Kategori: Metodik Çalışmalar

  • KUR’AN ÜZERİNDE BİREYSEL ÇALIŞMANIN YANLIŞLIĞI

    KUR’AN ÜZERİNDE BİREYSEL ÇALIŞMANIN YANLIŞLIĞI

    Kur’an üzerinde bir kişinin tek başına çalışma yapması, günümüz ilahiyat akademisyenlerinin ve araştırmacılarının benimsemiş oldukları ve sık sık eleştirdiğimiz yaygın bir durumdur. Bu durum, çalışan kişinin Allah’ın öğrettiği “Kur’an’ı anlama metodu”nu uygulamadığının veya yanlış ya da eksik uyguladığının en önemli göstergesidir. Tek başına çalışan kişi yaptığı yanlışı göremeyeceği için gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemekle işe başlamış olabilmektedir. Yine bu kişi çoğunlukla Allah’ın istediği metodu uygulamak yerine ve çoğu zaman da o metodu uyguladığı yanılgısıyla aslında kendine ait bir yöntemle Allah’ın kitabını anlamaya çalışmaktadır. Oysa bu, Rabbimizin asla cevaz vermediği bir tutumdur. Bu tutum, Kur’an’ı o kişinin kendisinin açıklaması anlamına gelir ki Allah, Nebîsinin bile Kur’an’ı açıklamaya yetkili olmadığını açıkça dile getirmektedir:

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. (Hûd 11/1)

    Üstelik Kur’an’ı Allah’tan başkasının açıklamasına izin verilmemesinin çok hassas bir sebebi vardır:

    Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir… (Hûd 11/2)

    Nitekim Rabbimiz, Kitabını doğru okuma ve anlama ilmini (1) çok sayıda ayetle detaylandırmakta (2) ve Kur’an üzerinde nebiler de dahil olmak üzere doğru hükme (hikmete) ulaşma amacıyla çalışma yapan herkese bu metodu ayrıntılarıyla öğretmektedir. Bununla da kalmayıp bu çalışmanın ekip halinde yapılması gerektiğini yine metodunu detaylandırdığı bir ayette dile getirmektedir:

    Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır. (Fussilet 41/3)

    Nebîmizin de Kur’an’dan hikmeti çıkarabilmek için ekip halinde çalıştığını ayetlerden görebilmemiz mümkündür:

    Ey içine kapanan kişi! Az bir kısmı dışında gece kalk! Ya gecenin yarısı kadar ya yarısından biraz az, ya da yarısından fazla bir süre kalk da Kur’ân’ı yavaş yavaş ve düşünerek oku! (Müzzemmil 73/1-4)

    Nebimizin bu ayetlerde şahsına verilen emri, bir ekiple çalışarak yerine getirdiğini aynı surenin son ayetinden öğreniyoruz:

    Senin ve seninle beraber olanlardan bir kısmının, gecenin üçte ikisine yakınını, yarısını ve üçte birini uyanık geçirdiğini Rabbin elbette biliyor… (Müzzemmil 73/20)

    Ancak tüm bu ayetlere rağmen ne yazık ki İslam ulemâsı geçmişte ve günümüzde kendi başlarına çalışmayı tercih etmiş ve etmektedir. Doğal olarak da Kur’an açısından kabul edilmeyen bu durumun çoğu zaman hazin sonuçları olmaktadır.

    Yazımızda yalnız çalışmayı tercih etmenin doğurduğu sıkıntılı sonuçların tipik örneklerinden birini Mehmet Okuyan’ın bir kitap çalışması üzerinden vermeye çalışacağız. Burada amacımız tenkîd etme ya da yerme değil, uyarma görevimizi yerine getirme ve Allah’ın emri olan Kur’an üzerinde ekipler oluşturarak çalışma konusunda hatırlatma yapmaktır.

    Prof. Okuyan, seri halinde yayınlayacağını anladığımız Kıssalar Ne Söyler isimli çalışmasının ilk kitabı olan Yaratılış ve Hz. Adem kitabında, Adem – İblis kıssasını ele alırken, meleklerin secde etmesi konusunda bir takım açıklama ve yorumlarda bulunmaktadır. Hocamızın zihninde oluşturduğu ve ulaşmak istediği sonuca göre, ilgili ayetlerde melekler Adem’e değil, Allah’a secde etmişlerdir. Ancak kendisi bu konuyu açıklarken hem bir takım Kur’an’a aykırı olduğunu göstereceğimiz bilgiler vermekte hem de bir kaç sayfa sonra kendi yazdığı satırlarla çelişmektedir.

    Okuyan, kitabının 115. sayfasında yer alan “Secde” başlıklı bölüme şu ifadelerle başlamaktadır:

    “‘Meleklere, Adem’e secde edin’ şeklinde yorumlanan âyeti anlayabilmemiz için öncelikle ilgili âyetler ve secdenin tanımı üzerinde durmalıyız. اسجدوا لآدم ibaresinde li edatı kullanılıyor. Denebilir ki ‘Secde kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de daima ‘lam’ edatıyla kullanılır.’ Bu yanlış bir yaklaşımdır; secde emrinin lâm edatsız kullanımları da Kur’an’da mevcuttur. Bu âyeti ele alırken kullanılan edatı görmek ve bunu anlama, meale, tercümeye yansıtmak durumundayız. Âyeti ‘Adem’e secde…’ olarak değil, ‘Âdem için secdeye kapanın’ şeklinde ele aldığımızda anlam tamamen değişiyor. ‘Adem için secdeye kapanın’ denince maksat değişir.”

