Yazar: Erdem Uygan

  • Kur’an’a Göre Kadir Gecesi / Erdem Uygan

    Kur’an’a Göre Kadir Gecesi / Erdem Uygan

    Ramazan Kur’an’ın indirilmeye başlandığı aydır (2/185). Bu ay içinde vahyin ilk gelmeye başladığı gece de Kadir gecesidir (97/1). Bu gecede Allah tarafından karara bağlanmış her iş paylaştırılır ve melek elçilerle (44/4-5) fecre kadar yeryüzüne indirilir (97/4).

    Bu bereketli geceye (44/3) ölçülerin belirlendiği gece anlamında Kadir Gecesi denir (97/1-3). Ramazan’ın hangi gecesi olduğu ile ilgili olarak Nebimizin itikaf uygulaması Fecr Suresinde dikkat çekilen 10 geceye uygundur (89/1-2). Buna göre Ramazanın son 10 gecesinden biridir.

    Bu son 10 gecenin tek gecelerinden biri de çift gecelerinden biri de olabilir (89/3-4). Hatta her yıl aynı gece bile olmayıp bu 10 gece içinde değişebilir. Bu geceye has bir ibadet yoktur. Her gün olması gerektiği gibi Allah’a doğru kulluk yapmak emirlerine tam uymak gerekir.

    Kadir gecesinin Ramazan ayının 27. gecesi olduğu düşünülerek o gece Kadir gecesi olarak kutlanır. Ancak o gece bu gece değildir. Bu gece Ramazan’ın 26. gecesidir. Kur’an’a göre gün, güneşin doğuşuyla birlikte biter ve başlar. Önce gündüz gelir, sonra gece (36/40).

    Bugün Ramazanın 26. günü olduğuna göre, bu gece de 26. gecesi olacaktır. Bundan dolayı bayram namazı son gece bitip güneş doğunca kılınır. Çünkü Şevval ayının ilk günü o zaman başlar.

    Ancak kendilerini müslüman sayanlar Allah’ın Kitabını değil, batının uygulamalarını doğru saydıklarından gün dönümünü gece yarısı olarak belirlemişlerdir. Bu sebeple 26. geceyi 27. gece sanmaktadırlar. Oysa gece yarısının hiçbir doğal emaresi yoktur ve tespit edilemez.

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Göre Oruç (الصيام) / Erdem Uygan

    Kur’an’a Göre Oruç (الصيام) / Erdem Uygan

    Oruç bizden öncekiler gibi bize de farz kılınmıştır (2/183). Orucun Ramazan boyunca her gün tutulması şarttır. Sadece hasta ve yolculara sonradan tutmaları şartıyla tutmama ruhsatı verilmiştir (2/184,185). Ramazan ayının tamamı oruçlu geçirilmedikçe oruç ibadeti yapılmış olmaz.

    Oruç ibadetinde amacın, açlığı deneyimleyerek aç insanların halini anlamak olduğu söylemi Kur’an’a aykırıdır. Bu mantıkla oruçlu için cinselliğin neden yasak olduğunu açıklamak imkansızdır. İbadetlerde temel amaç Allah’a kulluk etmek yani O ne diyorsa onu yapmaktır.

    Oruç ibadeti bir insanın en doğal ve en temel ihtiyaçlarından sırf Allah emrettiği için uzak durmasından ibarettir. Kulluk böyle olur. Ayrıca Allah oruç ibadetinin amacının “kendimizi korumak” (takva) olduğunu bildirmektedir (2/183 ve 187).

    Ramazan orucunun Kur’an’daki ismi الصيام es’sıyâmdır. Tüm ibadetler gibi Kur’an’dan önce de farz olduğu için mârife (bilinirlik takısıyla) gelir. “O bildiğiniz oruç” demektir. Orucun tutulacağı günler de أياما معدودات “sıralı sayılı günler” ifadesiyle açıklanır.

    Ardarda gelen bu sayılı günlerin, içerisinde Kur’an’ın indirilmeye başlandığı Ramazan ayı olduğu da bir sonraki ayette bildirilir ve bu aya ulaşan herkesin tüm ayı oruçlu geçirmesi emredilir (2/185). Tutmama ruhsatı sadece hasta ve yolcuya verilir, üçüncü bir zümre yoktur.

    Hasta ve yolcuların tutmadıkları orucu أيام أخر “diğer günlerde” tamamlamaları emredilir. Ramazan dışındaki günler için “diğer günler” ifadesinin kullanılması Allah’ın es’sıyâm dediği oruç ibadetinin sadece Ramazan’da yapılması ve tüm ayın oruçlu geçirilmesi zorunluluğunu gösterir. Diğer günlerde tutulmasının gerekçesi olarak da لتكملوا العدة “eksik bıraktıkları sayıyı tamamlamaları” gösterilir. Bu da tüm ayın oruçlu geçirilmesi gerektiğinin diğer bir delilidir. Kur’an’da es’sıyâm adı verilen oruç ibadeti tüm Ramazan’ı oruçlu geçirmedikçe yapılmış olmaz. Tıpkı herhangi bir vakit namazını kılmamakla الصلاة namaz ibadetinin yapılmış olmayacağı gibi…

    Ramazan’da yerine getirilmesi gereken bir diğer görev de bizde fitre olarak bilinen fidye görevidir. Bu görev الذين يطيقونه “oruca gücü yeten” herkes için farzdır. “Gücü yeten” denmesinin sebebi hasta veya yolcu olup tutmama ruhsatını kullananları da kapsaması içindir. Ayete göre oruca gücü yeten herkes bir çaresizi doyuracak kadar fidye vermelidir. Bunun alt sınır olduğu, yapabilenin daha fazlasını verebileceği ayetin devamında belirtilir. Bu kadar düşük bir limit konmasının sebebi en fakir kişinin bile vermek zorunda olmasıdır.

    Ayette geçen kelime فدية bir tek fidyeyi ifade eder. Bu sebeple oruç tutmakla yükümlü her mümin tüm ayda sadece bir fidye vermekle mükelleftir. Fidye, tüm Ramazan’ı oruçlu geçirmeye gücü yettiği ortaya çıkınca yani Ramazan’ın sonunda verilir.

    Ayette geçen “يطيقونه güç yetirme” ifadesine “لا يطيقونه gücü yetmeme” anlamı vererek ağır işler yapanlar, sınava girenler, maça çıkanlar v.s. gibi kişiler için o günün fidyesini vererek tutmayabilecekleri söylemi Kur’an’a aykırıdır. Ayette oruca gücü yetenlerden bahsedilmektedir. Ayete yanlış anlam verilince Nebîmizin fitre uygulamasının Kur’an’daki kaynağı görülememiş ve fitrenin gayri metluv (Kur’an dışı) vahiyle bildirildiği söylenmiştir. Oysa müminleri bağlayan tek vahiy Kur’an’dır. Nebîmiz Kur’an’daki, yukarıda anlattığımız fidye hükmünü uygulamıştır.

    Ramazan orucunda (الصيام) günün belli vakitlerinde yapılmaması gerekenlerin “yeme, içme ve cinsel ilişki” olduğu Kur’an’da belirtilmiştir (2/187). Aynı ayette bu vaktin başlangıcı “fecrin olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden size göre tam seçilinceye kadar” şeklinde açıklanmıştır. Fecr doğu ufkundaki kızıllıktır. İmsak vaktinde doğu ufku gözlendiğinde ayette anlatılan durumun en altta karaların oluşturduğu siyah çizgi ile en üstteki göğün beyaz çizgisinin fecr kızıllığı ile ayrılması şeklinde ortaya çıktığı görülür.

    Ayetteki “size göre” ifadesi bunun çıplak gözle herkes tarafından görülebileceğini gösterir. İşte bu vakit oluşunca oruç başlar. Devamındaki “sonra orucu geceye kadar tamamlayın” ifadesi orucun güneşin batmasıyla biteceğini gösterir. Çünkü Arapça’da gece (الليل) kelimesi güneşin batması ile doğması arasındaki tüm vakti ifade eder. Eğer gecenin özel bir bölümü anlatılacaksa ayrıca belirtilir. Nitekim İsrâ Suresi 78. ayette yatsı sonu için “gecenin ğasakı” denilerek gün batımından daha sonraki bir zamanın kast edildiği belirtilir.

    Müslüman, Allah’ın dediğine teslim olan kişi demektir. Kurumların sözünden değil, Allah’ın ayetlerinden hesaba çekileceğiz. Allah’ın yarattığı ayetlerde yılın her günü oluşan imsak vaktini o saatte doğu ufkuna bakarak görebilir, böylece sizin için bakmış olanların yaptıkları linkteki imsakiyeyi kontrol edebilir, diyanetin ilan ettiği vaktin imsakla hiçbir ilgisi olmadığına kendi gözlerinizle şahit olabilirsiniz: https://www.suleymaniyetakvimi.com

    Hurafelerini din yapıp pazarlayanlar kıyamete kadar her Ramazan’da ön planda olacaklar. Ancak Allah’ın dini Allah’ın Kitabında gerçeği isteyen herkes için sapasağlam duracaktır. Gerçek müminlere tertemiz ve hayırlı Ramazanlar dilerim.

    Erdem Uygan

  • Yeni Kitap: Kur’an’da Hırsızlık Suçu (Seriqa) ve Cezası

    Yeni Kitap: Kur’an’da Hırsızlık Suçu (Seriqa) ve Cezası

    Kur’an’ın hırsıza verilecek ceza ile ilgili hükmü günümüzde çok tartışılan, istismar edilen ve yorumlanan konulardan biridir. Bir kesim Kur’an’ın bu konudaki emrinin hırsızın elinin kesilmesi olduğunu söylerken, ayetleri diledikleri gibi yorumlamaktan çekinmeyen bir diğer kesim bu ifadenin mecaz olduğunu, burada söylenmek istenenin hırsızın gücünün kesilmesi olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa Allah’a ait olan bir kitabın bu kadar önemli bir suçun cezasını insanların yorumlarına bırakmaması gerekir. Bir başka ifade ile insanların yorumlayarak bu kadar hayatî bir konuda bile farklı sonuçlara ulaşabildikleri bir kitabın Allah’a ait olması hiçbir samimi insanın içine sinmez.

    Konuyla ilgili tüm iddialara Kur’an’ın verdiği cevapları tesbit etmeye çalıştığımız “Kur’an’da Hırsızlık Suçu (Seriqa) ve Cezası” isimli çalışmamızı aşağıdaki linkten okuyabilir ve indirebilirsiniz:

  • Hırsızın Cezası Konusunda “El” Kelimesinden Üretilen Bahaneler

    Hırsızın Cezası Konusunda “El” Kelimesinden Üretilen Bahaneler

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın sadece “el” kelimesiyle ilgili olan bölümünün ikinci kısmıdır. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz kitabımıza şu linkten ulaşabilirler: https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    https://erdemuygan.com/2019/03/kesilmesi-emredilen-sey-hirsizin-gucu-olabilir-mi/

    Yukarıdaki linkte yer alan önceki yazımızda Mâide Suresi 38. ayetteki el kesme cezasını güç kesme olarak tahrif eden zihniyete cevâben, bu yaptıklarının Arapça’ya aykırı olduğunu, ayetteki ifadenin güç kelimesi olamayacağını sebepleriyle ayrıntılı olarak anlatmıştık. Bu yazımızda ise yine aynı zevâtın el kelimesi ile ilgili olarak ortaya attıkları diğer bahaneleri ele alacağız.

    Öncelikle ilgili ayeti hatırlayalım:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Ayette çoğulu geçen يد yed (el) kelimesi ile ilgili olarak ortaya atılan iddialardan biri de Arapça’da çoğulun en az üç adedi gösterdiği ve bir insanın üç eli olamayacağı için bunun farklı bir anlamda olması gerektiği idi.

    Kelime ayette أيديهما eydiyehumâ şeklinde yer almaktadır. Kelimenin أيدي eydiy bölümü eller anlamındadır. Devamındaki هما humâ bölümü ise “ikisinin” anlamına gelen zamirdir. Buradaki ikil zamir, ayetin başındaki erkek ve kadın hırsız anlamındaki السارق es’sâriq ve السارقة es’sâriqa ifadelerini göstermektedir. İddia sahipleri ise kelimede kullanılan eydiy ifadesinin ikil değil çoğul olması sebebiyle en az üç eli ifade ettiğini ve her bir hırsızın ellerinden bahsedildiğini, bir insanda üç el olamayacağından bu kelimenin el anlamında olamayacağını söylemektedirler.

    Her şeyden önce, ayetteki أيد eyd kelimesinin hiçbir şekilde güç anlamında olamayacağını daha önce ispatladığımız için artık “bu kelime eller anlamında olamaz” gibi bir söylemin hiçbir tutarlı yanı yoktur. Yine de biz iddiaların hiçbir yönden tutarlı olmadığını göstermek adına çürütmeye devam edelim.

    Arapça’da isimlerin tekil (müfred), ikil (tesniye) ve çoğul (cem’î) formları vardır. Her kelimenin özel bir ikil formu olduğundan, bir kelime tekil veya ikil değil de çoğul ise 3 veya daha fazla adet olduğu anlatılıyor demektir. İncelediğimiz kelimede أيدي eydiy ifadesi çoğuldur ve en az üç adedi kastetmesi gerekir. Ancak burada “erkek ve kadın hırsızlık yapan herkesin ellerini” dendiği çok açıktır. Ayette tek bir erkek hırsız ile tek bir kadın hırsızdan bahsedilmemektedir. Erkek veya kadın, kim olursa olsun hırsızın elini kesin denmektedir. Bu anlamı kelimenin ikil ve tekil formlarını kullanarak dile getirmek mümkün değildir. Şöyle ki; kelimenin tekil olması zaten mümkün değildir bu kullanım anlamsız bir sonuç verir. Çünkü ifade فاقطعوا يدهما faktaû yedehumâ şeklinde olacaktır ve bu ifadeden her ikisinden bir el kesilmesi anlaşılır. Diğer ihtimal ise el kelimesinin ikil olması durumudur. O zaman da ifade فاقطعوا يديهما faktaû yedeyhimâ olacaktır. Bu ifadedense her iki hırsızın da iki elinin birden kesilmesi anlaşılır. İşte zaten bu karşıklıkların önüne geçmek için Arapça nahiv kitaplarında şu kural dile getirilir:

    “Tesniye (ikil) formundaki kelime bir diğer tesniye formundaki kelimenin tamlayanı (muzaf) olduğunda, tamlayan tamlananın (muzafun ileyh) bir parçası ise tamlayan çoğul formunda kullanılır.”

    Nitekim bu durumun Kur’an’da başka örneklerini de görmek mümkündür. Tahrîm Suresi’nin 4. ayeti şöyledir:

    إِنْ تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا…

    Allah’a yönelip tevbe ederseniz iyi olur. Çünkü ikinizin de kalpleri kaydı… (Tahrîm 66/4)

    Ayetteki “ikinizin kalpleri” ifadesi قلوبكما kulûbukumâ kelimesinin Türkçe karşılığıdır. Burada iki kişinin kalbinden bahsedilmesine rağmen kalp kelimesi ikil değil çoğul kullanılmıştır ki anlam karışıklığı olmasın. Hatta burada iki kişinin kalp sayısının toplamda ikiden fazla olma ihtimali olmamasına rağmen ikil değil çoğul kullanılmıştır. Buradan hareketle bu kullanımın kural dışı olmadığı, anlam karışıklığının önüne geçilmesi için böyle olması gerektiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kadın veya erkek, hırsızlık yapan herkesin tek bir elini ifade ederken çoğul gelmesi bir kişide üç el olmasını değil, herkesin birer elinin kastedildiğini göstermektedir. Ayrıca Kur’an’da ayeti böyle anlamamız gerektiğini doğrulayan çok daha güçlü deliller de vardır. Bunlardan biri Mâide 33. ayet ve benzerlerindeki kullanımdır:

    إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ…

    Allah’a ve elçisine karşı savaşan ve ortalığı birbirine katmaya çalışanların cezası öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi… (Mâide 5/33)

    Bu ayetteki ifadelerden يد yed kelimesinin çoğul kullanımında bile zamirlerden dolayı tekil kastedildiği, tek bir elden bahsedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Şöyle ki; burada تقطًع أيديهم وأرجلهم tukatta’a eydiyhim ve erculuhum (ellerinin ve ayaklarının kesilmesi) ifadesinde de eller ve ayaklar çoğul ifadelerdir. Burada kelime “onların” anlamına gelen  هم hum zamiri aldığı ve çok kişiden bahsedildiği için çoğul ifade kullanılmıştır, ancak buna rağmen her birinin birer eli ve birer ayağının kastedildiği çok açıktır. Çünkü devamında من خلاف min hilafin (çapraz olarak) ifadesi geçmektedir. Burada “çapraz olarak” ifadesinin kullanılmasından, “elleri ve ayakları” şeklinde çoğul kelimeler kullanılmasına rağmen, kast edilenin birer el ve birer ayak olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü başka şekilde çapraz kesmek mümkün değildir. Demek ki bir kişinin bir eli kast edildiğinde de kişi sayısının çokluğundan dolayı kesilecek organ çoğul olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla Mâide 38. ayetteki فاقطعوا أيديهما faktaû eydiyehumâ ifadesinde kast edilenin her hırsızın sadece bir elinin kesilmesi olduğu diğer ayetlerin delaletiyle sabittir. Benzer durum firavunun sihirbazları tehdit ettiği A’râf 124, Tâhâ 71 ve Şuarâ 49 ayetlerinde de görülebilir.

    Yusuf Suresindeki ellerini kesen kadınlardan bahseden ayette de aynı durum mevcuttur:

    … وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ ۖ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ…

    …Onlara mükellef bir sofra hazırladı; her birine bir bıçak verdi. Sonra Yusuf’a “Haydi yanlarına çık” dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce büyülendiler ve ellerini kestiler…. (Yusuf 12/31)

    Bu ayette de “ellerini” şeklinde dilimize çevrilen ifade, çoğul olan أيديهن eydiyehünne kelimesidir. Burada kadınların üçer eli olduğundan söz edilemeyeceği açıktır. Tüm kadnların ellerinden bahsedildiği için çoğul kullanıldığı söylenebilir. Ancak kast edilenin her birinin iki eli mi olduğu sorusu sorulamaz. Çünkü kadınların bir ellerinde bıçak vardır. Dolayısıyla kesilen elleri yine bir tanedir. Yani kelime çoğul kullanılmış ancak her birinin bir eli kast edilmiştir. Dolayısıyla Mâide 38. ayetteki ifadeden bir kişinin üç eli olamaz sonucunu çıkarmak anlamsızdır. Kelime bir elin kast edildiği durumlar için de çok sayıda kişiden bahsedildiği için çoğul gelmiştir. Kelimenin çoğul kullanılıp herkesin bir tek elinin kast edildiğini anladığımız bir ayet daha mevcuttur:

    إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّـهَ يَدُ اللَّـهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ…

    Sana bağlılık sözleşmesi yapanlar, o sözleşmeyi aslında Allah ile yapmış olurlar. Allah’ın eli onların elleri üstündedir… (Fetih 48/10)

    Daha önce mecaz olarak “Allah’ın iki eli” ifadesinin Mâide Suresinin 64. ayetinde geçtiğini görmüştük. Böyle bir kullanım olmasına rağmen yukarıdaki ayette “Allah’ın eli” derken tek bir elden bahsedilmektedir. Devamında ise “onların elleri üstündedir” ifadesi yine deyimsel bir kullanımla karşımıza çıkmaktadır. Burada “onların elleri” derken her birinin tek elinin kast edildiği “Allah’ın eli” ifadesinde de tek bir elin kullanılmasından anlaşılmaktadır. Eğer “Allah’ın iki eli onların elleri üstündedir” denseydi onların “iki elinin” üstünde olduğu anlaşılırdı. Ancak “Allah’ın eli, onların elleri üstündedir denilerek” deyim dahi olsa, her bir kişinin bir tek elinden bahsedildiği anlaşılır hale getirilmiş ve burada da kelime çoğul kullanılmıştır.

