Kategori: Fatih Orum

  • E-Kitap: Din

    E-Kitap: Din

    “Kur’ân’ın Öğrettiği Kavramlar” serisinin bu sayısında “din” kavramını ele aldık. Günlük hayatta çokça dillendirdiğimiz ve de duyduğumuz kavramların başında din gelir. Dinin doğru tanımını tespit etmek, Kur’ân’ın pek çok âyetini doğru anlamamızı sağlayacak. Dahası dinin fıtratla olan yakın ilişkisi görülecek, böylelikle din-bilim ayrılığının ne kadar fahiş bir hata olduğu görülmüş olacak. Öte yandan Allah’ın dininin dindarı olmanın tek yolunun O’na teslim olmaktan geçtiğini ve tam da bu sebepten O’nun dininin adının İslam olduğunu göreceğiz. Din kavramını işlediğimiz bu çalışmayı aşağıdaki linkten indirebilirsiniz:

  • E-Kitap: Tasdik Tebyin ve Nesih

    E-Kitap: Tasdik Tebyin ve Nesih

    Kur’ân’da, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in son nebî olduğunu bildiren ve buna işaret eden âyetler olmasaydı ve bizler nebî beklentisi içerisinde olan bir ümmetin mensupları olsaydık, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş nebî olduğunu söyleyen birinin çıktığını duyduğumuzda ya da onunla karşılaştığımızda neler hisseder, dahası nasıl bir tepki verirdik?

    Beklenen bir nebîye tâbî olmama ile yalancı birinin peşine takılıp gitme ihtimali arasındaki gerilim, samimi hiçbir müminin yaşamayı arzuladığı bir tecrübe olmazdı herhalde! O halde nebî iddiası ile ortaya çıkan birinin, gerçekten Allah’ın nebîsi olup olmadığına dair içimizi kemirip duran o zor sorunun cevabını nasıl bulabilirdik?

    Peki, yukarıdaki sorunun cevabını bulup, o kişinin beklenen nebî olduğuna karar verip ona tabi olsaydık, bu durum hayatımızda ne gibi değişikliklere sebebiyet verirdi? Bizi nasıl bir hayat beklerdi? Nelere hazırlıklı olmamız gerekirdi?

    Bu ve benzeri soruların cevaplarını içeren çalışmamızı linkten indirebilirsiniz:

  • E-Kitap: Kur’an Işığında Küçüklerin Evlendiril(eme)mesi Meselesi

    E-Kitap: Kur’an Işığında Küçüklerin Evlendiril(eme)mesi Meselesi

    Öteden beri fıkıh külliyatında velileri tarafından küçüklerin evlendirilmesine cevaz verilmiştir. Bu hükme varılırken bazı âyetlerden istidlaller yapılmış, Hz. Âîşe’nin küçük yaşta evlendirilmesi başta olmak üzere birtakım rivayetlerden söz edilmiş, hüküm üzerinde icmâ olduğundan bahsedilmiş, kıyas metodu kullanılmış, ayrıca bu hükmün maslahata mebni olduğu söylenmiştir. İslam coğrafyasında yüzyıllarca bu hükmün uygulanmasından kaynaklanan sosyal, hukuki ve psikolojik sorunlar yaşanmıştır. Dr. Fatih Orum bu makalede, bu hükmün delillerini incelemiş, delilleri değerlendirme ve eleştiriye tabi tutmuş ve bu hükmün Kur’ân’a göre neden hatalı olduğunu yine delillerle göstermeye çalışmıştır. Çalışmanın tamamına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

  • E-Kitap: Et-Talâk Suresinin 4. Ayetindeki ve’l-lâ i lem yahidne İfadesinin Anlam ve Yorumu Üzerine

    E-Kitap: Et-Talâk Suresinin 4. Ayetindeki ve’l-lâ i lem yahidne İfadesinin Anlam ve Yorumu Üzerine

    Fıkhın en tartışmalı konularından birisi hiç şüphesiz “küçüklerin evlendirilmesi” meselesidir. Tefsir ve fıkıh kaynaklarında söz kesme veya nişanlama gibi örfi bir takım uygulamalar olarak yorumlanmak istenen bu mesele, kaynaklardaki buluğ öncesi cinselliğin zikredildiği tartışmalara bakılacak olursa, gerçek bir nikâh olgusu çerçevesinde ele alınmış ve kızların küçük yaşta evlendirilebileceği yönünde görüşler serdedilmiştir. Bu çarpık düşüncenin başta söz konusu eserler olmak üzere Müslümanlar arasında dallanıp budaklanmasının muhtemel pek çok nedeni olmalıdır. Ancak asıl can acıtıcı olan husus, bu düşüncenin Kur’an’dan hareketle temellendirilmek istenmiş olmasıdır. Öyle ki fıkıh ve tefsir eserlerinde eṭ-Ṭalāḳ suresinin 4. ayetinde geçen ve’llā ī lem yaḥiḍne (… ve hayız görmeyenler ise …) ifadesiyle küçük kızların kast edildiği ileri sürülmüş, bu noktada neredeyse tam bir mutabakat sağlanmıştır. Dr. Fatih Orum ve Prof. Dr. Zeki Bayraktar’ın kaleme aldığı bu makalede bu yaklaşımın temel açmazları tahlil edilmiş, bu çerçevede insanın biyolojik gelişim süreci dikkate alınarak söz konusu ifadenin nasıl anlaşılması gerektiği tartışılmıştır. Bu çerçevede makale, ilgili Kur’an ayetinin incelenmesini ve meselenin tıbbi yönden tahlilini içeren iki kısımdan oluşmaktadır. Linkten indirebilirsiniz:

  • E-Kitap: Yatsı Namazının Son Vaktine Dair Görüşün Hanefi Mezhebindeki Evrimi ve Temelleri

    E-Kitap: Yatsı Namazının Son Vaktine Dair Görüşün Hanefi Mezhebindeki Evrimi ve Temelleri

    Dr. Fatih Orum’un kaleme aldığı bu çalışmada, Hanefi mezhebinin tarihi seyri içerisinde yatsı namazının son vaktine dair görüşün nasıl bir evrim geçirdiği ve bunun temellendirilmesinin ne şekilde yapıldığı üzerinde durulmuştur. Çalışmanın tamamını aşağıdaki linkten indirebilirsiniz:

  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -3 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -3 / Dr. Fatih Orum

    Yazımızda Muhammed suresinin 4. ayetiyle ilgili olarak; önce ayete dair geleneksel bakış açısını ortaya koymaya, ardından da ayeti Kur’ân bütünlüğü içerisinde ele almaya çalışacağız. Ayetin metni ve meali şöyledir:

    فَاِذَا لَق۪يتُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَۙ فَاِمَّا مَناًّ بَعْدُ وَاِمَّا فِدَٓاءً حَتّٰى تَضَعَ الْحَرْبُ اَوْزَارَهَاۚۛ ذٰلِكَۜۛ وَلَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْۙ وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَ۬ا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍۜ وَالَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَلَنْ يُضِلَّ اَعْمَالَهُمْ 

    “(Savaşta) kâfirlerle karşılaştığınızda onları yere serinceye kadar boyunlarını vurun. Sonra bağı sıkı tutun (esirler alın). Arkasından onları karşılıksız veya fidye alarak serbest bırakın. Savaş, ağırlıklarını bırakıncaya kadar böyle yapın…”

    Yukarıdaki ayete göre, savaş esnasında ve sonrasında yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:

    1. Savaş esnasında, tamamen etkisiz hale getirilinceye kadar düşmanın öldürülmesi,
    2. Savaş meydanında tam bir üstünlük elde edilince esir alınması ve alınan esirlerin sıkıca bağlanması yani herhangi bir tehlike oluşturmamaları için esirlerle ilgili gerekli emniyet tedbirlerinin alınması,
    3. Sonraki aşamada da bu esirlerin ya karşılıksız ya da fidye karşılığında salıverilmeleri.

    Ayet Üzerindeki Nesh Tartışmaları

    Bazıları bu ayetin mensuh yani hükmünün kaldırıldığını söylerken bazıları da ayetin neshedilmediğini dolayısıyla hükmünün geçerli olduğunu söylemişlerdir. Ayetin mensuh olduğu görüşünde olanlardan İbn Cüreyc ve Süddî, bu ayetin hükmünün Tevbe suresinin 5. ayetiyle; Katâde ise Enfâl suresinin 57. ayetiyle neshedildiğini söylemişlerdir. Tevbe suresinin 36. ayeti de bu ayeti nesheden ayetler arasında zikredilir. Ayetin neshedilmediğini düşünenler arasında İbn Ömer, Atâ b. Ebî Rebâh ve Hasan Basrî’nin isimleri geçer. Rivayete göre İbn Ömer, esirlerin öldürülemeyeceğine dair görüşünü Muham‐ med suresinin 4. ayetiyle delillendirmiştir.[1]

    Ayetin neshedildiğini düşünenler, ayetin hükmü gereği önceleri esirlerin öldürülmelerinin yasak olduğunu, ancak ayetin neshedilmesiyle esirlerin fidye karşılığı salıverilmeleri hükmünün kaldırıldığını ve esirlerin öldürülebileceği hükmünün konduğunu söylerler.[2]

    Müfessir Taberî, ayetin mensuh olup olmadığını düşünenlerden nakiller yaptıktan sonra kendi görüşü olarak ayetin mensuh olmadığını, esirlerin karşılıklı ya da karşılıksız serbest bırakılabileceği gibi Tevbe suresinin 5. ayeti gereği öldürülmelerinin de caiz olduğunu söyler.[3]

    Müfessir İbn Kesir bu ayetin Bedir savaşından sonra indiğinin çok açık olduğunu, çünkü Enfâl suresinin 67. ayetinde,[4] Bedir savaşında esir aldıkları için Müslümanların kınandığını, daha sonra inen bu ayetle de buna cevaz verildiğini söyler.[5]

    Bu durumda İbn Kesir’e göre Muhammed suresinin 4. ayeti, Enfâl suresinin 67. ayetini neshetmiş oluyor. Nitekim bazı fıkıh usûlü âlimleri nesih konusunu ele alırken Enfâl suresinin 67. ayetinin Muhammed suresinin 4. ayetiyle, bu ayetin de Tevbe suresinin 5. ayetiyle neshedildiği örneğini verirler.[6] Hanefî fıkıh usûlü eserlerinde, Muhammed suresinin 4. ayetinin Tevbe suresinin 5. ayetiyle neshedildiği görüşü Ebû Hanîfe’ye nispet edilir.[7]

    Fahrettin Râzî, ayetin tefsirinde, “فَاِمَّا مَناًّ بَعْدُ وَاِمَّا فِدَٓاءً = Arkasından onları karşılıksız veya fidye alarak serbest bırakın” ifadesindeki ” وَاِمَّا = ِimmâ” lafzının “hasr = sınırlama” ifade etse de esir alma işleminden sonra yapılacak şeylerin sadece bu iki şey olmadığını, öldürme ve köleleştirmenin de seçenek olduğunu söyler.[8]

    Hanefî mezhebi hariç tutulursa fıkıh mezhepleri, ayetin neshedilmediği görüşündedirler. Ancak ayetin neshedilmediğini söyleyenler, esirlere yapılacak muamelenin Muhammed suresinin 4. ayetiyle sınırlı olmadığını, gerektiğinde öldürme ve köleleştirmenin de uygulanabileceğini söylerler. Bunlar bu görüşü Tevbe suresinin ilgili ayetlerinin yanı sıra Rasûlullah’ın uygulamalarına da atıfta bulunarak delillendirirler.9 Muhammed suresinin 4. ayetinin neshedilmediğini düşünenler bu ayetin “ فَشُدُّوا الْوَثَاقَۙ = Sonra bağı sıkı tutun (esirler alın)” bölümünden esirlerin köleleştirilmesi hükmüne de varırlar.

    Mezheplerin Esirlere Muamele Hususundaki Yaklaşımları

    Hanefî fıkıh kaynaklarında, Muhammed suresinin 4. ayetinin mensuh olduğu, tüm halkın menfaatini ilgilendiren özel bir durum olmadığı sürece[10] esirlerin karşılıksız ya da fidye karşılığında salıverilmelerinin caiz olmadığı söylenir.[11] Bu konuda meşhur Hanefî fakihi Kâsânî’nin ifadeleri çok dikkat çekicidir. Devlet başkanının esirleri fidye karşılığı salıvermesinin mümkün olup olmadığına dair açtığı fasılda, İmam Şâfiî’nin buna cevaz verdiğini naklettikten sonra Hanefî âlimlerin buna cevaz vermediğini söyler ve bu görüşü şöyle temellendirir:

    “Şu ayet sebebiyle, bize göre esirlere yapılması emredilen muamele, onların öldürülmeleridir: “Siz bunların boyunlarının üstüne vurun = فَضَرْبَ الرِّقَابِۜ” Bu ayet, esirlerin alınması ve köleleştirilmesinden sonraki aşamayla ilgilidir.” [13]

    Kâsânî bu ayetin esirlerin alınmasından sonraki aşamayla ilgili olduğunu şöyle temellendirir:

    “Boyunlarına vurmak, boyunlarını vücuttan ayırmaktır. Bu da, savaş esnasında olmaz; ancak esir alındıktan sonra olur.”[14]

    Kâsânî esirlerin öldürülmesinin gerekliliğini ise şöyle izah eder:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün = فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ “ Ölüm emri onların İslâm’a girmelerine vesile olur. Öldürülmeleri emredildiği için bundan vazgeçmek caiz olmaz. Öldürme emri onların İslâm’a girmelerine vesile olur ama fidye karşılığı bırakılmaları onların İslâm’a girmelerine vesile olmaz…”[16]

    Kâsânî daha sonra Mu‐ hammed suresinin 4. ayetinde geçen ifadeden hareketle, mesela İmam Şâfî gibi, esirlerin fidye karşılığı salıverilebileceği görüşünde olanlara şöyle cevap verir:

    “Bazı müfessirler “فَاِمَّا مَناًّ بَعْدُ وَاِمَّا فِدَٓاءً = Arkasından onları karşılıksız veya fidye alarak serbest bırakın” ayetinin şu ayetlerle neshedildiğini söylüyorlar: “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün = فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْAllah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşın = قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ” Tevbe suresi Muhammed suresinden sonra inmiştir. Öte yandan Muhammed suresinin 4. ayeti Ehl-i kitapla ilgili olabilir.”[19]

    Kâsânî, Rasûlullah’ın Bedir savaşında esir almasının bir ictihad hatası olduğunu söyleyenlerden bahseder. Ayrıca Bedir’deki esirlerin fidye karşılığı bırakılmalarına izin veren hükmün daha sonra neshedilmiş olma ihtimalini de dile getirir. Dolayısıyla ona göre Bedir’de Rasûlullah’ın esir almış olması esirlerin fidye karşılığı bırakılmalarına delil gösterilemez.[20]

    Kâsânî’nin yukarıdaki görüşlerini kısaca hatırlatıp şöyle değerlendirebiliriz:

    Kâsânî Enfâl suresinin 12. ayetinde geçen “Siz bunların boyunlarının üstüne vurun” mealindeki bölümden ha‐ reketle esirlerin öldürülmelerinin emredildiği hükmüne varmaktadır. Kasânî, aynı ifadenin savaş sonrasındaki durumu düzenlediğini, çünkü bir kişinin boynunu vücudundan ayırmanın savaş esnasında değil; ancak o kişiyi esir aldıktan sonra olabileceğini söyler. Dolayısıyla Kâsânî’ye göre bu ifade, esirlere yapılacak muameleyle ilgilidir. Oysa bu ayet, Müslümanlara destek olmaları için meleklere verilen emirdir! Böylesi bir ifadeden bu tür çıkarımlar yapmak kabul edilebilir değildir.

    Kasânî esirlerin öldürülmesi hükmünü Tevbe suresinin 5. ayetine de dayandırır. İleride değineceğimiz üzere Tevbe suresinin 5. ayeti Hudeybiye Antlaşmasını bozan Mekkeli müşriklerle ilgilidir. Yani esirlerle ilgili değildir. Kâsânî, esirlerin öldürülmelerinin onların Müslüman olmaları sonucunu doğuracağını söylemektedir. Yani ona göre esir düşen biri Müslüman olmazsa öldürüleceğini bileceği için Müslüman olacaktır. Oysa böyle bir düşüncenin toplumda münafık üreteceği kesindir.

    Esirlerin fidye karşılığı salıverilmelerinin, bu kişilerin tekrar düşman askeri olarak Müslümanların karşısına çıkma ihtimalleri sebebiyle de kabul edilemez olduğu söylenir.[21]

    Toparlayacak olursak, Hanefîler Muhammed suresinin 4. ayetinin mensuh olduğunu iddia ederek esirlerin karşılıksız ya da fidye karşılığında salıverilmelerine cevaz vermezler. Onlar bu ayeti nesheden Tevbe suresinin 5. ayetiyle esirlerin öldürebileceğini söylerler.[22] Diğer üç mezhep ilgili ayetin mensuh olmadığını düşünür; ancak onlar da esirlerin gerektiğinde öldürülebileceğini kabul ederler. Ömer Nasuhi Bilmen esirlerin öldürülmesi ya da köleleştirilmesine dair geleneksel görüşü şöyle özetler:[23]

    “Harb neticesinde zor kullanılarak elde edilen esirler hakkında devlet başkanı, muhayyerdir. Bu hususta Müslümanların menfaatlerine göre hareket ederek dilerse bu esirlerin savaşçı takımını öldürüp kötülüğü tamamen ortadan kaldırır, dilerse bunların şerlerini def için yalnız istirkakleriyle, yani köle ve cariye edilmeleriyle yetinir, dilerse İslâm devletinin himaye ve korumasında olmak üzere hepsine hürriyet verir ve dilerse bunları İslâm esirleri ile mübadelede bulunur.”[24]

    Ömer Nasuhi Bilmen devamında, esirlerin öldürülmesine çeşitli gerekçelerle cevaz vermeyen bazı fukahadan bahsettikten sonra esirlerin öldürülmesinde karar verme yetkisinin devlet başkanında olduğunu, bazı durumlarda, mesela misilleme yapmak için esirlerin öldürülmesinin haklı gerekçelerinin olduğunu, bunu yerine getirmenin sosyal ve siyasal hayat için gerekli olduğunu şöyle ifade eder.

    “Farz edilsin ki bir düşman millet, Müslümanlardan aldığı esirleri idam ediyor veya köleleştirerek ebediyen hürriyetten mahrum bırakıyor. Şimdi bu halde Müslümanların o düşmandan alacakları esirler hakkında idam ve köleleştirme yollarına başvurmanın dinen yasak sayılması, ictimaî ve siyasî hayat bakımından uygun görülebilir mi?”

    “Binaenaleyh umum beşeriyetin eğilim, istek ve arzularını dikkate alan ve cihanşümul bir siyaset takip eden İslâmiyyet de kendi müntesiplerinin hayatî mücadelede muvaffakiyetlerini temin için esirler hakkında bir takım hükümler koymuş, bu hususta en büyük salâhiyeti hikmet ve maslahata göre hareket etmesi icap eden – devlet başkanına, İslâm hükümetine havale etmiştir.”[25]

    Ömer Nasuhi Bilmen daha sonra esirlerin karşılıksız salıverilmelerinin mümkün olup olmadığı meselesine geçer ve şunları söyler:

    “Hanefîlere göre esirleri karşılıksız salıvermek caiz değildir. Velev ki esir, İslâmiyyeti kabul etmiş olsun. Böylesi bir muamele, nassa muhalif davranmak, düşmanı güçlendirmek, mücahitlerin hukukuna tecavüz etmek demektir.”

