey Nedir?

    Bu soru Kur’an’a sorulduğunda alınan cevap sorgulamanın sadece dinin Allah’ın dini olup olmadığının tespiti aşamasında yapılabileceği olmaktadır:

    وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئاً وَلاَ يَهْتَدُونَ

    Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun!” dense, “Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, ona uyarız!” derler. Peki, ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse, yine uyacaklar mı? (Bakara 2/170)

    “Allah’ın indirdiğine uyun!” emri Allah’ın indirdiğinin ne olduğunu ya da diğer bir deyişle Allah’ın indirdiği iddiasıyla elimizde bulunanın, bu iddiasının doğru olup olmadığını araştırmayı gerektirir. Ataların üzerinde bulunduğu yolun doğru yol olması bile o yolun tedkîk edilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. O halde içinde doğduğumuz toplumun dini hak din bile olsa sırf toplumumuz öyle dedi diye onu Allah’ın dini olarak kabul edemeyiz. Diğer bir deyişle, o dinin hak din olduğu, ne kadar büyük âlim olursa olsun, toplumun hiç bir ferdinin sözüne dayandırılamaz. Çünkü ayette de belirtildiği gibi atalarımızın akıllarını çalıştırmamış olma ihtimalleri her zaman vardır. Şu halde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olup olmadığı sorusu Kur’an’a göre de mutlaka sorulmalıdır. Bir başka ayette şöyle buyrulur:

    قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن كَانَ مِنْ عِندِ اللَّهِ ثُمَّ كَفَرْتُم بِهِ مَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ

    De ki “Hiç düşündünüz mü, o (Kur’ân) Allah katındansa, siz de onu görmezlikten geliyorsanız; böyle derin bir ayrılık içinde olandan daha şaşkını kim olabilir.” (Fussilet 41/52)

    “Ya öyleyse” şeklindeki ifadeler, “ ya öyle değilse” ihtimalini içerirler. Zaten bu tür ifade kalıbı bu yüzden kullanılır. O halde Kur’an’ın Allah katından olup olmadığı sorusu her insanın kendi çabasıyla net bir sonuca varması gereken en önemli sorudur.

    Bu ayetler aynı zamanda Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığının herkes tarafından tespit edilebileceği sonucunu da içermektedirler. Madem Allah’ın indirdiğine uyulacaktır, o halde onun tespiti de mümkün olmalıdır. Aksi halde uyma zorunluluğumuz ortadan kalkar. Ayrıca Allah’ın dinini tespit edemeyecek birinden ona uymasının istenmesi o kişiye taşıyamayacağı bir yükün yüklenmiş olması anlamına gelir ki bu Allah’tan beklenmeyecek bir tutumdur. Rabbimiz pek çok ayette insanlara kaldırabileceklerinden fazlasını yüklemediğini bildirmiştir.

    Sonuç olarak sorgulamanın yapılması gereken nokta, bize sunulan dinin Allah’ın dini olup olmadığı noktasıdır. Allah’ın dininin ne olduğu sorusu da ancak Allah tarafından cevaplanabilecek bir sorudur. O halde mantıken Allah dinini insanlara bildireceği bir iletişim aracı kullanmış olmalıdır. İşte Kitap göndermiş olmasının mantıkî temelini bu gereksinim oluşturur. Elimizde Allah’tan geldiği iddia edilen bir kitap olduğuna göre asıl sorgulanması gereken şey, bu kitabın gerçekten Allah’tan gelip gelmediği konusu olmalıdır. 

    Zaten Allah’tan gelen her şey için sadece teslimiyetten bahsedilebilir, sorgulamadan değil. Kaynağının Allah olduğu bilinen bir şey için sorgulama yapmak olanaksızdır. Kur’an’da Allah’ın yarattığı sisteme de ancak teslim olunacağı bildirilmektedir:

    أَفَغَيْرَ دِينِ اللَّـهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

    Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerdeki her şey isteyerek veya istemeyerek O’nun dinine teslim olmuştur. O’nun huzuruna çıkarılacaklardır. (Âl-i İmrân 3/83)

    Göklerde ve yerdeki herşeyin Allah’ın dinine teslim olduğunun belirtilmesi, Allah’ın dini ifadesiyle, Allah’ın kâinata koyduğu sistemden bahsedildiğini gösterir. Dolayısıyla bir şeyi Allah belirlediyse ona teslim olmaktan başka yapılacak bir şey yoktur. Mesela doğada yaşam mücadelesi vermek durumunda kalan bir insanın yapabileceği tek şey çevresindeki şartlara teslim olarak uyum sağlamak olacaktır. Aksi halde hayatta kalması mümkün değildir. 

    Tüm bunların yanısıra Rabbimiz vahye karşı tavrın ancak ona itaat şeklinde olabileceğini bildirmektedir. İtaatin zıttı isyandır. Yani Allah’tan geldiği anlaşılan bir bilgiye ya itaat edilir, ya da isyan. Üçüncü bir ihtimal yoktur:

    آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ ۚكُلٌّ آمَنَ بِاللَّـهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ ۚ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا ۖ غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ 

    Bu elçi, Rabbinden kendine indirilen her şeye inanıp güvenmiştir, müminler de öyle! Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inanıp güvenir. “O’nun elçileri arasında ayrım yapmayız.” derler. Şunu da derler: “Dinledik ve itaat ettik! Bağışla bizi ey Rabbimiz! Dönüp varılacak yer senin huzurundur.” (Bakara 2/285)

    Kur’an’dan önce kendilerine Kitap verilmiş toplumların kibirlenmeyen alimlerinin Kur’an’ı işittiklerinde gösterdikleri tavır da konumuz açısından dikkat çekicidir:

    وَإِذَا سَمِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَىٰ أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ ۖ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ

    Bunlar, o elçiye indirileni işittiklerinde tanıdıkları o gerçeklerden dolayı gözleri yaşarır. Derler ki “Rabbimiz! İnanıp güvendik; bizi şahitler arasına yaz. (Mâide 5/83)

    الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِهِ هُمْ بِهِ يُؤْمِنُونَ وَإِذَا يُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ قَالُوا آمَنَّا بِهِ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ

    Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır. Onlara bağlantıları ile okununca şöyle diyeceklerdir: Biz ona inandık; o Rabbimizden gelen gerçektir. Biz daha önce de O’na teslim olmuş kimselerdik. (Kasas 28/52-53)

    Görüldüğü gibi önemli olan dinin kaynağının Allah olup olmadığıdır. Allah’tan geldiği anlaşıldıktan sonra yapılacak tek şey teslim olma ve itaattir. Ayrıca Rabbimiz nebîmize şöyle buyurmaktadır:

    وَمَا أَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْ ۖ إِنْ تُسْمِعُ إِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ

    Sen körlerin sapmalarını önleyecek bir rehber değilsin. Sen, sadece ayetlerimize inanarak teslim olanlara dinletebilirsin. (Neml 27/81)

    Ayette Rabbimizin ayetlerine teslim olmak istemeyenler “körler” diye adlandırılmaktadır ve teslim olmayan kişi için nebî de gelse yapacak bir şey yoktur. Rabbimiz şöyle buyurur:

    وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَىٰ وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَّا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا إِلَّا أَن يَشَاءَ اللَّـهُ وَلَـٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ

    Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi önlerine döksek, yine de inanıp güvenmezler; gerekeni Allah yaparsa başka. Fakat (tercih onlara bırakıldığı için) çoğu kendine hakim olmaz. (En’âm 6/111)

    Hem Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğu söylenip hem de Allah’ın Kitabı sorgulanmaya kalkılırsa bunun duracağı yer kişinin aklının ilahlaştırılması, yani şirktir. Dinde sorgulanacak şey sadece Kitabın Allah’a ait olup olmadığıdır. Başka bir deyişle bize din diye sunulan şeyin Allah’ın dini olup olmadığını sorgulamak zorunluluğumuz bulunmaktadır. Allah’ın dini olduğu görülünce yapılacak tek şey kayıtsız şartsız itaat ve teslimiyettir. Aksi halde günümüzde kurban kesmenin farz olmadığı, Allah’ın kadının saçını örtmesiyle ilgilenmeyeceği, bizim ne yiyip içtiğimizle Allah’ın ilgilenmesinin mantıksız olduğu, kiminle evlenebileceğimizi dinin belirlemesinin anlamsız olduğu, faizsiz bir ekonomik sistemin artık işe yaramayacağı, mirastan kız çocuğun da erkekle eşit pay alabileceği, Allah’ın söylediklerinin yanısıra bir de söylemek istediklerinin olduğu, hırsızın elinin kesilmesinin mecaz olduğu gibi bir sürü Kur’an’a aykırı ve insan üretimi sonuçlara ulaşılacaktır. Bu türden hadsizliklerin sorgulama gibi süslü bir kelimeyle mazur gösterilmesi mümkün değildir. Bunlar Kur’an’a göre Allah’a isyan, küfür ve şirktir. Rabbimiz sadece kendisine itaati emretmektedir.

    Kur’an’da Her Şeyin Sorgulanmasının Emredildiği İddiasına Gösterilen Deliller

    Dinde sorgulamanın sadece Kitabın yani din olarak sunulanın Allah’a ait olup olmadığı konusunda yapılabileceğini söylediğimizde bunun doğru olmadığına dair Kur’an’dan getirilen delillerin başında şu ayet yer almaktadır:

    وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَىٰ ۖ قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن ۖ قَالَ بَلَىٰ وَلَـٰكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي ۖ قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَىٰ كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًاۚ وَاعْلَمْ أَنَّ اللَّـهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Birgün İbrahim şöyle demişti: Rabbim ölüyü nasıl dirilteceksin bana göster. İnanmadın mı dedi. Elbette inandım, kalbim tatmin olsun diye sordum. Dört kuş al dedi. Onları kendine alıştır. Her dağa bir parçasını koy ve çağır onları. Tüm güçleriyle sana gelecekler. Bil ki Allah üstündür, doğru karar verir. (Bakara 2/260)

    Bu ayetin sorgulamanın delili olamayacağını görmek için bir kez okumak yeterlidir. Zira ayette İbrahim Aleyhisselamın sorguladığı hiçbir şey yoktur. Ayete göre İbrahim Aleyhisselamın Allah’ın ölüleri tekrar dirilteceği ile ilgili bir şüphesi yoktur, çünkü “ölüleri nasıl yaratacaksın bana göster” diyen zaten kendisidir. Ölüleri tekrar yaratacak olanın Allah olduğunda da hiçbir şüphesi olmadığı açıktır. Ayette Allah’ın verdiği bir emir de sorgulanmamaktadır; aksine, Allah “4 kuş al” dediğinde ve diğer emirlerinde İbrahim Aleyhisselamın hiçbir itirazı veya sorgulaması yoktur. Neden kuş, neden 3 değil de dört, 1 tane olmaz mı gibi insanın aklına gelen hiçbir soruyu sormadan Allah ne demişse aynen yerine getirmiştir. Ayrıca ayette İbrahim Aleyhisselamın niyetinin ne olduğu da açıkça bildirilmiştir: kalbi tatmin… Bunun sorgulamayla, Allah’ın verdiği bir emrin sebebini araştırmaya çalışmakla hiç ilgisi yoktur. Allah’ın “iman etmedin mi” sorusuna “elbette iman ettim” diyen de İbrahim Aleyhisselamdır. Dolayısıyla bu ayet sınırsız bir sorgulama yapılabileceğine hiçbir şekilde delil olamaz.

    Her konuda sorgulama yapılması gerektiğine delil olarak şu ayet de gösterilmektedir:

    وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۚ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولً

    Bilgi sahibi olmadığın bir konuda konuşma. Sende olan dinleme, görme (basiret) ve gönül özellikleri ondan sorumlu tutulmanı gerektirir. (İsrâ 17/36) 

    Bu ayet sorgulamanın, bilginin kaynağı konusunda olması gerektiğini söylediğinden aslında buraya kadar savunduklarımızı teyid etmektedir, dolayısıyla lehimize bir delil olabilir. Ayete göre bilgi sahibi olmadan konuşmamak gerekir. Zaten biz de sorgulamanın, bilginin Allah’tan olup olmadığı konusunda yapılması gerektiğini, Kur’an’ın sadece bunu zorunlu tuttuğunu,  sorgulamanın orada bittiğini söylüyoruz. Zira Allah’tan daha doğru bilgi veren olmaz. Bilgiyi Allah’ın verdiği anlaşılınca artık o bilginin sorgulanacak bir yanı kalmaz.

    فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَىٰ يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ

    İbrahim’den korku gidip müjde gelince Lût halkı hakkında bizimle tartıştı. (Hûd 11/74)

    Yukarıdaki ayette İbrahim Aleyhisselamın, Lût Kavmine azap getiren meleklerle tartıştığı anlatılmakta ve buna dayanarak “daha iyi öğrenmek amacıyla” sorgulamanın yapılması gerektiği öne sürülmektedir. Oysa bu ayette İbrahim Aleyhisselamın yaptığının kabul edilemez olduğu devamındaki ayetlerde bildirilmektedir:

     إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُّنِيبٌ يَا إِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَـٰذَا ۖ إِنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ ۖ وَإِنَّهُمْ آتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ

    İbrahim yumuşak huylu, ahvah edip yakaran bir kişiydi. Melekler ey İbrahim, bundan vazgeç! Rabbinden emir geldi artık. Onlara geri çevrilemez bir azap gelecektir. (Hûd 11/75-76)

    Görüldüğü gibi Allah’tan bir emir çıktığında artık hiçbir gerekçeyle onun sorgulanması, değiştirilmesi, engellenmesi mümkün değildir. Allah’ın Nebileri de bu konuda istisna değillerdir.

    Allah’tan Gelene Kayıtsız Şartsız Teslimiyete Kur’an’dan Bir Örnek

    Kur’an’dan Allah’ın emirlerinin sorgulanamayacağına dair sayısız örnek göstermek mümkündür. Bunlar içinde belki de en etkili olanı Nebîmizin bizzat kendisinin istemeye istemeye yaşadığı bir olaydır. Ahzâb Suresi 36. ayet ve devamında bu konu şöyle anlatılır:

    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّـهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ ۗ وَمَن يَعْصِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

    Allah ve Rasulü bir işi kesinleştirmişse inanıp güvenmiş bir erkeğin ve kadının, o konuda bir tercih hakkı kalmaz. Kim, Allah’a ve Rasulüne baş kaldırırsa açık bir şekilde sapmış olur. (Ahzâb 33/36)

    Bu ayet de tek başına Allah’ın hiçbir ayetinin ve emrinin sorgulanamayacağının en güçlü delili olabilir. Ayette nebî değil rasul kelimesi kullanılmıştır. Yani hüküm veren Allah’ın Kitabıdır. Ayetin devamında o hükmün ne olduğu açıklanmıştır:

     وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّـهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّـهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّـهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّـهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ ۖفَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا ۚوَكَانَ أَمْرُ اللَّـهِ مَفْعُولًا

    Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kişiye: “Eşini bırakma, Allah’tan kork” diyordun ama aslında insanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun. Oysa doğru olan Allah’tan çekinmendir. Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu seninle evlendirdik. Bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın. Allah’ın buyruğu yerine gelmiştir. (Ahzâb 33/37)

    Evlatlıkların öz çocuklar gibi olmadığı, onların evlatlık olduklarını bilerek yetiştirilmeleri gerektiği bu surenin 4 ve 5. ayetlerinde bildirilmektedir. Dolayısıyla bir kişinin evlatlığı varsa, günün birinde onun evlenip boşadığı eşi kendi çocuğunun boşadığı eşi gibi olmaz. Yani onunla evlenebilir. Dolayısıyla Nebimiz bu ayetten dolayı eğer evlatlığı olan Zeyd eşini boşarsa Allah’ın kendisini onunla evlendireceğini anlamıştır. Çünkü Nebîmiz bu konuda örneklik yapabilecek tek ve son kişidir, artık başka nebî gelmeyecektir. Böyle bir evlilik yapmamak için evlatlığı Zeyd’e eşini boşamamasını söylemektedir. Allah onun boşadığı eşiyle kendisini evlendirirse toplumda bunun hiç de hoş karşılanmayacağını bilmektedir. Buna rağmen Rabbimiz kararını vermiştir. Zeyd boşayınca onun eski eşini Nebimizle bizzat Allah evlendirmiştir. Görüldüğü gibi böyle bir konuda bile Nebimizin sorgulama veya itiraz etme hakkı yoktur. Ayrıca Rabbimiz “bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın” diyerek neden böyle yaptığını da açıklamaktadır. Bu da Rabbimizin gerektiğinde emirlerinin gerekçesini kendisinin açıkladığını göstermektedir. Onun emirlerinin gerekçelerini sorgulamak bize düşmez. Böyle bir iddiada bulunan kişinin İblis’ten hiç bir farkı kalmaz. Bir sonraki ayette Nebî de dahil herkesin Allah’ın emrine kayıtsız şartsız itaat etmesi gerektiği bildirilirken her konuda ölçüyü belirleyenin Allah olduğu söylenerek insana söz düşmeyeceği vurgulanmıştır:

    مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ ۖ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُ ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَقْدُورًا

    Allah’ın, Nebîsi için farz kıldıklarında, sıkıntı doğuracak bir şey yoktur. Bu, Allah’ın bundan öncekilere de uyguladığı yasasıdır. Allah’ın emri ölçülü biçilidir. (Ahzâb 33/38)

    Kur’an’da Allah’ın emrinin ölçüsünü beğenmeyip ayetleri kendi ölçülerine göre değerlendiren, tıpkı bugünün sorgulamacılarının davranışını sergileyen bir kişinin durumu da örnek verilmektedir:

    إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ نَظَرَ ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ فَقَالَ إِنْ هَـٰذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ إِنْ هَـٰذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ

    O düşündü, ölçtü biçti. Kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Ah kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Şöyle bir bakındı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı; sonra geri döndü ve kibir­lendi. Ve şöyle dedi: Bu olsa olsa etkilenilen bir büyüdür! Bu, olsa olsa bir insan sö­züdür! (Müddessir 74/18-25)

    Allah’ın ayetlerini bir insanın kendi ölçülerine göre değerlendirip sorgulaması olacak iş değildir. Dinde ölçüleri koyan, sınırları belirleyen sadece Allah’tır. Başkasına söz hakkı tanınmamıştır. Bu sebeple Rabbimiz bu kişi için şu ifadeleri kullanmaktadır:

    سَأُصْلِيهِ سَقَرَ وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ لَوَّاحَةٌ لِّلْبَشَرِ

    Onu Sekar’da kızartacağım. Sekar nedir? Onu nereden bileceksin? O, ne yaşatır ne yok eder! İnsanın derisini kavurur! (Müddessir 74/26-29)

    Sonuç

    Dinde hiçbir sınır insanlar tarafından çizilemez, belirlenemez. Buna sorgulamanın sınırları da dahildir. Rabbimiz neyin sorgulanması ve neye teslim olunması gerektiğini göstermiştir. Buna göre; sonuçta neye teslim olunacağını tespit etmek için yapılan araştırmaya sorgulama denir. Bunun dışında başka bir sorgulama alanı yoktur. Bu da pratikte ancak Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığının sorgulanması anlamına gelir. Kendisinin Allah’ın Kitabı olduğunu gösterecek ve ispatlayacak olan da sadece Kur’an’dır. Zira Allah’ın Kitabı olduğu iddiası Kur’an’a aittir; o halde bu iddiayı ispatlaması gereken de bizzat Kur’an olmak zorundadır. Bu konuyla ilgili müstakil bir çalışmamız bulunduğundan burada detaylarına girilmeyecektir.

    Namazın neden kılındığı, akşam namazının neden üç rekat olduğu, orucun neden bir ay sürdüğü, teyemmümün neden yüzeyde bulunan toprakla yapıldığı, tavşandan neden kurban olmadığı, hırsızın neden elinin kesildiği gibi soruların kesin olan tek bir cevabı vardır: Allah öyle emrettiği için. Hangi insan aklı, kocası ölen kadının neden 4 ay 10 gün iddet beklediğini, bu sürenin neden sadece 4 ay olmadığını, 10 günlük fazlalığın sebebinin ne olduğunu sorgulayabilir? Sırf bu kural bile Allah’ın belirlediği kuralların ne kadar hassas olduğunu gösterir. Üzerine Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmiş bir kurbanlığın, Allah’ın adı anılarak kesilenden anatomik, biyolojik ve lezzet bakımından hiçbir farkı yoktur. Ancak ilki bir mümine haram, ikincisi helaldir. Hiçbir sorgulama bunu Allah’ın emri dışında bir sebebe bağlayamaz. Tüm ibadet ve emirler için bu geçerlidir. Bunun dışında bizim kendi tecrübelerimizden kaynaklı olarak sayacağımız sebepler sadece bizi ilgilendirir ve kimseyi bağlamaz. Allah gerekçesini açıklamayı uygun gördüğü konularda gereken açıklamayı zaten kendi yapmış, hiçbir insana söz bırakmamıştır. Bize düşen onun emrine uymaktır:

    وَأَنِيبُوا إِلَىٰ رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

    O azap gelip çatmadan Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Yoksa daha sonra yardım göremezsiniz. (Zümer 33/54)

    Erdem Uygan

  • Kur’an’daki İki Farklı Gizleme İfadesi: الكتمان Kitmân ve الإخفاء İhfâ

    Kur’an’daki İki Farklı Gizleme İfadesi: الكتمان Kitmân ve الإخفاء İhfâ

    Giriş

    Yüce Allah’ın hiçbir işini gelişigüzel yaptığı düşünülemez. Aksine her işini bir ölçüye göre yaptığını kendisi bildirmektedir(1). Bu durum Kur’an’da kullanmayı tercih ettiği kelimeler için de geçerlidir. Kur’an’daki iki farklı kelimeye bizim aynı anlamı veriyor olmamız bu kelimelerin aralarında hiçbir fark olmadığını göstermez. Diğer bir ifadeyle Allah’ın Kitabında birbirlerinin yerine kullanılabilecek, mutlak anlamda eşanlamlı diyebileceğimiz kelimeler olmaması gerekir. Kelime tercihini yapan Rabbimiz olduğu için bu tercihin anlama etki eden bir karşılığının olması elzemdir. Bu durum Kur’an’daki pek çok konu hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmamızı sağlar. Nebî ve rasul kavramları bunun en önemli ve dramatik örneklerinden biridir. Bu iki kavram Kur’an’dan öğrenilip aralarındaki fark tam olarak tespit edilmedikçe meallerdeki çelişkili ifadelerden kurtulmak mümkün değildir.

    Sadece kelimeler değil o kelimeler için tercih edilmiş formlar, kipler, harf-i cerler ve kullanıldıkları cümlelerin türleri de anlama etki eden yapılardır. Bunun örneklerinden biri de inzâl ve tenzîl ifadeleridir. Her ikisi de aynı fiilin farklı formları olan bu kelimelerin ayrı ayrı kullanılmasının anlamda da bir fark oluşturması ve bu farkın Kur’an’daki pek çok detayı ortaya çıkarması ancak Allah’ın Kitabından beklenebilecek bir durumdur. Bir diğer örnek olarak آمن âmene fiili verilebilir. Fiilin ب harf-i ceri ile kullanılan formuyla ل harf-i ceri ile kullanılan formu anlamda farklılık yaratmaktadır ki Allah’ın Kitabından beklenen de budur.

    الكتمان kitmân (2) ve الإخفاء ihfâ (3) kavramları da Türkçe’ye aynı kelimeyle çevrildiği için meallerde aralarında ne gibi bir fark olduğunun görülemediği kavramlardandır. Her iki kavram da dilimize “gizleme” olarak aktarılmaktadır. Nitekim aşağıdaki benzer ayetlerin birinde كتم keteme fiili kullanılmışken diğerinde أخفى ehfâ fiili tercih edilmiştir:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا…

    Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyen (ketmeden) ve karşılığında geçici bir çıkar kazananlar… (Bakara 2/174)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ…

    Ey Ehl-i Kitap! size, Kitaptan gizlediğiniz (ihfâ ettiğiniz) birçok şeyi ortaya çıkaran, bir çoğuna da dokunmayan Elçimiz geldi… (Mâide 5/15)

    Bakara Suresi 174. ayette geçen يكتمون yektumûne ifadesi ile Mâide Suresi 15. ayetteki تخفون tuhfûne ifadeleri farklı köklerden iki ayrı kelime olmalarına rağmen her ikisi de “gizleme” kelimesiyle dilimize aktarılmıştır. Ancak tamamen farklı kelimeler oldukları için mutlaka anlam olarak da bir farka işaret ediyor, bizlere gizlemenin türüne veya eyleme geçiriliş şekline yönelik detay bilgiler veriyor olmalıdırlar. Aralarındaki farkı tespit edebilmenin yolu bu kavramlara Kur’an’ın yüklediği anlamları ortaya çıkarmaktan geçmektedir. Allah’ın Kitabında lafızlardaki en küçük bir farklılık anlamda da bir farka delalet etmek zorunda olduğuna göre bu farklılığın ne olduğunu da yine Allah’ın Kitabından tespit edebilmemiz gerekir. Çünkü farklı tercihi yapan Allah’tır. O halde neden bu tercihi yaptığının açıklamasını da insanlara bırakmamış olmalıdır. Kur’an metodik bir şekilde okunup üzerinde dikkatle çalışıldığında her bir kavramın hangi anlamda kullanıldığını, benzer kavramlarla aralarında ne gibi farklar olduğunu bize açıkça göstermektedir.

    كتم Keteme Fiili ve Kur’an’ın Yüklediği Anlamı:

    كتم keteme kök harflerinden oluşan kelimeler Kur’an’da 20 ayette 21 kez ve tamamı fiil formunda karşımıza çıkan kelimelerdir. Sözlükler kelimeye “gizleme ve örtme” anlamı vermektedirler(4). Yine “ilân etmenin zıttı” olduğu kelimeye sözlüklerin verdiği karşılıklardandır(5). Üzerine binildiğinde bağırmayan deveye نَاقَةٌ كَتُومٌ ve gök gürültüsü çıkarmayan buluta سَحَابٌ مُكْتَتِمٌ dendiği yine sözlüklerin verdiği bilgilerdendir. Aynı kökten ketûm kelimesi Türkçemizde de bilgisini paylaşmayan, ağzı sıkı (6) kişi anlamında kullanılmaktadır.

    Kur’an’ın kelimeye yüklediği anlamın ise sözlüklere nazaran bazı farklılıklar içerdiğini söylemek mümkündür. Şöyle ki; sözlükler kelimeye bir gerçeği ilan etmeyerek yani gizli tutarak örtme anlamını verirlerken Kur’an “söylenmesi gerekenden başka sözler söyleyerek gizleme” anlamını vermektedir. Bu anlamı nasıl tespit ettiğimizi ilgili ayetleri okuyarak göstermemiz mümkündür:

    وَآمِنُوا بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ 

    Yanınızda olanı tasdik edici olarak indirdiğime inanın. Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi geçici bir çıkara karşılık satmayın! Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun! Bile bile hakkı, bâtıl kılığına sokmayın; hakkı gizlemeyin (ketmetmeyin)! (Bakara 2/41-42)

    Ayette İsrailoğullarına hitaben Kur’an’ın yanlarındaki kitabı tasdik eden bekledikleri kitap olduğu söylendikten sonra onun musaddik oluşunu gizlememeleri emredilmektedir. Zira Bakara 40. ayette geçen mîsak, gelecek kitaba inanma sözüdür. Ancak gelen kitap kendi ellerindeki kitabı tasdik ediyorsa inanma yükümlülükleri vardır(7). İşte Rabbimiz 40. ayetten itibaren o musaddik kitabın geldiğini, bu tasdik ilişkisini bile bile gizlememeleri ve dolayısıyla sözlerini tutmaları gerektiğini belirtirken lafzen “hakkı bâtıl ile giydirmeyin” buyurmaktadır. Hemen ardından gelen “hakkı gizlemeyin وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ” ifadesi bu gizlemenin gerçeğin üzerine bâtıl giydirilerek yapıldığını göstermektedir. Burada gizleme olarak çevrilen kelime كتم keteme fiilinin emir kipindeki 2. çoğul şahıs formudur: تكتموا. Bu durumda ayette hakkı bâtıl ile giydirme eylemi onu ketmetme olarak tarif edilmektedir. Hakkın bâtıl ile giydirilmesi hakkın hiç söylenmeyerek değil, başka bir biçimde söylenerek yani çarpıtılarak gizlendiğini gösterir. O halde bir şeyin ketmedilmesi, o şeyin ortaya çıkarılmayıp saklanarak gizlenmesi değil, olması gereken halinden başka bir biçime sokularak gizlenmesi anlamına gelmelidir.

    Zaten ayette İsrailoğullarına hitap edilmekte, onlardan alınan ve Âl-i İmrân 81. ayette anlatılan, gelecek musaddik kitaba inanma sözü hatırlatılmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’ın ellerindeki kitabı tasdik ettiğini en iyi bilen kişiler muhatap alınmaktadır. Gelen kitaba uymamanın tek yolu onun ellerindekini tasdik etmediğini iddia etmek olacaktır. Bu da ancak hakkı bâtıl ile giydirmekle yani gerçeği gerçek olmayan şeylerle gizleyerek olur. Yani İsrailoğulları Kur’an’ın yanlarındaki kitabı tasdik etmediğini, ancak mevcut ayetleri veya hükmü çarpıtarak iddia edebilirler. Aynı konudaki ve yine كتم keteme kelimesinin tercih edildiği Âl-i İmrân 71. ayet öncesiyle birlikte okunduğunda bu durum net olarak görülür:

    وَدَّت طَّائِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إِلَّا أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّـهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

    Ehl-i Kitab’ın bir kesimi, sizi bir saptırabilseler diye fırsat kollarlar. Sadece kendilerini saptırırlar ama farkına varmazlar. Ey Ehl-i Kitap! Şahit olduğunuz halde Allah’ın ayetlerini ne diye örtüyorsunuz? Ey Ehl-i Kitap! Neden bile bile hakkı batıl ile giydiriyor ve hakkı gizliyorsunuz? (Âl-i İmrân 3/69-71)

    Görüldüğü gibi ehl-i Kitap, yani kendi kitapları hakkında uzman olan kişiler, gelen yeni kitabın Allah’ın Kitabı olduğunu müşahade etmiş kişilerdir. Bunu gizleyebilmek için o Kitabın ayetlerini çarpıtmaları ve tasdik ilişkisini bozarak insanlara bunun bekledikleri kitap olmadığını söylemeleri gerekir. Ayetlerin çarpıtılması demek onları ortadan kaldırmak değil, gerçekte olduklarından farklı şekle büründürmek yani hakkı batıl ile giydirmek demektir. Nitekim bu kişilerin tahrif ettikleri yani anlamını kaydırdıkları şeyin dinledikleri Kur’an ayetleri olduğu Bakara Suresi 75 ve 76. ayetlerde görülebilir.