    Yaptığımız tüm bu tesbitler, hırsızlık suçunu işlediği sabit olmuş kişilerin sadece bir elinin kesilmesinin emredildiğini de göstermekte, “kesilecek elin bir tane olduğunu nereden çıkarıyorsunuz” gibi garip sorular da cevap bulmuş olmaktadır.

    Bu konuda çok sorulan sorulardan biri de elin sınırlarının ne olduğudur. Zira “ayette eli kesin deniyorsa elin nereden kesileceğini nasıl tesbit edeceğiz” gibi soruların bu konudaki anlamsız iddiaları güçlendirdiği düşünülmektedir. Gerçekten de herhangi bir Arapça sözlüğe bakıldığında Türkçe’ye “el” olarak çevrilen يد yed kelimesinin anlamı ile ilgili olarak şu ifadelerle karşılaşılır:

    من أَعضاء الجسد ، وهي من المنكب إِلى أَطراف الأَصابع

    “Bedenin, omuzdan parmak uçlarına kadar olan organı.”

    https://www.almaany.com/ar/dict/ar-ar/اليد/

    Görüldüğü gibi sözlüklere göre يد yed kelimesi Arapça’da omuzdan itibaren tüm kolu ifade eden bir kelimedir. Ancak bu durumun Kur’an’da bir örneği yoktur. Kelimenin Kur’an’daki tüm kullanımları bilekten parmak uçlarına kadar olan, bizim de “el” dediğimiz bölgeyle sınırlıdır. Kelimenin anlamını Kur’an’dan öğrenirken okuduğumuz ayetler hatırlanırsa bu durum net bir şekilde görülebilir:

    أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا…

    Ayakları mı var ki yürüsünler; elleri mi var ki tutsunlar; gözleri mi var ki görsünler; kulakları mı var ki dinlesinler… (A’râf 7/195)

    Ayette يد yed kelimesinin tutmaya yarayan organ olduğu belirtilmektedir. Bu da bilek ve parmak uçları arasındaki bölümdür. Şu ayet de kelimenin Kur’an’daki kullanımının tüm kolu kast eder biçimde olmadığını gösterir:

    وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَىٰ

    Şimdi elini koynuna sok da lekesiz, bembeyaz bir şekilde dışarı çıkar. Bu da bir başka belgedir. (Tâhâ 20/22)

    Kaldı ki abdesti tarif eden ayette ellerin yıkanması emredilirken “el” kelimesi ile kast edilenin yine aynı şekilde tutma organı olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple yıkacanak yerin sadece el olmadığının anlaşılması için “dirseklere kadar” denilerek sınırı genişleten bir ifadeye yer verilmektedir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ…

    Ey inanıp güvenenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın… (Mâide 5/6)

    Ayetteki “dirseklere kadar” ifadesinin sınırı genişletmek değil, omuza kadar anlaşılmasın diye, aslında sırınırı daraltmak için kullanılan bir ifade olduğu söylenebilir ki fıkıh eserlerinde bu söylem dile getirilmektedir. Ancak hem Kur’an’da el kelimesinin hiçbir ayette tüm kolu ifade eden bir kullanımının olmaması hem de bu ayetin devamında teyemmüm emri verilirken el kelimesinin kullanılıp sınır bildirilmediği halde başta Rasulullah olmak üzere herkesin sadece elini mesh etmesi bu söylemin doğru olmadığını gösterir:

    …وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَىٰ أَوْ عَلَىٰ سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مِنْهُ…

    … Hasta veya yolcu olur yahut sizden biri ayak yolundan gelir ya da kadınlarınızla birlikte olur da su bulamazsanız, temiz yüzeye (toprağa) yönelin; onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin… (Mâide 5/6)

    Görüldüğü gibi ayette sadece “ellerinizi meshedin” denilip hiçbir sınır çizilmediği halde teyemmümde omuza kadar mesh yapılmaz. Bu durum يد yed kelimesinin Arapça’da ne anlamda olursa olsun Kur’an’da sadece parmak ucundan bileğe kadar olan bölgeyi ifade ettiğini gösterir. Ayetin başında el kelimesinin “dirseklere kadar” ifadesi ile birlikte kullanılmasının da yıkanacak bölgenin parmak ucundan başlayıp dirsekte bittiğini anlatmak için olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın kelimeye verdiği bu manaya bakılırsa el kelimesinin sözlüklerdeki anlamının daha sonradan değiştiği de rahatlıkla söylenebilir. Bizim sözlüklere değil Kur’an’a teslim olmamız gerekir.

    Kaldı ki yukarıda alıntı yaptığımız sözlükte el kelimesi anlamlandırılırken ikinci anlam şöyle verilmiştir:

    و اليَدُ من كلِّ شيءٍ : مَقْبَضُه

    “Her şeyin tutulacak yerine de el denir.”

    https://www.almaany.com/ar/dict/ar-ar/اليد/

    Bir eşyanın tutulacak yeri için de bu kelimenin kullanılması, bu kelime ile tutma organı olan el yani parmak uçlarından bileğe kadar olan bölgenin kast edildiğini gösterir.

    Sonuç olarak açıkça görülmektedir ki; Mâide Suresi 38. ayette hırsızlığı sabit olmuş kadın veya erkeğin cezasının, bir elinin bilekten kesilip bedeninden ayrılması olduğu Allah’ın bir emridir. Bu ayete teslim olmak istemeyen kişilerin ürettikleri tüm argümanlar akla, mantığa, Arap dili kurallarına ve en önemlisi Kur’an’ın iç bütünlüğüne aykırıdır. Allah’ın ayetlerine teslimiyette inat edenlerin öne sürdükleri bahaneler içerisinde belki istihzayı en çok hak edeni de eli kesilen kişinin günümüzde mikro cerrahi ile elini diktirebileceği söylemidir. Açıkçası Kur’an’da buna engel bir durum yoktur. İsteyen hırsız elini elbette diktirebilir. Burada önemli olan elin dikilmesinin elin kesilmesinden sonra olmak zorunda olduğudur. Kesildikten sonra eli tekrar dikilmiş kişi suçunun cezasını çekmemiş mi olmaktadır? Suçun cezası elin kesilmesidir. Önemli olan budur. El sonradan ne yapılırsa yapılsın kesildiği anda ceza çekilmiştir. Bizim ilgilenmemiz gereken budur. Eli sonradan dikilen ile dikilmeyen kişi arasında cezayı çekmek bakımından bir fark yoktur. Çünkü suçun cezası elsiz kalmak ve ömrün kalanını elden mahrum olarak geçirmek değil, elin kesilmesidir. İnsan elini başka sebeplerden dolayı da kaybedebilir. Hırsızlığın cezasının el kesme olması eli olmayan herkesi eski bir hırsız yapmaz.

    Benzer bir bahane de “bugün hırsızlık elle yapılmıyor, dolayısıyla hırsızın elini kestiğinizde hırsızlık organını kesmiş olmuyorsunuz” şeklinde dile getirilerek Allah’ın bu ayetine teslim olmak konusunda direnç gösterilmektedir. Ne var ki Rabbimiz hırsızın cezasını belirtirken “hırsızlık organını kesin” gibi bir ifade kullanmamaktadır. Elin kesilmesinin sebebi olarak hırsızlığın elle yapılmış olmasını ileri sürmek Kur’an’dan onay almayan hayalî bir üretimdir. Allah hiçbir emrinin gerekçesini açıklamak zorunda değildir. Fıtratı belirleyen de o fıtrata en uygun olanı emreden de kendisidir. Kaldı ki sadece elini kullanıarak hırsızlık yapabilen bir kişiye de rastlamak mümkün değildir. Kullanılan organ el olsa dahi hırsızlık plan yapmakla yani kafayla işlenebilen bir suçtur.

    Güyâ mantık kullanarak bu gibi bahaneler üretmek ve böylece ayetleri gerçek mecralarından farklı noktalara çekerek Allah’ın emirlerinin üzerini örtmek aslında bizim ulemâmıza mahsus bir tutum değildir. Aksine bu tutum yahudîlerin kitaplarına yaklaşımlarıyla birebir aynıdır. Bir örnek vermek gerekirse, Tevrat’taki şu ifadelerin nasıl yorumlanarak farklı yerlere kaydırıldığını görmemiz yeterli olacaktır:

    Cana karşılık can, göze karşılık göz, dişe karşılık diş, ele karşılık el, ayağa karşılık ayak, yanığa karşılık yanık, yaraya karşılık yara, bereye karşılık bere.

    (Çıkış 21/24)

    Tevrat’ta bu şekilde geçen ifadenin doğru anlaşılmasının önüne, Allah’ın bu sözü şöyle tefsir edilerek geçilmiştir:

    “Saadya Gaon, pasuktaki (pasajdaki) ifadenin doğrudan anlaşılmasının mantıken de mümkün olmadığını örneklerle açıklar. Örneğin A, B’nin gözüne vurup sinirlerin bir bölümünü zedelemiş ve kısmî körlüğe yol açmışsa, A’ya tamamen aynı şeyi yapmanın mümkün olmadığı açıktır. Üstelik herhangi bir zarar karşısında bedenin dayanıklılığı insandan insana farklılık gösterir. A, B’yi tamamen kör etmişse bile A’yı kör etmek, belki onun acı ya da kan kaybından ölümüne yol açacaktır. Kısacası böyle bir anlayış kökten yanlıştır.”

    Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla, Tora ve Aftara, 2. Kitap Şemot s:255

    Görüldüğü gibi Allah’ın ayetle sabit bir emri insanın kısıtlı aklıyla yorumlanmaya kalkışılmış ve neticede ayette emredilen şeyin “kökten yanlış” olduğu sonucuna varılmıştır. Oysa burada anlatılan bölüm Kur’an ile de tasdik edilmektedir:

    وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْأَنفَ بِالْأَنفِ وَالْأُذُنَ بِالْأُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ ۚ فَمَن تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَّهُ ۚ وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللَّـهُ فَأُولَـٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

    Onlara o Kitapta şunu yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve her yaraya karşılık kısas gerekir. Kim onu sadakasına sayarak bağışlarsa bu kendi için keffaret olur. Kim Allahın indirdiğine göre hükmetmezse onlar, yanlış yapan kimselerdir (zalimler). (Mâide 5/45)

    Görüldüğü gibi Tevrat’taki ifade Kur’an’da aynen yer almakta ve tasdik edilmektedir. İfadenin Tevrat’ta aynen geçiyor olması onun tefsir edilerek tahrif edilmesine engel olamamıştır. Zaten ayetler yorumlama faaliyetleri ile tahrif edilirler. Bu sebeple ayetin sonunda Rabbimiz bu tutumu Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek olarak değerlendirmekte ve bunu yapanları “zalimler” olarak nitelendirmektedir. İncelediğimiz Mâide Suresinin 38. ayeti de dahil olmak üzere Kur’an’ın sayısız ayeti aynen bu şekilde Kur’an’dan konuştuğunu iddia eden ulemâ tarafından tahrif edilmiş ve edilmektedir. Dolayısıyla günümüzde bir kısım ilahiyatçının Allah’ın Kitabına revâ gördükleri bu yaklaşım şekli bile kendi orijinal üretimleri değildir.

    Yahudilerin Tevrat hükümlerine yaptıklarının bir benzeri Mâide 38. ayet bağlamında şöyle de dile getirilmektedir: “Bu ayette madem hırsızın elini kesin diyor, o halde eli olmayan kişiye ne yapacağız? Daha önce hırsızlık yapıp eli kesilmiş kişiye ne yapacağız?” v.s… Bu gibi istisnâî durumların ayetin hükmünü ortadan kaldıracağının düşünülmesi Tevrat’ın kısas ayeti karşısında yapılanla tam tamına aynı şeydir. Oysa böyle istisnâî durumlar ayetin genele hitap eden evrensel emrinin uygulanmasının önünde engel olarak görülemez. Mesela bir kişiyi kasten öldüren birinin cezası Bakara Suresi 178. ayete göre kısastır. Yani maktulün ailesi affetmediği sürece, katil ölüm cezasına çarptırılır. Ancak katilin bu ceza infaz edilmeden önce başka sebeplerle ölmüş olması yani cezayı çekecek kimsenin bulunmaması katilin cezasının kısas olması genel prensibini ortadan kaldırmaz. Yine böyle bir bakış açısıyla geçirdiği hastalıktan dolayı abdestini tutamayan kişiler örnek gösterilip abdestin namazın şartı olamayacağı söylenecek noktalara varılır ki bu da saçmadır.

    Burada önemli olan Allah’ın emrine harfi harfine teslim olabilmektir. Zira ayetin son ifadesinde de belirtildiği gibi “üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.” Bu emri yerine getirmeyi engelleyebilecek istisnâî durumların çözümleri ise ayrıca ele alınması, ancak asla emrin varlığını sorgulatmaması gereken ayrı konulardır.

    Erdem Uygan

  • Kesilmesi Emredilen Şey Hırsızın “Gücü” Olabilir Mi?

    Kesilmesi Emredilen Şey Hırsızın “Gücü” Olabilir Mi?

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın alt başlıklarından birini içermektedir. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz bu e-kitabımıza şu linkten ulaşabilirler: https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    Mâide Suresi 38. ayetin ilgili bölümü şöyledir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ …

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun… (Mâide 5/38)

    Arapça’da el anlamına gelen kelime يد yed kelimesidir. Bir takım çevreler bu kelimenin çoğulunun أيد eyd olduğunu, أيد eyd kelimesinin aynı zamanda güç anlamına da geldiğini, dolayısıyla ayette hırsıza verilecek cezanın onun elini değil, gücünü kesmek olduğunu öne sürmektedirler. Oysa el anlamındaki يد yed kelimesinin çoğulu أيد eyd değildir. Bu konuyu aşağıda detaylı olarak anlatacağız. Ama önce ileri sürülen iddianın hiçbir durumda ayete uygun olmadığını belirtmemiz gerekir. Öncelikle hukuk, bir suç işlendikten sonra o suçun cezasının tesbiti ile ilgilenir. Ayette hırsızlık suçu sabit olmuş kişilere verilecek cezadan bahsedilmektedir. Suçu sabit bir kişinin gücünü kesmek gibi bir ceza olamaz. Kaldı ki bu ifadeyle neyin anlatılmak istendiği de belli değildir. Eğer anlatılmak istenen hırsızlığın olmadığı bir toplumsal düzen oluşturmaksa bu işlenmiş bir suçun cezası değil, o suçun işlenmesini önleyici bir tedbir olabilir. Oysa ayette suçu sabit olmuş hırsızdan bahsedilmektedir. Ayrıca yeryüzünde insanların hırsızlık yapmaları alınacak tedbirlerle önlenemez. İddia edildiği gibi hırsızlık çoğunlukla yoksulluk sebebiyle işlenen bir suç değildir. Hırsızlık her devirde planlanarak yapılan, gücü, silahı, organizasyonu, ve belli bir profesyonelliği gerektiren bir suçtur. Toplumun refah seviyesinin yükseltilerek bu suçun önüne geçileceğini zannetmek, muhakemeden yoksun zihinlerden sadır olabilecek bir hayaldir. Sadece Kur’an’ın hırsızdan bahsediyor ve onun cezasını bildiriyor olması bile bu suçun kıyamete kadar yeryüzünde işleneceğinin en güçlü delilidir. Kur’an Allah’ın Kitabı oduğundan suçlara verilen cezalar da insan fıtratına uygun olacaktır. Fıtrata uygun cezalar suçları minimize etmenin olmazsa olmaz şartıdır. Dolayısıyla yapılması gereken şey, ayetleri doğru anlayıp teslim olmaktır.

    Ayrıca Arapça’da “güç” anlamına gelen أيد eyd kelimesi َأَيَد eyede fiilinden türemiştir. Türkçede kullandığımız destekleme, güçlendirme anlamındaki “te’yîd” kelimesi de bu fiilin tef’îl bâbından formunun mastarıdır. Yani bu kelime el anlamına gelen يد yed kelimesinden tamamen farklı bir kelimedir. Bu sebeple sözlüklerde el anlamındaki يدي ydy maddesi ile güç anlamındaki أيد eyd maddesi farklıdır. Lisân’ul Arab’ın أيد eyd maddesinde kelimeye şu anlam verilir:

    أيد: الأَيْدُ والآدُ جَمِيعًا: الْقُوَّةُ؛

    “Eyd: Eyd ve âd kuvvet anlamındadır.”

    İddia sahipleri يد yed kelimesinin çoğulu ile bu kelimeyi birbirine karıştırmaktadırlar. Güç anlamına gelen أ ي د e-y-d kök harflerinden türemiş kelimeler Kur’an’da 11 ayette geçmektedir. Bunlardan sadece ikisinde isim diğerlerinde fiil formundadırlar. Kelimenin fiil olarak geçtiği ayetlerin hepsinde fâil Allah’tır ve şu ayette de olduğu gibi daima tef’îl bâbında “desteklemek, güçlendirmek” anlamında karşımıza çıkmaktadır:

    وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِن بَعْدِهِ بِالرُّسُلِ ۖ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ…

    Musa’ya o kitabı vermiş, ardından da onun izinden giden elçiler göndermiştik. Meryem oğlu İsa’ya da açık belgeler (mucizeler) vermiş, onu Kutsal Ruh ile güçlendirmiştik (te’yîd).  (Bakara 2/87)

    Kelimenin isim olarak kullanıldığı iki ayet ise şunlardır:

    وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ …

    Bir de semaya bakın biz onu kuvvetle (بأيد bieydin) bina ettik… (Zâriyât 51/47)

    اصْبِرْ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ ۖ إِنَّهُ أَوَّابٌ

    Bunların sözlerine sabret. Kulumuzu; güçlü (ذا الأيد ze’l-eyd) Davut’u anlat. Çünkü o, pek saygılıydı. (Sâd 38/17)

    Nitekim Lisân’ul Arab أيد eyd maddesinde bu ayet örnek verilmiş ve şöyle söylenmiştir:

    وَقَوْلُهُ عَزَّ وَجَلَّ: وَاذْكُرْ عَبْدَنا داوُدَ ذَا الْأَيْدِ؛ أَي ذَا الْقُوَّةِ

    “Yüce Allah’ın şu sözünde;  وَاذْكُرْ عَبْدَنا داوُدَ ذَا الْأَيْدِ  eyd sahibi kulumuz Davud’u anlat, yani kuvvet sahibi”

    Ragıp el İsfahanî de أيد eyd maddesinde Kur’an’dan örnekler verirken bu ayete ek olarak Zâriyât 47. ayeti de almıştır. Burada dikkat çekmek istediğimiz nokta, sözlüklerde bu ayetlerin örnek verildiği maddelerin يدي y-d-y yani “el” maddesi değil, أيد e-y-d maddesi olduğudur.