    “İmam Mâlike göre de esiri karşılıksız salıvermek caiz değildir. Devlet başkanı, esirler hakkında muhayyerdir; ictihadına göre hareket eder. Göreceği maslahata binaen bunları, ganimetin taksim edilmesinden önce ya öldürür veya bir bedel mukabilinde azad eder veya cizyeye bağlar veyahut köleleştirir. Kadınlar ile çocuklar hakkında ise yalnız köleleştirmede bulunur veya bunları bir fidye mukabilinde azad eder, fakat öldürtemez.”

    “İmam Ahmed’e göre de esirleri karşılıksız salıvermek caiz değildir.”

    “İmam Şâfiîye göre devlet başkanı, göreceği bir maslahata binaen esirleri bir bedel mukabilinde olmaksızın azad edebilir.”[26]

    Ömer Nasuhi Bilmen esirlerin fidye karşılığı salıverilmesine dair görüşleri de şöyle özetler:

    “Esirleri para mukabilinde azad etmek hususunda Hanefî fukahasının muhtelif görüşleri vardır. Meşhur olan görüşe göre bu caiz değildir. Para mukabilinde düşmanın kuvvetlenmesine yol açmak uygun olmaz. Ancak Müslümanların paraya ihtiyacı olması durumunda İmam Muhammed’in beyanına göre caiz olur.”

    “İmam Şâfiî’ye göre büyük bir mal mukabilinde mübadele caizdir.”[27]

    Peki, Müslüman biri düşman elinde esir alınırsa ne olacak? Ömer Nasuhi Bilmen fukahanın bu konudaki görüşünü şöyle özetler:

    “Esir düşen Müslümanları para, silâh, kera’ denilen hayvanat ve saire mukabilinde esaretten kurtarmak ittifakla caizdir.”[28]

    Görüldüğü üzere, düşmandan ele geçirilen esirlerin öldürülmesi ve köleleştirilmesi hususunda tereddüt etmeyen, onları karşılıksız ya da karşılıklı salıverme hususunda, apaçık ayetlere karşın kafası karışık olan gelenek tereddüt eden gelenek, düşmana esir düşen Müslüman esirlerin fidye karşılığı kurtarılmasının cevazı hususunda ittifak etmiştir.

    Ayetin Kur’ân Bütünlüğü Açısından Ele Alınması

    Bir ayetin başka bir ayetle neshi için iki ayet arasında çeşitli ilişkilerin kurulabiliyor olması gerekir. Mesela neshedildiği iddia edilen ayette, o ayetin daha sonra hükmünün kaldırılabileceğine dair ifadenin bulunması önemli bir göstergedir. Nisâ suresinin 15. ayetinde, zina suçu işleyen kadınlar için tertip edilen cezanın ömür boyu devam edeceği belirtildikten sonra “…yahut Allah onlar için bir yol açıncaya kadar…” şeklindeki ifadenin geçmesi bu konuda bir nesih beklentisi oluşturmaktadır. Nitekim bu beklenti aynı konuda farklı bir hüküm getiren Nûr suresinin 2. ayetiyle gerçekleşmiştir.

    Nesih için iki ayet arasında konu birlikteliği de olmalıdır. Bakara suresinin 183. ayetinde, önceki ümmetlere olduğu gibi Ümmet-i Muhammed’e de orucun farz kılındığı belirtildikten sonra aynı surenin 187. ayetinde, oruç gecelerindeki cinsel ilişki yasağının son ümmet için kaldırıldığı bildirilmektedir.

    Öte yandan nesheden ayette, neshin gerçekleştiğini gösterir ifadenin olması da önemlidir. Enfâl suresinin 66. ayetinde geçen, “…Şimdi Allah, zayıf olduğunuzu gördü ve yükünüzü hafifletti…” şeklindeki ifade bir önceki ayetteki hükmün neshedildiğini göstermektedir. Buna göre, Muhammed suresinin 4. ayetinde ve de onu neshettiği iddia edilen Tevbe suresinin 5. ayetinde bu ilişkilerden herhangi biri bulunmakta mıdır?

    Muhammed suresinin 4. ayeti, savaş esnasında ve son‐ rasında yapılması gerekenleri bildirmektedir. Düşmanla karşılaşıldığında boyunlarına vurmak yani öldürücü darbeyi vurmak savaş esnasında yapılması gereken bir şeydir. Düşman etkisizleştirilip savaş meydanına serildiğinde, savaşma durumu kalmayanların savaş esiri olarak alınmaları ve sıkıca bağlanmaları gerekmektedir. Daha sonra bu esirlere yapılacak muamele olarak ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıvermeden sözedilmektedir. Enfâl suresinin 67. ayetinde, Bedir savaşında, düşman tam olarak etkisiz hale getirilmeden esir alma aşamasına geçildiği için Nebî dahil Müslümanların kınandığı dikkate alındığında Muhammed suresinin 4. ayetinin Bedir savaşından önce indiği rahatlıkla söylenebilir. Oysa bazı müfessirler bu ayetin Bedir savaşından sonra indiğini söylerler. Onlara göre bu ayet Bedir savaşından önce inmiş olsaydı Enfâl suresinin 67. ayetinde esir aldıkları için Müslümanlar kınanmazlardı. Böy‐ le düşünenlere göre Enfâl suresinin 67. ayeti Muhammed suresinin 4. ayetiyle neshedilmiş oluyor. Bu doğru değildir. Enfâl suresinin 67. ayetinde Müslümanlar, esir aldıkları için değil, esir alma safhasına erken geçtikleri için kınanmışlardır. Muhammed suresinin 4. ayetinde savaş meydanına ağırlığı koyuncaya kadar esir alınmaması söyleniyor. Zaten Enfâl suresinin 67. ayetinde de, savaş meydanına ağırlık koyma anlamındaki aynı ibare kullanılarak ْ حَتّٰى يُثْخِنَ فِي الْاَرْضِۜ / حَتّٰٓى اِذَٓا اَثْخَنْتُمُوهُمْ kınamanın) gerekçesinin esir alma değil esir alma aşamasına erken geçme olduğu bildirilmiş oluyor.

    Enfâl suresinin 67. ayetini nesheden Muhammed suresinin 4. ayetinin Tevbe suresinin 5. ayetiyle neshedildiği iddiası da isabetli değildir. İki ayet arasında konu birlikteliği yoktur. Tevbe suresinin 5. ayetinin metni ve meali şöyledir:

    فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

    “(Dört) yasak ay çıkınca o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın, onları kuşatın, onlar için her gözetleme yerinde oturun. Ama tevbe ederler, namaz kılarlar, zekât verirlerse yollarını açın. Allah’ın bağışlaması çok, ikramı boldur.”

    Yukarıdaki ayet Hudeybiye Antlaşmasını bozan Mekkeli müşriklerle ilgilidir. Bu ayet de dahil olmak üzere surenin ilk ayetlerinde bahsi geçen duyuru, uyarı ve emirler Zilhicce ayında yapılmıştır. Surenin 3. ayetinde geçen “يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ = Büyük hac gününde” şeklindeki ibareyle bu açıkça görülmektedir. Bilindiği üzere haram aylar Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep’tir. O halde Tevbe suresinin 5. ayetinde sözü edilen haram aylar yukarıda saydığımız haram aylar değil, surenin 2. ayetinde geçen ve antlaşmayı bozan müşriklere tanınan dört aylık süredir. Bu dört aylık sürenin ayette “haram aylar = الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ” olarak ifade edilmesi bu süre içerisinde müşriklere dokunulmayacağı, süre dolunca ise, anlaşmayı bozmaları sebebiyle cezalandırılacakları anlamındadır. O halde 5. ayette genel bir hükümden bahsedilmemektedir. Bu, sözü edilen Mekkeli müşrikler ve onlar gibi yapanlar içindir. Muhammed suresinin 4. ayetinde ise genel olarak savaş esnasında ve sonrasında yapılacaklar bildirilmiştir. İki ayet arasında nesh ilişkisinin düşünülmesini gerektirecek ne bir ibare ne de bir anlam örgüsü bulunmaktadır. Durum böyle olmakla birlikte, belli bir sebebe binaen inen Tevbe suresinin 5. ayetinin yüzlerce ayeti neshettiği söylenebilmiştir. İşte bu yüzlerce ayetten bir tanesi de Muhammed suresinin 4. ayetidir. Bu ayetin nesholunduğunu söyleyen Hanefî uleması, esirlere uygulanması gereken ve kıyamete kadar devam edecek olan hükmü yok saymışlar, esirler hakkındaki hükmün, onların öldürülmesi ya da köleleştirilmesi olduğunu söylemişlerdir. Bu ayetin neshedilmediğini düşünenler ise karşılıksız ya da fidye karşılığı salıvermenin yanı sıra esirlerin öldürülmesinin veya köleleştirilmesinin caiz olduğunu söylemişlerdir.

    Savaş, insanlık tarihi kadar eski bir vakıa olduğu için, Allah’ın dininde savaşa, dolayısıyla onun bir sonucu olan esirlere dair hükümler tüm şeriatlarda düzenlenmiş olmalıdır. Bu bağlamda mesela esirlerin fidye karşılığı salıverilmeleri ve de kurtarılmalarının bilinen ve uygulanan bir şey olduğuna dair Bakara suresinin 85. ayeti dikkat çekicidir:

    “Sonra öyle hale geldiniz ki, birbirinizi öldürüyor, içinizden bir takımını yurtlarından çıkarıyor, onlara yapılan kötülük ve düşmanlığa destek veriyorsunuz. Ama esir olarak gelirlerse fidyelerini verip kurtarıyorsunuz. وَاِنْ يَأْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ ) Onları sürgün etmek size zaten haramdır.”

    Oysa bazıları bu ayete rağmen, bir takım rivayetlerden hareketle esir almanın önceki ümmetlere haram iken Ümmet-i Muhammed’e helal kılındığını söylemişlerdir.[29]

    Rivayetlere göre Bedir savaşında alınan esirlerin bir kısmı fidye karşılığı bir kısmı da karşılıksız salıverildi. Enfâl suresinin 70. ayeti bunu doğrulamakta, aynı surenin 67. ayetinin Bedir’de alınan esirlerin öldürülmemesi üzerine indiğine dair yorumları ise geçersiz kılmaktadır:

    “Ey Nebî! Elinizdeki esirlere de ki: ‘Allah kalplerinizde bir hayır olduğunu bilse, sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlar, ikramda bulunur.”

    Benî Kurayza Yahudilerinin etkisiz hale getirilmesinden bahseden Ahzâb suresinin 26. ayetinde de düşmanın öldürüldüğünden, bir kısmının da esir olarak ele geçirildiğinden bahsedilmektedir:

    “Allah, kitap ehlinden, düşmana arka çıkanları da kalplerine korku salarak kalelerinden indirdi, onların kimini öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz.”

    Ayete göre Müslümanlar Yahudilerle çatışmış, bazılarını öldürmüş, düşman teslim olunca da esir alma süreci başlamış olmalıdır.[30]

    Sonuç

    Hanefî usûlcüler, Muhammed suresinin 4. ayeti ile Tevbe suresinin ilgili ayetleri arasında konu birlikteliği olduğunu, tarih açısından sonra gelen hükmün aynı konuda farklı bir hüküm getirmesi sebebiyle neshin gerçekleştiğini iddia ederler. Oysa Muhammed suresinin 4. ayetinde geçen “Arkasından onları karşılıksız veya fidye karşılığında serbest bırakın” şeklindeki ifade savaş esirlerine yapılacak muameleyle ilgiliyken Tevbe suresinin 5. ayeti, Hudeybiye Antlaşmasını bozan müşriklerle ilgilidir. İki ayet arasında herhangi bir konu birlikteliği yoktur. Hanefîler esirlerin öldürülmesi ya da köleleştirilmesini benimsemişlerdir. Bu, Allah’ın kitabında ve Rasûlullah’ın uygulamalarında olmayan bir şeydir.

    Muhammed suresinin 4. ayetinin neshedilmediğini söyleyenler ise esirlere uygulanacak muamelenin bu ayetle sınırlı olmadığını, esirlerin öldürülebileceğini ya da köleleştirilebileceğini de söylemişlerdir.

    Esirlerin öldürülebileceğine dair hükmü ve bu doğrultudaki tarihî tecrübeyi, bazı yazarların dile getirdiği gibi, Batı’nın bu yöndeki yasaklarının bir asırlık maziye sahip olmasını gündeme getirmek ya da bu uygulamaları “mukabele bilmisil” kuralının işletilmesinin bir sonucu olarak görüp normalleştirmek ya da aklamak[31] sorunun temeline inmemek anlamına gelir. Burada yapılması gereken, asırlardır yanlış bir uygulamanın sürdürüldüğünü ve ulemanın da bu uygulamayı temellendirmeye çalıştığı gerçeğiyle yüzleşmek ve yapılanın bir hata olduğunu kabul etmektir.

    Notlar

    1. Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö. 310/923), Câ‐ mi’u’l-Beyân, Beyrut, 1992, XI, 306; el-İmam Hafız İbn Kesîr (ö. 774/1373), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm li’l-Hafız İbn Kesîr, Kahire, 2005, VII, 309; Celâleddin Abdurrahman es-Suyûtî (ö. 911/1505), ed-Dürru’l-mensûr  fi’t-tefsiri’l-me’sûr, Mısır, 2003, XI, 136; Ebû Ömer Cemaleddin Yusuf b. Abdullah b. Muhammed Kurtubî İbn Abdilber en-Nemerî (ö. 463/1071), Câmi’u beyâni’l-‘ılm ve fadlihi, Demmam, 1994, XVI, 150 vd.
    2. Taberî, Câmi’u’l-Beyân, XI, 306.
    3. Taberî, a.g.e., XI, 307.
    4. Ayetin meali şöyledir: “Savaş alanında düşmanı yere serinceye kadar hiçbir nebinin esir alma hakkı yoktur. Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz Allah ise sonrasını istiyor. Allah güçlüdür, doğru karar verir.” (Enfâl 8/67)
    5. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, VII, 309.
    6. Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî Cessâs (ö. 370/981), el-Füsûl fi’l-usûl, Kuveyt, 1985-1994, III, 7; Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), Usûl’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 85.
    7. Cessâs, a.g.e., I, 385.
    8. Ebû Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer Fahreddin erRâzî, (ö. 606/1209), et-Tefsîru’l-Kebîr, Beyrut, 1999, X, 38- 39.
    9. Bu bağlamda, Bedir ve Uhut savaşları ile Benî Kureyza ve Mekke’nin fethinden sonraki bir takım uygulamalara atıfta bulunulur.
    10. Alınan esirlerin İhtiyaç halinde, fidye karşılığı bıraklıp bırakılmayacağına dair mezheb içinde bir tartışmanın olduğu görülmektedir. Mesela bkz. Cemaluddin Ebû Muhammed b. Abdillah b. Yusuf el-Hanefî ez-Zeyla’î (ö. 762/1361), Tebyî‐ nü’l-hakâik, Kahire, 1313, III, 249.
    11. Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, 1989, X, 24-25.
    12. Enfâl 8/12.
    13. Alâuddin Ebû Bekr b. Mesûd el- Kâsânî el-Hanefî (ö. 587/1191), Bedâi’u’s-sanâi’ fî tertîbi’ş-şerâi’, Beyrut, 1982, VII, 119.
    14. Kâsânî, a.g.e., VII, 119.
    15. Tevbe 9/5.
    16. Kâsânî, a.g.e., VII, 119-120
    17. Tevbe 9/5.
    18. Tevbe 9/29.
    19. Kâsânî, a.g.e., VII, 120.
    20. Kâsânî, a.g.e., VII, 120.
    21. Kemâlüddîn Muhammed b. Abdilvâhid İbnü’l-Hümâm (ö. 861/1457), Fethu’l-kadîr, Dâru’l-fikr, Beyrut, trs., V, 475.
    22. Serahsî, el-Mebsût, X, 139; Kâsânî, a.g.e., VII, 119 vd.
    23. Anlaşılmasında kolaylık sağlaması amacıyla ifadeler tarafı‐ mızdan sadeleştirilmiş ve yazım hataları düzeltilmiştir.
    24. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, III, 399.
    25. Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., III, 401.
    26. Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., III, 403.
    27. Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., III, 403.
    28. Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., III, 404.
    29. Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 304 vd.
    30. Benî Kurayza olayıyla ilgili olarak derginin bu sayısında Cemal Necm’in kaleme aldığı ve Dr. Abdurrahman Yazıcı’nın tercüme ettiği “Benî Kureyza Esirlerinin Âkibeti” isimli yazı‐ ya müracaat edilebilir.
    31. Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., III, 400-401; Ahmet Özel, “Esir”, DİA, XI, 386-387.

  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -2 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -2 / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’ı anlamanın bir usulü olduğunu ve bizzat Kur’ân’ın bu usulün hem yolunu gösterip kavramlarını bildirdiğini hem de örneklerini verdiğini biliyoruz. Kur’ân, insanların din adına Allah’ın yanı sıra kullara da kulluk etmemeleri için Kur’ân’ın açıklanması hususunda tek söz sahibinin Allah olduğunu bildirir. Yüce Allah Hûd suresinin ilk ayetlerinde şöyle buyurur:

    “Elif, Lâm, Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, ayetleri hem muhkem kılınmış hem de hep doğru karar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.”

    İnsanların bunu görmezden gelmesi iki şekilde olur. Ya bu usulü ihlal eder ya da kendisi yeni bir usul ihdas eder. Usulü ihlal etmenin en bilindik şekli, ayetler arası bağlantıları koparıp, zihindeki kurgularla örtüşen ayetlerin peşine takılmadır. Bu, kişiyi amacına ulaştırmanın en pratik yoludur. Çünkü bağlantıları koparmak suretiyle Allah’ın Kitabı’na söyletilemeyecek hiçbir şey yoktur. Konuyla ilgili olarak Allah Teâlâ Âl-i İmrân suresinin 7. ayetinde şöyle buyurur:

    “Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir; onlar Kitab’ın anasıdır. Diğerleri ise müteşâbihtir (onlarla benzeşirler). Kalplerinde kayma olanlar, fitne çıkarma ve onu tevil isteği ile Kitap’tan, (kafalarındakine) benzeyene uyarlar. Oysa onun tevilini yalnız Allah bilir. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: ‘Biz buna inandık; hepsi de Rabbimiz katındandır.’ Böyle bir bilgiye sadece sağlam duruşlu olanlar ulaşabilirler.”

    Yeni bir usul ihdas etme ise, Allah’ın Kitabı’nı anlama ve açıklama iddiasıyla yeni bir sistem kurup ilim görüntüsü altında din üzerinde tekel oluşturma şeklinde gerçekleşir. Kur’ân’ı anlamanın ve dini uygulamanın tek yolunun ataların kurguladığı sistemle mümkün olacağı bilinçlere yerleştirilir. Bu, asla aşılamayacak bir zümrenin varlığının kabulü sonucunu doğurur. Yüce Allah Yusuf suresinin 40. ayetinde şöyle buyurur:

    “Onun ile aranıza koyarak kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın kurguladığı isimlerden başkası değildir. Allah’ın onlar hakkında indirdiği bir yetki yoktur. Hüküm, Allah’ın hükmüdür. O, kendinden başkasına kul olmamanızı emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak, insanların çoğu bunu bilmezler.”

