Kategori: Fatih Orum

  • Kur’ân’da Geçen “Sene” ve “Âm” Kelimelerinin Anlam Farkına Dair

    Kur’ân’da Geçen “Sene” ve “Âm” Kelimelerinin Anlam Farkına Dair

    Fatih Orum

    Kur’ân Allah’ın kitabıdır. O’nun dışında hiçbir varlığın benzerini meydana getiremeyeceği bir metindir. Bu metin, insanların kullandığı dil ve kelimeler üzerinden oluşturulmuştur. Kur’ân’ın, mucizevi (insanı aciz bırakan) yönlerden biri de budur. İnsanın kullandığı dil ve kelimelerle insanın asla yapamayacağı şeyi ancak Allah yapabilir. Böylesi bir metnin, insan elinden çıkan hiçbir metne, şiire, kitaba benzememesi gerekir. İlahi metni diğerlerinden ayıran bazı hususiyetler vardır. İlahi bir metin, insan elinden çıkan metinlerin taşıdığı zaafların hiçbirini taşımaz. Mesela hiçbir anlam farkına atıfta bulunulmadan birbirinin yerine kullanılan farklı kelimelerin varlığı ilahi bir metin için düşünülemez. Ancak edebi sanat ortaya koyma ya da rekekati[1] izale etme gibi gerekçelerle Kur’an’ın yeri geldikçe bazı kelimeleri birbiri yerine ve hiçbir anlam farkı olmadan kullanıldığı iddia edilebilmektedir. Aşağıdaki şu birkaç örnek bile, Kur’ân’da anlamın, insanların nazarındaki tekrar ya da rekakete feda edilmediğinin delilidir:

    Tek ayette aynı kökten üç kelime peşpeşe sıralanmışŞuara 26/19وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ
    Tek ayette aynı kökten üç kelime peşpeşe sıralanmışBakara 2/159أُولَئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللَّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ
    Tek ayette aynı kökten üç kelime peşpeşe sıralanmışTevbe 9/80اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ
    Tek ayette aynı kökten üç kelime peşpeşe sıralanmışMümtehane 60/10ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
    Tek ayette benzer sese sahip altı kelime sıralanmışNisa 4/143لَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَلَا إِلَى هَؤُلَاءِ
    Tek ayette aynı kökten iki kelime peşpeşe sıralanmışBakara 2/186أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ
    Ardışık üç ayette aynı kökten kelimeler sıralanmışMüddesir 74/18 vd.إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
    Ardışık dört ayette aynı kökten kelimeler sıralanmışKafirun 109/2 vd.لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ وَلَا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ وَلَا أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ وَلَا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ
    Bu ayet Rahman suresinde otuzbir kez geçiyor.Rahman 55/16…فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
    Bu ayet Mürselât suresinde onbir kez geçiyor.Mürselat 77/15…وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
    Bu ayet Şuara suresinde sekiz kez geçiyor.Şuara 26/8…إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ

    Şayet salt olarak tekrardan kaçma ve akıcılığı sağlama kaygısıyla aynı kelimeleri kullanmama gibi bir ilke Kur’an’a hakim olsaydı yukarıdaki örnekler bu ilkeyi ihlal etmiş olurdu. Dahası Kur’an bu ve benzeri kaygılarla eş anlamlı olduğu iddia edilen kelimeleri de kullanmamıştır. İnsanlar eş anlamlı kabul ettikleri ya da yakın anlamlı kelimeleri birbiri yerine çeşitli sebeplerle kullanabilirler, kullanmaktadırlar da. Ancak bunun Kur’ân için düşünülemeyeceği görüşündeyiz. Zaten eş zamanlı olarak bir dilde aynı ifade için iki veya daha fazla farklı formun olması, dilin doğasına aykırıdır. Dil, aynı anlamı farklı formlarda üretecek kadar kendini daraltan bir yapıya sahip değildir. Aynı gibi görünen dilsel formlar arasında kullanımla ortaya çıkan anlam farklılıkları vardır. Anlam farklılıkları, dilin kullanıcısına, onun duygu durumuna, dilin kullanım alanına göre değişebilmektedir.[2]

    Biz buradan hareketle Kuranda geçen ve meallerde “yıl, sene” anlamı verilen “sene (السنة)” ve “âm (العام)” kelimeleri arasında nasıl bir anlam farkının olduğuna dair bazı tespitlerimize yer vermek istiyoruz. İki kelime arasındaki farka dikkat çekmek amacıyla “sene”, “âm”, “havl” ve “hıcec” kelimelerini ayetlerin meallerinde asli şekliyle koruyacak, anlam vermeyeceğiz. bu kelimelerle ilgili açıklama çalışmanın içeriğinde verilecektir.

    “العام” ve “السنة” kelimeleri Kur’ân’da tek, ardışık veya benzer konulu ayetlerde geçmektedir. Mesela aşağıdaki ayette “1000 yıl” için “السنة”, “50 yıl” için “العام” kelimesi geçmektedir.

    Nuh’u kendi halkına elçi göndermiştik. Aralarında bin seneden elli âm eksik kaldı. Nihayet tufan onları yakalayıverdi, hep yanlışlar içindeydiler. (Ankebut 29/14)وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍإِلَّا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ

    Bir başka dikkat çekici kullanım şöyledir:

    Yusuf dedi ki: “Peşpeşe yedi sene ekip biçeceksiniz. Biçtiklerinizden, yiyeceğiniz az bir miktar dışındakini başağında bırakın. Sonra bunun ardından pek sıkıntılı yedi (sene) gelecek, sakladığınız az bir kısım dışında önceden biriktirdiğiniz her şeyi yiyip tüketecek. Sonra bunun ardından âm gelecek, insanlar bol yağmura kavuşturulacak, o zaman (ürünleri) sıkıp (hayvanları) sağacaklar.” (Yusuf 12/47 vd.)قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًا فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ فِي سُنْبُلِهِ إِلَّا قَلِيلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلَّا قَلِيلًا مِمَّا تُحْصِنُونَ ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ

    Yukarıdaki ilk ayette “7 yıl” için açık şekilde “السنة” kelimesinin çoğulu “سِنِينَ” kullanılmıştır. 48. ayette yine “7 yıl” için “سَبْعٌ” ifadesi kullanılmış ki bu da “سَبْعَ سِنِينَ” gibidir. Ancak 49. ayette, 14 yıl geçtikten sonra gelen yıl için “العام” kelimesi kullanılmıştır.

    Yukarıda yer verdiğimiz Ankebut suresinin 14. ayetinde “1000 yıl” için “أَلْفَ سَنَةٍ” kullanılırken aşağıdaki ayette “100 yıl” için “مِائَةَ عَامٍ” kullanılmıştır.

    Allah onu yüz âm süreyle öldürdü, sonra diriltti. “Ne kadar kaldın?” diye sordu. “Bir gün kaldım, belki bir günden de az!” dedi. Allah dedi ki: “Yok, yüz âm kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak, hiç bozulmamış! (Bakara 2/259)فَأَمَاتَهُ اللَّهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُ قَالَ كَمْ لَبِثْتَ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ إِلَى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْ 

    Şu üç kullanımı da karşılaştırmalı olarak görelim.

    Onu taşımasıyla sütten kesmesi otuz ay sürer. Ne zaman ki güçlü ve kuvvetli haline gelir ve kırk seneye erişirse… (Ahkâf 46/15)وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْرًا حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً   …
    Annesi onu (karnında) binbir güçlükle taşır. Onun sütten kesilmesi de iki âmdır. (Lokman 31/14)حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ
    Anneler çocuklarını tam iki havl emzirirler. (Bakara 2/233)وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ

    Görüldüğü üzere ilk ayette, insanın anne karnında geçirdiği sürenin ve ona ek olarak süt emme çağının toplamından bahisle “30 ay” için “ثَلَاثُونَ شَهْرًا”, olgunluk çağına atıfla da “40 yıl” için “أَرْبَعِينَ سَنَةً” ifadesi geçiyor. İkinci ayette yine çocuğun sütten kesilme zamanıyla ilgili olarak “iki yıl” diye meallendirilen kısım için ise “عَامَيْنِ” ifadesi kullanılmış. Üçüncü ayette ise aynı konuyla ilgili olarak “tam iki yıl” diye meal verilen “حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ” ifadesi geçmektedir.

    Birbirine oldukça yakın anlamlarda kullanılmış olduğu görülen bu iki kelime (العام ve السنة) ve bu ikisine ek olarak “الحول” kelimesi arasında anlama etki eden bir fark muhakkak bulunmalıdır. O halde konuyu detaylandıralım.

    “العام” Kelimesi ve Kullanımları

    “العام” kelimesi 7 ayette 9 kez geçer. Ancak kelimenin çoğulu olan “أَعْوامٌ” Kur’an’da hiç geçmez. Kelime “ع و م” kök harflerinden oluşur ve “suda yüzmek” anlamına gelir. Nitekim “yüzme (bir kez öğrenildi mi bir daha) unutulmaz” anlamına gelen “العوْم لا يُنسى” ifadesinde aynı kökten “العوْم” yüzme anlamında kullanılmaktadır. Devenin ve geminin seyri de bu kelime ile ifade edilir. “Yüzmek” ile “zamanın akışı” arasında ilişki olabilir. Dahası yüzmeyi/akışı takvim açısından bölen şey de Kur’ân’da “الحول/havl” kelimesi ile ifade ediliyor olmalıdır ki ileride buna temas edeceğiz.

    Atıfta bulunacağımız üzere, Kur’ân’daki kullanımlarından hareketle “العام” kelimesinin, “içinde bulunulan ya da tamamlanmamış yıl” anlamına gelebileceğine dair ihtimal üzerinden yürümek istiyoruz. Kelimenin bazı ayetlerde “في” harf-i cerri ile (فِي كُلِّ عَامٍ , عَامٌ فِيهِ, فِي عَامَيْنِ) kullanılmış olması zaten böylesi bir anlamın zoraki olarak kelimenin anlam çerçevesi içinde olduğunu göstermektedir. Acaba bu anlam kelimenin asli anlamı ve hatta sene kelimesiyle farkını mı ifade etmektedir? Bunu tespit etmeye çalışalım ve bu bağlamda şu ayeti tekrar ele alalım:

    Nuh’u kendi halkına elçi göndermiştik. Aralarında bin seneden elli âm eksik kaldı. Nihayet tufan onları yakalayıverdi, hep yanlışlar içindeydiler. (Ankebut 29/14)وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ

    Ayette Nuh (a.s.)’ın tam olarak ne kadar yaşadığı -mesela 950, 51, 960- belirtilmeyip önce “bin sene (أَلْفَ سَنَةٍ)” denilip sonra “50 yıl (خَمْسِينَ عَام)” eksik denilmesi Nuh (a.s.)’ın yaşadığı uzun ömre dikkat çekmek için olmalıdır. Nitekim Bakara 96. ayette, insandaki uzun yaşama tutkusu için de “أَلْفَ سَنَةٍ” ifadesi kullanılmıştır. Gerçekten de 1000 yıl, insan için uzun ömrün ifade şekli olabilecek kadar uzun bir zaman dilimidir. 1000 seneden 50 yılın eksik olduğu ifade edilirken “sene” değil “âm” kelimesinin kullanılmasının bir anlamı olmalıdır. Bu bağlamda aynı kelimeyi kullanmanın yaratacağı edebi zafiyeti önleme kaygısıyla tekrardan kaçınıp eş anlamlı bir kelime tercih edilmiş olabileceğine dair gerekçeyi kabul etmemize imkan yoktur. O halde “âm” kelimesinin kullanılmasının bir anlamı olmalıdır ve bu anlam, yukarıda da söylediğimiz, “âm” kelimesinin tamamlanmış yıl” anlamına gelebileceği ihtimalidir. Dolayısıyla ayette geçen “خَمْسِينَ عَامًا” ifadesi 49 seneden fazla 50 seneden az olan zaman dilimini gösteriyor olabilir. Yani “50 âm”, 49 küsur yıl olarak anlaşılabilir. Bu durumda Nuh (a.s.) için 950’den fazla 951’den az sene yaşamıştır diyebiliriz. Yani Nuh’un yaşı 950 küsur olmalıdır. Zaten insanların doğduğu tarihe denk düşen tarihte yani mesela Ramazan ayının ilk günü doğan kişinin yine Ramazanın ilk günü vefat etme ihtimali nadirattandır. Kitab-ı Mukaddes’te Nuh’un 950 yıl yaşadığı yazılıdır.[3] Bu bağlamda Kur’ân küsurata da atıfta bulunarak detay bilgi vermiş olabilir.

    Nuh’un yaşı bağlamında ayette geçen “sene” ve “âm” kelimelerine dair yukarıdaki düşüncelerimizi şu örnekler üzerinden tekrar edebiliriz: Doğum tarihi başlangıç kabul edildiğinde, devam eden, bitmemiş yıldan gün alan kişinin yaşını “âm” ifadesiyle söyleyebiliriz. Mesela 1 Ramazan 1400 yılında doğmuş kişinin yaşını 1420 yılının Şevval ayında, “21 âm” şeklinde ifade edebiliriz. Yani bu kişi aslında 20 küsur yaşındadır. Türkçede bu kişi için ya 21 yaşında ya da 21’den gün aldı deriz. Ancak bu kişinin yaşıyla ilgili 1420 yılının 1 Ramazanında konuşuluyorsa “20 sene” ifadesini kullanabiliriz. Ertesi gün “21 âm” deriz. Tam 10 yıl hapis cezası alan kişi bunu “10 sene” ile ifade eder ama 5 yıl 6 aydır hapiste olduğunu “6 âm” şeklinde ifade eder. Üç yıl işler çok iyi gitti derken “3 sene” ama bu yıl kötü gidiyor derken “âm” ifadesi kullanılır.

    Şimdi aynı doğrultuda şu ayetleri de okuyalım:

    Yusuf dedi ki: “Peşpeşe yedi sene ekip biçeceksiniz. Biçtiklerinizden, yiyeceğiniz az bir miktar dışındakini başağında bırakın. Sonra bunun ardından pek sıkıntılı yedi (sene) gelecek, sakladığınız az bir kısım dışında önceden biriktirdiğiniz her şeyi yiyip tüketecek. Sonra bunun ardından âm gelecek, insanlar bol yağmura kavuşturulacak, o zaman (ürünleri) sıkıp (hayvanları) sağacaklar.” (Yusuf 12/47 vd.)قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًا فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ فِي سُنْبُلِهِ إِلَّا قَلِيلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلَّا قَلِيلًا مِمَّا تُحْصِنُونَ ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ

    İlk ayette “sene” kelimesi geçmektedir. İkinci ayette geçen “سَبْعٌ شِدَادٌ” ifadesi de aslında “sene” kelimesini içermektedir. Bu, 7+7 olmak üzere toplamda tam 14 yıl olmalıdır. Çünkü ilk 7 ve sonraki 7’den bahsediliyorsa ikinci 7 için ilk 7’nin tam olarak bitmesi gerekir. İlk 7 tam ise ikinci 7 de tam olmalıdır. Son ayette ise âm ifade geçiyor. Bu, 14 tam sene bitip 15. yıla girildiğini, o yıl içerisinde yapılacakları bildiriyor. Yani 15. yılın belki ilk ayları belki ortası belki sonuna doğru. Bu, “العام” kelimesinin henüz tamamlanmamış yılı ifade etmek için kullanıldığını gösteriyor olmalıdır. Zaten son ayette geçen “عَامٌ فِيهِ” ifadesi “o yıl içinde” anlamındadır.

    Şimdi de şu ayeti okuyalım:

    Allah onu yüz âm süreyle öldürdü, sonra diriltti. “Ne kadar kaldın?” diye sordu. “Bir gün kaldım, belki bir günden de az!” dedi. Allah dedi ki: “Yok, yüz âm kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak, hiç bozulmamış! (Bakara 2/259)فَأَمَاتَهُ اللَّهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُ قَالَ كَمْ لَبِثْتَ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ إِلَى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْ 

    Meallerde 100 yıl anlamı verilen “مِائَةَ عَامٍ” ifadesi, “âm” kelimesine verdiğimiz yukarıdaki anlam uyarınca ayette sözü edilen uyumanın 99 seneden fazla 100 seneden az olduğunu gösteriyor olabilir. Şayet bu doğruysa, Üzeyr (a.s.)’ın hangi gerekçeyle tam 100 sene değil de 99 küsur yıl uyutulduğu merak uyandıran ayrı bir çalışma konusu olabilir. Ayrıca ayette geçen “لَمْ يَتَسَنَّهْ” ifadesi yiyeceğin ve içeceğin zamandan etkilenmediği anlamındadır. Aynı kökten olan “السنة” kelimesi, zamanın varlıklar üzerindeki eskitme ve değiştirme özelliğiyle irtibatlı olmalıdır ki ileride buna değineceğiz.

    “Âm” kelimesi bağlamında şu iki ayeti de karşılaştırmalı olarak ele alalım:

    Onu taşımasıyla sütten kesmesi otuz ay sürer. Ne zaman ki rüşde erer ve kırk seneye erişirse… (Ahkâf 46/15)وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْرًا حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً   
    Annesi onu (karnında) binbir güçlükle taşır. Onun sütten kesilmesi de iki âmdır. (Lokman 31/14)حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ 

    İlk ayette geçen “30 ay (ثَلَاثُونَ شَهْرًا)” ifadesi, “iki yıl (sene) + 6 ay” anlamındadır. Aslında bu da “3 âmm” yani 2 küsur yıl eder. Bunu şöyle gösterebiliriz: 

    Haml[4] + Fısâl[5]   =   2 sene + 6 ay   =   3 âm

    Çocuğun iki yıllık emzirilme süresi iki yıl dolmadan da bitebileceği ve emzirmenin azami süresinin 2 yıl olduğunu göstermek için ikinci ayette “âm” kelimesi tercih edilerek “في سنتين” yerine “فِي عَامَيْنِ” ifadesi kullanılmış olabilir. Bu belki de emzirmenin 2 seneden daha fazla olmayacağını da göstermektedir. 

    Haml ve fısâl’in toplamı 30 aydır.[6] Fısâl’in üst sınırı 24 ay,[7] 2 âmdır.[8] Ayların sayısı 12 olduğuna göre[9] âm ve senenin süresi 12 aydır. Hamlin 6 ay olması hamileliğin anneye verdiği meşakkatin hamileliğin son altı ayı sebebiyle olmalıdır.[10] Bakara 233’te “havl” kelimesinin (حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ) geçmesi, emzirmeye başlanılan günden itibaren 12 ay geçmesi anlamındadır. “حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ” ifadesi yine Kur’an’da geçen “فِي عَامَيْنِ” ifadesinin bir nevi “iki sene”ye (سنتين) tamamlanmış halidir.

    Konuyla ilgili bir başka ayet şöyledir:

    Onlar her âmda bir ya da iki kere ağır bir imtihandan geçirildiklerini görmüyorlar mı? (Tevbe 9/126) أَوَلَا يَرَوْنَ أَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً أَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ

    Yaşanacak sıkıntıların yıl içerisinde ne zaman olacağı belli olmadığı için yukarıdaki ayette “âm” kullanılmış olabilir. Çünkü ayette yaşanılacağı haber verilen ağır sıkıntının yıl içinde bir mi iki kez mi olacağı, yılın başı, ortası ya da sonunda mı olacağı ancak başlamış, devam eden henüz bitmemiş bir yıl için tahayyül edilebilir. Buradaki yıl, Muharrem 1 ile Zil’l-ka’de 30 arasındaki bir takvim yılı olabileceği gibi kadir gecesinin başlangıç kabul edilebildiği yıl da olabilir. Aksi takdirde kişi bunları ayırt edemez, oysa ayırt edebilmesi gerekir çünkü ayette “أَوَلَا يَرَوْنَ” denilmektedir.

    “Âm” kelimesine verdiğimiz yukarıdaki anlamları teyid eden bir başka kullanım şöyledir:

    Bu âmlarından sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. (Tevbe 9/28)فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَذَا

    Surenin başında, ilk iki ayette antlaşmanın sona erdirildiği (…بَرَاءَةٌ) ve dört ay mühlet verildiği (أَرْبَعَة أَشْهُر) bildirilmektedir. Mekke, o yılın bitmesine dört ay kala yani Ramazan ayında fethedilmiş olmalıdır. Tarihi kaynaklar da fethin Ramazan ayında gerçekleştiğini söylemekteler. Bu açıdan bakılırsa Mekkeli müşriklere verilen mühletin dört ay olmasının anlamlı bir gerekçesine de ulaşılmış olur. Şöyle ki, o yıl hac için gelmeye niyet edenler, yola çıkanlar, Mekkelilerle ticari antlaşma yapmış olanlar olabilir. Fethin gerçekleşmesinin, şehrin el değiştirmesinin, konuyla ilgisi olmayanları mağdur etmemesi ve bunun hac günlerinde herkese duyurulması için bu süre verilmiş olmalıdır. Böylelikle yeni bir yılla yani 1 Muharrem 631 yılıyla yeni bir dönem başlamış olacaktı. 

    Geleneksel kaynaklara bakılırsa, Tevbe suresi fetihten ondört ay sonra inmiştir. Verilen dört aylık süreyi de katarsak hükümler fetihten yaklaşık bir buçuk yıl sonra icra edilmiş olmaktadır. Bu, mesnedi olmayan bir iddia olmanın yanısıra hem Tevbe suresinin ilgili ayetlerine hem de fethin gerekçesine aykırılık ifade eder. Şöyle ki, Hudeybiye antlaşmasının artık hükümsüz olduğunu bildiren ayetlerle başlayan Tevbe suresinin fetihten ondört ay sonra indiği iddiasının delili olmalıdır. Antlaşma hükümleri fetihten sonra ondört ay daha geçerli olduysa fethin meşruiyet zemini geçersiz hale gelmiş olur. Bu durumda surenin ilk ayetlerinde verilen mühletin, dört aylık sürenin açıklaması da mümkün olmayacaktır. Niçin üç ay ya da beş ay değildir de dört ay mühlet verilmiştir? Bunun tatmin edici bir cevabı olmayacaktır. Ve yine aynı surenin 28. ayetinde geçen “bu yıldan sonra (بَعْدَ عَامِهِمْ هَذَا)” ifadesi hangi yıldır? Ayetin Huneyn savaşından bahseden ayetlerle ilgili olduğu düşünüldüğünde ve Huneyn savaşının da fethin takriben iki ay sonrası olduğu dikkate alındığında “bu yıldan sonra (بَعْدَ عَامِهِمْ هَذَا)” ifadesi de anlamlı olacaktır.

    Surenin 3. ayetinde geçen “يَوْمَ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ” ifadesi, 3 vd. ayetlerin Kurban Bayramın’da indiğini gösteriyor olabilir. Çünkü surenin ilk ayeti “بَرَاءَةٌ” ile başlarken 3. ayet “وَأَذَانٌ” ile başlamaktadır. İlk ayet fethin gerçekleştiği günlerde Mekkeli müşriklere, antlaşmanın sona erdirildiğini haber verirken, 3. ayet ile de hacda tüm insanlara bu durum duyurulmaktadır. Bu durumda Tevbe 28. ayet Ramazan’dan sonra Kurban Bayramından önceki durumu, fethin gerçekleştiği senenin bitmesine belki yaklaşık 2.5, 3 aylık zamanın kaldığını göstermektedir. Zaten ayetin öncesinde Huneyn savaşından bahsedilmektedir. Rivayetlere bakılırsa bu savaş Şevval ayının 11’inde yapılmıştır.  

    “السنة” Kelimesi ve Kullanımları

    “السنة” kelimesi 1 ayette fiil (لم يتسنه), 12’si çoğul (سنين) olmak üzere 20 ayette de isim olarak geçer. Kelimenin kökü “zamanın geçmesiyle bir şeyin değişikliğe uğraması” anlamına gelen “سنه”dir. Nitekim Bakara 259. ayette bu anlamda kullanılır. İnsanın yaşı[11], takvim hesabı[12] gibi katilik ifade eden durumlar için “السنة” kelimesi kullanılır. “1 sene” denildiğinde tam 364 gün dolması gerekir. Bir ayet şöyledir:

    Senelerce Medyen halkı arasında kalmıştın. Sonra bir plan dâhilinde buraya geldin, ey Musa! (Ta Ha 20/40)فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَامُوسَى

    Musa (a.s.) Medyen’de tam olarak 8 ya da 10 sene kalmış olmalı. Kasas suresinin ilgili ayetlerinde “فَإِنْ أَتْمَمْتَ” ve “فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الْأَجَلَ” ifadeleri geçmektedir. Bunlar başı sonu belli zaman dilimini akla getirmektedir. Yapılan sözleşmenin başlangıç ve bitişi hac mevsimine göre düzenlemiş olmalıdır. Nitekim ilgili ayette “ثَمَانِيَ حِجَجٍ” ifadesi geçmektedir. Böylesi bir ifadenin kullanılması, Musa (a.s.)’ın Medyen’e vardığı ve Medyen’den ayrıldığı tarihe dair detay anlamına gelebilir. 

    Sene kelimesinin geçtiği bir başka ayet şöyledir:

    Onlardan her biri keşke kendilerine bin sene ömür verilsin ister. (Bakara 2/96)يَوَدُّ أَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ أَلْفَ سَنَةٍ

    Ayette geçen “أَلْفَ سَنَةٍ” ifadesi ne bir eksik ne bir fazla tam 1000 yıl olmalı. Bu rakamın insan için psikolojik önemi olabilir. Nuh (a.s.)’ın yaşının doğrudan 950 değil de 1000 sene üzerinden ifade edilmiş olması[13] bununla ilgili olmalıdır ki buna yukarıda değinmiştik.

    Bir başka ayet şöyledir:

    Ne zaman ki rüşde erer ve kırk seneye erişirse…  (Ahkaf 46/15)حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً

    “Sene” kelimesinin tamamlanmış yıl anlamına gelebileceğinden hareketle bu ayete baktığımızda şöyle diyebiliriz: Rüşte ulaşmanın herkes için geçerli zamanı olmaz ama 40 yaşına girmek 40 yaşına girmektir ve ömrü olan herkes için başı sonu belli zaman dilimini ifade eder. Bu da ayette “sene” kelimesi ile ifade edilmiştir.