    İddia sahipleri bu 2 ayeti ve bir de Sâd Suresi 45. ayeti (bu ayeti aşağıda ayrıca ele alacağız) delil göstererek Mâide 38. ayetteki ifadenin hırsızın elini değil gücünü kesmek anlamına geldiğini öne sürmektedirler. Oysa yukarıda da söylediğimiz gibi el ile güç anlamına gelen kelimeler tamamen farklı kelimelerdir ve Mâide 38. ayetteki kelimenin güç anlamındaki أيد kelimesi olması mümkün değildir. Çünkü el anlamına gelen kelimenin kök harfleri ي د ي (y-d-y) iken güç anlamına gelen kelimenin kök harfleri أ ي د (e-y-d) şeklindedir. El anlamına gelen kelimenin çoğul formu ile güç anlamına gelen kelime benzer yazılırlar ancak يد yed kelimesinin çoğulunda kök harfi olan ي yâ ortaya çıkar ve bu yüzden أيدي eydiy şelinde yazılır. Güç kelimesinde ise sonda bir ي yâ harfi bulunmaz ve أيد eyd şeklinde yazılır. İki kelimenin kök harflerinin farklılığı, “el” anlamındaki kelimenin çoğul formunda görünür olan bu ي yâ harfiyle tesbit edilebilir. Buna göre eller ifadesini içeren tüm kelimelerde kelimenin kökündeki ي yâ harfi yazılır. Bu yüzden Mâide 38. ayette kelime şöyle geçmektedir: فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا faktaû eydİYEhumâ (ellerini kesin). Oysa gücünü kesin denseydi ifadenin فَاقْطَعُوا أَيْدَهُمَا faktaû eydEhumâ veya her ikisinin güçlerini anlamında فَاقْطَعُوا أَيْدَيْهِمَا faktaû eydEYhimâ olması gerekirdi. Bu ifadede bir ي yâ gözükmesine rağmen okunuşu ayetteki ifadeden farklı olarak eydEYhimâ şeklindedir çünkü buradaki ي yâ harfi ifadenin ikil olmasından dolayıdır. Ancak ayette ikisi de değil, eydİYEhumâ şeklindedir. Çünkü güçten değil, “eller”den bahsedilmektedir.

    El kelimesinin kökündeki bu ي yâ harfi Sâd Suresinin 45. ayetinde de görünmekte ve kelimenin güç değil eller anlamında olduğunu göstermektedir:

    وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ أُولِي الْأَيْدِي وَالْأَبْصَارِ

    Eller (الأيدي el’eydiy) ve basîretler sahibi kullarımız İbrahim, İshak, Yakub’u da anlat. (Sâd 38/45)

    Ayette eller olarak çevrilmiş kelime الأيدي el’eydiy kelimesidir. Kelimenin sonundaki ي yâ harfi bunun el kelimesinin çoğulu olduğunu, aynı surenin 17. ayetindeki ifadenin aksine güç anlamında olmadığını gösterir. Bu kelime güç anlamında olsaydı 17. ayetteki gibi الأيد el’eyd şeklinde yazılması gerekirdi. Ayrıca ayette bu kelimeden sonra yine insan vücuduna ya da özelliğine atıfla الأبصار basiretler, bakışlar anlamındaki ifadenin kullanılması da bu kelimenin “eller” anlamında olduğunun bir başka göstergesidir. Fahreddin Râzî bu ifadelerle ilgili olarak şu notu düşmektedir:

    واعْلَمْ أنَّ اليَدَ آلَةٌ لِأكْثَرِ الأعْمالِ والبَصَرُ آلَةٌ لِأقْوى الإدْراكاتِ، فَحَسُنَ التَّعْبِيرُ عَنِ العَمَلِ بِاليَدِ وعَنِ الإدْراكِ بِالبَصَرِ

    “Bil ki el bir çok iş için bir araç olduğu gibi basiret de güçlü bir kavrayış için bir araçtır. İş ifadesini en güzel anlatan tabir el, idrak ifadesini en güzel anlatan tabir ise basirettir.”

    Halbuki aynı müfessir surenin yukarıda gördüğümüz 17. ayeti için şu açıklamayı yapmaktadır:

    ذا الأيْدِ﴾ أيْ ذا القُوَّةِ عَلى أداءِ الطّاعَةِ والِاحْتِرازِ عَنِ المَعاصِي﴿

    “Ayetteki ذا الأيْدِ  ze’l eyd isyandan kaçınma ve itaati yerine getirme konusunda güç sahibi demektir.”

    Görüldüğü gibi tefsirlerden bir örnek göstermek amacıyla alıntı yaptığımız Fahreddin Râzî de tefsirinde, Sâd Suresi 45. ayetteki الأيدي el’eydiy kelimesini “el”, 17. ayetteki, sonunda ي yâ harfi olmayan الأيد el’eyd kelimesini ise “güç” olarak anlamlandırmıştır.

    Bu iki kelimenin tamamen farklı köklerden kelimeler olduğunun bir delili de A’râf Suresi 195. ayetteki kullanımda görülebilir:

    أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا ۗ قُلِ…

    Ayakları mı var ki yürüsünler; elleri mi var ki tutsunlar; gözleri mi var ki görsünler; kulakları mı var ki dinlesinler… (A’râf 7/195)

    Ayetteki “elleri (eydin) mi var ki tutsunlar” ifadesinin orijinali  أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا şeklindedir. Burada eller kelimesi أيدٍ eydin şeklindedir. Halbuki el kelimesinin çoğulunda kelimenin sonundaki ي yâ harfi ortaya çıkar demiştik; ama burada sondaki ي yâ harfi görünmemektedir. Fakat aslında merfû olması gereken ifade mecrur olarak gelmiştir. Buradaki tenvinli esre, kelimenin sonundan bir harfin hazfedildiğini (düştüğünü) gösterir. Çünkü normal şartlarda böyle bir cümlede tıpkı öncesindeki أرجلٌ ercülün ifadesinde olduğu gibi eyd kelimesinin de ötre okunması yani merfu olması ve أيدٌ eydun şeklinde gelmesi gerekirdi. Ancak burada kelimenin sonunda hazfedilmiş bir ي yâ olduğunu, yani aslında bunun أيديٌّ eydiyyun (eller) kelimesi olduğunu belirtmek için esre olmuş ve tenvinli gelmiştir (eydin). Yani أيد eyd olarak yazıldığı halde güç anlamına gelen أيد eyd ile aynı kelime olmadığı sonundaki dal harfinin ötre okunması gerekirken esre okunmasından anlaşılmaktadır. Sonunda ي yâ harfi olan kelimelerde benzer duruma farklı örnekler görmek için sonunda ي olması gereken ama kural gereği düştüğünü belirtmek için tenvinlenmiş واقٍ vâqin ya da قاضٍ qâdin kelimelerine bakılabilir. (Ra’d 13/34,37, Müminun 23/21, Tâhâ 20/72).

    Sonuç olarak Mâide Suresi 38. ayette kesme emri verilen şeyin hırsızın gücü olduğu iddiası Arapça bakımından da itibar edilmesi mümkün olmayan, temelsiz bir iddiadır. Böyle bir iddiayı savunmakla yapılan şey ayeti tahrif etmek ve Arapça bilmeyenleri etki altına almak olacaktır.

    Erdem Uygan

  • Abdestte Ayaklara Mesh (Resimli ve Özet Anlatım) / Vedat Yılmaz

    Abdestte Ayaklara Mesh (Resimli ve Özet Anlatım) / Vedat Yılmaz

    Kur’an’a göre abdestin nasıl alınacağı meselesinin birçok kişi tarafından anlaşılmadığını gördüğümüz için özet bir anlatım yapmak istedik. Dileğimiz o ki insanlar Rabbimizin bu ümmet için getirmiş olduğu kolaylıklardan mahrum kalmasınlar, Allah’ın bizim üzerimize tamamlamış olduğu nimetlerinden hakkıyla istifade etsinler.

    a) Nesh İlişkisi Açısından

    Namaz, insanlık tarihiyle yaşıt, Rabbimizin olmazsa olmaz saydığı en önemli ibadetidir. Bu ibadetin yerine getirilmesi için gerekli (abdest, kıble, kıraat vb.) şartlar da her dönemde biliniyor ve uygulanıyordu. Nebimiz ve beraberindeki Müslümanlar da namazın emredildiği ilk ayetlerden itibaren namazlarını düzenli ve tam bir şekilde kıldılar. Namaz için gerekli şartları detaylı olarak açıklayan veya namazın kılınış şeklini, rekatlarını vesaire tarif eden ayetler inmesini beklemediler. Zaten kimsenin böyle beklentisi de yoktu. Zaten ehl-i zikir tarafından kılınmakta olan “o namazı” (Es-salat) kılmaya gayret gösterdiler.[1]Ehl-i zikrin yöneldiği kıbleye yöneldiler, onların aldıkları gibi abdestlerini aldılar. Tıpkı oruç konusunda yaptıkları gibi. Oruç konusunda da ehl-i zikir oruçlu günlerin gecelerinde eşleriyle cinsel ilişkiye girmeyip, yiyp içmedikleri için Müslümanlar da Bakara 183. ayet gereği aynısını yaptılar. Ta ki bu uygulamayı daha hayırlısı ile nesh eden Bakara 187. ayet ininceye kadar.

    Maide 6. Ayet, yani abdestin alınış şeklini detaylı olarak tarif eden ayet, son dönemde inen ayetlerden bir tanesidir. Bu ayetten daha önce inmiş olan Nisa 43. ayette su bulunmadığı takdirde ne yapılması gerektiği açıklanmaktadır, ancak su bulunan ortamda abdestin nasıl alındığından bahsedilmemektedir. Çünkü Müslümanlar Medine’de inmiş olan Nisa 43. ayet inmeden evvel de zaten abdest alıyorlardı. Abdestsiz namaz olmayacağını bilmeyen kimse yoktur.

    Maide 6. ayet gelmeden önce Müslümanlar, önceki şeriat gereği abdest alırken ayaklarını yıkamak zorundaydılar (Resim 3). Çünkü henüz bu hükmün değiştiğini bildiren bir işaret yoktu. Maide suresi, Kur’an’ın inen son surelerinden olduğu için Nebimizin ve Müslümanların abdest alırken ayaklarını yıkadıklarını haber veren hadislerin sayısının, mesh ettikleriyle ilgili hadislerden daha fazla olması normaldir. Zira Nebimiz çok uzun bir dönem ayaklarını yıkamışken, ömrü el vermediği için çok kısa bir dönem mesh etmiştir.

    Rabbimiz bir hükmün yerine yenisini getireceği zaman ya mislini, yada daha hayırlısını getireceğini haber veriyor (Bkz. Bakara 2/106). Böylece yüce Allah bu ümmete bir kolaylık olarak, üzerimize olan nimetini de tamamlamak için Maide 6. ayeti indirdi. Bu ayetle birlikte o güne kadar önceki şeriat gereği farz olan abdest alırken ayakların yıkanması hükmü, daha kolay olan ayakları mesh etme hükmüyle nesh edildi. Allah’ın nesh kanunu itibariyle bakıldığında “abdestte ayağa mesh etmek caiz de olsa yıkamak daha iyi olduğundan ben yıkarım” diyenlerin aslında Kur’an’a muhalif bir bakış açısında oldukları görülmektedir. 

    Maide 6. ayetteki ayakların mesh edilmesi emrini kabul etmek istemeyenler, nesh ilişkisini göz ardı ettikleri için yıkamayla ilgili hadislerin de çokluğundan hareketle ayete “ayakları yıkama” manası vermeye çalışmışlardır. Eğer böyle bir önyargı söz konusu olmasaydı, ayetin mevcut metnine bakarak ayakların yıkanacağı fikri insanların aklının ucundan bile geçmezdi. Ayetin metninden böyle bir hükmün çıkması mümkün olmayacağına göre bu iddiayı savunanlar neye dayanıyorlar inceleyelim.

    b) Topuk Kelimesi Geçiyor mu?

    Ayete “ayakları yıkama” manası vermeye çalışanların delil getirdiği noktalardan bir tanesi ayette “topuk” kelimesinin geçtiği iddiasıdır. Onlara göre topuk kelimesi geçiyorsa, ayetin manası “yıkama” olmak zorundadır. Çünkü “ayağa mesh” ayağın altına değil, üstüne yapılır. Topuk ise ayağın altında kalmaktadır.

    Topuk kelimesi Kur’an’da Maide 6. ayetin dışındaki birçok ayette geçer. Hiçbirisinde Maide 6. ayette kullanılan kelime geçmez.

    Örnek:

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ

    “Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız, sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler. O zaman büsbütün kaybedersiniz.” (Al-i İmran 3/149) [Elmalılı Hamdi Yazır Meali]

    Ayette geçen “أَعْقَابِ” ifadesi topuk anlamına gelen “العقب” (Resim 2) kelimesinin çoğuludur. Arapça sözlükler de topuk için aynı kelimeyi kullanırlar (Resim 5).

    Maide 6. ayette ise “كعبين” ifadesi geçmektedir. “كعب” ayak bileğinde bulunan tepecik kemiğidir (Resim 2). Her ayak bileğinde bu tepecik kemiğinden iki adet bulunur (Resim 1). Ayette “كعبين” şeklinde ikili/tesniye bir kalıp gelmesinin sebebi budur.

    Ayette geçen Ka’b kelimesi bazı Arapça sözlüklerde topuk manasına da gelmektedir. Ancak bu mana kelimenin meşhur anlamını yansıtmaz. Topuk kelimesinin geçtiği diğer ayetlerde bu kelimenin kullanılmaması bunun en açık göstergesidir. Ayrıca Maide 6. ayette geçen “كعبين” ifadesi her insanın ayağında bir tane bulunan “topuk” manasında olsaydı, bir önceki cümlede yer alan “إِلَى الْمَرَافِقِ” “dirseklere kadar” ibaresinde olduğu gibi cemi’/çoğul kalıpta olurdu. Zira her kolda bir tane dirsek vardır ve “أَيْدِيَكُمْ” “ellerinizi” ifadesinin çoğul olmasına bağlı olarak, “dirsekler” ifadesi de çoğul gelmek zorunda kalmıştır. Ancak “أَرْجُلَكُمْ” “ayaklarını” ifadesi çoğul olmasına karşın “كعبين” kelimesinin ikili/tesniye gelmesinin her bilekte iki adet tepecik kemiği olmasından başka hiçbir izahı yapılamaz. Bu da ayağın üst kısmına mesh yapılmasını zorunlu kılar (Resim 4). Ayetin ilgili bölümünün doğru çevirisi şu şekildedir:

    “Ey inanıp güvenenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı ve ayak bileği kemiklerine kadar ayaklarınızı mesh edin…” Maide 5/6.

    c) Kıraat Farkı İddiası

    Maide 6. ayette “ayakların yıkanması” manası olduğunu ileri sürenlerin delillerinden bir tanesi de kıraat farkıdır. Buna göre eğer “Erculekum” kıraati esas alınırsa “yıkama”, “erculikum” kıraati esas alınırsa “mesh etme” manası çıkmaktadır.

    Kur’an’ın, “öyle okursan hüküm şu olur, böyle okursan hüküm bu olur” denilen bir metin gibi lanse edilmesi her şeyden önce Allah’a bir iftiradır. Kur’an apaçık bir kitaptır ve apaçık bir Arapça ile indirilmiştir. Bu tarz iddialar Kur’an’ın “Kayyim/sağlam” (Bkz. 18/1,2) bir kitap olma vasfına da gölge düşürmektedir.

    Kafasındaki manayı ayete giydirme çabası olmayan hiç kimsenin ayetin metninden “yıkama” manası çıkarması mümkün değildir. Kıraat farkı söz konusu olsa bile bu farkın ayetin manasında hiçbir değişme meydana getirmeyeceği açıktır. Şöyle ki; “mesh etmek” fiili Arapça’da harf-i cer almaz. Bununla ilgili örnek olması açısından bir hadis metni şöyledir:

    إن أردت تلين قلبك فأطعم المسكين و امسح رأس اليتيم

    “Eğer kalbini yumuşatmak istersen, yoksulu doyur ve yetimin başını mesh et (okşa).” [Ahmed b. Hanbel, Müsned, XIII, 21; XIV, 558.]

    Bu hadisin metninde “ve’msah ra’se’l yetim” derken her hangi bir harfi cer kullanılmamıştır. Buna benzer çok sayıda örnekler vardır.

    Harf-i cersiz bir fiil, harf-i cer ile kullanılıyorsa manaya bir katkısı olacağından ötürüdür. Maide 6. ayette “mesh etmek” fiilinin “ba” harfiyle kullanılmasının sebebi ibareye “teb’idiyye/ba’diyye (kısmilik)” manası katmak içindir. Yani “ve’msahu bi ru’usikum (başınızı mesh edin)” ibaresinin başında “bi” olması, başın tamamını değil, bir kısmını mesh etmeyi ifade etmek içindir. Eğer bu “bi” harfi olmasaydı ve “ve’msahu ru’usekum” denseydi, başımızda mesh edilmedik hiçbir yer bırakmamamız gerekecekti.

    Ancak bu ibarenin devamındaki “Erculekum (ayaklarınız)” ifadesi “bi” harfi cerine değil, “Ve’msahu” fiiline rucu eder. Zaten esas olan bu fiilin harfi cersiz kullanımıdır. “Bi” harfine gitmemesinin sebebi mesh edilecek alanın net bir şekilde belirtilmesidir; “ayak bileğindeki tepecik kemiklerine kadarki kısım” (Resim 4). Eğer başımızda olduğu gibi ayağımızın her hangi bir kısmını mesh etmemiz istenseydi “Bi” harfine gidebilirdi.

    Sonuç olarak, ayağın yıkanmasına delil gösterilen kıraat farkı da hiçbir suretle delil teşkil etmemektedir. Bu tarz iddialar insanların ayetleri görmek istedikleri gibi yorumlamalarından peydahlanmıştır. Zamanla meşhur olan bu tutarsız görüşler, yukarıda da açıkladığımız gibi Allah’ın kitabına iftiraya varabilecek derecede vahimdirler.