    Mehmet Okuyan, Kıssalar Ne Söyler -1- Yaratılış ve Hz. Adem, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2017, s: 115

    Yukarıda alıntıladığımız bölümde Mehmet Okuyan, secde kelimesinin “lam – ل” harfi olmaksızın kullanımının da Kur’an’da mevcut olduğunu söylemekte ancak bu iddiasını bir ayetle delillendirmemektedir. Kitabın sadece bu sayfasında bile ayetlerle ilgili delil göstermek gerektiğinde tam üç yerde dipnot veren hocamız, nedense bu konuda bir dipnot vermemekte, iddiasını ispatlamaya gerek duymamaktadır. Oysa sadece dört satır sonra “Secde kavramı namazın bir rüknü olarak Kur’an’da zikredilmektedir.” ifadesini hemen bir dipnotla delillendirmekte ve o konuyla ilgili 4 ayeti dipnotta vermektedir. Yani kitabın tamamında, iddialarını destekleyen ayetleri dipnotlarda belirtmeyi üslup olarak benimsemektedir ki olması gereken de budur. Ancak “secede – سجد” fiilinin “lam – ل”sız kullanımı ile ilgili iddiasına dair herhangi bir delil göstermemektedir. Çünkü aslında iddia ettiği gibi bir kullanım Kur’an’da yoktur.

    Konuyu Arapça bilenler için biraz açmamız gerekmektedir. Arapça’da bazı fiiller mutlaka bir takım “harf-i cerr” denen harflerle kullanılırlar. Bu harfler cümlede mef’ûl yani tümleç bulunuyorsa o mef’ûl ile birlikte kullanılırlar. Bunu İngilizce üzerinden anlatmamız gerekirse; bir kişinin emir kipinde “bak!” demek için sadece “look” demesi yeterlidir. Ancak bu cümlede, “bakılacak yer” yani tümleç, yani mef’ûl kullanılacaksa bu fiil mutlaka “at” ile birlikte kullanılır. Yani “bana bak” denilecekse mutlaka “look at me” denilmesi gerekmektedir. Bu kullanımın bir istisnası yoktur.

    Arapça’daki “secede” fiilinin kullanımı da bu şekildedir. Eğer cümlede “secede سجد” kökünden türemiş bir fiil için mef’ûl yani tümleç kullanılacaksa “lam” harf-i ceri ile birlikte kullanılması zorunludur. Kur’an’da ve Arap dilinde bunun bir istisnası bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle secdenin kime/neye yapılacağının belirtildiği bir cümlede “lam” harfinin kullanılmadığı görülmemektedir ki zaten bu, dil bilgisi açısından da böyle olmak zorundadır. Dolayısıyla Mehmet Okuyan’ın bu paragraftaki iddiasının hiçbir dayanağı yoktur. Kur’an’da secde fiilinin mef’ûl alıp da “lam” harfi almaksızın kullanıldığı bir yer yoktur (3). Mef’ûl almadığı yerlerde ise zaten harf-i cer kullanımından söz edilemez.

    “Lam ل” harfi bir fiile bağlı olmaksızın, yani tek başına kullanıldığında “için” anlamına gelen bir edattır. Harfin Mehmet Okuyan’ın ele aldığı ayetlerde “için” anlamına gelebilmesi yani fiilden bağımsız bir edat olarak okunabilmesi için tek şart “secede سجد” fiilinin “lam”sız kullanılabilmesidir. Fiilin böyle bir kullanmı mümkün olmadığına göre Mehmet Okuyan’ın “lam” harfine “için” anlamı vermesinin dayanaksız kaldığını söylememize gerek yoktur.

    Ayrıca bir an için “lam” harfinin “için” manasına da gelebileceğini farz etsek bile Mehmet Hocaya bizi bu anlama götürecek karinenin ne olduğunu sormamız gerekecektir. Yani “lam” harfinin meleklerin Adem Aleyhisselama secde etmesi ile ilgili kullanıldığı ayetlerde “için” manasına geldiğine kim, ne hakla, hangi gerekçeyle karar verebiliyor? İlgili bölümde bu sorumuz da yanıtsız bırakılmıştır. Ancak Allah’ın kitabı için keyfîlik, her okuyanın kendine göre anlaması, anlamlandırması ve yorumlaması gibi durumlar asla düşünülemez. Halbuki eğer iddia edildiği gibi bu ifade Adem için Allah’a secdeden bahsediyor olsaydı, secde kelimesinin harf-i ceri olan “lam” harfinin başka hiçbir ayette ve Arapça’da “için” anlamına gelmemesinden dolayı ifadenin اسجدوا لله لآدم (Adem için Allah’a secde edin) şeklinde açıkça beyan edilmesi gerekirdi. Oysa ayetlerde sadece اسجدوا لآدم = Adem’e secde edin ifadesi kullanılmaktadır.