    Şimdi de şu ayetlere bakalım:

    Onlara yenilgilerinin ardından galib gelecekler, 3 ila 9 sene içinde. (Rum 30/3-4)وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ فِي بِضْعِ سِنِينَ

    Bedir savaşı, Kur’an’ın indirildiği zamana yani Ramazan ayında Kadir Gecesinin olduğu güne tekabül ediyorsa[14] bu ayette haber verilen Rumların Sasaniler’e karşı kazanacakları zafer de aynı tarihte olmalıdır. “بِضْعِ” ifadesinin 3-9 sene arasına tekabül ettiğinden hareketle, Bedir savaşının tarihi 624 ise Bedir savaşı bu ayetlerin inişinin tam 9. yılında gerçekleştiği düşünülebilir. Tarih kitaplarındaki Sasanilerin Rumları 615, Rumların da Sasanileri 624 yılında yendiğine dair kayıtlar bu açıdan dikkat çekicidir. Rum suresinin ilk ayetlerinin inişinin üzerinden 8 yıl geçtikten sonra, vadedilen zaferin 9. yılın Ramazan’ında ve Kadir Gecesinde olacağı kesinlik kazanmış olur. Enfal suresinin 5. ayetinde geçen “بِالْحَقِّ” kelimesi ile 6. ayetinde geçen “فِي الْحَقِّ بَعْدَ مَا تَبَيَّنَ” şeklindeki ifadenin de bununla ilgisi kurulabilir.

    “حول” Kelimesinin Kullanımı

    Kur’an’da bu kökten “yıl” anlamı verilen iki kullanım vardır. Kur’an’da bu kökten diğer kullanımlara bakıldığında[15]kelimenin anlam merkezinde “iki şeyin arasına girme, ayırma” anlamı olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim “حول” kelimesi “çevre, etraf” anlamına gelmektedir. Kişinin çevresindeki şey onunla uzağındakiler arasındakidir. Karanlıkta kişinin yaktığı ateş, onunla karanlık arasına girer, onunla karanlık arasında aydınlık oluşturur.[16]

    Şu ayette geçen “حِيلَةً” kelimesi de kişi ile kişiyi hicretten alıkoyan şeyin arasına giren şeydir: 

     Hiçbir çareye gücü yetmeyen ve hicret için yol bulamayan…  (Nisa 4/98)لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا

    “حِيلَةً” kişi ile ona engel olan şeyin arasına girecek, önceki durumu değiştirecek. “حِوَل” kelimesi de dönemi, süreci değiştirmek anlamında olabilir ki cennettekilerin böyle bir talebi olmayacağını görüyoruz:

     Orada ebedi kalacaklar ve orada herhangi bir değişiklik istemezler. (Kehf 18/108)خَالِدِينَ فِيهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلًا

    “تَحْوِيل” de bir şeyin iki şeyin arasına girmesi, böylelikle durumu ya da süreci değiştirmesi anlamında olabilir. Şu ayet bu açıdan değerlendirilebilir:

    De ki “Allah’a ile aranızda olduğunu varsaydıklarınızı çağırın; ne sıkıntınızı gidermeye güçleri yeter, ne de durumu değiştirebilirler. (İsra 17/56)قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِهِ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْوِيلًا

    İki şeyin arasının bir şeyle ayrılması, sekteye uğraması, irtibatın engellenmesi, sürekliliğin kesintiye uğraması, yeni bir durumun oluşması gibi anlamlar dikkate alınırsa, akıp giden zaman doğrusunda hesap yapmayı mümkün kılan itibari bölümler bu kelime ile ifade edilebilir. Kişi 1 Ramazanda doğduysa sonraki her 1 Ramazan bu kişinin yaşını hesaplamak için akan zaman doğrusundaki itibari takvim başlangıcı, bölümlerdir. Şu ayeti bu anlamda okuyalım:

    İçinizden ölüp geriye dul eşler bırakan erkekler, eşleri için, evden çıkarılmaksızın havle kadar geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. (Bakara 2/240)وَالَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ أَزْوَاجًا وَصِيَّةً لِأَزْوَاجِهِمْ مَتَاعًا إِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ إِخْرَاجٍ

    Ayetteki “الْحَوْلِ” kelimesi adamın öldüğü günün üzerinden bir kameri yılın geçmesi anlamındadır. “إِلَى” harf-i cerri de bunu gösteriyor. Yani ölenin sene-i devriyesine kadar anlamındadır. Kadın zaten dört ay on gün iddet bekleyeceğine göre iddetten itibaren üzerine yaklaşık sekiz ay ilave edilecektir. Bu, ölen her kişiye göre düzenlenecek itibari yıl hesabıdır.

    Benzer anlam şu ayet için de düşünülebilir:

    Analar çocuklarını iki tam havl emzirsinler. (Bakara 2/233)وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ 

    Çocuğun emzirilmeye başlandığı gün başlangıç alınarak iki kameri yıl geçecek. Bu da kişiye özel itibari bir takvim demektir.   

     “حجج” Kelimesinin Kullanımı

    Bu da hesap için başlangıç kabul edilecek tarihin kişiye göre değişebileceğini gösteriyor olabilir. Kelimenin geçtiği ayete bakarsak, sözleşme başlangıç ve bitiş tarihi olarak hac mevsimi dikkate alınmış gibi gözükmektedir:

    “Bana sekiz hıcec çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum.” dedi. (Kasas 28/27)قَالَ إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُنْكِحَكَ إِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلَى أَنْ تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَ حِجَجٍ

    Sonuç 

    Kur’an’da geçen “العام” ve “السنة” kelimeleriyle ilgili yukarıda yaptığımız tespitler doğru kabul edildiğinde şunları söyleyebiliriz:

    “السنة”, tamamlanmış yılı, “العام” ise tamamlanmamış, içinde bulunulan yılı ifade etmektedir. Bu bağlamda, mesela 20. yaş gününü kutlayan kişi, kendisine o gün yaşı sorulduğunda “20 sene” demesi gerekirken aynı soru ertesi gün sorulsa “21 âm” demesi gerekir. 

    Bunun yanı sıra, bir kişiye yaşını ya da bir yerde ne kadar süre kaldığını, çalıştığını sorduğumuzda bu, hesapla ilgili olduğundan, kaldı ki cevabın günü gününe tam sene olma ihtimali de olduğu için “sene” kelimesiyle sorarız. Şu ayete bu açıdan bakabiliriz:

    “Yeryüzünde kaç sene kaldınız” der. (Müminun 23/112)قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ  

    Herkesin kalış süresinin farklı farklı olacağı açık olmasına rağmen soruda “sene” kelimesi kullanılmış. Bunun sebebi, ölüm tarihinin doğum tarihi ile örtüştüğü insanları da içine alabilecek bir soru kalıbının “sene” kelimesi ile kullanılma zorunluluğudur. Yani 13 Şevval’de doğmuş ve 60 yıl sonra yine 13 Şevval’de ölmüş bir kişi de bu sorunun kapsamına girmiş olmaktadır. Ancak insanların çoğunun doğum ve ölüm tarihleri örtüşmeyeceği yani dünyada geçirdikleri süre küsuratlı olacaktır. Bu kişiler böylesi bir cevaba “âm” kelimesi ile cevap vereceklerdir. Şu ayet bunu göstermektedir:

    “Ne kadar kaldın” dedi. “Bir gün ya da daha az” dedi. “Hayır” dedi, “yüz âm kaldın.” (Bakara 2/259)قَالَ كَمْ لَبِثْتَ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ

    Bu kişi muhtemelen 99 seneden fazla 100 seneden az uyutulmuş. Bu sebeple, Musa (a.s.)’ın Medyen’de kalışıyla alakalı şu ifade, onun orada sene hesabı üzerinden ne bir eksik ne bir fazla tam kaldığını gösteriyor olmalıdır:

    Senelerce Medyen halkı arasında kalmıştın. Sonra bir plan dâhilinde buraya geldin, ey Musa! (Ta Ha 20/40)فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَامُوسَى

    Çünkü bunun karineleri var. Musa (a.s.) Medyen’de tam olarak 8 ya da 10 sene kalmış olmalı. Kasas suresinin ilgili ayetlerinde “فَإِنْ أَتْمَمْتَ” ve “فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الْأَجَلَ” ifadeleri geçmektedir. Ayrıca burada “لبث” fiili de tamlığa işaret ediyor olabilir. Bir işin, olayın yıllarca sürdüğü ifade edilirken ama rakamsal bir ifade kullanılmadığında yine “sene” kullanılıyor olabilir. Çünkü “am” ifadesinin çoğulu Kuran’da geçmiyor. Mesela;

    And olsun ki, biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye, senelerce kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık. (Araf 7/130)وَلَقَدْ أَخَذْنَا آلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّنِينَ
     Ömrünün birçok senesini aramızda geçirmedin mi?  (Şuara 26/18)وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ
     Biz onlara senelerce nimetler vermiş olsak… (Şuara 26/205)أَفَرَأَيْتَ إِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ

    Ancak şu ayette “عدد” ifadesi mağaradakilerin kalış süresinin sene olarak tam olduğunu düşündürebilir:

     Bunun üzerine sayılı seneler mağarada kulakları üzerine vurduk (uyuttuk). (Kehf 18/11)فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا

    Ayrıca aynı konuyla ilgili olarak şu ifade Yüce Allah’ın bilgilendirmesini ifade ediyorsa bunların mağarada kalış süreleri ne eksik ne fazla tam 300 sene olduğunu gösterebilir:

    Onlar mağaralarında üçyüz sene kaldılar, dokuz da ziyade ettiler. (Kehf 18/25)وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا

    [1] Rekaket ile kastedilen, telaffuzu zor harflerin veya aynı seslerin peş peşe gelmesi sebebiyle okuyucunun/dinleyicinin hem dilinin hem gözünün hem de kulağının zorlanmasıdır. Bunun metin için bir zafiyet olduğu söylenir.

    [2][2]     Ahmet Akçataş, Elif Arı, “Anlambiliminin Eş Anlamlılık Sorunu”, Avrasya Dil Eğitimi ve Araştırmaları Dergisi, 2018, 2 (2), 60-84.

    [3] Tekvin, 9/29.

    [4] Haml: hamilelik süresi.

    [5] Fısâl: çocuğun sütten kesilmesi.

    [6] Ahkâf 46/15.

    [7] Bakara 2/233.

    [8] Lokman 31/14.

    [9] Tevbe 9/36.

    [10] Ahkâf 46/15.

    [11] Ahkaf 46/15; Şuara 26/18.

    [12] Yunus 10/5; İsra 17/12.

    [13] Ankebut 29/14.

    [14] Duhan 44/3; Kadr 97/1; Bakara 2/185; Enfal 8/41.

    [15] Hûd 11/43; Enfal 8/24; Sebe 34/54.

    [16] Bakara 2/17.

  • Kız İle Hala Veya Teyzesinin Aynı Nikah Altında Birleştirilmesi / Dr. Fatih Orum

    Kız İle Hala Veya Teyzesinin Aynı Nikah Altında Birleştirilmesi / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’da olmayıp Rasûlullah’ın teşrîi ile bilindiği iddia edilen meşhur bir örnek de bir kadının, hala veya teyzesi ile bir nikâh altında tutulmasının haram olduğuna dair hükümdür. Geleneğe göre, iki kız kardeşin bir nikâh altında birleştirilemeyeceğine dair hüküm Kur’ân’da olmasına rağmen, bir kadının hala veya teyzesiyle bir nikâh altında tutulamayacağına dair hüküm Kur’ân’da bulunmamaktadır ve bu yasak, Sünnet tarafından konulmuştur.[1] Bunun iddia edildiği gibi olmadığını şöyle ortaya koyabiliriz:

    Kendisiyle evlenilmesi haram olanların sayıldığı Nisâ sûresinin 23. âyeti şöyle bitmektedir:

    وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ

    “…İki kız kardeşi birlikte nikâhınız altında bulundurmanız da haram kılınmıştır. Geçmişte olan oldu…”(Nisâ 4/23)

    Bu, iki kız kardeşin bir nikâhaltında bulundurulamayacağının açık delilidir. Öte yandan Rasûlullah “Bir kadın halası veya teyzesi ile bir nikâh altında tutulamaz.” demiştir [2] Onun risâletle ilgili olan söz ve fiilleri, Kur’ân’dan çıkartılmış doğru hükümler (hikmetler)olduğuna göre,[3] onun yukarıdaki ifadesi de Kur’ân’ın konuyla ilgili hükmünden başka bir şey olamaz. İki kız kardeşin bir nikâhaltında bulundurulmasının akrabalık ilişkilerine zarar vereceği söylenir.[4] Aynı durumun, bir kadının halası veya teyzesi ile bir nikâh altında bulundurulması durumunda da ortaya çıkacağı açıktır. Çünkü, aşağıda görüleceği üzere, Kur’ân’daki miras hükümlerine göre kadının, halasıyla arasında kardeş; teyzesiyle arasında ana ilişkisi olduğu görülür. Yani, mirasta bazı durumlarda, ölenin, babasının ve kızının olmaması halinde ölenin baba tarafından kız kardeş(ler)i, yani olmayan kız(lar)ın halası, kızın alacağı payları alır(lar). Yine bazı durumlarda, ölenin, annesinin ve kızının olmaması halinde, ölenin anne tarafından kız kardeş(ler)i, yani olmayan kız(lar)ın teyzesi, kızın annesinin alacağı payları alır(lar). İşte böylesi durumlarda, bir kızın, halasıyla arasında kardeş; teyzesiyle arasında anne ilişkisi olur. Bir kadını kız kardeşiyle aynı nikah altında toplamak haram olduğuna göre o kadını, halasıyla da bir nikah altında toplamak da haram olur. Yine bir kadını anasıyla bir nikah altında toplamak haram olduğuna göre teyzesiyle de bir nikah altında toplamak haram olur. Şimdi bunu ayrıntılı bir şekilde görelim. Nisâ sûresinin 176. âyeti şöyledir:

    يَسْتَفْتُونَكَۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي الْكَلَالَةِۜ اِنِ امْرُؤٌا هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُٓ اُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَۚ وَهُوَ يَرِثُـهَٓا اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌۜ فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَۜ وَاِنْ كَانُٓوا اِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَٓاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۜ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اَنْ تَضِلُّواۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

    “Senden fetva istiyorlar, de ki; kelâlekonusundaki fetvâyı size Allah veriyor. Bir kimse ölür, çocuğu olmaz, tek bir kız kar-deşi bulunursa bıraktığı mirasın yarısı ona kalır. Kız kardeş ölür de çocuğu bulunmazsa erkek kardeş onun bütün mirasını alır. Kız kardeşler iki tane ise, mirasın üçte ikisi onlarındır. Mirasçılar; erkek ve kız kardeşler ise erkek, iki kıza eşit pay alır. Yanılırsınız diye açıklamayı size Allah yapıyor…”

    Âyette, ölen kişinin çocuğu olmaması durumunda bir kız kardeşi varsa, kız kardeşin, mirasın yarısını alacağı bildirilmektedir (إِنِ امْرُؤٌ هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُ أُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَ). Yine âyette çocuksuz ölen kadının erkek kardeşinin, bütün mirası alacağı bildirilmektedir (وَهُوَ يَرِثُهَا إِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌ). Kız kardeşler iki tane ise bunlar mirasın üçte ikisini alırlar (فَإِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ). Kardeşler kızlı erkekli ise, mirası ikili birli alırlar (وَإِنْ كَانُوا إِخْوَةً رِجَالًا وَنِسَاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ).

    Âyetin başında “kelâle” kelimesi geçmektedir. Kelâle; ölenin hem evladı hem de ana-babası veya birinin olmaması durumudur. Ölenin çocuğu olmazsa ama ana ve babası varsa kelâleden bahsedilemez. Bu durumda kardeşler mirasçı olamaz. Nitekim Nisâ sûresinin 11. âyetinde şöyle buyrulur:

    فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ

    “Ölenin çocuğu olmaz, ana-babası ona varis olursa anasına üçte bir vardır. Kardeşleri varsa, altıda bir anasınındır.”

    Âyete göre ölenin çocuğu olmaması ve ana-babasının ona mirasçı olması durumunda anaya üçte bir verileceği bildirilmektedir. Ölenin kardeşlerinin olması halinde anaya altıda bir düşer. Son durum, ölenin çocuğunun olmaması ama ana-babanın olması durumuyla ilgilidir. Bu durumda kardeşler mirastan pay alamaz ama ananın hissesini altıda bire düşürürler. Kardeşlerin mirastan pay alamamasının sebebi ana-babanın hayatta olması yani kelâledurumunun bulunmamasıdır. Çocuksuz ölen kişinin babası kendisinden önce ölmüşse baba tarafından kelâleolur ve babanın evladı yani ölenin kardeşi baba yerine geçip ölenin anası ile birlikte mirasa dahil olurlar. Anası kendisinden önce ölmüşse bu defa anası tarafından kelâle olur. Nisâ sûresinin 12. âyeti şöyledir:

    وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَاَةٌ وَلَهُٓ اَخٌ اَوْ اُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُۚ فَاِنْ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَهُمْ شُرَكَٓاءُ فِي الثُّلُثِ

    “Miras bırakan erkek veya kadın kelâleise bir erkek veya bir kız kardeşi varsa, her biri altıda bir alır; kardeşler daha çoksa mirasın üçte birine ortaktırlar.”

    Yukarıdaki âyette geçen kardeşler ana bir kardeşlerdir. Çünkü mirasın üçte birini veya altıda birini alabilmektedirler. Bunlar ananın miras paylarıdır.

    Kelâle olan kişinin babası tarafından kardeşleri mirasın tamamını alabildiği halde ana tarafından kardeşleri mirasın en fazla üçte birini alabilirler. Çünkü ananın miras payı en fazla üçte birdir. Ana tarafından kardeşlerde kadın-erkek ayırımı olmazken, baba tarafından kardeşlerde kız-erkek ayırımı vardır. Çocuksuz olarak ölen kişinin hem anası hem babası kendinden önce ölmüşse hem ana hem baba tarafından kelâleolur.

    Toparlayacak olursak Nisâ sûresinin 176. âyetine göre ölenin çocuğu ve babası olmazsa, ölenin baba tarafından kız kardeşi, kız evlat gibi mirasa dahil olur ve mirasın yarısını alır. Nitekim kız evlat yalnız başına mirasın yarısını alır. İlgili âyet şöyledir:

    وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ

    “…Ölenin bir kızı varsa mirasın yarısı onundur…” (Nisâ 4/11)

    Kadın çocuksuz ölse ve anayla erkek kardeş kalsa, bu erkek kardeş, ölenin anası hissesini aldıktan sonra mirasın tamamını alır. Bu, erkek evlat gibidir. Nitekim erkek evlat(lar), başka mirasçılar varsa onların paylarını almasından sonra arta kalanın tamamını alır(lar). Çünkü Nisâ sûresinin 11. âyetinde Allah erkek ve kız çocukların miras paylarının ikili-birli olmasını emretmiştir. Kız çocuklarının miras payları göz önünde bulundurulduğunda erkek evlat(lar)ın miras payları ortaya çıkar. Çocuksuz olarak ölenin baba tarafından iki kız kardeşi varsa bunlar mirasın üçte ikisini alırlar. Nitekim şu âyete göre ölenin oğlu olmaz da kızları ikiden fazla olursa mirasın üçte ikisini alırlar:

    فَاِنْ كُنَّ نِسَٓاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَۚ

    “…Eğer kızlar ikiden fazlaysa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır…” (Nisâ 4/11)

    Nisâ sûresinin 176. âyetinde iki kız kardeşin payı üçte iki olarak geçer. Yukarıdaki âyette ise kız evlatlar ikiden fazlaysa üçte iki pay sahibi oldukları bildiriliyor. İki âyet beraberce okunduğunda kız evlatların iki olması durumunda da paylarının üçte iki olduğu ortaya çıkmaktadır.

    Nisâ sûresinin 176. âyetine göre kardeşler kızlı-erkekli ise ikili-birli pay alırlar. Çocukların kızlı-erkekli olması durumunda da paylaşımın ikili-birli olduğunu şu âyet göstermektedir:

    يُوص۪يكُمُ اللّٰهُ ف۪ٓي اَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۚ

    “Allah size, evladınız hakkında, erkeğe iki kızın payını verme görevini yükler.”(Nisâ 4/11)

    Tüm bunlardan çıkan sonuç, kelâledurumunda, ölenin baba tarafından kardeşlerinin evlad gibi mirasa dahil olmalarıdır. Bu durumda, bir kadının halası, aslında onun kardeşi gibidir. Çünkü bu hala, kızın babasının kızı gibi mirasa dahil olabilmektedir. Dolayısıyla bir kadını, halası ile bir nikâhaltında toplamak, iki kız kardeşi bir nikâh altında toplamak gibidir.

    Benzer durum, bir kadını, teyzesi ile bir nikâhaltında toplama hususunda da görülmektedir. Ana tarafından kelâleolan kardeşler mirasa ananın miras payları oranında dahil olmaktadırlar. Yani bunlar en fazla mirasın üçte birini alırlar. Bunlar arasında erkek-kadın ayırımı da yoktur. Bu durumda bir kadının teyzesi, anası hükmünde olmaktadır. Buraya kadar anlattıklarımızı şöyle gösterebiliriz:

    Bu durumda bir kadının hala veya teyzesiyle bir nikâhaltında tutulamayacağına dair hükümKur’ân’ın hükmüdür. Rasûlullah, Kur’ân’daki bu hükmü bildirmiştir.

    Kur’ân’da olmayıp Rasûlullah’ın teşrîi ile bilindiği iddia edilen bir başka meşhur örnek debabanın annesi (babaanne)ile evlenmenin haramlığı meselesidir.

    Nisâ sûresinin 22. âyetinde şöyle buyrulur:

    وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ

    “Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın.” (Nisâ 4/22)

    Âyette, babaların nikahladığı kadınlarla nikahlanmanın yasaklandığı açıkça görülmektedir. Bu hükmün sadece kişinin babasının eşiyle sınırlı olduğu düşünülebilir mi? Mesela kişi, babasının babası yani dedesinin eşi (babaanne) ile nikahlanabilir mi? Nisâ sûresinin 23. âyetinde “analarınızla nikahlanmanız size haram kılındı” denildiğinde bu ifadeden kişinin anneannesi ile evlenebileceği hükmüne varabiliyor muyuz? Dolayısıyla yukarıdaki âyetin kapsamına babaanne de girer. Nitekim yukarıdaki âyete atıfta bulunarak babaanne ile evlenmenin haram olduğunu söyleyenler olmuştur.[5]


    KAYNAK: Dr. Fatih Orum, Kur’ân’ı Anlama Usûlü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2. Bs., İstanbul, 2015, s: 82-86.

    Notlar:
    [1] Mustafa Ahmet ez-Zerka, Hadislerin Anlaşılmasında Aklın ve Fıkhın Rolü,  trc. Abdullah Kahraman, Akademi, İstanbul, 2002, s. 16.
    [2] Müslim, Nikâh, 4.
    [3] Bkz. “Hikmet” başlığı.
    [4] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, Beyrut, 1973, VI, 167.
    [5] İbn Kudâme, el-Muğnî, Beyrut, 1984, VII, 470; Ebû Muhammed Abdurrahman b. Ebî Hâtim er-Râzî (ö. 327/938), Tefsîru İbn Ebî Hatim, Beyrut, trs., III, 910; Celâleddin Abdurrahman es-Suyûtî (ö. 911/1505), ed-Dürru’l-mensûr fi’t-tefsiri’l-me’sûr, Mısır, 2003, IV, 301; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, Beyrut, 1986, I, 608. Ayrıca bkz. http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/babaanne-torun-evliligine-dair-kuranda-bir-hukum-yok-mu.html

  • Kabak Tadı Veren Bir Safsata / Dr. Fatih Orum

    Kabak Tadı Veren Bir Safsata / Dr. Fatih Orum

    Birlik ve Beraberliğe En çok İhtiyaç Duyduğumuz Şu Günlerde…

    Duymayanımız yoktur aslında bir safsatadan ibaret olan bu cümleyi. Safsata olduğu için ne bir haklılık payı vardır ne de bir gerçekliği.

    Gel gör ki her ne zaman gerçeklerden bahsedilecek olsa silah gibi dayanır insanların ensesine, kabak tadı veren yukarıdaki cümle. Gerçeklerin beklemesi gereken bir vakti ve sırasının olmadığı bilinse de…

    “Sesini kes” demenin kelimelere bürünmüş en sinsi şekli olmuştur bu safsata. Hem de insanlık tarihi boyunca.

    Siyaset meydanlarında, vaaz kürsülerinde, resmi törenlerde, basın toplantılarında, panellerde, çarşı-pazarda, hasılı her yerde. Kim bir yanlışa dikkat çekse, bir sorunun çözümünden bahsetse, işte o an birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz an oluverir de gerçeklerden bahsedenler kınanır, niyetine girmiş ama henüz ağzını açmamışlara da susmaları gerektiği mesajı verilir. Çünkü şimdi gerçeklerden bahsetmenin hiç zamanı değildir!

    Gerçekler her zaman birilerini rahatsız ettiği için bu safsatanın alıcısı eksik olmaz. Bu sebepten olsa gerek, “şimdi zamanı değil” anlamına gelen yukarıdaki safsatanın belki de insanlık tarihi boyunca en çok muhatabı olan kişiler nebi ve rasuller olmuştur. Çünkü onların duyurduğu gerçekler çok az kişiyi memnun etmiştir.

    Menfaatlerini kaybetmek istemeyenler “şimdi sırası değil” cümlesini, işin içine duygusallık katabilmek için “birlik ve beraberlik” kelimeleriyle sıvarlar. Tüm toplumlarda birlik ve beraberliğe her zaman çok ihtiyaç olduğu için de geçeklere hiçbir zaman sıra gelmez.

    Gerçeklerin beklemesi gereken ne bir sıra ne bir vakit vardır ama yine de “bunu hatırlatmanın tam zamanı” dediğimiz anlarda “şimdi bunun hiç zamanı değil” şeklindeki karşı koyuşlar yok mu! Mesela imsak vaktiyle ilgili sürdürülegelen yanlıştan bahsetmenin zamanı yılın her günüdür ama insanların dikkatini çekmek için uygun zaman budur deyip Ramazan ayında bu yanlışa dikkat çekildiğinde birileri çıkıp şimdi “hiç zamanı değil” demiyor mu! İşte aklın, izanın, vicdanın bazen hiçbir anlam ifade etmediğini o zaman anlıyorsunuz. Ümidinizin tükenip beklentilerinizin boşa çıktığı bu gibi zamanlarda Nebi ve rasullerin hislerine ortak olmanızdan başka hiçbir şey sizi teskin edemez herhalde.

    Sürekli uyarmış olmasına rağmen kavminin Nuh’a cevabı muhtemelen “şimdi sırası değil” olmuştu ama yanlış yaptıklarını anladıklarında biraz ıslanmışlardı! Neyse ki kurulanacakları zaman hızla yaklaşmakta!

    Putları yıktığında, tek ilahtan bahsettiğinde şimdi sırası değil diyenler de İbrahim’in karşısında buz kesen ateşin sıcaklığını yavaştan hissediyorlar mıdır bilemiyoruz ama yok saydıkları İbrahim’in adının kıyamete kadar yaşadığını duyduklarında neler hissedeceklerini tahmin edebiliyoruz.