    Bu konuyla ilgili detaylı açıklamaları Ayşe Ulya Özek hanımın “Ayağa Mesh Meselesi” başlıklı Yüksek Lisans tezinde bulabilirsiniz. Aşağıdaki linkten ulaşmanız mümkün:

    https://www.suleymaniyevakfi.org/wp-content/uploads/2014/12/ayse-ulya-ozek-tez-ayaklara-mesh.pdf?fbclid=IwAR2LyKRQcSmSx6S1Hd8DHYrKytlQrxCoNOFGyVi9fNZI2r1S-byuhYsOuRw

    Vedat Yılmaz


    [1]http://www.cerideiilmiyye.org/wp-content/uploads/2018/07/vedat-yilmaz-4-sayi-herkesin-bildigi-namaz.pdf

  • Meryem Validemiz Hermafrodit Olabilir mi? / Erdem Uygan

    Meryem Validemiz Hermafrodit Olabilir mi? / Erdem Uygan

    Kur’an’da Meryem validemizin İsa Aleyhisselama babasız olarak hamile kalması konusu pek çok ayette dile getirilir. Konuyla ilgili birbirinin benzeri olan iki ayetin, Meryem validemizin genital organlarında erkek üreme organı vazifesi görecek bir yapının da bulunduğuna dair ifadeler içerdiği yorumu yapılmaktadır. Böylece Kur’an’da, İncil’de ve hatta Tevrat’ta geçen bu olağanüstü olayın aslında bugün bilimsel olarak açıklanabileceği öne sürülmektedir. Böyle bir iddia ortaya atmak, aynı zamanda Meryem validemizin yaşadığı bu olayın her an bir başka kadının da başına gelebileceğini, hatta Meryem validemizden önce de birilerinin başına gelmiş olabileceğini söylemek anlamına gelir. Peki bu gerçek olabilir mi? Yani Kur’an’a baktığımızda, gerçekten de Meryem validemizin hermafrodit bir yapıda olduğuna, yani genital organlarında erkek üreme organının işlevini görecek ve kendi kendini dölleyecek bir fiziksel yapının bulunduğuna herhangi bir işaret görmek mümkün müdür?

    İddianın dayandırıldığı iki ayet Enbiyâ Suresinin 91 ve Tahrîm Suresinin 12. ayetlerdir; özetle şöyle söylenmektedir:

    “Tahrîm Suresi 12. ayette Meryem validemize ruhun üflenmesi olayından bahsedilirken “onun içine” anlamına gelen فيه (fîhi) ifadesindeki müzekker (eril) zamir Meryem validemizin genital bölgesi anlamına gelen ferc فرج kelimesine gitmektedir. Aynı ifade Enbiyâ Suresi 91. ayette ise فيها (fîhâ) şeklinde müennes (dişil) zamirle gelmekte ve yine ferc kelimesini göstermektedir. O halde bu ayetler, Meryem validemizin vücudunda dişi üreme organlarının yanısıra onu dölleyebilecek erkek üreme organına ait dokuların da bulunduğuna işaret etmektedirler. Bu da günümüzde hermafrodizm olarak bilinen durumdur. Çünkü bu durumdaki bir kadın aslında tam bir dişidir ve hermafrodit olduğunun kendisi de farkında değildir. Meryem validemiz de böyle olmalıdır. Bu duruma işaret etmesi Kur’an’ın bir mucizesidir.”

    Bazı meal yazarları ise Tahrîm Suresindeki eril zamirin de Enbiyâ Suresindeki dişil zamirin de bizzat Meryem validemizi (ferc kelimesini değil) gösterme ihtimalinin bulunduğunu ileri sürerek Meryem validemizin hermafrodit yapıya sahip olabileceğini söylemişlerdir.

    Konuyla ilgili benzer bir yorum ve çıkarımı müfessir Elmalılı Hamdi Yazır da dile getirmiş ve Tahrîm Suresi 12. ayetin tefsirinde şunları söylemiştir:

    “Bu ayetin muhtevası bize şu fikri vermektedir: Demek ki bir erkeğin sulbünde meni hücresi, bir kadının rahminde yumurtalık hücresi nasıl yaratılıyorsa, bakire Meryem’in rahminde ikisi de öyle bir Rabbânî emirle yaratılıvermişti. Buna göre Meryem o üfürülme anında hem dişi hem erkek özelliğini toplayan fevkalade bir seçimle, ‘seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti (Âl-i İmrân 3/42)’ buyrulduğu gibi âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek, dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendine görünen ruhun (Cebrail’in) üfürmesinden gebe kalmıştı. Bu ayetin Enbiyâ Suresinde geçen benzerinde … zamirlerin hepsi müennes olduğundan فيها zamirinin de semâî (işitmeye bağlı) müennes olan ferc kelimesine gönderilme ihtimali olmakla beraber diğer zamirlerden ayrılmaması için Meryem’in kendisine gönderilmişti. Halbuki burada müzekker zamiriyle فيه buyurulmuş ve bu suretle diğer zamirlerden ayrılmış olmakla, dönüş yeri itibariyle elbette dikkati çekmektedir. Doğrusu, söz konusu zamirin ferce gönderilerek Enbiya 91. ayette bulunan فيها yı tefsir etmiş olmasıdır…. ‘Kanitin’ cem’i müzekker sîgası olmakla, Meryem ‘kânet’in altında ‘hiye’ zâmiri ile müennes (dişi) olarak ifade edilirken, erkek olan ‘kânit’lerden sayılarak, aynı zamanda hem dişi hem erkek vasfını biraraya toplayıcı bir halde gösterilmiştir.”

    Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Zehraveyn Yayıncılık, Tahrim Suresi 12. ayet tefsiri, c:8 s: 170

    Konuyla ilgili görüşler bu şekildedir. Bizim konumuz ise ilgili ayetlerin metnine bakıldığında böyle bir yorumun yapılmasının mümkün olup olmadığı yönünde olacaktır: Tahrîm Suresi 12. ayet şöyledir:

    وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِن رُّوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهِ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ

    Allah, fercini korumuş olan İmran kızı Meryem’i de örnek verir. Onun (fercinin) içine ruhumuzdan üflemiştik. O Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti. İçten boyun eğenlerdendi. (Tahrîm 66/12)

    Konumuz açısından kilit nokta, ayetteki “onun içine ruhumuzdan üflemiştik” ifadesinde “o” zamirinin Meryem validemize mi yoksa onun genital bölgesini ifade eden “ferc” kelimesine mi gittiğidir. Çünkü eğer Meryem validemiz kast ediliyorsa bu eril (müzekker) bir zamirle yapılmış demektir ki Enbiya 91. ayette aynı ifade dişil (müennes) zamirle gelmektedir. O zaman bu durum Meryem validemizde erkeklik görevini yapacak dokular olduğuna işaret sayılabilir. Ya da bu ayette zamir müzekker (eril) bir kelime olan ferc kelimesine gidiyorsa o zaman Enbiyâ 91. ayette de aynı kelimeye giden dişil zamir kullanılmıştır o halde yine Meryem validemizin hermafrodit olduğuna işaret sayılmalıdır.

    Arapça bakımından, ayette “onun içine” diye çevrilmiş olan فيه (fîhi) ifadesindeki ه (hu) zamirinin kendisine en yakın müzekker (eril) kelime olan فرج (ferc) kelimesinden başka bir yere götürülmesi mümkün değildir. Çünkü Arapçanın en temel kurallarından biri, zamirlerin kendilerine en yakın isimlere götürülmesi gerektiğidir. Ayrıca Arapça’da kelimeler eril (müzekker – maskülen) ve dişil (müennes – feminen) olarak iki kısma ayrılırlar. Eril kelimeler için eril zamirler, dişil kelimeler içinse dişil zamirler kullanılır. Ayetteki فيه fîhi ifadesinde kullanılan zamir eril kelimeler için kullanılan “o” anlamındaki ه (hu) olduğundan gideceği yerin de eril bir kelime olması gerekir. Bunun için de eril bir kelime olan ferc kelimesinden başka bir ihtimal yoktur. Kısacası “onun içine ruhumuzdan üflemiştik” derken anlatılanın Meryem validemizin “ferci” dışında bir şey olması mümkün değildir. Zamirin ferce değil de direkt Meryem validemize gitmesi için ه (hu) değil ها (ha) olması gerekirdi. Nitekim ayetin devamında “onun Rabbi” derken Meryem validemizin Rabbi kast edildiği için dişil zamir kullanılmış ربها (Rabbihâ) denmiştir. Bu durum فيه (fîhi)deki zamiri ferce götürmenin gerektiğini ortaya koyan bir diğer delildir. Zira aynı ayette geçen biri erkek biri dişi iki zamirin de Meryem validemize gitmesi mümkün değildir. Yani ayette “onun içine” ifadesi ile söylenenin “fercin içine” olduğu anlaşılmaktadır. Yani rahmin içinde gelişmekte olan İsa aleyhiselamdan bahsedilmektedir.

    Diğer ayetimiz Enbiyâ 91’de aynı durum anlatılırken şu ifadeler kullanılmıştır:

    وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ

    Ve fercini korumuş olan; onun içine ruhumuzdan üflemiştik, onu ve oğlunu çağdaşlarına bir belge yapmıştık. (Enbiyâ 21/91)

    Öncekinin aksine bu ayette Meryem kelimesi geçmemektedir. Ayet, Meryem validemizi sıfatlayan ism-i mevsul ve sıla cümlesi ile başlamaktadır: Dolayısıyla “onun içine” derken فيها (fîhâ – onun) ifadesindeki müennes (dişil) zamirin gidebileceği tek yer التي أحصنت فرجها (fercini korumuş olan) ifadesi ile kast edilen Meryem validemizdir. Zaten ayetin devamındaki وَجَعَلْنَاهَا (ve cealnâhâ) ve وَابْنَهَا (ve’bnehâ) “onu ve oğlunu kıldık” ifadelerindeki zamirler de tıpkı فيها (fîhâ)’daki gibi müennestir (dişil) ve onlar da فيها (fîhâ)’daki zamirin Meryem validemize yani التي (elletî) ifadesine gittiğinin en net göstergeleridir. Diğer bir deyişle “onu ve oğlunu” derken “o” ile kim kast ediliyorsa “onun içine” derken de “o” ile aynı kişinin kast ediliyor olması gereklidir. Bu sebeple ayetteki فيها (fîhâ – onun içine) ifadesiyle Meryem validemizin kendisi kast edilmektedir. Buradaki zamirin ferc kelimesine gitme ihtimali bulunmamaktadır.

    Yani iki ayetten birinde eril, diğerinde dişil zamirlerin kullanılmış olması, zamirlerin döndükleri ifadelerin birbirinden farklı olmasındandır. Bu zamirlerin gidecekleri eril ve dişil kelimeler ayetlerin her ikisinde de mevcuttur. Sanki zamirlerin dönecekleri isimler ayetlerin en az birinde yokmuş gibi her ikisinin de Meryem validemizin şahsını veya her ikisinin de Meryem validemizin fercini kast ediyor olduğunu söylemek mümkün değildir. Hal böyle olunca da “Meryem validemizin genital bölgesi için hem eril, hem dişil zamirler kullanılıyor, o halde onda erkeklik görevini yapabilecek bir yapı vardı” sonucuna varmak ayetlerin metnine uygun düşmemektedir. Bu durum bir ihtimal ferc kelimesinin müennes (dişil) bir kelime olması durumunda kabul edilebilir olarak görülebilir. Ancak ferc kelimesinin müennes olduğuna dair herhangi bir sözlükte veya kaynakta bir bilgiye rastlanmamaktadır. Dolayısıyla ferc kelimesi ister Meryem validemiz isterse erkek veya kadın bir başkası için kullanılsın bu kelimeye dönecek olan bir zamir kullanılması durumunda bu, müzekker zamir olan ه (hu) olmak zorundadır. Bu kelimeye ها (hâ) zamiri ile dönüş yapılamaz. Bu sebeple Enbiyâ 91. ayetteki zamir bu kelimeye dönüyor olamaz.

    Elmalılı Hamdi Yazır da Tahrîm 12. ayetteki فيه  ifadesindeki zamiri olması gerektiği gibi فرج ferc kelimesine göndermiştir. Ancak bu kelimeyi “semâî müennes” yani hakiki müennes olmadığı ve dişil alâmetleri taşımadığı halde müennes (dişil) kabul edilen bir kelime olarak nitelemesinin bir delili yoktur(1). Kaldı ki bize göre ferc kelimesi müennes bile olsa Enbiya 91. ayetteki فيها ifadesinin zamiri, devamındaki kelimelerin aldıkları zamirlerden dolayı, Tahrîm Suresinin aksine, ferc kelimesini değil Meryem validemizi göstermek durumundadır. Aynı sebepten Elmalılı’nın “Doğrusu, söz konusu zamirin ferce gönderilerek Enbiya 91. ayette bulunan فيها yı tefsir etmiş olmasıdır” yorumu da temelsiz kalmaktadır. Eğer bir tefsirden söz edilecekse Enbiyâ 91. ayette Meryem validemizin içine yapılan ruh üfleme eyleminin, Tahrîm 12. ayette “onun fercinin içine” yapıldığının belirtilmesiyile Tahrîm 12. ayetin sadece فيها ifadesini değil Enbiyâ 91. ayetin tamamını tefsir ettiğini söylemek daha doğru olur.

    Ayrıca müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’ın yukarıda alıntıladığımız tefsirindeki “Kanitin’ cem’i müzekker sîgası olmakla, Meryem ‘kânet’in altında ‘hiye’ zâmiri ile müennes (dişi) olarak ifade edilirken, erkek olan ‘kânit’lerden sayılarak, aynı zamanda hem dişi hem erkek vasfını biraraya toplayıcı bir halde gösterilmiştir” ifadelerine de gerek Arapça gerekse Kur’an’ın iç bütünlüğü bakımından katılmak mümkün değildir. Burada ayetin sonundaki وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ (ve kânet min el’kanitîn – içten boyun eğenlerdendi) ifadesinden bahsedilmektedir. Buradaki القانتين el’kanitîn ifadesi müzekker (eril) çoğul bir kelimedir ve “boyun eğenler” anlamına gelmektedir. كانت kânet ise cümleye “idi” anlamını veren ve Meryem validemizi kast ettiği için müennes yapıda (dişil) olan bir kelimedir. Hamdi Yazır buradaki kânitîn ifadesinin müzekker olmasını yaptığı yoruma delil göstermektedir. Oysa “kanitlerden (içten boyun eğenlerden) oldu” ya da “kanitlerdendi” ifadesi daha önce de kanitler olduğunu belirten bir ifadedir ki Kur’an’da bu türden ifadeler sayısı hayli fazladır. Eğer ifade dişil olsaydı yani كانت من القنتات (kânet min el’kanitât) ifadesi kullanılsaydı o zaman daha önceki kanitlerin tamamının dişi olması gerekirdir. Çünkü Arapça’da bir topluluktan bahsederken dişil kalıbın kullanılması topluluğun tamamının dişi olması durumunda mümkündür. O toplulukta bir tane bile erkek varsa ifade eril gelmek durumundadır. Dolayısıyla burada kânet ifadesinin dişi olması kanitîn ifadesinin de dişi olmasını gerektirmediği gibi kanîtîn ifadesinin gelmesi de Meryem validemiz için eril bir ifade kullanıldığı anlamına gelmez, daha önceki kanitlerin erkekli dişili olduğunu gösterir. Nitekim şu ayette de durum aynıdır:

    فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ

    Biz de karısı hariç onu ve bütün ailesini kurtardık. Karısı (yanardağ) külleri altında kalanlardan oldu. (A’râf 7/83)

    Burada da “karısı” ifadesi müennes (dişil) olduğu halde “küller altında kalanlar” ifadesi müzekkerdir (eril).

    Netice itibariyle; incelediğimiz bu iki ayetin metnine dayanarak Meryem validemizin hermafrodit yapıda bir kadın olduğunu söylemek Arap dili kuralları gereği imkan dahilinde görünmemektedir. Ayetlerden birinde Meryem validemizin içine ruhun üflendiğinden bahsedilmekte, diğerinde Meryem validemizin fercinin içine ruh üflendiği belirtilerek konu detaylandırılmakta, “Meryem validemizin içine ama nereye?” sorusu cevaplanmaktadır. Ayetlerdeki zamirlerin erkek ve dişiliği tamamen döndükleri ifadelerin erkekliği ve dişiliğindendir. Aynı ifadeye râcî olmadıkları için de aynı şey için hem erkek hem dişi zamir kullanılmış denemez ve buradan bir hermafrodit yorumu yapılamaz.

    Uzmanların söylemlerine göre bazı bitkiler de hermafrodit yapıda olduklarından kendi kendilerini dölleyebilmektedirler. Bu yüzden, Meryem validemizin hermafrodit olduğuna Âl-i İmrân Suresi 37. ayetteki şu ifade de delil olarak gösterilmektedir:

    فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا

    Rabbi Meryem’i güzelce kabul etti ve güzel bir bitki gibi yetiştirdi… (Âl-i İmrân 3/37)

    Oysa bu ayet bu duruma delil olamaz. Çünkü Rabbimiz Adem Aleyhisselam için de aynı ifadeleri kullanmaktadır:

    وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا

    Sizi topraktan bitki gibi bitiren Allah’tır. (Nuh 71/17)

    Dolayısıyla bu ifadelere bakılarak Meryem validemizde bitkilere has olan hem dişi hem erkek organlar olduğunu söylemek, Adem Aleyhisselam’da da bu özelliğin olması gerektiğini iddia etmek olacaktır.

    Ayrıca, Kur’an’da Meryem validemizin erkeğin zıddı olan ve hiçbir şekilde erkeklikle ilgili bir özellik taşımayan tam bir kız cinsiyetinde olduğu, annesinin ağzından açıkça belirtilmektedir:

    فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنثَىٰ وَاللَّـهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْأُنثَىٰ ۖ وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

    Doğum yapınca, ne doğurduğunu Allah daha iyi bildiği halde “Rabbim! Kız doğurdum. Erkek kız gibi olmazdı ki! Ben ona Meryem adını verdim; onu ve soyunu, taşlanan şeytandan korumanı bekliyorum.” dedi. (Âl-i İmrân3/36)

    Burada hermafrodit olan bir dişinin bu özelliğini kendisinin bile fark edemeyeceği, dolayısıyla annesinin de bilmesinin mümkün olmayacağı öne sürülebilir. Ancak bu ifadeler ayettir ve böylece Allah’ın Kitabında Meryem validemizin her yönüyle bir kız olduğu kayda geçmiş bulunmaktadır.

    Meryem validemizin diğer kadınlardan biyolojik ve fizyolojik olarak hiçbir farkı olmadığının en önemli delillerinden biri de şu ayettir:

    وَإِذْ قَالَتِ الْمَلَائِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَىٰ نِسَاءِ الْعَالَمِينَ

    Bir gün melekler Meryem’e de şöyle seslendiler: “Meryem! Allah seni seçti, tertemiz yaptı ve çağdaşın olan kadınlara tercih etti. (Âl-i İmrân 3/42)

    Allah Meryem validemizi diğer “kadınlara” tercih ettiğini bildirmektedir. Bu da başka birini de tercih edebileceğini yani diğer kadınlardan hiçbir farkı olmadığını gösterir. Bu ayete “diğer kadınlara üstün kıldı” şeklinde anlam vermek ayetin metnine uygun görünmemektedir. Zira اصطفى fiili seçmek anlamına gelir ki bu ayette iki kez geçmiş ve ilkine seçme anlamı verilmiştir. İkincisinde ise على harfi ceri ile kullanılarak “kimlerin içinden tercihle seçildiği” belirtilmiştir. Nitekim aynı fiilin aynı harfi cerle kullanıldığı aşağıdaki ayet tercih etmenin bu kullanıma en uygun anlam olduğunu gösterir:

    أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ

    Yani Allah kızları oğlanlara tercih mi etmiş? (Sâffât 37/153)

    Kısacası, Âl-i İmrân Suresi 42. ayet tek başına bile Meryem validemizin yapısal olarak normal bir kadın olduğunu göstermektedir.