    Görülüyor ki alıntıladığımız bölümde konuya, Meleklerin Adem’e secde etmesinin bir “yorum” olduğunu söyleyerek başlamak sonuçları düşünülmemiş bir cesaretin veya Arap dil kuralları göz ardı edilerek varılmış bir ön kabulün eseridir. Nitekim Prof. Okuyan şu ifadelere yer vermektedir:

    “Hz. Adem’i bu şekilde dizayn ettiği için, varlık olarak fıtrat noktasında farklılıklar meydana getirdiği için ve meleklerin bilemediği şeyler onda Cenab-ı Hakk tarafından var edildiği için, Rabbimiz meleklerden insanın bu ayrıcalıklı noktalarına atfen, meleklere yönelik olarak gelen secde emrini içeren cümle ‘onu bu şekilde bilgi sahibi kılan Allah’a secde edin…’ demektir. Bu secdeyi Hz. Adem’e yapılan değil, Adem için yapılan secde olarak algılamak durumundayız. Adem için secde yapılması da onun bilmesi, bilen biri olarak dizayn edilmesi sebebiyledir. Bilginin asıl sahibine secde ediyoruz ve buradan bugüne dair sonuç çıkartıyoruz.”

    a.g.e. s:117

    Bu bölümde “bilginin asıl sahibine secde ediyoruz” ifadesiyle iddia edilenin aksine secde emri ayette bize değil, meleklere veriliyor. Ayrıca yukarıda anlattığımız sebeplerden ötürü ayetlerde meleklere verilen emir, “Adem için, bilginin sahibi olan Allah’a” değil, bizzat “Adem’e” secde etmeleridir. Ayetleri bunun dışında bir şekilde anlamamız ancak önceden belirlediğimiz bir sonucu, ayetlere söyletme çabamızla mümkün olabilir. Bu da Allah’ın kitabına asla yapılmaması gereken bir muameledir.

    Tüm bu açıklamalarımızdan daha garip olanı, kitapta hiç gerek yokken, secde kelimesinin her zaman şekilsel bir eğiliş değil, boyun eğme manalarında kullanıldığının ispatlanmaya çalışılmasıdır (4). Gerçekten de pek çok ayette “boyun eğme”, “saygı gösterme” anlamında kullanıldığı aşikâr olan secde ifadesinin bu anlamının, yukarıdaki “Adem için Allah’a secde” iddiasını destekleyecek hiçbir yönü bulunmamaktadır. Aksine meleklerin Adem’e secde etmelerinin ondaki Allah’ın verdiği üstünlüğe “saygı göstermeleri” olarak anlaşılması, secdenin Mehmet Hocanın iddia ettiği gibi Allah’a değil, Adem’e yapıldığına delil olur. Ancak kitapta daha da ilginç bir durum, secde kelimesinin boyun eğme, saygı gösterme anlamlarında kullanıldığı ayetler verilirken karşımıza çıkmaktadır. Zira Mehmet Okuyan konuyu şu şekilde anlatmaktadır:

    “Mesela Hz. Yusuf’un kıssasının başında ve son bölümünde bu kavram geçer. Kıssanın başında إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ ‘Bir zamanlar Yusuf babasına (Ya’kub’a) demişti ki: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm’”

    a.g.e s: 117

    Dikkat edilirse ayetin Arapça metninde secede fiili mef’ûl almış, yani secdenin kime yapıldığı belirtilmiş ve “lam” harfi kullanılmıştır. Mehmet Hoca ayete meal verirken doğru olanı yapmış ve “onları bana secde ederlerken gördüm” ifadesini kullanmıştır. Ancak eğer yukarıdaki iddiasına sadık kalsaydı ayete, “onları benim için (Allah’a) secde ederlerken gördüm” şeklinde meal vermesi gerekirdi. Bu durum, meleklerin Adem Aleyhisselama secdesi konusunda “lam” harfine “için” manası vermesinin bir temeli bulunmadığını göstermiş olmaktadır. Çünkü her iki ayette de secde kelimesinin kullanımında tamamen aynı gramer kuralları işlemiştir. Buna rağmen Mehmet hoca istediği yorumu yapabilmek için ayetlerin birinde işlettiği kuralları diğernde işletmemiştir.

    Hatta Yusuf Suresi’nin sonunda geçen secde ifadesinde de aynı dil kuralları işletildiği halde Mehmet Hoca yine ayete kendi iddiası doğrultusunda anlam vermeyi tercih etmektedir:

    “Mesela Yusuf kıssasının sonunda 100. ayette وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا ‘Ana ve babasını tahtın üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar.’ Bu ayette de sözü edilen secde, insana secde değildir. Buradaki secde ifadesi ‘saygı göstermek’ anlamındadır.”

    a.g.e s: 119

    Görüldüğü üzere ayetin Arapça metninde secde fiili ve lam harf-i cer’inin kullanımı bakımından Yusuf Suresinin başındaki ayetle hiçbir fark olmamasına rağmen, Mehmet hoca tamamen keyfî bir yorumla secdenin insana yapılmadığını söylemekte ve ayete “onun için (ona kavuştukları için)” anlamını vermektedir. Üstelik paragrafın sonunda da buradaki secde ifadesinin “saygı göstermek” anlamında olduğu vurgulanmakta, sanki bu yüzden bu anlam tercih edilmiş gibi yapılmaktadır. Oysa secde ifadesinin saygı gösterme anlamına gelmesi secdenin Allah’a değil, insana yapıldığının delili olur. Yani Yusuf Aleyhisselam’ın anne, baba ve kardeşleri Allah’a değil, Yusuf Aleyhisselam’a saygı göstermektedirler. Zaten baştaki ayette görüldüğü bildirilen rüyanın gerçekleşmesi de ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Yani baştaki ayette “bana secde ettiklerini gördüm” deyip, sondaki ayette “ona kavuştukları için Allah’a secde ettikleri” manasını uygun görmek, ayetler arasındaki konu bütünlüğüne de zarar vermektedir.