    Yaptıklarının ahlaksızlık olduğu gerçeği yüzlerine vurulduğunda Lut’u zamansız ve gereksiz konuşmakla suçlayanlar gerçeği anladıklarında taş kesilmişlerdi! Asıl gerçekle karşılaştıklarında hep taş olmayı tercih edecekler ama görevliler muhtemelen bu tür isteklerde bulunmanın zamanının ve yerinin orası olmadığını hatırlatacak onlara.

    Şuayb’ı taşla tehdit edenler de muhtemelen “gerçeklerden bahsetmenin henüz zamanı değil” diyorlardı ama kulakları sağır eden çığlık isteseler de artık gerçekleri duyamaz hale getirdi onları. Ta ki duymak istedikleri en son kelimeyi, “canınız Cehenneme”yi duyacakları ana kadar…

    Söylediklerinin doğru olduğunu bilmesine rağmen “birliğimizi bozuyorsun” diye Musa’ya hayatı zehir eden Firavun ve askerlerinin keyfini Kızıldeniz’in soğuk suları biraz kaçırmış olmalıydı. Hem bunlar için hem de denizin, tam zamanında yarılıp tam zamanında birleştiğini görmelerine rağmen Musa’nın tüm taleplerini zamansız bulan “seçkin topluluk” için mazeretlerin yersiz ve zamansız bulunacağı büyük gün yaklaşmakta!

    Uyarıları zamansız buldukları için Son Nebi’yi Mekke’den çıkmaya zorlayan asil Mekkeliler! Uğruna ölmeyi göze aldığınız Mekke’yi zamansız kaybetmeniz onurlarınızı epey kırmış olmalı. İşin kötüsü şu ki, zamansız gelen aksilikler ötede de peşinizi bırakmayacak.

    Birlik beraberlik güzeldir güzel olmasına da susmanın ve susturmanın gerekçesi olabilir mi? Hele de susturulan “gerçekler” ise… Birlik ve beraberlik gerekçesiyle susturmanın haklı bir yanı olsaydı insanlık tarihi boyunca nebi ve rasulleri susturmaya çalışanlar Kur’an’da kınanır mıydı? Nebi ve rasuller de hep birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan zamanlarda gerçekleri hatırlatmamışlar mıydı?

    Şirkin kabul edilemez olduğunu dillendirmenin, faizin haram olduğunu hatırlatmanın, adaleti ayakta tutma gereğinin şimdi tam zamanı olduğu hususunda ittifak eden bir toplum düşünülebilir mi? Mekkeli müşriklerin “şimdi zamanı değil” dediği hususlar bunlar değil miydi? Oysa sırasını ve zamanını beklemesi gereken bir gerçek yoktur. Bir şey gerçekse sıra onundur, zamanı o andır.

    Kur’ân’ın yirmi küsur yılda indiği gerçeğinden hareketle ilahi iradenin tedrici olarak tecelli ettiğini zanneden ve bu zanlarına dayanarak Kur’ân’ı okuma ve uygulamanın zamana yayılması gerektiğini dillendirenler şeriattaki devamlılık ve bütünlüğü göremeyenlerdir. Kur’an hiçbir şeye sıfırdan başlamadığı gibi Kur’ân’ın hiçbir hükmü öncesinden bağımsız da değildi. Ya öncesini aynıyla devam ettiriyor ya da daha hayırlısıyla değiştiriyordu. Faizle ilgili Kurâni hüküm gelmeden önce faiz helal değildi. Sarhoş edicilerle ilgili hüküm gelmeden önce de bu tür maddeleri kullanmak haramdı. Allah’ın tüm emir ve yasaklarına harfiyen riayet eden bir Yahudi, Hristiyan ya da bir Mekkelinin, Muhammed (s.a.v.) ile karşılaştıktan sonra hayatında köklü değişiklikler olduğu düşünülebilir mi?

    Kur’ân bizi, Muhammed (a.s.) ile karşılaştığında, kendilerine tebliğ edilenleri tereddütsüz kabul eden ve biz zaten müslümanız diyenlerin varlığından haberdar etmektedir.

    “Andolsun ki biz onlar için bu sözü birbirinin devamı kıldık. Belki tezekkür ederler. Kur’ân’dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara Kur’ân okunduğu zaman ‘O’na iman ettik. Çünkü o, Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik.’ derler. İşte onların karşılıkları, katlandıklarından ötürü iki kat olarak verilir. Onlar kötülüğü iyilikle karşılarlar. Kendilerine azık olarak verdiklerimizle de başkalarını doyururlar.”  (Kasas 28/51-54)

    Biz zaten müslümanız diyen ve Allah’ın da bu sebeple kendilerine iki kat ecir vereceğini bildirdiği bu kişilerin, düne kadar yerine getirdikleri tüm sorumluluklarından, Kur’ân’da herhangi bir hüküm bulunmadığı gerekçesiyle vazgeçtikleri ve bir “ara dönem” yaşadıkları düşünülebilir mi?

    Şeriat tarihinde “şimdi sırası değil”e gerekçe olacak herhangi bir uygulama örneği bulamayız. Bu sebeple Kur’ân’ı okuma, anlama ve uygulama bağlamında nüzul sırasını takip etme türü tercihlerin de Kur’ânî bir gerekçesinden bahsedilemez. Tüm ayetleri anlama ve uygulama için en doğru zaman son nefesimizi vermeden geçirdiğimiz her saniyedir.

    O halde şöyle söyleyebiliriz:

    Nefes alıp vermeye devam ettiğimiz her an, gerçekleri duymaya en çok ihtiyaç duyduğumuz zamanlardır. Çünkü ölüp tekrar dirildiğimizde de birileri bizlere gerçekleri hatırlatacak ama iş işten geçmiş olacaktır.

  • Kur’ân’a Göre Resulullah’ın Tebyîn Görevinin Anlamı / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’a Göre Resulullah’ın Tebyîn Görevinin Anlamı / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’a Göre Resulullah’ın Tebyîn Görevinin Anlamı

    Tebyin, açıklamak anlamına gelmektedir.[1]

    Pek çok âyette Kitab’ın apaçık olduğu belirtilmektedir.[2] Bir âyet şöyledir:

    الۤرٰ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ

    “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.” (Yusuf 12/1)

    Âyetlerin açıklanma işini Yüce Allah üzerine almıştır.[3] Yani açıklamaları O yapmıştır. Bir âyette şöyle buyrulmaktadır:

    لَا تُحَرِّكْ بِه۪ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه۪  اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُ  فَاِذَا قَرَاْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُ  ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ

    “Onunla acele hüküm vermek için dilini hareket ettirme. Onu toparlamak ve Kur’ân (kümeleşmiş) haline getirmek bizim işimizdir. Toparladığımızda hemen Kur’ânı’na (anlam kümesine) uy. Zaten onu açıklamak bizim işimizdir” (Kıyâmet 75/16–19)

    Yüce Allah, açıklama işini üzerine alma sebebi olarak da şöyle buyurmaktadır:

    الَر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ إِنَّنِي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ

    “Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri hakîm ve habîr olan Allah tarafından muhkem kılınmış ve de açıklanmış bir kitaptır. Böyle olması Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir. (De ki:) Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim” (Hûd 11/1-2)

    Kitabın ayetleri, Allah’tan başkasına kulluk etmememiz için Yüce Allah tarafından muhkem kılınıp açıklandığına göre, kitabın açıklamaya ihtiyacı yoktur. Bize düşen,  Yüce Allahın yapmış olduğa açıklamalara bir usul çerçevesinde ulaşma gayreti göstermektir. Bizden istenen, başkalarının söyledikleri değil, Kitabın bildirdikleridir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    الۤمۤصۤ  كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ فَلاَ يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ لِتُنذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ  اِتَّبِعُوا مَاۤ اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِه۪ۤ اَوْلِيَاۤءَ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَ

    “Elif, Lam, Mim, Sad. Bu, sana indirilen Kitap’tır. Ondan dolayı içinde bir sıkıntı olmasın. Onunla uyarıda bulunasın ve müminler için bir tezkîr olsun, bilgilerini kullansınlar diye indirilmiştir. Rabbinizden size ne indirilmişse ona uyun, Allah ile aranıza koyduğunuz velilere uymayın. Ne kadar az tezekkür ediyor; bilgilerinizi ne kadar az kullanıyorsunuz.” (A’râf 7/1-3)

    Bu durumda, tebyin kelimesinin nebî ve rasullere nisbet edilmesi, onların, Kitaplarda olanı ortaya koymaları anlamında olmalıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

    “Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. (O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’ân’ı indirdik.” (Nahl 16/43-44)

    Her iki âyette de “zikir” kelimesi geçmektedir. Rasûlullah’a indirilen zikir yani Kur’ân önceki kitapları tasdik etmektedir.[4] Yukarıdaki iki âyette buna dikkat çekilmektedir. Böylelikle Ehl-i Kitap ellerindeki kitapla Kur’ân’ı karşılaştırdıklarında Kur’ân’ın Allah’ın Kitabı olduğunu anlayacaklardır. Nitekim bunu itiraf edip gereğini yapanlar olduğu gibi, görmezlikten gelenler de olmuştur.[5] Burada Rasûlullah’ın Kur’ân’la tebyini önceki kitaplarda olanların Kur’ân’da açıkça ortaya konması anlamındadır. Zaten Rasûlullah’ın tebyininin Zikir’le yani Kur’ân’la olacağı âyette bildirilmektedir. Şu âyetler konuya daha da açıklık getirmektedir:

    وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُون  وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ  ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنجَيْنَاهُمْ وَمَن نَّشَاء وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

    “Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. Biz onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi. Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helak ettik. Andolsun size, içinde size indirilenlerin olduğu bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiya 21/7-10)

    Surenin devam eden âyetlerinde Ehl-i Kitabı’n, ellerindeki Kitap ile Kur’ân’ı karşılaştırmaları istenmekte ve şöyle denilmektedir:

    أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ هَذَا ذِكْرُ مَن مَّعِيَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُم مُّعْرِضُونَ  وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ

    “Yoksa ondan başka ilahlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların Kitab’ı ve işte benden öncekilerin Kitab’ı Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet edin’ diye vahyetmişizdir.” (Enbiya 21/ 24-25)

    Karşılaştırma, Rasûlullah’a da teklif edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:

    فَاِنْ كُنْتَ ف۪ي شَكٍّ مِمَّاۤ اَنْزَلْنَاۤ اِلَيْكَ فَسْـَٔلِ الَّذ۪ينَ يَقْرَؤُۧنَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَ لَقَدْ جَاۤءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ

    “Sana indirdiğimiz şeyden şüphe ediyorsan senden önce indirilmiş kitabı okuyanlara sor. Doğrusu Rabbinden sana aynı gerçek gelmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma.” (Yunus 10/94)

    Kur’ân, önceki kitapların Arapça olarak indirilmiş şeklidir. Âyette şöyle buyrulmaktadır:

    وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰىۤ اِمَامًا وَرَحْمَةً وَهٰذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا وَبُشْرٰى لِلْمُحْسِن۪ينَ

    “Ondan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musa’nın kitabı vardır. Bu da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.” (Ahkâf 46/12)

    Arapça olarak indirilen Kur’ân’dakiler, önceki kitaplarda da vardı. Ellerinde kitap olanlar bunu biliyorlardı. İlgili âyetler şöyledir:

    وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ  اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِه۪ هُمْ بِه۪ يُؤْمِنُونَ  وَاِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ قَالُوۤا اٰمَنَّا بِه۪ۤ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَاۤ اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِه۪ مُسْلِم۪ينَ

    “Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye, sözü (vahyi) birbiri ardınca yetiştirmişizdir (aralıksız vahiylerimizi göndermişizdir). Ondan (Kur’an’dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara (Kur’an) okunduğu zaman: Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik, derler.” (Kasas 28/51 vd.)

    وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ  نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ  عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ  بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ  وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ  أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاء بَنِي إِسْرَائِيلَ  وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ  فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ

    “Şüphesiz bu Kur’ân, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir. Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir. Şüphesiz bu (Kur’ân’ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir? Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı yine buna inanmazlardı.” (Şuara 26/ 192-199)

    وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلًا قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ

    “Allah’ı görmezlik edenler; “Sen elçi olarak gönderilmiş değilsin” derler. De ki: “Aramızda Allah’ın ve o Kitab’ın bilgisine sahip olanların şahit olması yeter.” (Ra’d 13/43)

    Rasûlullah, Ehl-i Kitab’ın Kitap’tan gizledikleri ve ihtilafa düştükleri şeyleri Kur’ân’la ortaya koymuştur. Bu diğer peygamberler için de geçerlidir.[6] İlgili âyetler şöyledir.

    يَاۤ اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاۤءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍ قَدْ جَاۤءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ

    “Ey Ehl-i kitap! Resûlümüz size Kitap’tan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi.” (Mâide 5/15)

    تَاللّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ  وَمَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلاَّ لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

    “Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır. Sana Kitab’ı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.” (Nahl 16/63-64)

    Esasında âyette, insanların ihtilafa düştükleri şeyin kim tarafından beyan edildiği açıkça belirtilmektedir. Âyette, insanlara ihtilafa düştükleri şeyi açıklaması için Rasûlullah’a kitap indirildiği bildirilmektedir. Yani Rasûlullah kendisine verilen Kitap’la yapacaktır bu açıklamayı. Dolayısıyla bu tebyin, bir şeyin bildirilmesi, ortaya konması anlamındadır. Nitekim ihtilafa düşenlere ahirette yapılacak açıklama için Kur’ân’da tebyin[7], hüküm verme[8], haber verme[9], kazâ[10], tafsil[11] kelimeleri birbirinin yerine kullanılmaktadır. İhtilaf edilen şeylerin açıklığa kavuşturulmasının Kitap’la olduğuna dair şu âyetler dikkat çekicidir:

    إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَقُصُّ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَكْثَرَ الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ

    “Gerçekten bu Kur’ân İsrailoğulları’nın üzerinde çekişip durdukları konuların pek çoğunu aydınlatmadadır.” (Neml 27/76)

    İsrailoğullarının ihtilaf ettikleri pek çok şeyi Kitap anlattığına göre Rasûlullah kendisine indirilen bu Kitap vasıtasıyla açıklamada bulunmuştur.

    كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلاَّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ لِمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ وَاللّهُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

    “İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan peygamberler gönderdi. Onlarla birlikte gerçeği içeren kitap da indirdi ki, ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hakemlik yapsın. Kitapta ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah düzenine uyanı doğruya yöneltir.” (Bakara 2/213)

    Âyete göre insanların ihtilaf ettikleri konularda peygamberlerin hüküm vermesi için Allah kitap göndermiştir. O halde açıklama Kitap’la olmaktadır. Zaten yine âyetin son tarafına göre ihtilaf ettikleri konularda inananları doğruya ulaştıran Allah’tır. Bu da Kitap vasıtasıyla olmaktadır. Şu âyette de bu vurgulanmaktadır:

    وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ

    “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur. İşte, bu Allah, benim Rabbimdir. O’na dayandım ve O’na yönelirim.” (Şûrâ 42/10)

    Esasında ihtilafa düştükleri şeyler de Kitaptakiler hakkındadır:

    ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِي الْكِتَابِ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ

    “Bu böyledir; çünkü Allah o Kitab’ı, gerçeği içerir halde indirmiştir. Kitap konusunda anlaşamayanlar ise elbette derin bir ayrılığa düşerler.” (Bakara 2/176)

    وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

    “Kendilerine o açık âyetler geldikten sonra ayrı düşen ve ihtilaf çıkaranlar gibi olmayın. Böylelerinin payına düşen büyük bir azaptır.” (Âli İmrân 3/105)

    İnsanların ihtilafa düştükleri şeyden dolayı Ahirette hesaba çekilmeleri için ihtilafa düştükleri şeyin bu dünyada açık seçik ortaya konması gerekir. Bu, kitapla olur. Mesela insanların yeniden dirilme konusunda inkar ve şüphe etmeleri gibi. Kitapta bu gerçek açıklanmış olmasına rağmen kimileri bunu inkar edecek ve bu gerçeği ahirette anlayacaklar. Allah şöyle buyurur:

    وَأَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لاَ يَبْعَثُ اللّهُ مَن يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَاذِبِينَ

    “Allah ölen kimseyi tekrar diriltmez” diye bütün güçleriyle yemin ettiler. Hayır, bu Allah’ın verdiği hak sözdür ama bunu insanların çoğu bilmezler.  Tekrar diriltecek ki, görüş ayrılığına düştükleri şeyi onlara açıklasın ve Allah’ı görmezlikten gelenler, yalancı olduklarını öğrensinler.” (Nahl 16/38-39)

    Şu âyetlerde geçen tebyin kelimeleri gizlenenlerin, saklananların açıkça ortaya konması anlamındadır:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَـئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ  إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَبَيَّنُواْ فَأُوْلَـئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ  إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ  خَالِدِينَ فِيهَا لاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ  وَإِلَـهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ

    “İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde onları gizleyenler… İşte Allah onlara lanet edecektir. Lanet edecek olanlar da lanet edecektir. Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim, ikramım boldur. Âyetlerimizi görmezlikten gelen ve görmez halde iken ölenler… Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti işte onların üzerinedir. Onlar, sürekli o lanet altında kalırlar. Ne azapları hafifletilir, ne de ara verilir. Sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. İyiliği çok, ikramı boldur.” (Bakara 2/159-163)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ

    “Ey Kitab ehli, Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi size açıklayan birçoğunu da affeden Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.” (Maide 5/15)

    Âyetlerde görüldüğü şekliyle tebyin, yani Kitaptakilerin olduğu gibi tebliğ edilmesi herkesin yapması gereken şeydir. Şu âyette bu açıkça belirtilmektedir:

    وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

    “Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitab’ı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alış veriş ne kadar kötüdür.” (Al-i imran 3/187)

    Kitaplardakilerin olduğu gibi ortaya konmaması yani saklanması durumunda Allah’ın lanetinden bahsedilmektedir.[12] Bu saklama işi, bazı âyetlerin kitaplardan silinmesi şeklinde değil de âyetlerin bağlantılarının kopartılarak kitapların tahrif edilmesi şeklinde anlaşılmalıdır.[13]

    Allah’ın indirdiği kitapla her şeyin açık açık anlatılabilmesi için rasullerin, o toplumun diliyle gönderilmeleri gerekir. İlgili âyet şöyledir:

    وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    “Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın. Bundan sonra Allahsapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Güçlü olan o, doğru karar veren odur.” (İbrahim 14/4)

    Muhatapların tebliği anlayabilmeleri için elçilerin, kendi toplumlarının diliyle gönderilmiş olması tabiidir. İlgili âyetler şöyledir:

    فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُّدًّا

    “Gerçekten Biz Kur’ân’ı kendi dilinle bildirip onun anlaşılmasını kolaylaştırdık, sakınanları müjdeliyesin, karşı koyanları da uyarasın diye.” (Meryem 19/97)

    فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

    “Biz o Kur’ân’ı senin dilinle bildirerek anlaşılmasını kolaylaştırmış olduk, öğütlensinler diye.” (Duhâ 44/58)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلَى فَتْرَةٍ مِّنَ الرُّسُلِ أَن تَقُولُواْ مَا جَاءنَا مِن بَشِيرٍ وَلاَ نَذِيرٍ فَقَدْ جَاءكُم بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    “Ey Kitab ehli, elçilere ara verildikten sonra, size açıklama yapan Elçimiz geldi. Bize müjdeci ve uyarıcı biri gelmedi diyebilirdiniz ama işte müjdeci ve uyarıcı geldi. Allah her şeye gücü yetendir.” (Mâide 5/19)

    Âyette, insanların, kendilerine müjdeci ve uyarıcı gelmedi dememeleri için müjdeci ve uyarıcı olarak onlara açıklama yapan Rasûl geldiği bildirilmektedir. Rasûlullah müjde ve uyarılarını Kitap’tan yaptığına göre, âyette sözü edilen açıklamalar vahyin tebliğinden başka bir şey olamaz. Şu âyetle birlikte değerlendirildiğinde Rasûlullah’ın getirdiği ve açıklama yaptığı şeyin ne olduğu daha iyi anlaşılmış olacaktır:

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ

    “Ey Kitab ehli, Kitap’tan gizlediğiniz bir çok şeyi size açıklayan bir çoğunu da affeden Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.” (Maide 5/15)

    Kur’ân’da tafsîl kelimesi ile de Kur’ân’ın Allah tarafından açıklandığı, dolayısıyla mufassal bir kitap olduğu belirtilmektedir.[14]

    Pek çok ayette Kur’an’ın Allah tarafından açıklanmış bir kitap olduğu bildiriliyorsa hiç kimsenin onu açıklamak gibi bir görevi ve yetkisi olamaz. Bize düşen görev Allah’ın yapmış olduğu açıklamaları tespit etmeye çalışmaktır. Bu da, onun göstermiş olduğu usulün takip edilmesi ile mümkün olur.


    Notlar:

    [1] “B-y-n”, açık seçik olmak ve açıklamak anlamına gelir. Mastarı “beyân” ve “tibyân”dır. Açıklamak anlamına gelen tefil babından mastarı “tebyîn” ve “tibyân”dır. el-Mu’cemü’l-‘arabiyyü’l-esâsiyy, Komisyon, b-y-n md. Elmalılı Hamdi Yazır tefsir ve beyan arasındaki farkı ızah ederken şunları söylemektedir: “…usuli fıkıh ilminde de tefsir hafası bulunanı izah diye ta’rif olunur ve beyanın aksamından bir kısım sayılır. Şöyle ki: iyzahı meram diye ta’rif olunan beyan evvel emirde iki kısımdır: birisi ibtidaen beyan diğeri de binaen beyandır. Bir manâ ilk evvel söylendiği zaman ibtidaen beyandır. Bir nevi ifade sebkettikten sonra yapılan beyana da binaen beyan tabir olunur. Bu da beyanı takrir, beyanı tefsir, beyanı tağyir, beyanı tebdil, beyanı zaruret namiyle beş kısımdır. Ve işte tefsir bu beş kısımdan ikincisidir ki “ ءايضح ما فيه خفا ”  diye tarif olunur. Nazımda hafanın aksamı da dörttür: Hafiy, müşkil, mücmel, müteşabih. Tefsirde bu dörtten hafiy müşkil, mücmel kısımlarına lâhık olur. Manayı muradı tefsir edilmemiş olan mücmel müteşabih kalır. Hafiy ve müşkil olanlar taleb ve teemmül ve usule müracaat suretiyle dahi tefsir olunabilirse de mücmelin tefsiri ancak sahibinden beyana mütevakkıf olur. Bunun içindir ki Kur’anda hafiy ve müşkil kabilinden bulunanları ehli dirayet ve ictihad olan ulema taleb ve teemmül ve usule müracaat suretiyle beyan ve izah edebilirler ve buna dahi tefsir ıtlak olunur ise de mücmelin tefsiri mücmilin beyanına vabeste olduğundan ancak Allah ve resulünün beyanıyla olabilir. Asıl tefsir de işte budur. Yani tevkifîdir: rivayete mütevakkıftır…” Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dinin Kur’an Dili Yeni Meallı Türkçe Tefsir, Matbaai Ebüzziya, İstanbul, 1935, I, 26-27.  Elmalılı Hamdi Yazır özetlediği klasik beyan anlayışını şu şekilde gösterebiliriz:
    [2] Hicr 15/1; Şu’arâ 26/2; Kasas 28/2; Ya Sin 36/69; Zuhruf 43/2; Duhân 44/2.
    [3] Bakara 2/118; Âl-i İmrân 3/118; Hadîd 57/17.
    [4] Bakara 2/ 41, 89, 91, 97, 101; Âl-i İmrân 3/3, 81; En’âm 6/92; Yunus 10/37; Yusuf 12/111; Ahkâf 46/12.
    [5] Bakara 2/89; Mâide 5/82 vd.; Kasas 28/51vd.
    [6] Zuhruf 43/63.
    [7] Nahl 16/92.
    [8] Âl-i ‘Imrân 3/55; Hacc 22/69; Bakara 2/113; Nahl 16/124; Zümer 39/46.
    [9] Mâide 5/48; En’âm 6/164.
    [10] Yûnus 10/93; Câsiye 45/ 17.
    [11] Secde 32/25.
    [12] Âl-i İmrân 3/187.
    [13] Bakara 2/75; Âl-i İmrân 3/7; Nisâ 4/46; Mâide 5/13, 41.
    [14] En’âm 6/55, 97, 98, 114, 126; A’râf 7/32, 52, 174; Tevbe 9/11; Yunus 10/5, 24, 37; Hûd 11/1; Yusuf 12/111; Ra’d 13/2; Rûm 30/28; Fussılet 41/3.

  • Kur’ân’a ve Geleneğe Göre Dinden Dönmenin Cezası / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’a ve Geleneğe Göre Dinden Dönmenin Cezası / Dr. Fatih Orum

    Giriş

    Şeriatta devamlılık vardır. Muhammed (a.s.) ilk peygamber değildir.[1] Ona indirilenler daha öncekilere indirilenlerdir.[2] Tüm İlahi Kitap’lar kendilerinden öncekileri tasdik eder. Kur’ân’da önceki ilahi kitapları tasdik ettiğini belirtmektedir.[3] Allah’ın Elçisi, hakkında vahiy indirilmeyen konularda önceki şeriatlara göre hüküm vermek ve uygulamakla emrolunmuştur.[4] Kur’ân, kendinden önceki kitapların büyük bir kısmını misliyle, bir kısmını da daha hayırlısıyla neshetmiştir.[5] Bir ayet insanlar için daha hayırlı olan bir başka ayetle neshedildiğinde önceki uygulamalar bitmiştir. Mesela, Allah’ın Elçisi, kendisine konuyla ilgili bir vahiy indirilmediği için, zina suçunu işleyenlere, Tevrat ve İncil’e uygun olarak bir süre recim cezası uygulamıştır. Kur’ân’ın, konuyla ilgili hükmü gelince eski hüküm bırakılmış ve yeni hüküm uygulanmaya konmuştur. Dinden dönenin cezası konusunda da benzer bir durum olduğu kanaatindeyiz. Tevrat ve İncil’de konunun ele alınışı, Allah’ın Elçisi’nden nakledilen bazı rivayetler ve Kur’ân’ın meseleye bakışı bu konudaki kanaatimizi güçlendirici gözükmektedir.

    Geleneğe Göre Dinden Dönenin Cezası

    Fıkıhta kişinin İslam dininden dönmesine irtidat (riddet), dinden dönene de mürtedd denir. Gelenekte, irtidat eden kişinin öldürülmesi gerektiği hususunda ittifak vardır. Hanefiler, irtidat eden kadını bundan istisna ederler.[7] İrtidat eden kişiye, öldürülmeden tevbe teklifinde bulunulması gerektiği, bunun Hanefiler’e göre müstehab, diğerlerine göre vacip olduğu söylenir.[8] Geleneğe göre irtidat eden kişi; ölür, öldürülür veya ülke dışına kaçarsa sahip olduğu malları mülkiyetinden çıkar. Borçları ödendikten sonra malları Müslümanlar için ganimet sayılarak beytü’l-mala devredilir.[9] Ebu Hanife’ye göre, Müslüman iken kazandıkları mirasçılarına intikal eder. İmameyn’e göre ise her durumda malı mirasçılarına intikal eder. İrtidat eden kişinin nikâhı düşer, Şafiiler’e göre ise irtidat eden kişinin karısı iddet beklemelidir.