    Zihinlerdeki kurgulara Kitap’tan uygun bir ayet bulup, Kur’ân bütünlüğünü dikkate almadan ona her şeyi söyletmenin bir örneği olarak Nisâ suresinin 59. ayetinin gelenekte ele alınış tarzını göstermeye çalışacağız. Sözünü ettiğimiz ayetin metin ve meali şöyledir:

    “Ey inananlar! Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin; sizden olan yetki sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûl’e götürün. Allah’a ve Âhiret gününe inanıyorsanız böyle yaparsınız. Böylesi hayırlı olur ve çok da güzel sonuç verir.”

    Abdullah b. Abbâs (ö. 68/687), bu ayetin, bir askeri birliğe Rasûlullah tarafından komutan olarak atanan Abdullah b. Huzâfe (ö. 35/656) hakkında indiğini söylemiştir.[1] İçinde Ammar b. Yâsir (ö. 36/657)’in de bulunduğu ve komutanlığını Halid b. Velid (ö. 21/642)’in yaptığı askeri birlik içerisinde gelişen bazı olaylar üzerine bu ayetin indiğini söyleyen Mukâtil b. Süleyman (ö. 150/767), ayetten hareketle, herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşülmesi halinde konunun Allah’a ve Rasûl’e yani Kur’ân’a ve Sünnete götürülmesi gerektiğini söyler.[2]

    Müfessirler, ayette geçen “Allah’a itaat edin” ifadesi ile Allah’ın, emir ve yasaklarına (Kitab’a) uymanın, “Rasûle itaat edin” ifadesiyle de, hayatta iken onun emir ve yasaklarına, ölümünden sonra da Sünnetine tabi olmanın kastedildiğini söylerler.[3]

    Ayette geçen “ülü’l-emr” ifadesi ile kastedilenin,

    1. Ümerâ (yöneticiler, komutanlar),
    2. Ulemâ, fukahâ
    3. Sahâbe,
    4. Ebû Bekr ve Ömer (r.a.) oluduğu söylenir.[4]

    Râfizîlerin, ayette geçen bu ifade ile Ali b. Ebî Tâlib’in kastedildiğini söyledikleri nakledilirken[5] karşı grub da bizzat bu ayetin Şia’nın masum imam tezini geçersiz kıldığını söyler.[6]

    Buhârî, el-Câmi’u’s-Sahîh isimli hadis eserinin “Kitâbülahkâm” bölümünün ilk başlığında (bâb) bu ayete yer verir ve altında Ebû Hureyre’den şu hadisi nakleder: “Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim bana karşı gelirse Allah’a karşı gelmiş olur. Kim benim görevlendirdiğime itaat ederse bana itaat etmiş olur ve kim de benim görevlendirdiğime karşı gelirse bana karşı gelmiş olur.”[7]

    Müfessir Fahreddin Râzî (ö. 606/1209), ayette geçen “Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin” ifadesinin, Kitab ve Sünnete, “ve sizden olan yetki sahiplerine…” ifadesinin ümmetin icmâına, “Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Elçisi’ne götürünüz” ifadesinin de kıyasa delâlet ettiğini, böylelikle bu ayetin fıkıh usulündeki Kitap, Sünnet, icmâ ve kıyas olarak bilinen dört delili içerdiğini söyler. Yine ayetin, Kitab ve Sünnetin kıyasa önceliğine, yani Kitap ve Sünnetin kıyas için terk edilip kıyasla tahsis edilemeyeceğine delâlet ettiğini belirtir. Bu ayetin, istihsan ve istislah gibi diğer delillerin kabul edilemeyeceğine de delalet ettiğini belirttikten sonra Râzî, ayetin tefsiri bağlamında Rasûlullah’a itaatin çeşitlerine ve icmâ ile kıyasın şartlarına dair açıklamalarda bulunur.[8]

    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır da tefsirinde Razî’ye atıfta bulunarak ve ona katılarak ayette geçen ülü’lemr’in icmaya muktedir kişiler (erbâbı hall-ü akd) olduğunu ve Allah ve Rasûl’den sonra mutlak itaatin bunlara olacağını söyler. Yine tıpkı Râzî gibi o da bu ayetten Kitap, Sünnet, icmâ ve kıyas olmak üzere dört tür hüküm kaynağı olduğu sonucuna varır. Ancak Elmalılı bu dört delilden sonuncusu olan kıyasla da ihtilaf tam olarak bitmezse bu defa ülü’l-emrin yapacağı şûraya ve nihayet imamın emrine müracaat edilir der ve ayetin “Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûl’e götürün” kısmını hatırlatır. Böylelikle daha önce icma için temellendirdiği kısmı bu defa imama itaatin delili olarak sunar.[9]

    Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân isimli eserinde, ayetin, kıyas ve ictihada delalet ettiğini söyledikten sonra bunu ispatlamak için uzun uzun izahlara girişir ve böylesi bir delalete yöneltilen itirazları cevaplamaya çalışır.[10]

    Te’vîlâtü’l-Kur’ân isimli eserde, ayetin icmânın bir delil olduğuna delalet ettiği söylendikten sonra, bu delalet şöyle izah edilir: “Ayette “herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz bunu Allah’a ve Rasûl’e götürün” denilmektedir. Hakkında icmâ olan konuda böyle bir şey emredilmemektedir. İcmâ varsa tartışma yok demektir; tartışma yoksa Kitab ve Sünnete götürmeye gerek de yoktur.”[11]

    Ayetin “ve sizden olan yetki sahiplerine…” kısmına fıkıh eserlerinde zaman zaman askerlerin başına atanan komutanlara ya da insanlar arasındaki davalara bakan kadılara itaatin gerektiğiyle ilişkili olarak,[12] bazen de söz konusu ifade ile kastedilenin ulema olduğundan hareketle ümmetin alimlerinin bazı konulardaki önceliği bağlamında atıfta bulunulur.[13]

    Usul alimi Basrî (ö. 436/1044), ayeti Kitap, Sünnet, icmâ ve kıyasın meşruiyeti bağlamında zikreder.[14] İbn Hazm (ö. 456/1064), Sünnetin gayr-i metlüvv vahiy olduğunu, Kur’ân’a itaat gibi Sünnete de itaat gerektiğini belirterek bu ayeti delil getirir ve ayette geçen “sizden olan yetki sahiplerine” ifadesi ile de icmâya atıfta bulunur.[15] Gerek İbn Hazm gerekse de başkaları, kıyasın meşru olmadığının delili olarak da eserlerinde ayete yer verirler.[16] Şîrâzî (ö. 476/1083), bu ayeti delil getirerek, sahabenin bir konu hakkında iki gruba ayrılması durumunda, tabiînin bu iki görüşten biri üzerinde icmâ etmesinin diğer görüşü geçersiz kılmayacağını, yapılacak olanın Kitap ve Sünnete müracaat olduğunu söyler.[17] Serahsî (ö. 483/1090), usûl eserinin, bilgi değeri açısından haberin kısımlarını ele aldığı bölümünde, sahabenin, “biz bununla emrolunduk, bundan nehyolunduk ya da bu konuda sünnet böyledir” gibi sözlerinin mutlak olarak Rasûlullah’ın emir, nehiy ya da Sünnetine hamledilemeyeceğini söyler ve delil olarak bu ayeti zikreder. Serahsî, ayete göre, emir ve nehyin Rasûlullah’tan gelme ihtimali olduğu gibi onun dışındaki birinden yani yetki sahiplerinden gelme ihtimalinin de bulunduğunu ve ifadenin mutlak olması durumunda ihtimalin en düşüğüne hamledilmesi gerektiğini söyler.[18] Serahsî, ayeti Sünnet ve kıyasın delili olarak da zikreder.[19] Abdülaziz el-Buhârî (ö. 730/1330), Rasûlullah’ın söz ve fiillerine ittibanın gerektiğini söyleyenlerin yukarıdaki ayeti delil getirdiklerini bildirir.[20]

    Mâverdî, bu ayeti delil göstererek yöneticilere itaat etmenin farz olduğunu söyler.[21]

    Cumhuriyet rejimini temellendirirken bu ayete Mustafa Kemal Atatürk’ün de atıfta bulunduğu söylenir. Devlet başkanına itaatin, esasında tek bir ferde itaat demek olmadığını, itaatin milletin tercihini ve güvenini kazanan temsilcilerden, vekillerden oluşan en büyük makama yani manevi şahsiyete olduğunu, yüce kudretin onda vücut bulacağını, dolayısıyla ona ve onun işleri idarede görevlendireceği ve vekilliğini yapacağı kişilere itaat etmenin gerektiğini söyler ve meclisin, adalet üzerine hareket ederse,  Kur’ân’ın ve Allah’ın istediği hükümet olacağını söyler.[22]

    Siyasetten Askeriyeye Fürûdan Usûle Her Konuda Kullanılmış Bir Ayet

    Yukarıda da görüldüğü üzere, Nisâ suresinin 59. ayeti Kitap, Sünnet, icma ve kıyasın delili olarak gösterilmiştir. İlginçtir, bazıları da bu ayeti kıyasın meşru olmadığının delili olarak kullanırlar. Ayet ayrıca yöneticilere, komutanlara, kadılara itaatin gerekliliğiyle bağlantılı olarak ele alınmıştır. Şia bu ayette Ali b. Ebî Talib’e atıf var derken diğer bazıları da ayette Ebû Bekir ve Ömer (r.a.)’ya atıf oluğunu söylemişlerdir. Sünnetin de Kitap gibi müstakil bir delil olduğunu, dolayısıyla Sünnetin de tıpkı Kitap gibi dinde helal ve haram koyma rolünün olduğunu düşünenlerin de ilk ileri sürdükleri delil genelde bu ayettir.

    Tüm bunlar bir yöntem sorunudur. Bir ayetin hem kendi içinde hem de Kur’ân genelinde bütünlüğü ihmal edildiğinde ortaya çıkan tablonun bu olması şaşırtıcı görülmemelidir. Nisâ suresinin 59. ayetinde geçen rasûl ifadesi bu ve benzeri ayetlerin anlaşılmasında en önemli noktayı teşkil etmektedir.

    Rasûl’e İtaat Etmek Ne Anlama Gelmektedir?

    Rasuller, kendilerine itaat edilmesi için gönderildiklerinden,[23] muhataplarından kendilerine itaat edilmesini istemişlerdir. Benzer pek çok ayetten birinde Hûd (a.s.), muhataplarına, kendisinin onlar için güvenilir bir elçi olduğunu, Allah’tan sakınmalarını ve kendisine itaat etmelerini istemektedir.[24]

    Rasuller kendilerine itaat edilmesini isterlerken aslında, kendilerine vahyedilene yani insanlara tebliğ ettiklerine itaat edilmesini istemişlerdir. Çünkü bu, Allah’a itaat demektir. Bundan dolayı bazı ayetlerde yalnız Rasûle itaat emredilirken[25] çoğunda da Allah ve Rasûlü’ne itaat edilmesi emredilir.

    Ülü’l-emre İtaat Ne Demektir?

    Rasûlullah’a itaat Allah’a itaatten yani Allah’ın emrettiklerine itaatten farklı bir şey olsaydı, Rasûlullah’a Kur’ân dışında tanındığı iddia edilen itaatin Nisâ suresinin 59. ayetine göre ülü’l-emr için de geçerli olması gerekirdi. Çünkü ayette Allah’a, Rasûl’e ve ülü’lemre itaat emredilmektedir. Ülü’l-emre de Rasûlullah’a da itaattan kasıt, ancak Allah’ın emrettiklerine itaattir. Ayetin devamında, anlaşmazlık durumunda sorunun Allah ve Rasûlü’ne havale edilmesi gereğinden bahsedilmektedir. Bu, ancak Kur’ân’la olur. Bugün bizim için herhangi bir konuyu Allah ve Rasûlü’ne ve hatta ülü’lemre havale etmek, Kur’ân’a havale etmek anlamına gelir. İhtilaf edilen hususlarda nihai merciin Allah olduğunu “ihtilaf ettiğiniz herhangi bir şey hususunda hüküm Allah’a aittir.” mealindeki Şûrâ suresinin 42. ayeti de desteklemektedir.

    Ülü’l-emr, üzerinde tartışılan meseleyi anlayıp çözüme kavuşturabilecek melekeye sahip olanlardır.[26] Bu kişiler idareci konumunda da olabilirler. Ama sadece onlar değildir. Nisâ suresinin 83. ayetine göre bu tür insanların Rasûlullah döneminde de olduğu görülmektedir. Ayet şöyledir:

    “Kendilerine güven veya korkuya dair bir haber geldiğinde onu yayarlar. Halbuki o haberi Rasûl’e veya kendilerinden olan yetki sahiplerine götürselerdi, aralarından, işin doğrusunu anlayanlar bunu söylerlerdi. Allah’ın bol nimeti ve ikramı olmasaydı, pek azınız bir yana, şeytana uyardınız.”

    Bağlantılar koparılınca ülü’l-emre itaat şu veya bu şekilde iktidarı ele geçiren idareciye ve onun atadığı görevlilere itaat olarak anlaşılmış yahut böyle bir anlam çıkartmak için Nisâ suresinin 59. ayeti kullanılmış, sonuçta da din kullanılarak siyaseten her türlü icraat yapılmış, halka düşen de hep itaat olmuştur! Oysa elimizdeki Kur’ân, hata yaptığında uyarılan bir Nebi’yi bize örnek göstermektedir.

    Nisâ Suresinin 59. Ayeti Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyasın Delili midir?

    Ayet, tek hüküm kaynağının Kitap olduğunu göstermektedir. Çünkü nihai itaat Allah’adır. O’na itaat de Kitabı’na itaat anlamına gelir. Dolayısıyla ayette geçen “Rasûl’e itaat”ten, müstakil olarak Sünnete itaat anlaşılamaz. Sünnet, Kur’ân’a tabidir.

    “Ülü’lemre itaat”ten kastedilenin icma olduğu sonucuna varmak da asla mümkün değildir. Fıkıh usulünde anlatıldığı şekliyle gerçekleşmesi mümkün olmayan icmanın Muhammed (s.a.v.)’in vefatından sonraki bir zaman diliminde geçerli bir delil olduğu söylenir. Oysa ayet Rasûlullah’ın da yaşadığı dönemi içine almaktadır. Hatta aynı surenin 83. ayetinde Muhammed (s.a.v.)’in dönemindeki ülü’l-emrden bahsedilmektedir. Ülü’lemr ile kastedilenin Rasûlullah’ın hayatından sonra yapılacak icmaların delili olduğunu söylemek, bir ayetin Rasûlullah’ın vefatından sonra yürürlüğe girecek bir kısmının olduğu anlamına gelir ki bu duyulmuş şey değildir.

    Ayette geçen “Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûl’e götürün” şeklindeki ifade, fıkıh usulünde çerçevesi çizilen ve ne teorik olarak kabul edilebilecek ne de pratikte uygulanabilecek fıkh-i kıyasın delili olabilir.[27]

    Ayette kastedilen şey, her hangi bir hususta tartışma yaşandığında onu Kitab’a götürmektir. Bir meselenin Kitapla nasıl çözüleceğini ise Kur’ân ayrıntılı bir şekilde bize göstermektedir. Bunun yolu uygulamada tek bir örneği dahi bunmayan fıkhî kıyas değil Kur’ân’ın gösterdiği usuldür.

    Sonuç

    İnsanları gütmenin ve onları sömürmenin en kârlı, sıfır zararlı tek yolu, dini kullanmaktır. Bunun farkında olan kişiler planladıklarını temellendirmek için ya kurgularına uygun ayet seçerler ya da Rasûlullah’a bazı sözler söyletirler. Kur’an’ın pek çok ayetinde insanlar, din hususunda dikkatli olmaya çağrılır. Kur’ân’a göre, şeytanın mekanı doğru yolun tam ortası olduğundan, dindarlar kendilerine dinden bahseden insanlara karşı çok dikkatli olmalıdırlar. Dindarı saptırmanın yolu, dindarın değer vermediği şeylerden bahsetmekle değil, onun değer verdiği şeylerden delil getirmekle olur. Yukarıda Nisa suresinin 59. ayetinden hareketle tarih boyunca söylenenlere bakıldığında neye dikkat çektiğimiz daha iyi anlaşılacaktır. O halde şiir okuyana, hikaye anlatana bir; ayet okuyana on kez dikkat etmeliyiz!