    Meleklerin Adem Aleyhisselama secde emri aldıklarını bildiren ayetlerden biri olan Bakara Suresi 34. ayet şöyledir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

    Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

    Eğer ayette emir “Adem için (Allah’a) secde edin” şeklinde olsaydı İblis’in büyüklenmesini gerektirecek olay ne olabilirdi? Emir zaten Allah’a secde ise, İblis de Allah’ın büyüklüğünü, yaratıcı olduğunu, ölüleri yeniden diriltip hesaba çekeceğini gayet iyi bildiği (5) halde neden Allah’a secde etmesin ki? Oysa İblis’in kibri Allah’ın yarattığı bir varlığı kendinden aşağı gördüğü için “o varlığa” secde etmemesinden kaynaklanmaktadır:

    وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ ۖ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ

    Atanızı yarattık, sonra biçim verdik. Daha sonra meleklere “Âdem’e secde edin!” dedik. Hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. O, secde edenlere katılmadı. Allah: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen ne oldu?” diye sordu. “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın ama onu balçıktan yarattın.” diye cevap verdi. (A’râf 7/11-12)

    Kaldı ki ayetlerde secdenin Adem Aleyhisselama yapılmasının emredildiği, secede fiili ile kullanılan lam harf-i cerrine hiçbir şekilde “için” anlamı verilemeyeceği başka ayetlerde de şüpheye yer bırakmayacak açıklıktadır. Mesela;

    وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ ۚ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

    Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun göstergelerindendir (âyetlerindendir). Güneş’e de Ay’a da secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah’a secde edin. (Fussilet 41/37)

    Eğer secede fiili ile kullanılan “lam” harf-i cerrine “için” anlamı verilecek ve Mehmet Hocanın Adem – İblis kıssasında iddia ettiği anlam kullanılacak olursa; yukarıdaki ayeti şöyle tercüme etmek gerekir: “Güneş için de Ay için de (Allah’a) secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah için secde edin.” Yani Mehmet Hocanın iddiasına göre “Güneş ve Ay için secde etmeyin” ifadesi mecburen “Allah’a secde etmeyin” olarak anlaşılacaktır. Daha da önemlisi, Allah için secde etmekten bahsedildiğinde secdenin kime yapılacağı meçhul kalacaktır. Yani Allah için secde edilecekse o secde kime yapılacaktır?

    İlgili ayetlerde secdenin Allah’a değil, Adem’e yapılmasının emredildiği o kadar açıktır ki Mehmet Hoca bile kitabının bir sonraki başlığında muhtemelen gayri ihtiyari olarak bu anlamı tercih etmek zorunda kalmıştır:

    “Hicr Suresi 33. ayetinde şu bilgi yer almaktadır: قَالَ لَمْ أَكُنْ لِأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ ‘(İblis) ‘Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim’ dedi.’ Bu ayet de Şeytanın ırkçılığından doğan kendi orijinini üstün görme durumunun bir sonucunu beyan eder.”

    a.g.e s: 122-123

    Görüldüğü gibi Okuyan aynı konudan bahseden ayeti meallendirirken bu kez “yarattığın bir insana secde edecek değilim” şeklinde doğru bir çeviri yapmıştır. Bu çevirisi meleklere verilen emrin insana (Adem’e) secde olduğunu da kabul ettiğini göstermektedir. Bu durum, hocanın sadece bir kaç sayfa önce ortaya attığı iddia ve verdiği meal ile çelişkiye düştüğünü gözler önüne sermektedir. Aynı çelişki aşağıdaki bölümde de kendini göstermektedir:

    “İsra Suresi 65. ayetinde diyor ki İblis (kitabın bizdeki baskısında ayet numarası yanlışlıkla böyle yazılmış, doğrusu 61. ayet olmalı): أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا ‘Çamur olarak yarattığın bu varlığa secde mi edecekmişim!’”

    a.g.e s: 123

    İşte burada da Mehmet Okuyan bu ayeti doğru bir şekilde “Allah’ın yarattığına secde” olarak meallendirmiş ve yine baştaki iddiası ile çelişmiştir. Ayetin bu doğru çevirisinden de anlaşılacağı üzere emir Allah’a değil, insana (Adem’e) secde emridir.

    Bazı çevrelerin bu ayetlerde Adem Aleyhisselama secde emri verilmesinden rahatsız olmalarının da makul ve anlaşılır bir yanı yoktur. Emri veren Allah’tır. Mühim olan O’nun emrine uymaktır.

    Kanaatimizce hocamızın bazı konularda Kur’an’dan onay almayacak sonuçlara ulaşmış olması tek başına çalışmayı tercih etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu şekilde Allah’ın emrettiği Kur’an’ı anlama metodunu doğru uygulayabilmesi, çok istese de mümkün olamaz. Çünkü doğru olduğunu düşündüğü bir konuda kendisine itiraz edecek, uyaracak ya da onun göremediği bir başka açıdan, bir başka ayetle konuya bakmasını sağlayacak bir ekibi bulunmamaktadır.