    Gelenek, irtidat edenin öldürülmesinin Kitap, sünnet ve icma ile temellendirmeye çalışmıştır. Şimdi bu delillere kısaca bakalım:

    Kitap Delili

    Şu iki ayetin, dinden dönenin öldürülmesine delil olduğu iddia edilmiştir.

    قُلْ لِلْمُخَلَّف۪ينَ مِنَ الْاَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ اِلٰى قَوْمٍ اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ اَوْ يُسْلِمُونَۚ فَاِنْ تُط۪يعُوا يُؤْتِكُمُ اللّٰهُ اَجْراً حَسَناًۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً

    “Geri kalanlara söyle: Güçlü bir kavme karşı çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya Müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz. Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama daha önceki gibi yüz çevirirseniz size acıklı bir azâb vardır.” (Fetih 48/16)

    Yukarıdaki ayette geçen “ev yüslimûn =  اَوْ يُسْلِمُونَ= veya Müslüman olurlar ”ifadesinden hareketle, dinden dönenin öldürülmesi gerektiğine hükmedilmiştir.[10]

    يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ

    “Sana haram ayını, o ayda yapılan savaşı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük suçtur. Ama Allah’ın yolundan engellemek, o yolu görmezlikten gelmek, Mescid-i Haram’dan engellemek ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitnenin sıkıntısı savaştan büyüktür. Onların gücü yetse, sizi dininizden çevirinceye kadar savaşa devam ederler. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, böylelerinin çalışmaları dünyada da ahirette de boşa çıkar. Onlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara 2/217)

    Yukarıdaki ayet dinden dönenin öldürülmesine şöyle delil getirilmektedir: “Âyette geçen “feyemut = فَيَمُتْ = ve ölürse” ifadesinin başındaki “fâ” harfi takibiyedir. Bunun anlamı,ölümün irtidatın hemen sonrasında geliyor olmasıdır. Bununla birlikte herkes bilir ki irtidat eden irtidat ettiği için hemen ölmez. O halde takibiye anlamı, yani ölümün irtidatın hemen sonrasında gelmesi, ancak şer’i bir ceza olarak irtidat sebebiyle cezalandırılmaları yoluyla olur. Böylece ayet, mürtedin öldürülmesinin vücubuna delil olur.”[11]

    Sünnet Delili

    Buhari ve diğerlerinin İkrime’den rivayetine göre, halife Ali (r.a.)’a zındıklar getirildi ve o da onları yaktı. İbn Abbas durumdan haberdar olunca şöyle dedi: “Ben olsaydım onları yakmazdım. Çünkü Rasulullah bunu yasakladı ve şöyle dedi: Allah’ın azabıyla ceza vermeyin. Ben olsaydım onları öldürürdüm. Rasulullah şöyle demiştir: Dininden döneni öldürünüz.”[12]

    “Müslüman bir kişinin öldürülmesi helal değildir. Ancak zina eden seyyib[13], cana karşı can ve dinini terk edip cemaatten ayrılan hariç”[14]

    “Her hangi bir erkek İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur. Her hangi bir kadın İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur”[15]

    İcmâ Delili

    Mürtedin öldürülmesi hususunda icma oluştuğu söylenmektedir.[16]

    Tevrat’ta Dinden Dönenin Cezası

    Tesniye, Bab 13

    • “Öz kardeşin, oğlun, kızın, sevdiğin karın ya da en yakın dostun seni gizlice ayartmaya çalışır, senin ve atalarının önceden bilmediğiniz,
    • dünyanın bir ucundan öbür ucuna dek uzakta, yakında, çevrenizde yaşayan halkların ilahları için, ‘Haydi gidelim, bu ilahlara tapalım derse,
    • ona uymayacak, onu dinlemeyeceksin. Ona acımayacak, sevecenlik göstermeyecek, onu korumayacaksın.
    • Onu kesinlikle öldüreceksin. Onu önce sen, sonra bütün halk taşa tutsun.
    • Taşlayarak öldürün onu. Çünkü Mısır’dan, köle olduğunuz ülkeden sizi çıkaran Tanrınız RAB’den sizi saptırmaya çalıştı.
    • Böylece bütün İsrail bunu duyup korkacak. Bir daha aranızda buna benzer kötü bir şey yapmayacaklar.
    • “Tanrınız RAB’bin yaşamanız için size vereceği kentlerin birinde, içinizden kötü kişiler çıktığını
    • ve, ‘Haydi, bilmediğiniz başka ilahlara tapalım diyerek kentlerinde yaşayan halkı saptırdıklarını duyarsanız,
    • araştıracak, inceleyecek, iyice soruşturacaksınız. Duyduklarınız gerçekse ve bu iğrenç olayın aranızda yapıldığı kanıtlanırsa,
    • o kentte yaşayanları kesinlikle kılıçtan geçireceksiniz. Kenti yok edip orada yaşayan bütün halkı ve hayvanları kılıçtan geçireceksiniz.
    • Yağmalanan malların tümünü toplayıp meydanın ortasına yığın. Kenti ve malları Tanrınız RAB’be tümüyle yakmalık sunu olarak yakın. Kent sonsuza dek yıkıntı halinde bırakılacak. Yeniden onarılmayacak.
    • Yok edilecek mallardan hiçbir şey almayın. Böylece RAB’bin kızgın öfkesi yatışacak ve RAB atalarınıza içtiği ant uyarınca size acıyacak, sevecenlik gösterecek, sizi çoğaltacaktır.
    • Çünkü Tanrınız RAB’bin sözünü dinleyeceksiniz. Böylece bugün size bildirdiğim buyruklara uyup O’nun gözünde doğru olanı yapmış olacaksınız.”

    Çıkış, Bab 32

    • Musa döndü, elinde antlaşma koşulları yazılı iki taş levhayla dağdan indi. Levhaların ön ve arka iki yüzü de yazılıydı.
    • Onları Tanrı yapmıştı, üzerlerindeki oyma yazılar O’nun yazısıydı.
    • Yeşu, bağrışan halkın sesini duyunca, Musa’ya, “Ordugahtan savaş sesi geliyor!” dedi.
    • Musa şöyle yanıtladı: “Ne yenenlerin, Ne de yenilenlerin sesidir bu; Ezgiler duyuyorum ben.”
    • Musa ordugaha yaklaşınca, buzağıyı ve oynayan insanları gördü; çok öfkelendi. Elindeki taş levhaları fırlatıp dağın eteğinde parçaladı.
    • Yaptıkları buzağıyı alıp yaktı, toz haline gelinceye dek ezdi, sonra suya serperek İsrailliler’e içirdi.
    • Harun’a, “Bu halk sana ne yaptı ki, onları bu korkunç günaha sürükledin?” dedi.
    • Harun, “Öfkelenme, efendim!” diye karşılık verdi, “Bilirsin, halk kötülüğe eğilimlidir.
    • Bana, ‘Bize öncülük edecek bir ilah yap. Bizi Mısır’dan çıkaran adama, Musa’ya ne oldu bilmiyoruz’ dediler.
    • Ben de, ‘Kimde altın varsa çıkarsın’ dedim. Altınlarını bana verdiler. Ateşe atınca, bu buzağı ortaya çıktı!”
    • Musa halkın başıboş hale geldiğini gördü. Çünkü Harun onları dizginlememiş, düşmanlarına alay konusu olmalarına neden olmuştu.
    • Musa ordugahın girişinde durdu, “RAB’den yana olanlar yanıma gelsin!” dedi. Bütün Levililer çevresine toplandı.
    • Musa şöyle dedi: “İsrail’in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün.’”
    • Levililer Musa’nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü.

    İncil’de Dinden Dönenin Cezası

    Pavlus’un İbranilere Mektubu 10. Bölüm

    Musa’nın yasasını hiçe sayan bir kimse, iki ya da üç tanığın sözü üzerine acımasızca öldürülür.

    Yuhanna 15

    Bir kimse bende kalmazsa, çubuk gibi dışarı atılır ve kurur. Böylelerini toplar, ateşe atıp yakarlar.

    Hadislerde Dinden Dönmenin Cezası

    “Kim dinini değiştirirse onu öldürünüz.”[17]

    “Müslüman bir kişinin öldürülmesi helal değildir. Ancak zina eden seyyib[18], cana karşı can ve dinini terk edip cemaatten ayrılan hariç”[19]

    “Her hangi bir erkek İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur. Her hangi bir kadın İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur”[20]

    Kur’ân’a Göre Dinden Dönenin Cezası

    Kur’ân’da irtidat kelimesi fiil kalıbıyla sekiz yerde geçer. Bunların dördü, çeşitli kelimelerle birlikte, tekrar görmeye başlamak,[21] izleri takip ederek geri dönmek,[22]göz kırpmak[23] gibi anlamlara gelir. Konumuzla ilgili olarak ise, ikisi “dübür” kelimesiyle birlikte arkasını dönmek,[24] ikisi de “din” kelimesiyle birlikte dinden dönmek[25] olarak terim anlamında kullanılmaktadır. Bu ayetleri incelemeden önce, Tevrat ve incil’de geçen, dinden dönenin öldürüldüğüne dair hükmün Kur’ân’dan izini sürmek istiyoruz.

    Bakara suresinin 54. ayeti, Tevrat’ta geçen, dinden dönenlerin öldürülmesi gerektiğine dair hükmü tasdik etmektedir:

    وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

    “Bir gün Musa halkına şöyle seslenmişti: “Ey halkım! Siz o buzağıya tutulmakla kendinizi kötü duruma düşürdünüz. Hemen Yaratıcınıza tevbe edin, sonra kendinizi öldürün. Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir”. Arkasından Allah tevbenizi kabul etmişti. O, tevbeleri kabul eder, ikramı boldur.” (Bakara 2/54)

    İsrailoğulları, Musa (a.s.)’ın öncülüğünde pek çok sıkıntıdan kurtuldular. Bu onlara Allah’ın büyük bir lutfuydu. Kendilerine yapılan bu büyük lutfun karşılığı olarak onların dinden dönmelerinin cezası büyük olmalıdır. Bu ceza Tevrat ve İncil’de anlatılan ve Kur’ân’da da tasdik edilen ölüm cezasıdır.

    Musâ (a.s.) ümmetini bu konuda uyarmıştır. İlgili ayet şöyledir:

    يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْاَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّت۪ي كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ

    “Ey kavmim, Allah’ın size yazgısı olan şu kutsal toprağa girin; gerisin geri dönmeyin; yoksa elinizde ve avucunuzda olanı kaybedersiniz.” (Mâide 5/21)

    Şu ayet ise bu hükmün bizden kaldırıldığını göstermektedir:

    وَلَوْ اَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ اَنِ اقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْ اَوِ اخْرُجُوا مِنْ دِيَارِكُمْ مَا فَعَلُوهُ اِلَّا قَل۪يلٌ مِنْهُمْۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِه۪ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَشَدَّ تَثْب۪يتاًۙ

    “Şayet onlara “Kendinizi öldürün” veya “yurdunuzdan çıkın” diye emretseydik, pek azı dışındakiler bunu yapmazlardı. Ama kendilerine verilen öğüt ne olursa olsun, onu yapsalardı onlar için daha iyi ve daha sağlam olurdu.” (Nisa 4/66)

    Bu hükmün kaldırıldığına dair pek çok ayet vardır. Dinden dönenlerle ilgili olarak Kur’ân’da geçen ayetler şunlardır:

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

    “Ey imân edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine bir toplum getirir; o onları sever, onlar da onu severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı sert olurlar. Allah yolunda savaşa atılır, kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın vergisidir, onu hak edene verir. Allah’ın imkânları geniştir, her şeyi bilir..” (Mâide 5/54)

    Yukarıdaki ayette geçen Allah onların yerine bir toplum getirir ifadesini şu ayetle birlikte okumalıyız:

    هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُۚ وَمَنْ يَبْخَلْ فَاِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِه۪ۜ وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْۙ ثُمَّ لَا يَكُونُٓوا اَمْثَالَكُمْ

    “İşte sizler! Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik yapıyorsunuz. Her kim cimrilik ederse kendisi için cimrilik etmiş olur. Allah zengin, siz fakirsiniz. Eğer yüz çevirirseniz yerinize sizin dışınızda bir toplum getirir. Sizin gibi olmazlar.” (Muhammed 47/38)

    Yani, insanlar dinlerinden dönerlerse bu onların kendi tercihleridir. Bu dünyada kendi tercihleri üzere yaşarlar ve bir gün ölürler. Hesapları Ahirete kalır. Onların ardından, Allah’ın koyduğu kurallara göre onlardan daha iyi olanlar gelir.

    Mukatil b. Süleyman’ın (ö. 150/767) bildirdiğine göre 12 kişi Müslüman iken kâfir olmuşlar, düşünceli bir şekilde Medine’den çıkmış, Mekke yolunu tutmuşlar ve Mekke kâfirlerine karışmışlardı. Sonra içlerinden Haris b. Süveyd pişman olup geri döndü ve kardeşi Cülâs’a haber gönderdi: “Ben tevbe ederek geri döndüm, Peygamberden öğren bakalım, tövbeye hakkım var mı, yoksa Şam’a giderim” dedi. Cülâs durumu Allah’ın Elçisi’ne bildirdi ama cevap alamadı. Sonra şu âyetler indi:[26]

    كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
    اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ
    خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ
    اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ 

    “İnandıktan sonra kâfir olan bir topluma, Allah hiç dirlik ve düzenlik verir mi? Bunlar, kendilerine açık belgeler gelince o Elçi’nin doğru olduğuna şahit olmuş kimselerdir. Allah yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. Onlar var ya, onların cezası; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetidir. Sürekli o lanet içinde kalırlar. Sıkıntıları hafifletilmez; onlara göz de açtırılmaz. Ama olup bitenden sonra tevbe edip durumunu düzeltmiş olanlar başka. Çünkü Allah çok bağışlar ve ikramı boldur.” (Al-i İmran 3/86-89)

    88. ayette geçen “الْعَذَابُ = el-azab” kelimesi, 87. ayette geçen Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lanetini göstermektedir. Kelimenin başındaki“ال= el” marifedir ve ahd içindir; 87. ayetteki mahuda işaret etmektedir.

    Tevbe suresinin 74. ayetinde dinden dönme suçu işleyenlerle ilgili azab kelimesi nekre olarak “عَذَابًا اَل۪يمًا  = azaben elimen” şeklinde zikretmiştir. Ayet şöyledir:

    يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ

    “Söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar ama kendilerini kâfir yapan sözü gerçekten söylediler ve Müslüman olmalarından sonra kâfir oldular. Üstelik başaramayacakları bir işe giriştiler. O yanlış işin sebebi olsa olsa, Allah’ın ve Elçisinin onları cömertçe zenginleştirmesidir. Tevbe ederlerse kendileri için iyi olur. Ama eğer yüz çevirmeye devam ederlerse Allah onları hem dünyada hem de Ahirette acıklı bir azaba uğratacaktır. Yeryüzünde onlar için artık ne bir koruyucu ne de yardımcı bulunur.” (Tevbe 9/74)

    Ayette geçen “فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ ” ifadesi, bu azabın dünya ve ahirette olacağını göstermektedir. Âl-i İmran suresindeki ayette geçen ve marife olan “el-azab” ise o azabın dünyadaki kısmını anlatmaktadır. 88. ayetteki خَالِد۪ينَ ف۪يهَا  ifadesi onların o lanet içerisinde hayatları boyunca kalacaklarını gösteriyor. Çünkü 89. ayette onlara tanınan tevbe fırsatı azabın sona erme ihtimalini göstermektedir ki bu da o azabın dünyada olmasını gerektirir. Ayette tevbeden sonra gelen ıslah ifadesi ise, mezheblerin dediği gibi tevbe müddetinin birkaç gün değil, kişinin durumunu düzeltip ıslah olmasından sonra olduğunu ifade etmektedir. Çünkü kafa karışıklığı yaşayan ve bundan dolayı irtidat eden bir kişinin zihnini toparlayıp durumunu düzeltmesi genelde uzunca bir zaman gerektirir.

    Dinden dönüp kâfir olana, insanların uygulayacağı bir ceza yoktur.Onun cezası, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetidir. Dünyadaki lanet bu insanların dışlanması, iç işlerine karıştırılmamaları, bir takım imkânlardan mahrum bırakılmaları olarak düşünülebilir. Tevbe eden olursa lanetten kurtulur. Hüküm bu olduğu halde mezheplerin, dinden döneni öldürme konusunda ittifak etmelerinin sebebini siyasi baskılarda aramak gerekir.

    Âl-i İmran suresinin 90 ve 91. ayetleri şöyle devam etmektedir:

    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّٓالُّونَ 
    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟

    “İnandıktan sonra kâfir olan, sonra kâfirliklerini sürekli artıranlar var ya, onlar tevbeleri kabul edilmeyecek kimselerdir. İşte asıl sapıklar onlardır. (İnandıktan sonra)[27] Kâfir olan ve kâfir olarak ölenler; yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye verseler bile kabul edilmez. Onların payına düşen elem verici bir azaptır. Onlara yardım edecek biri de olmayacaktır.” (Al-i İmran 3/90-91)

    Ayetlerde inandıktan sonra kafirlik eden ve küfrünü artıranlardan bahsedilmektedir. Bunlar tevbe etmeyip de bu hal üzere ölürlerse sonları cehennem olacaktır. Demek ki tevbe bu insanları kurtaracaktır ama bu tevbenin zamanının geçmemesi gerekir. Zamanı geçirilen tevbenin etkili olmayacağına dair şu ayet önemlidir:

    وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً 

    “Kötülükleri işlemeye devam eden, ölüm gelip çatınca da; “Ben şimdi tevbe ettim” diyenlerin tevbesi tevbe değildir. Kâfir olarak ölenlerin tevbesi de tevbe değildir. Onlar için elem verici bir azap hazırlamışızdır.” (Nisâ 4/18)

    Firavunun tevbesi de aynı gerekçe ile kabul edilmemiştir.[28]

    Mukatil b. Süleyman’ın yaptığı rivayette adı geçen Haris b. Süveyd’in, irtidat ettikten sonra öldürülme korkusu yaşamasının ardında, o günkü toplumda dinden dönenlerin öldürüldüğüne dair bilgi ve uygulamanın olduğu düşünülebilir. Rivayet doğruysa, Rasulullah’ın bir süre cevap vermeyip beklemesi, konuyla ilgili yeni bir hükmün gelmemesi ve önceki hükmün devam ediyor olmasıyla ilgili olabilir.

    Bir başka ayet şöyledir:

    يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ

    “Sana haram ayını, o ayda yapılan savaşı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük suçtur. Ama Allah’ın yolundan engellemek, o yolu görmezlikten gelmek, Mescid-i Haram’dan engellemek ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitnenin sıkıntısı savaştan büyüktür. Onların gücü yetse, sizi dininizden çevirinceye kadar savaşa devam ederler. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, böylelerinin çalışmaları dünyada da ahirette de boşa çıkar. Onlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara 2/217)

    Âyette, İslam dininden dönen ve bu hal üzere yani kâfir olarak ölenin, dünyada ve Ahirette amellerinin boşa çıkacağı bildirilmektedir. Ancak bu kişi yaptığı yanlıştan döner, tevbe eder ve durumunu düzeltirse dünyadaki amellerini ve ahiretini kurtarmış olur. Bir kişinin tevbe etmesi ve durumunu düzeltmesi çoğu zaman birkaç gün değil aylar belki yıllar alır.

    Ayette geçen “فَيَمُتْ = ve ölürse” ifadesinin başındaki “fâ” harfi takibiye değildir. Benzer bir ayet şöyledir:

    هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

    “O’dur sizi yaratan. İçinizden kafirlik edenler de vardır, mümin olanlar da. Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Tegabün 64/2)

    Şayet yukarıdaki ayette geçen “fâ” takibiye olsa, her insanın doğar doğmaz mümin ya da kafir olması gerekir ki bu aklen mümkün değildir.

    Bir başka ayet şöyledir:

    اِنَّ الَّذ۪ينَ ارْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَىۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْۜ وَاَمْلٰى لَهُمْ
    ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذ۪ينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ سَنُط۪يعُكُمْ ف۪ي بَعْضِ الْاَمْرِۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِسْرَارَهُمْ 
    فَكَيْفَ اِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ
    ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَٓا اَسْخَطَ اللّٰهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَاَحْبَطَ اَعْمَالَهُمْ۟

    “O kimseler ki, gerçek kendileri için ortaya çıktıktan sonra, geriye dönerler, bunlara şeytan kötü tavırlarını güzel göstermiştir, mühlet de vermiştir. Çünkü bunlar, Allah’ın indirdiği âyetlerden hoşlanmayanlara “bazı konularda sizinle beraber hareket edeceğiz” derler. Onların içlerinde asıl gizlediklerinin ne olduğunu Allah bilir.Melekler onları vefat ettirdikleri zaman ne olacak? Yüzlerine ve arkalarına vura vura. Çünkü onlar, Allah’ın rızası olmayan şeyi yaptılar, O’nun rızası olandan hoşlanmadılar. Allah’ta onların bütünamellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed 47/25-28)

    Dinden dönme konusu Kur’ân’da irtidat kelimesi dışındaki ifadelerle de geçmektedir. Biri şöyledir:

    اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ
    وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ حَسَداً مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

    “Yoksa siz de elçinizden, daha önce Musa’dan istenen şeylere benzer isteklerde bulunmayı mı arzu ediyorsunuz? Her kim imanı kâfirlikle değiştirirse, düz yoldan çıkmış olur. Kitap verilenlerin çoğu, bir yolunu bulup sizi, inanmanızdan sonra kâfirler haline getirmek isterler. Gerçekler onlar için açık hale gelince içten içe kıskandıkları için böyle yaparlar. Onlara ilişmeyin, Allah’ın emri gelinceye kadar gözyumun. Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Bakara 2/108-109)

    Kur’ân’a Göre Din Hürriyeti

    Kur’ân, insanlara din konusunda hürriyet vermiştir.[29] Dinde zorlama yoktur.[30] Allah’ın Elçileri, insanlara tebliğ faaliyetinde bulunurlar.[31] Uyarır, müjdeler[32] ve hatırlatırlar[33] ama baskı yapamazlar.[34] Allah’ın Elçisi’ne hitaben “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, fakat gayret göstereni Allah hidayete erdirir”[35]buyrulmaktadır. Yüce Allah, kendisi ile ilgili olarak kulların haddi aşması ve hakarette bulunmalarına rağmen onlara yaşama hakkı vermekte ve hesabı Ahirete bırakmaktadır.[36] Kur’ân’da, insanların inandıktan sonra tekrar tekrar küfre düşebilecekleri bildirilmekte[37], doğruları göstererek ve güzel sözle onların yeniden Allah’ın yoluna davet edilmesi emredilmektedir.[38]

    Dünyadaki imtihan gereği Ehl-i Kitab’tan ve müşriklerden rencide edici sözler işitileceği, bunlara sabredilmesi gerektiği ve nihayetinde “bizim amellerimiz bize sizin amelleriniz size”, “sizin dininiz size benim dinim bana” denilmesi istenmektedir.[39] Kur’ân’ın hedeflediği erdemli bir toplumun oluşabilmesi için, inanç hürriyetinin olması, inanmayanların açıkça bu düşüncelerini dillendirebilmeleri gerekir. İnanç hürriyetinin olmadığı bir toplumda, insanların inandıklarını beyan etmelerinin anlamı ve değeri olmayacağı gibi dahası münafıkların çoğaldığı bir toplum meydana gelecektir. Sonuç olarak denebilir ki, Kur’ân’ın öngördüğü iman, baskı ile değil, tefekkür, tezekkür ve tam bir tatmin duygusu sonucu oluşan imandır[40]

    Kur’an’daki din hürriyetinin önceki ilahi kitaplarda da olması gerektiği düşünülürse Tevrat ve İncil’de, dinden dönenlerin öldürülmelerine dair hükmün, yeryüzünde fesad çıkartma amaçlı olduğu söylenebilir. Nitekim Mâide suresinin 32. ayetinde yeryüzünde fesad çıkartmak, öldürülmelerinin sebebi olarak görülmektedir. Benzer bir durum Musa (a.s.) ile Hızır olduğu rivayet edilen melek kıssasında da mevcuttur.[41] Öte yandan, böylesi bir hükmün, kendilerine yapılan pek çok lütuf dolayısıyla İsrailoğulları’na mahsus olduğu da düşünülebilir.

    Sonuç

    Tevrat ve İncil’e göre dinden dönenlerin öldürülmesi gerekir. Allah’ın Elçisi, henüz vahiy inmeyen hususlarda önceki şeriatlara uymakla emrolunduğu için, bir müddet dinden dönenlerin öldürülmesine hükmetmiştir. Kendisinden bu yönde rivayet edilen hadisler, bunun varlığını göstermektedir. Ancak daha sonra bu hüküm Kur’ân ile neshedilmiştir. Aslında gelenek farkında olmadan, recm konusunda olduğu gibi dinden dönenin öldürülmesi konusunda da önceki şeriatların hükmünü devam ettirmektedir. Bunun temelinde, meselelere Kur’ân merkezli bakmama alışkanlığı vardır. Geleneğe göre sünnet, müstakil bir delil kabul edildiği için, hadisler Kur’ân bağlamında düşünülmemekte, Kur’ân’da olmadığı söylenen pek çok şeyin sünnetle düzenlendiği kabul edilmektedir. Böylece, Kuran ve sünnette birbirinden farklı iki hüküm görüldüğünde her iki hükmün de bir meselenin farklı yönlerini düzenlediği düşünülebilmektedir. Gelenekte Kur’ân-Sünnet ilişkisi bozulmuş, Sünnet, müstakil bir delil kabul edilmiş, mürtedin öldürülmesinde olduğu gibi birçok konuda tarihi arka plan göz ardı edilerek, Kur’ân’a ters düzenlemeler yapılmıştır. Bu tavır, müslümanları hayatın dışına itmiştir.