    Notlar

    1. Muhammed b. İsmail el-Buhârî (ö. 256/870), el-Câmiu’sSahih, Kahire, 1400, Tefsîru’l-Kur’ân, 4/11; Ebû Abdirrahman Ahmed b. Ali b. Şuayb en-Nesâî (ö. 303/915), Sünen, Bey’at, 28. Farklı bir nuzül sebebi için bkz. Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö. 310/923), Câmi’u’l-Beyân, Beyrut, 1992, IV, 150-151.
    2. Ebu’l-Hasen Mukâtil b. Süleyman b. Beşîr el-Ezdî (ö. 150/767), Tefsîr, Beyrut, 1423, I, 382-383. Ayrıca bkz. Ebû Abdullah Süfyan b. Saîd b. Meskuk Süfyan es-Sevrî (ö. 161/778), Tefsîru, Beyrut, 1983, I, 96.
    3. Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Muhammed Mâturîdî (ö. 333/944), Te’vîlâtü’l-Kur’ân, İstanbul, Mizan Yayınevi, 2005, III, 292, 293; Ebü’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman b. Ali İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201), Zâdü’l-mesîr fî ‘ılmi’t-tefsîr, Beyrut, 1987, I, 184; Ebu’l-Huseyn ibn ebi’l-Hayr Yahyâ b. ebi’l-Hayr b. Sâlim b. Es’ad el-‘Imrânî el-Yemânî (ö. 558/1163), el-Beyân fî mezhebi’l-İmam eş-Şâfiî, Beyrut, 1987, II, 116; Taberî, Tefsîr, IV, 150 vd.; el-İmam Hafız İbn Kesîr (ö. 774/1373), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm li’l-Hafız İbn Kesîr, Kahire 2005, II, 385; Carullah Ebu’l-Kasım Mahmud b. Ömer ezZemahşerî (ö. 538/1144), el-Keşşâf an Hakâik-i Ğavâmidi’ttenzîl ve ‘uyûni’l-akâvîl fî vücûhi’t-te’vîl, Riyat 1998, II, 96; Kurtubî, el-Câmi’, V, 167 vd.; el-Kadi Nasıruddin Ebi Said Abdullah b. Ömer b. Muhammed eş-Şîrâzî el-Beydâvî (ö. 685/1286), Envâru’t-Tenzîl ve esrâru’t-te’vîl, Beyrut, 2000, I, 365.
    4. İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201), Zâdü’l-mesîr, II, 116-117.
    5. Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, IV, 445.
    6. Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, IV, 445.
    7. Buhârî, el-Câmiu’s-Sahih, “Ahkâm”, 1.
    8. Râzî, Tefsîr, VI, 112.
    9. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Yeni Mealli Türkçe Tefsir, İstanbul, 1938, II, 1376 vd.
    10. Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, IV, 447 vd.
    11. Mâturîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, III, 295-296.
    12. Zeyla’î, Tebyin, Kahire, 1313, IV, 205.
    13. Zeyla’î, Tebyin, VI, 229.
    14. Basrî, el-Mu’temed, II, 15, 225.
    15. İbn Hazm, el-İhkâm, I, 97
    16. İbn Hazm, el-Muhallâ bi’l-âsâr, Beyrut, 1988, I, 77-78; Şîrâzî, el-Lüm’a, s. 781.
    17. Şîrâzî, el-Lüm’a, s. 726.
    18. Serahî, Usûl, I, 380. Aynı ifadeler için bkz. Cessâs, el-Füsûl, III, 197.
    19. Serahsî, Usûl, II, 106, 129.
    20. Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 380.
    21. Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed el-Mâverdî, el-Ahkâmü’ssultâniyye, Beyrut, trs. s. 5.
    22. http://milliiradebildirisi.org/index.php/ template/2011-08-04-23-45-19/sedat_senermen/mib/23- nisan-1920-turkiye-buyuk-millet-meclisi%E2%80%99ninkurulusu-milli-egemenlige-dayali-yeni-bir-turk-devletikurmak-kararidir-sedat-senermen.html (Bu adresteki Sedat Şenermen’e ait “23 Nisan 1920 TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN KURULUŞU: Milli Egemenliğe dayalı yeni bir Türk Devleti kurmak kararıdır  ” başlıklı yazının, yukarıda sözü edilen ifadelere düştüğü dipnotlar şöyle gösterilmiştir: BORAK, Sadi, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç,  Yazışma ve Söyleşileri, İstanbul, 1998, 3. Basım, Kaynak Yayınları, s. 186-187; SAĞ, Mustafa, Dini Atatürk Gibi Anlamak, İstanbul, 2006, s. 58; Ayrıca bakınız: Atatürk, Din ve Laiklik Üzerine, Derleyen: PERİNÇEK, Doğu, İstanbul, 1999, Kaynak Yayınları, s. 58-59.)
    23. Nisâ 4/64.
    24. Şu’arâ 26/126. Ayrıca bkz. Âl-i İmrân 3/50; Şu’arâ 26/108, 110, 131, 144, 150, 163, 179; Zuhruf 43/63.
    25. Nûr 24/56.
    26. Bu yöndeki rivayetler için bkz. Ebü’l-Haccac el-Mekki Mücâhid b. Cebr, (ö. 104/722), Tefsîrü’l-mücâhid, Mısır, 1989, I, 285; İbn Kesir, Tefsir, II, 384; Taberî, Tefsîr, IV, 183 vd.; Şevkânî, Fethu’l-kadîr, I, 768.
    27. Bu konuda yaptığımız bir doktora tezinde, ne üzerinde anlaşılan bir kıyas tanımına ne de bu tanımlardan herhangi birine uyan bir örneğe rastladık. Bkz. Fatih Orum, Fıkıh Usûlünde Kıyas Metodu, İstanbul, 2009.

  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -1 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -1 / Dr. Fatih Orum

    Bilindiği üzere kul ile Allah arasındaki ilişkilerden (ibâdât) insanlar arası ilişkilere (muâmelât); suç-ceza meselelerinden (ukûbât) devletlerarası ilişkilere (siyer), velhasıl kişi ve toplum hayatının her safhasına dair düzenlemeleri ele alan fıkhın yöntemini; hükme varmada kullandığı kaynak ve gözettiği ilkeleri kendine konu edinen ve “fıkıh usûlü (usûlü’l-fıkh)” denilen bir bilim dalı vardır. Fıkhın ana malzemesi ayet ve rivayetler yani bir nevi metinler olduğu için fıkıh usûlü metin tahliline yoğunlaşır.[1] Bunun için metnin diline yani Arapça’ya ayrı bir önem verir. Bunu yaparken doğru düşünme ilkelerini de dikkate alır. Yani genel anlamda fıkıh usûlü müctehidlerin metinden hüküm çıkarmalarına yarayacak dil ve mantık kurallarından bahseder, fıkhın teorisini ortaya koymaya çalışır.

    Fıkıh usûlü bu kaideleri çıkartırken olması gerekenin mi peşindedir yoksa zaten tarihin belli bir döneminde ortaya konmuş olanı mı izah etmeye çalışmaktadır? Fıkıh usûlünün Kitap ve Sünnet algısı nasıldır? Bunlar arasındaki ilişkiyi nasıl kurgulamaktadır? Tüm bunlar ayrı birer tartışma konusudur. Biz burada her ne olursa olsun, fıkıh gibi hayatın her aşamasında varlığı hissedilen bir bilimin “yöntem bilimi” iddiasında bulunan fıkıh usûlünün, Enfâl suresinin 67. ayetine bakış açısını elimizden geldiğince göstermeye çalışacağız. Bu bize, bir yöntem bilimin zihniyetini anlamamıza yarayacak bazı ipuçları sunabilir.

    Evet, hepimizin malumu, Enfâl suresinin 67. ayeti, Bedir savaşından hemen sonra inmiştir. Ayette Nebî (s.a.v.) ve onun yanında savaşanlar, henüz savaş meydanında düşmana karşı tam bir üstünlük kurmadan, Kur’ân’ın ifadesiyle[2] düşmanın kökünü kazımadan onları esir aldıkları için kınanmış, 68. ayette de yaptıkları bu hata sebebiyle başlarına gelecek büyük bir tehlikeden sırf Allah’ın vaadi sebebiyle kurtuldukları bildirilmiştir. İki ayetin metni ve meali şöyledir:

    مَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَكُونَ لَـهُٓ اَسْرٰى حَتّٰى يُثْخِنَ فِي الْاَرْضِۜ تُر۪يدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَاۗ وَاللّٰهُ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

    لَوْلَا كِتَابٌ مِنَ اللّٰهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ ف۪يمَٓا اَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ 

    “Hiçbir nebînin, savaş meydanına ağırlığını koyuncaya kadar esir alma hakkı yoktur. Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz; Allah ise sonrasını istiyor. Allah güçlüdür, doğru karar verir. Daha önce Allah yazıya geçirmeseydi, aldığınız esirlerden dolayı başınıza büyük bir felaketin gelmesi kaçınılmazdı.” (Enfâl 8/67-68)

    Hicretin hemen sonrasında inen3 ve tefsirlerde “kıtâl/ savaş ayeti” olarak bilinen Muhammed suresinin dördüncü ayetinde, kâfirlerle savaş meydanında karşılaşıldığında boyunlarının vurulması emredilmekte, savaş meydanına ezici ağırlığın konulmasından sonra da ele geçirilen esirlerin sağlam bir şekilde tutulması yani gerekli güvenlik önlemlerinin alınması, ardından da bunların ya karşılıksız yahut fidye karşılığı serbest bırakılması istenmektedir. Yani Bedir’de düşmanla karşı karşıya gelen Müslümanların savaşta ne yapmaları gerektiği, savaşa izin veren Muhammed suresinin 4. ayetiyle açık bir şekilde ortaya konmuştu.

    Enfâl suresinin 67. ayetinde Müslümanların, savaş meydanında esir alma zamanı hususunda Muhammed suresinin 4. ayetindeki emre uymadıkları, bundan dolayı da Rasûlullah dahil hepsinin, dünya malına gösterdikleri rağbet sebebiyle kınandıkları (îtâb) görülmektedir. Henüz düşmana karşı tam bir hâkimiyet kurmadan savaş esnasında esir almakla uğraşmak, can yakıcı sonuçlar doğurabilirdi. Nitekim daha sonra; Uhut savaşında, bu acı, Müslümanlar tarafından tecrübe edilecek, “şimdi sizin canınız yanıyorsa daha önce de onların yanmıştı”[4] denilecekti. Bedir savaşında da aynı acının yaşanmamasının tek sebebi, Enfâl suresinin 68. ayetinde belirtildiği üzere, savaş öncesinde Müslümanlara Allah’ın bir vaatte bulunmasıydı. Nitekim Enfâl suresinin 7. ayetinde, Yüce Allah’ın verdiği bu va’d hatırlatılmakta, 6. ayette de vaade rağmen yine de savaş öncesinde Müslümanların gösterdikleri bazı zaaflara işaret edilmektedir. Esasında Enfâl suresinin 7. ayetinde hatırlatılan vaat, Mekke’de inen Rûm suresinin ilk ayetlerinde bildirilen ve Müslümanları Mekke döneminden itibaren beklenti içine sokan vaaddi.[5]

    Aslında olay çok net. Bedir savaşından önce inen Muhammed suresinin 4. ayetinde savaş durumunda yapılması gerekenler bildiriliyor. Bedir savaşında esir alma hususunda hata yapıldığı için de savaştan sonra inen Enfâl suresinin 67. ayetinde kınama geliyor. Ancak tefsir, hadis ve fıkıh açısından bakılacak olursa durum bu kadar net değildir. Biz burada özellikle 67. ayetin fıkıh usûlünde nasıl anlaşıldığına, ayetin hangi konularla ilişkisinin kurulduğuna ve ayet etrafında geliştirilen kurgulara kısaca değinmek istiyoruz. Böylelikle bir ayetin başına neler gelmiş görmüş olacağız. Ancak öncesinde yukarıda ayetle irtibatlı olarak nakledilen yaygın bir rivayetten de söz etmeliyiz. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçtiği şekliyle rivayet şöyledir:

    (Ömer b. el-Hattâb anlatıyor) “…Bedir’de yetmiş esir alındı. Rasûlullah esirlerle ilgili olarak, Ebû Bekir, Ali ve Ömer (r.a.)’la istişare etti. Ebû Bekir şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın Nebîsi! Bunlar amcaoğulları, akraba ve kardeşlerdir. Benim görüşüm, bunlardan fidye almandır. Böylelikle onlardan aldıklarımızla kafirlere karşı güç elde etmiş oluruz. Belki de Allah onlara hidayet verir de bize arka çıkarlar.’ Rasûlullah, ‘senin görüşün nedir İbnü’l-Hattâb?’ dedi. -‘Vallahi ben Ebû Bekir gibi düşünmüyorum. Benim görüşüm, akrabam olan falanın boynunu vurmama müsaade etmendir. Müsaade et, Ali, Akîl’in boynunu vursun. Hamza’ya da müsaade et, kardeşi falanın boynunu vursun. Böylece Allah, kalplerimizde müşriklere karşı bir zaaf olmadığını bilsin. Bunlar müşriklerin eşrafı, önderi, elebaşlarıdır.’ Rasûlullah Ebû Bekr’in görüşüne meyletti benim görüşümü benimsemedi, esirlerden fidye aldı. Ertesi gün öğle vakti Nebî’nin yanına gittim. O ve Ebû Bekir oturmuş ağlıyorlardı. ‘Seni ve arkadaşını ağlatan nedir? Ağlanacak bir şey varsa ben de ağlayayım, en azından siz ağladığınız için ağlar gibi yaparım’ dedim. Nebî (a.s.) şöyle dedi: ‘Fidye aldıkları için arkadaşlarına öngörülen azaptan dolayı ağlıyoruz. (Yakınındaki ağacı göstererek) Bana, başınıza gelecek azabın şu ağaçtan daha yakın olduğu gösterildi.’”[6]

    Yukarıdaki rivayet, Rasûlullah’ın, Enfâl suresinin 67. ayetinin indiğini haber vermesiyle sona eriyor. Bu rivayet, yukarıdaki ana yapısı saklı kalmakla birlikte, bazı detay farklılıklarıyla da nakledilmektedir. Mesela bunlardan birine göre, Rasûlullah Ebû Bekr’i görüşünden dolayı İbrahim ve İsa (a.s.)’a; Ömer’i de Nuh ve Musa (a.s.)’a benzetir. Bir başka farklı rivayete göre istişareye katılanlar içinde Sa’d b. Mu’âz, Abdullah b. Revâha ve İbn Abbas’ın da adları geçer. Yukarıdaki rivayetle ilgili olarak, Rasûlullah’a nispet edilen “gökten azab inseydi Ömer (bazı rivayetlerde Ömer ve Sa’d b. Mu’âz) hariç hiç kimse kurtulamazdı” şeklindeki ifade ise hadis kaynaklarında yer almaz, sadece tarih eserlerinde zikredilir.[7]

    İşte bu rivayet, Enfâl suresinin anlaşılmasında hareket noktası kabul edilmiş, ayet, savaş esnasında yapılan hatayla değil, savaş sonrasında esirlere yapılacak muamelenin istişaresiyle bağlantılı olarak ele alınmış, neticede her şey birbirine karışmıştır.

    Rasûlullah’ın Bedir savaşından sonra Sahabe’den bazılarıyla, alınan esirlere ne şekilde bir muamelede bulunulacağına dair bir istişarede bulunması imkansızdır. Hakkında açık ayet olan bir konuda istişare yapılamaz. Muhammed suresinin 4. ayetine göre esirler ya karşılıklı ya da karşılıksız serbest bırakılmalıydı ki zaten Rasûlullah da öyle yaptı.[8] Şayet savaş sonrası bir istişare yapıldıysa, Enfâl suresinin 6. ayetindeki kınamaya sebep olan davranış sorgulanmış, bunun bir hata olduğu itiraf edilmiş ve bundan dolayı canlarının yanmasına ramak kaldığı konuşulmuş olmalıdır. Ama esirlere ne yapılacağına dair konuşma olmamıştır. Esirlerle ilgili bir konuşma olduysa da hangilerinin karşılıklı hangilerinin karşılıksız bırakılacağı, karşılıklı bırakılacakların fidyelerinin ne kadar olacağı konuşulmuş olmalıdır. Öte yandan Enfâl suresinin 67. ve 68. ayetlerinin inmesi sebebiyle, Müslümanlar arasında, aldıkları esirlerden elde ettikleri fidyenin helal olup olmadığı hususunda da bir şüphe yaşanmış ve bu kendi aralarında sorgulanmış olabilir. Ganimetlerin helal olduğunu bildiren Enfâl suresinin 69. ayetinin bunun üzerine inmiş olması muhtemeldir. Nitekim müfessir Beğavî 67. ve 68. ayetlerin inmesinden sonra Sahabe’nin, ellerindeki esirleri tuttukları, yani bu konuda tereddüt yaşadıkları, bunun üzerine de 69. ayetin indiğini söyler.[9] Alûsî de Beğavî’ye atıfta bulunarak aynı görüşü nakleder.[10]

    Yukarıdaki ihtimaller hariç tutulursa, bir kurgudan ibaret olduğunu düşündüğümüz bu rivayetten hareketle Enfâl suresinin 67. ayeti hakkında usûlcülerin yani fıkhın teorisyenlerinin neler söylediğini görelim.

    Fıkıh usûlünde usûlcüler, hakkında nas olmayan konularda Nebî (a.s.)’ın ictihad etme yetkisinin olup olmadığını, şayet varsa bu yetkinin sınırlarının neler olduğunu tartışmışlar, onun ictihat yetkisi olduğunu düşünenler, Enfâl suresinin 67. ayetinin bunun delillerinden biri olabileceğini ifade etmişlerdir.[11] Mesela bazı usûlcüler, ayetteki kınamanın Nebî’nin ictihad ederek hüküm verdiğini gösterdiğini söylemişlerdir.[12] Yine bazıları, hakkında bir nas (ayet, hüküm) olsaydı Nebî (a.s.) esirler konusunda istişare yapmazdı diyerek bu ayete atıfta bulunmuşlardır.[13] Ancak bunun yanı sıra söz konusu ayeti delil göstererek Muhammed (a.s.)’ın ictihatla hüküm verdiğini iddia etmenin Allah’a iftira olduğunu, çünkü bunu söylemenin, onun hata yaptığını kabul etme anlamına geleceğini ifade eden usûlcüler de olmuştur.[14]

    Bu ayeti delil alarak, Nebî’nin ictihad yetkisinin olduğunu söyleyenler, “peki ama o halde ayette niçin kınama var, hakkında nas olmayan bir konuda ictihad eden kınanır mı?” şeklindeki bir soruya tatmin edici bir cevap verememişlerdir. Mesela ayeti ictihadın delili olarak sunan Cessâs’ın bu soruya verecek cevabı yoktur. O, böylesi bir soruyu, konudan uzaklaşmak olarak görür ve istişareyle ilgili yukarıdaki rivayetin sahih olduğunu ve bunun ictihadın cevazı için yeterli bir delil olduğunu söylemekle yetinir.[15] Gerçekten de şayet ayet, bazılarının iddia ettiği gibi, hakkında nas olmayan bir konuda, yani esirlere yapılacak muamelenin ne olacağı hususunda yapılan istişare ve ictihadın örneği ise, yapılan hatadan dolayı 67. ve 68. ayette yer alan kınama ne anlama gelmektedir? Bu, “muhattıe” ve “musavvibe”nin[16] kısır tartışmalarına kurban edilmeden cevaplanması gereken bir sorudur.[17] Debbûsî de ayet ve rivayetten hareketle, “Ebû Bekr’in ictihadının hatalı olduğunu kabul etmek gerekmez mi?” şeklindeki soruya, “hayır böyle denemez, çünkü Rasûlullah Ebû Bekr’in görüşüyle amel etti, 69. ayetle de bu görüş onaylandığı için Ebû Bekr’in görüşü doğru kabul edilir’ der.[18] İbn Emîri’l-hâcc’ın da dillendirdiği Debbûsî’nin bu sözlerini nasıl anlamamız gerekir? Böyle bir sözle, Allah katında hatalı olan bir görüşün, Rasûlullah o görüşle amel etti diye Allah tarafından da doğru kabul edilip bunu onaylayan ayetin indiği mi söylenmiş olmaktadır? Oysa yine bir başka Hanefî usûlcü Cessâs aynı konuyla ilgili olarak “Allah, hükmüne muhalif hiçbir hatayı onaylamaz” demektedir.[19] Kaldı ki, ne “şayet azab inseydi sadece Ömer kurtulurdu” şeklinde bir söz gerçektir, ne de esirlere yapılacak şey istişare edilmiş ve ne de Rasûlullah Ebû Bekrin görüşünü benimsemiştir. Tümü kurgu olan bir rivayet etrafında anlamsız bir yığın söz söylenmiştir.