    Böylesi bir çalışma sistemini benimsememiz, Allah’ın öğrettiği Kur’an’ı anlama metodundan saptığımızı, diğer bir deyişle kendimize has bir metot geliştirdiğimizi gösterir. Ancak Allah buna izin vermemekte, yazımızın başında da kısaca özetlediğimiz şekilde kitabını kendi oluşturduğu metotla indirdiğini bildirmektedir. Doğru metodu uygulamanın da olmazsa olmazının ekip halinde çalışmak olduğunu bildirmekte ve Nebîsi de bu şekilde çalışarak hikmete ulaşmaktadır.

    Hikmet doğru hüküm anlamına gelir. Bir konuda sadece bir adet doğru sonuç olabilir. Allah’ın gösterdiği Kur’an’ı anlama metodu, her konuda işte bu “tek” doğru sonuca varmak için uygulanmak zorundadır. Bu da Kur’an’ın kişisel yorumlara açık olmadığı anlamına gelir. Diğer bir deyişle ilmimiz, ünvanımız, kariyerimiz, mevkimiz ne olursa olsun hiç birimizin Kur’an ayetlerini yorumlama yetkimiz yoktur.

    (1) Kur’an’ın bir metodu olduğu ile ilgili Nisa 4/105, A’râf 7/52 ayetlerine, bu metodun detaylandırıldığı ayetler için ise Hud 11/1-2, Fussilet 41/3, Âl-i İmrân 3/7, Zümer 39/23  ayetlerine bakılabilir.

    (2) Rabbimizin açıkladığı bu metot ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.: Fatih Orum, Kur’an’ı Anlama Usulü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2015.

    (3) Kur’an’da secede (سجد) fiilinin mef’ûl aldığı ve dolayısıyla lam (ل) harf-i ceri ile birlikte kullanıldığı ayetler 24 tanedir. Bu ayetler şunlardır: Bakara 2/34, A’râf 7/11,206, Yusuf 12/4,100, Ra’d 13/15, Hicr 15/29,33, Nahl 16/48,49, İsrâ 17/61,107, Kehf 18/50, TâHâ 20/116, Hacc 22/18, Furkan 25/60,64, Neml 27/24,25, Sâd 38/72,75, Fussilet 41/37, Necm 53/62, İnsan 76/26.

    (4) a.g.e. s118

    (5) bkz: A’râf 7/12-14

  • KİTAB’IN ALLAH’A AİDİYETİNİN DELİLİ OLARAK NEBÎ’NİN SÖZÜ

    KİTAB’IN ALLAH’A AİDİYETİNİN DELİLİ OLARAK NEBÎ’NİN SÖZÜ


    Allah’tan geldiği iddiasında olan bir kitabın bu iddiasının ispatını Nebî bile olsa bir insana bırakması düşünülemez. Gerçi bugün kendilerine Müslüman diyenlerin büyük çoğunluğu kendi kitaplarının Allah’tan geldiği iddiasına sahip olduğunu bile bilmezler. Bunun birinci sebebi atalarının dininin mensubu olmalarıdır. Yani onlara doğdukları toplumda birileri, “al bak bu Allah’ın kitabıdır” demiş ve onlar da bununla yetinip “atalarım öyle diyorlarsa öyledir” düşüncesiyle Allah’ın dinini bulmak konusunda hiç bir zahmete katlanmamayı tercih etmişlerdir.. Bu yüzden kitabın, Allah’tan geldiğini iddia edip etmemesinin bir önemi yoktur. Çünkü atalarının sözü tartışmaya açık değildir.

    İkinci sebep ise; kitaplarını hiç bilmedikleri bir dilde sayıklamalarıdır. Sayıklamaktan bahsetmemizin sebebi okuduklarını söyleyemiyor olmamızdır. Çünkü okumak denilen eylem her dilde anlamayı ifade etmek için kullanılır. Maksadı anlamak olmayan bir eyleme okumak denemez. Bu o kadar iyi bilinir ki; bir insan “ben şu yazıyı okudum” dediğinde ona “peki anladın mı?” diye sormak hakaret kabul edilir. “Okudum” dedikten sonra ayrıca “anladım” demek gülünçtür. Ancak ne acıdır ki Müslümanlar sadece Kur’an için “okudum” dediklerinde hiç kimse anladıklarını düşünmez.

    Konuyu sade vatandaş seviyesinden ilahiyatçı akademisyenler seviyesine taşıdığımızda da durum değişmez. Çünkü Kur’an’ın orijinal dilini anlıyor olmak ve o şekilde Kur’an’ı okumak, bu konuda uzman bir kişi için yine Allah’ın kitabını okumak anlamına gelmez. Zira Allah’ın kitabını, ondan hayata dair çözümler üretme amacıyla okumanın Allah tarafından belirlenmiş bir metodu vardır. Bu metodu Allah’ın gösterdiği şekilde uygulamadan yapılan çalışmalar kişisel yorumlara muhtaç olacaktır. Ancak yüce Allah hiç kimseye kitabını yorumlama yetkisi vermemiştir. Bu sebeple tefsir profesörü olmak ve ayetlerden dem vurmak dahi çoğu zaman sayıklamanın bir adım ötesine geçememekte ve okumak olarak adlandırılacak seviyeye ulaşamamaktadır. Nitekim bu ünvanlar Allah tarafından onaylanmış değillerdir. İnsanlar tarafından alınıp verilirler.