    Ketmetmenin saklamadan ziyade, ancak “düzeltilerek” açığa çıkarılabilecek bir bozma olduğunu görebileceğimiz önemli bir ayet de şöyledir:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَىٰ مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ ۙ أُولَـٰئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللَّـهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا وَأَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَأُولَـٰئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ ۚوَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

    İndirdiğimiz açıklayıcı ve yol gösterici ayetleri Kitapta insanlar için ortaya koymamızdan sonra gizleyenler! Allah, işte onları dışlar. Dışlamaya hakkı olanlar da onları dışlarlar. Dönüş yapan, düzelten ve gizlediklerini açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Tevbeleri kabul eden ve iyiliği bol olan Ben’im. (Bakara 2/159-160)

    Ayette “insanlar için ortaya koymamızdan sonra” ifadesinin yer alması ketmederek gizlemenin saklama şeklinde olmadığını gösterir. Devamındaki أصلحو وبينوا (düzelten ve açıklayan) ifadeleri de ketmetmenin bozarak gizleme olduğunu açıkça göstermektedir. İnzal edilen açık gerçeklerin (beyyineler) ketmedilerek gizlenmesi, onların olması gerekenden farklı hale büründürülmesi olduğu için ıslahtan yani düzeltilip olması gereken hale getirilmesinden ve sonra da beyandan yani düzgün halinin açıklanmasından bahsedilmektedir. Günümüzde Kur’an ayetlerine yapılan da budur. Ayetler herkesin ulaşabileceği şekilde ortadadır ancak anlamları değiştirilerek olması gerekenden farklı anlamlar verilebilir ya da şahsi yorumlarla olmadık sonuçlara varılıp ilgisiz hükümler çıkarılabilir. Böylece gerçek gizlenmiş olur. İşte Kur’an’da buna ketmetmek denilmektedir. Surenin 174. ayeti de şöyledir:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۙ أُولَـٰئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللَّـهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyen ve karşılığında geçici bir menfaat elde edenler, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Hak ettikleri acıklı bir azaptır. (Bakara 2/174)

    Bu ayette de gizleme كتم ketmetme olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da Kitaptan yanlış bir hüküm çıkarıp doğru gibi sunularak yapılabilir. Her iki ayette de gördüğümüz gibi Kitaptan inzal edileni ketmetmenin cezası son derece ağır olacaktır.

    Kelimenin bir şeyi bozarak veya değiştirerek, onun olması gereken gerçek halini gizlemek anlamında olduğunu başka ayetlerden de görmemiz mümkündür:

    وَإِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَادَّارَأْتُمْ فِيهَا ۖ وَاللَّـهُ مُخْرِجٌ مَّا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

    Bir gün bir kişiyi öldürüp suçu birbirinize atmıştınız. Halbuki Allah  neyi gizlediğinizi (ketmettiğinizi) ortaya çıkaracaktır. (Bakara 2/72)

    Ayette gizlediğiniz (مَّا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ) şeklinde ifade edilen şey cinayetin failidir. Bu gizleme ilgili kişilerin suçu birbirlerine atmalarıyla yapılmaktadır. Yani buradaki gizleme, gerçeğin saklanıp ortaya çıkarılmaması ile değil, konunun farklı yerlere çekilmesiyle yapılmaktadır. Dolayısıyla bu ayet de كتم ifadesi ile ilgili tespit ettiğimiz anlamı desteklemektedir.

    Kur’an’da şahitliğin gizlenmesi de daima  كتم keteme fiili ile dile getirilmektedir:

    أَمْ تَقُولُونَ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا أَوْ نَصَارَىٰ ۗ قُلْ أَأَنتُمْ أَعْلَمُ أَمِ اللَّـهُ ۗ وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَتَمَ شَهَادَةً عِندَهُ مِنَ اللَّـهِ ۗ وَمَا اللَّـهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُون

    Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi iyi bilirsiniz, Allah mı?” Allah’ın kendisine gösterdiği bir gerçeği gizleyenden daha büyük yanlışı kim yapabilir? Yaptığınız hiçbir şey Allah’ın dikkatinden kaçmaz. (Bakara 2/140)

    Ayette Allah’ın gösterdiği gerçeğin gizlenmesi كتم keteme kelimesi ile ifade edilmiştir. Allah’ın göstermiş olmasından gerçeğin zaten bilindiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla buradaki gizleme ortaya çıkarmadan gizli tutma, saklama anlamında olamaz. Ayrıca ayetin başından da anlaşılacağı üzere gizlenen şey, sayılan nebîlerin Hristiyan veya Yahudi olmadıkları gerçeğidir. Bunu, o nebîlerin Yahudi ve Hristiyan olduklarını iddia ederek yapmaktadırlar. Kısacası burada da gerçek hiç söylenmeyerek değil, gerçek dışı iddialar dile getirilerek gizlenmeye çalışılmakta ve bu gizleme كتم keteme fiili ile ifade edilmektedir. Aşağıdaki ayette de şahitliğin gizlenmesi yine aynı kelimeyle ifade edilmiştir:

     وَإِن كُنتُمْ عَلَىٰ سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَّقْبُوضَةٌ ۖ فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُم بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللَّـهَ رَبَّهُ ۗوَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَ ۚ وَمَن يَكْتُمْهَا فَإِنَّهُ آثِمٌ قَلْبُهُ ۗ وَاللَّـهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ

    Yolculukta olur da yazacak birini bulamazsanız, yapılacak olan rehin almaktır. Biriniz diğerine güvenir (borcu yazmaz, rehin de almaz) ise, kendine güvenilen kişi, Rabbi olan Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakınsın da güveni kötüye kullanmasın. Şahitliği gizlemeyin. Kim gizlerse kalbi iyilikten uzaklaşır. Yaptığınız her şeyi bilen Allah’tır. (Bakara 2/283)

    Bakara 282. ayetteki borçların yazılması konusunun devamındaki ayette karşılıklı güvenden dolayı borcun yazılmaması durumu anlatılmaktadır. Burada şahitliğin gizlenmemesi elbette kendisine güvenilen borçlunun borcuna ve vadesine sadık olması anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla buradaki gizleme borcun miktarı veya vadesinin gerçekte olandan başkası ile değiştirilmesidir. Bu durum da yine كتم keteme fiili ile dile getirilmiştir. Bir başka ayet şöyledir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ حِينَ الْوَصِيَّةِ اثْنَانِ ذَوَا عَدْلٍ مِّنكُمْ أَوْ آخَرَانِ مِنْ غَيْرِكُمْ إِنْ أَنتُمْ ضَرَبْتُمْ فِي الْأَرْضِ فَأَصَابَتْكُم مُّصِيبَةُ الْمَوْتِ ۚ تَحْبِسُونَهُمَا مِن بَعْدِ الصَّلَاةِ فَيُقْسِمَانِ بِاللَّـهِ إِنِ ارْتَبْتُمْ لَا نَشْتَرِي بِهِ ثَمَنًا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَىٰ ۙوَلَا نَكْتُمُ شَهَادَةَ اللَّـهِ إِنَّا إِذًا لَّمِنَ الْآثِمِينَ 

    Ey inanıp güvenenler! Sizden birine ölüm hali gelir de vasiyet edecek olursa içinizden güvenilir iki kişi aranızda şahit olsun. Eğer yolculuk yaptığınız sırada ölüm gelip çatarsa sizin dışınızdan iki kişi de olabilir. Şahitlerden şüphelenirseniz namazdan sonra alıkoyar, şöyle yemin ettirirsiniz: “Vallahi bu işten bir kazancımız yoktur, isterse en yakınımız olsun. Allah için yapılan şahitliği gizlemeyiz. Öyle olsa elbette günaha gireriz.” (Mâide 5/106)

    Bir kez daha şahitliğin gizlenmesinden bahsedilen bir ayette كتم keteme kelimesi kullanılmıştır. Burada da kendilerinden şüphelenilen şahitler yaptıkları şahitliği gizlememek üzere yemin ettirilmektedirler. Ayette yemin edenler zaten şahitlerdir. Yani gerçeği bilen kişilerdir. Bunların şahitliği gizlemeleri, gerçeği olduğundan farklı şekilde söylemeleri ile olabilir. Konumuz açısından belirleyici olabilecek ayetlerden bir diğeri de şöyledir:

    وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُوا ۚ وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّـهِ أَوِ ادْفَعُوا ۖ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَّاتَّبَعْنَاكُمْ ۗ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْإِيمَانِ ۚ يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ ۗوَاللَّـهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ

    Bir de ikiyüzlülük edenleri bilmek için yaptı. Onlara: “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunma yapın!” denince “Savaşmayı bilsek, elbette peşinizden geliriz!” demişlerdi. O gün, imandan çok kâfirliğe yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Onların gizlediklerini en iyi bilen Allah’tır. (Âl-i İmrân 3/167)

    Kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylemeleri söyledikleri şeyin kalplerinde olandan başka bir şey olduğunu gösterir. Rabbimiz bu tavrı كتم ketm olarak değerlendirmekte ve bu kelimeyi kullanarak “gizlediklerini en iyi bilen Allah’tır” buyurmaktadır. Burada da Kur’an’a göre ketmetmenin gerçeği saklayıp hiç söylemeyerek değil, olduğundan başka bir şekilde söyleyerek gizleme olduğu net bir şekilde görülmektedir. Benzer bir ayet şöyledir:

    وَإِذَا جَاءُوكُمْ قَالُوا آمَنَّا وَقَد دَّخَلُوا بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا بِهِ وَاللَّـهُ أَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ

    Size geldiklerinde “iman ettik” derler, oysa kâfir girerler, kâfir çıkarlar. Allah onların gizlediklerini daha iyi bilir. (Mâide 5/61)

    Bu ayette de konu edilen kişiler kâfirliklerini müminlerin yanındayken “iman ettik” diyerek gizlemektedirler. Gizleme olarak dilimize aktarılan ifade burada da  كتم keteme fiilidir. 

    Konumuzla ilgili en dikkat çekici ayetler ise Mü’min Suresinde bulunmaktadır. Firavunun ailesinden imanını “ketmeden” mümin bir kişinin yaptığı konuşma bu ayetlerde şöyle bildirilmektedir:

    وَقَالَ رَجُلٌ مُّؤْمِنٌ مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَن يَقُولَ رَبِّيَ اللَّـهُ وَقَدْ جَاءَكُم بِالْبَيِّنَاتِ مِن رَّبِّكُمْ ۖ وَإِن يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ ۖ وَإِن يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُم بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ ۖ إِنَّ اللَّـهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ فَمَن يَنصُرُنَا مِن بَأْسِ اللَّـهِ إِن جَاءَنَا ۚ قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَىٰ وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ

    Firavun ailesinden, imanını gizleyen bir mümin dedi ki: “Size Rabbinizden açık belgelerle gelmiş bir adamı “Rabbim Allah’tır” dediği için mi öldürüyorsunuz? Eğer yalancıysa, yalanı kendi aleyhinedir. Dürüstse, yaptığı tehditlerin bir kısmı başınıza gelebilir. Allah, aşırılık eden yalancı birini yola getirmez. Ey halkım, bugün yetki sizdedir, bu topraklara siz hâkimsiniz. Başımıza Allah’tan bir bela gelirse bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki “Size sadece kendi gördüğümü gösteriyorum. Size sadece doğru yolu gösteriyorum.” (Mü’min 23/28-29)

    Ayetlerde konuşan kişinin imanını (8) gizleyen bir mümin olduğu belirtilirken “gizleme” ifadesi كتم keteme fiili ile dile getirilmiştir. O halde yukarıda bu fiile verdiğimiz anlama göre bu kişi imanını kimseye söylemeyerek değil, mümin olduğunu söylemeyip yerine başka şeyler söyleyerek gizlemiş olması gerekir. Ayetler dikkatli okunduğunda bu kişi mümin olduğunu söylememekte, buna rağmen halka hitaben bir konuşma yapmaktadır. Konuşmasında Musa Aleyhisselamın getirdiği belgelerin önemli olduğunu, onun doğru söyleyip söylemediğinin kararının o mucizelere bakılarak verilmesi gerektiğini, yalancıysa sonuçlarına kendisinin katlanacağını, bunun için bir insanı öldürmenin doğru olmayacağını söylemektedir. Burada kendi imanına dair bir şey söylemediği gibi, bu konuşmasıyla kendi düşüncesinin de başkaları için bir önemi olmadığının ipuçlarını vermektedir. Dolayısıyla ketmetmenin Kur’an’dan öğrendiğimiz anlamı burada da doğru çalışmakta, mümin kişi imanını yaptığı bu konuşmayla da gizlemiş olmaktadır. Öyle ki; bu konuşmanın ardından Firavun bile kimseyi zorlamadığını imâ ederek kendi düşüncesine göre doğru yolu gösterdiğini dile getirmiş ve geri adım atmak durumunda kalmıştır. Mümin kişi sonraki ayetlerde devam eden konuşmasında yine kendi imanıyla ilgili bir şey söylememekte, önceki nebiler ve onların toplumlarından örnekler vererek Allah’ın herkes için geçerli olan kanunlarından bahsetmektedir.

    Sonuç olarak كتمان kitmân Kur’an’da, susarak değil gerçek dışı şeyler söyleyerek gerçeği gizlemeyi anlatmaktadır. Aşağıda göreceğimiz gibi إخفاء ihfâ ise bir şeyi içinde tutup saklama ve kimseye söylememe, açık etmeme anlamında bir gizlemedir. İki fiil arasındaki bu farkı tespit etmenin bir çok ayeti doğru anlamamızı sağladığını da örnekleri ile ilerleyen bölümlerde ele almaya çalışacağız.

    خفي Hafiye (9) Fiili ve Kur’an’ın Yüklediği Anlamı:

    Bu kökten kelimeler Kur’an’ın 31 ayetinde 34 kez karşımıza çıkmaktadır. Sözlükler kelimenin gizlemek ve açığa çıkarmak şeklinde birbirinin zıttı iki anlama geldiği bilgisini vermektedirler. Bunun dışında, gizlemek anlamındaki kullanımının أ (elif) ziyadesiyle olduğunu (if’âl bâbı أخفى), görünmek, açığa çıkmak anlamının ise أ (elif) harfi olmaksızın (sülasi mücerred خفي) kullanımında bulunduğunu da dile getirmektedirler. Buna göre خفي الشيءُ “o şey göründü, açığa çıktı” anlamındadır. Bu bağlamda أخفيت ifadesinin gizledim, خفيت ifadesinin ise gösterdim anlamına geldiğini sözlüklerden öğrenmekteyiz. Kelimenin gizleme anlamına geldiğini الخافي kelimesinin “cin” anlamına gelmesinden de anlayabilmekteyiz.(13). Kuşların kanatlarının ön kısmındaki yapıyı gizledikleri için buradaki tüylere aynı kökten الْخَوَافِي ismi verildiğini, aynı kelimenin yaprakları tarafından gizlenen hurma dalının merkezindeki yumuşak bölge için de kullanıldığı bilgisini yine sözlüklerden edinmekteyiz(14). Ne var ki; sözlüklerin, kelimenin gizlemenin zıttı olan görünme, açığa çıkma anlamına da geldiği söylemleri Kur’an’daki kullanımlarına uygun düşmemektedir. Kur’an bu kökten kelimeleri daima gizli, saklı olma anlamında kullanmaktadır(15). Kelime Arapça’da kullanılmayan bir anlamda Türkçeye de geçmiş, kişi veya meselelerle ilgili gizli şeyleri araştıranlara dedektif anlamında hafiye denmiştir.

    Kelimenin lâzım fiil olan sülasi mücerred formu خفي hafiye fiili Kur’an’da da geçmekte, hatta aşağıdaki ayette zıt anlamlısı ile kullanılarak ne anlama geldiği gözler önüne serilmektedir:

    يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَىٰ عَلَى اللَّـهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ…

    O gün onlar ortaya çıkarlar; hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz… (Mü’min 40/16)

    Ayette kelimenin “gizli kalmak, saklı kalmak” anlamında olduğu “bariz olma, ortaya çıkma”nın (بارزون) zıttı olarak kullanılmasıyla ortaya konmuştur. Aşağıdaki ayette de bu anlam nettir:

    إِنَّ اللَّـهَ لَا يَخْفَىٰ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ 

    Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (Âl-i İmrân 3/5)

    Kelimenin sır saklamak gibi saklama ve söylememe anlamında olduğu sır kelimesiyle kullanılmasından da anlaşılmaktadır:

    وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

    İster söyle ister söyleme; o sır olanı da daha gizlisini de bilir. (Tâhâ 20/7)

    Anlaşılacağı üzere Kur’an’ın bu kelimeye verdiği gizleme anlamı önceki bölümde gördüğümüz كتم keteme kelimesinden farklı bir gizlemeyi anlatmaktadır. كتم keteme kelimesinde, gizlenecek şeyin başka bir yapıya büründürülerek gizlenmesi, diğer bir deyişle gerçeğin gerçek olmayana çevrilerek gizlenmesi söz konusuyken, خفي hafiye kelimesinde gizlenecek şeyle ilgili hiçbir bilgi verilmeden, sır gibi saklanarak gizlenmesi anlamı mevcuttur. Hatta yukarıdaki ayette sırdan daha gizli olma durumu خفي hafiye kelimesinin ism-i tafdili ile anlatılmıştır. Bu da kelimenin كتم keteme kelimesinden, bahsettiğimiz şekildeki farkını ortaya koyması bakımından önemlidir.

    Kelimenin müteaddî fiil olan if’âl babındaki kullanımlarında da bu durum net bir şekilde görülebilir. Bu bâbda أخفى ehfâ halini alan fiil aşağıdaki ayette yine “sır” kelimesinin fiil hali kullanılarak tanımlanmıştır:

    …تُسِرُّونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنتُمْ…

    … Onlara karşı sevgi beslediğinizi sır olarak gizliyorsunuz, oysa ben gizlediğinizi (ihfâ ettiğinizi) de açıkladığınızı da bilirim… (Mümtahine 60/1)

    Ayette “sır olarak gizliyorsunuz” şeklinde anlam verdiğimiz bölüm تسرون tusirrûne kelimesidir. Türkçe’ye de girmiş olan sır kelimesinin fiil halidir. Bu türden bir gizlemeyi yapanlara ayetin devamında “gizlediğinizi bilirim” denirken kullanılan fiil ise ehfâ fiilidir. Böylece bir şeyi ihfâ etmenin, onu sır olarak saklamak anlamına geldiği ortaya çıknaktadır. Bir şeyin Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği şekilde gizlenmiş olduğu ifade edilirken kullanılan fiil de yine خفي hafiye fiilidir:

    فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُم مِّن قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

    Yaptıkları işlere karşılık onlar için, gözleri kamaştıran ne güzelliklerin saklandığını kimse bilemez. (Secde 32/17)

    Aşağıdaki ayette gizlenen şeyin “içinizde olan – ما في أنفسكم ma fî enfusikum” ifadesiyle dile getiriliyor olması da إخفاء ihfâ ile anlatılan gizlemenin كتمان kitmândan farklı olarak içte gizlenen, kimseye bahsedilmeyen, diğer bir deyişle saklanan şey olduğunu göstermektedir:

    لِّلَّـهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۗوَإِن تُبْدُوا مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللَّـهُ…

    Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. İçinizde olanı açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker… (Bakara 2/284)

    Kur’an’da 3 ayette إخفاء ihfânın mef’ulü (mef’ul bihi veya mef’ul fîhi) نفس nefs kelimesi ile kullanılmakta ve “içte olan şeyin” gizlendiği dile getirilmektedir(16). أخفى ehfâ fiilinin geçtiği ayetlerde mef’ul olan benzer bir ifade daha vardır: 

    قُلْ إِن تُخْفُوا مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللَّـهُ…

    De ki; içinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir… (Âl-i İmrân 3/29)

    Ayette gizlenen şey bu kez ما في صدوركم ma fî sudurikum şeklinde dile getirilmiş ve dilimize yine “içinizde olan” şeklinde aktarılmıştır. صدور sudûr kelimesi toplam 4 ayette bu fiille ilişkili olarak kullanılmaktadır (fâil veya mef’ul)(17). Dolayısıyla خفي hafiye fiili ile anlatılan gizlemenin, içte saklanarak, gizlenen şey hakkında hiç bir bilginin verilmemesini ifade eden bir gizleme çeşidi olduğu ortaya çıkmaktadır. İçerisinde hem nefs hem sadr kelimelerinin geçtiği şu ayet ihfâ kavramının anlamının, açığa vurmadan, sadece Allah’ın bileceği şekilde gizleme olduğunu çok net olarak gösteren ifadeler taşımaktadır: 

    … يُخْفُونَ فِي أَنفُسِهِم مَّا لَا يُبْدُونَ لَكَ ۖ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا ۗ قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَىٰ مَضَاجِعِهِمْ ۖ وَلِيَبْتَلِيَ اللَّـهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ ۗ وَاللَّـهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

    … Sana açmadıklarını içlerinde gizliyor (ihfâ ediyor), “Bu iş lehimize olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Evlerinizde bile olsaydınız, öldürülecekleri yazılanlar, düşecekleri yere kadar gelirlerdi”. Bunlar, Allah’ın içinizde olanı denemesi ve kalplerinizdeki kirleri iyice gidermesi içindir. İçinizde ne olduğunu bilen Allah’tır. (Âl-i İmrân 3/154)

    Ayetteki kişilerin ihfâ ettikleri şey, مَّا لَا يُبْدُونَ لَكَ “sana açamadıkları şey” olarak dile getirilmiştir. Dolayısıyla ihfâ ile yine, hiçbir şey söylemeden gizleme anlatılmış olmaktadır. Eğer içlerinde olandan başka bir şey söyleyerek gizleme yapsalardı o zaman ihfâdan değil ketmetmekten bahsedilmesi gerekirdi.

    “Geceleyin saklanan kişi” için de yine خفي hafiye kökünden türemiş bir kelime kullanılması, ortaya koymaya çalıştığımız anlamı desteklemesi bakımından önemlidir:

    سَوَاءٌ مِّنكُم مَّنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَن جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ

    İçinizden sözü gizleyen, açığa vuran, gece saklanan ve gündüz dışarı çıkan O’nun için aynıdır. (Ra’d 13/10)

    Aşağıdaki ayetlerde ihfâ kavramı kullanılarak gizlendiği dile getirilen şeylerin tamamı gizli saklı, kimseye gösterilmeden yapılan eylemlerdir. Bu durum fiilin başkalarına hiçbir bilgi vermeden yapılan gizleme anlamında olduğunu desteklemektedir:

    إِن تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ ۖوَإِن تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ…

    Zekâtları/sadakaları açıkça verirseniz pek güzel olur! Ama fakirlere verirken gizlemeniz, sizin için daha iyidir… (Bakara 2/271)

    إِن تُبْدُوا خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُوا عَن سُوءٍ فَإِنَّ اللَّـهَ كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا 

    Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz ya da bir kötülüğü affederseniz bilin ki Allah da affedicidir, ölçü belirleyendir. (Nisâ 4/149)

    Kelimenin ortaya çıkarmadan, başkalarının bilemeyeceği şekilde saklama anlamına geldiğini net bir şekilde gösteren ayetlerden biri de En’âm Suresindedir:

    وَمَا قَدَرُوا اللَّـهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِذْ قَالُوا مَا أَنزَلَ اللَّـهُ عَلَىٰ بَشَرٍ مِّن شَيْءٍ قُلْ مَنْ أَنزَلَ الْكِتَابَ الَّذِي جَاءَ بِهِ مُوسَىٰ نُورًا وَهُدًى لِّلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا وَعُلِّمْتُم مَّا لَمْ تَعْلَمُوا أَنتُمْ وَلَا آبَاؤُكُمْ قُلِ اللَّـهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ 

    Allah’a hak ettiği ölçüde değer vermediler. “Allah hiçbir insana bir şey indirmiş değildir.” dediler. De ki “Öyleyse Musa’nın insanlar için bir nur ve bir rehber olarak getirdiği o Kitabı kim indirdi? Siz onu parşömenler haline getiriyor o parşömenlerin de bir kısmını açıp, bir kısmını gizliyorsunuz. Size de atalarınıza da bilmedikleri şeyler öğretilmiştir. Sen, “Onu indiren Allah’tır” de sonra onları daldıkları yerde bırak da oynamaya devam etsinler. (En’âm 6/91)

    Ayette Yahudilerin iddiası çürütülürken Rabbimiz, Musa Aleyhisselama indirdiği Kitabın Yahudiler tarafından parşömenlere yazıldığını şöyle bildiriyor: تَجْعَلُونَهُ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا. Burada تجعلونه tec’alûne ifdesindeki ه hu zamiri müzekker olduğundan Kitabı göstermektedir. Yani “Kitabı” parşömenler haline getirdiniz buyrulmaktadır. Devamındaki تبدونها tubdûnehâ ifadesindeki zamir ise müennestir ve çoğul olan قراطيس karâtîs (parşömenler) ifadesine döner. Yani ayete göre açılıp gösterilen ve gizlenen şey Kitap değil, Kitabın yazılı olduğu parşömenlerdir. Dolayısıyla ayette maddî bir nesnenin gösterilmesi ve bir kısmının da gizli tutulmasından bahsedilmektedir. Bu sebeple كتم keteme değil أخفى ehfâ fiili kullanılmıştır. Çünkü bir önceki bölümde öğrendiğimiz üzere كتم keteme bir gerçeği tahrif ederek, olduğundan başka şekle büründürerek gizlemektir. Bu sebeple maddi bir nesneyi ketmetmekten söz edilemez. Böylece bu ayet, أخفى ehfâ kelimesiyle dile getirilenin, “ortaya çıkarmayıp saklayarak gizleme” olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiş olmaktadır. Şu ayetler de kelimenin bu türden bir gizlemeden bahsettiğini doğrulayan ifadeler içermektedir:

    قُلْ مَن يُنَجِّيكُم مِّن ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً لَّئِنْ أَنجَانَا مِنْ هَـٰذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

    De ki; Gizlice ve yalvararak: ‘Bizi bundan kurtarırsan elbette sana karşı görevlerini yerine getirenlerden oluruz’ diye dua ettiğiniz bir sırada, sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? (En’âm 6/63)

    Ayette “gizlice” anlamı verilmiş kelime, خفي kelimesinin mastarı olan خفية hufye kelimesidir. Gerek ayette anlatılan olay, gerekse kelimenin “yalvarma” anlamına gelen تضرع tadarru kelimesiyle birlikte kullanılması, buradaki gizlemenin “içte saklama” anlamında olduğunu göstermektedir(18). Benzer bir kullanım şu ayette de görülebilir:

     إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا

    O, bir gün Rabbine gizlice seslenmişti. (Meryem 19/3)

    Zekeriyâ Aleyhisselamın dua etmesinden bahseden bu ayette de gizlice şeklinde çevrilmiş olan kelime خفيا hafiyyen kelimesidir. Burada da kelimeye yukarıda verdiğimiz anlamların doğruluğu görülmektedir. 

    Şimdi inceleyeceğimiz iki ayet ise birbirinin neredeyse aynı ifadeleri içermelerine rağmen birinde كتم keteme, diğerinde ise خفي hafiye fiilleri kullanılmıştır. Bu yüzden iki kavram arasında tespit ettiğimiz anlam farkının doğru olup olmadığını görmemiz açısından bu ayetler büyük önem arz etmektedirler. Bunlardan biri Enbiyâ Suresi 110, diğeri ise Tâhâ Suresi 7. ayetlerdir:

    إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ 

    Allah açık olan sözü bildiği gibi gizlediğinizi de bilir. (Enbiyâ 21/110)

     وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

    Sözü açıkça söylesen de O sır olanı da daha gizlisini de bilir. (Tâhâ 20/7)

    İlk ayette كتم keteme fiili kullanıldığına göre burada bahsedilen gizlemenin “gerçek bilindiği halde çarpıtılarak gerçek olmaktan çıkarılması ile yapılan gizleme” olması gerekir. Böyle olup olmadığını görebilmek için ayetin hemen öncesine bakmamız yeterlidir:

    قُلْ إِنَّمَا يُوحَىٰ إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَـٰهُكُمْ إِلَـٰهٌ وَاحِدٌ ۖ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ فَإِن تَوَلَّوْا فَقُلْ آذَنتُكُمْ عَلَىٰ سَوَاءٍ ۖ وَإِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ أَم بَعِيدٌ مَّا تُوعَدُونَ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ

    De ki; Bana, sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunmaktadır. Artık O’na teslim oldunuz mu? Yüz çevirirlerse de ki; Her şeyi size olduğu gibi bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mıdır yoksa uzak mıdır, onu ben bilmem. Allah açık olan sözü bildiği gibi gizlediğinizi de bilir. (Enbiyâ 21/108-110)

    Görüldüğü gibi gerçekler Nebî tarafından tebliğ edilmiştir. Dolayısıyla ayette bundan sonra yapılacak gizlemenin ketmetmek olacağı ifade edilmekte, yani gerçeğin bozulup gerçek dışı bir hale getirilmesiyle gizlenmesinin vurgulandığı anlaşılmaktadır. Bu ayetin benzeri olan Tâhâ 7. ayette ise أخفى ehfâ ifadesine yer verilmiştir. Öncesi ile okunduğunda konunun yukarıdaki ayetten farklı olduğu görülür: 

    الرَّحْمَـٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىٰ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَىٰ وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى

    Rahman, yönetimin başına geçmiştir. Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. İster söyle ister söyleme; o sır olanı da daha gizlisini de bilir. (Tâhâ 20/5-7)

    Bu ayetlerde Yüce Allah’ın özellikleri dile getirilmekte, en gizli olan şeyin bile Allah’a gizli kalmayacağı ortaya konmaktadır. Dolayısıyla bu ayette gizli olma ile ilgili olarak خفي hafiye kökünden bir ifadenin kullanılması, kelimenin Kur’an’da “bir şeyin hiçbir şekilde anılmayarak saklı tutulması” anlamında kullanıldığını göstermektedir. Böylece birbirlerine çok benzeyen iki ayette aynı anlam için neden iki farklı kelime kullanıldığı da netlik kazanmaktadır. Tâhâ 7. ayetteki kullanımın bir benzerini kelimenin hem sülasî hem de if’âl bâbının kullanıldığı şu ayette de görmekteyiz:

    رَبَّنَا إِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفِي وَمَا نُعْلِنُ ۗ وَمَا يَخْفَىٰ عَلَى اللَّـهِ مِن شَيْءٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ

    Rabbimiz! Biz neyi gizlesek ve neyi açığa vursak sen bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (İbrahim 14/38)

    Bu ayette de bir şeyi “ihfâ” etmek “tamamen saklamak”, bir şeyin Allah’a “hafiy” kalmıyor olması da “saklı” kalmıyor olması anlamındadır. Dolayısıyla bu fiille kitmân’dan tamamen farklı bir gizlemeden, bir şeyi saklamaktan, hiç ortaya çıkarmamaktan bahsedilmektedir. Kelimenin saklı tutma, hiçbir şekilde ortaya çıkarmama anlamını görebileceğimiz önemli ayetlerden biri de kadınların örtünmelerinden bahseden Nûr Suresi 31. ayetin son bölümüdür:

    …وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ…

    …Gizledikleri güzellikleri bilinsin diye ayaklarını farklı şekilde yere basmasınlar… (Nûr 24/31)

    Buradaki gizlemenin de كتم keteme ile değil أخفى ehfâ fiili ile dile getirilmiş olması iki kelime arasındaki anlatmaya çalıştığımız farkı net şekilde ortaya koymaktadır. Kadınların güzelliklerinin saklı, kapalı olması gerektiği için bu kelime tercih edilmiştir.