    Asıl önemlisi; Kur’an’a göre İsa Aleyhisselamın babasız doğması kendisinden önceki Tevrat’ı tasdik etmesi için gerekli olan bir mucizedir. Böyle bir durumun sıradan insanların da başına gelebileceğini söyleyebileceğimiz bir karîneyi Kur’an’dan bulmamız mümkün görünmemektedir. Hatta ilahî kitaplar arası tasdik ilişkisi bakımından Meryem validemizin bir erkekle ilişkiye girmeksizin İsa Aleyhisselamı dünyaya getirmesi olayının yeryüzünde başka bir kişide daha görülmemesi gerekir:

    وَقَفَّيْنَا عَلَىٰ آثَارِهِم بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِۖ وَآتَيْنَاهُ الْإِنجِيلَ فِيهِ هُدًى وَنُورٌ وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ

    Sonra onların izinden Meryem oğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ı tasdik etsin diye gönderdik. Ona da içinde bir rehber ve nur olan İncil’i, önündeki Tevratı tasdik etsin, çekinerek korunanlar için bir rehber ve öğüt olsun diye verdik. (Mâide 5/46)

    Ayette İsâ Aleyhisselamın gönderilmesinin Tevrat’ı tasdik etmesiyle kendisine verilen İncîl’in Tevrat’ı tasdik etmesi birbirinden ayrılmaktadır. Diğer bir deyişle İsâ Aleyhisselamın hem kendisi doğumundaki özel durum sebebiyle, hem de ona verilen kitap olan İncîl, Tevrat’ı ayrı ayrı tasdîk etmektedir. Yukarıdaki Tahrîm Suresi 12. ayette Meryem validemizin Allah’ın kelimelerini ve kitaplarını tasdik etmesi de bu durumu göstermektedir. Zaten Enbiyâ 91. ayette Meryem validemiz ve oğlunun o günkü insanlar için “ayet” olduklarının söylenmesi de yine Tevrat’taki ilgili konuyu tasdik etmeleriyle ilgili olsa gerektir. Nitekim bir başka ayette daha Meryem validemiz ve İsa Aleyhisselamın “ayet” yapıldıkları belirtilir:

    وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً وَآوَيْنَاهُمَا إِلَىٰ رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ

    Meryemoğlunu ve annesini birer ayet yaptık. Oturmaya elverişli olan ve gözesi bulunan bir tümseğe yerleştirdik. (Mü’minûn 23/50)

    Kur’an’daki Meryem validemiz ve İsa Aleyhisselamın “ayet” oldukları ifadesi Tevrat’ta da ayet kelimesinin tam karşılığı olan “alâmet” ifadesi ile anlatılmaktadır:

    “Bunun için Rab kendisi size bir alâmet verecek; işte, bakire kız gebe kalacak ve bir oğul doğuracak ve onun adını İmmanuel (Allah bizimle) koyacak.”

    İşaya, 7:14

    Görüldüğü gibi İsa Aleyhisselamın bakire bir hanımdan dünyaya geleceği Tevrat ile bildirilmiş bir konudur. Bu sebeple ancak böyle bir doğumla dünyaya gelecek kişinin  Allah’ın nebîsi olacağı bilgisi İsraioğullarında vardır ve bu kişiyi beklemektedirler. Nitekim Matta İncilinin başlangıcında da Tevrat’taki bu ifadelere gönderme yapılmakta ve beklenen olayın gerçekleştiği şöyle ifade edilmektedir:

    “Ve bir oğul doğuracaktır; ve onun adını İsâ koyacaksın; çünkü kavmini günahlarından kurtaracak olan odur. İmdi peygamber vasıtası ile Rab tarafından söylenen: ‘İşte kız gebe kalacak ve bir oğul doğuracak ve onun adını İmmanuel koyacaklar’sözü yerine gelsin diye hep bunlar vaki oldu.”

    Matta, Bab1, 23

    Dolayısıyla böyle bir doğumun Meryem validemizden önce gerçekleşmiş olması ve ondan sonra da başka birinde böyle bir olayın gerçekleşme ihtimalinin bulunması mümkün olmamalıdır. Meryem validemizden başkasında karşılaşılamayacak bir olayın da tıbben ve bilimsel olarak açıklanabilir olmasını beklemenin bir anlamı yoktur.

    Şunu da söylemeliyiz ki uzmanların söylediklerine göre hermafrodit bir dişi tam bir dişidir, yani hermafrodizm çift cinsiyetlilik demek değildir. Dolayısıyla günümüzde bir tabib veya bilim adamının bu olayı hermafrodizm ile açıklamasında bir sakınca yoktur. Ancak bu iddianın ayetlerin metnine dayandırılması ve Meryem validemizin hermafrodit olduğuna Kur’an’dan delil olarak bu ayetlerin metnindeki zamirlerin gösterilmesinin problemlidir.

    Kur’an’ın başlı başına bir mucize olması için Meryem validemizin tıbben açıklanabilir bir fizyolojik yapıda olduğuna değiniyor olması gerekmez. Bu yazıda ele aldığımız tahlillerle de ortaya çıkan, Kur’an’ın hiçbir yoruma yer bırakmadan her konuyu detaylarıyla anlatıyor olması, Meryem validemizle ilgili yapılan bu yorumlara bile şaşmaz inceliği ile izin vermediğinin tesbit edilebiliyor olması mucizelerin en büyüğü olduğunu gösterir. Böylesi bir incelik ve hassasiyet hiçbir kul yapısı metinde bulunamayacak bir özelliktir. Kur’an üzerinde metodik olarak yapılan her çalışma onun Allah’ın Kitabı olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanı aciz bırakan Kitap böyle olur.

    Erdem Uygan

    (1) Semaî müennes için bkz: TDV İslam Ansiklopedisi Müzekker Müennes maddesi, c:32, s:243-245 veya https://islamansiklopedisi.org.tr/muzekker-ve-muennes

  • Kur’ân’ı Yorumlamanın Trajikomik Sonuçları

    Kur’ân’ı Yorumlamanın Trajikomik Sonuçları

    Kur’an, kendisini gönderen Allah tarafından bizzat açıklanmış ve nebiler de dahil hiç kimseye açıklama yetkisi verilmemiş bir kitaptır:

    Elif Lam Ra! Bu, her zaman doğru hükmü veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından, ayetleri, hem muhkem kılınmış hem de açıklanmış bir kitaptır. (1) Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. (De ki:) Ben de Allah tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. (Hûd 11/1-2)

    Kur’an üzerinde çalışanların görevi, ekipler oluşturarak Allah’ın yaptığı açıklamaya ulaşmaktır. Bunun nasıl yapılacağı, birbirini açıklayan ayetlerin nasıl belirleneceği ve metodun tüm ayrıntıları da yine Kur’an’da Rabbimiz tarafından detaylı olarak açıklanmış, bu metoda “ilim”, ulaşılacak sonuca da “hikmet” adı verilmiştir.

    Kur’an’ı sadece Allah’ın açıklaması, ayetlerin yoruma açık olmadığını gösterir. Zaten hikmet doğru hüküm demektir ve her konudaki doğru hüküm yalnız bir tane olmak zorundadır. Bu da Kur’an’ın yoruma açık olmadığını gösterir. Yoruma açık olan bir kitap yorum farklılıklarının da zenginlik olarak görülmesine sebep olur. Ancak hikmetten bahseden ve Allah tarafından açıklanmış bir kitap için böyle bir durum söz konusu olamaz.

    Kur’an’da geçen kavramların anlaşılması da yine aynı metodun uygulanması ile mümkündür. Bu da Kur’an üzerinde çalışanların sözlüklere ve Kur’an’ın indirildiği döneme mahkum olmalarını önler. Diğer bir deyişle Kur’an’da geçen her bir kavram yine bizzat Allah tarafından açıklanmış ve hatta örneklendirilmiştir. Kelimelerin anlamlarını ortaya koyan, sonra o kelimeleri kavramlaştırarak birer terim haline getiren, her bir terimi detaylı olarak tanımlayıp sarsılmaz bir incelik ve düzenle kullanan yine bizzat Rabbimizdir.

    Bu durumda şu rahatlıkla söylenebilir; Kur’an’ın sadece açıklamasını değil, yeryüzündeki bütün dillere çevirisini de bizzat Allah yapmaktadır. Çünkü kavramlarını kendisi tanımlayıp hangi anlamda ve nasıl kullanıldığını bizzat Kur’an belirlemekte, herhangi bir insana söz hakkı tanımamaktadır.

    İşte Kur’an’ın sadece Allah tarafından ortaya konabilecek bu muazzam yapısını bilmediğimiz ya da göz ardı ettiğimizde ayetlere kendi kafamızdan meal vermeye başlarız. Kelimeleri sözlükçüler, terimleri meal ve tefsirciler tanımlamaya ve yorumlamaya başlarlar. Sonuçta mealler Allah’ın Kitabının meali olmaktan çıkar ve Kur’an, mealcilerin at koşturduğu uçsuz bucaksız bir yorum çiftliğine döner. Meal ve tefsirler bu durumun sayısız örnekleri ile doludur. Öyle ki bugün tefsir denildiğinde yazan kişinin ayetleri kendi zamanı ve bilgisi ile yorumladığı eserler anlaşılır. Oysa Rabbimizin buna asla cevaz vermediğini görmüştük.

    Kavramların Kur’an’dan öğrenilmemesi ayetlerin yorumlanması sonucunu otomatik olarak doğurmaktadır. Ancak yorumlama bir kez başladığı zaman bunun önünü almak mümkün değildir. Çünkü başta da söylediğimiz gibi Allah, ayetleri akıl almaz bir korelasyonla birbirlerine bağlamıştır. Siz bir ayeti kendi kafanıza göre yorumladığınızda konuyla ilgili başka bir ayeti de aynı yoruma mahkum etmek zorunda kalırsınız. Bu da daima ayetler arası insicamı bozar. Bunu fark eden mealci, her seferinde yorumunu genişletmek ve ayetleri, birbirlerine ve yaptığı yoruma uydurmak için esnetmek zorunda kalır.

    Mesela, nebi ve rasul kavramları arasında bir fark gözetilmediği takdirde pek çok ayetin anlaşılmasında ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu sorunların giderilmesi için de mecburen ayetlerin yorumlanması yoluna gidilmektedir. Buna rağmen yapılan bu yorumlar daha büyük anlama sorunlarına hatta ayetler arası tutarsızlık ve çelişkilere yol açmaktadır. Bu duruma mevcut meal ve tefsirlerden hatırı sayılır miktarda örnekler bulmak mümkündür. Bu konuyu, Hayat Kitabı Kur’an isimli mealde Cin Suresinin ilk ayetlerine verilen anlam ve yorumlar üzerinden örneklendirmeye çalışacağız. Meal şöyledir:

    De ki: “Bana vahyedildi ki, cinlerden bir kısmı (bu mesaja) kulak vererek, (dostlarına) şöyle dediler: “Gerçekten de biz olağanüstü güzellikte bir hitap dinledik; (Cin 72/1)

    Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Yayıncılık, Aralık 2017

    Ayetin mealinde lafzen bir sorun görünmemekle birlikte dipnotta, cin kelimesini nasıl anlamak gerektiği ile ilgili olarak şu yoruma yer verilmektedir:

    “Kur’an’da insan ve cinlere kendi türlerinden rasuller gönderildiği ifade edilir (6/130). Eğer Ahkaf 29-32’den yola çıkarsak, ilk pasajda anlatılan olayın kahramanlarının Hz. Musa’ya inandığı ortaya çıkar. İnsan ve cinlere kendi türlerinden rasul gönderildiği ifade edildiğine göre, bu durumda burada cinn adıyla anılanlar insanlar olmalıdır. Şu halde bu ayetlerde geçen cinin anlamı “görünmeyen varlık” olmaktan çok “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” olsa gerektir. Belki, Hz. Peygamber haberdar olmadan ve kendilerini görmeden onu dinledikleri için de cinn adını almış olabilirler. Allah en doğrusunu bilir.”

    Ancak ayette geçen cin kelimesine bu yorumda verilen “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” anlamı surenin devamıyla uyuşmamaktadır. Bu sebeple mealde yazar, hemen dördüncü ayette bile yorumuna uygun ancak ayetin metni ve Arap dili gramerine aykırı bir parantez içi açıklama yapmak zorunda kalmıştır:

    Bir başka gerçek de, içimizdeki beyinsiz (kişilerin) Allah`a karşı sorumsuzca konuşması olmuştu. (Cin 72/4)

    Surenin başından beri aynı kişiler yani cinlerden bir grup konuşmaktadır. Buradaki cinlere “daha önce görülmemiş insanlar” anlamı verilince aslında “bizim beyinsiz” olarak çevrilmesi gereken سفيهنا ifadesi mecburen “içimizdeki beyinsiz kişiler” olarak değiştirilmek zorunda kalınmıştır. Oysa sefih (beyinsiz) ifadesi tekildir ve “içimizdeki” ifadesi de ayetin orijinalinde yoktur, onun yerine “bizim” anlamına gelen zamir kullanılmıştır.

    Ayetin anlamını tamamen değiştiren bu problemin üzerinde daha fazla durmayarak aynı mealden okumaya devam edelim:

    Halbuki biz, ne insanların ne de cinlerin Allah`a iftira edeceğine asla ihtimal vermezdik. (Cin 72/5)

    Dikkat edilirse bu ayette “ne insanların ne de cinlerin” şeklinde bir karşılaştırma yapılmaktadır. Bu ifade gereği, Rabbimiz tarafından “cinler” şeklinde isimlendirilenler insan olmamak durumundadırlar. Aksi halde “insanlar ve cinler” ifadesi kullanılamaz. Sureyi mealden okumaya devam edelim:

    Hiç kuşku yok ki insanlardan bazıları cinlerden bazılarına sığınırlar, bu da onların (cinler karşısındaki) zillet verici edilgenliğini artırır. (Cin 72/6)

    Surenin ilk ayetiyle başlayan konu devam etmektedir. Konuşturulan yine cinlerdir ve burada da “insanlardan bazıları”, “cinlerden bazıları” ifadelerinin kullanılması, cinler kelimesi ile kast edilenin, yazarın yaptığı yoruma aykırı olarak insan olmamaları gerektiğini gösterir. Zaten yazarın kendisi de bu ayetin dipnotuna yaptığı yorumda mecburen buradaki cinleri görünmez varlıklar olarak nitelemek zorunda kalmıştır:

    “Cinler üzerinden kendi vehimlerinin oyuncağı oluyorlardı. Bu cinin kendisinden kaynaklanan bir etki değil, insanın ona yüklediği vehme dayalı anlamdan kaynaklı bir etkiydi. Yani insanlar görünmeyen varlıklara güç vehmediyorlar, sonuçta evhamlarının esiri oluyorlardı…”

    Surenin ilk ayetinde aynı kelimeyle “tanınmayan insanlar”, altıncı ayetinde ise “görünmeyen varlıklar”ın kast ediliyor olması acaba yeryüzünde kaç kişiye inandırıcı gelebilir? Her şey bir yana Allah’ın Kitabı için böylesine dağınıklık ve düzensizlik nasıl düşünülebilir?

    Yazarın, Cin Suresinin ilk ayetlerinden itibaren konuşmaları nakledilen cinlerden bir topluluğun, “bölge halkının tanımadığı insanlar” oldukları şeklindeki yorumuyla çelişen en önemli kısım sekizinci ayetten itibaren başlamaktadır. Aynı mealden okumaya devam ediyoruz:

    (Yine cinler şöyle dediler): “Gerçek şu ki biz göğü yokladık, ama onu tam donanımlı bir koruma ordusu ve tarifsiz bir göktaşı sağanağıyla dopdolu bulduk; halbuki vaktiyle biz onun uygun yerlerinde (haber) dinlemek için otururduk; ne var ki şimdi (bizden) her kim dinlemeye kalksa, derhal karşısında hedefe kilitli bir ateş topu buluyor. (Cin 72/8-9)

    Yazarın parantez içi ifadesinden de anlaşıldığı üzere konuşanlar hala aynı kişilerdir. Ancak ayette bahsedilen göğü yoklama, göktaşı sağanaklarına maruz kalma, vaktiyle gökteki dinlenme yerlerinde oturma, ateş topu ile karşılık bulma ifadeleri ayetin başındaki cinler ifadesi ile kast edilenin “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” olma ihtimalinin imkan dahilinde bulunmadığını göstermektedir.

    Görüldüğü üzere ilk ayetin dipnotunda yapılan yorum, surenin devam eden ayetleri ile uyum sağlamamakta ve bu yoruma göre okunduğu takdirde büyük bir anlama problemi ortaya çıkmaktadır. O halde ilk ayette bu yorumun yapılmasının gerekçesi neydi? Neden durup dururken böyle bir tercih yapıldı? Bunun gerekçesi yukarıda okuduğumuz ilgili dipnotta şöyle belirtilmişti: “Kur’an’da insan ve cinlere kendi türlerinden rasuller gönderildiği ifade edilir (6/130).” O halde dipnotta atıf yapılan En’âm suresi 130. ayete bakmamız gerekir. İncelemeye aldığımız mealde yazar bu ayeti dilimize şu şekilde çevirmiştir:

    (Allah diyecek ki): “Ey görünmeyen ve görüneniyle tüm iradeli varlık türleri! Kendi içinizden, mesajlarımı size anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınız konusunda sizi uyaran rasuller gelmedi mi? Onlar: “Biz kendi aleyhimize şahitlik yaparız!” diyecekler; zira bu dünya hayatı onları aldatmıştır; ve böylece onlar kendilerinin inkarcı olduklarına yine kendileri şahitlik yapmış olacaklar. (En’âm 6/130)

    Bu makalenin ilk yazıldığı dönemde yukarıdaki mealde rasuller yerine peygamberler kelimesi kullanılmaktaydı. Mealin son baskısında ise isabetli bir değişiklikle peygamber kelimesi kaldırılmış ve yerine göre rasul ve nebi kelimeleri kullanılmış. Ancak bunun dışında hiçbir değişiklik yapılmaması, ayetlerin dipnotlardaki tefsirlerinin aynen korunmuş olması bu değişikliğin sadece lafızlarda olduğunu, nebî ve rasul kavramlarının ne işe yaradığının yazar tarafından anlaşılmadığını göstermektedir. Rasul Allah’ın mesajlarını tüm zamanlarda Allah’ın kullarına ileten kişi anlamına gelir. Nebî ise Allah tarafından vahyi almak ve insanlara iletmekle görevlendirilmiş kişidir. Vahyi iletme mecburiyetinin olması nebînin aynı zamanda rasul olmasının zorunlu olduğunu gösterir. Ancak her rasul nebî olamaz çünkü her rasul vahiy alamaz, sadece nebî olan rasuller vahiy alabilirler. Bir kişinin Allah’tan, başkalarına iletmekle yükümlü kılındığı bir vahiy alması onu nebî ve ister istemez rasul yapar. Nebî olan rasulün ilettiği bu vahyi başka insanlara ulaştıranlar da rasul olarak adlandırılırlar ancak bunlar, mevcut vahyi iletirler (2). Bu anlamda nebîlik yani vahiy alma işi Muhammed Aleyhisselam’la son bulmuştur. Ancak Kitap elimizde olduğu sürece onu başkalarına ulaştırma işi yani rasullük sona ermeyecektir(3).