    Aynı konuda ictihad eden her müctehidin ulaştığı görüşün doğru kabul edilemeyeceğini yani doğrunun tek olduğunu savunan bazı usûlcüler 67. ve 68. ayeti delil olarak kullanırlar. Ayeti yukarıdaki rivayet çerçevesinde ele alan usûlcüler, Bedir savaşı esirleri hakkında Ömer’in görüşünün doğru olduğunun bu ayetlerle ortaya çıktığını, Ebû Bekr’in görüşünün ayet tarafından onaylanmadığını, dolayısıyla herhangi bir konuda ictihad edip farklı görüşe varan müctehidlerin her birinin görüşünün doğru kabul edilmeyeceğini, doğrunun tek olduğunu söylerler. Mesela Serahsî, ictihadın gerekliliği ve Rasûlullah’ın bunu teşviki bağlamında bunları söyledikten sonra, kendisine 68. ayeti hatırlatarak, “ictihad madem güzel görülen bir şey, o zaman niçin bu ayette kınama var?” diyen muhatabına, kınamanın istişarede değil, Allah’ın hüküm verdiği hususta olduğunu söyler.[20] Buhârî de 67. ve 68. ayetten hareketle, ictihadında yanılanın günah kazanacağı ve kınamayı hak edeceğini söyleyenlerden bahseder ve bu görüşü reddeder.[21] Buhârî 68. ayette sözü edilen “daha önceki yazgı”nın Levh-i Mahfûz’da yazılı olan, ictihadında hata edenin hesaba çekilmeyeceğine dair kural olduğunu söyler.[22]

    Öte yandan yukarıdaki rivayete göre Rasûlullah’ın esirler konusunda Ebû Bekr’in de Ömer’in de görüşünü hatalı kabul etmemesi, her ikisini de farklı nebîlere benzetmesi, 67. ayette Nebî’nin kınanmış olması, 68. ayette de çok yaklaşılan tehlikeden bahsedilmesi sebebiyle her ikisinin görüşünün de doğru olamayacağını iddia eden birine Cessâs “hayır, sandığın gibi değil, Allah onların, Nebî kendileriyle istişare yaptığında ictihad etmelerine izin verdi” der. Cessâs’ın, devamında söylediği ise çok daha ilginçtir. Cessâs, 67. ayette, Muhammed (a.s.)’dan önceki nebîlere savaş meydanında esir almanın yasak olduğunun, ona ise bunun helal kılındığının bildiriliyor olma ihtimalinden bahseder. Bu ihtimale göre ayette sözü edilen yasak Muhammed (a.s.)‘a yönelik değildir. Ayet, esir almanın önceki nebîlere yasak olduğunu bildirmektedir. Cessâs bunu teyiden de Rasûlullah’tan şu rivayeti nakleder: “Benden önceki nebîlere verilmeyen beş şey bana verildi: Ganimet…”[23] Cessâs bu durumda 68. ayetin anlamının da, şayet bunun size helal olduğunu bildiren kitap olmasaydı, işte o zaman büyük bir azab size dokunacaktı” anlamına geleceğini söyler.[24]

    67. ayetle yukarıdaki rivayet arasında irtibat olduğunu söyleyip, sonra da 67. ayette önceki nebîlere ait durumun bildirildiğini, Muhammed (a.s.)’a ganimetin helal kılındığını söylemek durumu izah edilemez hale sokmak anlamına gelir. Bu durumda, ayette bir kınama olmadığı söylenmekte ama rivayette Nebî’yi ve Ebû Bekr’i ağlatan şeyin; vuku bulmasına ramak kaldığı bildirilen azabın sebebi izah edilememektedir. Ayrıca kınama yoksa Levh-i Mahfûz’da yazılı olduğu söylenen, “ictihadında hata edenin hesaba çekilmeyeceğine dair kural gereği azab gelmedi” şeklindeki düşünce ne anlama gelmektedir?

    Öte yandan, 67. ayette kınama olduğunu kabul edenler, kınamanın sebebini şöyle izah etmeye çalışırlar: Müslümanlar esirleri serbest bırakmakla onların kalbini kazanmaya; Müslüman olmalarını sağlamaya çalıştılar. Böylelikle aldıkları fidyeler sayesinde de ekonomik açıdan iyi olacak ve savaşa daha iyi hazırlık yapacaklardı. Oysa esirleri öldürme durumunda İslâm aziz olacak, diğerlerine de mesaj verilmiş olacaktı. İşte bu onlara gizli kaldı, yani onlar hikmeti yakalayamadılar.[25] Nitekim ayette kınamanın, hatadan değil de daha iyisini yapmamaktan (terk-i evlâ) dolayı olduğunu söyleyenler de aynı izaha atıfta bulunurlar.[26] İddia edildiği gibi bir terk-i evlâ durumu olsa, 68. ayette büyük bir acıya ramak kaldığı gibi bir ifade kullanılır mıyd?

    Bazı usûlcüler, ayetteki kınamayı tevil eder ve ayet “Rasûlullah’ın hususiyetini ortaya koymaktadır, ‘Sana yapılan bu hususiyet, yani öncekilere haram kılınan sana helal kılınmasaydı azab gelirdi’ anlamındadır” derler. Bir başka tevile göre ise ayet şu anlama gelir: “Savaş meydanına ağırlığı koymadan nebîlere esir almak yasaktır, sen Bedir’de savaş meydanına ağırlığı koyduğun için diğerleri gibi sen de esir alabilirsin. Ancak esirler konusunda yapılacak şey ya onları öldürmek ya da karşılıksız serbest bırakmaktır. Fidye almak önceki nebîlere helal kılınmamıştı. Ancak bu sana helal kılındı. İşte bu sana helal kılınmasaydı azap dokunurdu.”[27]

    Serahsî, icmânın kat’î bilgi ifade eden bir huccet olduğunu, onun sunduğu bilgiyi inkâr edenin, Kitab’ı ve mütevatir haberi inkâr eden gibi kafir olacağını söyledikten sonra, bu ayeti örnek göstererek Nebî’nin dahi hata yaptığını, dolayısıyla hiç kimsenin görüşünün onu reyinden daha üstte olamayacağını söyleyene cevaben, söyleneni hiç duymamış gibi yaparak “Rasûlullah özellikle dini hükümlerin ortaya konması hususunda hata üzere bırakılmaktan masumdu. Bundan dolayı onun sözü ilm-i yakin yani kesin bilgi ifade eder. Ona tabi olmak ümmete farzdır.” der ve konuyla hiç alakası olmayan Haşr suresinin 7. ayetini zikreder. Yani yerinde bir soru soran kişiye nasihat etmekle yetinir.[28]

    Usulcüler arasında yaygın olan görüşe göre, 68. ayette geçen “daha önceki yazgı”dan kastedilen, Levh-i Mahfuz’da yazılı olan, ictihad edenin hatasından dolayı cezalandırılmayacağına dair hükümdür.[29] Ayetteki yazgı ile kastedilenin, Rasûlullah onlar arasında olduğu sürece onlara azab inmeyeceğine dair kural olduğu da söylenir. Buna göre ayet “sen onların içlerinde olmasaydın azab inecekti” şeklinde anlaşılmaktadır.[30] Yine Levh-i Mahfûz’da yazılı olan şeyle ilgili olarak, a. Bedir ashabına azab edilmeyeceği, b. onlara ganimet ve esirlerden fidye almanın helal kılındığı, c. bir şey yasaklanmadan o şey sebebiyle herhangi bir kavmin cezalandırılmayacağına dair rivayetler nakledilir.[31] 68. ayet, sonradan inen nassın, önceki ictihad ile yapılan ameli geçersiz kılmadığının delili olarak da zikredilir.[32]

    67. ayette geçen “Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz” ifadesinde kastedilenlerin Sahabe olduğu, Rasûlullah’ın bu hitaba girmediği, çünkü onun ismet sıfatına sahip olduğu da söylenmiştir.[33] Mesela Gazâlî de “Muhammed (a.s.) esirleri serbest bırakmak, öldürmek ya da fidye almak hususunda muhayyer bırakılmış, Sahabe fidye almayı seçmiş, dolayısıyla ayetteki kınama ona yönelik değil Sahabeye yöneliktir.” demiştir.[34]

    67. ayeti, Muhammed suresinin 4. ayetinin, Muhammed suresinin 4. ayetin de Tevbe suresinin 5. ayetinin neshettiği de söylenmiştir.[35]

    Şimdi 67. ayetle ilgili olarak usûlcülerin yorumlarını özetleyelim:

    1. Bazı usûlcüler bu ayetin, Nebî’nin ictihad yetkisi olduğunun delillerinden biri olduğunu söylerken, bazıları da Nebî’ye hata nispet etmek anlamına geleceği için buna karşı çıkmışlardır.
    2. Enfâl suresinin 67. ayeti, aynı konuda farklı ictihatların doğru olabileceğinin delili olarak da sunulmuştur.
    3. Ayetteki kınamanın, hatadan değil de daha iyisini yapmamaktan (terk-i evlâ) kaynaklandığını iddia edenler olmuştur.
    4. Ayetteki, esir alma yasağının önceki nebîlere ait bir hüküm olduğu, Muhammed (a.s.)’a bunun helal kılındığı söylenmiştir.
    5. 67. ayette geçen “Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz” ifadesinde kastedilenlerin Sahabe olduğu, Rasûlullah’ın bu hitabın kapsamına girmediği, çünkü onun ismet sıfatına sahip olduğu da söylenmiştir.
    6. 67. ayetin Muhammed suresinin 4. ayeti ile neshedildiği söylenmiştir.

    Özetle şu yapılmıştır: Enfâl suresinin 67. ayeti, rivayete bağımlı olarak okunmuş, savaş esnasındaki bir durum, savaş sonrası bir durum gibi algılanmış, ardından da hayali birçok söz söylenmiştir. Bu tür şeylere yani rivayete bağımlı ayet yorumlarına tefsir eserlerinde çok sık rastlanır. Ancak fıkhın metodunu ortaya koymaya soyunan bir bilim dalında bunların olması düşündürücüdür. Bu bir metod hatasıdır. Yani usûlsüzlüktür. Usulsüzlüğün asıl olduğu bir usûl ise asla Kur’ân’ı anlamanın bir usûlü olamaz.

    [1] Fıkıh usûlünün, delâlet türlerinden “lafzî vaz’î delâlet”e yoğunlaşması, hatta Rasûlullah’ın fiillerinin dahi nihayetinde metne sokularak lafzî malzemeye dahil edilmesi bunun bir göstergesidir. Konuyla ilgili kapsamlı bir çalışma için bkz. Davut İltaş, Fıkıh Usulünde Mütekellimîn Yönteminin Delâlet Anlayışı, İstanbul, 2011, s. 127 vd.
    [2] Enfâl 8/7.
    [3] Muhammed suresinin 13. ayeti surenin Rasûlullah’ın Medine’ye hicretinin hemen akabinde indiğini gösterir. (Bu ayetin veda haccından sonra indiğine dair bir rivayet için bkz. Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’il-Kur’ân, Beyrut, 1988, XVI, 148.) Dördüncü ayet de savaş izni vermesi ve savaşta uyulması gereken kuralları düzenlemesi sebebiyle savaş öncesi bir döneme işaret eder. İlk savaş Bedir olduğuna göre en azından bu ayetler Enfâl suresinin 67. ayetinden önce inmiş olmalıdır. Muhammed suresinin iniş zamanına dair bkz. M. Kâmil Yaşaroğlu, “Muhammed Sûresi”, DİA, XXX, 569; Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı meal-tefsir, (trc. Cahit Koytak-Ahmet Ertürk), İstanbul, 1996, III, 1034; Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’ân, İstanbul, 2010, s. 1006.
    [4] Âl-i İmrân 3/140.
    [5] Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. http://www.youtube. com/watch?v=yCw-JFXB1qY; http://www.youtube.com/ watch?v=BE9g9IVgUWE; http://www.youtube.com/watch?v=qwdBNve5oJk; http://www.youtube.com/watch?v=PPODJwxAerk;
    [6] Ahmed b. Muhammed eş-Şeybânî Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Müsnedü’l-İmam Ahmed b. Hanbel, Daru’l-fikr, y.y., trs., I, 30-31, 383; Ayrıca bkz. Ebu’l-Huseyn Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Neysâbûrî (ö. 261/875), Sahîh-u Müslim, Beyrut, trs., Kitâbü’l-cihât ve’s-siyer, 58; İsa b. Sevre es-Sülemî Tirmizî (ö. 279/892), el-Câmi’u’s-sahîh Sünenü’t-Tirmizî, Beyrût, trs., Kitâbü Tefsîri’l-Kur’ân, 9 (Hadis no: 3084).
    [7] Msl. Bkz. Vâkidî, el-Meğâzî, I, 111. Rivayetin tahliline ve sahih olmadığına dair bkz. Cemâlüddîn Abdullah b. Yusuf b. Muhammed ez-Zeyla’î, Tahrîcü’l-ehâdîs ve’l-âsâri’l-vâkı’ati fi’t-tefsîri’l-Keşşâf li’z-Zemahşerî, Riyad, 1414, II, 38-39; Ebû Muhammed b. Ali b. Ahmed b. Saîd ez-Zâhirî İbn Hazm (ö. 456/1064), el-Fasl fi’l-milel ve’l-ehvâ ve’n-nihal, Kahire, trs. IV, 18; http://www.ahlalhdeeth.com/vb/showthread. php?t=114479
    [8] Ebû Bekr Abdurrezzâk b. Hemmâm b. Nafi’ el-Himyerî elYemânî es-San’ânî (ö. 211/826) Musannefü ‘Abdi’r-Razzâk, Beyrut, 1403, V, 352.
    [9] Ebû Muhammed Muhyissünne Hüseyin b. Mesud Beğavî (ö. 516/1122), Me’âlimü’t-tenzîl, Riyad, 2010, II, 240.
    [10] Allame Ebu’l-Fadl Şihâbuddîn es-Seyyid Mahmud el-Alûsî (ö. 1270/1854), Rûhu’l-Me’ânî fi Tefsîri’l-Kur’âni’l-‘Azîm ve’sSeb’ıl-Mesânî, Kahire, 2005, IX-X, 320. Ayrıca bkz. http:// www.suleymaniyevakfi.org/bulten/imam-safiinin-hikmet-anlayisi-2.html
    [11] Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), Usûlü’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 131; Abdülaziz Ahmed elBuhârî (ö. 730/1330), Keşfü’l-esrâr, Beyrut, 1991, III, 393.
    [12] Muhammed b. Sâlim Âmidî (ö. 631/1233), el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, Beyrut, trs., IV, 173.
    [13] 81), el-Füsûl fi’l-usûl, Kuveyt, 1994, IV, 33.
    [14] Ebü’l-Meâlî İmâmü’l-Harameyn Rükneddin Abdülmelik Cüveynî (ö. 478/1085), et-Telhîs fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1996, III, 408.
    [15] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 33-34.
    [16] Bir meselede tek doğrunun olduğunu, onun dışındakilerin hatalı olduğunu düşünenlere “muhattıe” denir. Bir de bunların karşısında “musavvıbe” denilen bir başka görüş sahipleri daha vardır ki bunlara göre ise aynı konuda farklı sonuçlara ulaşan müctehidlerin hepsinin görüşleri doğru kabul edilir. Gazzâlî, Bâkıllânî, Müzenî gibi bazı Şâfiî bilginler ile Mutezilî âlimlerinin çoğunluğunun “musavvibe”, bunların dışındaki çoğunluğun da “muhattıe” görüşünde oldukları söylenir. Konuyla ilgili bkz. M. Rahmi Telkenaroğlu, Fıkıh Usulünde Muhattıe ve Musavvibe, Doktora Tezi, Konya, 2009; Adnan Koşum, “İçtihatta Hata ve İsabet Tartışmaları Işığında Öznellik ve Nesnellik Sorunu”, Usul, 5, (2006/1), Adapazarı, s. 5 vd. Cessâs’ın konuya yaklaşımı ve hangi konularda doğrunun birden fazla olabileceğine dair taksimi için bkz. a.g.m., el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 301 vd.
    [17] Ebû Zeyd Abdullah b. Muhammed b. Ömer b. İsa ed-Debbûsî (ö. 430/1039), Takvîmü’l-edille fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 2001, s. 411-412.
    [18] Debbûsî, Takvîmü’l-edille, s. 411-412. (Elimizdeki nüshadaki ibarede “ ا “kelimesi düşmüş, metnin doğru haline İbn Emîri’l-hâcc (ö. 879/1473)’ın et-Takrîr ve’t-Tahrîr fî ‘ılmi’l-usûl isimli eserinde rastladık. Bkz. a.g.m., a.g.e., Beyrut, 1996, III, 395-396)
    [19] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 306.
    [20] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, II, 131.
    [21] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 50.
    [22] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 393.
    [23] Müslim, Mesâcid, 3.
    [24] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 304 vd. Hanefîlerin musavvibe değil muhattıa görüşüne sahip oldukları ancak Cessâs ve benzerlerinin yukarıda olduğu gibi farklı söylemlerde bulunmalarının ne anlama geldiğine dair tespit ve tartışmalar için bkz. M. Rahmi Telkenaroğlu, Fıkıh Usulünde Muhattıe ve Musavvibe, Doktora Tezi, Konya, 2009; Bilal Esen, İctihadda İsabet Meselesi Bağlamında Ebu Hanife ve Hanefi Usulcüler Hakkında İleri Sürülen Görüşlerin Değerlendirilmesi, İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 19, 2012, s. 269 vd.
    [25] Ebû Abdillah Şemseddin Muhammed b. Muhammed İbn Emîri’l-Hâcc (ö. 879/1474), et-Takrîr ve’t-tahbîr, Beyrut, 1983, III, 393.
    [26] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 396; Abdülali Muhammed b. Nizameddin el-Leknevî (ö. 1225/1810), Fevâtihu’r-rahamût bişerhi Müsellemi’s-sübût, Beyrut, 2002, II, 81; Zekeriyya b. Muhammed b. Ahmed b. Zekeriyya elEnsârî (ö. 926/1520), Ğayetü’l-vüsul fî şrehi Lübbi’l-usûl, y.y., trs., s. 165.
    [27] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 395; Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 52.
    [28] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, I, 318.
    [29] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 393; Leknevî, Fevâtihu’r-rahamût, II, 80.
    [30] Leknevî, Fevâtihu’r-rahamût, II, 80.
    [31] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 50.
    [32] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 172.
    [33] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 395-396; Cüveynî, et-Telhîs fî usûli’l-fıkh, III, 409.
    [34] Muhammed b. Muhammed Gazâlî (505/111), el-Müstesfâ, Beyrut, 1413, I, 347.
    [35] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, III, 7; Serahsî (ö. 483/1090), Usûlü’s-Serahsî, II, 85.

  • Yılların Eskitemediği Müşrik Söylem “Atalarımız Öyle Diyor!…” / Dr. Fatih Orum

    Yılların Eskitemediği Müşrik Söylem “Atalarımız Öyle Diyor!…” / Dr. Fatih Orum

    Keyif Verici Ama Hatalı Bir Akıl Yürütme! Felsefeciler ve mantıkçılar, otoriteye ya da geçmişe atıfta bulunarak bir düşüncenin ispatı ya da reddini bir mantık hatası yani yanlış akıl yürütme olduğunu[1] söylüyor olsalar da, Kur’ân kültüründen uzak zihinler için “bu kadar kişi yanılıyor da, sen mi doğru söylüyorsun?!” türünden bir söylem çok etkileyici olsa gerek! Düşünsenize bir kere, asırlar boyunca, onca âlim yanlış yapacak, bildiğiniz, tanıdığınız, her gün onlarca hatasına şahit olduğunuz ve hatta belki de hiç hoşlanmadığınız biri doğruyu bulmuş olacak. Olabilir mi böyle bir şey? Kabul etmeliyiz ki bu soruya “olamaz” demek hem çok rahatlatıcı, hem de huzur verici. Üstelik buna “olamaz” diyenler bu tavırlarıyla hem geçmişlerine vefa göstermenin iç huzurunu hem de sırtlarını çoğunluğa dayamanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor olmalılar. Bu söylemi yönelttikleri kimselere karşı elde ettikleri sözde zaferin verdiği haz da cabası.

    İşin Aslı Öyle Değil!