    Sonuç itibariyle  خفي hafiye kelimesiyle dile getirilen gizleme fiilinin كتم keteme kelimesiyle anlatılandan çok farklı olduğu görülmektedir. كتم keteme kelimesinde gizlenecek şeyin başka şekle büründürülmesi ve böylece asıl olması gereken halinin görülmesinin engellenmesi anlamı varken خفي hafiye kelimesinde gizlenen şeyin hiç söylenmeyerek içte saklanması anlamı bulunmaktadır. Aradaki bu farkın görülmesi ve gözetilmesi pek çok ayeti daha doğru anlamamıza sebep olmaktadır. Şimdi de bu ayetler üzerinde duralım:

    كتمان Kitmân ve إخفاء İhfâ Arasındaki Farkı Gözetmenin Etkileri: 

    Anlamı Türkçe’ye mecburen “gizleme” olarak aktarılan bu iki kavramla ilgili olarak Kur’an’dan tespit ettiğimiz ince fark gözetildiğinde, bu kelimelerin geçtiği bir takım ayetleri daha doğru ve daha detaylı bir biçimde anlamamız mümkün olmaktadır:

    1. Tâhâ Suresi 15. Ayet:

    إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَىٰ كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَىٰ

    O saat, herkesin gösterdiği gayretin karşılığını görmesi için mutlaka gelecektir. Neredeyse onu saklı tutacaktım. (Tâhâ 20/15)

    Kur’an’da الساعة ifadeleri “o saat” anlamına gelir ve bizim kıyamet kopması dediğimiz, yeryüzünde yaşamın son bulacağı son an için kullanılır. Bu ayette Rabbimiz gizleme, saklı tutma anlamında إخفاء ihfâ ifadesini kullanmıştır. Kelimenin önceki bölümde tespit ettiğimiz anlamı gereği Rabbimiz, neredeyse o saatle ilgili hiçbir bilgi vermeyecektim buyurmaktadır. Burada إخفاء ifadesinin “neredeyse” anlamına gelen أكاد ekâdu ifadesiyle birlikte kullanılması خفي kelimesinin tamamen saklı tutma anlamına geldiğinin bir diğer delilidir. Zira Rabbimiz o saatin zamanını bildirmemesine rağmen onunla ilgili Kur’an’da pek çok bilgi vermiştir. Hatta الساعة ifadesiyle o son saatten bahsetmiş olması bile bunun tam bir gizleme olmadığını, “neredeyse” gizlenmiş olduğunu gösterir. Dolayısıyla ayetten, “o son saatle ilgili hiçbir bilgi vermeyecektim ama onun mutlaka geleceği bilgisini vererek tamamen إخفاء ihfâ etmedim” buyurulduğu anlaşılmaktadır. 

    خفي kelimesinin bu anlamı Kur’an’dan tespit edilmediği için tefsir ve meallerde bu ayete anlam vermekte sıkıntı çekildiği net bir şekilde görülebilir. Birkaç meale kısaca göz atmamız gerekirse:

    “Herkese uğraştığının karşılığı gösterilsin diye, zamanını neredeyse kendimden bile gizli tutacağım kıyamet mutlaka gelecektir.”(19)

    Bu mealde ayette belirtilmediği halde gizlenen şeyin, kıyametin kopacağı “vakit” olduğu belirtilmiş. Oysa ayette o saatin vaktinden bahsedilmemektedir. Kaldı ki Kur’an’da son saatin vakti zaten belirtilmemiştir. Kıyametin ne zaman kopacağı zaten gizlidir. Dolayısıyla zaten gizlenmiş bir şey için “neredeyse gizleyecektim” ifadesini kullanmak anlamsızdır. Bu sebeple meale ayrıca yine ayette olmayan “kendimden bile” ifadesi eklenmiştir. Ancak Allah’ın bir şeyi neredeyse kendinden bile gizli tutması ile ne anlatılmak istendiği mechuldür. Kısacası أخفى ehfâ fiiline Kur’an’ın verdiği anlam bilinmediği için ayete meal verilememiş, ayetin metninde olmayan birçok eklemeler yapılmak zorunda kalınmıştır. Bir diğer meal şöyledir:

    “Vaktini sizden gizlemiş olduğum kıyâmet, herkese yapıp ettiklerinin karşılığı en âdil biçimde verilmesi için, mutlaka gelip çatacaktır!”(20)

    Bu mealde de gizlenen şeyin kıyametin “vakti” olduğu belirtilmiş. Oysa ayette vakitle ilgili bir kelime geçmemektedir. Ayrıca ayetteki “neredeyse أكاد” ifadesi mealde yer almamıştır. Çünkü o takdirde zaten vakti bilinmeyen bir şeyin “neredeyse gizlenmiş” olmasının ne demek olduğu sorusu gündeme gelecektir. Bir başka meale bakalım:

    “Kıyamet gelmektedir. Herkes kendi işlediğinin karşılığını alsın diye neredeyse onu gizleyeceğim.”(21)

    Bu mealde, bir çok mealde rastladığımız başka bir hata göze çarpmaktadır. Ayetteki لتجزى lituczâ ifadesinde yer alan sebep bildiren ل harfi “onu gizleyeceğim” cümlesinin sebebi sayılmıştır. Böylece kıyameti gizlemenin sebebi “insanların yaptıklarının karşılığını almaları” olarak ortaya konmuştur. Böyle bir cümle hiçbir anlam ifade etmez. Oysa ayetteki “neredeyse gizleyeceğim” ifadesi bir ara cümledir. Devamında gelen cümle kıyametin neden mutlaka geleceğini açıklamaktadır, neden gizlendiğini değil. Ayrıca bu mealde de “neredeyse” anlamına gelen أكاد ekâdu ifadesinin karşılığı yoktur; ayette olan bir kelime, daha önce anlattığımız sıkıntıları doğuracağı için meale yansıtılmamıştır. Bir diğer meal şöyledir:

    “Çünkü, her ne kadar son saati (herkesten) gizli tutmuşsam da, herkese çabasının karşılığı verilsin diye Son Saat kesinlikle gelecektir.”(22)

    Yukarıdaki meal için söylediklerimizin tamamı bu meal için de geçerlidir. İlaveten burada “her ne kadar” ifadesi bulunmaktadır; ancak bu ifadenin ayette bir karşılığı yoktur. Ayetteki ifade “neredeyse” anlamındadır. Son olarak ayete bir de şu şekilde meal verilmektedir:

    “Elbet gelecek kıyamet saati. Neredeyse açıklayasım geliyor onun vaktini. Ta ki her kişi bulsun orada bütün yapıp ettiğini, işlerinin karşılığını.”(23)

    Hatırlanacağı üzere sözlüklerde, خفي hafiye kelimesinde gizleme ve açığa çıkarma şeklinde birbirinin zıttı iki anlamın olduğuna dair bilgiler bulunduğunu ifade etmiş, ancak bunun Kur’an’da bir örneğinin bulunmadığını, Kur’an’da bu kelimenin sadece gizleme anlamında kullanıldığını belirtmiştik. İşte sözlüklerdeki bu bilgiden dolayı yukarıdaki gibi bazı mealler kelimeye gizlemenin zıttı olan açıklama anlamı vermişlerdir. Yukarıdaki mealde gizlenen şey kıyamet saati olarak anlaşıldığı için zaten gizli olan bir şey için de neredeyse gizleyecektim demek saçma olacağından أخفيها uhfîhâ ifadesine açıklama anlamı verilmiştir. Kelimenin bu anlama da geldiğini söyleyen sözlüklerden biri olan Mekayîs’ul Luğa’da şu ifadeler yer almaktadır:

    وَيُقَالُ خَفَيْتُ [الشَّيْءَ] بِغَيْرِ أَلِفٍ، إِذَا أَظْهَرْتَهُ. وَخَفَا الْمَطَرُ الْفَأْرَ مِنْ جِحَرَتِهِنَّ: أَخْرَجَهُنَّ. وَيُقْرَأُ عَلَى هَذَا التَّأْوِيلِ: {إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا} [طه: 15] أَيْ أُظْهِرُهَا.

    “Bir şeyi ‘gösterdiğini’ söyleyeceksen أ harfi olmadan خفيت الشيء denilir. Nitekim خَفَا الْمَطَرُ الْفَأْرَ مِنْ جِحَرَتِهِنَّ ‘yağmur fareleri yuvalarından çıkardı’ derken de خفا kullanılmıştır. Tâhâ 15. ayet bu tevil üzere okunur. Yani ‘neredeyse ortaya çıkaracağım’ demektir.”(24)

    Sözlükteki bu ifadeler kendi içerisinde tutarsızlık arz etmektedir. Çünkü başta kelime eğer أ harfi olmaksızın, yani خفي hafiye şeklinde kullanılırsa zıttı olan gösterme anlamına da gelebildiği söylenmektedir. Ancak devamındaki Taha 15. ayeti bu şekilde okumaya yönelik öneri başta söylenenle tezat oluşturmaktadır. Çünkü ayetteki ifade kelimenin elifsiz hali olan sülasi mücerred formu değil, elifli olan if’âl bâbıdır. Yani ayetteki kelime خفي hafiye değil, أخفى ehfâ kelimesidir. Dolayısıyla ayetteki kelimenin sözlüğün kelimeye verdiği anlama göre de gösterme anlamında olması imkansızdır.

    Sonuç olarak خفي hafiye kelimesini Kur’an’dan öğrenip yine gizleme anlamına gelen كتم keteme kelimesiyle hangi yönlerden ayrıldığını doğru tesbit ettiğimiz zaman Tâhâ Suresi 15. ayete anlam verirken bu sıkıntıları çekmemize gerek kalmamakta, ayetin meali net bir şekilde ortaya çıkmaktadır:

    إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَىٰ كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَىٰ

    O saat, herkesin gösterdiği gayretin karşılığını görmesi için mutlaka gelecektir. Neredeyse onu saklı tutacaktım. (Tâhâ 20/15)

    Ayette أخفيها uhfîhâ denilerek “açıklamama, saklı tutma” anlamındaki gizleme dile getirilmiştir. Son saat (kıyametin kopması) ile ilgili Kur’an’da vakti dışında pek çok bilgi verilmiştir. Yani olay tamamen saklı tutulmamıştır. Bu sebeple “neredeyse” ifadesine yer verilip konuyla ilgili bazı bilgilerin verildiği bunlar da verilmeseymiş konunun neredeyse ihfâ edilmiş olacağı dile getirilmiştir.

    2. Ahzâb Suresi 37. ayet:

    Ahzâb Suresi’nin 4 ve 5. ayetlerinde evlatlıkların, onları evlat edinenlerin öz çocukları olmadıkları dolayısıyla bu bilginin o çocuklardan gizlenmemesi gerektiği, onlarla olan hukukumuzun öz çocuğumuzla aynı olmayacağı dile getirilmektedir. Nebîmiz bu ayetlerden dolayı evlatlığı Zeyd’e eşini boşamamasını söylemektedir. Çünkü eğer boşarsa Rabbimizin kendisini Zeyd’in boşadığı eşi Zeynep validemizle evlendirerek örnek yapacağını anlamıştır. Bu sebeple aynı surenin 37. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

    وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّـهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّـهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّـهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّـهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ ۖ فَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّـهِ مَفْعُولًا

    Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kişiye: “Eşini bırakma, Allah’tan kork” diyordun ama aslında insanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun. Oysa doğru olan Allah’tan çekinmendir. Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu seninle evlendirdik. Bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın. Allah’ın buyruğu yerine gelmiştir. (Ahzâb 33/37)

    Burada Nebîmizin içinde gizlediği şey eğer Zeyd eşini boşarsa Allah’ın Zeyd’in boşadığı eşi Zeynep validemizle kendisini evlendireceği ve bunun olmasını insanların tepkilerinden dolayı istememesidir. Buna karşın Rabbimiz insanlardan değil, Allah’tan çekinmesi gerektiğini belirtmekte hatta 40. ayette Nebîmizin ne Zeyd’in ne de başka bir erkeğin öz babası olmadığını söylemektedir. Dolayısıyla ayetten de görüleceği üzere Yüce Allah, bir müminin evlatlığının boşadığı karısı ile evlenebileceğini Nebîmizi Zeynep validemizle bizzat kendisi evlendirerek göstermiştir.

    Ayette Nebîmizin içinde gizlediği şey أخفى ehfâ fiili ile dile getirilmiştir. Buradan da nebîmizin içindeki bu endişeden hiç kimseye bahsetmediğini anlamamız gerektiğini bu kelimeye Kur’an’da verilen anlamdan dolayı görmüş oluyoruz. Zaten ayette “içinde gizliyordun” denmesi ve konunun insanlara anlatılabilecek türden bir konu olmaması da kelimede bu anlamın olduğunu göstermektedir. 

    Gelenekte ise bu ayet Nebimizin Zeynep validemizi sevdiği ama toplumdan korktuğu için bunu söyleyemediği o yüzden de Zeyd’e “eşini boşama!” diyerek sevgisini gizlediği şeklinde yorumlanmaktadır(25). Yani bu söyleme göre Nebîmizin gizlediği şey Zeynep validemize olan sevgisidir. Bu yorumun ayetin iç bütünlüğüne, öncesi ve sonrasına uygun olmadığını söylemeye gerek bile yoktur. Ayrıca incelediğimiz konu bakımından da ayetin bu şekilde anlaşılması imkansızdır. Çünkü Nebimizin evlatlığı Zeyd’e “eşini boşama!” diyerek Zeynep validemize olan sevgisini gizlemesi أخفى ehfâ fiiliyle anlatılamaz. Bir şeyi gerçeğinden başka bir şey söyleyerek gizleme, Kur’an’da, yukarıda da gördüğümüz gibi, كتم keteme fiili ile dile getirilmektedir. Yani geleneğin söylediği gibi olsaydı ayette تخفي tuhfî değil تكتم tektum ifadesinin kullanılması gerekirdi.

    3. Bakara Suresi 33. Ayet:

    Gizleme eylemini dile getirmek için كتم keteme fiilinin tercih edildiği bir diğer ayet de Bakara Suresi 33. ayettir. Neden bu tercihin yapıldığını sorarak ayeti değerlendirmemiz, ilgili ayetlerden yeni bilgiler edinmemizi sağlaması açısından önemlidir:

    قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَائِهِمْ ۖ فَلَمَّا أَنبَأَهُم بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ

    Bunun üzerine Allah, “Âdem! Meleklere şunların isimlerini söyle!” dedi. Âdem onlara o isimleri söyleyince, “Size dememiş miydim, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim. Neyi açığa vurduğunuzu, içinizde neyi gizlediğinizi de bilirim.” dedi. (Bakara 2/33)

    Ayette gizleme olarak dilimize aktarılan ifade كتم keteme fiiliyle dile getirildiğine göre, buradaki gizlemenin gerçeği farklı biçimde dile getirerek gizleme olması gerekir. O halde melekler içlerinde olanı, ondan farklı bir şey söyleyerek gizlemektedirler. Bir başka deyişle melekler her ne söylüyorlarsa, o söyledikleri şey içlerinde olandan farklıdır. O halde öncelikle meleklerin bu gizlemeyi (ketm) yapabilmeleri için ne söylediklerine bakmamız yerinde olacaktır. Ayeti, konunun başlangıcı olan 30. ayetten itibaren okuduğumuzda meleklerin iki kez konuştuklarını görmekteyiz:

    وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً ۖ قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ ۖ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

    Bir gün Rabbin meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif varlık oluşturuyorum.” dedi. Melekler, “Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı oluşturuyorsun? Ama sen her yaptığını güzel yaptığın için sana boyun eğer, seni takdis ederiz” dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi. (Bakara 2/30)

    Meleklerin ilk konuşması bu ayettedir ve görüldüğü gibi Rabbimizin muhalif bir varlık oluşturmasına kendi bilgilerince tepki göstermiş, hemen arkasından geri adım atmışlardır. Sonraki ayetlerde meleklerin ikinci konuşması yer alır:

    وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَـٰؤُلَاءِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۖ إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

    Âdem’e varlıkların isimlerini (neye yaradıklarını) öğretti, sonra onları meleklere gösterdi: “İddianızda haklıysanız bana şunların isimlerini söyleyin!” dedi. Melekler, “Biz sana boyun eğeriz, bizde senin öğrettiğin dışında bilgi olmaz. Her şeyi bilen ve kararları doğru olan Sensin.” dediler. (Bakara 2/31-32)

    Bunları söyleyen meleklerin içerisinde, kendisi de bir melek olan İblis de bulunmaktadır. Bundan sonraki ayette Rabbimiz meleklerin ketmederek bir şeyler gizlediklerini söylediğine ve ketmetmek de bir şey söyleyerek asıl olanı gizlemek olduğuna göre, meleklerin bu sözleri içlerinde olandan farklı olmalıdır. Meleklerin itirazları yeryüzündeki yeni varlığın muhalif yapıda olmasınadır. Bu itirazlarında diretmemelerine karşın Rabbimiz ilk insana meleklerde olmayan eşyanın bilgisini öğretmiş, böylece muhalif yapısını bu bilgiyle kontrol edebileceğini dile getirmiştir. Melekler her iki söylemlerinde de Allah’a boyun eğdiklerini söylemelerine rağmen Allah bir şeyler ketmettiklerini söylemektedir. Dolayısıyla bu ketmin detaylarını meleklerin itirazında aramamız gerekir. Kısacası meleklerin boyun eğdiklerini söylemelerine rağmen yeryüzünde kan dökecek ve bozgunculuk yapacak bir varlık oluşturmanın doğru olmadığını düşünmeye devam ettikleri ortaya çıkmaktadır. Ancak önemli olan içlerinde ne düşündükleri değil, “Allah bir şey yapıyorsa mutlaka doğrudur” şeklinde tavır takınıp teslim olmalarıdır. Bu sebeple Rabbimizin “ketmettiğinizi biliyorum” dediği ayetin hemen ardından, meleklerin Allah’ın emrine teslim olup olmadıklarını test edecek olan Adem’e secde emri gelmektedir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ 

    Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

    Özetle, melekler içlerinde olanı, farklı şeyler dışa vurarak ketmetmişlerdir. Rabbimiz içlerinde düşündükleri şekilde mi tavır takınacaklar, yoksa emrine boyun mu eğecekler diye melekleri sınamak için onlara Adem’e secde etmeleri emrini vermiştir. Melekler emri ‘eğer Sen emrediyorsan biz ne düşünürsek düşünelim senin emrine uyarız’ anlamına gelecek şekilde yerine getirmişlerdir. İblis’in böyle yapmamış olması da meleklerin içlerinde neyi ketmettikleri ile ilgili olarak ipucu vermektedir: 

    …قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

    … “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın onu balçıktan yarattın” dedi. (A’râf 7/12)

    Anlaşılacağı üzere melekler de içlerinde kendilerinin muhalif bir varlıktan daha iyi olduklarını düşünüyor olmalılar. Ancak bu düşüncelerini eyleme dökmeyip Allah’ın emrine karşı direnmemiş, ‘Allah bir şey yapıyorsa bizim düşüncemizin önemi yok, O ne yaparsa doğrudur’ diyerek O’nun emrine uymuşlardır. Zaten başta dile getirdikleri hamd ve tesbih de bu anlama gelir. İblis ise içindekini” eyleme dökmüş, Adem’den üstün olduğunu iddia etmiştir. O düşüncesini ketmetmeyi sürdürmemiş, Allah ne yapıyorsa doğrudur dememiş, kendi düşüncesini Allah’ın emrinin önüne geçirmekte diretmiştir. Bu sebeple Bakara 34. ayette İblis için أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ “direndi ve büyüklendi” ifadeleri kullanılmıştır. İblis’in direndiğinin belirtilmesi, içinde olanı eyleme dökerek Allah’a rağmen bildiğini okumasını vurguluyor olmalıdır. Hatta İblis’in şu ifadeleri gerçekte düşüncesinin ne olduğunu göstermesi bakımından önemlidir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَـٰذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ …

    Bir gün meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik; hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. “Çamur olarak yarattığına secde mi ederim?” dedi. Sonra ekledi: “Ne yaptığının farkında mısın? Benden üstün tuttuğun bu mu?… (İsrâ 17/61-62)

    Bu ayetlerde Allah’a karşı böylesine ağır ifadeler kullanan İblis secde emrinin öncesinde meleklerle beraber Allah’a hamd ve tesbih ettiğini söyleyen meleklerden biridir. Yani içindeki bu düşünceleri farklı sözlerle ketmetmiştir. Adem’e secde emri gelince meleklerden farklı olarak içindeki düşünceleri açığa vurmuş ve eyleme dökmüştür. 

    Görüldüğü gibi Bakara Suresi 33. ayette neden أخفى ehfâ değil de كتم keteme fiilinin tercih edildiğini sorduğumuzda Kur’an’dan aldığımız cevaplar, konuyla ilgili detaylı bilgi edinmemizi sağlamıştır. Bu ayetlerde de görüldüğü gibi imtihan Allah’ın emrine uyup uymama imtihanıdır. Allah’ın emirlerinin sebeplerini sorgulamak kullara düşmez. Örnek vermek gerekirse abdestin sebebini hiçbir zaman anlamayabiliriz. Buna rağmen Allah emrettiği için namazı abdestsiz kılamayız. Teslim olmak budur.

    4. Maide Suresi 15. Ayet:

    Çalışmamızın giriş bölümünde Bakara 174 ve Mâide 15. ayetlerdeki gizleme kelimelerinin Arapça metinde iki farklı kelime olduğuna dikkat çekmiştik. Bakara 174. ayeti yukarıda inceledik. Bir arada olmaları için burada bir kez daha görelim:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۙ أُولَـٰئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللَّـهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyen (ketmeden) ve karşılığında geçici bir menfaat elde edenler, karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Hak ettikleri acıklı bir azaptır. (Bakara 2/174)

    Şimdi de Mâide 15. ayeti görelim ve farklı kelime tercihinden ne sonuç çıkarmamız gerektiğini tespit etmeye çalışalım:

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ ۚ قَدْ جَاءَكُم مِّنَ اللَّـهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ

    Ey Ehl-i Kitap! Size, Kitap’tan gizlediğiniz (ihfâ ettiğiniz) birçok şeyi ortaya çıkaran, birçoğuna da dokunmayan Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. (Mâide 5/15)

    Bakara 174. ayetin aksine burada Kitaptan gizleme ifadesi كتمان kitmân ile değil, إخفاء ihfâ ile dile getirilmiştir. Ayrıca bu ayette gizlemeyi yapanlar önceki Kitapların uzmanları anlamına gelen ehl-i Kitap’tır. Bu ayette Bakara 174’ün aksine gizlemenin cezasından değil, Kur’an tarafından ortaya çıkarılmasından bahsedilmektedir. Burada ihfâ’nın kullanılmasından Kitabın hükümlerinin değil, bizzat maddesel olarak kendisinin yani bazı bölümlerinin saklandığı, gizlendiği anlaşılmalıdır. Nitekim خفي hafiye fiilinin Kur’an’daki kullanımlarını incelediğimiz önceki bölümde En’âm Suresi 91. ayeti okumuş ve buradaki gizlemenin de (ihfâ) bizzat Kitabın yazılı olduğu materyal dile getirilerek anlatıldığını görmüştük. Dolayısıyla إخفاء ihfâ’dan bahsedilmesi bu ayette de Kitabın belli bölümlerinin ortaya çıkarılmayarak saklandığını göstermektedir. Böylece Mâide 15 ve Bakara 174. ayetler ihfâ ve kitmân farkını görmemizi sağlayan ayetlerden ikisi olması bakımından önem kazanmaktadır.

    Ayette gizlenen kısmın bir çoğunu Kur’an’ın ortaya çıkardığı belirtilirken bir çoğunu da affettiğinin söylenmesi, saklanan bölümün bizim için artık bir bağlayıcılığı olmadığını dile getirmektedir. Bakara 106. ayetteki misliyle nesih devreye sokulduğunda önceki kitaplardan gizlenen bölümün Allah’ın gerekli gördüğü kısmının zaten Kur’an’da olduğunu söylemek mümkündür. 

    Mâide 15’te Bakara 174. ayetten farklı olarak bir cezalandırmadan bahsedilmemesi de önemlidir. Ayette Kur’an’ın önceki Kitaplardan gizlenen kısmın çoğunu zaten ortaya çıkardığı söylenmektedir. Dolayısıyla ihfâ eylemi sonuçsuz kalmıştır. Kur’an’ın gelmesiyle artık ihfâ’nın sürdürülmesi mümkün değildir. Ketm ise insanlara gerçek dışı olan bilgiyi gerçekmiş gibi sunmak olduğundan büyük vebali olan bir eylemdir. 

    5. Bakara Suresi 228. Ayet:

    Kur’an’da boşanma konusu tek taraflıdır. Erkek eşini eşi istemese de boşar, buna talâk denir. Aynı şekilde kadın da eşini eşi istemese de boşayabilir buna da iftidâ denir. Kur’an’da talâkın nasıl olması gerektiği detaylarıyla anlatılır. Buna göre talâk işlemi, erkeğin eşiyle 3 âdetten temizlenme dönemi kadar ilişkiye girmemesini gerektiren bir süreçtir. Bu durum Bakara Suresi 228. ayette bildirilirken, kadının “Allah’ın rahimde yarattığını gizlemesi”nin helal olmadığı كتم keteme fiili ile anlatılmıştır:

    وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ ثَلَاثَةَ قُرُوءٍ ۚ وَلَا يَحِلُّ لَهُنَّ أَن يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللَّـهُ فِي أَرْحَامِهِنَّ إِن كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللَّـهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ۚ وَبُعُولَتُهُنَّ أَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ فِي ذَٰلِكَ إِنْ أَرَادُوا إِصْلَاحًا…

    Kocaları tarafından boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç kur’ (temizlik dönemi) beklerler. Allah’a ve ahiret gününe inanmışlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri helâl değildir. Kocaları arayı düzeltmek isterse, bu süre içinde onlara dönme hakları vardır… (Bakara 2/228)

    Bu süre zarfında kadın evden ayrılmaz ve onun iddet denilen 3 temizlik dönemini sayma görevi de erkeğe verilmiştir:

    يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ ۖ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ…

    Ey Nebî! Eşlerinizi boşadığınızda iddetleri içinde boşayın ve iddetlerini sayın Rabbiniz Allah’tan çekinin de açık bir fuhuş yapmamışlarsa onları evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar… (Talâk 65/1)

    Erkek talâk uyguladığı eşine âdet döneminin başlayıp başlamadığı veya bitip bitmediği ile ilgili sorular sormak ve onun vereceği cevaba göre süreci takip etmek durumundadır. Bakara Suresi 228. ayette kadınların talâk sırasında bekleyecekleri sürenin 3 temizlik dönemi olduğu belirtildikten sonra Allah’ın rahimlerde yarattığı ile kast edilen şey kadının hamile olup olmaması değil, âdet görüp görmeme durumudur. Zira hamileliğin anlaşılması için 3 ay beklemek gerekmez. Ayrıca hamilelikte hiç âdet görülmeyeceğinden 3 temizlik dönemi denmesinin de anlamı olmaz. 

    Erkeğin iddet süresini sayması sırasında kadın boşanmayı istemediğinden, süreci uzatmak ve zaman kazanmak için âdet görüp görmemesiyle ilgili olarak kocasına yanlış bilgi verebilir. Bir konuda yanlış bilgi vererek doğruyu gizlemek Kur’an’da كتم keteme fiiliyle ifade edildiğinden Bakara 228. ayette gizleme ifadesi bu fiille dile getirilmiştir. Zaten âdet görme gibi sürekli gerçekleşen doğal bir olayın ihfâ edilerek saklanmasından bahsedilemez. Ancak ketmedilerek zamanı ve durumu ile ilgili yanlış bilgi verilebilir. Bu sebeple ayette كتم keteme fiili kullanılmıştır. Bu durum incelediğimiz iki fiil arasında, ortaya koymaya çalıştığımız şekilde bir anlam farkı olduğunu göstermektedir.

    Sonuç

    Her ikisi de gizlemek anlamına gelen كتمان kitmân ile إخفاء ihfâ kavramları arasında temelde önemli bir fark bulunduğu Kur’an’da bu kavramların kullanımından ortaya çıkmaktadır. Kitmân, yani bir şeyi ketmetmek, Kur’an’da o şeyi farklı bir hale büründürerek gizlemek anlamına gelmektedir. Buna göre bir gerçeği ketmeden kişi, yerine başka bir şeyi gerçek olarak tayin etmekte ve insanlara sunmaktadır. İhfâ ise Kur’an’da bir şeyi hiç söylememek, ortaya çıkarmamak, saklı tutmak anlamında kullanılmaktadır. 

    Kur’an’daki kitmân, iki aşamalı bir gizlemedir. Bir şeyi ketmetmek için önce onu bozmak, sonra da bozulmuş halini gerçek olarak sunmak gerekir. Bu sebeple özellikle Allah’ın Kitabının ketmi, Kitabı iyi bilenlerin bilmeyenler için uyguladığı bir gizleme yöntemidir. Bundan dolayı, Bakara 159 ve 174. ayetlerde görüldüğü gibi, cezası çok büyüktür. Ayrıca önceki kitapların ihfâsından bahsedilirken Kur’ân’ın ihfâsından bahsedilmemekte, sadece ketmedilmesi konu edilmektedir. Çünkü Kur’an elimizdedir, onu ihfâ ederek ortaya çıkarmamak, saklamak ve kimseye göstermemek mümkün değildir. Buna rağmen Kur’an’ın ketmi mümkündür; yani ayetlerin metni deil ama anlamları bilenler tarafından değiştirilebilir veya bilinçli olarak yanlış hükümler çıkarılıp gerçekmiş gibi sunulabilir.

    Her iki fiilin mef’ullerini incelediğimizde de aralarındaki bu belirgin fark görülebilmektedir:

    Kitmân’ın mef’ulleri: el-hakk, şahitlik, Allah’ın indirdiği açık belgeler, rehber ve Allah’ın Kitap’tan indirdiği, Allah’ın rahimlerinde yarattığı, kalplerinde olan, el-Kitab, Allah’ın ikramından verdiği, söz, imân. 