    İşte bu sebeplerden dolayı kendilerine müslüman denilmesinden hoşlanan toplumlarda insanların çok büyük bir kısmı kendilerine sunulan kitabın Allah’a ait olup olmadığını sorgulamamakta, Muhammed Aleyhisselam’ın onu getirmiş olmasının, kitabın Allah’a ait olduğunu göstermesi açısından yeterli olduğunu düşünmektedirler. Nitekim Prof. Dr. Mehmet Okuyan katıldığı bir televizyon programında şu cümleleri söyleyebilmektedir:

    “Biz Kur’an’ı Hz. Peygamberden öğrendik. Eğer o yoksa zaten Kur’an da yok.”

    Oysa Rabbimiz Kitabında şöyle buyurmaktadır:

    Muhammed sadece bir elçi­dir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz? Gerisin geri dönenin Allah’a bir zararı olmaz. Allah, görevini yapanları ödüllendirecektir. (Âl-i İmrân 3/144)

    Bir kişinin elçiliği en iyi şekilde yapması demek kendisini görevlendirenin ulaştırmasını istediği şeyi tastamam ulaştırmış olması demektir. Elçi de bir insandır. O ölse de tebliğ ettiği kitap kalacaktır. Elçinin kendisi de dahil olmak üzere herkes Kur’an’dan sorumludur. Yukarıda Okuyan hocamızdan yaptığımız alıntıdaki ifadede, “peygamber” kelimesi ile nebî mi yoksa rasul mü kast edildiği anlaşılmamaktadır. Ancak önemli olan bu sözün şu an hiçbir anlamı olmadığıdır. Zira “Hz. Peygamber” bugün yoktur ama Kur’an elimizdedir. Diğer bir deyişle neresinden bakılırsa bakılsın “peygamber yoksa Kur’an da yok” sözü düşünülmeden sarf edilmiş ve arkasında durulamayacak bir ifadedir.

    Yine “Kur’an’ı Anlama Yöntemi” isimli kitabında Mustafa İslamoğlu tam da ele aldığımız konuyla ilgili olarak “Kur’an’ın ilahi kelam olmasının delili nedir?” sorusuna şöyle yanıt vermektedir:

    “Müslümanlar Kur’an’ın ilahi kelam olduğuna iman ederler. Bu bir iman esasıdır. Kur’an’ın Hz. Muhammed’in sözü olmayıp Allah’ın kelamı olduğu şöyle delillendirilebilir:

    1.Hz. Muhammed’in güvenilir olması: Müslümanlar Hz. Muhammed’in Allah adına yalan söylemeyeceğine iman ederler. Buna delil olarak da onun samimi ve ayrıntılarını herkesin bildiği yaşantısını gösterirler…”

    Şüphesiz ki Muhammed Aleyhisselam çok güvenilir ve herkese örnek olacak bir insandı. Bunu elçiliği boyunca tüm zorluklara göğüs gerip Allah’ın emrini yerine getirmek ve elçiliği tam yapabilmek için gösterdiği olağanüstü gayretinden de anlayabiliyoruz. Ancak onun böylesine doğru bir insan olması getirdiği kitabın Allah’a aidiyetini göstermesi bakımından yeterli görülemez. Kur’an’ı Nebîmizden dolayı Allah’ın kitabı saymak dinimizi atamızın dini yapacaktır. Oysa Allah “şu kişinin getirdiğine” değil, “Allah’ın indirdiğine” uyun emri vermektedir. Atamızın dininin Allah’a aidiyetinin tedkik edilmesi Allah’ın emridir:

    Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun!” dense, “Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, ona uyarız!” derler. Peki, ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse, yine uyacaklar mı? (Bakara 2/170)

    Bu yüzden, gerek halk arasında gerekse ilahiyat camiasında yaygın olan kanaatin aksine Kur’an, onu getiren kişi “Muhammed Aleyhisselam” olduğu için Allah’ın kitabı olamaz. Bunu Kur’an’ın pek çok ayetinden de görebilmemiz mümkündür:

    Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirlik edenler): “Sen elçi olarak gönderilmiş değilsin” derler. De ki “Aramızda Allah’ın ve o Kitab’ın bilgisine sahip olanların şahit olması yeter.” (Ra’d 13/43)

    Ayete göre Rasulullah’ın Allah’ın elçisi olduğunu şahitlik edecek derecede bilenler, “Kitabı” bilenlerdir. Diğer bir deyişle Allah’ın elçisinin elçiliğinin delili “Kitap”tır. Yoksa kitabın Allah’a ait olduğunun delili Nebî olamaz. Çünkü o da bir insandır ve artık Kur’an’dan biliyoruz ki bu konuda kim olursa olsun bir insanın sözü bizi bağlamaz.

    Kur’an’ın bu konudaki söylemleri bununla sınırlı değildir. Aşağıdaki ayetlerde de önceki kitaplardaki metodu (ilim) bilen kişiler kendilerine Kur’an ayetleri “tilavet” edildiğinde yani Allah’ın koyduğu metoda uygun bir biçimde sıralandığında onun Allah’ın kitabı olduğunu anlamışlardır. Onlar için de Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun delili bizzat Kur’an’ın kendisidir, onu tebliğ eden Nebîmizin şahsı ya da sözü değil:

    De ki “Siz ona ister inanın, ister inanmayın. Ondan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara Kur’ân tilavet edildiği zaman çenelerinin üstüne kapanıp secde ederler. Derler ki “Rabbimize boyun eğeriz; demek ki Rabbimizin verdiği söz gerçekleşmiş.” Çenelerinin üstüne kapanır ağlarlar. Bu onların saygısını artırır. (İsrâ 17/107-109)