    Konuyla ilgili dersler için bkz.

     http://www.kurandersi.com/mukayeseli-fikih-muzakereleri/2011/inanc-ozgurlugu.html

    http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2011/bakara-suresi-178-179.-ayetler-olum-cezasi.html

    Notlar:

    [1] Ahkaf 46/9.
    [2] Şura 42/13.
    [3] Âl-i İmrân 3/2-3, 50.
    [4] Enam 6/90.
    [5] Bakara 2/106.
    [6] Abdulaziz Bayındır, Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, 3. baskı, s. 296 vd.
    [7] Serahsî, el-Mebsut, X, 98; Kâsânî, Bedai, VII, 134.
    [8] Meydânî, el-Lübab, IV, 148; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, II, 448; Şirbînî, Muğni’l-muhtac, 149 vd.;İbn Kudâme, el-Muğni, VII, 124.
    [9] Muğni’l-muhtac, 149 vd.; Muğni, VII, 124.
    [10] Serahsî, el-Mebsût, X, 98.
    [11] İbn Aşur, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, 2/272.
    [12] Buhari, İstibane, 2.
    [13] Nikahlanıp ilişkiye giren erkek ya da kadın zina ettiğinde evli veya dul olabilir. Seyyib kelimesi her iki durumu da ihtiva etmektedir.
    [14] Buhari, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 6.
    [15] Zeylaî, Nasbü’r-raye III, 457.
    [16] Muğni, X, 72.
    [17] Buhârî, Cihad 149, İstitâbe 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîm 14; İbn Mâce, Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282.
    [18] Nikahlanıp ilişkiye giren erkek ya da kadın zina ettiğinde evli veya dul olabilir. Seyyib kelimesi her iki durumu da ihtiva etmektedir.
    [19] Buhari, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 6.
    [20] Zeylaî, Nasbü’r-raye III, 457.
    [21] Yusuf 12/96.
    [22] Kehf 18/64.
    [23] İbrahim 14/43; Neml 27/40.
    [24] Maide 5/21; Muhammed 47/25.
    [25] Bakara 2/217; Maide 5/54.
    [26] Tefsîru Mukatil b. Süleyman, Tahkik: Ahmed Ferîd, Beyrut 1424/2002, c. 1, s. 180-181.
    [27] Al-i İmran 106
    [28] Yunus 10/90-91
    [29] Kehf 18/29.
    [30] Bakara 2/256.
    [31] Nahl 16/35.
    [32] Maide 5/19.
    [33] Gaşiye 88/21
    [34] Gaşiye 88/21-26.
    [35] Kasas 28/56.
    [36] Âl-i İmrân 3/181; Yâ Sin 36/47, Meryem 19/88 vd.
    [37] Nisa 4/137.
    [38] Nahl 16/125.
    [39] Âl-i İmrân 3/186; Kasas 28/55; Kâfirun, 109/1 vd.
    [40] Enam 6/149.
    [41] Kehf 18/80.

  • “300 Fransız” bu konuya da Fransız! / Dr. Fatih Orum

    “300 Fransız” bu konuya da Fransız! / Dr. Fatih Orum

    Birkaç gün önce ajanslara düşen ve çeşitli kesimlerin tepkisini çeken haber aynen şöyleydi:

    “Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de aralarında olduğu 300 Fransız yazar ve siyasetçi, Yahudi düşmanlığı yaydığı iddiasıyla Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerin çıkartılmasını talep etti.”

    Birçok kesim için kaçırılacak türden bir fırsat değildi bu. Nitekim mikrofonu kapan, ekrana çıkan, klavye başına geçen herkes bu 300 Fransız’a haddini bildirmeye kalktı. Bildiriye imza atanların ne Kur’an’dan ne diğer ilahi kitaplardan haberdar oldukları, kutsala saldırı suçu işledikleri, aşağılık, bağnaz ve barbar oldukları, Kur’an’ı kendilerinin yap-boz tahtası sandıkları, DEAŞ’tan farkı olmadıkları söylendi.

    Hatta siyasilerden biri kendini tutamadı, Kur’an’ın, insanların ve cinlerin bir araya gelseler benzerini ortaya koyamayacakları bir kitap olduğunu hatırlattı bu anlayışı kıt 300 Fransız’a.

    Türkçe’de “Fransız kalmak” diye bir deyim vardır. Hani herhangi bir şeyi anlamayan kişiler yahut herhangi bir konudan uzak kalınan durumlar için sıklıkla kullandığımız.

    Bu 300 Fransız da, Müslümanların Kur’ân’a bakış açılarının ne olduğunu anlamamış olmalılar ki gereksiz bir bildiriye imza atıp boşu boşuna hem kendilerinin hem de sülalelerinin hal ve hatırını sordurdular.

    Boşu boşuna diyoruz çünkü muhtemelen bu 300 Fransız şöyle düşündü:

    Müslümanlara göre Kur’an’ın her ayeti bugün de geçerlidir. Müslümanlar Kur’an’da yer alan her ayeti zaman ve mekan farkı gözetmeden uygular, Kur’an’ın tek bir ayetini bile gözden çıkarmazlar. Her hükmünün kıyamete kadar geçerli olduğuna inanırlar.

    İşte talihsiz 300 Fransız da hatayı böyle düşünmekle yaptı. Bunlar, altı bin küsur ayetin Mushaf’ta halen yer alıyor olmasından hareketle, Müslümanların Kur’an’ın her ayetini dokunulmaz kabul ettiklerini, Kur’an’a güvenlerinin tartışılmaz olduğunu zannettiler. Müslüman ülkelerde mesela Türkiye’de dini eğitim veren kurumlarda Kur’an’ın her ayetinin tüm dünyada nasıl uygulamaya konulacağına kafa yorulduğunu zannettiler.

    Böyle zannettikleri için de bu 300 Fransız, Müslümanların Kur’an’a bakış açılarının ne olduğuna tam anlamıyla Fransız kaldılar.

    Binyılı aşkın bir geçmişe sahip olan ve milyonlarca cilt eserle geçmişi günümüze taşımış geleneksel din anlayışının Kur’an’a bakış açısına bakalım.

    Geleneğe göre Kur’an tek kaynak değildir. Sünnet de Kur’an gibi müstakil bir kaynaktır. Dolayısıyla Kur’an’dan bağımsız hatta bazen onun hükümlerini sınırlayıcı yahut tamamen ortadan kaldırıcı hükümler koyar. Kur’an tek başına yeterli, anlamlı ve uygulanabilir değildir. Sünnete mahkumdur. Geleneksel fıkıh ve tefsir külliyatına baktığınızda sünnetin hükümsüz bıraktığı iddia edilen yüzlerce ayetin olduğunu görürsünüz. Bu ayetler hâlihazırda Mushaf’ta yer almaya devam ediyor olsa bile.

    Sadece bu kadar mı? Geleneksel din anlayışında kitap ve sünnetin dışında da dinde hüküm kaynakları olduğu kabul edilir. Mesela icma denilen hayali uygulama, bin küsur yıldır İslam toplumlarında siyasetin dine müdahale aracı olarak kullanılmış ve icma marifetiyle zaman zaman Kur’an’ın hükümleri uygulamadan kaldırılmıştır.

    Geleneksel dini anlayışta kişisel ictihatlar da Kur’an’ın hükümlerini uygulamadan kaldırabilmiştir. İftira edilerek Halife Ömer’in Kur’an’ın hükümlerini askıya alan uygulamaları Ömer’in dehasına dem vurularak iştahla anlatılır da bunun esasında Kur’an’ın acziyeti anlamına geldiği kimseyi rahatsız etmez maalesef.

    İnanmayacaksınız biliyorum ama yine de söyleyeyim. Kendilerinin bin yılı aşkın geleneğin günümüzdeki yılmaz savunucuları olduğunu söyleyenler, ne Kur’an’ın ne de Müslümanların kaldırmayı başaramadığı köleliğin dolayısıyla köleliğe dair Kur’an’da var olduğu iddia edilen onlarca ayetin hükmünün 1945 Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi ve 1949 Cenevre sözleşmesi ile kaldırıldığını söylemekteler. Kutsal kitaplarındaki bazı ayetlerin prangalarından kendilerini kurtardığı için Birleşmiş Milletlere minnettar olan bir ümmetten söz ediyoruz.

    Hepsi bu değil. Altına imza attıkları bildiri sebebiyle 300 Fransız’a çok bozulan ümmetin Kur’an’a karşı başka bakış açıları da var.

    Allah’ın kitabına reva görülen küstah muamele yönüyle insanlık tarihi kadar eski olsa da modernitenin zorunlu bakış açısı olarak servis edilen tarihselci anlayışa göre Kur’an, ondört asır önce belli bir topluma indirilen, hatırası dışında günümüz insanına hemen hiçbir şey vaad etmeyen diyalogdur. Yani Kur’an kitap bile değildir. Bu düşünceye göre, tamamen indiği dönemin şartları ve ihtiyaçlarıyla şekillenen ve hasbelkader birilerinin kayda alıp bize ulaştırdıkları bu diyaloğu, herhangi bir konu bağlamında “Allah şöyle buyuruyor” diyerek muhabbete dahil etmek süzme ahmaklık olur. Bunlara göre eldeki Kur’an’ı çok ciddiye almamak, günümüz insanın talepleri çerçevesinde bir din ihdas etmek gerekir.

    Bir de “Kur’an bizim için yeterlidir, başka bir şeye ihtiyaç yoktur” sloganıyla ortaya çıkıp, motivasyonunu geleneğe ve tarihselcilere muhalefetten alan ama vardıkları sonuç itibariyle diğerlerinden hiçbir farkı kalmayan hatta bazen gelenekçileri ve tarihselcileri aratanlar vardır. Bunlar “gelenekçi değiliz” derler ama Son Nebi Muhammed aleyhisselamdan esirgedikleri konuşma hakkını olanca genişliğiyle kendilerine tanırlar. Tarihselcilikten Allah’a sığınırlar ama “Kur’an’da Allah’ın yazdığına değil demek istediğine bak” diyerek zaman zaman tarihselcilere rahmet okuturlar.

    Bu 300 Fransız yukarıdakilerin Kur’an’a bakış açılarına Fransız oldukları gibi, Halife Ömer’den öncesinin hayali ile yaşayıp Kur’an’ı sadece takıyye aracı olarak kullanan Şia’nın, iktidar ve dünyevi refah için Kur’an’ı her an satmaya hazır olan cemaat, tarikat ve tasavvufi yapılanmaların Kur’an’a bakış açılarına da Fransızlar muhtemelen.

    O halde şu sorulara cevap vermemiz gerekir:

    Müslüman olmadıkları bilinen 300 Fransız’ın talebi mi ahlaksız, Müslüman olduğunu söyleyip 300 Fransız’ın talebinden daha ötesini yüzyıllar öncesinde fiilen gerçekleştirmiş olanlar mı?

    Müslüman olmadıkları bilinen 300 Fransız’ın tavrı mı daha küstah yoksa Müslüman olduğunu söyleyip bu memleketin ilahiyat fakültelerinde istihdam edilen ve Kur’an’ı ciddiye almamak gerektiğini, Kur’an’ı bir kenara bırakıp Allah gibi oturup yeni bir Kur’an yazmak gerekir diyenler mi?

    Müslüman olmadıkları bilinen 300 Fransız mı daha tehlikeli, yoksa bu 300 Fransız’ın taleplerinin teorisini ve pratiğini akademik seviyede ülkenin her kademedeki eğitim kurumlarında dini eğitim adı altında verenler mi?

    Bu 300 Fransız, Müslümanların Kur’an’a bakış açılarını bilmeden bildiri yayınlamakla boşu boşuna kendilerini hedef tahtasına koymuş oldular. Herhangi bir Müslüman ülkeye, mesela Türkiye’deki herhangi bir ilahiyat fakültesine gelseydiler, bildiride dile getirdikleri taleplerinin akademik tez ve makalelerdeki detaylarını talim ederlerdi.

    Yine de bu bildirinin yayınlanmış olması güzel bir gelişmedir. Kur’an, hoşumuza gitmeyen bazı şeylerin hayırla neticelenebileceğini söylüyor. Keyfimizi kaçıran bu 300 Fransız çuvaldızı yedi ama iğneyi de kendimize batırmamıza vesile olurlarsa belki bakarsınız Birleşmiş Milletlere minnettar olan bu ümmet bir gün bu 300 Fransız’a da teşekkür eder.

  • Sarhoşlukta Son Nokta! / Dr. Fatih Orum

    Sarhoşlukta Son Nokta! / Dr. Fatih Orum

    Rivayet odur ki, Ebu Hanife sarhoşun tanımını yaparken “sarhoş yerle göğü, kadınla erkeği ayıramayacak derecede kafayı bulandır” demiş. 31 Aralık 2017 gecesi kahir ekseriyeti müslüman olan Türkiye’de tonlarca alkol tüketildiğinde şüphe yoktur. O gece belki felsefe yapma aşamasına gelen çok vatandaşımız olmuştur ama Ebu Hanife’nin tanımına uyan seviyeye kaç kişi ulaşmıştır bilemiyorum.

    Ben Ebu Hanife’nin çizdiği sınırlardan da ileri seviyede bir sarhoşluk tanımı yapacağım ki bu dereceye varmak alkolle başarılacak bir iş değildir. Katı, sıvı, gaz, toz hiçbir kafa yapıcı madde insanı bu seviyeye taşıyamaz. Çünkü bu, kafayı bulmada öyle bir aşamadır ki, kıvamına geldiğinizde alırsınız elinize Allah’ın kitabını, ne çağdaş ne rahmetli hiçbir beşerin kitabına yapamayacağınız hakaretleri tefsir adı altında Allah’ın kitabına yaparsınız. Yapmakla da kalmayıp bir de buna ilim dersiniz.

    “Muhammed Zeyneb’e aşık oldu, bunu içinde sakladı, bir Türk için namussuzluk kabul edilebilecek bu durum Kuran’ın indiği zamanda o toplum için normaldi, bunun Kuran’da geçiyor olması da bu sebepledir” dersiniz.

    “Oraya buraya çekmeye gerek yok, Davud bir başkasının karısına göz koydu, Kuran bize bunu da anlatır” dersiniz.

    “Kuran’da anlatılan hiçbir kıssanın gerçekliği yoktur, hepsi kurgudur” dersiniz.

    “Kuran’a göre küçük bir kızla evlenmede bir sakınca yoktur ancak bunu bu gün kabul edecek değiliz, çünkü Kur’an tarihseldir” dersiniz.

    “Kuran’da cariyelik de vardır ama Kuran’da var diye bunu bugün kabul edecek değiliz” dersiniz.

    “Bakmayın mirasta erkek ve kız hislerinin ikili birli taksim edilmesine. Bugün için erkek kız eşit hisse sahibidir, zaten Allah’ın söylemek isteyip de söyleyemediği de budur” dersiniz.

    “El kesme de neymiş! Kuran’ın indiği dönemde Allah’ın karşısında laftan anlayan medeni bir toplum olsaydı, Kuran’da bu tür hükümler olmazdı” dersiniz.

    Tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de sarhoşluğun bu derecesine ulaşanlar olduğunu biliyoruz. Bunu biliyoruz bilmesine de bu mübtelaların ne içerek neyi çekerek bu aşamaya geldiklerini bilmiyoruz.

    Haklarını da vermek gerekirse dünyanın en cesur insanlarıdır bunlar. Çünkü bunların meydan okudukları ve savaş ilan ettikleri varlık doğrudan Allah’tır. Aşağıladıkları ve her daim hakaret ettikleri kitap da Allah’ın kitabıdır.

    Felsefe yapma aşamasına gelenlerin, hatta yerle göğü ayıramayanların hesap verme gününde durumları ne olur bilmiyoruz ama tevbe etmeden öteye giderlerse bu son aşamaya gelenlerin, epey sıcak bir mekanın daimi meskunları olacaklarından eminiz. Eminiz çünkü her kelimesine teslim olduğumuz kitabımız şöyle demektedir:

    Kim Rahman’ın Zikri’nden (Kur’ân’dan) yüz çevirirse, başına bir şeytan sararız; o, onunla beraber olur. 

    Şeytanlar bu gibileri yoldan çevirirler ama bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar. 

    Huzurumuza gelince (şeytanına) şöyle diyecektir: “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı kadar bir mesafe olsaydı! Bu ne kötü bir birliktelikmiş!”

    Pişmanlığın bugün size bir yararı olmayacaktır, çünkü yanlış yaptınız. Bu azabı birlikte çekeceksiniz. (Zuhruf 43/36 vd.)

  • Ustalara Saygı ile Ölüsevicilik Arasındaki İnce Çizgi / Dr. Fatih Orum

    Ustalara Saygı ile Ölüsevicilik Arasındaki İnce Çizgi / Dr. Fatih Orum

    Geçmişte yapılanların önemsenmesi, alınan mesafenin kazanım kabul edilmesi, mevcudun üzerine yeni şeyler koyup müktesebatın sonraki nesillere aktarılması, ilmi geleneğin hem tabii hem zaruri çalışma tarzıdır. Zaten insanı diğer varlıklardan ayıran şey de, sanılanın aksine ne aklı olması ne konuşabilmesi, önceki birikimin üzerine yeni şeyler katıp medeniyet oluşturabilmesidir.

    Ortaya koyduğu yenilik ve ilkelerle, herhangi bir disiplinin dönüşüm, değişim ve gelişimine katkı veren herkes saygıyı fazlasıyla hak etmiştir. Bu kişinin ölmüş olması ile çağdaşımız olması, hakkının teslim edilmesi hususunda fark yaratmamalıdır.

    Saygıda kusur etmenin, görmezden gelmenin, hatta reddetmenin tek makul gerekçesi kişinin hayatta olmasından başka bir şeyle izah edilemiyorsa şayet, gösterilen bu tavır en hafif ifadesiyle “çekememezlik” olarak nitelendirilebilir. Peki dirilere bu tavrı gösterenler, hiçbir ayırıma tabi tutmadan ölülere saygıda kusur etmiyorlarsa, bu saygının “ölüsevicilik”le ilgisi olabilir mi?

    İşte tam da buradan, yani “çekememezlik” ve “ölüyse ayırt etmezlik” açısından bakıldığında “ustalara saygı” ile “ölüsevicilik” arasında ince bir çizgiden bahsedebiliriz. Bu ince çizginin sınırlarına da haklarında, “dost olmalarının önündeki tek engel onun elde ettiği başarıyı hazmedememesiydi” yahut “kutsadığı şu adamla çağdaş olsaydı kanlı bıçaklı olurlardı” diye tahminde bulunduğumuz kişileri konumlandırabiliriz.

    Ölmüş olması şartıyla ayırt edilmeksizin herkesin kutsanabilmesinin temelinde ölmüş olana karşı duyulan acıma ve şerrinden emin olma duygusu mu yatıyor? Yoksa denilen doğru mu, çok yakınımız olmadığı sürece aldığımız her ölüm haberi içimizde bir mutluluk hissi mi uyandırıyor, neyse ki ben hayattayım duygusunun bir tezahürü olarak?!

    Seçici davranmadan tüm ölülerden saygı ve sevgimizi esirgemememizin bu süfli duygularla ilgisi olabilir mi? Bu durumda dirilere gösterilen mesafenin temelinde de haset yatıyor olabilir mi?

    Kıskançlık duygusunun damarlarımızda aktığında şüphe yok. Kur’ân bize nefislerin her daim kıskançlığa hazır halde olduğunu bildiriyor. Ana-baba bir kardeşlerin birbirini çekemediği bir imtihan ortamında, başarılarından dolayı dirilerin takdir edildiği bir dünya hayal etmek, sınırları zorlamak olurdu zaten. Hele bir de ömür boyu bekledikleri bir nebiyle karşılaştıklarında sırf kıskançlık sebebiyle onu yok sayanların varlığını düşündüğümüzde…

    Yaşarken ırk, meşreb, kültür gibi pek çok farklılığın sebep olduğu ayrımcılık, hazımsızlık ölenlere karşı hissedilmiyor. Ebu Hanife’yi seven herkes tüm mezheb imamlarını hatta herhangi bir mezhebe müntesip tüm merhum alimleri seviyor. Hayatta iken bunlar birbirlerinden hazetmeseler bile. Mesela Ebu Hanife’yi seven Buhari’yi de seviyor. Buhari Ebu Hanife’den hiç hoşlanmamış olsa bile.

    Hiçbir rezerv koymadan, tarihe mal olmuş tüm Türk hükümdar ve padişahlarını kutsayanlardan kaçı acaba bu kutsadıklarının tebaası olsaydı aynı düşüncelere sahip olurlardı. Muhtemelen çoğu, şimdilerde kutsadığı bir padişahın, tebası olsalardı onun en azılı muhalifleri arasında yer alırlardı.

    İnsandaki bu ölüsevicilik saygı ve sevgide israfa sebep oluyor. Dahası tapınmaya götürüyor, felaketi oluyor insanın. Kendisine düşman kesilecek olanı kutsadığı için cehennemi boylayanlardan bahsediyor Kur’ân. Hangi örnek şu ayetin bildirdiğinden daha etkileyici bir şekilde insanın bu konudaki zavallılığını ortaya koyabilir ki?

    Allah ile arasına koyarak, mezardan kalkış gününe kadar cevap veremeyecek kimselere çağrıda bulunandan daha sapık kimdir? Bunlar, onların çağrısının farkında olmazlar. İnsanların bir araya geldikleri o gün bunlar onlara düşman olacaklar ve yaptıkları kulluğu kabul etmeyeceklerdir. (Ahkaf 46/5-6)

    Öte yandan kıskançlık da hayatı çekilmez kılıyor. İnanların enerjisini tüketiyor, içlerini kemiriyor, onları hasta ediyor, insanlıktan çıkarıyor. Yanlış olduğu için değil, başkası söyledi diye reddediliyor nice doğrular.

    Saygılarını ölülere saklayanlar, saygıyı ancak öldüklerinde görürler. Hem de katıksız değil, temelinde acıma duygusu olan saygıyı. Çünkü ölüm, saygıyı da sevgiyi de kirletir. Belki de bu sebeple şairin dediği gibi ölüm hepimizi temiz kılar.

    Ölünce kirlerimizden temizlenir,

    Ölünce biz de iyi adam oluruz;

    Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,

    Hepsini unuturuz…

  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -5 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -5 / Dr. Fatih Orum

    Bu sayıdaki yazımızda Hûd suresinin 114. ayetine meal ve tefsirlerde verilen geleneksel anlama değinecek, ardından da konuyu Kur’ân bütünlüğü açısından ele alıp ayetin doğru anlamını tespit etmeye çalışacağız.

    Söz konusu ayetin metni ve mealini vererek konuya başlayalım:

    وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِنَ الَّيْلِۜ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِۜ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِر۪ينَۚ

    “Gündüzün iki bölümünde ve gecenin gündüze yakın zamanlarında o namazı tam kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu konuda bilgi sahibi olanlar için bu bir hatırlatmadır.”

    Ayete verdiğimiz yukarıdaki mealin açılımını Kur’ân bütünlüğünde yapacağız. Ancak öncesinde, söz konusu ayete meallerde, tefsir ve fıkıh eserlerinde verilen anlamları kısaca yansıtmaya çalışalım.

    Ayete Verilen Geleneksel Anlam

    Bir komisyon[1] tarafından hazırlanan, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından basılan ve Türkiye’deki en yaygın meallerden biri olan “Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meali” isimli çalışma Hûd suresinin 114. ayetine şu meali vermiştir:

    “Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.”

    Aynı çalışmada bu meale düşülen dipnot da şöyledir:  

    “Tefsircilere göre, gündüzün iki tarafındaki namazlar, sabah, öğle ve ikindi; gecenin yakın saatlerindekiler de akşam ve yatsı namazlarıdır…”

    Dipnotta tefsircilere nispet edilen görüşün, meali yapan kişi[2] tarafından da paylaşılıp paylaşılmadığını bilmiyoruz. Şayet paylaşılıyorsa, ayette geçen gündüzün iki bölümünde ifadesiyle üç namaz (sabah, öğle, ikindi); gecenin gündüze yakın zamanlarında ifadesiyle de iki namazın (akşam, yatsı) kastedildiği düşünülmektedir. Bu durumda şöyle bir tablo (şekil 1) ortaya çıkmaktadır:

    Şekil 1’e göre, gecenin gündüze yakın zamanlarında kılınması emredilen iki namaz vardır; Akşam ve yatsı. Bilindiği üzere, geleneğe, göre yatsı namazının son vakti sabah namazının vakti girinceye kadar devam etmektedir. Bu durumda gecenin gündüze yakın zamanları ile kastedilen, gecenin tamamı olmaktadır. Yine tabloya göre sabah namazı gündüzün iki tarafında kılınması emredilen namazlardan biri olarak görülmektedir. Çünkü yine geleneğe göre, gündüzün, güneşin doğuşuyla değil; sabah namazının vaktiyle başladığı kabul edilmektedir. Nitekim aynı kuruma ait olan ve mealde ismi olanlar tarafından hazırlanan “Kur’an Yolu” isimli çalışmada ayetle ilgili şu açıklamalara yer verilir:

    “Gündüz, “tan yerinin ağarmaya başladığı andan güneşin batmasına kadar geçen süre” demektir. Gece ise “güneşin battığı andan başlayıp tan yerinin ağarmasına kadar geçen süre”yi ifade eder. Gündüzün iki tarafından maksat, geceyle birleşen iki tarafı, yani başı ve sonu olup tan yerinin ağardığı ve güneşin battığı zamanlardır. Buna göre gündüzün iki tarafında kılınması emredilen namazlardan biri sabah namazıdır; diğeri ise güneş batmadan önceki kısım (taraf) olarak alındığında öğle ve ikindi, battıktan sonraki taraf olarak alındığında akşam ve yatsı olarak yorumlanmıştır. “Gündüze yakın saatler” diye tercüme ettiğimiz zülef kelimesi ise zülfenin çoğulu olup gecenin gündüze yakın olan ilk saatlerini ifade eder; bu saatlerde kılınması emredilen namaz da yatsı namazıdır. Âyette namazın şekli ve zamanı belirlenmediği için âyet, vakti detaylı olarak tanımlamadan işaret edilen zamanlarda namaz kılmanın önemini vurgulamaktadır (Şevkânî, II, 603). Bu âyetin bütün farz namazların vakitlerini belirlediği kanaatinde olanlar da vardır (bk. Elmalılı, IV, 2831).”[3]

    Yukarıda söylenenleri anlamaya çalışalım. Gündüz, “tan yerinin ağarmaya başladığı andan güneşin batmasına”; gece de “güneşin battığı andan başlayıp tan yerinin ağarmasına kadar geçen süre” olarak tanımlanmaktadır. Bunu şekil 2’de şöyle gösterebiliriz:

    “Kur’an Yolu” isimli çalışmaya göre, ayette geçen gündüzün iki tarafından kastedilen, gündüzün geceyle birleşen iki tarafı, yani başı ve sonuymuş ve bunlar da tan yerinin ağardığı ve güneşin battığı zamanlarmış. Bu durumda gündüzün ilk tarafında kılınması emredilen namaz sabah namazıymış. Gündüzün diğer tarafında kılınması emredilen namazın hangisi olduğu hususunda ise iki ihtimal varmış; emredilen namazlar, şayet güneş batmadan önceki kısım dikkate alınırsa öğle ve ikindi; güneş battıktan sonraki kısım dikkate alınırsa akşam ve yatsı imiş. Şimdi söylenenleri şekil 3 ve 4’te görelim:

    Görüldüğü üzere ilk ihtimale göre (şekil 3) gündüzün iki tarafında kılınacak üç (sabah, öğle, ikindi); gecenin gündüze yakın zamanlarında kılınacak bir namaz (yatsı) vardır. İkinci ihtimale göre (şekil 4) ise gündüzün iki tarafında kılınacak üç (sabah, akşam, yatsı) namaz varken gecenin gündüze yakın zamanlarında kılınacak bir namaz kalmamaktadır.