    Bütün bu kavramların ketmedilerek gizlenmesinden bahsedilmektedir. Yani olması gereken hallerinden farklı hallere çevrilip yanlış bilgiler verilerek gizlenmektedirler. Mesela el-Hakk şeklinde ifade edilen Allah’ın Kitabındaki gerçeğin gizlenmesi geçtiği 3 ayette de sadece كتم fiili ile dile getirilmektedir. Üstelik bu ayetlerin tamamında “bile bile” ifadesi kullanılarak ketmin bilinçli yapıldığı vurgulanır. Bu ifade ihfâ ile hiç kullanılmaz. Sadece bu durum bile ketmin bir çarpıtma yaparak gizleme olduğunu görmemize yeterlidir. 

    İhfânın mef’ulleri: Sadakalar, içinizde olan, şey, sana açıklamadıkları şeyler, hayır, Kitaptan olan, parşomenler, Son Saat, ziynetleri, Allah’ın açığa çıkaracağı şey. 

    İhfâ edilerek gizlenenler ise başkalarına konuyla ilgili hiçbir şey sezdirmeme eylemine konu olacak şeylerdir. Mesela iyliğin, verilen sadaka ve zekatların, kadınların vücutlarındaki örtülmesi gereken yerlerin gizlenmesi için hiçbir yerde ketmetmekten bahsedilmez, bu türden gizlemeler daima ihfâ ile dile getirilmektedir. Yine insanın sadece kendisinin bileceği şekilde içinde gizlediği şeyler için de bu fiil kullanılmaktadır. 

    Bu iki kavramı Türkçe’ye aktarırken de arada bir fark olduğunu belirtecek kelimeler bulmamız gerekir. Bizde, kelimelerin ortaya koymaya çalıştığımız farklarını en iyi yansıtan ifadelerin كتم keteme fiili için gizleme, أخفى ehfâ fiili içinse saklama, saklı tutma ifadeleri olduğu kanaati hasıl olmuştur. 

    Bu iki kavrama Kur’an’da yüklenen anlamın sözlüklerle örtüşmemesi de ayrıca önem arzeden bir durumdur. Birbirleriyle yakın anlamları olan kelimeler insanlar arasında birbirlerinin yerine kullanılabilir ve aralarındaki ince farklar gözetilmeyebilir. Hatta böylece kelimeler arasındaki bu ince farklar zamanla kaybolabilir. Nitekim Türkçe’de de saklamak ve gizlemek kelimeleri birbirlerinin yerine kulllanılabilmekte, sanki eş anlamlı kelimelermiş gibi muamele görebilmektedirler. Oysa hiçbir dilde mutlak olarak eşanlamlı kelime yoktur. Dolayısıyla üzerinde düşünüldüğünde gizlemek ile saklamanın birçok yönden birbirlerinden farkları olduğu rahatça görülebilir. İşte kitmân ve ihfâ kavramları da böyledir. Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olarak orijinal haliyle elimizde olması, kelimelerin anlamlarında insanlar tarafından meydana getirilmiş aşınmaların tespit edilebilmesini sağlamaktadır. Rabbimiz kelimeleri hangi anlamlarda kullandığını bizzat kendisi tarif etmektedir. Dolayısıyla bu çalışmada incelediğimiz iki kavrama sözlüklerin Kur’an’dakinden farklı anlamlar yüklemiş olması, hatta her ikisini eşanlamlı olarak görmeleri Kur’an kavramlarını Kur’an’dan öğrenmenin önemini ve sözlüklerin rolünün ancak yardımcı kaynak mesabesinde olduğunu göstermesi bakımından örnek teşkil etmelidir.

    Erdem Uygan

    (1) Ahzâb 33/38

    (2) كتم fiilinin mastarı

    (3) خفي fiilinin if’âl bâbı olan أخفى fiilinin mastarı. Arapça bilmeyenler için belirtmemiz gerekir ki bu kelimedeki “h” harfi Türkçe’deki yumuşak h harfi değil, sert “h” harfidir. Latin harfleri ile “kh” şeklinde de yazılabilir, ancak metni okumada kolaylık sağlanması için bu yazım tercih edilmemiştir.

    (4) Mekâyîs’ül-Luğa كتم maddesi

    (5) el’Ayn

    (6) Bkz. TDK Sözlük

    (7) Bkz: Âl-i İmrân 3/81, A’râf 7/157

    (8) Ayetlerden anlaşılacağı üzere burada gizlenen iman Allah’a olan iman değil, Musa Aleyhisselamın Allah’ın nebî olan rasulü olduğuna imandır.

    (9) Arapça bilmeyenler için belirtmemiz gerekir ki bu kelimedeki “h” harfi Türkçe’deki yumuşak h harfi değil, sert “h” harfidir. Latin harfleri ile “kh” şeklinde de yazılabilir, ancak metni okumada kolaylık sağlanması için bu yazım tercih edilmemiştir.

    (10) Mekâyîs’ül-Luğa خفي maddesi

    (11) a.g.e

    (12) a.g.e

    (13) a.g.e

    (14) a.g.e

    (15) Tâhâ Suresinin 15. ayetinde kelimenin gösterme anlamında olduğu iddia edilmiştir. Ancak bu iddianın doğru olamayacağını sonraki bölümde göreceğiz.

    (16) Bakara 2/284, Âl-i İmrân 3/154, Ahzâb 33/37

    (17) Âl-i İmrân 3/29 ve 114, A’râf 7/55, Mü’min 23/19

    (18) Bir diğer ayet için bkz: A’râf 7/55

    (19) Bayraktar Bayraklı

    (20) Mahmut Kısa

    (21) Şaban Piriş

    (22) Mustafa İslamoğlu

    (23) Suat Yıldırım

    (24)  Mekayîs خفي maddesi

    (25) Ayrıntılı bilgi için bkz: Dr. Fatih Orum, Ayetlerin Başına Gelenler, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s: 250.

  • Kur’an’da Rasul Kelimesinin Kitap Anlamında Kullanımı

    Kur’an’da Rasul Kelimesinin Kitap Anlamında Kullanımı

    Kur’an’da peygamber kelimesinin geçmediğini, bu kelimenin Arapça bile olmadığını ve dilimize Farsça’dan girdiğini biliyoruz. Yine bu kelimenin Kur’an’ın iki önemli kavramı olan rasul ve nebî kavramlarının hiçbirini karşılamadığını da bilyoruz. Bu kavramları kısaca tarif etmek gerektiğinde nebî için “Allah’ın kendisine risaletle ilgili vahiy göndermek suretiyle değerini yükselttiği kişi”, rasul için ise “Allah’ın ayetlerini insanlara ulaştıran kişi” anlamlarını vermek uygun olacaktır. Her nebî risaletle görevlendirildiği için otomatik olarak rasuldür. Ancak her rasul nebî olmak zorunda değildir. Yani bir kişiye rasul diyebilmek için Allah’tan vahiy almış olma şartını aramak gerekmez. Vaktiyle nebîye indirilmiş olan Allah’ın Kitabını, Allah’ın kullarına ulaştıran kişi de rasul yani elçidir. Kitabın kendisi de Allah’ın indirdiği vahyi tastamam içerdiği için rasuldür. Bu anlamda nebî olmayan ilk rasul Kitabın bizzat kendisi olacaktır. Zaten rasul kelimesinin Arapça sözlüklerdeki ilk anlamı da budur:

    و سُمِّي الرَّسول رسولاً لأَنه ذو رَسُول أَي ذو رِسالة 

    “Rasul’ün rasul olarak isimlendirilmesi, rasul sahibi yani risalet sahibi olduğu içindir.” 

    Dolayısıyla rasul kelimesinin anlamı olarak, öncelikle risaletin yani tebliğ edilen mesajın bizzat kendisinin kast edildiğini söylemek Arap dili bakımından da yanlış olmayacaktır. Nitekim Kur’an’da da rasul kelimesinin bir çok yerde risaletin içeriği, yani Kitabın ta kendisi kast edilerek kullanıldığını görmekteyiz. Rasul ve Kitap kelimelerinin birbirlerinin yerine kullanıldığını gördüğümüz müteşabih iki ayet bu durumun en güzel örneklerindendir:

    وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ ۚ فَلَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الْكَافِرِينَ 

    Allah katından, yanlarındakini onaylayan “bir kitap” gelince, önceleri kâfirlere karşı önlerinin bu Kitapla açılmasını bekleyenler, tanıdıkları (Kitap) gelince onu görmezden geldiler. Allah’ın laneti böylesi kâfirleredir. (Bakara 2/89)

    وَلَمَّا جَاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرِيقٌ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ كِتَابَ اللَّهِ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ كَأَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ 

    Allah katından, yanlarındakini tasdik eden “bir rasul” gelince, Kitap verilenlerden bir kısmı Allah’ın bu Kitabını, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi göz ardı ettiler. (Bakara 2/101)

    Birbirinin tıpatıp aynı ifadeleri taşıyan iki ayetin birinde kitap diğerinde rasul kelimeleri kullanılarak aynı şeyler anlatılmıştır. Bu durum rasul kelimesinin risaleti içeren Kitap anlamına geldiğini gösterdiği gibi Kitabın da rasul olarak anlaşılabileceğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Bakara Suresi 101. ayette, kendilerine yanlarındaki Kitabı tasdik eden “rasul” gelen kişilerin, “Allah’ın Kitabını” göz ardı ettikleri söylenmektedir. Bu ifade de rasul ile kast edilenin Allah’ın Kitabı olduğunu net bir biçimde göstermektedir. Birbirinin müteşabihi olan aşağıdaki ayetlerde de benzer bir durumu görmek mümkündür:

    الر ۚ كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ ۚ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o Kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim. (Hûd 11/1-2)

    كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ بَشِيرًا وَنَذِيرًا فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ

    Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır. Müjdeleyen ve uyaran bir yapıdadır ama çokları ondan yüz çevirir; dinlemezler. (Fussilet 41/3-4)

    Hûd Suresinin ayetlerinde Rabbimiz Kitabının kendisi tarafından açıklandığını belirttikten sonra Rasulullah’a “ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim” dedirtiyor. Rabbimizin Kitabını nasıl açıkladığının ortaya konduğu Fussilet Suresi’nin ayetleri ise bu özelliklere sahip Kitabın müjdeleyici ve uyarıcı olduğunu belirtiyor. Her iki ayet grubu birlikte değerlendirildiğinde Hûd Suresindeki “ben de” ifadesiyle kast edilenin rasul olduğunu ve müjdeleyici, uyarıcı vasıflarını kendi kendini açıklayan Kitap sayesinde aldığını görebilmekteyiz. Bu da rasul ile kast edilenin Kitabın mufassal vasıflı muhtevası olduğunu gözler önüne sermektedir. Rasul kelimesi ile Kitap arasındaki anlam birliğini görebileceğimiz bir diğer ayet şöyledir:

    وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ ۚ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَىٰ ذَٰلِكُمْ إِصْرِي ۖ قَالُوا أَقْرَرْنَا ۚ قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ 

    Allah nebîlerinden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de yanınızda olanı onaylayan bir rasul gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar: “Kabul ettik.” demişlerdi. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim.” demişti. (Âl-i İmrân 3/81)

    Ayette nebilere verilen “Kitabı” tasdik eden “rasul” geldiğinde ona inanma ve destek olma görevi yüklenmektedir. Daha önce verilmiş bir Kitabı gelen yeni rasulün tasdik etmesi ifadesi rasul ile kast edilenin yeni musaddik (tasdik edici) Kitabın ayetleri olduğunu göstermektedir. Rasul, burada da ayetleri tebliğ eden bir insan olabileceği gibi bizzat Kitabın kendisi olarak anlaşılabilir. Rasul kelimesinin anlamına dair bir diğer çarpıcı ifadeye de şu ayetlerde rastlamaktayız:

    قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ ۖ فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلَـٰكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّـهِ يَجْحَدُونَ وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَىٰ مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّىٰ أَتَاهُمْ نَصْرُنَا ۚ وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللَّـهِ ۚ وَلَقَدْ جَاءَكَ مِن نَّبَإِ الْمُرْسَلِينَ

    Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar seni yalanlamıyorlar, aslında yanlış yapan o kimseler Allah’ın âyetleri karşısında bile bile yalan yanlış şeylere sarılıyorlar. Senden önce nice rasuller yalanlandı. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Nihayet yardımımız ulaştı. Allah’ın sözlerini kimse değiştirebilecek değildir. İşte o elçilerin haberinden bir kısmı sana da gelmiş oldu. (En’âm 6/33-34)

    Rabbimiz 33. ayetin başında Nebîmize hitaben “seni” yalanlamıyorlar dedikten sonra, bu kişilerin “Allah’ın ayetleri” ile problemleri olduğunu belirtmektedir. Demek ki “seni” ifadesi ile kast edilen rasul değil nebîdir. Çünkü devamında “senden önce nice rasuller yalanlandı” buyrulmaktadır. “Seni yalanlamıyorlar” dedikten sonra “senden önce de nice rasuller yalanlanmıştı” demek çelişkili gibi durmaktadır. Zira normal bir cümlede “seni yalanladılar, zaten daha önce de nice rasulleri yalanlamışlardı” denmesi beklenir. Nitekim bir ayetlerde öyle söylenmiştir:

    فَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَاءُوا بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنِير

    Seni yalanlarlarsa yalanlasınlar, senden önceki rasuller de yalanlanmıştı. Onlar; açık belgelerle ve zebûrlarla, aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi. (Âl-i İmrân 3/184)

    وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ ۚ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ

    Seni yalanlarlarsa bil ki senden önce de nice rasuller yalanlandı. Bütün işler Allah’a döndürülür. (Fâtır 35/4)

    O halde En’âm Suresindeki ayette “seni yalanlamıyorlar” derken rasul değil nebî kast edilmiştir. Zaten bu durumu ayette “seni değil, Allah’ın ayetlerini yalanlıyorlar” denmesinden de anlamaktayız. Yani rasul ile Allah’ın ayetleri kast edilmiş, “seni” derken rasulden değil, nebîden bahsedilmiştir. Kısacası ayette yalanlanmadığı söylenen şey nebî olan Muhammed Aleyhisselamın kendisi, yalanlandığı söylenen ise rasul olan Allah’ın ayetleridir. Çünkü daha önce de “rasuller” yalanlanmıştır. Rasul kelimesiyle Allah’ın ayetlerinin kast edildiğini net olarak görebildiğimiz bir diğer ayet de şöyledir:

    وَلَوْ أَنَّا أَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِهِ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَذِلَّ وَنَخْزَىٰ 

    Elçi gelmeden onları bir azap ile etkisizleştirseydik derlerdi ki “Rabbimiz! Böyle aşağılık hale düşüp sürünmeden önce keşke “bir rasul” gönderseydin de “senin ayetlerine” uymuş olsaydık.” (Tâhâ 20/134)


    Ayetteki “rasul gönderseydin de senin ayetlerine uysaydık” ifadesi, rasul ile risaletin yani yine vahyin içeriği olan Allah’ın ayetlerinin kast edildiğini açık bir şekilde göstermektedir. Benzer durum aşağıdaki ayette de görülebilir:

    وَلَوْلَا أَنْ تُصِيبَهُمْ مُصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

    Bunu, kendi elleriyle yaptıklarından dolayı başlarına bir kötülük geldiğinde şöyle demesinler diye yaptık: “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir rasul gönderseydin de senin ayetlerine uyup biz de müminlerden olsaydık.” (Kasas 28/47)

    Görüldüğü gibi rasul ifadesi sadece Allah’ın ayetlerini vurgulayan bir ifade olarak kullanılmaktadır. Ancak nebî ifadesi nebîmizin insan yönünü de vurgular şekilde yer alır. Bu sebeple Kur’an’da daima rasule itaat emredilirken nebîye itaatten bahsedilmemektedir. Rasul ifadesinin Allah’ın indirdiği ayetler yani Kitap anlamında olduğunu aşağıdaki müteşabih ayetlerden de görebiliriz:

    وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللَّـهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا ۗ أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

    Onlara “Allah’ın indirdiğini takip edin!” dense,“Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, o yolu izleriz!” derler. Peki, ya ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse? (Bakara 2/170)

    وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلَىٰ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ وَإِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا ۚ أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

    Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve bu Rasule gelin” dense, ”Atalarımızda gördüğümüz bize yeter” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğru yolu bulamamışlarsa? (Mâide 5/104)


    Bakara 170. ayette “Allah’ın indirdiğini takip edin” emri, Mâide 104. ayette Allah’ın indirdiğine ve bu Rasule gelin” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Buraya kadar gördüğümüz tüm ayetlerdeki kullanımına bakarak buradaki rasul kelimesinin de Allah’ın indirdiği ayetler ya da Kitap anlamında olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Arapça bakımından da “ve bu Rasule” ifadesindeki “ve” atf-ı tefsir olarak anlaşılabilir. Yani buradaki “bu Rasul” ifadesi Allah’ın indirdiği şeyin ne olduğunu açıklama bağlamındadır. Dolayısıyla ayet, “Allah’ın indirdiğine yani bu Rasul’e gelin” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu da bir kez daha rasul kelimesinin Allah’ın indirdiği ayetler anlamında kullanıldığını gösterir.

    Rasule itaati emreden ayetlerin ilk muhatabı elbette ki Nebîmiz Muhammed Aleyhisselamdır. Yani Nebî’nin de Rasul’e itaat etme yükümlülüğü vardır. Bir örnek vermek gerekirse;

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ ۖ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ۚ ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا

    Ey inanıp güvenenler, Allah’a itaat edin ve bu Rasule itaat edin ve sizden olan yetki sahiplerine de. Eğer (o yetkililerle) bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu, Allah’a ve Rasulüne götürün. Allah’a ve ahiret gününe inanıp güveniyorsanız böyle yaparsınız. Böylesi hayırlı olur ve çok güzel sonuç verir. (Nisâ 4/59)

    Bu ayette de “Allah’a itaat edin ve bu Rasule itaat edin” ifadesinde itaat etme fiilinin tekrarlanması “ve” bağlacının atf-ı tefsir olarak anlaşılması gerektiğini gösterir. Oysa ulu’l emr’e (yetki sahiplerine) itaat emredilirken itaat fiili tekrar kullanılmamıştır. Dolayısıyla ayet “Allah’a yani “bu Rasul”e ve sizden olan yetki sahiplerine itaat edin” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu durumda “bu Rasul” ifadesinin Allah’ın Kitabını işaret ettiği anlaşılır. Ayrıca ayetin indiği dönemde Nebîmizin “ulu’l emr” yani yetki sahibi olduğunda şüphe yoktur. O halde bu ayetin emri gereği Nebîmiz de kendisi ile anlaşmazlığa düşüldüğünde konuyu Allah’a ve Rasulüne götürmekle yükümlüdür. Bir diğer ifadeyle Nebî de Rasule itaat etmek durumundadır. Dolayısıyla bu açıdan da ayette Rasul ifadesi ile Allah’ın Kitabının kast edildiği açıktır. Bu durumu şu ayetlerde de görebilmekteyiz:

    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ ۗ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبِينًا

    Allah ve Rasulü bir işi kesinleştirmişse inanıp güvenmiş bir erkeğin ve kadının, o konuda bir tercih hakkı kalmaz. Kim, Allah’a ve Rasulüne  baş kaldırırsa açık bir şekilde sapmış olur. (Ahzâb 33/36)

    Ayette Allah ve rasulünün bir konuda kesin bir hüküm verdiği zaman o hükmün mutlak bağlayıcılığı anlatıldıktan sonra şöyle buyrulmaktadır:

    وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَاهُ ۖ فَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا

    Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kimseye: “Eşini bırakma, Allah’tan kork” diyordun ama aslında insanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun. Oysa doğru olan Allah’tan çekinmendir. Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu seninle evlendirdik. Bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın. Allah’ın buyruğu yerine gelmiştir. (Ahzâb 33/37)

    Ayetten anlaşıldığı üzere, Nebîmizin evlatlığı olan Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu Nebîmizle evlendiren bizzat Allah Teâlâdır. Yani 36. ayette söylendiği gibi Allah bir konuda kararını vermiş ve mümin bir erkek (Nebîmiz) ile mümine bir hanımın (Zeynep validemiz) artık bu konuda farklı bir tercihte bulunma şansları kalmamıştır. Eğer Allah’ın bu hükmüne uymazlarsa isyan etmiş olacak ve sapmış sayılacaklardır. Dolayısıyla Nebî, 36. ayette geçen rasule uymak zorunda kalmıştır. Bu durum da 36. ayetteki rasul ifadesinin Allah’ın emri, hükmü, yani 37. ayette söylendiği gibi “müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmadığı” kuralı anlamında kullanıldığını gösterir. Nitekim devamındaki ayet Nebî’nin rasule uyma zorunluluğunu vurgulamaktadır:

    مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ ۖ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُ ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَقْدُورًا

    Allah’ın, Nebîsi için farz kıldıklarında, sıkıntı doğuracak bir şey yoktur. Bu, Allah’ın bundan öncekilere de uyguladığı yasasıdır. Allah’ın emri ölçülü biçilidir. (Ahzâb 33/38)

    Bu ayette “Allah’ın Nebîsi için farz kıldığı şey” olarak ifade edilen, 36. ayetteki “Allah ve Rasulünün kesin hükme bağladığı iş”tir. Dolayısıyla Nebî’nin rasule yani Allah’ın hükmüne uyduğunun en güzel örneklerinden biri bu ayetlerde gözler önüne serilmiştir. Benzer durum şu ayetlerde de görülebilir:

    تِلْكَ حُدُودُ اللَّـهِ ۚ وَمَن يُطِعِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ۚ وَذَٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَمَن يَعْصِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ 

    Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah’a ve rasulüne itaat ederse onu, ölümsüz olarak kalacağı ve içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. En büyük kurtuluş işte budur. Kim koyduğu sınırları aşarak Allah’a ve rasulüne başkaldırırsa onu, ölmemek üzere kalacağı bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.  (Nisâ 4/13-14)

    Ayetlerde Allah’ın koyduğu sınırlara uyan “Allah’a ve rasulüne itaat eden kişi”, o sınırları aşan da “Allah’a ve rasulüne isyan eden kişi” olarak nitelendiriliyor. Allah’ın koyduğu sınırlar ise Nisâ Suresinin 7. ayetinden itibaren anlatılan miras hükümleridir. Dolayısıyla burada bu sınırlar rasul ifadesi ile isimlendirilmektedir. Nebîmizin kendisi de bu rasule uymakla yükümlüdür.

    Kur’an’da rasul kelimesinin Kitap veya Allah’ın ayetleri anlamlarında kullanılmasına dair örnekler çoğaltılabilir. Hal böyle olunca bu konuda akla gelen bir sorunun da cevaplanması gerekir: Rabbimiz tüm bu ve benzeri ayetlerde neden “kitap”, “hüküm” veya “Allah’ın ayetleri” demek varken, üstelik bu ifadeleri başka ayetlerde sıkça kullanıyorken, “rasul” kelimesini kullanmayı tercih etmiştir? Bunun sebebinin, muhatabın dil farklılığını mazeret olarak kullanmasının engellenmesi olabileceğini düşünmekteyiz. Yani rasul kelimesi kullanıldığında Allah’ın ayetlerinin veya Kitabının muhatabın anlayacağı dilde ona ulaşması kast ediliyor olmalıdır. Çünkü Rabbimiz rasullük görevinin içeriğini tebliğ olarak tanımlamaktadır:

    يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ ۖ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ ۚ وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ۗ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

    Ey Rasul! Rabbinden sana ne indirildiyse onu tebliğ et. Yapmazsan tebliğ vazifeni yapmış olmazsın. Allah, seni insanlardan korur. Allah, kâfirler topluluğunu yola getirmez. (Mâide 5/67)

    Tebliğ bir mesajı muhataba ulaştırma anlamına gelir. Ancak tebliğin, muhatabın kendisine ulaşan mesajı anlayabileceği şekilde olması şarttır. Zira Rasulün tebliğ görevi şu ayette detaylandırılmaktadır:

    كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ

    Nitekim içinizden size bir rasul gönderdim. O size âyetlerimizi okur, sizi geliştirir, size Kitab’ı ve hikmeti öğretir, size bilmediğinizi öğretir. (Bakara 2/151)

    Görüldüğü gibi rasulün tebliğ yani mesajı ulaştırma görevinin tanımı ayetleri okuma, muhatabı geliştirme, Kitap ve Hikmeti öğretme ve bilmediğini öğretme şeklinde yapılmaktadır. Tüm bu ifadeler, mesajın karşı tarafın anlamasını sağlayacak faaliyetlerle ulaştırılması gerektiğini belirtmektedir. Ayetteki, “size, sizi” ifadeleri tebliğin muhataba yönelik kapsamlı bir eylem olduğunu göstermektedir. Yine bir başka ayette rasullükte dil birliği şartı ortaya konmaktadır:

    وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ ۖ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Biz her rasulü kendi halkının dili ile gönderdik ki onlar için her şeyi ortaya koysun. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur. (İbrahim 14/4)

    Aslında sadece bu ayet bile bir kısım ayetlerde rasul kelimesinin neden Kitap kelimesine tercih edildiğini görebilmemiz için yeterlidir. Zira toplumların dil farklılıkları onların Allah’ın Kitabına ulaşmalarında engel teşkil etmemelidir. Her topluma kendi dilinde Kitap verilmemiş ancak rasul gönderilmiştir. Dolayısıyla ayetteki rasul kelimesi Allah’ın Kitabını bilen kişiler olarak anlaşılabileceği gibi Allah’ın Kitabının ihtiva ettiği mesaj olarak da anlaşılabilir. Zira yukarıda da gördüğümüz gibi mesajı kim ulaştırırsa ulaştırsın bu eylem hem o kişiyi hem de mesajın kendisini rasul yapacaktır. Kısacası rasul ifadesinin kitap ifadesine tercih edilmesindeki amacın dil farklılıklarının devreden çıkarılması olduğu ortaya çıkmaktadır. Söz gelimi; bugün elimizdeki Kitap Arapça’dır. Onu Norveçlilere ulaştıracak kişinin rasul olması ancak Norveççe ulaştırması ile mümkündür. Nitekim Kitaba itaatten bahseden bir ayet olmayıp daima rasule itaatin emredilmesi ancak böyle anlaşılabilir. Yine “okuduk itaat ettik” şeklinde bir ayet olmamasına karşın, “dinledik ve itaat ettik” mealinde çokça ayetin bulunması da bu sebepten dolayı olmalıdır. Hatta itaatten bahsedilmesi bile ulaştırılan mesajın muhatabın zihninde olması gerektiği şekilde anlaşıldığını göstermesi bakımından yeterlidir:

    وَيَقُولُونَ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلَّىٰ فَرِيقٌ مِنْهُمْ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ ۚ وَمَا أُولَٰئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ وَإِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ

    Kimileri, “Allah’a ve Rasulüne inandık ve boyun eğdik” derler. Sonra bunun arkasından onlardan bir takımı yüz çevirir. Onlar mümin değillerdir. Aralarında hükmünü versin diye Allah’a ve Rasulüne çağrılınca onlardan bir takımı yan çizer. (Nûr 24/47-48)

    إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا ۚ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ

    Müminler ise, aralarında hüküm versin diye Allah’a ve Rasulüne çağrıldıklarında sadece şu sözü söylerler “dinledik ve boyun eğdik”. Umduklarına kavuşacak olanlar işte bunlardır. Kim Allah’a ve Rasulüne boyun eğer, Allah’tan korkar ve ondan çekinirse işte başaracak olanlar onlardır. (Nûr 24/51-52)

    Ayetlerde geçen rasul ifadeleri bu ayetlerin tüm zamanlara hitap etmesi açısından da Kitabın muhtevası olarak anlaşılmalıdır. Ayrıca bu muhtevanın muhatabın dilinde ona ulaştırılmış hali olduğu da sadece rasul ifadesi ile dile getirilmiş olur. Nitekim Âl-i İmrân 81. ayette rasul kelimesinin kullanılmasının bu açıdan ne kadar önemli olduğu kolayca anlaşılabilir:

    وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ…

    Allah nebîlerinden kesin söz aldığında şöyle demiştir: Size Kitap ve hikmet veririm de yanınızda olanı onaylayan bir rasul gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz… (Âl-i İmrân 3/81)

    “Yanınızdaki Kitabı tasdik eden rasul” ifadesinden Kitabın dili ne olursa olsun rasulün kendisini bekleyenlerin dilinde hitap edeceği anlaşılmalıdır. Çünkü bu ayet bugün de önceki Kitapların mensuplarına hitap etmektedir. Kur’an’ın dili Arapçadır ama onlara kendi dillerinden bir rasul Kur’an’ı ve onun ellerindeki Kitabı tasdik edici yönünü ulaştırırsa uyma yükümlülükleri doğacaktır. Ayrıca ehl-i Kitabın beklediği nebî gelmeyecektir, çünkü 1400 yıl önce gelmiştir. Fakat bu gerçeği ve o Nebî’nin getirdiği Kitabı onlara tebliğ edecek bir rasul veya kendi dillerine çevrilmiş Kitap (rasul) onlara ulaşmalıdır.

    Erdem Uygan

  • Deist Ömer 2 – İlkeler

    Deist Ömer 2 – İlkeler

    Deist Ömer isimli yazıda(1), bir kişiyi deist yapan koşulların, Caner Taslaman’ın iddiasının aksine, gelenekçi – hurafeci din algısında değil, kendilerine Kur’an’cı denilen hocaların anlattıkları dinde aranmasının daha mantıklı olduğunu dile getirmiştim. Bunu yaparken de Ömer isimli hayali kahramanımı deist olmaya götüren yolun, pek çoğu Kur’an’ı dilediği gibi yorumlayacak kadar çıldırmış hocalar tarafından açıldığını göstermeye çalışmıştım. Oldukça ilgi gördüğü anlaşılan bu yazının ardından, “peki Ömer şimdi ne yapmalı?” tarzında pek çok soru gelmesi, yazıda anlatılanların doğruluğunun görüldüğünü yansıtması bakımından sevindirici, Kur’an’cı (!) hocaları takip edenlerin dahi bir çıkmazda olduklarını göstermesi bakımından hazindir.

    İlk yazının, anlatılmak isteneni ortaya çıkarmak için bilerek görmezden gelinmiş bir tutarsızlık içerdiği, üzerinde düşünenler tarafından kolayca görülecektir: Ömer aslında gerçeği bulmaya hevesli, kararlı ve bu sebeple de gerçeğe giden yolda emek sarf etmekten kaçınmayan bir kişidir. Böyle bir kişinin Kur’an’cı hocaların söylemlerindeki tutarsızlık sebebiyle deist olmayı seçmesi karakteri ile tezat oluşturan bir kolaycılık olmuştur. İşte tam da bu yüzden gerçek hayatta samimi olarak deist olan bir kişiye rastlanmaz. Kendilerine deist diyenler, aslında gidecekleri yolu önceden seçmiş, bu yanlış seçimlerine içlerini rahatlatacağını düşündükleri gerekçeler bulmak isteyen kişilerdir. Böylelerinin bu sapkın seçimlerine mevcut dini ortamda ister gelenekçi ister Kur’an’cı kesimden sayısız gerekçe bulmalarının hiç de zor olmadığı görülmüştür.