    Zaten Rabbimiz, “kendisine ilim verilmiş” dediği Allah’ın gönderdiği kitaplardaki metodu öğrenmiş kişiler üzerinde Kur’an’ın nasıl bir etkisi olduğunu şöyle belirtmektedir:

    Kur’an aslında, kendilerine ilim verilmiş olanların içine işleyen apaçık ayetlerden oluşur. Yanlışa dalanlardan başka hiç kimse ayetlerimizi bile bile inkar etmez. (Ankebût 29/49)

    Bu ayetin hemen ardından gelen ayette Rasulullah’a mucize indirilmesini isteyenlere ise Rabbimiz yine tilavet kavramını kullanarak karşılık vermektedir:

    “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” derler. De ki: “Mucizeler sadece Allah katındadır. Ben açıkça uyarıda bulunan bir kişiyim; o kadar.” Anlaşılır bir şekilde tilavet edilen bu Kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? İnanan bir topluluk için bu bir ikram ve doğru bilgidir. (Ankebût 29/50-51)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun delili yine Kur’an’ın kendisidir. Rasulullah da bu durum dolayısıyla Allah’ın elçisi olmaktadır. Bu sebeple onun elçiliğine delil olarak mucize isteyenler Kur’an’a yönlendirilmektedir. Yani yine “Kur’an” Rasulullah’ın elçiliğine delil olmaktadır. Bunun tersi mümkün değildir.

    Ayrıca ayetlerin tilavet edilmesi, Allah’ın koyduğu metoda uygun olarak okunması anlamına gelmektedir. Böyle bir okumanın yapılabilmesi için konuyla ilgili ve birbirlerini açıklayan ayetlerin tesbit edilip doğru şekilde sıralanması gerekir. Bunun için Rabbimizin pek çok ayetle öğrettiği Kur’an’ı anlama ve ondan hikmet denilen doğru sonuçlara ulaşma metodunun uygulanmasına ihtiyaç vardır. Dolayısıyla tilavet, Allah’ın Kur’an’da yaptığı açıklamalara ulaşma sonucunu doğurur. Bu da Allah’ın kitabı olduğunun en büyük delillerinden biridir. Bir insanın yazdığı bir kitapta böylesi bir metot ve ayetler arasında böylesine şaşmaz ve sarsılmaz anlam örgülerinden bahsetmek mümkün olmaz. Bu sebeple tilavet daima inanmayanları köşeye sıkıştıran bir okuma şekli olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Yine kendilerine ayetler tilavet edildiği zaman onun Allah’ın kitabı olduğunu anlayan kişilerden bahseden bir ayet grubu da şöyledir:

    Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır. Onlara tilavet edilince şöyle diyeceklerdir: Biz ona inandık; o Rabbimizden gelen gerçek kitaptır. Biz daha önce de Rabbimize teslim olmuş kimselerdik. (Kasas 28/52-53)

    Rasulullah’ın da kendisinin bile Allah’ın elçisi olduğunu ayetlerden görmesi gerekir:

    Bunlar Allah’ın âyetleridir. Onları sana gerçek olarak tilavet ediyoruz. Sen de O’nun elçilerindensin. (Bakara 2/252)

    Yukarıda da kısaca açıkladığımız gibi, bir yerde tilavetten bahsediliyorsa orada sadece Allah’ın koyabileceği muazzam bir metoda vurgu yapılıyor demektir. Bir kitaba böyle bir yapıyı sadece Allah koyabilir. İşte bu yüzden Rasulullah’ın kendisinin de bir elçi olduğunu belirten ayette tilavete vurgu yapılmış, ayetlerin belli bir metoda sahip olduğu belirtilmiştir. Kısacası Rasulullah’ın kendisi bile indirilenin Allah’ın ayetleri olduğunu net bir biçimde anlayabilmelidir. Çünkü kendisi de tebliğ ettiği şeyden sorumludur. Diğer insanlar gibi o da kendisine indirilen Kitaba tam olarak güvenmek zorundadır:

    Bu elçi, Rabbinden kendine indirilen her şeye inanıp güvenmiştir… (Bakara 2/286)

    Bir diğer ayette de kendilerine daha önce kitap verilenlerin rasul olduğunu söyleyen kişi geldiğinde sırf o söylüyor diye ona inanmakla yükümlü olmadıklarını, getirdiği kitap kendi ellerindekini tasdik ediyorsa ona inanma zorunlulukları doğduğunu görebilmekteyiz. Yani yine gelenin Allah’ın kitabı olduğu anlaşıldıktan sonra getiren Allah’ın rasulü olmaktadır:

    Allah nebîlerden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı tasdik eden bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir. (Âl-i İmrân 3/81)

    Maide Suresi 82. ayette, Hristiyanlar içerisinde kibirlenmeyen ve araştıran bir gruptan bahsedilmektedir. Devamındaki ayette ise bu kişiler, gelenin gerçekten Allah’ın kitabı olduğuna Nebîmizi gördüklerinde, onun sözüne bakarak değil, kendisine indirildiğini söylediği kitabın içeriğini dinleyerek kanaat getirmektedirler:

    Bunlar, o elçiye indirileni işittiklerinde tanıdıkları o gerçeklerden dolayı gözleri yaşarır. Derler ki “Rabbimiz! İnanıp güvendik; bizi şahitler arasına yaz. (Maide 5/83)