    Gelenekte gündüzün, güneşin batışıyla sona erdiği hususunda ihtilaf olmamasına rağmen, dahası “taraf” kelimesi, Kur’ân’daki tüm kullanımlarında, izafet edildiği şeyin parçasını oluşturacak şekilde geçmesine rağmen ikinci ihtimalde akşam ve yatsı namazları gündüzün iki tarafında kılınacak namazlar arasında sayılmıştır. Oysa yukarıdaki ifadelerde yatsı namazının gecenin gündüze yakın zamanlarında kılınacak namaz olduğu da söylenmişti. Tüm bunlar, müfessirlerin, kendi yaptıkları gece-gündüz tanımlarına kendilerinin uymadıklarını göstermektedir.

    Tekrar dönecek olursak, yukarıdaki iddiaya göre gündüzün iki tarafı ile kastedilen, gündüzün başı ve sonuymuş. O halde Tâhâ suresinin 130. ayetinde geçen “وَاَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ifadesiyle kastedilen nedir? Aynı çalışmanın bu iki ifadeye farklı anlamlar vermesi beklenir. Çünkü وَاَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ile “طَرَفَيِ النَّهَارِ = َgündüzün iki tarafı” ifadeleri farklı şeylerdir. Birinde gündüzün iki tarafından, diğerinde ikiden fazla, en az üç tarafından bahsedilmektedir. Çünkü Arapça’da “tesniye = ikil” ile “cem’ = çoğul“ farklı sayısal değerleri ifade etmek için kullanılır. Sözü edilen kuruma ait meal Tâhâ suresinin 130. ayetine şu anlamı vermiştir:

    “(Resûlüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki, hoşnutluğa eresin.”

    Yukarıdaki meale düşülen dipnot şöyledir:

    “…Gündüzün etrafında, yani başında ve sonunda tesbih et ifadesi ile, önemine binaen, sabah ve akşam namazlarına ikinci defa dikkat çekilmiştir.”

    Görüldüğü üzere gündüzün taraflarında ifadesi “gündüzün iki ucu” olarak tercüme edilmiştir. Çünkü ayette geçen “وَاَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ifadesinin, önemine binaen, aynı ayette geçen ” قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ = güneş doğmadan ve batmadan önce” ifadesinin tekrarı olduğu düşünülmüştür. “Kur’an Yolu” isimli çalışmada da ayette geçen “وَاَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ifadesi “gündüzün iki ucunda” şeklinde tercüme edilmiştir.[4]

    Görülen o ki, ayetlerde geçen kelimelerin tekil, ikil ya da çoğul olmalarının meal ve tefsir hazırlayanlarca pek bir önemi yoktur. Bu durumda, pek çok ayette Kur’ân’ın Arapça olarak indirildiğine dair yapılan vurgular da önemsenmemiş olmaktadır.

    Tekrar Hûd suresinin 114. ayetine dönersek, “Kur’an Yolu” isimli çalışmada da ayette geçen “وَزُلَفاً مِنَ الَّيْلِۜ” ifadesi “gündüze yakın saatler” diye tefsir edilmekte ve kastedilenin “yatsı namazı” olduğu söylenmektedir. Yani ikil olan “طْرَافَ النَّ = َtarafeyn” kelimesi çoğul; çoğul olan “ زُلَفاً = zülef” kelimesi tekil olarak kabul edilmektedir.

    Yukarıdaki ifadelerin kaynağının tefsir eserlerinde yer alan geleneksel anlayış olduğunu göreceğiz. Ancak öncesinde, ele aldığımız ayetin Türkçe meallerde nasıl tercüme edildiğine dair birkaç örnek daha vermek istiyoruz.

    Türkiye Diyanet Başkanlığı Yayınlarından çıkan ve Halil Altuntaş ile Muzaffer Şahin’in hazırladıkları meal ayeti dilimize şöyle çevirmektedir:

    “(Ey Muhammed!) Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.”

    Ayete düşülen dipnot ise şöyledir:

    “Bu âyet, namaz vakitlerini göstermektedir. Gündüzün iki tarafından maksat, güneşin tepe noktasına gelmesinden önceki ve sonraki dilimleri demektir. Buna göre sabah namazı gündüzün bir tarafında, öğle ve ikindi namazları da öbür tarafında olmaktadır. Gecenin gündüze yakın vakitleri ise akşam ve yatsı vakitleridir.”

    Süleyman Ateş ayete şu meali verir:

    “Gündüzün iki tarafında (sabah, akşam) ve geceye yakın sâ’atlerde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.”

    Süleyman Ateş âyetin tefsirinde, gündüzün iki tarafıyla kastedilenin, gündüzün gece ile birleşen iki ucu olduğunu, ancak güneşin tam doğduğu ve tam battığı ân olan bu iki uçta namaz kılınamayacağı için bu ânların biraz öncesi ve biraz sonrasındaki vakitlerin yani sabah ve akşam namazlarının kastedildiğini söyler. Süleyman Ateş, gündüzün, güneşin doğuşu ile batışı arasındaki zaman dilimi olduğu söylemesine rağmen[5], âyette geçen “طَرَفَيِ النَّهَارِ” ifadesi ile kastedilenin sabah ve akşam namazları olduğunu söylemektedir. Ateş, âyette geçen ve “gecenin gündüze yakın zamanlarında” diye çevirdiğimiz “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ”  ifadesindeki “zülef = زُلَف” kelimesinin, burada olduğu gibi çoğul kabul edilmesi durumunda yatsı ve teheccüd; “zülf = زُلْف” şeklinde tekil kabul edilmesi halinde ise sadece yatsı namazı olarak anlaşılacağını söyler. Ateş’in söylediklerini şöyle gösterebiliriz:


    Şekil 5’te görüldüğü üzere, akşam namazı gündüzün iki tarafından birinde kılınacak namaz olarak gösterilmiştir. Güneş battıktan sonraki bir zaman diliminde kılınan akşam namazı, gündüzün bir tarafı olarak düşünülebilmiştir. Sabah namazının da esasında gece namazı olduğu düşünüldüğünde tablodaki vahamet daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü bu durumda, ayette geçen gündüzün iki tarafındaki ifadeye tekabül eden herhangi bir namaz bulunamamış olmaktadır. Ateş’e göre, Mekke’de ve belki de miraçtan önce inen bu ayet iki veya üç namazı yani sabah, akşam ve yatsıyı emretmektedir. Ateş’in konuyla ilgili devam eden ifadeleri çelişkiler içermekte ve ne dediği tam olarak anlaşılamamaktadır.[6] Ateş’in, söz konusu ayetin İsra olayından öncesine, yani beş vakit namazın farz kılınmasından önceki duruma işaret ettiğine dair ihtimalden İbn Kesîr de tefsirinde bahseder.[7]

    Bayraktar Bayraklı da, âyette geçen “طَرَفَيِ النَّهَارِ” ifadesini “gündüzün iki tarafı” olarak dilimize çevirmekte ve bununla sabah ve akşam namazlarının kastedildiğini söylemektedir. Bayraklı, “geceye yakın saatler” anlamı verdiği âyetin kısmıyla da kastedilenin yatsı namazı olduğu görüşündedir.[8] Tablo 3 için söylenenler Bayraklı için de geçerlidir.

    En ilginç meale ise Hasan Elik ve Muhammed Coşkun’un beraberce hazırladıkları “Tevhit Mesajı/ Özlü Kur’an Tefsiri” isimli çalışmada rastladık. Bu çalışmada mealin başına şayet ayet numaraları konmamış olsaydı, verilen mealin Hûd suresinin 114. ayetine ait olduğunu anlamamıza imkân ve ihtimal yoktu. Çalışmada 114 ve 115. ayetlere şöyle meal verilmiştir:

    “Ey Muhammed! Müşriklerin eziyetlerine karşı dayanıklı ol! Unutma ki Allah senin ve sana inananların sabır ve sebatını karşılıksız bırakmayacaktır. Daima tevhit üzere kulluk et! Namaz ve sabır ile Allah’dan yardım niyaz et! Çünkü sadece Allah’a ibadet etmek gibi iyilikler müminleri dirençli kılar, kötülükleri telâfi eder. Bu söylenenler ders alınmasını bilenler için çok mühim öğütlerdir.”[9]

    Yukarıdaki mealin gerçekten Hûd suresinin 114. ayetine ait olup olmadığından emin olmak için aynı çalışmada İsrâ suresinin 78. ayetine verilen meale bakma ihtiyacı hissettik. Ayete verilen şu meal şüphelerimizi giderdi:

    “Ey Muhammed! Müşriklerin giderek artan bu baskıları karşısında daha sabırlı ve dayanıklı olmak için daima tevhit üzere kullukta ve ibadette sebat et! Böylece sabah vakitlerinde yapacağın ibadet, gönlünü ferahlatacak, sana dinginlik verecek…”[10]

    Görüldüğü üzere ayetin metninden bağımsız olarak ve tamamen bir kurgu üzerinden yorum yapılmıştır. Böylesi bir yol takip edildiğinde Kur’ân’a söyletilemeyecek hiçbir şeyin olamayacağı ortadadır.

    Âyetin Tefsir Eserlerinde Ele Alınışı

    Taberî, âyette geçen “gündüzün iki bölümünde” şeklinde meal verdiğimiz kısmı “yani sabah (الغداة = el-ğadât) ve öğleden sonraki vakitlerde (العشيَّ = el-‘aşiyy)” şeklinde tefsir edip, “sabah vakti (الغداة)” ile kastedilenin “sabah namazı” olduğu hususunda icmâ bulunmakla birlikte “öğleden sonraki vakitler (العشيَّ)” ile kastedilenin ne olduğu hususunda ihtilaf olduğunu, bazılarının bununla “öğle ve ikindi namazları”, bazıları “akşam namazı”nın bazıları da sadece “ikindi namazı”nın kastedildiğini söylediklerini nakleder. Ancak Taberî âyetteki bu ifade ile kastedilenin “öğle ve ikindi namazları” olduğunu söyleyenlerden de bahseder. Yine onun bildirdiğine göre, bu kişiler, âyetin “gecenin gündüze yakın zamanlarında” mealindeki kısmı ile de “akşam, yatsı ve sabah namazları”nın kastedildiği görüşündedirler. Taberî tüm rivayetleri naklettikten sonra kendi tercihini aktarır. Ona göre, âyette geçen “gündüzün iki bölümü”nden kastedilen, “sabah ve akşam namazları”dır. O bunu şöyle temellendirir:

    “Gündüzün iki bölümünden ilkinin sabah namazı olduğu hususunda icmâ bulunmaktadır. Sabah namazı güneşin doğuşundan önce kılınır. İki bölümden birinin sabah namazı olduğu hususunda görüş birliği olduğuna göre diğer bölümün akşam namazı olması gerekir. Çünkü akşam namazı güneş battıktan sonra kılınır. Zira iki bölümden biri ile kastedilen, güneş batmadan önceki vakitte kılınan namaz olsaydı, diğer bölüm ile kastedilen, güneş doğduktan sonraki vakitte kılınan namaz olurdu. Oysa bunu söyleyen birini duymadık. Âyette geçen “gündüzün iki bölümünde” kısmıyla kastedilen öğle ve ikindi namazları olduğunu söyleyen birinin bu görüşünün yanlış olduğu ise ortadadır. Çünkü öğle ve ikindi namazlarının gündüzün iki ayrı bölümüne ait namaz olduğunu söylemek yerine bu iki namazın her ikisini gündüzün bir bölümüne ait namaz olarak görmek daha makul olurdu. Öğle namazı gündüzün yarısı geçtikten sonra kılınır ki bu vakit gündüzün ikinci yarısıdır. Dolayısıyla öyle namazının, gündüzün ilk bölümü olduğunu söylemek kabul edilemez. Aksine öğle namazı gündüzün diğer bölümünde yer alır.”[11]

    Taberî’nin ifadelerinden oluşan tablo (şekil 6) şöyledir:

    Taberî’nin, “gündüzün iki tarafından biri, güneş doğmadan önceki vakit ise diğeri mutlaka güneş battıktan sonraki vakit olmalıdır” şeklindeki denklemi bize göstermektedir ki o, gündüzün iki tarafını belirlemede ölçüt olarak güneşin ufkun altında ya da üstünde olmasını dikkate almaktadır. Nitekim iddia ettiği icmâ, gündüzün ilk tarafının güneş doğmadan önceki zaman dilimi yani sabah namazı hususunda gerçekleştiği için denklem gereği gündüzün diğer tarafı da yine güneşin ufkun altında olduğu zaman dilimi yani akşam namazı olmaktadır. Şayet iddia ettiği icmâ, gündüzün ilk tarafının güneş doğduktan sonraki zaman dilimi olduğu hususunda gerçekleşmiş olsaydı, bu defa güneşin ufkun üstünde olmasını ölçüt olarak kullanacak ve gündüzün diğer tarafı da güneşin batamadan önceki zaman dilimi olacaktı. Onun bu denklemi pek çok açıdan hatalıdır.

    Her şeyden önce herhangi bir kuralın temeli icmâya dayanamaz. İcmâ herhangi bir şeyin doğruluğunun ölçütü değil, belki, zaten doğruluğu kesin olan bir bilginin ifade tarzı olabilir. Hele icmâ ile kastedilen, Taberî’nin yaptığı gibi farklı düşünenleri dışlayarak oluşan zoraki birliktelik ise böylesi bir icmâ, bir denklemin temelini asla oluşturamaz. Ayetler icmâdan hareketle anlamlandırılamaz; belki ayetlerin ortaya koyduğu gerçekler icmâ adıyla ifade edilebilir.

    “Nehâr” kelimesine izafe edilen “taraf” kelimesinin güneş battıktan sonraki zaman dilimi, yani akşama namazı olarak görülmesi isabetli değildir. Aynı şekilde sabah namazı da gündüz değil gece namazıdır.

    Taberî, gündüzü güneşin doğuşuyla değil, fecir ile başlatmaktadır. Bu durumda gündüzün iki tarafından ilki gündüzün; ikinci kısmı gecenin içinde olmaktadır. Bu, ayette geçen gündüzün iki tarafında ifadesiyle örtüşmemektedir.

    Taberî, yukarıdaki kişileri eleştirirken, gündüzün; “güneşin doğuşundan öğleye kadar” ve “öğleden itibaren güneşin batışına kadar” olmak üzere iki bölüme ayrılmasının daha makul olacağını söylemekteydi.[12] Bu durum bizi, Taberî’nin, Tâ Hâ sûresinin 130. âyetinde geçen “أَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ifadesini nasıl anladığı hususunda meraka sevketti. Çıkan sonuç ilginçti. Taberî Tâ Hâ sûresinin 130. âyetinde geçen “أَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ifadesi ile kastedilenin öğle ve akşam namazları olduğunu söylemektedir. “أَطْرَافَ = etraf = taraflar” kelimesinin âyette çoğul geçmesine rağmen ikil kastedilmesinin mümkün olduğunu belirten Taberî, Tahrîm sûresinin 4. âyetinde geçen “قُلُوبُكُمَا = kulûbükümâ = o ikisinin kalpleri” kelimesinin çoğul olmasına rağmen ikil anlamın kastedildiğini hatırlatarak görüşünü temellendirmeye çalışır.[13]

    Görüldüğü üzere Taberî şöyle bir iddiada bulunmaktadır: Tâ Hâ sûresinin 130. âyetinde geçen “أَطْرَافَ النَّهَارِ” şeklindeki ifadedeki “أَطْرَافَ = etraf” kelimesi çoğul formda olsa da burada iki namaz kastedilmektedir. Nitekim Tahrîm sûresinin 4. âyetinde geçen “قُلُوبُكُمَا” ifadesinde, iki kişinin kalbi kastedilmesine rağmen, “قلب = kalp” kelimesi, ikil değil çoğul formda yani “قلوب = kulûb = kalpler”  olarak kullanılmıştır. Taberî’nin bu iddiası kabul edilemez. Çünkü Arapça dil kuralına göre, tesniye (ikil) formundaki kelime bir diğer tesniye formundaki kelimenin tamlayanı (muzaf) olduğunda, tamlayan (muzaf) tamlananın (muzafun ileyh) bir parçası ise, tamlayan çoğul formunda kullanılır.[14] Çünkü böyle bir kullanım anlam karışıklığı doğurmaz. Taberî’nin delil getirdiği “قُلُوبُكُمَا” ifadesi bunun bir örneğidir. Bu örnekte, tamlayan durumundaki “قلب = kalp” kelimesinin çoğulu olan “قلوب = kulûb = kalpler” kelimesi, tamlanan durumundaki “كما = kümâ = siz ikinizin” zamirinden kastedilen iki kişiye izafe edildiği için için burada bir kafa karışıklığı olmaz. Yani “ikinizin iki kalbi = قَلْبَانِكُمَا = kalbânikümâ” değil “ikinizin kalpleri = قُلُوبُكُمَا = kulûbükümâ” şeklinde ifade edilir. Bahse konu olan “أَطْرَافَ النَّهَارِ” ifadesinde ise durum farklıdır. “أَطْرَافَ = etraf” kelimesi, gündüzün parçaları olduğu gibi başka şeylerin de parçaları anlamına gelebilir. O halde kastedilen anlam ne ise kelime o anlama göre düzenlenmek zorundadır. Ya da kelimenin kalıbı nasıl düzenlenmiş ise mana ona göre verilmelidir.

    Taberî, yukarıdaki âyetin “gecenin gündüze yakın zamanlarında” diye tercüme ettiğimiz “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” ifadesini “gecenin saatleri” diye tefsir etmekte ve kastedilenin “yatsı namazı” olduğunu söylemektedir. Bu görüşünü çeşitli rivayetleri naklederek destekleyen Taberî, bununla birlikte âyetin bu kısmıyla kastedilenin “akşam ve yatsı namazları” olduğuna dair nakillere de yer vermektedir.[15]

    Bir diğer müfessir İbn Kesîr, “gündüzün iki bölümünde” şeklinde meal verdiğimiz kısım ile a. sabah ve akşam, b. sabah ve ikindi, c. sabah, öğle ve ikindi; “gecenin gündüze yakın zamanlarında” şeklinde meal verdiğimiz kısım ile de a. yatsı, b. akşam ve yatsı namazlarının kastedildiğine dair rivayetleri aktarır.[16] Benzer rivayetler başka tefsirlerde de geçer. Mesela Beydâvî de “gündüzün iki bölümünde” şeklinde meal verdiğimiz kısmın sabah ve öğle sonrası anlamına geldiğini, bundan kastedilenin de a. sabah ve ikindi veya b. sabah, öğle ve ikindi namazları olduğunu; “gecenin gündüze yakın zamanlarında” mealindeki kısmı ile de akşam ve yatsı namazları olduğunu söyler.[17] Zemahşerî’ye göre de âyetin ilk kısmıyla sabah, öğle ve ikindi; ikinci kısmıyla da akşam ve yatsı namazları kastedilmektedir.[18] Mâtürîdî, âyette üç namazın zikredildiğini, âyetteki “gündüzün iki tarafı” ifadesiyle sabah ve ikindi; “gecenin gündüze yakın zamanlarında” ifadesiyle de akşam namazının kastedildiğini söyler. Mâtürîdî, âyette geçen “zülef = زُلَف” kelimesinin çoğul bir kelime olması üzerinde değil de, kelimenin “yakınlık” anlamına geldiği üzerinde durmaktadır.[19] Cessâs da âyetin ilk kısmıyla sabah, öğle ve ikindi; ikinci kısmıyla da akşam ve yatsı namazlarının kastedildiğini söyler.[20]

    Âyet fakihler tarafından da ele alınmıştır. Mesela Serahsî, meşhur eseri el-Mebsût’un “namazın vakitleri” başlığı altında bu âyetin ilk kısmıyla sabah; ikinci kısmıyla da akşam ve yatsı namazlarının kastedildiğine dair rivayetlere yer verir.[21] Kâsânî’ye göre bu âyet, beş vakit namazı göstermektedir. Bu âyete göre sabah namazı gündüzün bir tarafını, öğle ve ikindi namazı gündüzün diğer tarafını ifade eder. Çünkü gündüz, sabah (غداة) ve öğleden sonra (عشي) olarak ikiye ayrılır. Sabah (غداة), gündüzün ilk ânından zevale kadar devam eder. Sonra öğleden sonraki kısım (عشي) başlar. Âyetin ikinci bölümüne da akşam ve yatsı namazı girer.[22] Durum Şafii mezhebinde de farklı değildir. Mesela Mâverdî, âyetin ilk kısmıyla sabah, öğle ve ikindi; ikinci kısmıyla da akşam ve yatsı namazlarının kastedildiğini söyler.[23]

    Görüldüğü üzere Hûd sûresinin 114. âyetinde geçen ve ikil formda olan “طَرَفَيِن = tarafeyn” kelimesine çoğul; çoğul formda olan “زُلَف = zülef” kelimesine de tekil muamelesi yapılmıştır. Şimdi âyeti Kur’ân bütünlüğü içinde ele alabiliriz.

    Kur’ân Bütünlüğünde Âyetin Doğru Anlamı

    Ele aldığımız âyette, “gündüzün iki bölümünde = طَرَفَيِ النَّهَارِ” ve “gecenin gündüze yakın zamanlarında = زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” namaz kılınması emredilmektedir. “Gündüzün iki bölümü” diye anlam verdiğimiz ifade âyette “طَرَفَيِ النَّهَارِ = tarafeyin-nehâr” şeklinde geçmektedir. “طَرَفَيِن = tarafeyn” kelimesi Arapça’da “iki taraf/bölüm/uç” anlamına gelir. Kelimenin tekil hali “طَرَف = taraf”tır. Taraf kelimesi Kur’ân’da “kafirlik edenler”[24], “arz = yeryüzü”[25] ve “nehâr = gündüz”[26] kelimelerine izafe edilir ve izafe edildiği şeylerin “parçası/bölümü” anlamını verir. Bu durumda yukarıdaki âyette “gündüz” anlamına gelen “nehâr” kelimesine izafe edilen “tarafeyn” kelimesi “gündüzün iki bölümü” anlamına gelir. Gündüzün taraflarında kılınması emredilen iki namaz, öğle ve ikindi namazları olmalıdır. Çünkü İsrâ sûresinin 78. âyetinde, gündüz kılınması gereken ilk farz namazın vakti, güneşin batıya meyletmesi ile başlar ve bunun da öğle namazı olduğu aklen ve naklen sabittir.

    Âyette “gecenin gündüze yakın zamanları” anlamına gelen ve “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ = zülefen mine’l-leyl” şeklinde geçen ifadedeki “زُلَف = zülef” kelimesi “yakınlık” anlamına gelen “زُلْفَة = zülfe” kelimesinin çoğuludur. Yani “zülef”, “zülüfler” demektir. Kelime Kur’ân’da pek çok âyette geçer. Mesela Tekvîr sûresinin 13 (وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ = Cennet yaklaştırılınca), Şu’ârâ sûresinin 90 ile Kâf sûresinin 31 (وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ = Cennet müttekîlere yaklaştırılır) ve yine Şu’arâ sûresinin 64. âyetlerinde  (وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ = Öbürlerini o yerde onlara yaklaştırdık) kelimenin fiil hali “yaklaşmak” anlamında kullanılmıştır. “Zülfe” kelimesi de “yakınlık” anlamında Mülk sûresinin 27. âyetinde kullanılır (فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا = O tehdidi yakından görünce kafirlerin yüzleri fenalaşır). Yine “zülfâ = زُلْفَى” kelimesi de Sebe sûresinin 37 (وَمَا أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُم بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِندَنَا زُلْفَى = Sizi bizim katımıza yaklaştıracak şey ne mallarınız ne de çocuklarınızdır), Sâd sûresinin 25 ve 40 (وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ = Bize daha yakın olma ve mutlu son onun hakkıdır) ile Zümer sûresinin 3. âyetlerinde (وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى = Allah’tan önce evliyaya tutunanlar derler ki, ‘Bizim bunlara kulluk etmemiz, sırf bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diyedir.’) “yakın olmak” anlamında geçer. Aynı kökten türeyen “Müzdelife” kelimesinin de insanları Allah’a yaklaş-tırması yahut Arafat’tan hareketle buraya yaklaşıldığı veya insanların buraya gelmekle Mina’ya yaklaşmaları veya gecenin ilk zaman diliminde Arafat’tan buraya gelinmesiyle irtibatlı olduğu söylenir.[27]

    Âyette geçen “zülef” kelimesinin çoğul olduğunu söylemiştik. Bu durumda gecenin gündüze yakın en az üç kısmında kılınması gereken namaz olmalıdır. Arapça’da çoğulun en azı üçtür. Bir şeyin yakın-lığından, o şeyin ancak bir başka şeyle olan mesafesi tasavvur edildiğinde bahsedilebilir. Gecenin yakınlığı, gecenin gündüze yakınlığı söz konusu olduğunda bir anlam taşır. O halde gecenin yakın kısımları, gecenin gündüzden emareler taşıyan zaman dilimleri için söz konusu olur. Gecenin gündüze yakın kısımlarında kılınacak namazlar akşam, yatsı ve sabah namazları olur. Akşam namazının vakti, güneşin batışıyla başladığı için akşam namazı gecenin bir zülfü yani gecenin gündüze yakın bir ânı olur. Akşam namazının bitişinde, batı ufkunda batan güneşten hâlâ emareler kaldığı ve batı ufkunda aydınlık bir süre daha devam ettiği için yatsı namazının vakti de gecenin bir zülfü yani gecenin gündüze yakın bölümlerinden biri olur. Çünkü yatsı namazının vakti sabah namazının vaktine kadar değil, batı ufkunda, batan güneşten herhangi bir emarenin kalmadığı yani gecenin karanlığının bastırdığı âna kadar devam eder.[28]

    İsrâ sûresinin 78. âyetinde şöyle buyrulur:

    أَقِمِ الصَّلَاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا

    “O namazı, güneşin batıya kaymasından gecenin kararmasına kadar, bir de fecrin yoğunlaşması sırasında kıl. Fecirdeki yoğunluk gözle görülebilir.” 