    Ömer’in bu kişilerden olmadığı, gerçeği aramada gösterdiği samimi gayretten anlaşılmaktadır. Ancak geldiği noktada tüm gayretlerine rağmen her kafadan bir sesin çıktığını gören Ömer bir şeyin farkına varır: Gelenekçi dinin yanlışlarını gördükten sonra yaptığı tek şey, Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen hocalara kulak vermek olmuştur. Bu sayede dinin bir kitabı olduğunu, eğer din adına bir şeyler söylenecekse o kitaptan söylenmesi gerektiğini görmüştür ama onu bizzat kendisi okumamış, onun yerine sırf gelenekçi dine yüklendikleri için hepsini aynı kefeye koyduğu hocaların sözlerine dikkat kesilmiştir. Peki bu kişilerin üzerinde ihtilaf ettikleri konularda Kur’an mealleri ne söylemektedir? Acaba en azından bu hocaların birbirleriyle çelişen sonuçlara vardıkları konularda meallere baksa  kendisi bir şey anlayamaz mıdır? 

    Ömer bir gece yarısı zihnine takılan bu soruyla uyanır. Artık uyuması mümkün değildir. Hocaların uzlaşamadığı konulardaki ayetlerin meallerine bakmaya karar verir. Tek ayette geçtiği için başörtüsü konusu iyi bir başlangıç olabilir diye düşünür ve ilk olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mealine bakmaya karar verir. Aradığı ayetin Nur Suresi 31. ayet olduğunu internetten tespit eder ve mealini okumaya başlar. Ne kadar uzun bir ayettir! Gözleri hızla kelimeler üzerinde kayar. Aradığı kelimeye ulaşana kadar kalbi, sıkma moduna geçmiş çamaşır makinası gibi sürekli hızını artırmaktadır. Sonunda gözü, uçak gemisine inen savaş uçaklarının, altlarındaki kancayı gemi üzerine enlemesine gerilmiş çelik halata takmaları gibi şu ifadeye takılır: “Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar.” 

    Ömer ayetin meali ile başbaşadır. Kendisini ve her şeyi yaratan yüce Allah’ın sözü, bütün açıklığı ile karşısında durmaktadır. Kalbi hâlâ olması gereken sürate inmemiştir ama Ömer’in içini bir rahatlama ve huzur kaplamaya başlamıştır. Derken aklına Kur’an’da başörtüsü olmadığını savunan isimler gelir. “Acaba onlar bu ayeti okumuyorlar mı” diye düşünür. Başörtüsünün olmadığını savunan ve içlerinde Caner Taslaman, Emre Dorman gibi isimlerin bulunduğu bir ekip tarafından kaleme alındığı sır olarak kalamayan kitapta bu ayet nasıl meallendiriliyor diye merak eder. Kitabın pdf’sini de birkaç saniye içinde bulur. İşte o meal de karşısındadır: “Hımarlarını (örtülerini/başörtülerini) yaka açıklarına koysunlar.” Başörtüsünün olmadığını iddia edenlerin kitaplarına aldıkları mealde başörtüsü kelimesini kullanmadan edememeleri Ömer’in dikkatinden kaçmamıştır. 

    Başörtüsünün olmadığını iddia edenlerden biri olan Edip Yüksel’in mealine bakmayı da ihmal etmez Ömer: “Örtülerini göğüslerinin üzerine kapasınlar.” İnternette yaptığı taramada onca mealin içerisinde sadece Edip Yüksel ayete böyle bir anlam vermiştir. “Bir an için tüm meallerin yanlış, sadece Edip Yüksel mealinin doğru olduğunu kabul edeyim” der kendi kendine ve düşünmeye devam eder: “Öyle olsa bile Edip Yüksel’in ayette yapabildiği değişiklik en fazla başörtüsü kelimesi yerine örtü kelimesini kullanmak olmuş. Peki Allah direkt olarak göğüslerinin üzerini kapatsınlar diyememiş mi? Neden örtüleri ile kapatmalarını belirtmiş ki? Yani bir kadın örtü ile değil de gömleğinin yakasını ilikleyerek kapatsa emri yerine getirmiş olmayacak mı? Bu meale göre elbette olmayacak. O halde ayette ‘örtüleri’ denmesinin bir anlamı olmalı değil mi? Ayrıca bu meale göre ‘bir örtüyle’ demiyor Allah; ‘örtülerini kapatsınlar’ diyor. O halde kadınlara has özel bir örtüden bahsediliyor olması çok daha akla yatkın.” 

    Kahramanımızın önceki yazıda anlatılan macerasından dolayı fıtratının bozulmamış olması birilerini körü körüne takip etmesini engellemiştir. Ömer hala sağlıklı düşünebilen, okuduğunu anlama konusunda kendisini geliştiren, hele de söz konusu olan Allah’ın Kitabı ise her kelimenin değerini vermeye çalışan bir gençtir. Okuduğunu sağlıklı değerlendirebilen, hocalarca kirletilmemiş bir zihnin bir takım ayetlerin meallerine gizlenmiş tuzaklara düşme ihtimali oldukça düşüktür.

    Ömer meal okumalarına devam eder. Aklı hâlâ Kur’an’dan konuştuğunu söyleyip de her biri ayrı telden çalan hocaların tartışmalarındadır. Hırsızlığın cezası ile ilgili tartışmalar aklına gelmiştir. Bu konunun da Mâide Suresi’nin 38. ayetinde anlatıldığını birkaç saniyede tespit eder. Bir çok mealin alt alta sıralandığı bir sitede meallerin biri dışında hepsi hırsızın elinin kesilmesini emir kipinde dile getirmektedirler. Bu konuda Edip Yüksel, Mehmet Okuyan ve benzerlerinin elin kesilmemesi gerektiğini savunduklarını duymuştur Ömer. Mehmet Okuyan’ın mealine rastlamamıştır ama her söylediği ile örtüştüğünü bildiği yakını Mustafa İslamoğlu’nun da aynı görüşte olması gerektiğini düşünerek onun mealine bakar. Meal şöyledir: “İmdi, işledikleri suça karşılık Allah`tan ibret-i alem bir müeyyide olarak hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.” Mehmet Okuyan bunu görmemiş ya da dünürü Mustafa İslamoğlu ile konuşmamış mı diye düşünür! Ardından bu konunun en ateşli savunucularından biri olduğunu duyduğu Edip Yüksel mealine bakar: “Erkek hırsızın ve kadın hırsızın ellerini, yaptıklarına karşılık kesin.” Şaşırmıştır Ömer. İnternetten Edip Yüksel ve âvânesinin çok net bir şekilde Kur’an’da hırsızın elinin kesilmesinin emredilmediğini söylediklerini duymuş hatta bu konuda yaptıkları videoları izlemiştir. Aynı Edip Yüksel’in mealinde tam tersini söylemesi Ömer’i düşündürmüştür: “Her ne kadar el kesmenin emredilmediğini söyleseler de ayetin Arapçası bundan farklı bir meal vermeye müsait olmamalıdır ki meallerinde ellerini kesin yazmak zorunda kalmışlar.” Ömer başörtüsü konusundakine benzer bir durumla karşı karşıya olduğunu anlamıştır. Araştırmasına devam eder.

    Miras ile ilgili koparılan yaygaraları hatırlar Ömer. Mehmet Okuyan kız çocuklarının mirastan alacağı payın erkek çocuklarla aynı olması gerektiğini bağıra çağıra anlatmaktadır videolarında. Mustafa İslamoğlu’nun da aynı fikirde olduğunu öğrenmiştir. Hemen onun mealine bakar. Bu konunun ayeti de Nisâ Suresi 11. ayettir. Meal şöyle verilmiştir: 

    Allah size çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kızın payını vermenizi tavsiye etmektedir. Eğer ikiden fazla kız iseler ölenin geriye bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır. Eğer sadece bir kızsa mirasın yarısı onundur. Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa o zaman annenin payı üçte birdir. Eğer kardeşleri varsa anneye verilecek pay altıda birdir.” 

    Ömer ayete başka kişilerin meallerinde verilen anlamlara baktığında ise iyice allak bullak olur. Meallerin bir kısmı ilk cümledeki ifadeyi tıpkı İslamoğlu gibi “tavsiye eder” diye belirtirken, büyük bir bölümü de “emreder” şeklinde Türkçeye aktarmıştır. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığının eski mealinde tavsiye edilen şey, yenisinde emredilmektir.

    Buradaki problemi nasıl çözeceğini düşünen Ömer, Mustafa İslamoğlu mealini bir kez daha okuduğunda kendi kendine sorar: “Allah’ın bir şeyi tavsiye etmesi ne demek ki? Her hükmü mutlak doğru olan kanun koyucu bir yaratıcı nasıl olur da herhangi bir şeyi emretmek yerine tavsiye eder? Allah gerçekten tavsiye ediyorsa bile insanlar Allah’ın tavsiyesini emir saymazlar mı? Bir yanda Allah’ın tavsiyesi dururken, bir şeyi Allah tavsiye ediyorken, kim kalkıp da bu tavsiyenin dışında bir uygulamanın daha doğru olduğunu düşünebilir ki? Hatta Allah’ın tavsiyesinin dışına çıkabileni kim adam yerine koyar?” Ardından mealin sonraki cümleleri dikkatini çeker Ömer’in “Eğer ikiden fazla kız iseler ölenin geriye bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır.” Aynı ayette yer alan bu cümlede tavsiyeden bahsedilmiyor. Oysa burada da kız çocuğun mirastan alacağı pay, “üçte ikisi onlarındır” denilerek kesin bir hükümle dile getirilmektedir. Hatta ayetin devam eden cümleleri de aynı şekildedir: “Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa o zaman annenin payı üçte birdir. Eğer kardeşleri varsa anneye verilecek pay altıda birdir.” Tüm bu ifadeler kesin ve net emirler verirken nasıl olur da aynı ayetin ilk cümlesinde tavsiyeden bahsediliyor olabilir? Allah nasıl olur da bu kadar tutarsız bir metin gönderir?! Ya da bu derece anlamsız bir metin nasıl olur da Allah’a ait olabilir? 

    Ömer bir sonraki ayetin mealini de yine  Mustafa İslamoğlundan okur:

    “Eğer çocukları bulunmuyorsa, eşlerinizin miraslarının yarısı size aittir. Fakat eğer onların çocukları varsa, ettikleri vasiyet ve borçlarından sonra terekelerinin dörtte birini alacaksınız. Eğer çocuğunuz yoksa, terekenizin dörtte biri eşlerine aittir. Fakat eğer çocuğunuz varsa, ettiğiniz vasiyet ve borçlardan sonra terekenizin sekizde birini alacaklar. Eğer erkek ya da kadın birinci dereceden bir mirasçıya sahip değilse; kız ya da erkek kardeşi de varsa, her birine altıda bir düşer. Fakat erkek ve kız kardeş birden fazlaysalar, edilen vasiyet ve borçtan sonra üçte birini alırlar. Bu her iki durumda da, (mirasçılara) zarar verilmemelidir. Bunlar Allah`ın size tavsiyesidir; zira Allah her şeyi bilendir, (bu kurallar hususunda) hilim ve hoşgörü sahibidir.”

    Ayetin içerdiği cümlelerin yüklemlerine dikkat kesilir Ömer: “yarısı size aittir”, “dörtte birini alacaksınız”, “eşlerine aittir”, “sekizde birini alacaklar”, “altıda bir düşer”, “üçte birini alırlar”. Bu ifadelerin tamamı hüküm ve emir bildirmesine rağmen devamında “bunlar size Allah’ın tavsiyesidir” demek ne demektir? Bir yanda bu meal, diğer tarafta “bunlar size Allah’ın emridir” diyen bir başka meal varken Arapça bilmeyen ancak aklı ve mantığı doğru çalışan bir insan nasıl ilkini tercih edebilir? Bütün bu emir içeren ifadelerden sonra Allah’ın tavsiyesinden bahsetmek insanların aklıyla dalga geçmek olmaz mı? (2) Bir insanın yazacağı bir metinden bile bu denli anlamsızlık beklenemez. Allah’ın Kitabında ise böyle tutarsızlıklar asla olmamalıdır. Ömer aynı yazarın ayetlerin dipnotlarındaki açıklamalarına bakınca durumun yine daha önce incelediği ayetlerdeki gibi olduğunu görür. Ayetlerin metnine yansıtılamayan bir takım düşünceler dipnotlarla verilmek istenmiş yani ayetler yorumlanarak gerçek içerikleri çarpıtılmıştır. Öyle ki dipnotlarda yapılan açıklamalar ayetin metnine az da olsa yansıtılmaya çalışılınca tutarsızlık ve çelişkiler ortaya çıkmakta ve biraz düşünen herkes bu çelişkileri hemen fark edebilmektedir.

    Ayrıca bu ayetlere dipnotlarda yapılan açıklamalara göre Allah’ın koyduğu bu hükümlerden sadece bir tanesi, ki o da erkek çocuğun 2 kız payı kadar miras almasıdır, bugün değişebilir ve paylar eşitlenebilir. Ömer bunu bir türlü anlayamamaktadır: Nasıl olur da ayetlerdeki bu kadar oran, bu kadar detay aynı kalır da sadece kız çocuğun alacağı pay bugün erkek ile eşit olabilir? Hadi onu da geçtik, Allah’ın indirdiği hükümlerden biri hangi gerekçeyle ve kim tarafından değiştirilmektedir? Hangi şartlar o hükmü bugün farklı uygulayabilmemizin önünü açmaktadır? Bu hüküm hangi tarihten itibaren değiştirilebilmektedir ya da ne zamana kadar ayetteki şekliyle geçerli kalmıştır? 

    Tüm bu sorular, Ömer’in, sırf gelenekçilere saydırdılar diye bu hocaların Kur’an’ı önemsediklerini var saymanın, acele hüküm vermek olacağını görmesine sebep olmuştur. Ayrıca Ömer, Arapça’yı hiç bilmeyen bir kişinin mantıklı düşününce meallerdeki sıkıntıyı görebileceğini fark etmiştir. Çünkü mealde bir kelimeye yanlış anlam verilince ya ayetin devamı ya da başka ayetlerle uyumunda herkesin görebileceği sıkıntılar meydana gelmektedir. Aslında bu durum Kur’an’ın gerçekten Allah’ın Kitabı olduğunu da doğrulayan bir durum olmalı diye düşünür. 

    Ömer bu ayetlerdeki tahrifin hayal edebileceğinden daha vahim olduğunu henüz görebilecek durumda değildir. Kur’an mealini böyle bilinçli bir şekilde okumaya devam ederse Allah’ın yardımıyla daha zor görülen yanlışları da fark debilecektir. Kısa süre sonra aynı surenin 7. ayetini okuduğunda Mustafa İslamoğlu’nun ayetin metnini nasıl tahrif ettiğini, Mehmet Okuyan’ın videolarda aynı ayeti nasıl çarpıttığını görecek bir seviyeye ulaşacaktır.

    Bu çalışma Ömer’i oldukça memnun etmiş, içini rahatlatmıştır. Artık ne yapacağı, nasıl yol alacağı konusunda kafası biraz daha nettir. Çünkü Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olması onun üzerinde oynanan oyunları, ayetlerine yapılan yorum ve tahrifleri mantığını doğru kullanan herkesin görebilmesini sağlamaktadır. Yanlışın nerede olduğunun görülmesi ise doğruya ulaşmanın ilk şartıdır. Ömer artık meallerde daha pek çok yanlışın bulunduğunu tahmin edebilmekte ama bu onu korkutmamaktadır. Allah’ın bu konuda gayretlerini boşa çıkarmayacağına, aksine bu gece olduğu gibi bundan sonra da kendisine doğruyu mutlaka göstereceğine dair hiç şüphesi yoktur. Ömer bu geceki emeğinden aldığı dersleri Allah’ın Kitabına yaklaşımında kendi ilkeleri olarak benimseyecektir:

    Her konuda daima Kur’an ayetlerinin meallerini okuyacak, hiç kimsenin sözünü ve yorumunu Allah’ın hükmü saymayacaktır.

    Mealleri karşılaştırmalı olarak okuyacak ve tefsirsiz, dipnotsuz, yorumsuz sadece ayetin mealine odaklanacaktır. Çünkü bu gece yaşadığı tecrübe ona ayetleri yorumla tahrif edenlerin aynı şeyi ayetin metnine yapmaya cesaret edemediklerini göstermiştir.

    Mealleri değerlendirirken hiç kimseden etkilenmemeye çalışarak sadece Allah’ın ne dediğini anlamaya odaklanacak, gördüğü tutarsız ve çelişkili ifadeler üzerinde akıl ve mantığını en ileri seviyede kullanarak düşünecek, konuyla ilgili bol miktarda soru üretecektir.

    Tüm bu gayretine rağmen Kur’an’ın her ayetini hemen doğru anlayacak veya yanlış anlamayacak diye bir kural yoktur. Mutlaka anlayamadığı çok şey olacaktır. Ancak ilkelerinden taviz vermeden samimi olarak gayret gösterirse bu gece olduğu gibi Allah onu doğruya mutlaka ulaştıracaktır.

    Düzenli olarak meal okumaya devam edecek, böylece Kur’an’ın neresinde neyin anlatıldığına dair bilgi sahibi olarak Kitap bilgisini artıracaktır.

    Ömer bu ilkelerle çalışıp Kur’an hakkındaki bilgisini artırdıkça Kur’an’a referans yaptığı algısını oluşturmuş kişiler ve Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen hocalar hakkında şu sonuçlara ulaşması kaçınılmaz olacaktır:

    Kur’an meali ve tefsiri yazmış veya Kur’an’daki herhangi bir konuyla ilgili herhangi bir açıklaması olan bir hoca asla ve hiçbir durumda yanlış yaptığını kabul etmeyecektir. Kendisine gösterilecek hiçbir delil onu yaptığının yanlış olduğuna ikna edemeyecek ve en bariz, en teknik, en somut hatasında bile asla geri adım atmayacaktır. Bu sebeple hocalara yanlışlarını söylemenin hiç bir faydası yoktur. Onları değil ama onlara kanan kalabalıklar içerisinde bulunan az sayıdaki samimi mümini uyarmak mümkündür.

    Başka hiçbir iş yapamayacakları için hoca olmuş kişiler, Allah’ın dinine aykırı bir sürü gereksiz bilgiyi ezberleyerek oyunu kuralına göre oynamak suretiyle elde ettikleri akademik ünvanlarını insanlar üzerinde baskı unsuru olarak kullanmaktan ve böylece yanlışlarını dayatmaktan çekinmeyeceklerdir.

    Kur’an yorumlanamaz, bir insan tarafından açıklanamaz. Zira yorumlanabilen bir kitaptan çıkarılmayacak hüküm yoktur. Kur’an’ı Allah açıklamıştır. O açıklamaya ulaşmanın yöntemini de Kur’an’da Allah tarif etmiştir. Zaten Allah’ın Kitabı ancak böyle olabilir. Aynı konuda herkesin farklı bir sonuca ulaşabileceği bir kitap Allah’a ait olamaz.

    Belli hükümleri indrildiği döneme ait olup bugüne gelemeyen, hangi hükmünün o güne ait olduğunun tespiti insanlara bırakılmış bir kitap Allah’a ait olamaz.

    Allah’ın ayetlerine verilen yanlış anlamları tespit etmek için samimi, akıl ve mantığını sonuna kadar kullanan bir mümin yeterlidir. O yanlışları düzeltmek ve doğru hükme ulaşmak içinse metodu, Arapça’yı ve Kur’an’ı iyi bilen ekipler oluşturarak çalışmak gerekir. Bu, uzmanlık gerektiren bir uğraştır ve böyle olması da doğaldır.

    Geleneksel din algısına karşı çıkan hocaların sadece bu tutumlarından dolayı her sözleri Kur’an’dan sayılmaktadır. Bu durum, bu kişileri takip edenlerin tarikat müritlerine rahmet okutacak seviyede müritleşmesine sebep olmuş, bu Kur’an cahili kalabalığın etkisine giren hocaları da kafalarından geçen her şeyi Kur’an’a söyletmeye itmiştir. Oysa Kur’an’ın bir tek ayetini tahrif eden bir hocanın artık hiçbir sözüne güvenilemez.

    Sabah ezanı yarım saat önce okunmasına rağmen, doğu ufkuna bakan penceresinden Allah’ın şaşmaz ayetlerinin fecr vaktini henüz oluşturduğunu görmektedir Ömer. İlk namazını kılmak için ilk abdestini almaya giderken dudakları Allah’a bu geceki inanılmaz yardımı için şükür ifadeleri ile kıpırdamakta, aklı ise bu yardıma karşılık gelebilecek güçte şükür cümleleri kurmakta ne kadar aciz olduğunu kendisine hissettirmektedir.

    Erdem Uygan

    (1) https://erdemuygan.com/2019/06/deist-omerin-seruveni/

    (2)Ayette geçen kelime ve konuyla ilgili detaylı çalışmamız için bkz: https://erdemuygan.com/2018/09/yaniliriz-diye-aciklamayi-allah-yapiyor/

  • Hırsızın (Sâriq) Cezasını Bildiren Ayette Azîz ve Hakîm Kelimelerinin Çürüttüğü İddialar

    Hırsızın (Sâriq) Cezasını Bildiren Ayette Azîz ve Hakîm Kelimelerinin Çürüttüğü İddialar

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın “azîz ve hakîm” kelimeleriyle ilgili olan bölümüdür. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz kitabımıza şu linkten ulaşabilirler:

    https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    Mâide Suresi 38. ayette azîz ve hakîm kelimeleri şu şekilde yer almaktadır:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir cezâ, Allah tarafından bir nekâl olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    عزيز Azîz ve حكيم Hakîm İfadeleri

    Kur’an’ın en önemli kavramlarından ve Rabbimizin isimlerinden olan Azîz ve Hakîm ifadelerini etraflıca ortaya koymak bu çalışmanın ana amaçları arasında yer almamaktadır. Bu bağlamda azîz ve hakîm ifadeleri genel çerçeveleri itibariyle ve Mâide 38. ayette kullanılış amacını tesbit etmek maksadıyla ele alınacaktır. Bu kavramların ayetteki anlamını Kur’an’dan tesbit ettiğimizde şu iddiaların anlamsız olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır:

    • “Bu uygulama Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneğidir. Allah Rasulü bu geleneksel cezayı olabildiğince sınırlandırmıştır.”
    • “Ayetin asıl vermek istediği mesaj hırsızlığın olmayacağı refah seviyesi yüksek bir toplum oluşturmaktır, el kesmek değil.”

    عزيز Azîz İfadesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    عزز azeze kökünden kelimeler Kur’an’da 116 ayette 119 kez geçmektedir. Sözlükler kelimenin anlamını “galip gelme, güçlü ve üstün olma” şeklinde vermektedirler. Kur’an kelimenin anlamını tesbit etmemizi sağlayan ayetler içermektedir:

    إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُم مُّرْسَلُونَ

    İki elçi göndermiştik, ikisini de yalancı saydılar. Üçüncüsü ile destek verdik (عززنا azzeznâ). “Biz, size gönderilen elçileriz.” dediler. (Yâsîn 36/14)

    Destek vermek olarak çevrilmiş kelime عززنا azzeznâ kelimesidir. Lafzen “azizleştirdik” anlamına gelir. Ayette şehir halkının kendilerine gönderilen iki elçiyi yalanlamaları elçilerin meramlarını dile getirmede yetersiz kaldıklarını ifade ediyor olacak ki ardından gelen üçüncü elçi ile üstünlük sağlayıp “biz size gönderilen elçileriz” diyebilmişlerdir. Aynı anlamı şu ayetten de tespit etmek mümkündür:

    إِنَّ هَـٰذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ

    “Bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz koyunu, benim bir koyunum var; onu ben koruyayım dedi ve konuşmasıyla beni bastırdı (عزني azzenî).” (Sâd 38/23)

    “Beni bastırdı” veya “bana üstün geldi” şeklinde dilimize aktarılan ifade عزني azzenî ifadesidir. Burada da kelimenin “üstün gelme, galip gelme” anlamı görülebilmektedir. Kelimenin anlamını tesbit edebileceğimiz bir takım ayetlerde zıt anlamlısı ile kullanılmış olması işimizi kolaylaştırmaktadır:

    قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً ۖوَكَذَٰلِكَ يَفْعَلُونَ

    Kraliçe dedi ki: “Krallar bir ülkeye girdiler mi, oranın altını üstüne getirirler, halkın en izzetlilerini en zelilleri haline getirirler. Bunlar da öyle yapacaklardır. (Neml 27/34)

    Ayette “izzet” kelimesinin zıttı olarak “zillet” kelimesinin kullanılması izzetin anlamını daha iyi anlamamızı sağlamaktadır. Zillet de Türkçemize girmiş kelimelerden biridir ve “hor, hakir olma, boyun eğme” anlamlarına gelir. Dolayısıyla izzet kelimesinin “üstün, baskın olma” anlamı bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Zillet kelimesinin “yumuşak, müsamahakâr” anlamında müminler için kullanıldığı şu ayetten de zıttı olarak kullanılan izzet kelimesinin anlam çerçevesinin sınırlarını tespit etmemiz gerekir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّـهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّـهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ ۚ ذَٰلِكَ فَضْلُ اللَّـهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ ۚ وَاللَّـهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

    Ey inanıp güvenenler! Sizden kim dininden dönerse Allah, daha sonra onların yerine sevdiği bir topluluk getirir; onlar da O’nu severler. İnanıp güvenenlere karşı müsamahakâr, âyetleri görmezden gelenlere karşı dik duruşlu olurlar. Allah yolunda mücadele eder ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte Allah’ın lütfu budur; onu, tercihini doğru yapana verir. Allah’ın imkanları geniştir, her şeyi bilir.  (Mâide 5/54)

    Ayette “müsamahakâr” anlamındaki أذلة ezilletin kelimesinin zıttı, أعزة eizzetin kelimesidir. İzzet kelimesi bu kez, “yumuşak, müsamahakâr” anlamındaki zilletin zıttı olarak kullanıldığı için “dik duruşlu, tavizsiz” anlamlarına geldiği görülmektedir. Devamındaki “Allah yolunda mücadele eder ve kınayanın kınamasından korkmazlar” ifadesi de bu anlamı doğrulamaktadır. İzzet-zillet zıtlığı ile kelimenin anlamını detaylandırabileceğimiz ayetlere bir diğer örnek olarak şu ayeti de görmemiz faydalı olacaktır:

    يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ ۚ وَلِلَّـهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَـٰكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ

    Şunu bile demişlerdi: “Hele Medine’ye dönelim; biz üstünler, o alçakları elbette sürüp çıkaracağız.” Oysa üstünlük Allah’tadır, elçisindedir ve inanıp güvenenlerdedir. Ama münafıklar bunu bilmezler. (Münafikûn 63/8)

    Meale “üstünler” olarak yansımış kelime الأعز el’eazzu ve “alçaklar” da الأذل el’ezel kelimeleridir. Görüldüğü gibi izzetli (aziz) olmak yine üstün olmak anlamındadır. Kelimenin fiil olarak kullanıldığı şu ayette de izzetin “yönetimi elinde bulundurma gücü” ile olan yakın ilişkisi görülmektedir:

    قُلِ اللَّـهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاءُ وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَن تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَن تَشَاءُ ۖ بِيَدِكَ الْخَيْرُ ۖ إِنَّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    De ki “Ey tüm yetkileri elinde tutan Allah’ım! Tercih ettiğin kişiye yetki verir, tercih ettiğinden yetkiyi alırsın. Tercih ettiğin kişiyi üstün konuma getirir ve yine tercih ettiğin kişiyi değersizleştirirsin. Bütün iyilikler Senin elindedir. Sen her şeye bir ölçü koyarsın. (Âl-i İmrân 3/26)

    Ayetin metninde “üstün konuma getirme” ifadesi “izzetli (aziz) kılma”, “değersizleştirme” ifadesi de “zelil kılma” şeklinde geçmektedir. Dolayısıyla bir kez daha izzet-zillet zıtlığı ile kelimenin “yönetimsel veya yetkisel” üstünlük anlamı ortaya konmaktadır. Kelimenin “üstün ve güçlü olma” anlamı şu ayette de açıktır:

    وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَنَا أَكْثَرُ مِنكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرً

    Adam güzel bir gelir sağlamış; arkadaşıyla konuşurken şöyle diyor: “Benim malım seninkinden çok, adamlarım açısından da güçlüyüm (azizim).” (Kehf 18/34)

    Tüm bu ayetlerde ve daha okunabilecek pek çok ayette görülebileceği gibi عزة izzet “üstün ve güçlü olma” anlamlarına gelen bir kelimedir. İzzetli anlamındaki azîz kelimesinin Yüce Allah’ın ismi olarak kullanılması, O’nun yönetim gücü ve üstünlüğünü, sözünün ve hükmünün değişmez olduğunu göstermektedir. Nitekim Mâide Suresi 38. ayet bir suçun cezasını belirleyen ayettir. Burada Azîz isminin kullanılması böyle bir cezayı ancak kanun koyucu üstünlüğü ve mutlak gücü elinde bulunduran Allah’ın belirleyebileceğini ve bunun değişmesinin mümkün olmayacağını göstermesi bakımından önemlidir. Kelimenin Mâide 54. ayette gördüğümüz “yanlışlara karşı tavizsiz olma” anlamı bu bakımdan büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple yalnızca Yüce Allah’ın koyabileceği ölçüler de Azîz ismi ile dile getirilmiştir:

    فَالِقُ الْإِصْبَاحِ وَجَعَلَ اللَّيْلَ سَكَنًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ حُسْبَانًا ۚذَٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

    Karanlığı, günün ilk ışıklarıyla bölen, geceyi dinlenme zamanı, güneş ile ayı hesaba uygun yapan O’dur. BunlarAzîz ve Alîm olanın koyduğu ölçüdür. (En’âm 6/96)

    Eğer bir büyüklükten söz edilecekse bu ancak el’Azîz ismi olan Allah için olabilir:

    وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۖ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Göklerde de yerde de büyüklenme hakkı sadece O’ndadır. Azîz ve Hakîm olan O’dur. (Câsiye 45/37)

    Sonuç olarak Azîz kelimesi Rabbimiz için kullanıldığında O’nun üstünlüğünü, gücünü, bu sebeple ölçü koyma ve kanun belirlemedeki tartışılmazlığını ortaya koyan bir kelimedir. Rabbimizin el’Azîz olması bu özellikleri benzersiz şekilde taşıdığını gösterir. Seriqa gibi önemli bir suçun cezasını belirlerken el’Azîz ismi olan Allah hiç kimseden çekinmez. Konuyu hiç kimsenin yorumuna bırakması da düşünülemez. El’Azîz olan ölçüyü kendisi belirler.