    İşte bu fark bilindiği ve gözetildiği andan itibaren En’âm 130. ayet cinlerin tanınmamış insanlar olması gerekliliğine delil olmaktan çıkar. Çünkü bu ayette belirtilen her topluma kendi cinsinden elçiler gönderilmesi konusu aşağıdaki iki ayette de rasul kelimesiyle ortaya konmuş, incelediğimiz mealde de şöyle çevrilmiştir:

    Allah meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Ne var ki sadece Allah her bir şeyi duyar, her bir şeyi görür. (Hacc 22/75)

    Onlara de ki: “Eğer yeryüzünde salına salına dolaşanlar melekler olsaydı, elbet Biz de onlara elçi olarak gökten bir melek indirirdik.” (İsrâ 17/95)

    Ancak yazar, incelediğimiz Cin Suresi ilk ayetinde geçen cin ifadesine dair yaptığı yorumu bu ayetlere değil, En’âm 130. ayete dayandırmıştır. Halbuki o ayette de kullanılan kelime rasul kelimesidir. Ayetlerde rasul ifadesinin kullanılmış olması, her topluma kendi cinslerinden kendi cinslerinden Allah’ın ayetlerini okuyan vahyi duymuş ya da öğrenmiş kişilerin geldiğini göstermektedir. Yani her rasul nebî olmadığı için Cinlere giden rasul Nebîmiz olmak zorunda değildir. Kendi cinslerinden, yani onlar gibi cin olan bir elçidir.  Zaten Cin Suresinin ilk ayeti şöyledir:

    De ki “Bana şunlar vahyedildi: Cinlerin bir kısmı beni dinlemiş ve şöyle demişler: Biz hayranlık uyandıran bir Kur’an (bir söz kümesi), dinledik. (Cin 72/1)

    Burada Rasulullah cinlere nebî olarak gönderilmiş değildir. Ayette böyle bir ifade yoktur. Hatta Rasulullah cinlerin kendisini dinlediklerinden bile habersiz olduğu için “de ki” denilerek konuyu bizzat Allah kendisine söyletmektedir. Ayrıca cinler, okunanın “Kur’an” yani ayet kümeleri olduğunu okuyanın Muhammed Aleyhisselam olmasından değil, ayetlerin içeriğinden anlamışlardır:

    Olgunlaşmanın yolunu gösteriyor. Ona inanıp güvendik; artık kimseyi Rabbimize ortak sayamayız. Rabbimiz çok yücedir; ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir. Bizim akılsız da (İblis) meğer Allah’a karşı gerçek dışı konuşmalar yapıyormuş. Biz sanıyorduk ki insanlar ve cinler, Allah’a karşı yalan söyleyemezler. (Cin 72/2-5)

    Dolayısıyla Muhammed Aleyhisselam cinlere nebî – rasul olarak gönderilmiş değildir. Cinler onun tebliğini kendisinden habersiz olarak dinlemiş ve tebliğin içeriğinden dolayı okunanın ayet kümeleri (Kur’an) olduğunu kavramışlardır. Bu kadarla kalmamış, En’âm 130. ayette okuduğumuz gibi kendi toplumlarını uyarmak üzere ayetleri onlara ulaştırmışlar yani rasullük yapmışlardır. Bu durumu da aynı konuyla ilgili bir başka ayet grubunda, yine Hayat Kitabı Kur’an mealinden görebiliriz:

    Bir zamanlar, cinlerden bir grubu Kur`an`ı dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Nihayet o (vahye) kavuşur kavuşmaz “Sükunetle dinleyin!” demişler, (okuma) biter bitmez de kendi toplumlarının yanına uyarıcılar olarak dönmüşlerdi. (Ahkaf 46/29)

    Ayette de görüldüğü gibi vahyi dinleyen cinler kendi toplumlarına uyarıcı olarak dönüyorlar. Uyarıcı olmaları, Kur’an’ı toplumlarına ulaştırmaları anlamına gelmektedir. Nitekim Rasulullah da o Kitapla uyarmaktadır:

    “…Ben de o Kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.” (Hud 11/2)

    Ahkaf Suresinin ayetlerini aynı mealden okumaya devam edelim:

    Onlar “Ey kavmimiz!” dediler, “Biz Musa`dan sonra indirilen ve kendisinden önceki vahyi tasdik eden bir ilahi mesaj dinledik: o vahiy (kendisine uyanı) hakikate ve dosdoğru bir yola yöneltiyor. (Ahkâf 46/30)

    Görüldüğü üzere cinler, Musa Aleyhisslema’a indirilen kitabı biliyorlar ve bundan dolayı dinledikleri ayetlerin kendisinden önceki kitapları tasdik ettiğini görebilmekteler. Bu yüzden onun Allah’tan gelen bir kitap olduğunu anlıyorlar. Bundan sonra da uyarı görevlerini yapmak üzere kendi toplumlarına rasullük yapıyorlar:

    Ey kavmimiz! Allah`ın davetine icabet edin ve O`na iman edin (ki), günahlarınızın üzerini çizip sizi bağışlasın ve sizi elim bir azaptan korusun! Ama kim Allah`ın davetine icabet etmezse, asla O`nu yeryüzünde atlatmış olmaz; ve ona (Allah)tan başka hiçbir dostun yararı dokunmaz: böyleleri fark edilir bir sapıklığın göbeğine düşerler. (Ahkaf 46/31-32)

    Sonuç olarak, Kur’an’ın en temel kavramlarından ikisi olan nebî ve rasul kavramlarının gereği gibi bilinmemesi, farkın önemsenmemesinden dolayı ayetler arasında uyumsuzluk olduğu sanılmış ve bu uyumsuzluğu gidermek için de dipnotlarla aslında hiç gerek olmayan yorumlar yapılmak zorunda kalınmış, cinlerin tanınmayan insanlar oldukları onca ayete rağmen Kur’an’a söyletilmiştir. Üstelik incelediğimiz mealden peygamber kelimesinin çıkarılması ve nebî rasul kelimelerinin konulması bile Allah’ın Kitabına bu akla sığmaz muamelenin yapılmasını engelleyememiştir. Çünkü ilahiyat alanında çalışanların çoğu için olduğu gibi, yazılmış, defalarca baskı yaparak kayda geçmiş bir iddianın yanlış olduğunu kabul etmek, bu yanlış Allah’ın Kitabına karşı yapılıyor olsa da işte bu kadar zordur.

    Bütün bunlara neden olan ise Kur’an’ın yorumlanabileceğinin sanılması ve örneğini verdiğimiz kişilerin Kur’an’ın yorumlanmasını bir tefsir usulü olarak insanlara anlatmaları, bunu meşru ve normal göstermeleridir. Bunun da sebebi Kur’an’ın Allah tarafından açıklanmış bir metodunun olduğunu bilmemeleridir. Metodu bilmemenize rağmen kendinizi meal ve tefsir yazma mertebesinde görüyorsanız o kitabı kendi yorumlarınızla Allah’ın Kitabı olmaktan çıkarmaktan başka seçeneğiniz kalmaz.

    Erdem Uygan

    (1) Bu iki ayetten anlaşılacağı üzere Allah’ın ayetlerini ancak Allah açıklayabilir. Bu açıklamaya sadece Kitaptan ulaşılabilir. Allah’ın yazılı ayetleri ile ilgili olarak kendisi tarafından yapılan açıklamalar o muhkem ayetin müteşabihleridir (Al-i İmran 3/7, Fussilet 41/3). Başka kaynaklarda açıklama aradığımız takdirde, Allah’tan başkasına kulluk edeceğimiz ikazı, her müminin çok dikkat etmesi gereken şirk günahını oluşturur.

    (2) Kur’an’da vahyi iletmeyle ilgili olarak nebî olmayan rasulllerden bahseden ayetlere örnek olarak Furkân 37 ve Şuara 105 ayetleri gösterilebilir


  • KUR’AN ÜZERİNDE BİREYSEL ÇALIŞMANIN YANLIŞLIĞI

    KUR’AN ÜZERİNDE BİREYSEL ÇALIŞMANIN YANLIŞLIĞI

    Kur’an üzerinde bir kişinin tek başına çalışma yapması, günümüz ilahiyat akademisyenlerinin ve araştırmacılarının benimsemiş oldukları ve sık sık eleştirdiğimiz yaygın bir durumdur. Bu durum, çalışan kişinin Allah’ın öğrettiği “Kur’an’ı anlama metodu”nu uygulamadığının veya yanlış ya da eksik uyguladığının en önemli göstergesidir. Tek başına çalışan kişi yaptığı yanlışı göremeyeceği için gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemekle işe başlamış olabilmektedir. Yine bu kişi çoğunlukla Allah’ın istediği metodu uygulamak yerine ve çoğu zaman da o metodu uyguladığı yanılgısıyla aslında kendine ait bir yöntemle Allah’ın kitabını anlamaya çalışmaktadır. Oysa bu, Rabbimizin asla cevaz vermediği bir tutumdur. Bu tutum, Kur’an’ı o kişinin kendisinin açıklaması anlamına gelir ki Allah, Nebîsinin bile Kur’an’ı açıklamaya yetkili olmadığını açıkça dile getirmektedir:

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. (Hûd 11/1)

    Üstelik Kur’an’ı Allah’tan başkasının açıklamasına izin verilmemesinin çok hassas bir sebebi vardır:

    Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir… (Hûd 11/2)

    Nitekim Rabbimiz, Kitabını doğru okuma ve anlama ilmini (1) çok sayıda ayetle detaylandırmakta (2) ve Kur’an üzerinde nebiler de dahil olmak üzere doğru hükme (hikmete) ulaşma amacıyla çalışma yapan herkese bu metodu ayrıntılarıyla öğretmektedir. Bununla da kalmayıp bu çalışmanın ekip halinde yapılması gerektiğini yine metodunu detaylandırdığı bir ayette dile getirmektedir:

    Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır. (Fussilet 41/3)

    Nebîmizin de Kur’an’dan hikmeti çıkarabilmek için ekip halinde çalıştığını ayetlerden görebilmemiz mümkündür:

    Ey içine kapanan kişi! Az bir kısmı dışında gece kalk! Ya gecenin yarısı kadar ya yarısından biraz az, ya da yarısından fazla bir süre kalk da Kur’ân’ı yavaş yavaş ve düşünerek oku! (Müzzemmil 73/1-4)

    Nebimizin bu ayetlerde şahsına verilen emri, bir ekiple çalışarak yerine getirdiğini aynı surenin son ayetinden öğreniyoruz:

    Senin ve seninle beraber olanlardan bir kısmının, gecenin üçte ikisine yakınını, yarısını ve üçte birini uyanık geçirdiğini Rabbin elbette biliyor… (Müzzemmil 73/20)

    Ancak tüm bu ayetlere rağmen ne yazık ki İslam ulemâsı geçmişte ve günümüzde kendi başlarına çalışmayı tercih etmiş ve etmektedir. Doğal olarak da Kur’an açısından kabul edilmeyen bu durumun çoğu zaman hazin sonuçları olmaktadır.

    Yazımızda yalnız çalışmayı tercih etmenin doğurduğu sıkıntılı sonuçların tipik örneklerinden birini Mehmet Okuyan’ın bir kitap çalışması üzerinden vermeye çalışacağız. Burada amacımız tenkîd etme ya da yerme değil, uyarma görevimizi yerine getirme ve Allah’ın emri olan Kur’an üzerinde ekipler oluşturarak çalışma konusunda hatırlatma yapmaktır.

    Prof. Okuyan, seri halinde yayınlayacağını anladığımız Kıssalar Ne Söyler isimli çalışmasının ilk kitabı olan Yaratılış ve Hz. Adem kitabında, Adem – İblis kıssasını ele alırken, meleklerin secde etmesi konusunda bir takım açıklama ve yorumlarda bulunmaktadır. Hocamızın zihninde oluşturduğu ve ulaşmak istediği sonuca göre, ilgili ayetlerde melekler Adem’e değil, Allah’a secde etmişlerdir. Ancak kendisi bu konuyu açıklarken hem bir takım Kur’an’a aykırı olduğunu göstereceğimiz bilgiler vermekte hem de bir kaç sayfa sonra kendi yazdığı satırlarla çelişmektedir.

    Okuyan, kitabının 115. sayfasında yer alan “Secde” başlıklı bölüme şu ifadelerle başlamaktadır:

    “‘Meleklere, Adem’e secde edin’ şeklinde yorumlanan âyeti anlayabilmemiz için öncelikle ilgili âyetler ve secdenin tanımı üzerinde durmalıyız. اسجدوا لآدم ibaresinde li edatı kullanılıyor. Denebilir ki ‘Secde kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de daima ‘lam’ edatıyla kullanılır.’ Bu yanlış bir yaklaşımdır; secde emrinin lâm edatsız kullanımları da Kur’an’da mevcuttur. Bu âyeti ele alırken kullanılan edatı görmek ve bunu anlama, meale, tercümeye yansıtmak durumundayız. Âyeti ‘Adem’e secde…’ olarak değil, ‘Âdem için secdeye kapanın’ şeklinde ele aldığımızda anlam tamamen değişiyor. ‘Adem için secdeye kapanın’ denince maksat değişir.”

    Mehmet Okuyan, Kıssalar Ne Söyler -1- Yaratılış ve Hz. Adem, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2017, s: 115

    Yukarıda alıntıladığımız bölümde Mehmet Okuyan, secde kelimesinin “lam – ل” harfi olmaksızın kullanımının da Kur’an’da mevcut olduğunu söylemekte ancak bu iddiasını bir ayetle delillendirmemektedir. Kitabın sadece bu sayfasında bile ayetlerle ilgili delil göstermek gerektiğinde tam üç yerde dipnot veren hocamız, nedense bu konuda bir dipnot vermemekte, iddiasını ispatlamaya gerek duymamaktadır. Oysa sadece dört satır sonra “Secde kavramı namazın bir rüknü olarak Kur’an’da zikredilmektedir.” ifadesini hemen bir dipnotla delillendirmekte ve o konuyla ilgili 4 ayeti dipnotta vermektedir. Yani kitabın tamamında, iddialarını destekleyen ayetleri dipnotlarda belirtmeyi üslup olarak benimsemektedir ki olması gereken de budur. Ancak “secede – سجد” fiilinin “lam – ل”sız kullanımı ile ilgili iddiasına dair herhangi bir delil göstermemektedir. Çünkü aslında iddia ettiği gibi bir kullanım Kur’an’da yoktur.

    Konuyu Arapça bilenler için biraz açmamız gerekmektedir. Arapça’da bazı fiiller mutlaka bir takım “harf-i cerr” denen harflerle kullanılırlar. Bu harfler cümlede mef’ûl yani tümleç bulunuyorsa o mef’ûl ile birlikte kullanılırlar. Bunu İngilizce üzerinden anlatmamız gerekirse; bir kişinin emir kipinde “bak!” demek için sadece “look” demesi yeterlidir. Ancak bu cümlede, “bakılacak yer” yani tümleç, yani mef’ûl kullanılacaksa bu fiil mutlaka “at” ile birlikte kullanılır. Yani “bana bak” denilecekse mutlaka “look at me” denilmesi gerekmektedir. Bu kullanımın bir istisnası yoktur.

    Arapça’daki “secede” fiilinin kullanımı da bu şekildedir. Eğer cümlede “secede سجد” kökünden türemiş bir fiil için mef’ûl yani tümleç kullanılacaksa “lam” harf-i ceri ile birlikte kullanılması zorunludur. Kur’an’da ve Arap dilinde bunun bir istisnası bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle secdenin kime/neye yapılacağının belirtildiği bir cümlede “lam” harfinin kullanılmadığı görülmemektedir ki zaten bu, dil bilgisi açısından da böyle olmak zorundadır. Dolayısıyla Mehmet Okuyan’ın bu paragraftaki iddiasının hiçbir dayanağı yoktur. Kur’an’da secde fiilinin mef’ûl alıp da “lam” harfi almaksızın kullanıldığı bir yer yoktur (3). Mef’ûl almadığı yerlerde ise zaten harf-i cer kullanımından söz edilemez.

    “Lam ل” harfi bir fiile bağlı olmaksızın, yani tek başına kullanıldığında “için” anlamına gelen bir edattır. Harfin Mehmet Okuyan’ın ele aldığı ayetlerde “için” anlamına gelebilmesi yani fiilden bağımsız bir edat olarak okunabilmesi için tek şart “secede سجد” fiilinin “lam”sız kullanılabilmesidir. Fiilin böyle bir kullanmı mümkün olmadığına göre Mehmet Okuyan’ın “lam” harfine “için” anlamı vermesinin dayanaksız kaldığını söylememize gerek yoktur.

    Ayrıca bir an için “lam” harfinin “için” manasına da gelebileceğini farz etsek bile Mehmet Hocaya bizi bu anlama götürecek karinenin ne olduğunu sormamız gerekecektir. Yani “lam” harfinin meleklerin Adem Aleyhisselama secde etmesi ile ilgili kullanıldığı ayetlerde “için” manasına geldiğine kim, ne hakla, hangi gerekçeyle karar verebiliyor? İlgili bölümde bu sorumuz da yanıtsız bırakılmıştır. Ancak Allah’ın kitabı için keyfîlik, her okuyanın kendine göre anlaması, anlamlandırması ve yorumlaması gibi durumlar asla düşünülemez. Halbuki eğer iddia edildiği gibi bu ifade Adem için Allah’a secdeden bahsediyor olsaydı, secde kelimesinin harf-i ceri olan “lam” harfinin başka hiçbir ayette ve Arapça’da “için” anlamına gelmemesinden dolayı ifadenin اسجدوا لله لآدم (Adem için Allah’a secde edin) şeklinde açıkça beyan edilmesi gerekirdi. Oysa ayetlerde sadece اسجدوا لآدم = Adem’e secde edin ifadesi kullanılmaktadır.