    Âyette namazın, “güneşin batıya kaymasından (لِدُلُوكِ الشَّمْسِ)”, “gecenin karanlığına kadar geçen sürede (إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ)” ve bir de “fecir ışığının toplanma anında (وَقُرْآَنَ الْفَجْر)” kılınması emredilmektedir. Yine âyette, Hûd sûresinin 114. âyetinde geçen, gündüz kılınması gereken iki namazdan ilkinin yani öğle namazının başlangıç vakti belirtilmektedir. Ayrıca bu âyette, Hûd sûresinin 114. âyetinde geçen gecenin gündüze yakın zamanlarından birinin –ki bu, yatsı namazıdır- son vakti belirtilmiştir. Gecenin gündüze yakın vakitlerinden diğeri olan sabah namazının vakti de bu âyette belirtilmiştir. Demek ki, Hûd sûresinin 114. âyetinde geçen gündüzün iki tarafı, öğle namazıyla başlamaktadır. Gecenin gündüze yakın zamanları da güneşin batmasından sonraki ve doğmasından önceki zamanlardır. Gecenin bu iki ucundaki zamanlar, gecenin gündüze yakın zaman dilimleridir.

    Cibrîl’in Kâbe’nin yanında iki gün üst üste Rasûlullah’a namaz kıldırdığına dair meşhur şu rivayet de yukarıda anlatılanlarla örtüşmektedir:

    “Cibrîl Kâbe’nin yanında bana iki kere imamlık yaptı. Birincisinde öğle namazını, gölgeler bir ayakkabı bağı kadar iken kıldırdı. Sonra her şeyin kendi gölgesi kadar olduğu zaman ikindiyi kıldırdı. Güneşin battığı ve oruçlunun iftar ettiği saatte akşam namazını kıldırdı. Şafağın kaybolduğu saatte de yatsıyı kıldırdı. Sabah namazını da tan yerinin ağardığı, oruç tutana yemenin içmenin yasak olduğu saatte kıldırdı. Cibrîl ikinci kez imamlık yaptığında öğle namazını, dünkü ikindi vaktinde; her şeyin gölgesinin kendi boyu kadar olduğu vakitte kıldırdı. İkindiyi, her şeyin gölgesi kendinin iki katı olduğu vakitte kıldırdı. Sonra akşam namazını ilk günkü vaktinde kıldırdı. Sonra yatsı namazını gecenin üçte biri geçerken kıldırdı. Sabah namazını da ortalık aydınlandığı sırada kıldırdı. Sonra Cibrîl bana döndü ve dedi ki, ‘Ey Muhammed, bu senden önceki nebîlerin ibadet vaktidir. İbadet vakti bu iki vaktin arasıdır.’”[29]

    Bu durumda ortaya çıkan tablo şöyle olmalıdır:

    Âyete Doğru Anlam Verenler

    Bazı meallerde âyete doğru anlamın verildiğini de görmekteyiz. Mesela Hayrat Neşriyat’a ait meal şöyledir:

    “Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindi vakitlerinde) ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde (akşam, yatsı ve sabah vakitlerinde) ise namazı hakkıyla edâ et! Muhakkak ki iyilikler, (büyük günahlardan kaçınmak şartıyla) kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir nasîhattir.”

    Cemal Külünkoğlu’na ait meal de böyledir:

     “Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindide) ve gecenin (gündüze) yakın vakitlerinde (akşam, yatsı ve sabah da) dosdoğru namaz kıl. Muhakkak ki iyilikler (elde edilen dereceler) kötülükleri (küçük günahları) ortadan kaldırır. İşte bu, anlayışı ve kavrayışı olanlar için bir öğüttür.”

    Ali Fikri Yavuz, âyetin ifadelerine açtığı parantezlerde isabet etmiş ancak ayette geçen “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” ifadesini “geceye yakın üç vakitte” diye hatalı çeviri yapmıştır. Ona ait meal şöyledir:

    “Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindi vakitlerinde) ve geceye yakın üç vakitte (akşam, yatsı ve sabah vakitlerinde) gereği üzere namaz kıl. Doğrusu bu hasenat (beş vakit namazın sevabı, küçük) günahları mahveder, Bu, ibretle düşünenlere bir nasihattır.”

    Âyete düştüğü açıklamalara bakıldığında Mustafa İslamoğlu’nun da âyetin meal ve tefsirinde isabet ettiği söylenebilir. Ancak söz konusu âyetten kastedilen namazların hangileri olduğuna dair tespitin ancak Rasûlullah’ın uygulamalarıyla mümkün olduğuna dair yorumlarına katılmamız mümkün değildir.

    Ömer Nasuhi Bilmen, bu âyetin beş vakit farz namazın açık bir delilini teşkil ettiğini ve âyetin ilk kısmıyla kastedilenin öğle ve ikindi namazları olduğunu söyler. Âyette geçen “zülef” kelimesinin “zülfe”nin çoğulu olduğunu belirten Ömer Nasuhi Bilmen, Arapçada çoğulun (cem’) en azının üç olduğunu hatırlatır ve âyetin ikinci kısmıyla sabah, akşam ve yatsı namazlarının kastedildiğini söyler.[30] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır da Ömer Nasuhi Bilmen gibi düşünür.[31]

    Sonuç

    Görüldüğü üzere, Hûd sûresinin 114. âyetinde geçen ve ikil anlam taşıyan “طَرَفَيِ النَّهَارِ” ifadesine çoğul; çoğul anlam taşıyan “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” ifadesine de tekil veya ikil anlamlar yüklenebilmiştir. Ayrıca sabah namazının gündüz namazı olduğu düşünülmüş, hatta akşam ve yatsı namazlarını, âyette geçen “gündüzün iki tarafında” ifadesinin kapsamına sokanlar bile olmuştur. Âyetin metnine bu tür anlamların giydirmesinin temelinde, muhtemelen, âyetlere Kur’ân bütünlüğü içinde değil de bir takım algı ve kurgulardan hareketle yaklaşılmış olması yatmaktadır.

    Sabah namazının, âyetin ilk kısmındaki “gündüzün iki bölümünde = طَرَفَيِ النَّهَارِ”  ifadesi içerisinde değerlendirilmesi, geleneksel “gündüz” tanımının bir sonucu olabilir. Gündüzün, güneşin doğuşuyla değil de fecrin doğuşuyla başladığı düşünülmüş, böylece sabah namazı gündüz namazlarından sayılmıştır. Gündüzün fecrin doğuşuyla başladığına dair düşüncenin temelinde, orucun gündüz vakti yerine getirilen bir ibadet olduğu, bu ibadete de fecrin doğuşuyla başlanıldığı düşüncesi olabilir.[32] Nitekim Arapça’da “gündüz” anlamına gelen “nehâr” kelimesinin, “güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre” olduğunu hatırlatanlara fakihler “şer’î nehar” kavramını kullanır ve oruç ibadetinin zamanını buna delil gösterirler.[33] Tahmin edileceği üzere, delil gösterdikleri âyet Bakara sûresinin 187. âyetidir. Âyette orucun fecrin başlangıcından geceye kadar tutulmasının emredildiğine (وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ) dikkat çekerler ve buradan hareketle gündüz vaktinin, fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan zaman olduğunu söylerler. Bununla birlikte orucun tarifinde “nehar” kelimesini değil de “sabah” kelimesini tercih edenler de vardır. Mesela Zeyla’î, oruç ibadetini “هو تَرْكُ الْأَكْلِ وَالشُّرْبِ وَالْجِمَاعِ من الصُّبْحِ إلَى الْغُرُوبِ بِنِيَّةٍ من أَهْلِهِ الصوم = oruç, niyetli olarak, sabah vaktinden güneş batana kadar yeme-içme ve cinsel ilişkiyi terk etmektir.” şeklinde tanımladıktan sonra tanımda geçen “من الصُّبْحِ = mine’s-subh = sabah vaktinden itibaren” ifadesinin özellikle kullanıldığını, mesela “نهارا = nehâran = gündüz vakti” denilmediğini, çünkü “nehar”ın güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi olduğunu söyler ve Kudûrî’yi, oruç tanımında “nehar” kelimesini kullanması sebebiyle (الصوم هو الإمساك عن الأكل والشرب والجماع نهارا مع النية = oruç, niyetli olarak, gündüzleyin yeme-içme ve cinsel ilişkiden uzak kişinin kendisini tutmasıdır) eleştirir.[34]

    Ancak, gündüzün, güneşin doğuşuyla başladığını söyleyenler de vardır. Mesela, gündüz namazlarında kıraatin sesli yapılmadığı kuralını hatırlatıp sabah namazının gece namazı olması gerektiğini, bu durumda gündüzün güneşin doğuşuyla başladığını söyleyenler bulunmaktadır.[35] Görünen o ki, gündüz namazlarının kıraatinin sessiz olduğuna dair Rasûlullah’a nispet edilen sözün,[36] gündüzün fecrin doğuşuyla başladığına dair düşünceyle çelişmemesi sebebiyle “sabah” ve “nehar” diye iki ayrı kavram oluşturulmuş, sabah, “fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar”; gündüz de “güneşin doğuşundan batışına kadarki zaman dilimi” şeklinde tanımlanmıştır.

    Görüldüğü üzere gündüzün tanımında bir kafa karışıklığı vardır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu kafa karışıklığı Hûd sûresinin 114. âyetinin anlaşılmasında etkili olmuş gözükmektedir.

    Öte yandan yatsı namazının son vaktinin sabah namazına kadar devam ettiğine dair düşüncenin de söz konusu âyetin yanlış anlaşılmasına sebep olduğu söylenebilir. Zülfe kelimesi yakınlık anlamına gelir. Âyette geçen “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” ifadesini, yani “gecenin zülfelerini” gecenin gündüze yakın vakitleri olarak düşünebilmek için yatsının son vaktinin sabah namazına kadar devam etmediğini kabul etmek gerekir.

    Namazın Mekke’de bilinmediğine dair algının da yukarıdaki âyetin anlaşılmasında engel oluşturduğu düşünülebilir. Beş vakit namazın miraçta farz kılındığına dair düşünce, bu ve benzeri âyetlerin beş vakit namazla irtibatlı olarak ele alınmamasının sebeplerinden biri gibidir. 

    Taberî’nin bir görüş olarak naklettiği ve ayette geçen “gündüzün iki bölümünde = طَرَفَيِ النَّهَارِ” ifadesi ile kastedilenin öğle ve ikindi; “gecenin gündüze yakın zamanlarında = زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” ifadesi ile kastedilenin de akşam, yatsı ve sabah namazları olduğuna dair görüş, âyeti doğru bir şekilde ele alanların bulunduğunu göstermesi açısından önemli iken, Taberî’nin bu görüş sahiplerine cevap verme saikiyle dile getirdiği iddialar da bir o kadar önemsizdir. Sabah namazını gece namazı olarak görenlerden bahsetmesine, hatta onlara cevap vermeye çalışmasına rağmen sabah namazının gündüzün tarafların bir taraf olduğu hususunda icmâ olduğunu söyleyebilmesi, geleneksel icmâ anlayışını yansıtması açısından dikkat çekicidir.

    Neticede, Kur’ân bütünlüğü açısından değil de algı ve kurgular üzerinden hareket edilmiş ve bir âyetin daha başına gelmeyen kalmamış.

    Notlar

    1. Her ne kadar komisyon desek de, önsözündeki açıklamalara bakıldığında çalışmanın, tercüme yapmak ve açıklayıcı notlar koymak üzere altı kişi arasında paylaştırılmış bölümlerin bir araya getirilmesiyle oluşmuş bir meal olduğu anlaşılmaktadır.
    2. Çalışmanın önsözündeki açıklamalara bakılırsa söz konusu ayetin meali ve meale düşülen dipnot Sadrettin Gümüş’e ait olmalıdır.
    3. Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara, 2003, III, 196.
    4. Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, III, 560.
    5. http://www.suleyman-ates.com/index.php?option=com_ content&view=article&id=1012%3Aftar-vakt-le-lgl-br-soru&catid=63%3Anisan-2014&Itemid=97
    6. Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, IV, 342 vd.
    7. el-İmam Hafız İbn Kesîr (ö. 774/1373), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm li’l-Hafız İbn Kesîr, Kahire 2005, IV, 364.
    8. Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, IX, 338 vd.
    9. Hasan Elik, Muhammed Coşkun, Tevhit Mesajı, İstanbul, 2013, s. 519.
    10. Hasan Elik, Muhammed Coşkun, Tevhit Mesajı, s. 621.
    11. Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö. 310/923), Câmi’u’l-Beyân, Beyrut, 1992, VII, 124 vd.
    12. Taberî, Câmi’u’l-Beyân, VII, 126.
    13. Taberî, Câmi’u’l-Beyân, VIII, 477. Benzer bir mesele olarak, Nisâ sûresinin 11. âyetinde geçen “ٌ ة َ إخو = ْ kardeşler” kelimesinin çoğul olmasına rağmen ikil anlama da geldiğine dair klasik kaynaklardaki tartışmalar için bkz. Tahâvî, Ahkâmü’l-Kur’ân, II, 378; Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, IV, 107-108; Serahsî, el-Mebsût, XXIX, 144.
    14. Şeyh Ebu’l-Hayyan Siracuddin en-Nahvî, Hidâyetü’n-nahv, Karaçi, Pakistan, s. 58.
    15. Taberî, Câmi’u’l-Beyân, VII, 124 vd.
    16. el-İmam Hafız İbn Kesîr (ö. 774/1373), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm li’l-Hafız İbn Kesîr, Kahire, 2005,
    17. el-Kadi Nasıruddin Ebi Said Abdullah b. Ömer b. Muhammed eş-Şîrâzî el-Beydâvî (ö. 685/1286), Envâru’t-Tenzîl ve esrâru’t-te’vîl, Beyrut, 2000, II, 153-154.
    18. Carullah Ebu’l-Kasım Mahmud b. Ömer ez-Zemahşerî (ö. 538/1144), el-Keşşâf an Hakâik-i Ğavâmidi’t-tenzîl ve ‘uyûni’l-akâvîl fî vücûhi’t-te’vîl, Riyat, 1998, III, 242-243.
    19. Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Muhammed Mâturîdî (ö. 333/944), Te’vîlâtü’l-Kur’ân, İstanbul, Mizan Yayınevi, 2006, VII, 249.
    20. Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî Cessâs (ö. 370/981), Ahkâmü’l-Kur’ân, Beyrut, trs., II, 267.
    21. Ebû Bekr Şemsü’l-eimme Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), el-Mebsût, Beyrut, 1989, I, 141.
    22. Alâuddin Ebû Bekr b. Mesûd el-Kâsânî el-Hanefî, (ö. 587/1191), Bedâi’u’s-sanâi’ fî tertîbi’ş-şerâi’, Beyrut, 1982, I, 89.
    23. Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habib Mâverdî (ö. 450/1058), el-Hâvî fî fıkhi’ş-Şâfi’î, Beyrut, 1994, el-Hâvî, II, 6.
    24. Âl-i İmrân 3/127.
    25. Ra’d 13/41; Enbiyâ 21/44.
    26. Tâhâ 20/130.
    27. Dursun Ali Şeker, “Müzdelife”, DİA, XXXII, 239.
    28. Konuyla ilgili bkz. Abdulaziz Bayındır, http://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/kuranda-namaz-vakitleri. html
    29. Tirmizî, Mevâkît, 1.
    30. Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’anı Kerim’in Türkçe Meâli Âlisi ve Tefsiri, Bilmen Yayınevi, İstanbul, III, 1528.
    31. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Yeni Mealli Türkçe Tefsir, İstanbul, 1938, IV, 2832.
    32. İbn Teymiyye, Câmi’u’l-mesâil, VI, 342.
    33. Ekmeleddin Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd b. Ahmed Bâbertî (786/1384), el-İnâye, III, 280.
    34. Fahreddin Osman b. Ali b. Mihcen Zeylai (743/1342), Tebyînü’l-hakâik fî şerhi Kenzi’d-dekâik, I, 312.
    35. Ebü’n-Necâ Şerefeddin Musa b. Ahmed b. Musa el-Haccâvî (ö. 968/1560), el-İknâ’ fî fıkhi’l-imâm Ahmed b. Hanbel, Beyrut, trs., s. 118.
    36. Rivayet şöyledir. “صَلَاةُ النَّهَارِ عَجْمَاءُ = gündüz namazları(nda kıraat) sessizdir.” Muhakkikler hadisin zayıf olduğunu söylemişlerdir. Bkz. Cemaluddin Ebû Muhammed b. Abdillah b. Yusuf el-Hanefî ez-Zeyla’î (ö. 762/1361), Nasbü’r-râye li ehâdîsi’l-Hidâye, Kahire, trs., II, 1-2.


  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -4 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -4 / Dr. Fatih Orum

    Yazımızda Sâd suresinin 44. ayetine meal ve tefsirlerde verilen geleneksel anlama değinecek, bu anlam üzerinden ayetten hangi çıkarımların yapıldığını göreceğiz. Ardından da konuyu Kur’ân bütünlüğü açısından ele alıp, ayetin olması gereken anlamını tespit etmeye çalışacağız.

    Ayete Verilen Mealler

    Sâd suresinin 44. ayetinin metni ve ayete verilen geleneksel meal şöyledir:

    وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِراًۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

    Ey Eyyûb! Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma’ demiştik. Doğrusu Biz onu sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu, daima Allah’a yönelirdi.”

    Görebildiğimiz kadarıyla tüm meal ve tefsirlerde ayetin metninde geçen “لَا تَحْنَثْ = َlâ tahnes” ifadesine yukarıda olduğu gibi “yeminini bozma” anlamı verilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığına ait olan yukarıdaki mealde[1] de görüldüğü üzere ayette geçen söz konusu ifadeye “yeminini bozma” anlamının verilmesinin arka planında bir kurgu yatmaktadır. Bu kurgunun izleri yukarıdaki meale düşülen şu dipnotta görülmektedir:

    “Tefsir kaynaklarında ifade edildiğine göre, Eyyûb peygamber bir olay üzerine karısına yüz sopa vuracağına yemin etmiş, kendisine has bir ruhsat olmak üzere de ayetteki çözüm kendisine öğretilmişti.”

    Türkiye’deki en yaygın meallerden biri olan Türkiye Diyanet Vakfı’na ait mealde[2] de ayet Türkçe’ye şöyle çevrilmiştir:

    “Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir…”

    Ayetin mealine düşülen dipnot ise şöyledir:

    “Rivayete göre Eyyûb (a.s.) hanımının bir hatasından ötürü sıhhate kavuşunca ona yüz değnek vurmaya yemin etmişti. Halbuki karısının, ona karşı hizmetleri, fedakârlıkları büyüktü. Onun için Cenab-ı Hak, yüz tâne ekin sapından oluşan bir demetle bir kere vurulmasını kâfi görmüştü.”

    Yine aynı yazarlar tarafından Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlarından çıkan Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir isimli eser de ayette geçen “لَا تَحْنَثْۜ = َlâ tahnes” ifadesi “… böylece yeminini bozmamış ol (dedik).” şeklinde tercüme edilmiş ve şu açıklamalara yer verilmiştir:

    “Eyyûb’un eşi, hastalığı süresince ona hizmetten bir an bile geri durmamıştı. Fakat bir defasında üzüntüsü yüzünden Eyyûb’u isyana teşvik eden bazı sözler söylemiş, buna canı sıkılan Eyyûb da iyileştiği zaman ona yüz sopa vurarak cezalandıracağına yemin etmişti. Ancak kadının maksadı kötü olmadığı, Eyyûb de sadakatinden ve hizmetinden dolayı onu çok sevdiği için 44. ayette Allah Teâlâ Eyyûb’a bu cezayı sembolik bir şekilde uygulama yolunu göstermiştir. Bu olay, cezadan maksadın, insanlara acı çektirmek değil, düzeni ve asayişi korumak, haksızlıkları engellemek olduğunu; uygulamada suçlunun özel durumunun, iyi halinin göz önüne alınması gerektiğini hatırlatması bakımından da önem taşımaktadır.”[3]

    İsrâiliyyât Kaynaklı Bir Kurgu

    Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ – lâ tahnes” ifadesine, yukarıdaki örneklerde de görüldüğü üzere “yeminini bozma”, “yeminini böyle yerine getir” gibi anlamlar verilmiştir. Meallerin hepsine yansıyan bu anlamın kaynağı tefsir eserleridir. Tefsirlerin kaynağının ise Kitab-ı Mukaddes’e dayandığı görülür. Kitab-ı Mukaddes’te, yakalandığı hastalıktan dolayı kötü duruma düşen Eyyûb (a.s.)’a karısı, Allah’a sövmesini söyler. İlgili bölüm şöyledir:

    “1. Başka bir gün ilâhi varlıklar RAB’bin huzuruna çıkmak için geldiklerinde Şeytan da RAB’bin huzuruna çıkmak için onlarla gelmişti. 
    2. RAB Şeytan’a, “Nereden geliyorsun?” dedi. Şeytan, “Dünyada gezip dolaşmaktan” diye yanıtladı.
    3. RAB, “Kulum Eyüp’e bakıp da düşündün mü?” dedi, “Çünkü dünyada onun gibisi yoktur. Kusursuz, doğru bir adamdır. Tanrı’dan korkar, kötülükten kaçınır. Senin kışkırtmaların sonucunda onu boş yere yıkıma uğrattım, ama o doğruluğunu hâlâ sürdürüyor.”
    4. “Cana can!” diye yanıtladı Şeytan, “İnsan canı için her şeyini verir. 
    5. Elini uzat da, onun etine, kemiğine dokun, yüzüne karşı sövecektir.”
    6. RAB, “Peki” dedi, “Onu senin eline bırakıyorum. Yalnız canına dokunma.” 7. Böylece Şeytan RAB’bin huzurundan ayrıldı. Eyüp’ün bedeninde tepeden tırnağa kadar kötü çıbanlar çıkardı. 
    8. Eyüp çıbanlarını kaşımak için bir çömlek parçası aldı. Kül içinde oturuyordu.
    9. Karısı, “Hâlâ doğruluğunu sürdürüyor musun?” dedi, “Tanrı’ya söv de öl bari!”
    10. Eyüp, “Aptal kadınlar gibi konuşuyorsun” diye karşılık verdi, “Nasıl olur? Tanrı’dan gelen iyiliği kabul edelim de kötülüğü kabul etmeyelim mi?” Bütün bu olaylara karşın Eyüp’ün ağzından günah sayılabilecek bir söz çıkmadı.”[4]

    Eyyûb (a.s.) ile karısı arasında geçtiği söylenen yukarıdaki ifadelerden esinlenerek, Eyyûb (a.s.)’ın, iyileştiğinde karısına yüz değnek vuracağına dair yemin ettiğine, iyileşince de bu yeminini yerine getirmesi için Allah’ın ona bir yol öğrettiğine dair kurguya tefsir eserlerinde yer verilir. Hatta Sâd suresinin 44. ayeti bu kurguya göre okunduğu için fıkıh kitaplarında “hile-i şer’iyye”[5]nin delili olarak bu ayete atıfta bulunulur.

    Bir Kurgudan Yapılan Çıkarımlar

    Meşhur Hanefî âlimi Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân isimli eserinde bu ayeti ele alır ve ayetten hareketle tespit ettiği bir takım hükümleri sıralar. Cessâs, ayetin tahliline İbn Abbas’a dayandırdığı şu hikayeyle başlar:

    “İblis, Eyyûb (a.s.)’ın karısına; kocanı iyileştirirsem ‘onu iyi eden sensin ey İblis’ der misin? deyince, kadın bu durumdan Eyyûb (a.s.)’a bahseder. Bunun üzerine o da karısına; ‘Allah bana şifa verirse sana yüz sopa vuracağım’ der ve iyileşince de yüz dalı bir demet yapıp bu demetle karısına bir kez vurur.”[6]

    Cessâs, benzer hikayeyi Katâde’ye dayandırarak da nakleder ve bu ayetin hükmü gereği, mesela kölesine on sopa vuracağına yemin eden kişinin de, on daldan oluşan bir demet yapıp kölesine bir kez vurmakla yeminini yerine getirmiş olacağını söyler ve demetin nelerden oluşabileceğine dair detaylar verir.[7]

    Cessâs konunun devamında, Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf, Züfer ve İmam Muhammed’in böylesi bir uygulama ile yeminin yerine getirilmiş olacağı görüşünde olduklarını, ancak İmam Mâlik ve Leys’in böyle düşünmediklerini aktarır. Cessâs’a göre İmam Mâlik ve Leys’in bu görüşü Kur’ân’a aykırıdır, çünkü Allah Teâlâ böylesi bir uygulamayla, yeminin bozulmadığını bildirmiştir. Cessâs ayrıca böyle bir uygulamanın sadece Eyyûb (a.s.)’a has olduğu iddiasının da kabul edilemez olduğunu söyler ve bunun bazı gerekçelerinden bahseder. Bu uygulamanın bizim için geçerli olmadığını, mesela zina haddi için yüz değnek yerine yüz daldan oluşan bir demetle vurmanın had cezası yerine geçmeyeceğini söyleyen birine de, cevaben, zina suçu işleyene bu uygulamanın ancak hastalık durumunda olacağını söyler ve zina suçu işleyen ama çok hasta olan birine Rasûlullah’ın yüz daldan oluşan bir demetle had vurduğu şeklinde bir rivayet nakleder.

    Cessâs daha sonra bu ayetten çıkardığı bazı hükümleri sıralar. Şimdi bunları görelim:

    1. Terbiye etmek için koca, karısını dövebilir. Aksi takdirde Eyyûb (a.s.), karısını döveceğine yemin edemez, Allah da karısını döveceğine yemin eden Eyyûb (a.s.)’a yeminini yerine getirebilmesi için yol göstermezdi. Nüşûzu8 durumunda kadını dövmenin caiz olduğu Nisâ suresinin 34. ayetinden anlaşılmaktadır. Sâd suresinin 44. ayetinde de nüşûz durumu olmaksızın terbiye etmek amacıyla kadının dövülebileceğine hükmedilir.

    2. Ayet, istisna yapmadan (inşallah demeden) yemin edebileceğine de bir delildir. Eyyûb (a.s.) istisna yapmadan yemin etmiştir. Bunun bir benzerini Nebî (a.s.) da yapmıştır. Cihada çıkmak için kendisinden binek isteyen bir gruba, ‘vallahi size hiçbir binek vermeyeceğim’ demiş, daha sonra onlara binek göndermiş ve şöyle demiştir: ‘Yemin eden ama yeminden dönmenin daha hayırlı olacağını gören kişi, yemininden dönsün ve yemin keffareti ödesin’

    3. Ayet, yemin eden kişinin, daha sonra yemininden dönmesinin daha hayırlı olacağını görmesi halinde, yemininden döndüğü için ona keffaret gerekeceğinin de delilidir. Keffaret gerekmeseydi Eyyûb (a.s.) yemininden döner, karısına bir demetle vurmaya gerek duymazdı. Bu, yemininden dönmede hayır görüp dönen kişiye keffaret gerekmeyeceğini söyleyenlerin görüşlerinin isabetli olmadığını gösterir. Zaten Rasûlullah da, ‘yemin eden ama yeminden dönmenin daha hayırlı olacağını gören kişi, yemininden dönsün ve yemin keffareti ödesin’ demiştir.