    حكيم Hakîm İfadesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    حكم hakeme kökünden kelimeler Kur’an’da 189 ayette 210 kez geçmektedir. Sözlükler kelimenin anlamını “ıslah etmek, düzeltmek maksadıyla menetmek, engellemek” şeklinde vermektedirler. Yargıca hâkim denmesinin sebebi de insanlar arasında zulmü engellemesinden dolayıdır. “الحكم بالشيء (bir şey hakkında hüküm) bir başkasını yükümlülük altına soksun ya da sokmasın bir şeyin şöyle olduğuna veya olmadığına hükmetmek demektir.” Bu kökten olan hüküm, hikmet, hükümet, hâkim, hakem, muhakeme, tahkim, istihkam, müstahkem, muhkem gibi kelimeler Türkçe’de de Arapçadakinin aynı veya yakın anlamlarda kullanılan kelimelerdir. Hüküm verme ifadesi Kur’an’da da karar verme, yargıya varma anlamında kullanılır:

    إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ ۚ إِنَّ اللَّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ ۗ إِنَّ اللَّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا

    Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt verir. Allah dinler ve görür. (Nisâ 4/58)

    إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللَّـهُ ۚ وَلَا تَكُن لِّلْخَائِنِينَ خَصِيمًا

    Gerçekleri içeren bu kitabı sana biz indirdik ki insanlar arasında Allah’ın gösterdiği yöntemle hükmedesin. Sakın hainlerin savunucusu olma. (Nisâ 4/105)

    Hükmün doğru olanına hikmet denir. Hakîm kelimesi de hikmetli, “hikmeti yani doğru hükümleri içeren” anlamındadır. Bu anlamda Zikir, Kitap, Kur’an, emr (iş) kelimelerinin ve Allah’ın sıfatı olarak geçmektedir. Dolayısıyla Allah için kullanıldığında “mutlak doğru hükmü veren, mutlak doğruyu ve son kararı belirleyen” anlamına gelir. Bu sebeple, hukukî bir hükmün belirtilmesinin ardından Allah’ın Hakîm isminin zikredilmesine sıkça rastlanır. Mesela Bakara 220’de yetimlerle, 228’de talakla, 240’ta eşi ölen kadının nafakasıyla, Nisâ 11’de miras paylarıyla, 24 ve 26’da medenî hukukla, 92’de bir müminin öldürülmesi konusuyla, 130’da birden fazla kadınla evlilikte yaşanacak durumla, Enfâl 67’de savaşta esir almayla, Tevbe 60’ta zekâtın verileceği yerlerle ilgili hukukî hükümlerin belirlendiği ayetlerde Allah’ın Hakîm sıfatı vurgulanmıştır. Mâide 38. ayet de seriqa suçunun cezasını hükme bağlayan ayettir. Bu konuda da mutlak doğru kararın Allah tarafından el kesme olarak verildiği Hakîm isminin kullanılmasından da anlaşılmaktadır.

    Mâide 38’de olduğu gibi, Allah’ın Azîz ve Hakîm isimlerinin birlikte geçtiği diğer ayetlere baktığımızda benzersiz güç ve otoriteyi elinde bulunduran üstünlüğünün ortaya konulduğunu görmek mümkündür:

    وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ ۚ وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَىٰ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Yaratmayı başlatan, sonra da tekrarlayan odur. Tekrar yaratmak onun için daha da basittir. Göklerde ve yerde en yüce örnekler O’na aittir. O üstündür, doğru karar verendir. (Rûm 30/27)

    وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۖ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Göklerde de yerde de büyüklenme hakkı sadece O’ndadır. Azîz ve Hakîm olan O’dur. (Câsiye 45/37)

    وَلَوْ أَنَّمَا فِي الْأَرْضِ مِن شَجَرَةٍ أَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَّا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّـهِ ۗ إِنَّ اللَّـهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa ve arkasından yedi deniz eklense yine de Allah’ın sözleri bitmez. Allah güçlüdür, doğru karar verir. (Lokmân 31/27)

    Azîz ve Hakîm kullanımının önemini bildirmesi bakımından aynı olaydan bahseden üç ayet oldukça önemlidir. Bunlardan ilkinde Azîz ve Hakîm ifadeleri kullanılmıştır:

    يَا مُوسَىٰ إِنَّهُ أَنَا اللَّـهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Bak Musa! O Allah benim; güçlü olan ve doğru karar veren Allah. (Neml 27/9)

    Diğer iki ayet ise bu ifadeleri açıklamaları bakımından dikkat çekicidir:

    إِنَّنِي أَنَا اللَّـهُ لَا إِلَـٰهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي

    Ben! Evet ben Allah’ım; benden başka ilah yoktur. Sen, bana kulluk et ve benim zikrim için namazı düzgün ve sürekli kıl! (Tâhâ 20/14)

    يَا مُوسَىٰ إِنِّي أَنَا اللَّـهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

    …Bak Musa! Ben Allah’ım, bütün varlıkların Rabbiyim. (Kasas 28/30)

    Bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde Azîz ve Hakîm kullanımının anlamı, kendisinden başka ilah olmayan ve her şeyin Rabbi (sahibi) olup yalnız kendisine kulluk edilen şeklinde detaylandırılmıştır. Dolayısıyla Azîz ve Hakîm olan yani kendisinden başka ilah olmayan üstün ve yalnız kendisine kulluk edilerek her hükmüne boyun eğilmesi gereken Allah tarafından belirlenmiş bir cezanın tartışmaya ve yoruma açık olması düşünülemez. Allah’ın Azîz ve Hakîm sıfatlarının belirtildiği bir ayette emredilen ceza için Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneği” satırlarını yazabilmek de olacak iş değildir. Kaldı ki Kur’an’ın hiçbir hükmü için bu ifadeler kullanılamaz.

    Böylece ayette geçen bütün ifadelerin anlamlarını Kur’an’ın bizzat kendisinden öğrenmiş olduk. Görüldüğü üzere ayetteki her bir kavram bu ayetle ilgili olarak ortaya atılan iddiaları defalarca kez çürütmeye fazlasıyla yeterlidir. Elbette Allah’ın kendisine vahyettiği kitabı en güzel şekilde hayata geçiren Nebîmizin uygulamalarının da tüm bu öğrendiklerimize uygun olması gerekir. O halde artık Nebîmizin bu ayeti nasıl hayata geçirdiğini ilgili rivayetlerden görmeye başlayabiliriz.

    Erdem Uygan

  • Hırsızın (Sâriq) Cezasını Bildiren Ayette Nekâl Kelimesinin Çürüttüğü İddialar

    Hırsızın (Sâriq) Cezasını Bildiren Ayette Nekâl Kelimesinin Çürüttüğü İddialar

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın “nekâl” kelimesiyle ilgili olan bölümüdür. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz kitabımıza şu linkten ulaşabilirler:

    https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    Mâide Suresi 38. ayette nekâl kelimesi şu şekilde yer almaktadır:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir cezâ, Allah tarafından bir nekâl olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    نكال Kelimesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    Mâide Suresi 38. ayette geçen bir diğer ifade نكالا nekâlen ifadesidir. نكل nekele kök harflerinden türetilmiş kelimeler Kur’an’da 5 ayette karşımıza çıkmaktadır. Bu ifadenin anlamı öğrenildiğinde ayetle ilgili ortaya atılan şu iddialar da çürütülmüş olur:

    • “Ayette kastedilen, hırsızlık yapmak isteyen kişinin bu imkandan yoksun bırakılmasını temin etmektir.”
    • “Ayetteki kesme emri hırsızlığa karşı tedbir olması için gücün kesilmesi anlamındadır.”

    نكل nekele fiili “bağlamak, bukağılamak” anlamındadır. Binek hayvanının bukağısı (demir halka) veya bağı hayvanı engellediği için bunların ikisine de النكل nikl denmiştir. Çoğulu olan أنكال enkâl kelimesi bu anlamda Kur’an’da da kullanılır:

    إِنَّ لَدَيْنَا أَنكَالًا وَجَحِيمًا

    Bizim yanımızda bukağılar ve alevli ateş. (Müzzemmil 73/12)

    Kelimedeki bu engelleme anlamı fiilin التنكيل tenkîl formunda, “işlenen bir suça, başkasına ibret olup o suçtan engelleyecek şekilde ceza vermek” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kur’an’da تنكيل tenkîl şeklindeki bu kullanım da mevcuttur:

    فَقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللَّـهِ لَا تُكَلَّفُ إِلَّا نَفْسَكَ ۚ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ ۖ عَسَى اللَّـهُ أَن يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُوا ۚ وَاللَّـهُ أَشَدُّ بَأْسًا وَأَشَدُّ تَنكِيلًا

    Allah yolunda savaşa gir; sen sadece kendinden sorumlusun. Müminleri de özendir ki Allah, o kâfirlerin baskınını önlesin. Allah’ın baskını daha güçlü, ceza vermesi (tenkîl) daha ağırdır. (Nisa 4/84)

    Kelime “caydırıcı olma” anlamında daha çok isim formunda نكال nekâl şeklinde kullanılır. Bu anlamı Kur’an’dan tesbit etmek mümkündür:

    فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَىٰ فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَىٰ

    (Firavun) “Sizin en yüce rabbiniz benim!” dedi. Allah da onu, çağdaşlarına ve sonrakilere nekâl olacak şekilde cezalandırdı. (Nâziât 79/24-25)

    Bu ayetlerde firavuna verilen cezanın nekâl olma özelliğinin o dönemde yaşayan ve sonradan gelecek olanlar üzerinde etkili olduğu ve bir cezâ olduğu görülebilmektedir. Nekâl kelimesinin kullanıldığı ayetlerde “o devirdekiler ve sonrakiler” şeklindeki ifadelerin kullanılması ve bir cezadan bahsedilmesi dikkat çekicidir:

    وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَوْا مِنكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ فَجَعَلْنَاهَا نَكَالًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ

    İçinizden cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Onlara “Aşağılık maymunlar gibi olun!” demiştik. Bunu, o gün yaşayanlara ve arkadan gelenlere nekâl ve müttakîlere öğüt olsun diye yapmıştık. (Bakara 2/65-66)

    Görüldüğü gibi nekâl ifadesi yine bir ceza için kullanılmakta ve bu ceza, cezalandırılan kişilere değil, onlardan başkalarına nekâl olmaktadır. Kelimenin engelleme anlamı düşünüldüğünde cezanın nekâl olmasının başkalarını aynı suçu işlemekten caydırıcı olması anlamına geldiği görülür.

    نكال Nekâl – عبرة İbret Farkı

    Mâide Suresinin 38. ayetindeki nekâl kelimesine bazı meallerde ibret anlamı verilmektedir. Oysa ibret kelimesi de Arapça’dır ve Kur’an’da biri fiil olmak üzere 7 kez karşımıza çıkmaktadır. Bu kullanımlara bakıldığında nekâl ile aralarındaki anlam farkı tesbit edilebilir. Nekâl ifadesinin sadece verilen cezanın bir özelliği olarak kullanılmakta olduğunu görmüştük. İbret ifadesi ise “birbirleriyle savaşan iki grup”, “rasullerin kıssaları”, “en’âm (koyun, keçi sığır, deve)”, “gece ve gündüzün çevrilmesi”, “ehl-i Kitap’tan küfre sapanların kendi yurtlarından kaçışları” gibi konular için kullanılmaktadır.

    Cezanın nekâl olması, ceza verilen kişi için değil, o gün yaşayan ve daha sonra gelecek kişiler için zikredilmekteydi. İbret ise yukarıda sayılan konularda, “ulu’l elbâb, ulu’l ebsâr, siz, müminler, çekinenler” gibi kişiler için kullanılmaktadır. Yukarıda okuduğumuz nekâl ifadesinin geçtiği Nâziât Suresi 25. ayetinden bir sonraki ayette “ibret” ifadesi kullanılmaktadır:

    فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَىٰ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَىٰ

    Allah da onu, çağdaşlarına ve sonrakilere nekâl olacak şekilde cezalandırdı. Bunda, çekinecek olanların alacakları bir ibret vardır. (Nâziât 79/25-26)

    İki kelime arasındaki, yukarıda belirttiğimiz farklar bu iki ayette de görülmektedir. Öncelikle nekâle ibret anlamı verilemeyeceği, ibret kelimesinin ayrıca kullanılmasından bellidir. Ayrıca nekâl çağdaşlar ve sonrakiler için, ibret ise çekinecek olan herkes için kullanılmaktadır. Nekâl sadece cezanın bir özelliğidir, ibret ise yaşanan tüm olayın bünyesinde taşıdığı (إِنَّ فِي ذَٰلِكَ) bir özelliktir.

    Tüm bu farklardan da anlaşıldığı gibi ibret, bir olay veya durumdan çıkarılacak ders anlamında kullanılmaktadır. Kelime dilimizde de bu anlamı ile yer almaktadır. Nekâl ise suça verilen cezanın caydırıcı olduğunu belirtmektedir.

    Bundan dolayı Mâide 38. ayette geçen nekâl kelimesi de ibret anlamında değildir. Tüm bu öğrendiklerimizden sonra ayetin anlamı şu şekilde ortaya çıkmaktadır:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek sâriq ile kadın sâriqin ellerini kesin ki işledikleri suça karşılık bir cezâ ve Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Ayete göre nekâl olmak suçun değil suça verilen cezânın bir özelliğidir. Yani bu suçu işlemiş bir kişinin eli kesilecek ve verilen bu cezâ başkaları için caydırıcı olacaktır. Dolayısıyla ayette söylenmek istenen hırsızlık suçunun işlenmeyeceği bir toplum yaratmak olamaz. Bu suça verilen ceza başkalarını caydırma amacı taşımak durumunda olmalıdır. O da Rabbimizin emrettiği elin kesilmesi cezasıdır.

    Ayrıca “ayetin ifade ettiği şey hırsızlık yapmak isteyeni bu imkandan yoksun bırakmaktır” ifadesi doğru olsa bile bunu hırsızlık (seriqa) yapamayacağı refah seviyesi yüksek bir toplum oluşturarak değil, bu suçu işleyene Allah’ın emrettiği el kesme cezasını vererek yapmak mümkündür. Çünkü nekâl (caydırıcı) olan şey verilen cezâdır. Toplum ne kadar zengin olursa olsun hırsızlık yapmak isteyen daima olacaktır.

    Son olarak, mülkiyet hakkını tehdit eden bir suç, topluma karşı işlenmiş olduğundan cezânın nekâl olması da toplumun diğer fertlerini bu suçtan caydırmak içindir. El kesme cezası bu sebeple de seriqa suçunun tam karşılığıdır.

    Erdem Uygan

  • Hırsızın (Sâriq) Cezâsını Bildiren Ayette Cezâ Kelimesinin Çürüttüğü İddialar

    Hırsızın (Sâriq) Cezâsını Bildiren Ayette Cezâ Kelimesinin Çürüttüğü İddialar

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın “cezâ” kelimesiyle ilgili olan bölümüdür. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz kitabımıza şu linkten ulaşabilirler:

    https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    Mâide Suresi 38. ayette cezâ kelimesi şu şekilde yer almaktadır:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir cezâ, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    جزاء Cezâ Kelimesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    جزاء cezâ kelimesine sözlüklerde “yetmek, kâfî gelmek, yeterlilik” anlamları verilmektedir. Kur’an’da kelimenin türevleri 109 ayette 118 kez geçmekte ve iyi ya da kötü karşılık anlamlarında kullanılmaktadır. Kelimeye Kur’an’ın verdiği anlam tesbit edildiğinde Mâide Suresi 38. ayetle ilgili olarak şu iddiaların anlamsızlığı ortaya çıkacaktır:

    • “El kesme cezası suç-ceza denkliği bakımından ağır bir cezadır. O halde ayette kast edilen elin fiziksel olarak kesilmesi olamaz.”
    • “Ayette kastedilen, hırsızlık yapmak isteyen kişinin bu imkandan yoksun bırakılmasını temin etmek, gücünü kesmektir. Herkesin karnının doyduğu bir ortam oluşturulursa hırsızlık olmaz. Ayetteki kesme emri hırsızlığa karşı tedbir olması için gücün kesilmesi anlamındadır.”
    • “Bu uygulama Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneğidir. Allah Rasulü bu geleneksel cezayı olabildiğince sınırlandırmıştır.”
    • “Yusuf Suresinde hırsızlığın cezası el kesmek değildir. Dolayısıyla Kur’an’ın bu suça vereceği ceza bu olmamalıdır.”
    • “El kesme cezasından bahseden ayetten bir sonraki ayette suçlunun tevbe ettiği takdirde Allah’ın bu tevbeyi kabul edeceği bildirilir. Eli kesildikten sonra tevbenin kabul edilmesi bir anlam taşımaz.”

    Kelimenin Kur’an’daki Kullanımları

    Türkçe’de sadece kötülüğün karşılığı olarak kullanıldığı için cezâ kelimesi dilimizde sadece yaptırım, müeyyide anlamına gelmektedir. Ancak Arapça’da iyiliğin karşılığı anlamında da cezâ kelimesi kullanılır. Bu sebeple aşağıdaki ayetlerde olduğu gibi dilimize yerine göre hem cezâ hem de ödül olarak çevrilir:

    أُولَـٰئِكَ جَزَاؤُهُمْ أَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللَّـهِ وَالْمَلَائِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ

    Onların cezası (جزاؤهم), Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından dışlanmaktır. (Âl-i İmrân 3/87)

    أُولَـٰئِكَ جَزَاؤُهُم مَّغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا…

    Onların ödülü (جزاؤهم), Rablerinin bağışlaması ve ölümsüz olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan bahçelerdir… (Âl-i İmrân 3/136)

    Kelimenin “iyiliğin karşılığı” anlamındaki kullanımı bu durumu daha iyi özetler:

    هَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَان

    İyiliğin cezâsı (karşılığı) iyilikten başkası mıdır? (Rahmân 55/60)

    Cezâ kelimesiyle anlatılanın sözlü değil, fiziksel bir karşılık olduğunu şu ayetten görebilmek mümkündür:

    إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّـهِ لَا نُرِيدُ مِنكُمْ جَزَاءً وَلَا شُكُورًا

    (Şöyle derler:) “Biz sizi, sırf Allah yüzümüze baksın diye doyuruyoruz. Yoksa sizden bir karşılık da, teşekkür de beklemiyoruz.” (İnsan 76/9)

    Ayette yaptıklarının karşılığını sadece Allah’tan bekleyenlerin ne cezâ ne de teşekkür istemediklerini belirtmeleri, cezânın sözlü bir karşılıktan fazlası olmasını gerektirir. Kötülüğün karşılığının da ister dünya hayatında, isterse ahirette olsun ona denk bir kötülük olduğu ilkesi yine bu kelimeyle dile getirilmektedir:

    وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَاۖ فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّـهِ ۚ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

    Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür. Kim bağışlar da arayı düzeltirse karşılığını Allah verir. O, yanlış yapanları sevmez. (Şûrâ 42/40)

    مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا ۖ وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَىٰ إِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

    Kim bir iyilikle gelirse ona, on katı verilir. Kim de kötülükle gelirse sadece bir katı ile cezalandırılır. Kimseye haksızlık yapılmaz. (En’âm 6/160)

    “Suçların karşılığı” anlamında da Türkçe’de olduğu gibi yine cezâ kelimesi kullanılır:

    إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ…

    Allah’a ve elçisine karşı savaşan ve ortalığı birbirine katmaya çalışanların cezası öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi… (Mâide 5/33)

    وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللَّـهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا

    Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ölmemek üzere kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu dışlamış (lanetlemiş) ve onun için büyük azap hazırlamıştır. (Nisâ 4/93)

    قَالُوا فَمَا جَزَاؤُهُ إِنْ كُنْتُمْ كَاذِبِينَ قَالُوا جَزَاؤُهُ مَنْ وُجِدَ فِي رَحْلِهِ فَهُوَ جَزَاؤُهُ ۚ كَذَٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ

    Görevliler dedi ki “Peki, ya yalan söylediğiniz ortaya çıkarsa size göre hırsızın cezası nedir? Onun cezası, kimin yükünden çıkarsa ceza olarak o alınır. Biz yanlış yapanları böyle cezalandırırız.” dediler. (Yusuf 12/74-75)

    Hırsızlık suçunun cezası da Mâide Suresi 38. ayette yine bu kelimeyle dile getirilmekte ve hırsızın işlediğinin karşılığı olarak elinin kesilmesi emredilmektedir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Görüldüğü gibi Mâide 33. ayette terör suçunun cezası, Nisâ 93. ayette bir mümini kasten öldürmenin cezası ve Yusuf 74, 75. ayetlerde de hırsızlık suçunun cezası kullanımlarında tıpkı Türkçede olduğu gibi جزاء cezâ kelimesi kullanılmaktadır. Bu durum Mâide 38. ayet için de aynıdır. Ayette جَزَاءً بِمَا كَسَبَا “işlediğinin cezası olarak” elini kesin emri verilmektedir. Tıpkı Yusuf Suresindeki ayetlerde olduğu gibi burada da “hırsızın (sâriq) cezâsı” aynı kelimelerle konu edilmektedir. Dolayısıyla bu ayette bu suçun cezasının emredildiği açıktır. Bu da “ayette emredilen şey el kesmek değil güç kesmektir” şeklindeki söylemin ne kadar tutarsız olduğunu bir kez daha göstermektedir. Ayrıca cezaların suça denk olması gerektiği ilkesini dile getiren ayetin ilgili bölümüne tekrar bakarsak:

    وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَاۖ…

    Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür… (Şûrâ 42/40)

    Ayette kötülüğe verilen cezanın da kötülük ya da orijinal ifadesiyle سيئة seyyie olması şartı vardır. Diğer bir deyişle suç işleyen kişiyi iyi bir son beklememektedir. İşlediği suçla orantılı olacak “kötü” bir fiille cezalandırılacaktır. Bir kişinin gücünü kesmek veya elini yaralayarak çizmek o kişiye bir kötülük yapmak olmayacaktır. Orta yerde suçluluğu tesbit edilmiş kişiler varken suçun oluşumunu engelleyecek tedbirler almanın da o suçlulara yaptıklarının cezasını vermek olmadığını söylemeye bile gerek yoktur.

    Yine Şûrâ suresinin 40. ayeti gereğince bir suça verilecek ceza, ne eksik ne fazla, işlenen suçun tam karşılığı olmalıdır. Mâide Suresi 38. ayette hırsıza (sâriq) verilen el kesme cezası seriqa (nitelikli hırsızlık) suçunun karşılığıdır. Bu sebeple bu cezanın verilebilmesi için “sâriq” kelimesini incelerken sıraladığımız şartların işlenen suçta bulunup bulunmadığına bakılmalıdır. Bu suçtan hüküm giymiş kişinin cezasının “işlediği suça karşılık” olarak el kesme olduğu ayette net biçimde belirtilmektedir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki işlediklerine/kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Ayetteki جَزَاءً بِمَا كَسَبَا “işlediğine, kazandığına karşılık bir ceza” ifadesi suçu işleyen kişinin başkasının mülkiyetine el uzattığını göstermektedir. Bu cezanın karşılığı olarak başkasının mülkiyetine uzanan el kesilmektedir. Devamındaki نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ “Allah tarafından bir caydırma” ifadesi de bu cezanın suça denk bir ceza olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Ayrıca ayetin sonundaki وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır” ifadesi de bu cezanın bu suçun tam karşılığı olduğu kararının Allah tarafından verildiğini gösterir. Zira cezânın suça denk olması ilkesi Allah’ın Kitabında ortaya konmaktadır. Bu noktada Suat Erdoğan’ın şu tespitlerini görmemiz de faydalı olacaktır:

    “Hırsızlık (seriqa) suçu karşılığında öngörülen el kesme cezasını, kasten adam öldürme suçu karşılığında öngörülen ceza ile kıyaslayarak bir açıklama getirmek de mümkündür. Şöyle ki, yaşam hakkını ihlal etmenin karşılığının yaşam hakkı olması gibi, mülkiyet hakkını ihlal etmenin karşılığının da mülkiyet hakkı olması, dolayısıyla mülkiyet hakkını ihlal etmenin  cezasının mülkiyet hakkını yitirmek alamında temsilen el kesme şeklinde gerçekleştiğini ifade edebiliriz. Yusuf’un kardeşlerinin hırsızlık suçunun cezası konusunda kendilerine yöneltilen soruya cevap olarak verdikleri من وجد في رحله فهو جزاؤه kimin yükünde bulunursa o kimse(nin alıkonması/köleleştirilmesi) onun cezasıdır ifadesi söz konusu suçun tam karşılığı olarak değerlendirilebilir. Zira köleleştirmek mülkiyet hakkının yok edilmesi anlamına gelmektedir. Bu sebeple elin insan bedeninde mülkiyeti temsil eden organ olması sebebiyle hırsızlık (seriqa) suçu karşılığında mülkiyeti temsilen kesilmesi, temsili olarak mülkiyetin yok edilmesi olarak değerlendirilebilir. Bu yönüyle, hırsızlık (seriqa) suçu karşılığında köleleştirme ile el kesme cezalarının biri diğerinin benzeri/mümasil yaptırımlar olduğu söylenebilir.”

    Sonuç olarak verilecek cezanın suça denk olma ilkesi Kur’an’ın çok net bir ilkesidir. Seriqa dediğimiz el kesme cezasını emreden de yine aynı Kur’an’ın ayetidir. Sadece bu durum bile seriqa suçuna denk cezanın bu olduğunu söylemek için yeterlidir. Ayetteki جَزَاءً بِمَا كَسَبَا “işlediklerine/kazandıklarına karşılık bir ceza”, نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ “Allah tarafından bir caydırma” ve وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “üstün olan ve doğru kararlar veren” Allah’tır ifadeleri de bu denkliği göstermesi ve onu belirleyenin Allah olduğunu ortaya koyması bakımından tüm iddiaları çürütecek nitelikte ifadelerdir. Ayrıca suçun mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaya yönelik olması onu topluma karşı işlenmiş bir suç yapmaktadır. Cezanın caydırıcı olma özelliğinin belirtilmesi de bunu gösterir. Dolayısıyla bu ceza ile sadece mağdur değil, toplum da tatmin edilmektedir. Nitekim yine topluma karşı işlenmiş bir suç olan terör suçları (hirâbe) için verilecek cezalarda da el kesme cezası bulunmaktadır. “Burada da fail belli bir kişi veya malı hedef almanın ötesinde, ayrım yapmaksızın yaşam ve mülkiyet hakkına yönelik bir saldırı gerçekleştirmiştir. Bu sebeple mal varlığına yönelik ihlalin toplumsal barışı tehdit eden nitelikte olması ve doğrudan mülkiyet hakkını hedef alması sebebiyle, cezanın hırsızlık (seriqa) suçunun cezasıyla eşdeğer olmasını gerekli kılmıştır.”

    جزاء Ceza ve عقاب İqâb Farkı

    Kur’an’da verilecek cezanın yapılan kötülüğe denk olması gerektiği ilkesinin bir çok ayette ceza kelimesi kullanılarak dile getirildiğini söylemiş ve Şura Suresi 40. ayeti örnek vermiştik:

    وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَاۖ…

    Bir kötülüğün karşıığı (cezası), onun dengi bir kötülüktür… (Şûra 42/40)

    Bu ilke bazı ayetlerde عاقب âqabe fiiliyle de dile getirilmektedir. O halde aralarındaki farkları tespit etmemiz gerekir. Bu kelime insanların vereceği ceza için kullanıldığında daima fiil formunda karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca cezâ kelimesinden farklı olarak sadece kötülüğe verilecek karşılık anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu kelimeyle birlikte ayrıca سيئة “kötülük” gibi kelimeler kullanılmasına gerek yoktur. Tüm bu özelliklerinden dolayı kelimeye ödüllendirmenin zıttı olan “cezalandırma” anlamı verilmesi uygun olur:

    وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُم بِهِ ۖ وَلَئِن صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِّلصَّابِرِينَ

    Eğer cezalandıracaksanız (عَاقَبْتُمْ âqabtüm) size yapılanın (مَا عُوقِبْتُم بِهِ ma ûqibtum bih) dengiyle cezalandırın (فَعَاقِبُوا feâqibû). Sabredecek olursanız kuşkusuz bu, sabredenler için daha iyidir. (Nahl 16/126)

    Ayette sabretmenin “sabredenler” için daha iyi olacağının belirtilmesi, bu durumun haksızlık yapanlara bir iyilik olmadığını da göstermektedir. Burada sabırdan bahsedilmesi, mağdur açısından yapılan kötülüğü cezalandırma gücü ve imkanının her zaman mümkün olamayacağını da gösterir. Kelimenin geçtiği benzer bir ayet şöyledir:

    ذَٰلِكَ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِهِ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنصُرَنَّهُ اللَّـهُ ۗ إِنَّ اللَّـهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ

    Bu böyledir; kim kendine yapılanı (ما عوقب به mâ ûqibe bih) misliyle cezalandırır (عاقب âqabe) ve sonra yine de kötülüğe uğrarsa Allah ona elbette yardım eder. Çünkü Allah, hoşgörülüdür, affeder bağışlar. (Hacc 22/60)

    Yukarıdaki iki ayette de hem kötülüğü yapan hem de kötülüğe uğrayan kişi için aynı kelimenin kullanılması da iqâbın sadece kötülük için kullanıldığını  göstermektedir.

    Nahl 126. ayette “eğer cezalandıracaksanız” ifadesi kullanılarak cezanın verilip verilmeyeceği kararı kişilere bırakılmış, hatta ayetin sonunda ceza verilmemesi durumu övülmüştür. Hacc 60’ta da benzer durum vardır. Bu durum burada daha özel ve kişisel durumlardan bahsedildiğini gösterir. Ayrıca bu ayetlerde cezalandırmaya dair genel ilkeler ortaya konmakta, şu suça şu cezayı verin denmemektedir.

    Şûra 40. ayette ise cezâ kelimesine “karşılık” anlamı verilmesi gerekir. Yani cezânın kullanıldığı Şûra 40. ayet ile iqâbın kullanıldığı Nahl 126 ve Hac 60. ayetler arasındaki en temel fark, ilkinde “kötülüğün karşılığı” dile getirilirken diğerlerinde bu karşılığın bir “cezalandırma” olmasıdır. Karşılık iyilik için de olabilirken Türkçe açısından iyiliğin cezalandırılmasından söz edilemez. Sonuçta ortaya çıkan şudur; her iqâb bir cezâdır; ancak her cezâ bir iqâb değildir.