    Görülüyor ki alıntıladığımız bölümde konuya, Meleklerin Adem’e secde etmesinin bir “yorum” olduğunu söyleyerek başlamak sonuçları düşünülmemiş bir cesaretin veya Arap dil kuralları göz ardı edilerek varılmış bir ön kabulün eseridir. Nitekim Prof. Okuyan şu ifadelere yer vermektedir:

    “Hz. Adem’i bu şekilde dizayn ettiği için, varlık olarak fıtrat noktasında farklılıklar meydana getirdiği için ve meleklerin bilemediği şeyler onda Cenab-ı Hakk tarafından var edildiği için, Rabbimiz meleklerden insanın bu ayrıcalıklı noktalarına atfen, meleklere yönelik olarak gelen secde emrini içeren cümle ‘onu bu şekilde bilgi sahibi kılan Allah’a secde edin…’ demektir. Bu secdeyi Hz. Adem’e yapılan değil, Adem için yapılan secde olarak algılamak durumundayız. Adem için secde yapılması da onun bilmesi, bilen biri olarak dizayn edilmesi sebebiyledir. Bilginin asıl sahibine secde ediyoruz ve buradan bugüne dair sonuç çıkartıyoruz.”

    a.g.e. s:117

    Bu bölümde “bilginin asıl sahibine secde ediyoruz” ifadesiyle iddia edilenin aksine secde emri ayette bize değil, meleklere veriliyor. Ayrıca yukarıda anlattığımız sebeplerden ötürü ayetlerde meleklere verilen emir, “Adem için, bilginin sahibi olan Allah’a” değil, bizzat “Adem’e” secde etmeleridir. Ayetleri bunun dışında bir şekilde anlamamız ancak önceden belirlediğimiz bir sonucu, ayetlere söyletme çabamızla mümkün olabilir. Bu da Allah’ın kitabına asla yapılmaması gereken bir muameledir.

    Tüm bu açıklamalarımızdan daha garip olanı, kitapta hiç gerek yokken, secde kelimesinin her zaman şekilsel bir eğiliş değil, boyun eğme manalarında kullanıldığının ispatlanmaya çalışılmasıdır (4). Gerçekten de pek çok ayette “boyun eğme”, “saygı gösterme” anlamında kullanıldığı aşikâr olan secde ifadesinin bu anlamının, yukarıdaki “Adem için Allah’a secde” iddiasını destekleyecek hiçbir yönü bulunmamaktadır. Aksine meleklerin Adem’e secde etmelerinin ondaki Allah’ın verdiği üstünlüğe “saygı göstermeleri” olarak anlaşılması, secdenin Mehmet Hocanın iddia ettiği gibi Allah’a değil, Adem’e yapıldığına delil olur. Ancak kitapta daha da ilginç bir durum, secde kelimesinin boyun eğme, saygı gösterme anlamlarında kullanıldığı ayetler verilirken karşımıza çıkmaktadır. Zira Mehmet Okuyan konuyu şu şekilde anlatmaktadır:

    “Mesela Hz. Yusuf’un kıssasının başında ve son bölümünde bu kavram geçer. Kıssanın başında إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ ‘Bir zamanlar Yusuf babasına (Ya’kub’a) demişti ki: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm’”

    a.g.e s: 117

    Dikkat edilirse ayetin Arapça metninde secede fiili mef’ûl almış, yani secdenin kime yapıldığı belirtilmiş ve “lam” harfi kullanılmıştır. Mehmet Hoca ayete meal verirken doğru olanı yapmış ve “onları bana secde ederlerken gördüm” ifadesini kullanmıştır. Ancak eğer yukarıdaki iddiasına sadık kalsaydı ayete, “onları benim için (Allah’a) secde ederlerken gördüm” şeklinde meal vermesi gerekirdi. Bu durum, meleklerin Adem Aleyhisselama secdesi konusunda “lam” harfine “için” manası vermesinin bir temeli bulunmadığını göstermiş olmaktadır. Çünkü her iki ayette de secde kelimesinin kullanımında tamamen aynı gramer kuralları işlemiştir. Buna rağmen Mehmet hoca istediği yorumu yapabilmek için ayetlerin birinde işlettiği kuralları diğernde işletmemiştir.

    Hatta Yusuf Suresi’nin sonunda geçen secde ifadesinde de aynı dil kuralları işletildiği halde Mehmet Hoca yine ayete kendi iddiası doğrultusunda anlam vermeyi tercih etmektedir:

    “Mesela Yusuf kıssasının sonunda 100. ayette وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا ‘Ana ve babasını tahtın üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar.’ Bu ayette de sözü edilen secde, insana secde değildir. Buradaki secde ifadesi ‘saygı göstermek’ anlamındadır.”

    a.g.e s: 119

    Görüldüğü üzere ayetin Arapça metninde secde fiili ve lam harf-i cer’inin kullanımı bakımından Yusuf Suresinin başındaki ayetle hiçbir fark olmamasına rağmen, Mehmet hoca tamamen keyfî bir yorumla secdenin insana yapılmadığını söylemekte ve ayete “onun için (ona kavuştukları için)” anlamını vermektedir. Üstelik paragrafın sonunda da buradaki secde ifadesinin “saygı göstermek” anlamında olduğu vurgulanmakta, sanki bu yüzden bu anlam tercih edilmiş gibi yapılmaktadır. Oysa secde ifadesinin saygı gösterme anlamına gelmesi secdenin Allah’a değil, insana yapıldığının delili olur. Yani Yusuf Aleyhisselam’ın anne, baba ve kardeşleri Allah’a değil, Yusuf Aleyhisselam’a saygı göstermektedirler. Zaten baştaki ayette görüldüğü bildirilen rüyanın gerçekleşmesi de ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Yani baştaki ayette “bana secde ettiklerini gördüm” deyip, sondaki ayette “ona kavuştukları için Allah’a secde ettikleri” manasını uygun görmek, ayetler arasındaki konu bütünlüğüne de zarar vermektedir.

    Meleklerin Adem Aleyhisselama secde emri aldıklarını bildiren ayetlerden biri olan Bakara Suresi 34. ayet şöyledir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

    Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

    Eğer ayette emir “Adem için (Allah’a) secde edin” şeklinde olsaydı İblis’in büyüklenmesini gerektirecek olay ne olabilirdi? Emir zaten Allah’a secde ise, İblis de Allah’ın büyüklüğünü, yaratıcı olduğunu, ölüleri yeniden diriltip hesaba çekeceğini gayet iyi bildiği (5) halde neden Allah’a secde etmesin ki? Oysa İblis’in kibri Allah’ın yarattığı bir varlığı kendinden aşağı gördüğü için “o varlığa” secde etmemesinden kaynaklanmaktadır:

    وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ ۖ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ

    Atanızı yarattık, sonra biçim verdik. Daha sonra meleklere “Âdem’e secde edin!” dedik. Hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. O, secde edenlere katılmadı. Allah: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen ne oldu?” diye sordu. “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın ama onu balçıktan yarattın.” diye cevap verdi. (A’râf 7/11-12)

    Kaldı ki ayetlerde secdenin Adem Aleyhisselama yapılmasının emredildiği, secede fiili ile kullanılan lam harf-i cerrine hiçbir şekilde “için” anlamı verilemeyeceği başka ayetlerde de şüpheye yer bırakmayacak açıklıktadır. Mesela;

    وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ ۚ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

    Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun göstergelerindendir (âyetlerindendir). Güneş’e de Ay’a da secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah’a secde edin. (Fussilet 41/37)

    Eğer secede fiili ile kullanılan “lam” harf-i cerrine “için” anlamı verilecek ve Mehmet Hocanın Adem – İblis kıssasında iddia ettiği anlam kullanılacak olursa; yukarıdaki ayeti şöyle tercüme etmek gerekir: “Güneş için de Ay için de (Allah’a) secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah için secde edin.” Yani Mehmet Hocanın iddiasına göre “Güneş ve Ay için secde etmeyin” ifadesi mecburen “Allah’a secde etmeyin” olarak anlaşılacaktır. Daha da önemlisi, Allah için secde etmekten bahsedildiğinde secdenin kime yapılacağı meçhul kalacaktır. Yani Allah için secde edilecekse o secde kime yapılacaktır?

    İlgili ayetlerde secdenin Allah’a değil, Adem’e yapılmasının emredildiği o kadar açıktır ki Mehmet Hoca bile kitabının bir sonraki başlığında muhtemelen gayri ihtiyari olarak bu anlamı tercih etmek zorunda kalmıştır:

    “Hicr Suresi 33. ayetinde şu bilgi yer almaktadır: قَالَ لَمْ أَكُنْ لِأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ ‘(İblis) ‘Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim’ dedi.’ Bu ayet de Şeytanın ırkçılığından doğan kendi orijinini üstün görme durumunun bir sonucunu beyan eder.”

    a.g.e s: 122-123

    Görüldüğü gibi Okuyan aynı konudan bahseden ayeti meallendirirken bu kez “yarattığın bir insana secde edecek değilim” şeklinde doğru bir çeviri yapmıştır. Bu çevirisi meleklere verilen emrin insana (Adem’e) secde olduğunu da kabul ettiğini göstermektedir. Bu durum, hocanın sadece bir kaç sayfa önce ortaya attığı iddia ve verdiği meal ile çelişkiye düştüğünü gözler önüne sermektedir. Aynı çelişki aşağıdaki bölümde de kendini göstermektedir:

    “İsra Suresi 65. ayetinde diyor ki İblis (kitabın bizdeki baskısında ayet numarası yanlışlıkla böyle yazılmış, doğrusu 61. ayet olmalı): أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا ‘Çamur olarak yarattığın bu varlığa secde mi edecekmişim!’”

    a.g.e s: 123

    İşte burada da Mehmet Okuyan bu ayeti doğru bir şekilde “Allah’ın yarattığına secde” olarak meallendirmiş ve yine baştaki iddiası ile çelişmiştir. Ayetin bu doğru çevirisinden de anlaşılacağı üzere emir Allah’a değil, insana (Adem’e) secde emridir.

    Bazı çevrelerin bu ayetlerde Adem Aleyhisselama secde emri verilmesinden rahatsız olmalarının da makul ve anlaşılır bir yanı yoktur. Emri veren Allah’tır. Mühim olan O’nun emrine uymaktır.

    Kanaatimizce hocamızın bazı konularda Kur’an’dan onay almayacak sonuçlara ulaşmış olması tek başına çalışmayı tercih etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu şekilde Allah’ın emrettiği Kur’an’ı anlama metodunu doğru uygulayabilmesi, çok istese de mümkün olamaz. Çünkü doğru olduğunu düşündüğü bir konuda kendisine itiraz edecek, uyaracak ya da onun göremediği bir başka açıdan, bir başka ayetle konuya bakmasını sağlayacak bir ekibi bulunmamaktadır.

    Böylesi bir çalışma sistemini benimsememiz, Allah’ın öğrettiği Kur’an’ı anlama metodundan saptığımızı, diğer bir deyişle kendimize has bir metot geliştirdiğimizi gösterir. Ancak Allah buna izin vermemekte, yazımızın başında da kısaca özetlediğimiz şekilde kitabını kendi oluşturduğu metotla indirdiğini bildirmektedir. Doğru metodu uygulamanın da olmazsa olmazının ekip halinde çalışmak olduğunu bildirmekte ve Nebîsi de bu şekilde çalışarak hikmete ulaşmaktadır.

    Hikmet doğru hüküm anlamına gelir. Bir konuda sadece bir adet doğru sonuç olabilir. Allah’ın gösterdiği Kur’an’ı anlama metodu, her konuda işte bu “tek” doğru sonuca varmak için uygulanmak zorundadır. Bu da Kur’an’ın kişisel yorumlara açık olmadığı anlamına gelir. Diğer bir deyişle ilmimiz, ünvanımız, kariyerimiz, mevkimiz ne olursa olsun hiç birimizin Kur’an ayetlerini yorumlama yetkimiz yoktur.

    (1) Kur’an’ın bir metodu olduğu ile ilgili Nisa 4/105, A’râf 7/52 ayetlerine, bu metodun detaylandırıldığı ayetler için ise Hud 11/1-2, Fussilet 41/3, Âl-i İmrân 3/7, Zümer 39/23  ayetlerine bakılabilir.

    (2) Rabbimizin açıkladığı bu metot ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.: Fatih Orum, Kur’an’ı Anlama Usulü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2015.

    (3) Kur’an’da secede (سجد) fiilinin mef’ûl aldığı ve dolayısıyla lam (ل) harf-i ceri ile birlikte kullanıldığı ayetler 24 tanedir. Bu ayetler şunlardır: Bakara 2/34, A’râf 7/11,206, Yusuf 12/4,100, Ra’d 13/15, Hicr 15/29,33, Nahl 16/48,49, İsrâ 17/61,107, Kehf 18/50, TâHâ 20/116, Hacc 22/18, Furkan 25/60,64, Neml 27/24,25, Sâd 38/72,75, Fussilet 41/37, Necm 53/62, İnsan 76/26.

    (4) a.g.e. s118

    (5) bkz: A’râf 7/12-14

  • KİTAB’IN ALLAH’A AİDİYETİNİN DELİLİ OLARAK NEBÎ’NİN SÖZÜ

    KİTAB’IN ALLAH’A AİDİYETİNİN DELİLİ OLARAK NEBÎ’NİN SÖZÜ


    Allah’tan geldiği iddiasında olan bir kitabın bu iddiasının ispatını Nebî bile olsa bir insana bırakması düşünülemez. Gerçi bugün kendilerine Müslüman diyenlerin büyük çoğunluğu kendi kitaplarının Allah’tan geldiği iddiasına sahip olduğunu bile bilmezler. Bunun birinci sebebi atalarının dininin mensubu olmalarıdır. Yani onlara doğdukları toplumda birileri, “al bak bu Allah’ın kitabıdır” demiş ve onlar da bununla yetinip “atalarım öyle diyorlarsa öyledir” düşüncesiyle Allah’ın dinini bulmak konusunda hiç bir zahmete katlanmamayı tercih etmişlerdir.. Bu yüzden kitabın, Allah’tan geldiğini iddia edip etmemesinin bir önemi yoktur. Çünkü atalarının sözü tartışmaya açık değildir.

    İkinci sebep ise; kitaplarını hiç bilmedikleri bir dilde sayıklamalarıdır. Sayıklamaktan bahsetmemizin sebebi okuduklarını söyleyemiyor olmamızdır. Çünkü okumak denilen eylem her dilde anlamayı ifade etmek için kullanılır. Maksadı anlamak olmayan bir eyleme okumak denemez. Bu o kadar iyi bilinir ki; bir insan “ben şu yazıyı okudum” dediğinde ona “peki anladın mı?” diye sormak hakaret kabul edilir. “Okudum” dedikten sonra ayrıca “anladım” demek gülünçtür. Ancak ne acıdır ki Müslümanlar sadece Kur’an için “okudum” dediklerinde hiç kimse anladıklarını düşünmez.

    Konuyu sade vatandaş seviyesinden ilahiyatçı akademisyenler seviyesine taşıdığımızda da durum değişmez. Çünkü Kur’an’ın orijinal dilini anlıyor olmak ve o şekilde Kur’an’ı okumak, bu konuda uzman bir kişi için yine Allah’ın kitabını okumak anlamına gelmez. Zira Allah’ın kitabını, ondan hayata dair çözümler üretme amacıyla okumanın Allah tarafından belirlenmiş bir metodu vardır. Bu metodu Allah’ın gösterdiği şekilde uygulamadan yapılan çalışmalar kişisel yorumlara muhtaç olacaktır. Ancak yüce Allah hiç kimseye kitabını yorumlama yetkisi vermemiştir. Bu sebeple tefsir profesörü olmak ve ayetlerden dem vurmak dahi çoğu zaman sayıklamanın bir adım ötesine geçememekte ve okumak olarak adlandırılacak seviyeye ulaşamamaktadır. Nitekim bu ünvanlar Allah tarafından onaylanmış değillerdir. İnsanlar tarafından alınıp verilirler.

    İşte bu sebeplerden dolayı kendilerine müslüman denilmesinden hoşlanan toplumlarda insanların çok büyük bir kısmı kendilerine sunulan kitabın Allah’a ait olup olmadığını sorgulamamakta, Muhammed Aleyhisselam’ın onu getirmiş olmasının, kitabın Allah’a ait olduğunu göstermesi açısından yeterli olduğunu düşünmektedirler. Nitekim Prof. Dr. Mehmet Okuyan katıldığı bir televizyon programında şu cümleleri söyleyebilmektedir:

    “Biz Kur’an’ı Hz. Peygamberden öğrendik. Eğer o yoksa zaten Kur’an da yok.”

    Oysa Rabbimiz Kitabında şöyle buyurmaktadır:

    Muhammed sadece bir elçi­dir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz? Gerisin geri dönenin Allah’a bir zararı olmaz. Allah, görevini yapanları ödüllendirecektir. (Âl-i İmrân 3/144)

    Bir kişinin elçiliği en iyi şekilde yapması demek kendisini görevlendirenin ulaştırmasını istediği şeyi tastamam ulaştırmış olması demektir. Elçi de bir insandır. O ölse de tebliğ ettiği kitap kalacaktır. Elçinin kendisi de dahil olmak üzere herkes Kur’an’dan sorumludur. Yukarıda Okuyan hocamızdan yaptığımız alıntıdaki ifadede, “peygamber” kelimesi ile nebî mi yoksa rasul mü kast edildiği anlaşılmamaktadır. Ancak önemli olan bu sözün şu an hiçbir anlamı olmadığıdır. Zira “Hz. Peygamber” bugün yoktur ama Kur’an elimizdedir. Diğer bir deyişle neresinden bakılırsa bakılsın “peygamber yoksa Kur’an da yok” sözü düşünülmeden sarf edilmiş ve arkasında durulamayacak bir ifadedir.

    Yine “Kur’an’ı Anlama Yöntemi” isimli kitabında Mustafa İslamoğlu tam da ele aldığımız konuyla ilgili olarak “Kur’an’ın ilahi kelam olmasının delili nedir?” sorusuna şöyle yanıt vermektedir:

    “Müslümanlar Kur’an’ın ilahi kelam olduğuna iman ederler. Bu bir iman esasıdır. Kur’an’ın Hz. Muhammed’in sözü olmayıp Allah’ın kelamı olduğu şöyle delillendirilebilir:

    1.Hz. Muhammed’in güvenilir olması: Müslümanlar Hz. Muhammed’in Allah adına yalan söylemeyeceğine iman ederler. Buna delil olarak da onun samimi ve ayrıntılarını herkesin bildiği yaşantısını gösterirler…”

    Şüphesiz ki Muhammed Aleyhisselam çok güvenilir ve herkese örnek olacak bir insandı. Bunu elçiliği boyunca tüm zorluklara göğüs gerip Allah’ın emrini yerine getirmek ve elçiliği tam yapabilmek için gösterdiği olağanüstü gayretinden de anlayabiliyoruz. Ancak onun böylesine doğru bir insan olması getirdiği kitabın Allah’a aidiyetini göstermesi bakımından yeterli görülemez. Kur’an’ı Nebîmizden dolayı Allah’ın kitabı saymak dinimizi atamızın dini yapacaktır. Oysa Allah “şu kişinin getirdiğine” değil, “Allah’ın indirdiğine” uyun emri vermektedir. Atamızın dininin Allah’a aidiyetinin tedkik edilmesi Allah’ın emridir:

    Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun!” dense, “Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, ona uyarız!” derler. Peki, ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse, yine uyacaklar mı? (Bakara 2/170)

    Bu yüzden, gerek halk arasında gerekse ilahiyat camiasında yaygın olan kanaatin aksine Kur’an, onu getiren kişi “Muhammed Aleyhisselam” olduğu için Allah’ın kitabı olamaz. Bunu Kur’an’ın pek çok ayetinden de görebilmemiz mümkündür:

    Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirlik edenler): “Sen elçi olarak gönderilmiş değilsin” derler. De ki “Aramızda Allah’ın ve o Kitab’ın bilgisine sahip olanların şahit olması yeter.” (Ra’d 13/43)

    Ayete göre Rasulullah’ın Allah’ın elçisi olduğunu şahitlik edecek derecede bilenler, “Kitabı” bilenlerdir. Diğer bir deyişle Allah’ın elçisinin elçiliğinin delili “Kitap”tır. Yoksa kitabın Allah’a ait olduğunun delili Nebî olamaz. Çünkü o da bir insandır ve artık Kur’an’dan biliyoruz ki bu konuda kim olursa olsun bir insanın sözü bizi bağlamaz.