    Ama işin aslı hiç de öyle değil. Kur’ân, sorgulamadan, herhangi bir şüphe duymadan sırtını geleneğe ve sayısal çoğunluğa dayayanların keyfini kaçıracak bir ihtimalden söz ediyor ve şöyle diyor:

    “Peki, ya ataları herhangi bir konuda aklını çalıştırmamış ve doğruyu bulamamışlarsa?!” (Bakara 2/170)

    Özrü Kabahatinden Büyük!

    Geleneğin tamamı yanlış olmayabilir; içinde pek çok doğruyu barındırabilir. Ama herhangi bir konuda tutulan yanlış bir yol insanın başına dünya ve Ahirette telafi edilemez işler açabilir. Telafi edilememesi onun sadece yanlış olmasından değil, izah edilemez olmasındandır. Çünkü “bunu atalarımdan böyle gördüm” şeklindeki bir izahın mazeret kabul edilebileceğine dair Kur’ân’da herhangi bir şeye rastlamış değiliz. Dolayısıyla herhangi bir yanlıştan dolayı hesaba çekilecek kişinin böylesi bir mazeret beyanı “özrü kabahatinden büyük” türünden olacaktır. Allah Teâlâ, Ahirette şirk konusunda hesaba çekilirken, “bilmiyorduk” ya da “atalarımızı takip ettik” türünden bir beyanın kabul edilmeyeceğini A’râf sûresinin 172. ve 173. âyetlerinde bildirmiştir. Aynı mazeretin Kitab’ın açıkladığı hususlarda mesela ibadetler ya da günlük hayata dair yaptığımız yanlışlar konusunda da kabul edilmeyeceğini, Kitap’tan sorumlu tutulacağımızı bildiren Zuhruf sûresinin 43. ve 44. âyetleri ortaya koymaktadır. Söz konusu âyetlerin meali şöyledir:

    “Sana vahyolunana sımsıkı tutun! Hiç kuşku yok, sen doğru yol üzeresin. Sana vahyolunan, hem senin ve hem de kavmin için bir hatırlatmadır. Bundan sorguya çekileceksiniz.”

    İnsanlar, onunla hükmetsin diye kitabın indirildiğini bildiren pek çok âyet de bunu teyit etmektedir.[2]

    Kur’ân İncil’e ve Tevrat’a Atıfta Bulunmuş ama Geleneği Reddetmiştir

    Kur’ân, kendisinden altı asır önce gelen İncil’e; İncil’den çok daha önce inen Tevrat’a atıfta bulunmuş ama bu kitaplar çerçevesinde oluşturulan birikim ve gelenekten söz etmemiş aksine Kitaba aykırı olanı reddetmiştir. Kur’ân, Yakub (a.s.)’ın haram kıldıkları dışında kendilerine ceza olarak herhangi bir şeyin haram kılınmadığını iddia eden Yahudilerin bu konudaki geleneksel söylemlerini reddetmiş ve “Getirin Tevrat’ı da okuyun; eğer iddianızda haklıysanız” demiştir.[3]

    Yine Kur’ân, geçici bir bedel karşılığı, “bu Allah katındandır” diyerek elleriyle kitap yazanların “Ateş bizi yaksa yaksa, birkaç gün yakar” iddialarını reddederken esasında bu konuda oluşmuş geleneği reddetmiştir.[4] Çünkü Yüce Allah bu söylemi dillendirenlere şunu sormaktadır:

    “De ki: ‘Siz Allah katından söz mü aldınız? Öyleyse Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemediğiniz bir şeyi mi uyduruyorsunuz?’” (Bakara 2/80)

    Bir başka âyette aynı kişilerin esasında yapmış oldukları şey şöyle ifade edilmektedir:

    “… Diyorlar ki: ‘O ateş bizi yaksa yaksa, birkaç gün yakar’. Uydura geldikleri şeyler, onları dinleri konusunda iyice yanıltmıştır.” (Âl-i İmrân 3/24)

    Kur’ân ne sayısal çoğunluğa ne de tümden geleneğe karşıdır. Doğru yolda olan sayısal çoğunluk bir güçtür. Doğruyu aktaran ve ona yönelten gelenek de makbuldür. Kur’ân tüm nebilerin üzerinde yürüdüğü yolu doğru sayar ve Rasûlullah’a hedef olarak onu gösterir. İlgili âyet şöyledir:

    “Bunlar Allah’ın yola gelmiş saydığı kimselerdir; sen de onların yoluna gir.” (En’âm 6/90)

    Yukarıdaki âyette hedef olarak gösterilen yol, Allah’ın indirdikleridir. O halde, takip edilmesi gereken bir gelenekten söz edilecekse, o gelenek Allah’ın indirdiklerinin üzerine bina edilmiş olmalıdır. Nisâ sûresinin 115. âyetinde de, müminlerin yolu dışında bir yola tabi olanlar tehdit edilmektedir. Âyet şöyledir:

    “Doğru yol kendisi için apaçık belli olduktan sonra kim bu Elçiden ayrılır ve müminlerin yolundan başka yolu girerse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü hale gelmedir o!”

    Âyette geçen “müminlerin yolu” ifadesi ile kastedilenin, Kur’ân bütünlüğü içerisinde ele alındığında, Allah’ın yolu olduğu görülür. Ne gariptir ki, bu âyet gelenekte icmâın yani bir nevi siyaset güdümlü geleneğin delili olarak ele alınır.

    Bu durumda Kur’ân’ın şüpheyle yaklaşılmasını tavsiye ettiği gelenek Allah’ın indirdikleriyle çelişen gelenektir. Şu âyeti bu gözle okumaya çalışalım:

    “Onlara, ‘Allah ne indirmişse ona uyun’ dense, ‘Hayır! Biz atalarımızın yoluna uyarız’ derler. Peki, ya ataları herhangi bir konuda aklını çalıştırmamış ve doğruyu bulamamışlarsa?!” (Bakara 2/170)

    Kavramadığı Sese Karşılık Öten Karga Misali

    Yukarıdaki âyette, atalarından tevarüs eden geleneği Allah’ın indirdiklerine tercih edenlerden söz edilmektedir. Bu, gerçeği görmezden gelmek, umursamaz bir tavır takınmaktır. Bu tavrı gösterenler, yani “Allah ne diyor ona bir baksana” diyene, “ilgilenmiyorum, atalarım gerekeni söylemişlerdir” diyenler, esasında durumun ciddiyetini dahi anlamaktan uzak kişilerdir. Onun için âyetin devamında bu kimseler şöyle tasvir edilmektedir:

    “Görmezlikten gelen bu kişiler, kavramadığı sese karşılık öten karga gibidirler; duydukları sadece bağırma ve çağırmadır. Sağır, dilsiz ve kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar.” (Bakara 2/171)

    Din Kabul Ettiği Gelenek Uğruna Rasûle Karşı Çıkan Bir Dindar!

    Âyet oldukça açıktır. Kendisine âyet okunduğunda “ben atalarımdan duyduğumu yaparım” diyenler kavramadığı sese karşılık öten karga gibidir. Çünkü bu kişiler kendilerine okunan âyeti anlayıp kavrayamamaktadırlar. Bu hâl üzere geleneğe sarılan, yani geleneği bir nevi din sayan kişiler dindar olduklarını sanıp Allah’a şirk koşan, dolayısıyla da kafirlik eden kişilerdir. Onların din dediği, Allah’ın dini değil menfaatlerinin gereği olan dindir. Dolayısıyla bu tavrı gösterenler rasulleri de kabul etmezler. Düşünsenize bir kere, din kabul ettiği gelenek uğruna rasûle karşı çıkan bir dindar! Şu âyet bu tür kişilerden bahsetmektedir:

    “Onlara Allah’ın indirdiğine ve Elçisi’ne gelin dense; ”Atalarımızda gördüğümüz bize yeter” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğruyu bulamamışlarsa?” (Mâide 5/104)

    Daha Önce Duyulmamış Olma Mazereti

    Daha önce duyulmamış olmaması da gerçeğin reddini gerektirmez. Buna rağmen bu söylem de müşriklerin ezber cümlelerindendir. Rasullere ve onların tebliğ ettiklerine karşı bunu da kullanmışlardır. İlgili âyet şöyledir:

    “Tüm ilahları tek ilaha indirgiyor öyle mi?! Şaşılacak şey doğrusu! Önderleri öne çıkıp şöyle dedi: ‘Devam edin, ilahlarınıza sahip çıkın! Şu an yapılması gereken şey bu! Hiç böyle bir şey duymadık. Temelsiz şeyler bunlar.” (Sâd 38/5 vd.)

    Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda “bana âyet okuma” diye tepki gösterenler ya da Kur’ân’a dönüş hareketini “Kur’ân Müslümanlığı sapıklığı” olarak nitelendirenler de esasında tıpkı yukarıdaki âyette olduğu gibi, yandaşlarına ‘Devam edin, ilahlarınıza sahip çıkın! Şu an yapılması gereken şey bu!” diyor ve Kur’ân’ın ifadesiyle binlerce yıl önceki atalarının kalbiyle hissedip ağızlarıyla konuşmuş oluyorlar. İlgili âyet şöyledir:

    “Kendini bilmezler derler ki: ‘Allah bizimle de konuşsa yahut bize de bir âyet gelse ya!’ Onlardan öncekiler de bu ağzı kullanmıştı. Kalpleri birbirine benzemektedir. İkna olmak isteyenler için âyetleri açık açık göstermişizdir.” (Bakara 2/118)

    Bir şeyin daha önce duyulmamış olması reddi gerektirseydi, tarih boyunca insanların tüm nebi ve rasullere gösterdikleri tepkiyi haklı saymak gerekirdi. Hangi yenilik ve hangi icat insanlar tarafından, daha önce bilinmedik ve duyulmadık olması sebebiyle reddedilebilir ki! İnsanlığın hizmetine sunulan ve daha önce bilinmeyen bir şeyi bu gerekçeyle reddetmek ahmaklık olurken aynı gerekçeyle geleneği savunmak dindarlık sayılabilir mi?

    Peki, daha önce duyulmadık ve bilinmedik olan şeyler dünyevi hayatta merak uyandırıp sevinçle karşılanırken, dini hayatta niçin tepkiyle karşılanmaktadır? Acaba bunun sebebi günlük hayattaki yeniliklerin konforu arttırırken dini gerçeklerin bazıları için konforu azaltması olabilir mi? Mekkeli müşriklerin ağzından aktarılan şu ifadeler bunu doğruluyor gibi:

    “Dediler: ‘Eğer biz seninle birlikte doğru yolu tutacak olursak, yerimizden, yurdumuzdan oluruz.’ Biz onları kendi katımızdan azıklansınlar diye, her türlü ürünlerin her yandan gelip yığılacağı korkusuz, kutlu bir çevrede yerleştirmedik mi? Ancak, onların pek çoğu bunu bilmezler.” (Kasas 28/57)

    Allah’ın indirdiği dinden kimse menfaat sağlayamayacağından insanlar bunu gerçekleştirmek için dini kendileri dizayn ederler. Din, karşılıklı menfaat kurumu haline getirilir. Bu şebekenin içine giren herkes nemalanır. Dışarıda kalanlara cephe alınır, “siz de bizden olun, kazanın” mesajı verilir. Bu durum İbrahim (a.s.)’ın dilinden şöyle ifade edilir:

    “İbrahim dedi ki: “Sizin bu putlara tutunmanız sadece aranızda kaynaşmaya vesile olsun diyedir. Kıyamet günü biriniz diğerini görmek istemeyecek, her biriniz diğerini dışlayacaktır. Sığınacağınız yer o ateştir. Size yardım eden de olmayacaktır.” (Ankebut 29/25)

    Geleneğe Sarılmak Kafirliğin Bir Başka Şeklidir!

    İnsanların oluşturduğu dinin en tehlikeli düşmanı gerçek din olunca, oluşturulan dinin dindarları, Allah’ın dininin dindarlarını kafir ilan ederler. Bunların, kendilerine âyet okunduğunda gelenekten bahsetmelerinin sebebi budur. Ama esasında bu, Allah’ın indirdiğini görmezden gelmenin bir başka yoludur.

    Âyet okuyanlara karşı sürekli hatırlatılan, “geleneği atlayarak Kur’ân’a gidilemez”, “birikim dikkate alınmadan Kur’ân’dan hüküm çıkarmak usulsüzlük, dahası Kitab’ı istismar etmektir”, “dini metne indirgememek gerekir”, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bu gibi fitnelere karşı uyanık olmak gerekir” gibi uyarıların temelinde, oluşturulan sistemi koruma amacı vardır. Musa ve Harun (a.s.)’a gösterilen şu tavır bunu açıkça ortaya koymaktadır:

    “Dediler ki, ‘atalarımızdan görüp bildiğimiz yoldan bizi çevirmek için mi geldin? Bu yerin büyüğü ikiniz olacaksınız öyle mi? Biz ikinize de inanmıyoruz.’” (Yunus 10/78)

    Ebû Leheb’in, Ukaz panayırında Rasûlullah’ı takip ederek, “Ey İnsanlar! Bu adam azmış. Dikkat edin de atalarınızın dininden uzaklaştırarak sizi de azdırmasın.”[5] şeklindeki uyarısının temelinde de aynı endişe olmalıdır.

    Önemli Bir Husus! Bu arada çok önemli bir hususa okuyucularımızın dikkatini çekmek isteriz. Ümmet içinde en kabul edilemez, en uç ve Kur’ân’a taban tabana zıt fikir ve akımların, kendilerini Kur’ân’cı olarak tanıttıkları, söyledikleri her söz için bir âyete atıfta bulundukları, kendileri dışındakileri de Kur’an’a karşı ilgisiz davranmakla suçladıkları dikkatinizi çekmiştir. Biz bunların da bilinçli ve organize olduğunu düşünmekteyiz. Çünkü şeytanın askerlerinin, Allah’ın dinine vurulabilecek en kalıcı darbenin Allah’ın kitabından geçtiğini bilmiyor olmaları düşünülemez. Bunların amaçları, insanlarda, “Kur’ân’dan hareket ederseniz bu duruma düşersiniz” algısını oluşturmaktır. Nitekim pek çok insan kendilerine Allah’ın âyetleri hatırlatıldığında, insanlara, yukarıda sözünü ettiğimiz grupları hatırlatıp “bak sadece Kur’ân demek insanı ne hale düşürüyor” demekte ve bu oyuna gelmektedirler.

    Gelenek Bazen de En Büyük Ahlaksızlıklara Maske Yapılır

    Gelenek bazen de en büyük ahlaksızlıklara maske yapılır. Hiçbir ahlaksızlık Allah’ın kitabıyla temellendirilemeyeceği için bu gibi durumlarda geleneğe atıfta bulunulur. Günümüzde pek çok faizli işlemin meşru olduğunu söyleyenler bu yola başvururlar. Allah’ın âyetlerini hatırlattığı için İstanbul’dan sürülen İmam Birgivî’ye değil, iktidarın yanında olmayı tercih edenlere atıfta bulunurlar. İlgili âyet şöyledir:

    “Bir edepsizlik yaptılar mı ‘atalarımızdan böyle gördük. Allah bizden böyle istemiştir’ derler. De ki: ‘Allah edepsizlik istemez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?’” (A’raf 6/28)

    Oluşturulan dinde gelenek öylesine kutsanır ki, belli bir aşamadan sonra Kitap da Sünnet de geleneğe kurban edilir. Apaçık gerçekler, gelenek adına gizlenir. Hatta bir yanlıştan dönmek için, “gelenek yanlışmış” dememek amacıyla, “bu, Kitap ve Sünnete göre doğru değilmiş” yerine, “artık bunu devam ettirmemek gerekir” gibi ifadeler kullanılır yahut aynı amaçla yine geçmişten bazılarının muhalif görüşlerine atıfta bulunulur.

    İbret Verici İki Örnek!

    Küçüklerin evlendirilmesine dair tarihi ve güncel tartışmalarda takınılan tavır bunun sayısız örneklerinden biridir. 1917 Osmanlı Aile Kararnamesi, küçüklerin evlendirilemeyeceğini hükme bağlarken, bunu Kitap ve Sünnetle temellendirmek yerine, bu konuda muhalif ses olarak bilinen İbn Şübrüme ve Ebû Bekir el-As’amm’ın görüşlerine atıfta bulunmayı ve bu tür evliliklerin toplumda yol açtığı bazı olumsuzluklardan bahsetmeyi tercih etmiştir.[6]

    Benzer durum günümüzde de devam etmektedir. 20.08.2014  tarihinde Din İşleri Yüksek Kurulu’na sorduğum “dinimize göre henüz büluğa ermemiş bir çocuk evlendirilebilir mi? Böyle bir nikah kıyıldıysa geçerli olur mu?” şeklindeki soruma, 21.08.2014 tarihinde verilen cevap aynen şöyledir: “İslam fıkıh bilginlerinden İbn Şübrüme ve Ebubekir el Asam küçük yaşta kıyılan nikahların geçerli olmayacağını ifade etmişlerdir. Ayrıca Osmanlı hukuk-ı aile kararnamesine göre de evlenenlerin reşid olmaması durumunda nikah kıyanların sorumlu olacağı hükme bağlanmıştır.”  

    Daha birkaç ay önce, teravih namazına dair tartışmalarda, dinde şâz görüşlerin yerinin olmadığını söyleyenler, gerektiğinde şâz görüşlere sarılmakta herhangi bir sakınca görmemektedirler.

    Gelenekte küçüklerin evlendirilmesinin geçerli olduğu hususunda neredeyse tam bir ittifak vardır. Günümüzde de devam ettirilen bu uygulamanın Kitap ve Sünnete göre kabul edilemez olduğunu ortaya koymak yerine, fıtrata aykırı bu durumun doğru olmadığını yine gelenek içindeki bazı muhalif görüşlere dayandırmaya çalışmak ya da “günün ruhuna uymuyor”, “psikolojik ve sosyolojik mahzurları görülüyor” gibi ifadelerle durumu kurtarmaya çalışmak, geleneğin belli bir aşamadan sonra nasıl Kitap ve Sünnetin önüne geçtiğini göstermektedir.

    İşi Kitabına Uydurmak!

    Yanlış bir yola girenler, belli bir süre sonra isteseler de dönemezler. Girdikleri yolun doğru yol olduğuna inanmak isterler. Yanlışları düzeltmek yerine başka yanlışlara tutunurlar. Meşhur hikâyeyi bilirsiniz;

    Bir baba, çocuğuna nüfus kağıdı almak için, tutar elinden çocuğun, düşer nüfus müdürlüğünün yoluna. Karşılaştığı ilk memura, “Efendim, nüfus kağıdı için gelmiştik de” diyen baba bir başka memura, oradan bir başkasına yönlendirilir ve nihayet kendini masasının üzerinde dağ gibi birikmiş dosyaların arasında zorlukla seçilen bir memurun karşısında bulur. Dosyaların arasında kaybolmuş memurun dikkatini öksürüğüyle çeken baba, gözlüğü üzerinden bir bakış atıp “ne istiyorsunuz” diyen memura elindeki kağıdı uzatır. Uzun süren sessizlik memurun “hah tamam buldum” demesiyle bozulur ve memurla baba arasında şu konuşma başlar.