    Sonuç olarak iqâb kelimesi ile sadece cezalandırın denmekte, cezanın ne olacağı belirtilmeyip suça göre belirlenmesi emredilmektedir. Ancak belli suçların cezalarının zikredildiği ayetlerde örneğin Mâide 38. ayette “sâriq ve sâriqanın ellerini kesin” denilerek yapılacak cezalandırmanın ne olduğu net bir şekilde belirtilmektedir. Diğer bir deyişle bu ayette iqâb (cezalandırma) kelimesi kullanılmamaktadır çünkü uygulanacak iqâbın (cezalandırmanın) ne olduğu zaten açıkça söylenmektedir. Yani seriqanın iqabı Allah tarafından el kesme olarak zaten belirlenmiştir. Ayetteki cezâ kelimesi ise bu suçun tam karşılığı olan iqâb budur anlamındadır. Kısacası Mâide 38. ayette “işlenen suça karşılık (cezâ)”  جَزَاءً بِمَا كَسَبَا olan iqâbın (cezalandırmanın) el kesme olduğu belirtilmektedir.

    Tevrat’ta Hırsızlığın Cezâsı

    Rabbimizin seriqa suçu için belirlediği cezaya teslim olmak istemeyenler Yusuf Suresinde geçen olayda hırsızlığın cezasının el kesme olmamasını Mâide 38’in yanlış anlaşıldığına delil olarak göstermektedirler. Gerçekten de seriqa suçunun özelliklerini tesbit ettiğimiz Yusuf Suresi’nin ayetlerinde, kendilerine bu suçun cezasının ne olduğu sorulan Yakup Aleyhisselamın oğulları şöyle cevap vermektedirler:

    قَالُوا فَمَا جَزَاؤُهُ إِنْ كُنْتُمْ كَاذِبِينَ قَالُوا جَزَاؤُهُ مَنْ وُجِدَ فِي رَحْلِهِ فَهُوَ جَزَاؤُهُ ۚ كَذَٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ

    Görevliler dedi ki “Peki, ya yalan söylediğiniz ortaya çıkarsa size göre hırsızın cezası nedir? Onun cezası, kimin yükünden çıkarsa ceza olarak o alınır. Biz yanlış yapanları böyle cezalandırırız.” dediler. (Yusuf 12/74-75)

    Ayette Yakup Aleyhisselamın oğulları seriqa suçunu işleyen kişilerin suça karşılık kendilerinin alınacağını yani köleleştirileceklerini söylemekte, kendi hukuklarında cezanın bu olduğunu belirtmektedirler. Nitekim Tevrat’ta hırsızın cezası şöyle tarif edilmektedir:

    “(Bir hırsız çaldığını) tazmin etmekle yükümlüdür. Eğer (imkanı) yoksa, hırsızlığı karşılığında (tazminat için köle olarak) satılır…” (Çıkış 22/2)

    Bu durumda Tevrat’taki hükmün Kur’an’la birlikte el kesme cezasına nesh edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Böyle bir nesh hayırlısı ile nesh olacağından, konuyu bu şekilde değerlendirmek Bakara Suresi 106. ayette belirtilen nesh ilkesine de uygundur.

    Hırsızın el kesme cezasının Hamurabi kanunlarında da yer alması bu cezanın fıtrata uygun olduğunu gösterdiği gibi ilahi bir kitap kaynaklı olabileceğini de göstermesi bakımından önemlidir. Bu açıdan bakılırsa köleleştirme cezasının Tevrat ile birlikte sadece İsrailoğullarına yönelik geçici bir cezalandırma olduğu da söylenebilir.

    Ayrıca köleleştirme de mülkiyet hakkını engelleyici bir ceza olduğundan suçun tam karşılığı olarak görülebilir. Kur’an ile bu ceza mülkiyet hakkını engellemeyi temsilen, el kesme olarak düzenlemiştir denilebilir.

    Sonuç olarak Yusuf Suresinde geçen ifadeler Kur’an’da bu suça verilen cezayı ortadan kaldırmaz. Mâide Suresinin 38. ayeti seriqa suçunu işleyen her bir sâriq için uygulanması emredilen cezayı el kesme olarak belirlemektedir.

    El kesme cezâsının Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneği” olduğu da söylenmiştir. Allah’ın Kitabı için bu ifadeleri kullanmak sağlıklı bir zihnin ve samimi bir müminin işi olmasa gerektir. İçerisinde وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır” ifadesi geçen bir ayetin bir suçun cezasını değiştiremediğini, mevcut hukuku devam ettirmek zorunda kaldığını söylemek insanüstü bir cesaret ister. Bu söylemler, Kur’an’ın tarihsel bir kitap olduğu sonucunu doğurur ki böyle bir kitap Allah’a ait olamaz. Yine “Allah Rasulü bu geleneksel cezayı olabildiğince sınırlandırmıştır” ifadesini kullanmak da Kur’an’ın en temel kavramlarından olan nebî ve rasul kavramlarını bilmemek demektir. Herşeyden önce Kur’an hiçbir konuda geleneksel uygulamaları devam ettirmeye mecbur kalmamıştır. Eğer öyle olacak olsaydı indirildiği toplumun en köklü geleneği şirk uygulamalarıydı; Kur’an’ın asıl kaldıramayacağı uygulamanın şirk olması gerekirdi. Kaldı ki Allah bir konuda emir verdiği halde Nebî’nin hangi yetkiyle onu sınırlandıracağını da sormak gerekir. Gerçekte Allah’ın nebîleri Allah’ın emir ve yasaklarını sınırlandırmakla değil tam olarak uygulayıp örnek olmakla görevlidirler. Nebimizin bu konudaki uygulamalarını ileride göreceğiz.

    Cezânın Affı Meselesi

    Kur’an’ın seriqa suçu için emrettiği el kesme cezasını kabul etmek istemeyenlerin bir bahanesi de bir sonraki ayette tevbeden bahsedilmesidir. Ayet şöyledir:

    فَمَن تَابَ مِن بَعْدِ ظُلْمِهِ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ اللَّـهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ ۗ إِنَّ اللَّـهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

    Kim, yaptığı bu yanlıştan sonra tevbe eder ve kendini düzeltirse, Allah onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlar, ikramı boldur. (Mâide 5/39)

    İddia sahipleri bu ayeti göstererek, “eli kesilmiş bir kişi tevbe etse de eli geri gelmeyecek o halde ayette elin kesilmesi kast ediliyor olamaz” şeklinde bir bahane ileri sürmektedirler. Oysa ayetin sonunda tevbeyi kabul edecek olanın insanlar değil Allah olduğu söylenmektedir. Bu da ayette affedilmesinden bahsedilen şeyin suçun dünyadaki karşılığı değil, ahiretteki cezası olduğunu gösterir. Ayrıca ayette tevbe eden kişinin ıslah olmasından yani kendini düzeltmesinden bahsedilmekte, o takdirde Allah’ın affedeceği vurgulanmaktadır. Bu da bu kişinin yaptığı işten pişmanlık duymasını ve bir daha böyle bir suça iştirak etmemesi durumunu gösterir ki bu durum belli bir zamanı gerektirir. Dolayısıyla ayette bahsedilenin dünyevî cezanın affı ile ilgili olması mümkün değildir..

    Ayrıca Kur’an’a göre mal edinmenin meşrû yolu karşılıklı rızaya dayalı ticarettir. Bunun dışındaki yöntemler (hırsızlık, kumar, faizli işlem v.s gibi yollarla mal değişimi) batıl yollar sınıfına girerler. Malları batıl yolla değişmenin dünyevî olduğu gibi uhrevî cezası da vardır:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إِلَّا أَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ ۚ وَلَا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا وَمَنْ يَفْعَلْ ذَٰلِكَ عُدْوَانًا وَظُلْمًا فَسَوْفَ نُصْلِيهِ نَارًا ۚ وَكَانَ ذَٰلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا

    Müminler, mallarınızı aranızda batıl yolla değil, karşılıklı rızaya dayalı ticaretle yiyin de kendinizi öldürmeyin; Allah size karşı çok merhametlidir. Kim bunu (mal ve para değişimini, ticareti), sınırı aşarak ve yanlışa saparak yaparsa onu bir ateşe sokarız. Bu, Allah’a güç gelmez. (Nisâ 4/29-30)

    Hırsızlık yapmış olan kişi yukarıdaki ayetlerin kapsamına girdiği için Allah katında  günah işlemiştir. İşte Mâide 39. ayette bahsedilen tevbe ve ıslah, suçun bu ayetlerde bildirilen uhrevî cezasının affedilmesi için gereklidir.

    Ayrıca Mâide 39. ayette hırsızlık yapmış kişinin tevbesinin kabul edileceği müjdesi, eli kesilmiş kişilerin de toplumda eski bir hırsız olarak hor görülmesinin önüne set çekmektedir. Bir kişi yanlış yaparak seriqa suçundan hüküm giymiş ve elini kaybetmiş olabilir. Ancak bu durum onun Allah katında affedilmediğini ve ölene kadar bu suçun damgasını taşıyacağını göstermez. Bu kişi tevbe etmiş ve tam bir mümin olmuş olabilir. Nitekim bu durumun Nebîmiz döneminden bir örneğini ileride göreceğiz.

    Yine bir takım çevreler Kur’an’da Allah’ın merhametinde bir sınır olmadığının sürekli vurgulandığını, böyle bir kitabın el kesme cezasını emretmeyeceğini dile getirmektedirler. Her şeyden önce bu söylem Allah’ın el kesme hükmünü içeren açık ayetlerini inkar etmek anlamına gelir. Ayrıca Allah’ın merhametli olması suçluları cezasız bırakacağı anlamını da taşımaz. Ayetlerde gördüğümüz gibi Allah, hüküm giyip eli kesilmiş bir kişiyi bile affedeceğini bildirmektedir. Bu durum kişinin yaptığının yanına kalmasını gerektirmez.

    Ayrıca bu tür söylemleri dile getirenlerin konuyu sadece suçlunun tarafından değerlendirdiklerinin farkında olup olmadıklarını sormak gerekir. Seriqa suçu sadece malı çalınan kişiye değil, tüm topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu suçun yaygın olduğu bir toplumda huzur ve güvenden, mülkiyet hakkından ve dolayısıyla gelişmeden bahsedilmesi mümkün değildir. Topluma böylesine büyük darbe vuran kişilerin yaptıklarının dengiyle cezalandırılmaları gerekir ki o da Rabbimizin emrettiği cezadır.

    Erdem Uygan

  • Hırsızın Cezası Konusunda “قطع – Kesmek” Fiili Üzerinden Üretilen Bahaneler

    Hırsızın Cezası Konusunda “قطع – Kesmek” Fiili Üzerinden Üretilen Bahaneler

    Mâide Suresi’nin 38. ayetinde nitelikli hırsızlık suçundan (seriqa) hüküm giymiş kişiler (sâriq) için el kesme cezası emredilmektedir. Allah’ın bu emrine teslim olmakta direten kişiler tarafından ayette geçen ve kesmek anlamına gelen قطع fiili ile ilgili bir çok spekülasyonlar yapılmakta ve ayet tahrif edilmeye çalışılmaktadır. Oysa kelimenin Kur’an’daki kullanımları hiçbir şekilde böyle bir tahrife izin vermemektedir. Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın sadece “قطع – kesmek” kelimesiyle ilgili olan bölümüdür. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz bu çalışmamıza şu linkten ulaşabilirler:

    https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    قطع Qata’a Fiili ve Kur’an’daki Kullanımları

    Mâide Suresi 38. ayetin ikinci ifadesi قطع qata’a fiilidir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Kur’an’da قطع qata’a kök harflerine sahip kelimeler toplam 36 kez geçmektedir. Bu kullanımların 7 tanesi dışındakiler çeşitli formlarda fiil olarak karşımıza çıkmaktadır. Fiile sözlükler “ister cisim, ister tasavvur olsun bir şeyi aralarında bir aralık ya da yarık oluşacak şekilde ayırmak, kesmek” anlamını vermektedirler. Hatta Lisan’ul-Arab’ın قطع maddesinin ilk cümlesi şöyledir:

    قطع: القَطْعُ: إِبانةُ بَعْضِ أَجزاء الجِرْمِ مِنْ بعضٍ فَصْلًا.

    “Bir cismin bazı parçalarını diğerlerinden ayırarak bölmek.”

    Kelime, incelediğimiz ayette sülâsî mücerred (üç harfli yalın) formda, اقطعوا iktaû şeklinde üçüncü çoğul şahsa emir olarak geçmekte ve “kesin!” anlamına gelmektedir. Bu fiil üzerinden ortaya atılan iddialar şu şekilde sıralanabilir:

    • “Ayette kesmek anlamında geçen قطع qata’a fiili Kur’an’da bu ayet dışında 18 yerde geçer. Bunlardan 16’sında kesinlikle fiziksel bir kesmeden bahsedilmemektedir. Diğer ikisinde de fiziksel kesme de olabilir, mecaz da olabilir. O halde ayette bu kelimenin kullanılması fiziksel bir el kesmenin değil, gücü kesmenin kastedildiğini gösterir.”
    • “Kur’an’da fiziksel kesme anlamında قطع qata’a fiili değil, aynı fiilin tef’îl bâbı olan  قطّع qatta’a fiili kullanılmıştır. Yusuf 31 ve Araf 24. ayetlerde el kesmeden bahsedilirken de böyledir. Oysa Mâide 38’de قطع qata’a yani sülâsi mücerred formu kullanılmıştır. O halde ayette gerçek anlamda eli kesmek kastediliyor olamaz.”
    • “Aynı fiilin kullanıldığı Yusuf Suresi 31. ayette ellerini kesen kadınlar ellerini kesip koparmamakta, sadece bıçakla yaralamaktadırlar. Dolayısıyla bu ayette de eli kesip koparmaktan bahsediliyor olamaz.”

    Bu iddialara yanıt verebilmemiz için fiilin Kur’an’daki kullanımlarını başlıklar halinde incelemeye tâbî tutmamız yeterli olacaktır:

    Sülâsî Mücerred (قطع Qata’a) Kullanımları

    Fiilin sülâsî mücerred (üç harfli yalın) formu قطع qata’a şeklindedir. Fiilin sözlüklere geçmiş olan anlamını Kur’an’dan öğrenmek mümkündür. Rabbimiz “birleştirme”nin zıt anlamlısı olarak bu kelimeyi kullanmıştır:

    الَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللَّـهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّـهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ أُولَـٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

    Fâsıklar, Allah’a verdikleri sözün kesinleşmesinden sonra Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bağı kopararak ve tabii düzeni bozarak sözlerinden cayanlardır. Zarar edenler işte onlardır. (Bakara 2/27)

    Ayette geçen وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّـهُ بِهِ أَن يُوصَلَ ifadesi “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler” anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi ayette kesme fiili “birleştirmeyi bozma” olarak kullanılmakta böylece bu fiille kesilen şeyin koptuğunun anlaşılması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca kökünden ayıracak şekilde ağacı kesmek için de bu kelime kullanılmıştır:

    مَا قَطَعْتُم مِّن لِّينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَىٰ أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّـهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ

    Onlara ait bir hurma ağacını kesmeniz veya kökleri üzerinde dikili bırakmanız, Allah’ın onayı ile olmuştur. Bu, yoldan çıkanları cezalandırmak içindir. (Haşr 59/5)

    Burada da قطع qata’a fiili ile ifade edilen ağaç kesmenin bildiğimiz şekilde fizikî olarak ağacı kökünden ayırmak anlamında olduğu ayetin devamındaki أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَىٰ أُصُولِهَا “veya kökleri üzerinde dikili bırakmanız” ifadesinden net bir şekilde anlaşılmaktadır.

    Kur’an’da bu fiil ister mecaz olarak isterse gerçek anlamında kullanılsın, hepsinde kesip ayırma, koparma anlamları bulunmaktadır. Mesela deyimsel ya da mecazî kullanımlar içerisinde en sık karşımıza çıkanlardan biri dört ayette geçen قطع دابره qata’a dâbirehu ifadesidir. Mecaz olarak kullanılıyor diye burada kelimenin kesme anlamı ortadan kalkmamaktadır. İfade “ardını kesti, kökünü kuruttu” anlamına gelmektedir:

    فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّىٰ إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُم بَغْتَةً فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا ۚ وَالْحَمْدُ لِلَّـهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

    Kendilerine hatırlatılan görevleri unuttukları zaman önlerine bütün kapıları açarız. Verilen nimetlerle şımardıkları bir sırada da onları aniden yakalarız. Hemen umutsuzluğa düşerler. Yanlış yapan o toplulukların kökü kesilir. Her şeyi güzel yapan yalnız Allah’tır. O, bütün varlıkların Rabbidir. (En’âm 6/44-45)

    Ayette فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا ifadesi “yanlış yapanların kökünün, ardının kesilmesi” anlamındadır. Deyimsel bir kullanım olmasına rağmen azaba uğratılan toplumun tamamen kesilip atılmasından, geriye kimsenin kalmamasından bahsedildiği açıktır. Yani kelimede yine kesip koparma anlamı görülmektedir. Yine ister mecaz, ister gerçek anlamda okunsun, fiildeki kesip koparma anlamının açıkça görüldüğü bir diğer ayet şöyledir:

    ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ

    Sonra şah damarını koparırdık. (Hâkka 69/46)

    Fiilin mecaz kullanımlarından biri olan aşağıdaki ayette de “doğru uygulamayı kesip yanlışa yönelme” anlamı görülmektedir:

    أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَ تَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنكَرَ ۖ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَن قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّـهِ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

    “Siz doğru ilişkiyi keserek erkeklere yanaşıyor; bir de o çirkinliği toplu olarak yapıyorsunuz ha!? ” Halkının verdiği tek cevap şu oldu: “Eğer haklıysan bize Allah’ın azabını getir.” (Ankebût 29/29)

    Burada da kesilen ilişkinin (السبيل) artık kopmuş olduğu bellidir. Yine fiilin mecazen kullanıldığı bir diğer ayette de şöyle buyrulmaktadır:

    لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَائِبِينَ

    Allah bu desteği, âyetleri görmezden gelenlerin bir bölümünü ayırıp atmak veya boyun eğdirmek için verir ki kaybetmiş olarak geri dönsünler. (Âl-i İmrân 3/127)

    Öncesinde Allah’ın savaşta müminleri meleklerle desteklemesi konu edilen yukarıdaki ayette bu desteği vermesinin sebebi ifade ediliyor. Burada da “kaybetmiş olarak geri dönsünler” ifadesinden anlaşılıyor ki “kâfirlerin bir bölümünü kesmek” ifadesindeki kesme fiili yine “parçayı bütünden ayırma” anlamında kullanılmaktadır. Bir diğer ayette de kesip koparma anlamı barizdir:

    مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّـهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ

    Kim Allah’ın, dünyada da âhirette de kendisine asla yardım etmeyeceği kanaatine varmışsa bir gerekçeyle göğe (Allah’a) yönelsin, diğer ilişkilerini derhal kessin ve baksın ki bu yol kendini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi? (Hacc 22/15)

    Kelime ayrıca Türkçe’ye de “katetmek” şeklinde girmiş olan, bir nehri, bir vadiyi yararak geçmek anlamında kullanılır. Kur’an’da bu anlamdaki kullanımını da görmek mümkündür:

    وَلَا يُنفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللَّـهُ أَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

    Az olsun, çok olsun yaptıkları her harcama ve aşıp geçtikleri her vadi mutlaka lehlerine yazılır. Bu, Allah’ın onları, yaptıklarından daha güzeli ile karşılaması içindir. (Tevbe 9/121)

    Kelime bu formda (sülasî mücerred) fiil kullanımlarının dışında, bir ayette ism-i fâil olarak قاطعة qâtia şeklinde “bir işte son kesin kararı veren” anlamında, bir ayette de ism-i mef’ûl olarak لا مقطوعة lâ maqtûa şeklinde “kesilmeyen, kesintiye uğramayan” anlamında karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Türkçemize de girmiş olan kara parçası anlamındaki “kıta” kelimesi bu köktendir ve Ra’d Suresinin 4. ayetinde bu anlamda kullanılmaktadır. Yine “geceden bir parça ” ifadesinde de 3 ayette قطع kelimesi kullanılmaktadır.

    Görüldüğü üzere kesmek anlamına gelen قطع qata’a fiilinin sülâsî mücerred (üç harli yalın) kullanımlarında, ister gerçek ister mecaz olsun ayırıp koparma anlamı son derece belirgindir. Bu kullanımların fiziksel kesme anlamına gelmediğini söylemenin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü kesilen şey maddi bir varlık ise elbette kesme işlemi de fiziksel olacaktır. Kesilen şey soyut bir kavramsa kesme de fiziksel olmayacaktır. Kesme işleminin soyut bir kavram için kullanılmasının, onun kesip koparma, kesilen kısmın diğerinden ayrılması anlamından bir şey kaybettirmediği ayetlerden de net bir biçimde görülebilmektedir. Zaten bunun aksini düşünmek abestir. Nitekim bu durum Türkçemizde de aynıdır. Mesela “et kesmek” ile “sözü kesmek” cümleleri, kesilen şeylerin farklı olmasından dolayı fiziksel ve soyut kesmeye birer örnektir. Her ikisinde de kesme fiilinin kullanılmış olması fiilin anlamında değişikliği gerektiren bir durum değildir. Bu ifadeleri duyan kişi hangisinde fiziksel hangisinde soyut bir kesme işlemi yapıldığını net bir biçimde anlar. Dolayısıyla “bu kelime şu kadar ayette fiziksel olmayan kesme anlamında kullanılıyor” ifadesi kelimenin anlamında bir değişikliği gerektirecek veya herhangi bir iddia için bahane olarak öne sürülecek bir ifade olamaz. Yine bu fiilin soyut kavramlar için kullanılıyor olması hatta daha çok bu şekilde kullanılması Mâide Suresi 38. ayette de soyut bir kavram için kullanılmasını gerektirmez veya bu ayetteki أيدي eydiy (eller) kelimesinin organ olan eli değil de soyut bir kavram olan gücü kastettiğini göstermez. Kaldı ki Arapça’da “güç” anlamına gelen kelime ile “eller” anlamına gelen kelimelerin tamamen farklı köklerden gelen iki farklı kelime olduklarını ileride göreceğiz.

    Tefe’ul Bâbından (تقطع Teqatta’a) Kullanımları

    Kur’an’da bu fiilin farklı formları da yine hem mecaz hem de gerçek anlamda ya da hem maddî, fiziksel bir kesme hem de manevî kesme için kullanılmaktadır. Fiilin farklı bâblardaki kullanımlarında da anlamda bir değişiklik yoktur. Örneğin müteaddî (nesne alan) fiili lâzım (nesne almayan) fiile dönüştüren ya da Türkçe söylemek gerekirse fiile edilgenlik anlamı yükleyen tefe’ul bâbındaki (تقطّع – teqatta’a) kullanımları şöyledir:

    إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ

    Arkasından gidilen kişiler o gün, kendilerini takip edenleri terk ederler. Artık azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kesilmiştir. (Bakara 2/166)

    Önceki ayetten okunduğunda Allah’la aralarına koydukları aracılara uyanların ahiretteki durumları anlatılırken aralarındaki bağların kopmuş olacağı تقطع teqatta’a fiili ile anlatılmaktadır. Yani fiilin bu formunda da “kesilip ayrılma, kopma” anlamı barizdir.

    وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَىٰ كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِكُمْ ۖ وَمَا نَرَىٰ مَعَكُمْ شُفَعَاءَكُمُ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكَاءُ ۚ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ

    Size verdiklerimizi arkanızda bırakıp ilk önce yarattığımız gibi karşımıza tek tek geldiniz. İşlerinizde size eşlik edeceklerini kurguladığınız şefaatçilerinizi de yanınızda göremiyoruz. Aranız kesilmiş; kuruntusunu ettikleriniz sizden savuşup kaybolmuşlar. (En’âm 6/94)

    Ayette aranız açılmış anlamında yine aynı fiil kullanılmış, “aranız kesilmiş” denmiştir. Yine aynı bâbdan mecâzî kullanımlara bir örnek de “kalplerin parçalanması” anlamında geçen şu ayettir:

    لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذِي بَنَوْا رِيبَةً فِي قُلُوبِهِمْ إِلَّا أَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ ۗ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

    Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar içlerinden çıkmayacak bir şüphe kaynağı olmaya devam edecektir; Allah bilir, doğru kararlar verir. (Tevbe 9/110)

    Aynı bâbın kullanıldığı bir diğer ayet şöyledir:

    وَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ ۖ كُلٌّ إِلَيْنَا رَاجِعُونَ

    Ama din konusunda bölündüler; hepsi bize döneceklerdir. (Enbiyâ 21/93)

    Burada da dilimize bölünme olarak çevrilmiş olan kelime تقطعوا teqatta’û kelimesidir ve yine kopan kısmın diğerinden ayrıldığı anlamı net olarak görülebilmektedir.

    Sonuç olarak fiilin tefe’ul bâbındaki kullanımlarında da anlamda bir değişiklik meydana gelmemekte, bir bütünün bir parçasının kesilip koparılması anlamında kullanıldığı kolayca tesbit edilebilmektedir.

    Tef’îl Bâbından (قطّع Qatta’a) Kullanımları

    قطع qata’a fiilinin tef’îl bâbından kullanımları da Kur’an’da bolca mevcuttur. Bu bâbın özelliği lâzım (nesne almayan) bir fiilili müteaddî (nesne alan) yapması veya müteaddî bir fiile bir nesne daha katmasıdır. Ayrıca anlama, fiilin abartılı olarak çok yapıldığı vurgusunu katar. Bu çokluk anlamı, fâilde (öznede) olabileceği gibi mef’ûlde (nesnede) de olabilir. Yani işi yapanların çokluğu vurgulanabileceği gibi yapılan işin çok olduğu da anlatılıyor olabilir. Kur’an’dan قطع qata’a fiilinin tef’îl bâbından formu olan قطّع qattaa’nın anlamının da kesip ayırma olduğunu görmemiz mümkündür:

    هَـٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ ۖ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ

    İşte Rableri konusunda çekişen iki düşman kesim; kâfir kesim için ateşten elbiseler biçilecek ve başlarından aşağı kaynar sular dökülecektir. (Hacc 22/19)

    Ayette “ateşten elbise biçilecek” ifadesi قطّع qatta’a fiiliyle dile getirilmiştir. Yani fiildeki kesme anlamı bu bâbda da korunmaktadır. Yine bu anlamdaki bir diğer ayet şöyledir:

    وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا…

    Onları on iki boya, her biri ayrı bir toplum (ümmet) olacak şekilde ayırmıştık… (A’râf 7/160)

    Yine firavunun Musa (a.s)’a inanan sihirbazlar için savurduğu tehditleri içeren üç ayrı ayette de aynı ifade kullanılmaktadır. Bir tanesini görmemiz yeterli olacaktır:

    لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ

    Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra kesinlikle hepinizi asacağım. (A’râf 7/124)

    Hırsızlıkta olduğu gibi bir başka suçun cezası bildirilirken de el ve ayakların kesilmesi ifadesinde fiilin bu formu kullanılmıştır:

    إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ أَوْ يُنفَوْا مِنَ الْأَرْضِ ۚ ذَٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا ۖ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

    Allah’a ve elçisine karşı savaşan ve ortalığı birbirine katmaya çalışanların cezası öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, dünyada uğrayacakları rezilliktir. Ahirette ise onları büyük bir azap beklemektedir. (Mâide 5/33)

    Burada da kelimenin kesip koparma anlamı hem de bir suçun cezası olarak kullanılmaktadır.

    Ayrıca yeryüzünün parçalanması, bağırsakların parçalanması, akrabalık bağlarının koparılması anlamlarında da fiilin bu formu kullanılmıştır. Kısacası fiilin bu bâbdaki kullanımlarında da hem soyut kavramların hem de somut, fiziksel nesnelerin kesilmesinden bahsedilmektedir. Ancak fiil, kök anlamı olan kesme, koparıp ayırma anlamından bir şey kaybetmemiş, fiziksel olsun olmasın her tür nesnenin kesilmesi için kullanılmıştır. Bu bâbın konumuz açısından en önemli ayetleri ise Yusuf Suresinde yer alan iki ayettir:

    فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ ۖ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّـهِ مَا هَـٰذَا بَشَرًا إِنْ هَـٰذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ

    Dedikoduları kadının kulağına gelince davetçiler gönderdi. Onlara mükellef bir sofra hazırladı; her birine bir bıçak verdi. Sonra Yusuf’a: “Haydi yanlarına çık” dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce büyülendiler ve ellerini kestiler. Dediler ki “Olmaz böyle şey! Allah için bu insan değil, olsa olsa değerli bir melek olur.” (Yusuf 12/31)

    وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ ۖ فَلَمَّا جَاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ إِلَىٰ رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللَّاتِي قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ ۚ إِنَّ رَبِّي بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ

    Kral dedi ki “Onu bana getirin!” Elçi geldiğinde Yusuf şunları söyledi: “Efendine dön de sor bakalım, ellerini kesen kadınların derdi neymiş? Benim efendim (olan Allah) onların oyunlarını bilir.” (Yusuf 12/50)

    Bazı kişiler bu ayetleri delil göstererek, ellerini kesen kadınların ellerinin kopmadığını dolayısıyla hırsızın elinin kesilmesinde de benzer bir kesme işleminin uygulanmasından bahsedildiğini öne sürmektedirler. Oysa bu ayetlerde elin kopmadığının anlaşılması ayetlerin konusu itibariyle öyle anlamanın zorunlu olmasındandır. Yani قطع qata’a fiilindeki kesme anlamı kesilen parçanın diğerinden ayrılmasını da içerir ama bu anlamın her cümlede kullanılması zorunludur diyebilmek aklen de mümkün değildir. Çünkü Yusuf Suresinin ayetlerindeki kadınların ellerini kesip koparmadıklarını anlamamızın sebebi kullanılan fiil değil, ayette anlatılan konu ve içinde bulunulan durumdur. Bununla hırsızın elinin kesilmesini emreden ayeti aynı durumu anlatıyormuş gibi değerlendirmek akla ve mantığa uygun değildir. Diğer bir deyişle bu ayetlerde ellerini kesen kadınların ellerini bileklerinden koparıp ayırmadıklarının belli oluşu “ellerini kesin” şeklinde açıkça emir kipinde gelen bir ifadenin de bu şekilde anlaşılacağının delili olamaz.