    Kur’an’ın bu konudaki söylemleri bununla sınırlı değildir. Aşağıdaki ayetlerde de önceki kitaplardaki metodu (ilim) bilen kişiler kendilerine Kur’an ayetleri “tilavet” edildiğinde yani Allah’ın koyduğu metoda uygun bir biçimde sıralandığında onun Allah’ın kitabı olduğunu anlamışlardır. Onlar için de Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun delili bizzat Kur’an’ın kendisidir, onu tebliğ eden Nebîmizin şahsı ya da sözü değil:

    De ki “Siz ona ister inanın, ister inanmayın. Ondan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara Kur’ân tilavet edildiği zaman çenelerinin üstüne kapanıp secde ederler. Derler ki “Rabbimize boyun eğeriz; demek ki Rabbimizin verdiği söz gerçekleşmiş.” Çenelerinin üstüne kapanır ağlarlar. Bu onların saygısını artırır. (İsrâ 17/107-109)

    Zaten Rabbimiz, “kendisine ilim verilmiş” dediği Allah’ın gönderdiği kitaplardaki metodu öğrenmiş kişiler üzerinde Kur’an’ın nasıl bir etkisi olduğunu şöyle belirtmektedir:

    Kur’an aslında, kendilerine ilim verilmiş olanların içine işleyen apaçık ayetlerden oluşur. Yanlışa dalanlardan başka hiç kimse ayetlerimizi bile bile inkar etmez. (Ankebût 29/49)

    Bu ayetin hemen ardından gelen ayette Rasulullah’a mucize indirilmesini isteyenlere ise Rabbimiz yine tilavet kavramını kullanarak karşılık vermektedir:

    “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” derler. De ki: “Mucizeler sadece Allah katındadır. Ben açıkça uyarıda bulunan bir kişiyim; o kadar.” Anlaşılır bir şekilde tilavet edilen bu Kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? İnanan bir topluluk için bu bir ikram ve doğru bilgidir. (Ankebût 29/50-51)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun delili yine Kur’an’ın kendisidir. Rasulullah da bu durum dolayısıyla Allah’ın elçisi olmaktadır. Bu sebeple onun elçiliğine delil olarak mucize isteyenler Kur’an’a yönlendirilmektedir. Yani yine “Kur’an” Rasulullah’ın elçiliğine delil olmaktadır. Bunun tersi mümkün değildir.

    Ayrıca ayetlerin tilavet edilmesi, Allah’ın koyduğu metoda uygun olarak okunması anlamına gelmektedir. Böyle bir okumanın yapılabilmesi için konuyla ilgili ve birbirlerini açıklayan ayetlerin tesbit edilip doğru şekilde sıralanması gerekir. Bunun için Rabbimizin pek çok ayetle öğrettiği Kur’an’ı anlama ve ondan hikmet denilen doğru sonuçlara ulaşma metodunun uygulanmasına ihtiyaç vardır. Dolayısıyla tilavet, Allah’ın Kur’an’da yaptığı açıklamalara ulaşma sonucunu doğurur. Bu da Allah’ın kitabı olduğunun en büyük delillerinden biridir. Bir insanın yazdığı bir kitapta böylesi bir metot ve ayetler arasında böylesine şaşmaz ve sarsılmaz anlam örgülerinden bahsetmek mümkün olmaz. Bu sebeple tilavet daima inanmayanları köşeye sıkıştıran bir okuma şekli olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Yine kendilerine ayetler tilavet edildiği zaman onun Allah’ın kitabı olduğunu anlayan kişilerden bahseden bir ayet grubu da şöyledir:

    Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır. Onlara tilavet edilince şöyle diyeceklerdir: Biz ona inandık; o Rabbimizden gelen gerçek kitaptır. Biz daha önce de Rabbimize teslim olmuş kimselerdik. (Kasas 28/52-53)

    Rasulullah’ın da kendisinin bile Allah’ın elçisi olduğunu ayetlerden görmesi gerekir:

    Bunlar Allah’ın âyetleridir. Onları sana gerçek olarak tilavet ediyoruz. Sen de O’nun elçilerindensin. (Bakara 2/252)

    Yukarıda da kısaca açıkladığımız gibi, bir yerde tilavetten bahsediliyorsa orada sadece Allah’ın koyabileceği muazzam bir metoda vurgu yapılıyor demektir. Bir kitaba böyle bir yapıyı sadece Allah koyabilir. İşte bu yüzden Rasulullah’ın kendisinin de bir elçi olduğunu belirten ayette tilavete vurgu yapılmış, ayetlerin belli bir metoda sahip olduğu belirtilmiştir. Kısacası Rasulullah’ın kendisi bile indirilenin Allah’ın ayetleri olduğunu net bir biçimde anlayabilmelidir. Çünkü kendisi de tebliğ ettiği şeyden sorumludur. Diğer insanlar gibi o da kendisine indirilen Kitaba tam olarak güvenmek zorundadır:

    Bu elçi, Rabbinden kendine indirilen her şeye inanıp güvenmiştir… (Bakara 2/286)

    Bir diğer ayette de kendilerine daha önce kitap verilenlerin rasul olduğunu söyleyen kişi geldiğinde sırf o söylüyor diye ona inanmakla yükümlü olmadıklarını, getirdiği kitap kendi ellerindekini tasdik ediyorsa ona inanma zorunlulukları doğduğunu görebilmekteyiz. Yani yine gelenin Allah’ın kitabı olduğu anlaşıldıktan sonra getiren Allah’ın rasulü olmaktadır:

    Allah nebîlerden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı tasdik eden bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir. (Âl-i İmrân 3/81)

    Maide Suresi 82. ayette, Hristiyanlar içerisinde kibirlenmeyen ve araştıran bir gruptan bahsedilmektedir. Devamındaki ayette ise bu kişiler, gelenin gerçekten Allah’ın kitabı olduğuna Nebîmizi gördüklerinde, onun sözüne bakarak değil, kendisine indirildiğini söylediği kitabın içeriğini dinleyerek kanaat getirmektedirler:

    Bunlar, o elçiye indirileni işittiklerinde tanıdıkları o gerçeklerden dolayı gözleri yaşarır. Derler ki “Rabbimiz! İnanıp güvendik; bizi şahitler arasına yaz. (Maide 5/83)

    Ayette elçinin tebliğini dinledikten sonra şahitlik ettiklerinin belirtilmesi çok önemlidir. Bir olayın şahidi olmak demek, o olayı görmüş olmak demektir. Bir trafik kazasına şahit oldum diyen kişi kazayı gördüğünü söylemektedir. Her Müslümanın söylediği şehadet cümlesi “eşhedü” (şahitlik ediyorum) ifadesi ile başlar. Bu sebeple “eşhedü enne Muhammeden rasul’ullah” cümlesinin tam karşılığı, “görüyorum ki Muhammed Allah’ın elçisidir” şeklindedir. Bu cümleden açıkça anlaşılır ki bir kişinin Muhammed Aleyhisselam’ın elçiliğine şahit olması demek o kişinin kendi çabasıyla onun Allah’ın elçisi olduğunu görmesi demektir. O halde bugün yaşayan Müslümanlar Rasulullah’ı hiç görmedikleri halde nasıl “eşhedü” diyerek onun elçiliğine şahitlik edebilirler?

    Rasulullah’ın elçi olduğunu anlamak için onu görmek yetmez. Asıl şart, onun getirdiği Kitabın Allah’a ait olduğunun görülmesidir. Ancak o durumda Muhammed Aleyhisselamın elçiliğine şahitlik edilebilir yani “eşhedü” denilebilir. Önce o kitabın Allah’tan gelen bir kitap olduğu görülmeli, “böyle bir kitabı Allah’tan başkası gönderemez” kanaatine bireysel olarak sahip olunmalıdır. İşte bu durum gerçekleştikten sonra onu tebliğ edenin Allah’ın elçisi olduğu zaten kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Şu ayette de Rasullullah’ın gerçekten Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik etmiş kişilerden bahsedilmektedir:

    Kendilerine açık belgeler geldikten ve Allah’ın elçisinin hak olduğuna şahit olarak inanıp güvendikten sonra da âyetleri görmezlikte direnen (kâfir olan) bir topluluğu Allah hiç yola getirir mi? Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Âl-i İmrân 3/86)

    Burada da rasulün Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik edenler kendilerine bunun belgesi geldikten sonra bu kanaate varmışlardır. Ardından kafir olduklarının belirtilmesi de bu bilgilerinin kesinlik derecesini göstermektedir. Zira kafir olabilmek için gerçeklerin üzerini örtmek yani önce iman etmiş olmak gerekir.

    Benzer bir durum Münafıkûn Suresi’nin ilk ayetlerinde de karşımıza çıkmaktadır:

    Münafıklar (iki yüzlüler) sana geldiklerinde derler ki “Biz şahidiz (neşhedü); gerçekten sen Allah’ın elçisisin.” Allah, elbette senin kendisinin elçisi olduğunu biliyor ama Allah şahit, münafıklar kesinlikle yalancıdırlar. (Münafıkûn 63/1)

    Bu ayette Muhammed Aleyhisselamın Allah’ın elçisi olduğuna yemin ederek şahitlik edenler Medine’deki Yahudilerdir. Yani üzerlerindeki, gelecek nebîye inanma ve destek olma (ısr) yükünü kendi kitaplarından dolayı bilen kişilerdir. Ayrıca bu kişiler Kur’an’ın kendi kitaplarını tasdik ettiğini görmüş olan kişilerdir. Bundan dolayı Nebîmizin Allah’ın bekledikleri elçisi olduğunu anlamışlardır. Nebimizin Allah’ın elçisi olduğu konusunda “eşhedü” diyebiliyor olmalarının sebebi bu kitap bilgisidir. Zaten devamındaki üçüncü ayette bu kişilerin iman ettikten sonra kafir oldukları belirtilmektedir.  İman etmeden yani gerçekleri görmeden kafir olmaktan söz edilemez. Bu da gösteriyor ki yukarıdaki ayette geçen yalancılık durumu, şahitlik ettikleri gerçeğin gerektirdiği gibi davranmamaları ve Allah’ın elçsini bile kandırmaları sebebiyledir. Rabbimizin kendilerini “yalancı” olarak nitelendirmesinin sebebi bir sonraki ayette belirtildiği gibi bu yeminlerini insanları etkilemek için kullanıp onları mümin olduklarına inandırarak gerçeklerden saptırmalarıdır:

    Bu gibi sözleri kalkan edinip Allah’ın yolundan çekilirler. Yapıp durdukları şey ne kötüdür! (Münafıkûn 63/2)

    Kur’an’ın Allah’tan gelen bir kitap olduğunu anlayan cin toplulukları da bu kanaate, onu dinledikten sonra varmışlardır:

    De ki “Bana şunlar vahyedildi: Cinlerin bir kısmı beni dinlemiş ve şöyle demişler: Biz hayranlık uyandıran bir Kur’an (bir söz kümesi), dinledik. Olgunlaşmanın yolunu gösteriyor. Ona inanıp güvendik; artık kimseyi Rabbimize ortak sayamayız. Rabbimiz çok yücedir; ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir. (Cinn 72/1-4)

    Hatta aynı cin topluluğu, dinledikleri şeyin ancak kendinden önceki kitapları tasdik ettiğini görünce gerçekleri söyleyip doğru yolu gösteren Allah’ın kitabı olduğuna, Allah’a çağırdığına kanaat getirmişlerdir. Yani onu okuyanın kimliğine değil, okunanın içeriğine odaklanmışlar ve bu sayede bir sonuca varmışlardır:

    Bir gün, cinlerden bir kaçını Kur’an’ı dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Onu dinlerken birbirlerine: “Susun” dediler. Okuma bitince uyarmak için topluluklarına geri döndüler. “Ey Halkımız! Musa’dan sonra indirilmiş bir kitap dinledik. Kendinden önceki kitapları da tasdik ediyor. Gerçekleri ve doğru yolu gösteriyor.” “Ey halkımız! Allah’a çağıran kişiye olumlu cevap verin ve ona inanıp güvenin ki Allah, günahlarınızı bağışlasın; sizi acıklı bir azaptan korusun.” “Ama kim, Allah’a çağıran kişiye olumlu cevap vermezse bu topraklarda onun elinden kurtulamaz. Allah ile arasına girecek dostları da olmaz. Böyleleri açık bir sapıklık içindedirler.” (Ahkaf 46/29-32)

    Aslında eğer Kur’an Allah’ın kitabı değilse elimizde Muhammed Aleyhisselamın elçi olduğuna dair de hiçbir kanıt yok demektir. Dolayısıyla tam manasıyla “eşhedü” yani “görüyorum” diyebilmemiz mümkün değildir. Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu kesin olarak anlaşılacak ki ondaki ayetler gereğince Muhammed Aleyhisselamın elçiliğine şahitlik edebilelim. Zira Allah mutlak gerçek dışında bir şey söylemez:

    Muhammed içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir. (Ahzab 33/40)

    Bütün bunların yanısıra, Allah’ın dininin hiçbir şekilde dogmatik bir imana bırakılamayacağını da pek çok ayetten görebiliriz. Rabbimiz inancın delile dayanması gerektiğini çok sayıda ayette dile getirmektedir:

    Yaratmayı başlatan, sonra bir kere daha yaratacak olan kim; size gökten ve yerden rızık veren kim? Allah ile birlikte başka bir ilah mı var? De ki: “Eğer doğru kimselerseniz delilinizi getirin.” (Neml 27/64)

    Yine de Allah’tan önce bir takım ilahlara mı tutundular? De ki “Delilinizi getirin. Benimle birlikte olanların Kitabı budur. Bu, benden öncekilerin de kitabıdır.” Onların çoğu, bu gerçeği bilmez de onun için yüz çevirirler. (Enbiya 21/24)

    Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki Türkçemizde elçi kelimesi ile karşılanan rasul, kendisini gönderenin mesajını taşıyan kişiye denir. Bir kişi bize başka birisinin elçisi olduğunu söylüyorsa artık bizim için önemli olan elçinin şahsı değil, taşıdığı mesajdır. Elçinin kişiliği ve kimliği ile olan ilişkimiz, yakınlığımız, güvenimiz, saygımız getirdiği mesajla ilgisi olmayan apayrı konulardır. Rasulullah’ın örnekliği ise yine Kur’an’ı nasıl yaşadığı ve ondaki hikmet metodunu nasıl uyguladığı ile ilgili olmak zorundadır. Çünkü ilgili ayette nebînin değil, rasulün örnekliğinden bahsedilmektedir.

    Ayrıca rasul kelimesinin Kur’an’da Kitap anlamında kullanıldığını da görebiliriz ki bu da son derece doğaldır. Aşağıdaki iki ayette birebir aynı ifadeler kullanılmakta, fakat birinde geçen rasul kelimesinin yerini diğerinde kitap kelimesi almaktadır. Bu durum bu iki kavramın gerektiğinde birbirlerinin yerine kullanılacak kadar iç içe olduklarını gösterir:

    Allah katından, yanlarında olanı onaylayan “kitap” gelince, önceleri kâfirlere karşı önlerinin bu Kitapla açılmasını bekliyorlardı. Ama tanıdıkları Kitap gelince onu görmezlikten geldiler. Allah’ın laneti (dışlaması) böylesi kâfirleredir. (Bakara 2/89)

    Allah katından, yanlarındakini onaylayan bir “elçi (rasul)” gelince, Kitap verilenlerden bir kısmı Allah’ın Kitabını, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi kulak ardı ettiler. (Bakara 2/101)

    Görüldüğü gibi rasul ve kitap kelimeleri birbirlerinin yerine kullanılarak, iki kavram arasındaki kitabın içeriğini anlatma bakımından eşdeğerliğe dikkat çekilmiştir. Bu sebeple Lisan’ul Arab adlı meşhur Arapça lugatte rasul kelimesinin karşılığı verilirken şu ifade kullanılmıştır: وسُمِّي الرَّسول رسولاً لأَنه ذو رَسُول أَي ذو رِسالة “Rasul’ün rasul olarak isimlendirilmesi, rasul sahibi yani risalet sahibi olduğu içindir.” Görüldüğü üzere “rasul” ile “risalet” yani “elçi” ile “iletmekle yükümlü olduğu mesaj” birbiriyle özdeştir. Bu yüzden rasul ve kitap kavramları birbirlerinin yerine kullanılabilmektedir.

    Yazımızın konusu olmadığı için sadece değinerek geçeceğimiz bir durum da yukarıdaki ayetlerde nebî değil rasul kavramının kullanılmış olmasıdır. Bunun sebebi de bahsettiğimiz gibi rasul kelimesinin risalete yani getirilen mesajın içeriğine vurgu yapmasıdır. Oysa nebîlik, rasullük görevini yapan kişinin ünvanıdır. Bu sebeple her nebînin görevi rasullük yapmaktır. Ancak her rasul nebîlik makamında oturup bu ünvanı taşımaz. Ayrıca nebîlik bitmiştir. Artık rasullüğü yapılacak olan “Kitap” tastamam elimizdedir. Kimseye vahiyle yeni bir kitap gelmeyecektir ama mevcut Kitap herkese ulaştırılmak zorundadır.

    Sonuç olarak; gökyüzünün Allah’ın bir ayeti olduğunu görmemiz için yine gökyüzüne bakmamız yeterlidir, başkasının sözüne ihtiyacımız yoktur. Tıpkı bunun gibi her insan Kur’an’ı okuyarak onun Allah’tan geldiğini rahatça görebilir. Bunu görebilmek için illâ Kur’an üzerinde derinlemesine araştırma yapmaya da gerek yoktur. Tıpkı gökyüzüne bakınca onun Allah’ın bir ayeti olduğunu anlayabilmek için astronom olmaya gerek olmadığı gibi. Fatiha Suresini doğru bir biçimde anlayarak okuyan bir kişi de onu Allah’ın indirdiğini hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde görebilir.

    Kısacası, bir kitabın Allah’a ait olması konusunda Nebî de dahil, bir insanın sözü delil sayılıyorsa, o kitabın Allah’a ait olmadığının delile ihtiyacı yoktur.

    Erdem Uygan