    – Adın Reşit mi?
    – Evet.
    – Doğum tarihin 1938 mi?
    – Evet.
    – 1954’te Hacer’le evlenmiş misin mi?
    – Evet
    – Bundan bir oğlun olmuş mu?
    – Evet.
    – Adı Yaşar mı?
    – Yaşar Evet. Ellerinizden öper efendim. Nüfus kağıdı yok da. Nüfus kağıdı almaya geldik.
    – Bak hele ağa, sen kime nüfus kağıdı alıyorsun?
    – Oğlum Yaşar’a
    – Allah Allah, Allah Allaah… Hiç ölüye nüfus kağıdı çıkar mı? Senin oğlun çoktan ölmüş.
    – Ne diyorsunuz efendim! İşte burada, sapasağlam yanımda duruyor. (Bu arada çocuk “baba! ben ölmüşüm” diye ağlamaya başlayınca babası da “yok oğlum ağlama, bunlar ne bilsin sen ölü müsün diri misin” diyerek çocuğu sakinleştirir. Memur şöyle devam eder:)
    – Bi dakka kardeşim bidakka. Emin olmak için kayıtlara yeniden bakalım.
    – Tamam
    – Eeee. Adın Reşit mi?
    – Eveet. – Baba adı Mehmet mi?
    – Evet.
    – 1938 de doğmuş musun?
    – Evet.
    – 1954’te Hacer’le evlenmiş misin mi?
    – Evet.
    – Bundan bi oğlun olmuş mu?
    – Evet.
    – Adı Yaşar mı?
    – Evet.
    – E kardeşim, buraya kadar defterin yazdığına inanıyorsun da oğlun Yaşar’ın öldüğü mü yanlış oluyor!?
    – Efendim, biz bu çocuğu okula kaydettireceğiz, nüfus cüzdanı lazım, biz onun için geldik hepsi bu. (Bu arada memur önündeki tozlu defterleri incelemeye devam eder ve şöyle der:)
    – Heeeee. Tamam, tamam, anlaşıldı.
    – Heh. Anlaşılmayacak ne var sanki, tabi.
    – Tamam tamam, anlaşıldı.
    – Ne anlaşıldı? Sakın bir yanlış anlaşılma filan olmasın efendim?
    – Senin oğlun Yaşar 1930’da doğmuş. Demek kiii, yirmi yaşındayken Kore’de şehit düşmüş.
    – 1930’da!
    – Evet.
    – Ama… Ben ne zaman doğmuşum? – Sen de 1938’de doğmuşsun.
    – Memur Bey! Yani ben oğlumdan sonra mı doğmuşum? Öyle mi diyorsun?
    – Kardeşim, ben demiyorum, kayıtlar diyor. Ben defterin yalancısıyım. (Baba ile memur arasındaki tartışmayı duyan müdür “ne oluyor burada?” diyerek gelir ve memur “arzediyim efendim” diyerek başlar anlatmaya)
    – Ben burada kendilerine anlatıyorum ama bir türlü anlamıyor. Oğluna nüfus kağıdı çıkartmak istiyor. Fakat maalesef çocuk ölü müdürüm. (Memur, babaya söylediklerini müdürle de paylaştıktan sonra müdürle baba arasında konuşma başlar)
    – Ama müdür bey! İşte karşınızda sapasağlam duruyor benim oğlum. Müdür bey! Sizin defterde bir yanlışlık olmasın!
    – Defterde yanlışlık olmaz! Olsa olsa sende bir yanlışlık olur. Ama şöyle de olabilir…
    – Kurbanın olayım, ocağına düştüm, evet ne olabilir? Söyle!
    – Bak şimdi, sen dul bir kadın almışsın, o kadının senden önceki kocasından bir oğlu var. Adı da Yaşar. İşte o zaman, Yaşar senden büyük olabilir. Evet Senin üvey oğlun Yaşar senden büyük olabilir. Ama defterdeki kayıtlarda sen Yaşar’ın babası gözüküyorsun. (Bu arada memur müdüre yaklaşır ve “iyi çıktınız işin içinden müdürüm, iş olsa olsa böyle olabilir” der ve baba ile müdür arasındaki konuşma şöyle devam eder:)
    – Pekiii, bizim Hacer ne zaman yapmış bu işi?
    – Bakalım kayıtlarda o da var. Buyurun. Defter yalan söylemez. Buyurun bakın, Bekir kızı Hacer, doğum 1948.
    – İyi de, 1948, yani Hacer, doğmadan onsekiz yıl evvel Yaşarı doğurmuş öyle mi?
    – İşte orda bir yanlışlık var. Ama defterdeki kayıtta yanlışlık olmaz. Ancak şöyle olabilir.
    – Nasıl?
    – Hacer senden önce evlenmiş, evlendiği adam kendisinden büyükmüş. Evlendiği adamın ilk eşinden Yaşar meydana gelmiş.
    – Yaşarın annesi Hacer görünüyor amma!?
    – İşte o zaman, Yaşar Hacer’den 18 yaş, senden de sekiz yaş büyük olur.
    – Yani şimdi ikiniz de elbirliğiyle bizi bu deftere uydurmaya çalışıyorsunuz öyle mi?
    – Her şey apaçık ortada. Anlamayacak bir şey yok. Gidin hadi.[7]

    Günümüzde de, geleneğin yanlışlarına sahip çıkmak ve işi kitabına uydurmak için atılan taklaların hikayedeki memur ve müdürün yaptıklarından hiçbir farkı yoktur.

    Ebû Hanîfe ve İmam Şâfi’î Mezarlarından Kalkıp Gelseler…

    Kur’ân son nebinin Muhammed aleyhisselam olduğunu bildirmektedir.8 İnsanlık ondan sonra ne bir nebi ne de bir kitap beklemelidir. Ancak şayet durum böyle olmasaydı ve Kur’ân bizlere bir nebiyi müjdelemiş olsaydı, o nebi geldiğinde ellerinde Kur’ân olmasına rağmen o nebiye, “Biz bindörtyüz yıldır bize intikal edenleri bırakıp sana mı tabi olacağız” diyenler hiç şüphesiz olacaktı aramızda.

    O nebi Ehl-i Kur’ân’a, “Kur’ân’a tabi olun” dediğinde, “bin yıllık birikim ve gelenek atlanarak kitaba gidilmez, din metne indirgenemez” diyerek karşı çıkanlar da olacaktı.

    Aklını kullanamayanlar için gerçek, sayısal güç, otorite ve bu dünyadır. Onlar için gerçek, sadece gerçek olduğu sürece herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Gerçeği dillendiren Allah ve rasulü olsa dahi bu değişmeyecektir. Bu kişiler için, göklerin kapısı açılsa da gerçeği görseler, değişen bir şey olmayacaktır. İlgili âyet şöyledir:

    “Üzerlerine gökten bir kapı açsak, onlar da oradan yukarı çıksalar, Mutlaka şöyle derler; ‘sadece gözlerimiz mahmurlaşmış! Hayır, bizi büyülemişler.’” (Hicr 15/15-16)

    Bu tür kişilere melekler gelip gerçeği gösterseler, kutsadıkları kişiler mezarlarından kalkıp “biz böyle söylemedik, yanlış yapıyorsunuz” deseler yine de inanmaz, yollarından dönmezler. İlgili âyet şöyledir:

    “Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi önlerine döksek, yine de inanmazlar, Allah zorlayıcı bir düzen kurarsa başka. Fakat onların pek çoğu bunu bilmezler.” (En’âm 6/111)

    Cevaplanması Gereken Bir Soru

    Şimdi cevaplamamız gereken soru şu olmalıdır: Kendilerine herhangi bir konuda Allah’ın âyetleri hatırlatıldığında, bunun usulsüzlük olduğu gerekçesiyle geleneğe sarılıp meşhur o cümleyi kuranlar yani “bu kadar kişi yanılıyor da, sen mi doğru söylüyorsun?!” diyenler, âyetler karşısında haddini aşmış kabul edilmeli midirler? Şayet bu soruya “evet” diyebiliyorsak, tartışmalarda bu söylemi kullananlara karşı tavrımızın nasıl olması gerektiğini de belirlememiz gerekir. Belki şu âyet bunu belirlememizde yardımcı olabilir:

    “Âyetlerimiz hakkında haddini aşanları görürsen başka konuşmaya geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık o zalimler takımıyla bir arada olma.” (En’âm 6/68)


    1. İbrahim Emiroğlu, Mantık Yanlışları, Ankara, 2004, s. 184 vd.
    2. Mesela bkz. Bakara 2/213; Nisâ 4/105; Mâide 5/48.
    3. Âl-i İmrân 3/93.
    4. Bakara 2/79.
    5. Ahmed b. Hanbel, Müsnedü’l-İmam Ahmed b. Hanbel, Daru’l-fikr, y.y., t.y., III, 492.
    6. Hukuk-i Aile Kararnamesi ve Esbâbı Mûcibe Lâyıhası, Matba-i Orhaniyye, İstanbul, 1336, s. 10.
    7. Aziz Nesin’in “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” isimli eserinin 2008 yılında aynı isimle sinemaya uyarlanmış filmin ilgili sahnesindeki diyaloglardan alınmıştır.
    8. Ahzab 33/40.

  • Âyet ve Rivâyetlerin Reddettiği Bir İddia: “Salât”tan Bihaber Ahfâd-ı Peygamber! / Dr. Fatih Orum

    Âyet ve Rivâyetlerin Reddettiği Bir İddia: “Salât”tan Bihaber Ahfâd-ı Peygamber! / Dr. Fatih Orum

    Giriş
    Geleneksel Kitap-Sünnet ilişkisine göre, Sünnet bazen Kitab’ın bildirdiklerini onaylar (teyid), bazen onun hükümlerini açıklar (tebyin), bazen de Kitap’ta bulunmayan birtakım helal ve haramlar koyar (teşri). Sünnetin Kitab’ı beyanı ise bazen Kitab’ın genel ifadelerini daraltma (tahsis) bazen mutlak hükümlerini sınırlama (takyid) bazen de Kitab’ın bir takım hükümlerini ortadan kaldırma (nesh) şeklinde gerçekleşir.

    Sünneti Kitap karşısında müstakil bir kaynak olarak görme anlamına gelen bu anlayışın temelini Kur’ân gibi Sünnetin de vahyî bir yönü olduğu düşüncesi oluşturur.

    Sünnetin vahyî bir yönü olduğuna dair düşüncenin temelinde ise; dînî her konuda öncesini yok ve karanlık sayıp her şeyin Miladi 610 yılından itibaren Rasûlullah ile yeni baştan başladığına dair algı yatmaktadır.

    Şöyle ki; 610 yılından öncesi yok kabul edildiğinde, pek çok meselenin hükmünün ve bunların uygulanmasının, yaklaşık yirmi üç yıl süren vahiy sürecini beklemeye mahkum olmadan ancak Kur’ân dışı vahiyle mümkün olacağı düşünülmüş ve bu düşünce, Kitap karşısında en azından kaynak açısından ona denk bir başka kaynağın daha var olduğu düşüncesini doğurmuş olmalıdır. Hadis eserlerinde, Kur’ân’da bulunmadığı kesin olarak bilinen bazı hüküm ve uygulamaların yer alması da muhtemelen bu düşünceyi desteklemiştir. Mesela Kur’ân’da bulunmamasına rağmen, Rasûlullah’ın zina edenlere recm uyguladığına dair rivayetlerin varlığı, öncesi olmayan bir din anlayışına sahip olanlarca, ancak Sünnetin de Kitap gibi bir takım hükümler koyabilen müstakil bir kaynak olduğu düşüncesiyle bir anlam ifade edecektir. Oysa önceki şeriat ile tamamlanması yirmi yıldan fazla süren son şeriat arasında bazen tasdik, bazen tebyin, bazen de nesih ilişkisi olduğundan hareketle bir bakış açısı oluşturulabilseydi, Kitap ve Sünnet arasında iki ayrı kaynak ilişkisi olduğu düşünülmezdi. Böylelikle mesela recm ile ilgili rivayetlerin, zinanın cezasını düzenleyen Nisâ ve Nûr sûrelerinin âyetleri inmeden önceki uygulamayı haber veren, önceki şeriatın konuyla ilgili hüküm ve uygulamasını gösteren rivayetler olduğu anlaşılmış olurdu.

    Müstakil iki kaynak temelli Kitap-Sünnet ilişkisinin tesis edilmesi, hadislerin Kur’ân’a arzı konusunda gelişen çekingen tavrın da sebebi olmalıdır. Çünkü hadislerin Kur’ân’a arzı durumunda, Kur’ân’da olmadığı ya da Kur’ân’a uymadığı gerekçesiyle bazı hadisler reddedilebilecek, bu ise, Kur’ân’da her şeyin bulunmadığını, bazı hükümlerin Sünnetle teşrî kılındığını kabul eden geleneksel düşünce açısından kabul edilebilir bir durum olmayacaktır. Buraya kadar kısaca değindiğimiz meseleyi sebep-sonuç ilişkisi bağlamında şöyle gösterebiliriz:

    Böylesi bir sapmanın, çok erken dönemde yaşanmış olması dikkat çekicidir. Kitap-Sünnet arasında yukarıda sözü edildiği şekliyle bir ilişkinin oluşmasında, Yahudi kültürünün baş etkenlerden biri olduğuna dair öngörümüz, konuyla ilgili yapılacak müstakil çalışmalarla netlik kazanacaktır.

    Yukarıda sebep-sonuç ilişkisiyle göstermeye çalıştığımız Kitap-Sünnet algısının temellendirilmesi de bize göre çok sorunludur. Geleneksel Kitap-Sünnet algısının üç âyet üzerine bina edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Necm sûresinin 3. âyeti bu üç âyetten ilkidir. Sözü edilen âyete, gerek sûrenin gerek Kur’ân’ın iç bütünlüğü göz ardı edilerek, Sünnetin vahyî yönü bağlamında atıfta bulunulmakta, Muhammed (s.a.v.)’in her söz ve fiilinin vahyî bir yönü olduğu söylenmektedir. Oysa âyet, Mekkeliler’in Rasûlullah’ın vahiy alan bir nebî değil, kendi heva ve hevesinden konuşan biri olduğuna dair iddialarıyla alakalıdır.

    Geleneksel Kitap-Sünnet düşüncesinin temellendirilmesinde kendisine atıfta bulunulan ikinci âyet, Allah’a ve Rasûl’e itaati emreden Nisâ sûresinin 59. âyetidir. Aslında bu kısma Allah ve Rasûlü’ne iman etmenin, Rasûlü’ne tabi olup, onun verdiği hükümler hususunda başka bir yol kabul etmemenin gerektiğine dair tüm âyetler de girmektedir. Kur’ân’da geçen nebî ve rasûl kelimeleri arasındaki hayati fark görmezden gelinerek, Allah’a itaatin Kitabı’na; Rasûl’e itaatin ise Sünnetine itaat etmek olduğu düşünülmüştür. Oysa rasûl, olanı olduğu gibi tebliğ eden kişi olduğu için nebînin rasûl vasfıyla tebliğ ettiği şeyler zaten Kitab’ın âyetleridir. Bu yönüyle Kur’ân’da Rasûl’e itaatin emredildiği onca âyet olmasına rağmen Nebî’ye itaati emreden tek bir âyetin bulunmamasının; âyetlerdeki tüm uyarı ve kınamaların nebî vasfıyla ifade edilmesinin anlamı gelenekte gözden kaçırılmıştır.[1]

    Geleneksel Kitap-Sünnet düşüncesinin temellendirilmesinde, kendisine atıfta bulunulan üçüncü âyet, Nahl sûresinin 44. âyetidir. Âyet, Rasûlullah’ın Kur’ân’ı açıklama görevi olduğu, onun açıklamalarının da Sünnetle gerçekleştiği ön kabulüyle okunmuştur. Alışılageldiği gibi âyetin gerek kendi içinde gerek Kur’ân bütünlüğünde ele alınmamasının sonucu olarak, Rasûlullah’ın tebyin görevine dair zihinlerde oluşturulan yanlış algı bu âyetle delillendirilmeye çalışılmıştır. Oysa Nahl sûresinin 44. âyetinde, Rasûlullah’a indirilenin öncekilere indirilen kitaplarda da bulunduğu ve bu durumun, Muhammed (s.a.v.)’in nübüvveti hususunda Ehl-i Kitap için önemli bir gösterge olduğundan bahsedilmektedir. Özetle söylemek gerekirse, geleneksel Kitap-Sünnet algısı, Kur’ân bütünlüğü düşünülmeden, ezberden okunan yukarıdaki üç âyet üzerine bina edilmiştir. Bunu şöyle gösterebiliriz:

    Bildik Tekerleme: Sünnet Olmasaydı Namaz Nasıl Kılınırdı?

    Gelenekte, Kur’ân’ın bir takım hükümlerinin anlaşılmasının ancak Sünnetle mümkün olduğuna dair bazı örnekler verilir. Ancak bu konuda verilen örnekler içerisinde hiçbiri namaz örneğinin şöhretiyle yarışamaz. Sünnetin Kur’ân’ı açıklama (beyan) görevi olduğu, o olmadan Kur’ân’ın bir takım hükümlerinin anlaşılıp uygulanamayacağına dair her ifadeyi mutlaka “Sünnet olmasaydı nasıl namaz kılardık?” şeklindeki ezber cümle takip eder. Hatta Kur’ân-Sünnet ilişkisine dair hiçbir tartışma ve çalışma olmasın ki, “Sünnet olmasaydı namazı nasıl kılardık?” şeklindeki Kur’ân’î ve tarihi gerçeklerden uzak bu ezber cümle hatırlatılmamış olsun!

    Bu ezber cümlenin arka planında, kapkaranlık bir Mekke toplumu algısı yatar. Bu algının bir yansıması olarak, Kur’ân’ın indirildiği dönemde Araplar’ın, Kur’ân’da geçen “salât” lafzının içerdiği anlamlardan birinin de bugün bildiğimiz anlamda kıyamı, kıraati, rukusu ve secdesi olan bir ibadet olduğunu bilmedikleri iddia edilir.

    Fıkıh Usûlü Açısından

    İslam hukuk ilminin metodolojisi olduğu söylenen fıkıh usûlünde lafızlar açıklık ve kapalılık açısından taksime tabi tutulur. İşte bu taksimde “mücmel” lafız vardır ve bununla genel olarak “sözün sahibi tarafından bir açıklama yapılmadan kendisi ile kastedilen mananın anlaşılamadığı lafız” kastedilir.[2] Hanefîler, birden çok anlama gelen müşterek lafzı da mücmel olarak kabul etseler de mücmel ile asıl kastedilen; Şârî tarafından açıklanmadığı sürece anlamı bilinemeyen lafızdır. Usûl eserlerinde buna verilen en bilindik örnek “salât” lafzıdır. İddiaya göre bu lafız, “kıyam, kıraat, rukû, sücûd ve kuûddan müteşekkil ibadet anlamı açısından mücmeldir. Yani “salât” lafzının bu anlamda kullanımı Kur’ân’ın indiği dönemde Araplar tarafından bilinmiyordu. Bu kurguya göre, namaz kılma emri geldiğinde Rasûlullah’ın muhatapları, bu emrin nasıl yerine getirileceğini bilemiyorlardı; çünkü onlar, salât lafzından bugün bildiğimiz anlamda namaz kılmayı anlamıyorlardı. İddiaya göre, onlar için mücmel olan bu lafzı Rasûlullah onlara beyan etti, böylece mücmel olan bu lafız, müfesser yani açık, dolayısıyla uygulanabilir hale geldi.