    Ayrıca hırsızın elinin kesilmesi olayı bir suçun cezası olarak emredilmektedir. Tıpkı Mâide Suresi 33. ayetteki Allah ve Rasulü ile savaşan ve yeryüzünü fesada verenlerin suçunda olduğu gibi. Bir suçun cezası olarak emredilen el kesmenin yaşadıkları şaşkınlıktan dolayı sofradaki bıçakla ellerini kesen kadınlarla karşılaştırılması mümkün değildir. Eğer bu ayetlerden hareketle Kur’an’daki kesme fiillerine anlam verecek olursak firavunun sihirbazlar için söylediği el ve ayakların kesilmesi konusunun da bir tehdit değil şaka olması gerekir. Oysa ayetin devamındaki ifadeler firavunun ciddiyetini göstermektedir:

    … فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ أَيُّنَا أَشَدُّ عَذَابًا وَأَبْقَىٰ

    …Öyleyse ben de tereddüt etmeden ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabının daha ağır, daha kalıcı olduğunu iyice öğreneceksiniz. (Tâhâ 20/71)

    Ellerini kesen kadınlardan bahseden ayette kullanılan fiil ile bu ayette kullanılan fiil aynıdır. Her ikisi de قطع qata’a fiilinin tef’îl bâbındaki hali olan قطّع qatta’a fiilidir. Bu bâbın özelliğinin fâilin veya mef’ûlün fazlalığını bildirmesi olduğunu söylemiştik. Aynı anda elini kesen çok sayıda kadın olduğu için ve firavun aynı anda çok sayıda sihirbazı el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiği için fiil tef’îl bâbında gelmiştir. Ancak bu ayetlerdeki kesme fiilleri her açıdan aynı oldukları halde iki ayetteki kesmenin birbirinden farklı olduğunu anlamamız için normal bir insandan daha fazla bir şey olmamıza gerek olmadığı da açıktır. Bu ayetleri okuyan hiç kimse kadınların ellerini kopardığını söyleyemeyecekken aynı şekilde firavunun da elleri ve ayakları yaralamaktan, bıçakla çizmekten bahsettiğini iddia edemeyecektir.

    Kelimelerin anlam çerçevelerini kullanıldıkları cümlelerin ve anlattıkları durumların belirlediği aşikârdır ve bu her dilde böyledir. Mutfaktan çıkan bir kişinin “annemin eli kesildi” demesiyle ameliyathaneden çıkan bir doktorun “hastanın eli kesildi” demesi arasında fark olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.

    Sonuç olarak Mâide Suresi 38. ayette seriqa türündeki hırsızlık suçunu işlemiş her bir kadın ve erkeğin ellerinin kesilmesi emredilmektedir. Burada fizikî bir kesme ve kesilen parçanın bütünden ayrılmasının ifade edildiği son derece nettir. Kullanılan fiil gayet açık bir emirdir ve emreden de Allah’tır. Bu emir mutlaka tam olarak uygulanmak zorundadır. Kaldı ki yüce Allah’ın bir suçun cezasını birkaç kişinin yorumuna muhtaç bırakması da olacak bir şey değildir.

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Göre Seriqa Suçu

    Kur’an’a Göre Seriqa Suçu

    Mâide Suresi’nin 38. ayetinde Arapça السارق es’Sâriq ve السارقة es’Sâriqa ifadeleri belli bir suçun fâilleri anlamında kullanılmakta ve bu kişiler için el kesme cezasının uygulanması emredilmektedir. Kelimeler dilimize “erkek hırsız” ve “kadın hırsız” olarak çevrilmektedir. Konunun detayına inilmeden sadece bu iki kelimeyi dilimize aktarmak hedeflendiğinde verilen bu anlamda bir yanlışlık yoktur. Ancak kelimeye Kur’an’ın yüklediği terim anlamı yine Kur’an’dan tespit edilmeye çalışıldığında Rabbimizin sâriq ve sâriqa dediği kişilerin hangi özellikleri taşıyan ne tür bir suç işledikleri ayrıntılı olarak görülebilmektedir. Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın sadece bu kavramla ilgili olan bölümüdür. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz bu çalışmamıza internet üzerinden kolayca ulaşabilirler: https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    السارق es’Sâriq ve السارقة es’Sâriqa Kelimeleri ve Kur’an’daki Kullanımları

    Mâide Suresi 38. ayet السارق es’sâriq ve السارقة es’sâriqa ifadeleri ile başlıyor:


    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız (sâriq) ile kadın hırsızın (sâriqa) ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Bu iki kelimenin türetildiği سرق seraqa kök harflerinden türemiş kelimeler Kur’an’da 7 ayette 9 kez karşımıza çıkmaktadır. سرق seraqa fiili Arapça’da “kişinin alma hakkına sahip olmadığı bir şeyi gizlice alması yani çalması” anlamında kullanılmaktadır(1). Bu fiilin ism-i fâil formu olan سارق sâriq ve سارقة sâriqa kelimeleri de sırasıyla “erkek hırsız, kadın hırsız” anlamına gelmektedir. Bu kavram Kur’an’dan öğrenildiğinde cevapları kendiliğinden ortaya çıkacak olan iddialar şunlardır:

    • “Aç olduğu için bir ekmek çalan, çocuğu yesin diye mama çalan bir kişinin elini kesmek çok ağır bir cezadır. O halde ayetin maksadı hırsızın elini kesmek değildir.”
    • “Ayetin asıl vermek istediği mesaj hırsızlığın olmayacağı refah seviyesi yüksek bir toplum oluşturmaktır. Bu sebeple ayet hırsızlığı ortadan kaldıracak bir tedbir önermektedir.”

    سرق seraqa fiilinin mastarı سرقة sirqa veya سرقة seriqa şeklindedir. Dolayısıyla Kur’an’ın sâriq dediği kişi seriqa suçunu işlemiş kişidir. Öyleyse yukarıdaki iddialara cevap verebilmek için Kur’an’ın سارق sâriq dediği kişinin nasıl bir suç işlediğini, diğer bir deyişle سرقة seriqa denilen hırsızlık suçunun hangi özellikleri taşıdığını Kur’an’dan tespit etmek gerekir.

    فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ فِي رَحْلِ أَخِيهِ ثُمَّ أَذَّنَ مُؤَذِّنٌ أَيَّتُهَا الْعِيرُ إِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ قَالُوا وَأَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ

    (Yusuf) onların mallarını yüklettikten sonra su tasını öz kardeşinin yükü arasına koydu. Daha sonra bir tellâl yüksek sesle bağırdı: “Kervancılar! Siz hırsızsınız (لسارقون lesâriqûn).” Bunlar, onlara dönerek: “Neyi kaybettiniz?” diye sordular. “Kralın su tasını kaybettik” dediler… (Yusuf 12/70-72)

    Yusuf (a.s.) bir plan yaparak kralın su tasını öz kardeşinin yükünün içine koymuş ve bundan dolayı üvey kardeşlerinin hırsız (sâriq) sanılmalarını sağlamıştır. Kendilerine ait olmayan bir eşyayı gizlice almış olan kişilere ayette سارقون sâriqûn denmiştir. Ayete dikkatle bakıldığında seriqa türünden bir hırsızlık suçunun özelliklerinin de sıralandığı görülebilir. Ayetteki مَاذَا تَفْقِدُونَ “neyi kaybettiniz” ifadesi bir malın sahibinden gizlice alındığını göstermektedir. Yine “kralın su kabı” صُوَاعَ الْمَلِكِ ifadesi malın başkasının mülkiyeti altında ve korunan bir mal olduğunun yanısıra belli bir ekonomik değere sahip olduğunu da belirtmektedir(2). 76. ayetten de bir suça seriqa türünden bir hırsızlık denilebilmesi için taşıması gereken özelliklere bir yenisinin eklendiğini görebiliriz:

    فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاءِ أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَاءِ أَخِيهِ

    Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce ötekilerinin yüklerinde arama yapmaya başladı. Sonra tası öz kardeşinin yükünden çıkardı… (Yusuf 12/76)

    Kralın su kabının Yusuf Aleyhisselamın öz kardeşinin yükünden çıkmış olması, eyleme konu olan malın bulunduğu yerden izinsiz ve gizlice alınarak başka bir yere nakledildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu da hırsızlık (seriqa) suçunda bulunması gereken özelliklerden biri olarak anlaşılmalıdır. Özet olarak yukarıdaki ayetlere göre bir suçun seriqa olarak değerlendirilmesi için şu şartları taşıması gerekir:

    “Koruma altında olan başkasının mülkiyetindeki belli bir ekonomik değer taşıyan bir malın, sahibinin izni olmaksızın gizlice bulunduğu yerden alınması ve başka bir yere intikal ettirilmesi.”(3)

    Malın korunuyor olması, suçun gizli yapılıyor olması, malın ekonomik bir değer taşıması, seriqa türündeki hırsızlığın mülkiyet hakkına yönelik bir saldırı olduğunu ortaya koymaktadır. Malın bir başka yere nakledilmiş olması da suçun tasarıdan tatbikata dönüştüğünün göstergesidir. Kelimenin mecaz olarak kullanıldığı ayette bile çalınan şeyin korunuyor, çalanın da eylemi gizlice yapıyor olduğu görülebilmektedir:

    وَحَفِظْنَاهَا مِن كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ  إِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ

    Göğü, taşlanmış şeytanların hepsinden koruduk. Ancak kulak hırsızlığı (اسْتَرَقَ السَّمْعَ) yapan olabilir, onu da hemen parlak bir ateş parçası takip eder. (Hicr 15/17-18)

    Bu suçun mülkiyet hakkının ortadan kaldırılmasına yönelik olduğunu Mâide 38. ayetteki جَزَاءً بِمَا كَسَبَا “kazandığına karşılık bir ceza olarak” ifadesinde de görmek mümkündür. Diğer bir ifadeyle, yukarıdaki tanıma girecek özellikleri taşıyan seriqa suçunun, kişinin mülkiyet hakkına yönelik bir suç olduğunu Mâide 38. ayetteki bu ifade teyid etmektedir. Burada fâilin yaptığı şeyin başkasının mülkiyetindeki bir malı haksız bir biçimde kendi mülkiyetine geçirmek olduğu açıktır.

    Kısacası Kur’an’da el kesme cezasını gerektirecek seviyedeki hırsızlık suçu yani seriqa bu sayılan şartları taşımalıdır. سارقون sâriqûn ifadesi ayette bu fiili işleyenler için kullanılmaktadır. Bir kişiye sâriq denilebilmesi için suçun sabit olması yani bir araştırma ve yargılamanın yapılmış olması gerekir. Yusuf Suresi 71. ayette bir iddia olarak ortaya atılan seriqa suçunun gerçekleştiğinin tespiti için de bir araştırma yapıldığı, suç sabit olunca cezanın tahakkuk ettiği yine 76. ayette görülmektedir:

    فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاءِ أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَاءِ أَخِيهِ

    Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce ötekilerinin yüklerinde arama yapmaya başladı. Sonra tası öz kardeşinin yükünden çıkardı… (Yusuf 12/76)

    Mâide Suresi 38. ayette de işte bu seriqa denilen türdeki hırsızlık suçunu işleyen erkek ve kadın hırsızdan (sâriq ve sâriqa) bahsedilmektedir. Yani ayetin devamında söylenecek olan şeyler bu kişilerle ilgilidir. Böyle isimlendirildiklerine (sâriq – sâriqa) göre yakalanmış, yargılanmış ve suçun yukarıda tarif edilen tüm özelliklerini barındırdıkları tespit edildiği için suçlu bulunmuş olmaları gerekir. Kısacası ayet seriqa fiilinin tüm şartlarını barındıran türden bir sâriq olarak hüküm giymiş kişilere hangi cezanın verileceğini bildirmektedir. Bu sebeple iddia edildiği gibi “ayet tedbir amaçlı” bir içeriğe sahip değildir.

    İşlenen suçta yukarıda sayılan şartların tamamının bulunmaması suçu seriqa seviyesine ulaştırmayacağından el kesme cezasını ortadan kaldırır. Diğer bir deyişle, bu şartlardan birini dahi barındırmayan bir hırsızlık suçu seriqa olarak adlandırılamayacağı için bu suçu işleyene de sâriq denmez. Dolayısıyla bu kişiye el kesme cezası uygulanmaz. Meselâ “seriqa” seviyesine yükselmemiş hırsızlık suçlarına kapkaç, dolandırıcılık, yağma, gasp, zimmet v.b. suçlar örnek gösterilebilir. Bunlarda suç başkasının mülkiyet hakkını ortadan kaldırıcı bir eylem değil, belli bir mala yöneliktir. Bu yönleriyle seriqadan ayrılır, başka kelimelerle isimlendirilirler. Lisân’ul-Arab’da السارق sâriq kelimesinin anlamı verilirken konu şöyle dile getirilir:

    السَّارِقُ عِنْدَ الْعَرَبِ مَنْ جَاءَ مُسْتَتِراً إِلَى حِرْزٍ فَأَخَذَ مِنْهُ مَا لَيْسَ لَهُ، فَإِنْ أَخَذَ مِنْ ظَاهِرٍ فَهُوَ مُخْتَلِس ومُسْتَلِب ومُنْتَهِب ومُحْتَرِس، فَإِنْ مَنَعَ مِمَّا فِي يَدَيْهِ فَهُوَ غَاصِبٌ

    “Araplarda sâriq korunaklı bir yere gizlice gelip kendine ait olmayan bir şeyi alan kişiye denir. Bunu gizli değil de açıktan yaparsa, o zaman ona kapkaççı, gaspçı, yağmacı gibi isimler verilir. Kişiyi elindeki malından engellerse o gâsıptır.”

    Suç ve Ceza Uygunluğu isimli çalışmasında seriqa suçunu Yusuf Suresi’nin ayetlerinden hareketle tarif eden Dr. Suat Erdoğan bu konuyu şöyle açıklığa kavuşturmaktadır:

    “… Nitekim suça konu olan malın belli bir limitin altında kalması, dayanıklı olmayan, kısa sürede bozulan türden olması, mülkiyet hakkı ihlali konusunda şüphe uyandırır. Başka bir deyişle bu nitelikteki mallarla mülkiyetin varlığından söz edilemez. Konuyu örnek üzerinden açıklamak gerekirse, kapkaç (ihtilas), emniyeti suistimal, zimmet, dolandırıcılık, yağma (nühbe) v.b. suçlarda hırsızlık (seriqa) suçunun oluşması için gerekli şartların tam olarak bulunmaması dolayısıyla, fiil suça konu olan mal varlığına yönelik bir ihlal seviyesinde kalmakta, mülkiyet hakkını ihlal seviyesine ulaşamamaktadır. Bu tür suçlarda failin hedefi doğrudan mala yöneliktir. Tüm şartların bulunduğu hırsızlık (seriqa) suçunda ise fail çoğu zaman belli bir malı hedef almaz, dolayısıyla bu durumda fiil mala yönelik saldırının ötesinde, başkasının mülkiyet ve tasarruf hakkını yok etmektedir. Bu yapının kapkaç, yağma, gasp, zimmet v.b. suçlarındaki ihlalin ötesinde bir hak ihlaline sebebiyet verdiği açıktır.”(4)

    İşlenen suç, seriqa kapsamına girmesi için tüm şartları bünyesinde barındırıyorsa suça konu olan malın değerinin bir önemi yoktur; zira suçun seriqa olabilmesi için zaten malın belli bir değer taşıması gerekir. Bu durumda suçun cezası el kesme olarak uygulanır. Tersine, bu şartlardan herhangi birini taşımayan bir hırsızlık ne kadar büyük miktarda mal için yapılırsa yapılsın seriqa olamayacağı için failleri de sâriq olmayacaklar ve el kesme cezası uygulanmayacaktır.

    Dolayısıyla Mâide 38. ayet dile getirildiğinde bir “ekmek çalan kişinin de eli mi kesilecek” türünden aceleci söylemlerin bir değeri yoktur. Ekmek kısa sürede bozulacak bir tüketim maddesidir. Ekmek çalmak, ekmeği çalınan kişinin mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaya yönelik bir eylem, yani nitelikli bir seriqa suçu değil, adî hırsızlıktır. Böyle bir fiile Mâide 38. ayete göre de el kesme cezası verilemez çünkü burada işlenen suç seriqa olmayacağından bu ayetin kapsamına girmez.

    Ayetin “kimsenin hırsızlık yapmaya ihtiyaç duymadığı, refah seviyesi yüksek bir toplum oluşturma amaçlı indirildiği” iddiasının da temelsiz olduğu aşikârdır. Zira ayet adî hırsızlık suçlarından değil, kişinin mülkiyet ve tasarruf hakkını ortadan kaldırmaya yönelik nitelikli bir suçtan bahsetmektedir. Bu türden hırsızlık suçları karın doyurmak amaçlı yapılmaz. Hatta fakir insanların yapabilecekleri işler de değildir. Seriqa olarak adlandırılabilecek hırsızlık suçu çoğu zaman planlama, araştırma, bilgi, silahlanma, savunma gibi pek çok hazırlık ve donanımı gerektiren nitelikli bir suçtur. Ayrıca Kur’an’ın bir ayetinde bu suçu işleyecek kişilere verilecek ceza konu ediliyorsa günün birinde bu suçun ortadan kalkmasını beklemek abes olur. İnsan olduğu sürece seriqa da dahil her tür suç işlenmeye devam edecektir. Ayetin “bu suçun önünü almanın mesajını verdiği” iddiası ne ayetin metnine, ne Kur’an’ın başka herhangi bir ayetine ne de Kur’an dışından da olsa en küçük bir delile dayandırılabilecek bir iddia değildir.

    Erdem Uygan

    1. Ragıp el-İsfahânî, Müfredatü Elfâzi’l Kur’ân, Tahkîki Safvân Adnan Dâvûdî, Dimaşk-Beyrut, 1992,  سرق maddesi
    2. Bkz: Dr. Suat Erdoğan, Kur’an ve Sünnet Işığında Suç-Ceza Uygunluğu, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2014, s: 208.
    3. Detaylı bilgi için bkz. a.g.e. s: 209
    4. a.g.e s: 225,225

  • Deist Ömer

    Deist Ömer

    Cübbeli Ahmet olarak bilinen kişinin Haber Türk kanalında bir programa katılması, her zaman olduğu gibi Kur’an’dan konuştuğu iddiasında olan kesimin sosyal medya hesaplarında hareketliliğe yol açtı. Mesela bu gibi fırsatları kaçırmayıp kendince bir tür tebliğ faaliyetine çevirmesi ile bilinen Caner Taslaman twitter hesabından şöyle bir değerlendirmede bulundu:

    “Ateizmi, deizmi dinde olmayan haramları uyduran bu zihniyet besliyor: Bakın tavla, satranç, midye, karides, sakal kesme, müzik aletleri…”

    https://twitter.com/ctaslaman/status/1134932071531651078

    Görüldüğü gibi Taslaman ateizm ve deizmin Cübbeli Ahmet ve benzerlerinin sayesinde yayıldığını iddia ediyor. Çünkü Cübbeli yukarıda saydığı şeylerin haram olduğunu söylüyor.

    Eğer yeryüzünde “bu adamlar tavlanın, müzik aleti kullanmanın, midye yemenin vs.. haram olduğunu iddia ediyorlar, demek ki Allah’ın dini dedikleri şey böyle bir şey. O halde din, Allah, Kitap, Nebi diye bir şey yoktur” diyerek ateist veya deist olan biri varsa, bu kişi ateist falan değil, olsa olsa süzme aptaldır. Zira insanların Allah tarafından gönderildiğini söyledikleri Kur’an diye bir kitabı hiç duymamış olması (hatta Cübbeli Ahmet’ten etkilendiğine göre Türkiye’de yaşayıp Kur’an’ı duymamış olması), duymuşsa bile, Cübbeli Ahmet’e olan güveninden olsa gerek, bir kez bile onun sözünün doğruluğunu Allah’a isnad edilen bu kitaba bakarak teyit etmeyi akıl etmemiş olması gerekir. Üstelik, bu aptalı ateist yapan konu da birkaç ayetle yanlışlığı görülebilecek bir konuyken… Ben deist-ateist olsam bırakın Taslaman’ı ciddiye almayı, bu söylediğini kendime hakaret sayardım.

    O halde gelin, Caner Taslaman ve benzeri düşünceye sahip olanların bu düşüncelerinin ne kadar anlamsız ve yanlış olduğunu görebilmek için Deist Ömer adlı hayali bir karakter uyduralım ve onu bir dini arayış serüveninin içine sokalım. Böylece geleneksel kesimi mi yoksa kendilerine Kur’an’cı diyen kesimi mi takip etmenin insanı desit-ateist yapmak için daha etkili olabileceğini görmeye çalışalım.

    Deist Ömer Cübbeli Ahmet ve benzerlerine baktığında bir yığın hurafe ve uydurmayla, Caner Taslaman’ın da bahsettiği sayısız haramlarla, kısacası insan fıtratına aykırı bir din algısıyla karşılaşacaktır. Bu dinde ölmüş gitmiş bir takım insanlar aslında ölü değildir ve insanların yardımına yetişecek güçlere sahiplerdir. Detaylarına girmeye gerek olmayan bu dini gören Ömer, Allah’ın böyle bir din göndermeyeceğini düşünür. Caner Taslaman’ın twitindeki kadar aptal olamayacağı için Kur’an diye bir kitabın varlığını duymuştur. Hatta Caner Taslaman’ı takibe de almış, hurafecilerin yanlışlarına karşı bizzat onun tarafından da uyarılmaya başlamıştır. “Oh be!”dir. “Demek ki o saçmalıklar yığını gerçekten de Allah’ın dini değilmiş”tir. O halde yapılacak şey çok basittir. Madem o din Kur’an’a aykırıdır, Kur’an’daki dini anlatan hocalara takılacak ve kurtulacaktır Ömer. İyi ki Kur’an’cı insanlar vardır. “Yoksa az kalsın en kötü ateist, en iyi ihtimalle de deist olacaktm” diye sevinir.

    Ömer, her fırsatta hurafeci-gelenekçi din algısına ağız dolusu giydiren, bu yüzden de Kur’an’dan konuştuklarına karar verdiği bir sürü hoca bulur kısa zamanda. Hepsini büyük bir iştiyakla izlemeye ve dinlemeye koyulur. Çok geçmeden Caner Taslaman, Emre Dorman, Edip Yüksel ve daha bir çoğundan öğrenir ki kadınların başlarını örtmeleri şart değilmiş, Arap örfünün bir ürünüymüş başı örtmek. İnsanlık tarihi boyunca her hava koşulunda başını sımsıkı örten kadınlar cahillermiş meğer. Sonra ilk ikisiyle sürekli televizyonlarda gördüğü Mehmet Okuyan’ı inceler, onun çok yakını olan Mustafa İslamoğlu’nu da araştırır. Bir de ne görsün, başörtüsü farzmış. Hem de Kur’an’ın açık bir emriymiş. Kafası karışır Ömer’in. Ama nasıl olsa erkektir ya, pek durmaz üzerinde…

    Bir de Allah’a nasıl ibadet edeceğimle ilgili bakalım Kur’an neler söylüyor diye sormaya başlar yeni hocalarına. Caner Taslaman’a sorar önce “Kur’an’da kaç vakit namaz emrediliyor? diye. “Ben beş kılıyorum ama tam emin değilim, üç de olabilir” cevabını alır. Mehmet Okuyan’a sorar, beş rakamını alır. Kur’an’da hangisi söyleniyor, üç mü beş mi diye üsteler Ömer. Her hoca bir şeyler anlatır ama rakam bir türlü netleşmez. “Peki ya yolculukta namaz?” diye sorduğunda ise işler iyice karışır. Mehmet Okuyan tam kılacaksın der. Abdulaziz Bayındır “4 rekâtlık namazı 2 rekât kılmak zorundasın” diye noktayı koyar. Ömer Kur’an’da hangisi söyleniyor deyince her ikisi de aynı ayetleri okurlar ama sonuçlar farklıdır. Ömer ciltlerle tefsiri olan Hakkı Yılmaz adında bir başka Kur’an’cı hoca bulur en sonunda. Onun tefsirini yazdığı Kur’an’da namaz hiç yoktur. Ömer’in zihni zıngırdar.

    “Peki ya oruç?” der Ömer kendi kendine! “Benim Kur’an’dan konuşan hocalarım oruçla ilgili bakalım neler söyleyecekler” diye araştırmaya başlar. Bayraktar Bayraklı yeni eklenmiştir listesine. O da geleneği sert bir biçimde eleştirmektedir. Tefsiri vardır. Çok iyi hafızdır. Orucun Ramazan ayında tutulması gerektiğini öğrenir kendisinden. Ha bir de Ramazan’ı Eylül’e sabitleyip her yıl Eylül’de oruç tutulabileceğini. “Ay takviminin bir ayı, yani astronomik olaylara bağlı bir zaman dilimi bizim istediğimiz bir zamana sabitlenebiliyor mu?” diye düşünür. Allak bullaktır Ömer. Bunu bir de Mehmet Okuyan’a sorayım der. “Öyle şey mi olur!” yanıtını alır. Ben Kur’an’ın ne dediğini soruyorum diye üsteler Ömer. Ama sonuç değişmez. “Yolculukta oruç nasıl olacak peki?” deyince Mehmet Okuyan çıkışır; “ne yolculuğu! Ancak savaşmak için yola çıktıysan tutmayabilirsin!” Sinmiştir Ömer. “Peki!” diyebilir sadece ve yutkunur. Ben Kur’an’da ne yazdığını merak ediyorum diyemez artık. Ama cesaretini toplar ve Abdülaziz Bayındır’a da aynı soruyu sorar. Aldığı cevap elbette farklıdır: “Her tür yolculukta oruç tutmama ruhsatını veren Allah’tır.” Ayrıca Abdülaziz hocanın, hasta ve yolcu dışında oruç tutmamak diye bir şey olmadığını söylerken okuduğu ayetle diğer tüm Kur’an’cı hocaların ağır işte çalışanların isterlerse fidye verip tutmayabileceklerini söylerken okudukları ayet aynıdır. Ömer tükenmek üzeredir.

    “Kurban kesecek miyim?” diye soracak cesareti aradan uzun bir süre geçtikten sonra bulabilmiştir Ömer. Caner Taslaman ve o ne derse aynısını söylediğini kısa zamanda fark ettiği Emre Dorman farz değil derken diğerleri farzdır keseceksin derler. “Hacca gidecek miyim?” dediğinde ise cevaplar “imkanın varsa gideceksin” ile “gitsen de şeytan taşlamaya gitmeyeceksin” arasında pek çok seçenek sunmaktadır. “O üç ay içinde her zaman hac yapabilirsin” diyeni de kolayca bulmuştur Ömer.

    Zamanla keşfettiği, geleneğe karşı yani Kur’an’cı hocalardan biri olan İbrahim Sarmış’tan faizin ev almak için bir kerelik tercih edilebileceğini, Mehmet Okuyan ve Mustafa İslamoğlun’ndan mirasla ilgili kimi hükümlerin bugün için geçerli olmadığını, yine Mustafa İslamoğlu’ndan Allah’ın cinlerden bahsederken bazı yerlerde görünmeyen varlıkları, bazı yerlerde de uzak şehirlerin insanlarını kast ettiğini, haram ayların Arapların ortaya çıkardığı bir uygulama olduğunu dinlemiş, ancak Abdülaziz Bayındır ve ekibinden bunların hiçbirinin Kur’an’a uygun olmadığını öğrenmiştir. Ömer’in zihni artık bir tür nasır tutmuştur. Söylenen hiçbir şey onu şaşırtmamaktadır.

    Ömer geldiği noktada bir an durur ve geçmişi düşünür. “Buraya nasıl geldim ben?” diye sorar kendi kendine. Tüm bu garip serüvene gelenekselci denilen kesimin akıl dışı uygulamalarını kabul etmediği için atılmıştır. “Oysa o insanlar arasında bile namaz, oruç, hac, kurban gibi en temel konularda bir ihtilaf yoktu. Hepsi günde 5 vakit namaz kılıp Ramazan’da oruç tutuyordu. Kimse kadının baş örtüsü ile ilgili bir şüpheye sahip değildi. Hacca hepsi aynı zamanda gidiyor, aynı şeyleri yapıyorlardı. Şimdi geldiğim noktada ise Kur’an’dan konuştuklarını söyleyenlerin her biri farklı bir şey söylemekteler. Dinin en temel konularında bile bu kadar farklı anlaşılabilen bir kitap nasıl Allah’ın Kitabı olur?” Ömer düşüncesini şöyle sürdürür: “Allah’ın varlığı ile ilgili kendime yalan söyleyemem ama bu kitabı da Allah’ın Kitabı sayamam.”

    Gerçekte ateist diye bir şey yoktur. Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmemek mümkün değildir. Bu sebeple Kur’an’da böyle bir tipten bahsedilmez. Ateist olduğunu söyleyenler çevrelerinde etki oluşturmak için yalan söylemektedirler. Aslında deistlerin de durumu ateistlerden farklı değildir. Kur’an’a göre her ikisi de kâfir, yani Allah’ın emrini bile bile kabul etmeyen kişilerdir. Hele hele geleneksel dînî yapıyı gördüğü için deist olan bir kişi olamaz çünkü Kur’an’ı bilmeyen kimse yoktur. Kur’an’a bakmadan deist olduğunu söyleyen kişi olsa olsa aptal olabilir. Eğer bir kişinin dînî söylem ve uygulamalar yüzünden deist olduğu kabul edilecekse, hayali kahramanımız Ömer‘in durumunda olduğu gibi, Kur’an’cı hocaların söylemlerine bakarak deist olduklarını kabul etmek çok daha mantıklı ve tutarlı bir yaklaşım olacaktır. Yani Caner Taslaman’ın tesbiti temelden yanlıştır.

    Deist Ömer’in serüveninde sonuca etki edecek en önemli etken ihmal edilmiştir. O da Ömer’in samimiyetidir. Çünkü samimi olarak gerçeği isteyen bir kişiye Allah’ın yardımı sınırsızdır (Bkz: Ankebût 69). Hocaların sözlerini Kur’an’ın yerine koymak, geleneksel cemaatlerde görülen müritlikten farksız sonuçlar verecektir. Nitekim bugün Kur’an’cı hocaların takipçilerindeki durum aynıdır. Sosyal medya, hocalarının Kur’an’a aykırı hatta tahrif sayılabilecek söylemlerini gerçekmiş gibi savunan sözde Kur’an talebesi müritleri ile doludur. Bu kişilerin samimi bir biçimde gerçeğin peşinde olmadıkları çok açıktır. Zaten bu yüzden Kur’an’dan haberleri bile yoktur. Dolayısıyla hocalarının yanlışlarını görüp itiraz edecek durumda değildirler.

    Yine Ömer’in serüveninden gördüğümüz bir diğer gerçek de Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen hocaların tek ortak noktalarının geleneksel dini eleştirmeleri olduğudur. İçlerinden bir kısmı savundukları konuyla ilgili ayetlerin Arapçasını okuyabilecek durumda bile değildir. Kısacası bunların Kur’an’cı sayılmaları Kur’an’dan konuştuklarını değil, en fazla geleneksel dine karşı olduklarını gösterir.

    Nasıl ki ateist olduğunu söyleyen herkes belli çevreler tarafından bilim adamı muamelesi görüyorsa, geleneksel hurafe dinini eleştiren herkes de Kur’an’a dayanıyor muamelesi görmektedir. Bunların ikisi de yanlıştır.

    Erdem Uygan