    4. Ayette, hadd9 cezalarını aşan ta’zîr 10 cezaları verilebileceğinin de delili vardır. Çünkü Eyyûb (a.s.), zina suçu işlememesine rağmen, karısına yüz değnek vuracağına yemin etmiş, Allah da ona bunu yerine getirmesini emretmiştir. Ancak Rasûlullah, haddleri aşan ta’zîr cezası verenlerin sınırı aşanlar olduğunu söylemiştir.

    5. Ayet, her hangi bir kayıt düşülmeden (mutlak) yapılan yeminin hemen yerine getirilmesinin gerekmediğine de delildir. Çünkü Eyyûb (a.s.) yemin etmiş ama yemini hemen yerine getirmemiştir.

    6. Ayette, kölesini dövmeye yemin eden birinin, kendi eliyle dövmedikçe yemini yerine getirmiş olmayacağına da delil vardır. Çünkü ayette “ وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً = eline bir demet al” denilmektedir. Ancak imamlarımız, böyle bir kişinin, kölesini dövmesi için bir başkasına emir vermesiyle de örfen yeminini yerine getirmiş olacağı görüşündedirler.

    7. Ayet, yeminde istisnanın ancak yemin edildiğinde yapılabileceğine de delildir. Şayet yemin edildikten daha sonra yeminden istisna caiz olsaydı, Eyyûb (a.s.)’a karısını dövmesi değil yemininde istisnaya gitmesi emredilirdi.

    8. Ayette ayrıca, yapılması caiz olan şeye hile ile ulaşmaya, güçlüğü kendisinden veya başkasından hile ile kaldırmaya da delil vardır. Çünkü Allah Teâlâ, Eyyûb (a.s.)’ın yemininden kurtulması ve hanımının daha fazla zarara uğramaması için bir demet sapla vurmasını emretmiştir.[11]

    Meşhur Hanefî fakihleri Serahsî ve Kâsânî de bu ayeti hile-i şer’ıyyenin delillerinden biri olarak gösterirler.[12] Durum Şâfiî mezhebinde de farklı değildir. İmam Şâfi’î, kölesine yüz değnek vurmaya yemin eden kişinin, şekil şartlarını yerine getirerek yüz daldan oluşan bir demetle kölesine bir kez vurması durumunda, yeminini yerine getirmiş sayılacağını söyler ve söz konusu ayete atıfta bulunur.[13] Onun bu görüşü mezhebin de genel görüşüdür.[14] Eyyûb (a.s.)’a atfedilen hikayeyi sadece ona mahsus bir ruhsat olarak değerlendirenler ise, kölesine yüz değnek vurmaya yemin eden kişinin, yüz daldan oluşan bir demetle kölesine bir kez vurması durumunda, yeminini yerine getirmiş sayılmayacağını söylerler.[15]

    Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesi yeminle ilişkilendirilerek fıkıh usûlünde de kullanılır. Fıkıh usûlünde, beyan-ı tağyîrin[16] unsurlarından biri olan istisnanın[17] munfasıl olamayacağı yani iki cümle arasında belli bir zamanın geçmemesi gerektiğine dair kuraldan bahsedilirken bu ayete atıfta bulunulur ve şayet yemin yapıldıktan daha sonra yeminde istisnaya gitmek caiz olsaydı, Eyyûb (a.s.)‘a yeminini yerine getirmesi değil istisna yapması emredilirdi denilir.[18]

    Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesine hadis eserlerinde de atıfta bulunulur. Mesela muhaddis Beyhakî’nin meşhur eseri es-Sünenü’l-kübra’daki yemin bahsinin bir başlığı (bâb) şöyledir:

    “Kölesine yüz değnek vurmaya yemin eden bir kişi, yüz daldan oluşan bir demetle kölesine vurursa, ” وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ ” ayeti sebebiyle yeminini bozmamış olur.”[19]

    Beyhakî bu başlığın altında şöyle bir rivayete yer verir: Ebû Ümâme b. Sehl b. Huneyf, Ensar’dan olan bazı sahabilerden şunu nakleder: “Ensar’dan bir adam hastalanıp bitkin düştü. Öyle ki; bir deri bir kemik kaldı. Bir ara hastanın yanına bir cariye girdi. Adam, cariyeden hoşlanıp onunla ilişkiye girdi. Olay Rasûlullah’a intikal edince, yüz tane hurma çubuğu alıp adama bir kere vurulmasını emretti.”[20]

    Yukarıdaki rivayeti bazı lafız farklılıklarıyla nakleden Şevkânî, rivayetle ilgili yorumları aktardıktan sonra, böylesi hilelerin ” وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ ” ayeti sebebiyle şer’an caiz olduğunu söyler.[21]

    Özetle…

    Buraya kadar aktardıklarımızı özetleyelim ve Sâd suresinin 44. ayetine Kur’ân bütünlüğü içinde anlam vermeye çalışalım.

    Sâd suresinin 44. ayeti, Eyyûb (a.s.)’ın hastalığı esnasında hanımıyla arasında geçtiği rivayet edilen ve temelleri Kitab-ı Mukades’te geçen bir hikaye üzerinden anlaşılmaya çalışılmış, ayetin metninde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesi “yeminini bozma!” olarak tercüme edilmiş, dahası, ayete verilen bu anlam üzerinden bir takım istidlaller/çıkarımlar yapılmıştır. Mesela ayetin hükmünün sadece Eyyûb (a.s.)’a has olmayıp bizim için de geçerli olduğunu düşünenler tarafından hile-i şer’ıyyenin delillerinden biri olarak bu ayete atıfta bulunulmuştur.

    Böylelikle, mesela kölesine yüz sopa atacağına yemin eden bir kişinin yüz dalı bir demet haline getirip kölesine bununla bir kez vurması halinde yeminini yerine getirmiş olacağına hükmedilmiş, benzer bir uygulama Rasûlullah’a da nispet edilmiştir. Bazıları, Eyyûb (a.s.)’ın, karısını döveceğine dair yemin ettiğine dair hikayeden hareketle, terbiye etmek için kocanın karısını dövebileceğini söylemişler, yine bu kurgudan, yemin ahkâmına dair çıkarımlarda bulunmuşlardır.

    Ayetin Kur’ân Bütünlüğü Açısından Ele Alınması

    Şimdi söz konusu ayeti Kur’ân bütünlüğü içersinde ele alalım.

    Enbiyâ suresinin 83. ayetinde, Eyyûb (a.s.)’ın Allah’a şöyle dua ettiği bildirilir:

    وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ

    Eyyûb bir gün Rabbine şöyle seslenmişti: ‘Ben sıkıntıya uğradım. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.’”

    Onun bu duasının kabul edildiğini devamındaki şu ayetten anlıyoruz:

    فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ

    “Ona olumlu cevap verip ondaki sıkıntıyı gidermiştik.”

    83. ayette geçen “ed-durr = “الضر” kelimesi, Kur’ân’da, insanların başına gelen çeşitli sıkıntılar için kullanılır. Mesela Yusuf suresinin 88. ayetinde bu kelime, yiyecek-içecek sıkıntısını (kıtlık), İsra suresinin 67. ayetinde, denizin ortasında karşı karşıya kalınan, muhtemelen fırtınadan kaynaklanan batma tehlikesi ve çaresizliği ifade için kullanılır. Bu kelime bazı ayetlerde de maddî-manevî tüm sıkıntıları kapsayacak şekilde kullanılır.[22]

    Yukarıda, Enbiyâ suresinin 83. ayetinde geçen “ed-durr = ُّ الضر” ُkelimesiyle ifade edilen, Eyyûb (a.s.)’ın başına gelen sıkıntı şu ayette ” نُصْبٍ وَعَذَابٍۜ = nusb ve azâb” şeklinde geçmektedir:

    وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ

    “Kulumuz Eyyûb’dan da bahset; bir gün Rabbine, ‘Şeytan bana nusb ve azap verdi’ diye seslenmişti.” (Sâd 38/41)

    Müfessirler yukarıdaki ayette geçen “نُصْبٍ  = nusb” kelimesini bedeni; “ عَذَابٍۜ = azâb” kelimesini de maddî sıkıntıyla ilişkilendirirler. “نُصْبٍ = nusb” kelimesiyle aynı kökten olan “نُصْبٍ = nasab” kelimesinin Kur’ân’daki kullanımları[23] dikkate alındığında insanlara isabet eden “nusb”un, kişiye yorgunluk, bitkinlik, tükenmişlik veren bir sıkıntı anlamına gelmesi muhtemel gözükmektedir.

    Kitab-ı Mukaddes’te Eyyûb (a.s.)’ın vücudunun çıbanlarla kaplandığı bildirilir.[24]

    Şu ayetler de, Eyyûb (a.s.)’ın bedeni bir hastalığa yakalandığına işaret etmektedir:

    اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ

    “Ona, ‘ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su’ dedik.” (Sâd 38/42)

    … وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪

    “Ona, ‘eline bir demet ot al, onunla (tenine) vur’ dedik…” (Sâd 38/44)

    Kişinin yıkanıp içebileceği soğuk bir sudan bahsediliyor olması, bedenî bir rahatsızlığa işaret ediyor gibidir. Eline alacağı bir demetle vücuduna vurması da bu ihtimali güçlendirmektedir.

    “Ed-durr = الضر” kelimesinin geçtiği bazı ayetlerde dikkat çeken bir husus, insanın başına gelen ve “ed-durr =الضر” kelimesiyle ifade edilen sıkıntıların Allah’a nispet edilmesidir. Mesela şu ayete göre sıkıntı Allah’a nispet edilmekte ve bu sıkıntıyı kaldıracak olanın da O olduğu bildirilmektedir:

    وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ

    “Allah sana bir sıkıntı verse onu ondan başkası gideremez.” (En’âm 6/17)

    Yasin suresinde zikri geçen ve kavmini uyaran kişinin şu sözü de bu durumu göstermektedir:

    ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنّ۪ي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا يُنْقِذُونِۚ

    “Allah’tan önce başka ilâhlara tutunur muyum hiç? Rahman bana bir sıkıntı vermek istese onların şefaati işe yaramaz. Onlar beni kurtaramazlar.” (Yâsîn 36/23)

    Şu ayetten, Eyyûb (a.s.)’ın, başına gelen sıkıntıyı şeytana nispet ettiğini anlıyoruz:

    وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ

    “Kulumuz Eyyûb’dan da bahset; bir gün Rabbine: ‘Şeytan bana nusb ve azap verdi’ diye seslenmişti.” (Sâd 38/41)

    Oysa şeytan insana böylesi bir rahatsızlık veremez. Ona hastalığı veren Allah’tır. Bundan dolayı Eyyûb (a.s.)’a, hastalığının tedavisiyle meşgul olması ve hastalığı şeytandan bilerek günaha girmemesi gerektiği bildirilmektedir. İşte Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesi “günaha girme!” anlamına geliyor olmalıdır. Bu durumda Sâd suresinin 44. ayetinin meali şöyle olmalıdır:

    “Ona, ‘eline bir demet ot al, onunla (tenine) vur da günaha girme’ dedik. Onu pek sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu! Çok da saygılıydı.”

    Ayetin metninde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesindeki “hanise” fiilî “günaha girmek” anlamına gelir. Meşhur lügat âlimi İbn Fâris, Mekâyîsü’l-lüğa isimli eserinin “h-n-s” maddesinde şunları söyler:

    “… ‘Hıns (حنث ,‘(günah ve sıkıntı anlamına gelmektedir. Mesela bir kimse günah işlediği ya da bir sıkıntıya düştüğü zaman “Hanise fülânün fî kezâ” denilir. Yine Arapların, ‘çocuk günah ya da sevap işledi denilecek yaşa geldi” manasında kullandıkları ‘beleğa’l-ğulâmu’l-hınse = ثْ َ sözlerinin şeklindeki بلغ الغالم الحن kaynağı da budur. ‘Yemini bozmak’ manasını ifade etmek için ‘hıns’ kelimesinin kullanılmasının temelinde de günah anlamı vardır.”[25]

    Yine bir başka meşhur lügat âlimi Feyyûmî de, el-Misbâhu’l-münîr isimli eserinde, “حنث = hıns” kelimesinin lügat anlamının “günah” olduğunu söyler, “yemini bozmak” anlamını ifade etmek için ise bu fiilin “yemin” kelimesi ile birlikte kullanıldığını vurgular.

    Aynı kökten olan “tehannüs” kelimesi de “günahtan kaçınmak” anlamına gelir ve mecazen Allah’a kulluk etmek anlamında kullanılır. Mesela Muhammed (s.a.v.)’in, kendisine nübüvvet verilmeden önce Hira mağarasındaki uzleti için bu kelimenin kullanıldığı görülür.[26]

    ” حنث = hanise” fiilinin, yemini bozmak anlamında kullanıma dönüşmesi, yemini bozmanın günah olmasıyla olan irtibatı sebebiyledir.[27] Nitekim fıkıh eserlerinde de yemin bahislerinin ele alındığı bölümlerde “yeminin bozulması” bu fiille ifade edilmiştir. Hatta bazı hadis metinlerinde de bu fiil aynı anlamda kullanılır. Bu tür kullanımların etkisi olmuş mudur bilmiyoruz ama “حنث = hanise” fiilinin “yemini bozmak” anlamı merkeze konularak tefsir ve meallerde Sâd suresinin 44. ayetinde “ث” geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesine “yeminini bozma!” anlamı verilmiş, yukarıda geçtiği üzere, bu anlama bir de hikaye kurgulanmıştır.

    Şu ayet, “حنث = hanise” fiilinin “günaha girmek” anlamına geldiğini göstermektedir:

    وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ

    “O büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.” (Vâkıa 56/46)

    Yukarıdaki ayette geçen “ الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l-‘azîm” kelimesi Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesiyle aynı köktendir. Vâkı’a suresinin 46. geçen ayetinde ” الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l-‘azîm” ifadesine “büyük günah” anlamı verirken Sâd suresinin 44. ayetindeki “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesine “yeminini bozma!” anlamı vermenin tek geçerli gerekçesi, İsrailiyyât[28] kaynaklı bir kurgu gibi gözükmektedir. “Öldükten sonra tekrar dirilişin olmayacağına dair büyük yemin” şeklinde anlam verilebileceğini söyleyenleri saymazsak, Vâkıa suresinin 46. ayetinde geçen “الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l- ‘azîm” ifadesinin, “büyük günah/şirk” anlamına geldiği hususunda tefsir ve meallerde fikir birliği vardır diyebiliriz.

    Şirkin Kur’ân’da “اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ = hiç şüphesiz şirk büyük bir zulümdür”[29] şeklinde ifade edilmiş olması, Vâkıa suresinin 46. ayetinde geçen “الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l- ‘azîm” ifadesinin büyük günah yani şirk anlamına geldiğini gösterir.30 Bazı müfessirler ayette geçen büyük günah ile kastedilenin şirk olduğunu, Nebî (s.a.v.)’e nispet edilen şu sözle de teyid ederler:

    “Allah katında en büyük günahın hangisi oluğunu soran birine Nebî (s.a.v.) şöyle dedi: ‘Seni yaratan Allah’a ortak koşmandır.”[31]

    Ayette geçen büyük günahın, insanın Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğine dair verdiği misakı bozmak anlamına geldiği de söylenir.32 Bu, misakı bozmanın günah olmasından hareketle dolaylı bir anlam olarak düşünülebilir. Ancak Kur’ân’da söz konusu misakın bozulması “kat’ = القطع “ve “nakz = النقض “kelimeleriyle ifade edilir. 33 Ayetteki büyük günah ile yeniden dirilişin olmayacağına yemin edenler olduğundan bahsetmiştik. Bunu söyleyenler şu ayeti delil getirirler:[34]

    وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ لَا يَبْعَثُ اللّٰهُ مَنْ يَمُوتُۜ

    “‘Allah ölen kimseyi tekrar diriltmez’ diye bütün güçleriyle yemin ettiler.” (Nahl 16/38)

    Ancak Vâkıa suresinin 47. ayetinde, tekrar dirilişi reddedenlerden bahsedilirken atıf vâv’ı (و (kullanılmasından hareketle ve genel kural gereği atıf vâv’ının, öncekiyle farklı bir hususu bildirme gereği sebebiyle 46. ayette geçen büyük günah ifadesiyle şirkin kastedildiğini, dirilişin olmayacağına dair yemin anlamına gelmediği de söylenir.[35] Bu durumda Vâkıa suresinin 46. ayetinde geçen günah ile kastedilen şirk olur.

    Yüce Allah yeminlerin yerine getirilmesini istemiştir. İlgili ayet şöyledir:

    وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْك۪يدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَف۪يلاًۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ

    “Sözleştiğiniz zaman Allah için verdiğiniz sözü yerine getirin, bir de Allah’ı kendinize kefil ederek sağlamlaştırdığınız yeminlerinizi bozmayın. Allah ne yaptığınızı bilir.” (Nahl 16/91)

    Ayetin metninde geçen “وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ ” şeklindeki ifade “yemini bozmamak” anlamına gelir. Yani Kur’ân’da “yeminini bozma!” ifadesi “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” şeklinde değil yukarıdaki ayette olduğu gibi “وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ = lâ tenkuzu’l-eymân/yemîn” şeklinde ifade edilmektedir. Yeminlerin yerine getirilmesi ifadesi Kur’ân’da “ وَاحْفَظُٓوا اَيْمَانَكُمْۜ = ihfezû eymânekum/yemîn” şeklinde de geçer.[36]

    Yeminlerin yerini getirilmesini isteyen yüce Allah, bazı hallerde yeminlerin bozulmasını emretmiştir. İlgili ayet şöyledir:

    وَلَا تَجْعَلُوا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَيْمَانِكُمْ اَنْ تَبَرُّوا وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَيْنَ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

    “Yeminlerinizde Allah’ı; iyilik yapmanıza, takvanıza/çekinmenize ve insanların arasını düzeltmenize engel yapmayın. Allah işitir ve bilir.” (Bakara 2/224)

    Nitekim Muhammed (s.a.v.), ettiği bir yemin sebebiyle uyarılmış ve yeminini bozması emredilmiştir. İlgili ayet şöyledir:

    قَدْ فَرَضَ اللّٰهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ اَيْمَانِكُمْۚ وَاللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

    “Allah, yeminlerinizden dönmenizi emretmiştir. Sizin dostunuz O’dur. O, her şeyi bilir, her hükmü doğru verir.” (Tahrîm 66/2)

    Nebî (s.a.v.)’in şöyle dediği rivayet edilir:

    “Yemin eden ama yeminden dönmenin daha hayırlı olacağını gören kişi, yemininden dönsün ve yemin keffareti ödesin”[37]

    Sonuç

    Eyyûb (a.s.), rivayetlerde geçtiği şekliyle karısını döveceğine dair bir yemin etmiş midir? Şayet ettiyse, bu yeminini bozamaz mıydı? Dahası bozması gerekmez miydi? Anlamsız bir yemini bozmaması kendisinden niçin istensin? Hele de dinin ruhuna aklın ölçülerine uymayacak bir uygulamayla: Yüz sopa vurmak yerine yüz daldan oluşan bir demetle vurmakla!

    Hikayenin doğru olduğunu farzedelim. Eşlerini hoşnut etmek için, esasında helal olan bir şeyi kendisine haram kılan, bu konuda yemin eden Muhammed (s.a.v.)’i uyaran Allah, eşini dövmeye yemin eden Eyyûb (a.s.)’a, bu yeminini yerine getirmesini niçin emretmiş olsun?

    Yine hikayenin doğru olduğunu farzedelim. Eyyûb (a.s.) yemininden dönseydi ve keffaret ödeseydi olmaz mıydı? Kendisine niçin bu yol hatırlatılmadı? Yüz daldan oluşan bir demetle karısına vurmasını, keffaretten daha iyi bir davranış kılan şey nedir? Kaldı ki; iyiliğe, takvaya ve insanların arasını düzeltmeye engel olması durumlarında yeminlerin bozulmasının daha iyi olacağı ayette bildirilmiş iken! Keffaret Eyyûb (a.s.)’ın şeriatında yok muydu? Bu iddia ediliyorsa bunun delili nedir? Uygulamanın Eyyûb (a.s.)’a has olduğu iddia ediliyorsa bunun delili nedir?

    Zina eden birine, ağır hasta olduğu için, yüz kamçı (celde) yerine yüz daldan oluşan bir demetle bir kez vurulmasına dair bir rivayetin Rasûlullah’a nispet edilmesinin temelinde de ayete verilen bu anlamı ve kurguyu meşrulaştırma amacının olması ihtimalden uzak değildir.

    Görünen o ki; Sâd suresinin 44. ayeti, İsrâiliyyat kaynaklı bir kurgu üzerinden okunmuş, bir yanlış, başka yanlışları doğurmuş, böylelikle bir ayetin daha, başına gelmeyen kalmamış!

    Notlar:

    1. Bu meal Doç. Dr. Halil Altuntaş ve Dr. Muzaffer Şahin tarafından hazırlanmıştır.
    2. Bu meal Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Ali Özek, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş ve Doç. Dr. Ali Turgut tarafından hazırlanmıştır.
    3. Komisyon, Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara, 2004, IV, 510-511.
    4. Kitab-ı Mukaddes, Eyub, Bâp 2. http://www.kitabimukaddes.com/kutsal-kitap-tr/eski-antlasma/eyup.html
    5. Şekil bakımından hukuka uygun bir işlemi vasıta kılarak yasaklanmış bir sonucu elde etmek amacıyla yapılan muameleye fıkıhta hile-i şer’ıyye denir. Konuyla ilgili olarak bkz. Saffet köse, “Hiyel”, DİA, XVIII, 170 vd.
    6. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, Lübnan, trs., III, 382.
    7. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 382.
    8. Nisâ suresinin 34. ayetinde mealen, “nüşûzundan havf ettiğiniz kadınlara gelince; onlara öğüt verin…” buyrulur. Konuyla ilgili bazı ayetlerin sonucunu göre kadının nüşûzu, “gözünü başkasına dikmesi” anlamına gelmektedir. Ayette geçen “havf” ifadesi de “zanna veya bilgiye dayalı korku” anlamına gelir. Kocasının istemediği bir erkeği eve alan kadın hakkında zanna dayalı olarak onun gözünü başkasına diktiği korkusu ortaya çıkar. İşte bu noktada nisâ suresinin 34. ayetinin devamına göre kocası karısına öğüt verir, dinlemezse onu yatakta yalnız bırakır, yine dinlemezse onu döver. Bu davranışından vazgeçerse artık ona karşı başka bir yol aramaz. Konuyla ilgili olarak bkz. ABDULAZİZ Bayındır, Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, İstanbul, 2014, s. 399 vd.
    9. Fıkıhta kabul edildiği şekliyle, sınırları kanun koyucu (Şâri) tarafından çizilen, eksiltme, artırma ve affın söz konusu olmadığı belli sayıdaki suçlar için öngörülen cezalara hadd cezaları denir. Bkz. Suat Erdoğan, Kur’ân ve Sünnet Işığında Suç-Ceza Uygunluğu (Mümâselet), İstanbul, 2014, s. 46.
    10. Fıkıhta kabul edildiği şekliyle, sınırları kanun koyucu (Şâri) tarafından çizilmeyen, takdiri yetkili makamlara bırakılmış suçların cezalarına ta’zîr cezası denir. Bkz. Suat Erdoğan, Kur’ân ve Sünnet Işığında Suç-Ceza Uygunluğu (Mümâselet), İstanbul, 2014, s. 46.
    11. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 383-384.
    12. Serahsî, el-Mebsût, XXX, 209; Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi’, V, 35.
    13. Şâfi’î, el-Ümm, VII, 135.
    14. Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, IV, 347-348.
    15. İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 326
    16. Fıkıh usûlünde beyan kavramı, manadaki kapalılığı gidermek yahut hükümlerin Allah tarafından açıklanma keyfiyetini ifade etmek için kullanılır ve Hanefî fıkıh usûlcülerine göre takrir, tefsir, tağyir, tebdil ve zaruret olmak üzere beş kısma ayrılır. Tahsis, istisna, bedel, sıfat, gaye ve şart gibi unsurlarla yapılan açıklamaya beyân-ı tağyir denir.
    17. İstisna, lafzın delalet ettiği şeylerden bir kısmını “illâ = ” ve benzeri isimlerle cümlenin hükmünden çıkarmaktır. İstisna münfasıl olamaz yani iki cümle arasında zaman farkı bulunamaz. Mesela “benim falana 1000 Lira borcum var’ dedikten belli bir süre sonra “500 Lira hariç” denemez. Bu iki cümle peş peşe söylenirse istisna caiz olur. (konuyla ilgili olarak bkz. Ferhat Koca, İslâm Hukuk Metodolojisinde Tahsis, İstanbul, 1996, s. 124 vd.)
    18. Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 179; Zerkeşi, Bahru’l-muhît, II, 430.
    19. Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 64.
    20. Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 64.
    21. Şevkânî, Neylü’l-evtâr, VI, 130.
    22. Zumer 39/8. 23. Tevbe 9/120; Hicr 15/48; Fâtır 35/35. 24. Kitab-ı Mukaddes, Eyub, Bâp 2. http://www.kitabimukaddes.com/kutsal-kitap-tr/eski-antlasma/eyup.html
    25. İfade şöyledir:
    26. İbn Fâris, Mekâyîsü’l-lüğa, “h-n-s” md.; Feyyûmî, el-Misbâhu’l-münîr, “h-n-s” md. Sahîh-u Müslim’de (İmân, 252) geçen ifade şöyledir: …فكان يخلو بغار حراء يتحنث فيه. “…Hira mağarasında yalnız kalıyor ve orada ibadete çekiliyordu…”
    27. Şihâbüddin Ebî Muhammed Abdirrahman b. İsmail, Şerhu’l-hadîsi’l-muktefâ fî meb’asi’n-nebîyyi’l-mustafâ, Şârika, 1999, s. 98.
    28. İsrâiliyyat, Yahudilik ve Hristiyanlık’tan İslâm kaynaklarına geçtiği kabul edilen bilgiler için kullanılan terimdir. Bkz. İbrahim Hatipoğlu, “İsrâiliyat”, DİA, XXIII, 195 vd.
    29. Lokmân 31/13.
    30. Muhammed Tâhir b. Muhammed b. Muhammed et-Tunûsî İbn Âşûr (ö. 1394/1973), Tefsîru’t-tahrîr ve’t-tenvîr, Tunus, 1997, XXVII, 306.
    31. İbn Âşûr, Tefsîru’t-tahrîr ve’t-tenvîr, XXVII, 306. Rivayet için bkz. Buhârî, Tevhîd, 46; Müslim, İmân, 142.
    32. Seyyid Kutub, Fî zılâli’l-Kur’ân, XXVII, 136.
    33. Bakara 2/27; Ra’d 13/25.
    34. Nesefî, III, 1747; İbn Âşûr, Tefsîru’t-tahrîr ve’t-tenvîr, XXVII, 306.
    35. Muhammed b. Yusuf Ebû Hayyân el-Endelusî (ö. 754/1256), el-Bahru’l-muhît, Beyrut, 1992, X, 86.
    36. Mâide 5/89.
    37. Tirmizî, en-Nüzûr ve’l-eymân, 6.