    Bu kurguya göre, yazımızın başlığında da söylediğimiz gibi, Mekkeliler’in, namazın ne olduğunu bilmeyen (“salât”tan bihaber) peygamber torunları (ahfâd-ı peygamber) olduğu söylenmiş olmaktadır.

    Âyet ve Rivâyetler Açısından

    Oysa Kur’ân Mekke’yi bize, Son Nebî’ye risalet görevinin verildiği dönem de dahil olmak üzere bölgenin dînî, ticarî ve kültürel bir merkezi olarak tanıtmaktadır.[3] İnsanlar için ilk mabedin burada kurulduğunu bildiren Kur’ân,[4] İbrahim (a.s.)’ın, oğlu İsmail ile temelleri üzerine Kâbe’yi yeniden yükseltip,[5] itikafa çekilen, tavaf eden, kıyam, rukû ve secdesiyle namaz kılanlar için hazırladığından,[6] insanları hac yapmaları için çağırdığından[7] bahseder. Kur’ân tüm bunları İbrahim (a.s.)’ın zürriyeti olan Mekkeliler’e haber verir. Babaları İbrahim (a.s.)’ın müşrik olmadığını, doğrudan Allah’a kul olduğunu,[8] dolayısıyla onların da babaları İbrahim gibi olmalarını ister.[9]

    Kur’ân’da bildirildiği üzere, Mekkeliler’in atası İbrahim (a.s.) Allah’a, kendi gibi zürriyetinden de namaza devam edenlerin olması için dua eder.[10] Bir başka duasında da İbrahim (a.s.), kendisi gibi zürriyetinden de Allah’a teslim olanların bulunması için dua eder.[11] Kur’ân’da bu dualardan bahsedilmiş olması, İbrahim (a.s.)’ın zürriyeti olduğu bildirilen Mekkeliler içinde de namaz kılanlar olabileceğini akla getirmektedir. Nitekim Kur’ân’ın bazı âyetleri ve bir takım tarihi rivayetler bu tür kişilerden bahsetmektedir. Geleneğimizde “Hanifler” olarak adlandırılan ve rivayetlere bakılırsa, içinde bulundukları ortamdan hoşnut olmadıkları anlaşılan, müvahhid bir hayat sürme gayreti içinde olan bazı insanların din anlayışı ve yaşamına dair aktarılanlar, Mekke ve çevresinde namaz kılanların bulunduğunu göstermektedir. Sahîh-i Müslim’de geçen bir rivayete göre Ebû Zerr el-Gıfâri, Rasûlullah’la karşılaşmadan önce de namaz kıldığını söylemektedir.[12] Tarihi rivayetlere bakılırsa, namaz kılanların Ebû Zerr ile sınırlı olmadığı görülecektir. Mesela Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’in de Kâbe’ye yönelerek namaz kıldığından bahsedilir.[13]

    Meryem sûresinin başından itibaren Zekeriyya, Yahya, İsa, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Musa, Harun ve İdris (a.s.)’ın isimleri zikredildikten sonra 59. âyette, onların ardından gelen nesillerin namazı (salât lafzıyla) ya terk ederek ya da içini boşaltarak zayi ettikleri bildirilmektedir. Sonraki âyette de tevbe edip durumunu düzeltenler bundan istisna edilmektedir. Tevbe edip durumu düzeltme her dönem için düşünüleceğinden, doğruyu uygulama imkanı her dönem için mümkün olmalıdır. Bu, her dönemde namazı hakkıyla kılanların da var olduğunu gösterir. Çünkü namazı zayi edenlerden, tevbe edip durumunu düzeltmek isteyenler için örnek teşkil eden kişiler her dönemde olmalıdır. Gerçekten de Kur’ân’ın geneline bakıldığında, her dönemde doğru yolun temsilcisi olup başkalarına örnek olanların var olacağı anlaşılmaktadır. Mesela A’râf sûresinin 181. âyetinde her dönemde doğru yol üzere olanlar bulunacağı bildirilmekte, aynı surenin 159. âyetinde ise aynı ifadelerle bu durum Musa (a.s.) ümmeti örneği üzerinden teyid edilmek-tedir. Yine A’râf sûresinin 169. âyetinde, tıpkı Meryem sûresinin 59. âyetindeki ifadeler gibi İsrailoğulları’ndan bir neslin gelip Kitab’a varis oldukları, ancak Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları bildirildikten sonra 170. âyette Kitab’a sarılan ve namaz kılanların ecirlerinin zayi olmayacağı bildirilmektedir. Bu, Meryem sûresinin 60. âyetiyle örtüşmektedir. Yani Kitab’a sarılıp namazı kılanların var olduğunu göstermektedir.

    Mekkelilerin namaz kıldıklarına dair bazı rivayetlere yer veren müfessirler de vardır. Taberî bunlardan biridir. O, Kevser suresinin “ = O halde Rabbin için namaz kıl kurban kes” âyetiyle alakalı olarak, diğer rivayetlerin yanı sıra, namaz ve kurban ibadetini Allah için değil başkaları için yapan insanların bulunması sebebiyle Rasûlullah’a “sen namazı Allah için kıl kurbanı Allah için kes” dendiğine dair rivayet ve yorumları verir.[14] Aynı rivayet-leri aktaran müfessir Râzi, Ebû Müslim’den ayrıca şunu aktarır: “Âyette namazın nasıl kılınacağına dair açıklama olmaması, namazın nasıl kılındığının bilindiğini göstermektedir.”[15]

    Mekke döneminde inen Mâûn sûresinin 4. ve 5. âyetleri de Mekke’de namaz kılanların bulunduğunu göstermektedir. Namazlarında ciddiyet içinde olmadıkları için kınananlar, Mekke’de Rasûlullah’ın etrafındaki bir avuç müslüman olmasa gerektir. Kıldıkları namazdan dolayı bu sûrede kınananlar, yine Mekkî bazı âyetlerde ifade edildiği şekliyle namazlarında devamlılık ve ciddiyet gösteren kişiler mukabili olanlardır. Mesela Mâûn suresinde geçen ifadeleri Kur’ân’ın diğer âyetleriyle karşılaştırarak şöyle gösterebiliriz:

    فَوَيْلٌ لِلْمُصَلّ۪ينَۙ اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَۙ

    “Yazıklar olsun o namaz kılanlara! Onlar namazlarında gevşektirler.” (Mâ’ûn 107/4-5)

    اِلَّا الْمُصَلّ۪ينَۙ اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَٓائِمُونَۖ

    “…Namaz kılanlar hariç. Namazlarında de-vamlılık gösterenler.” (Me’âric 70/22-23)

    Yukarıda görüldüğü üzere, Mâûn sûresinin 4. âyetinde geçen “ لِلْمُصَلّ۪ينَۙ ” kelimesinin “namaz kılanlar” anlamına geldiğini, Me’âric suresinin 22. âyetinde aynı kelimenin bu anlamda geçiyor olmasından anlayabiliriz. Mâ’ûn sûresinin 5. âyetinin “اَلَّذ۪ينَ” ile başlayan âyeti gibi Me’âric sûresinin aynı kelimeyle başlayan 23. âyeti de öncesindeki âyetlerde namaz kılanların vasıflarından bahsetmektedir. Karşılıklı olarak okuduğumuz iki ayrı surenin âyetlerinde, biri yerilen diğeri övülen ama namaz kılan iki ayrı kesimden bahsedilmektedir. Namaz kılan kişide bulunması gereken vasfa dair ise şu âyetler dikkat çekicidir:

    اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ

    “…Namazlarında ciddiyet gösterenler.” (Mü’minûn 23/2)

    وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ 

    “…Namazlarında devamlılık gösterenler.” (Me’âric 70/34)

    وَهُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

    “Onlar namazlarında devamlıdırlar.” (En’âm 6/92)

    Öncesi olmayan bir din algısı, Kur’ân’ın anlaşılmasına olumsuz etki etmiştir. Mâûn suresinin sözü edilen âyetlerinin anlaşılmasında gösterilen tavır, bunun dikkat çekici bir örneğidir. Mekke’de indiği hususunda neredeyse bir ittifakın söz konusu olduğu bu sûrenin 4. ve 5. âyetlerinde geçen salât lafzı sebebiyle, sûrenin ilk üç âyetinin Mekke’de, sonraki âyetlerinin ise Medine’de indiği söylenebilmiştir.[16] Bu düşüncenin temelinde sûrede geçen “salât” lafzının, geleneksel Mekke algısıyla örtüşmüyor olması yatmaktadır. Benzer durum Mekkî sûrelerin bazı âyetlerinin, âyetlerde Ehl-i Kitab’a dair ifadelerin geçmesi sebebiyle Medenî diye istisna edilmesinde de görülmektedir.

    Öte yandan Kâbe ve çevresinin Mescid-i Haram olarak isimlendirilmesi de önemlidir. Mescid, secde edilen yer demektir. Bu tâbirin Mekkeliler tarafından da kullanıldığında şüphe yoktur. İlginçtir ki, o dönem Arapların salât lafzının, bugün bildiğimiz şekliyle ibadet anlamına geldiğini bilmediklerini iddia eden bazı usulcüler, secde ve rukû kelimelerinin Mekkelilerce ne anlama geldiğinin bilindiğini söylerler.[17] Bu düşünceye göre, Mekkelilerin belki de tarihte, bir şeyin parçalarını bilip tümünü bilmeyen tek topluluk olduğunu söyleyebiliriz! Kur’ân, namazı bazen namazın rükünlerini yani rukû ve secde kelimelerini zikrederek emretmektedir. Hac sûresinin 77. âyetinde müminlerden ruku ve secde etmeleri istenmekte, 78. âyette ise “salât” lafzıyla namaz kılmaları emredilmektedir.

    Kıblenin değiştirilmesi tahvilinden bahseden âyetler de konuyla ilgili çok önemli ipuçları vermektedir. Yahudilerin, kıblenin Kabe olarak değiştirilmesine sert tepki göstermiş olmaları, ancak namaz kılmaları düşünüldüğünde bir anlam taşıyacaktır. Medine’de namaz kılan kişilerin bulunması, Mekke’nin bundan habersiz olamayacağını gösterir.

    Ayrıca Kur’ân, söz konusu dönemde Mekkelilerin Kâbe ve çevresine saygı duyan, oranın hizmetkârlığını yapan, hac ve umre için Mekke’ye gelenlere hizmet götüren,[18] kurban kesen[19] kişiler olduğunu bildirmektedir. Söz konusu dönemde Mekke’nin hac ve umre mekanı olduğu ve bu ibadeti gerek Mekkelilerin gerek dışarıdan gelenlerin yaptığı hususunda ne Kur’ân ne hadisler ne de tarihi rivayetler açısından herhangi bir şüphe yoktur. Hac ve umre yapılan ve “Mescid-i Haram” olarak adlandırılan bir mekanda, namaz kılanların olmadığını dahası namazın ne olduğunun bilinmediğini iddia etmek, Kur’ân, hadis ve tarihi rivayetlere rağmen bir kurgunun ezbere tekrarlanmasından başka bir şey değildir.

    Muhammed (s.a.v.)’e risâlet görevinin verildiği dönemde Ehl-i Kitab içinde de namaz kılanlar olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Kur’ân, o dönemde bölgedeki varlığını bildiğimiz Ehl-i Kitab’a da kendilerine namazın kitaplarında emredildiğini hatırlatmaktadır.[20] Hatta Rasûlullah’ın davetine hemen olumlu cevap veren bazı Ehl-i Kitap kişilerin “Müslüman” olarak nitelenmesi,[21] namaz ve zekat gibi ibadetleri yerine getiren insanların o dönemde varlığını, dolayısıyla Mekkeliler’in bu konuda hiçbir şey bilmediklerinin düşünülemeyeceğini gösterir.

    “Salât” kelimesinin Aramice ya da İbranice’den Arapça’ya geçen bir kelime olduğu tartışılmıştır. Gerek telaffuz (salât, salûsa, selûta) gerek anlam (dua, ibadet) bakımından taşıdıkları ortaklık bu tartışmaların sebebini oluşturmaktadır.[22] Hac sûresinin 40. âyetinde geçen “salavât” kelimesinin, Yahudilerin ibadet yeri anlamında kullanılmış olması, kelimenin telaffuz ve anlam bakımından yukarıda sözü edilen dillerde yani Sami dil ailesinin ortak kelimelerinden biri olduğunun göstergesi olabilir. Yunus sûresinin 87. âyetinde Musa ve Harun’a, kavimleri için şehirde, içinde kıbleleri olan evler edinmeleri ve namaz kılmaları emredilmektedir. Bunlar Yahudilerdeki “salavat” ifadesinin mescidler anlamında kullanılmasının kökenine dair bir ipucu olabilir. Benzer durum, çok daha öncesinde, İbrahim (a.s.)’ın ibadet yerlerinin “musallâ” yani namazgâh edinilmesini emreden Bakara sûresinin 125. âyetinde de görülmektedir. Demek buralar, İbrahim (a.s.) zamanında da “musallâ” olarak kullanılmaktaydı ve bu ifade, İbrahim’in zürriyeti Mekkeli müşrikler için duyulmamış bir kelime olamazdı. Yani kelimenin, rukûsu ve secdesiyle, bildiğimiz ibadet anlamı yaygın bir kullanıma sahipti. Bu durum dahi “salât” kelimesinin Arapça’yı da aşan bir kullanıma sahip olduğu anlamına gelir ki bu da Araplar’ın “salât” lafzının anlamına dair bir cehalet taşıdıkları iddiasını geçersiz kılar.

    Sonuç

    Kur’ân, temelleri üzerine Kâbe’yi yükselttikten sonra İbrahim ve İsmail (a.s.)’ın Mekke’de yaptıkları bir duadan bahseder. İbrahim ve İsmail (a.s.), Allah’tan, kendi zürriyetleri içinden bir rasul göndermesini isterler.[23] Yine Kur’ân’ın bildirdiğine göre bu dua kabul edilir ve Muhammed (s.a.v.) Mekkeli’lere nebî olarak gönderilir.[24] Rasûlullah’ın, “ben İbrahim’in duası, İsa’nın müjdesiyim” dediği rivâyet edilir.[25]

    Kur’ân’da bildirildiği üzere, benzer bir duada İbrahim (a.s.) Allah’tan, kendi gibi zürriyetinden de namaza devam edenlerin olmasını ister.[26] Bir
    başka duasında da kendisi gibi zürriyetinden de Allah’a teslim olanların bulunmasını ister Rabbinden.[27] Kur’ân’da bu dualardan bahsedilmiş olması, bunların da kabul edildiğini dolayısıyla İbrahim (a.s.)’ın zürriyeti olduğu bildirilen Mekkeliler içinde namaz kılanların bulunacağını göstermektedir.

    Nitekim gerek âyetler, gerek konuyla ilgili rivayetler, Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet verildiğinde Mekke’de namaz kılanların, en azından namazın ne olduğunu bilenlerin bulunduğunu göstermektedir.

    Bu durumda, Kitap-Sünnet ilişkisi bağlamında neredeyse tekerleme haline gelen “Sünnet olmasaydı, namaz nasıl kılınırdı? cümlesinin hiçbir ilmi tarafı bulunmamaktadır. Mekkeliler, Kur’ân’ın “salât” lafzıyla ifade ettiği namazın ne olduğunu biliyorlardı. Kur’ân, zaten bilinen namazın kılınmasını emretti, onun tüm detaylarına da kendine özgü usulüyle değindi. Cebrail’in Mekke’de Rasûlullah’a iki gün art arda imamlık yapması yeni bir bilgi aktarımı değil olanı/olması gerekeni göstermesidir. Kaldı ki bu meşhur rivayetin sonunda Cebrail’in “bu, senin ve senden öncekilerin namaz vakitleridir”[28] şeklindeki sözü de bunu göstermektedir.


    [1] Kaynakla ilgili kapsamlı bir araştırma için bkz. Zeki BAYRAKTAR, Kur’an ve Sünnet, İstanbul, 2013.
    [2] Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), Usûl’s-Serahsî, İstanbul, 1984, I, 168; Buhârî, Keşfü’l-esrâr, I,144 vd.; Zekiyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esasları, trc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara, 1990, s. 329.
    [3] En’âm 6/92; Şûrâ 42/7.
    [4] Âl-i İmrân 3/96.
    [5] Bakara 2/127.
    [6] Bakara 2/125; Hacc 22/26
    [7] Hacc 22/27.
    [8] Âl-i İmrân 3/67.
    [9] Âl-i İmrân 3/95.
    [10] İbrahim 14/40.
    [11] Bakara 2/128.
    [12] Ebu’l-Huseyn Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Neysâbûrî (ö. 261/875), Sahîh-u Müslim, Beyrut, trs., IV, 1920.
    [13] Muhammed Âbid el-Câbirî, Kur’ân’a Giriş, İstanbul, 2011, s. 57.
    [14] Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö. 310/923), Câmi’u’l-Beyân, Beyrut, 1992, XII, 723.
    [15] Ebû Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer Fahreddin erRâzî, (ö. 606/1209), et-Tefsîru’l-Kebîr, Beyrut, 1999, XI, 317.
    [16] Konu ile ilgili rivayetler için bkz. Mesut Okumuş, Semantik ve Analitik Açıdan Kur’an’da “Salât” Kavramı, Çorum İlahi yat Fakültesi Dergisi, 2004/2, c. III, sayı:6, s. 1-30.
    [17] Serahsî, Usûl, I, 128.
    [18] Tevbe 9/19.
    [19] En’âm 6/136 vd.
    [20] Bakara 2/43, 83, 110; Mâide 5/12.
    [21] Kasas 28/51-53.
    [22] Konuyla ilgili bir çalışma için bkz. Mesut Okumuş, Seman tik ve Analitik Açıdan Kur’an’da “Salât” Kavramı, Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2004/2, c. III, sayı:6, s. 1-30.
    [23] Bakara 2/129.
    [24] Bakara 2/151.
    [25] Ebû Abdillah Muhammed b. Abdillah el-Hâkim enNeysâbûrî (ö. 405/1014) el-Müstedrek ‘ale’s-Sahîhayn, Beyrut, 1990, II, 453. Ebû Hâtim Muhammed b. Hıbbân b. Ahmed et-Temîmî İbn Hıbbân (ö. 354/965), Sahîhu İbn Hıbbân, Beyrut, 1993, XIV, 312. Yukarıdaki ifadenin yanı sıra bazı rivâyetlerde “ben Allah katında nebîlerin so nuncusu olarak yazıldım. Oysa Âdem henüz kendi balçığında bulunuyordu” şeklinde ifadeler de yer almaktadır. Muhammed (s.a.v.)’in İbrahim (a.s.)’ın duası, İsa (a.s.)’ın müjdesi olduğuna dair ifadeler Kur’ân’la örtüşmekle bir likte bu son ifadenin örtüşmediğini düşündüğümüz için bu ifadenin sonradan eklenmiş olma ihtimalinin yüksek ol duğunu söylemeliyiz. Benzer rivayetler ve değerlendirme için bkz. Harun Ünal, Uydurma Hadisler, İstanbul, 2007, III, 49 vd.
    [26] İbrahim 14/40.
    [27] Bakara 2/128.
    [28] Tirmizî, Mevâkît, 1.