    Ayette elçinin tebliğini dinledikten sonra şahitlik ettiklerinin belirtilmesi çok önemlidir. Bir olayın şahidi olmak demek, o olayı görmüş olmak demektir. Bir trafik kazasına şahit oldum diyen kişi kazayı gördüğünü söylemektedir. Her Müslümanın söylediği şehadet cümlesi “eşhedü” (şahitlik ediyorum) ifadesi ile başlar. Bu sebeple “eşhedü enne Muhammeden rasul’ullah” cümlesinin tam karşılığı, “görüyorum ki Muhammed Allah’ın elçisidir” şeklindedir. Bu cümleden açıkça anlaşılır ki bir kişinin Muhammed Aleyhisselam’ın elçiliğine şahit olması demek o kişinin kendi çabasıyla onun Allah’ın elçisi olduğunu görmesi demektir. O halde bugün yaşayan Müslümanlar Rasulullah’ı hiç görmedikleri halde nasıl “eşhedü” diyerek onun elçiliğine şahitlik edebilirler?

    Rasulullah’ın elçi olduğunu anlamak için onu görmek yetmez. Asıl şart, onun getirdiği Kitabın Allah’a ait olduğunun görülmesidir. Ancak o durumda Muhammed Aleyhisselamın elçiliğine şahitlik edilebilir yani “eşhedü” denilebilir. Önce o kitabın Allah’tan gelen bir kitap olduğu görülmeli, “böyle bir kitabı Allah’tan başkası gönderemez” kanaatine bireysel olarak sahip olunmalıdır. İşte bu durum gerçekleştikten sonra onu tebliğ edenin Allah’ın elçisi olduğu zaten kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Şu ayette de Rasullullah’ın gerçekten Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik etmiş kişilerden bahsedilmektedir:

    Kendilerine açık belgeler geldikten ve Allah’ın elçisinin hak olduğuna şahit olarak inanıp güvendikten sonra da âyetleri görmezlikte direnen (kâfir olan) bir topluluğu Allah hiç yola getirir mi? Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Âl-i İmrân 3/86)

    Burada da rasulün Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik edenler kendilerine bunun belgesi geldikten sonra bu kanaate varmışlardır. Ardından kafir olduklarının belirtilmesi de bu bilgilerinin kesinlik derecesini göstermektedir. Zira kafir olabilmek için gerçeklerin üzerini örtmek yani önce iman etmiş olmak gerekir.

    Benzer bir durum Münafıkûn Suresi’nin ilk ayetlerinde de karşımıza çıkmaktadır:

    Münafıklar (iki yüzlüler) sana geldiklerinde derler ki “Biz şahidiz (neşhedü); gerçekten sen Allah’ın elçisisin.” Allah, elbette senin kendisinin elçisi olduğunu biliyor ama Allah şahit, münafıklar kesinlikle yalancıdırlar. (Münafıkûn 63/1)

    Bu ayette Muhammed Aleyhisselamın Allah’ın elçisi olduğuna yemin ederek şahitlik edenler Medine’deki Yahudilerdir. Yani üzerlerindeki, gelecek nebîye inanma ve destek olma (ısr) yükünü kendi kitaplarından dolayı bilen kişilerdir. Ayrıca bu kişiler Kur’an’ın kendi kitaplarını tasdik ettiğini görmüş olan kişilerdir. Bundan dolayı Nebîmizin Allah’ın bekledikleri elçisi olduğunu anlamışlardır. Nebimizin Allah’ın elçisi olduğu konusunda “eşhedü” diyebiliyor olmalarının sebebi bu kitap bilgisidir. Zaten devamındaki üçüncü ayette bu kişilerin iman ettikten sonra kafir oldukları belirtilmektedir.  İman etmeden yani gerçekleri görmeden kafir olmaktan söz edilemez. Bu da gösteriyor ki yukarıdaki ayette geçen yalancılık durumu, şahitlik ettikleri gerçeğin gerektirdiği gibi davranmamaları ve Allah’ın elçsini bile kandırmaları sebebiyledir. Rabbimizin kendilerini “yalancı” olarak nitelendirmesinin sebebi bir sonraki ayette belirtildiği gibi bu yeminlerini insanları etkilemek için kullanıp onları mümin olduklarına inandırarak gerçeklerden saptırmalarıdır:

    Bu gibi sözleri kalkan edinip Allah’ın yolundan çekilirler. Yapıp durdukları şey ne kötüdür! (Münafıkûn 63/2)

    Kur’an’ın Allah’tan gelen bir kitap olduğunu anlayan cin toplulukları da bu kanaate, onu dinledikten sonra varmışlardır:

    De ki “Bana şunlar vahyedildi: Cinlerin bir kısmı beni dinlemiş ve şöyle demişler: Biz hayranlık uyandıran bir Kur’an (bir söz kümesi), dinledik. Olgunlaşmanın yolunu gösteriyor. Ona inanıp güvendik; artık kimseyi Rabbimize ortak sayamayız. Rabbimiz çok yücedir; ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir. (Cinn 72/1-4)

    Hatta aynı cin topluluğu, dinledikleri şeyin ancak kendinden önceki kitapları tasdik ettiğini görünce gerçekleri söyleyip doğru yolu gösteren Allah’ın kitabı olduğuna, Allah’a çağırdığına kanaat getirmişlerdir. Yani onu okuyanın kimliğine değil, okunanın içeriğine odaklanmışlar ve bu sayede bir sonuca varmışlardır:

    Bir gün, cinlerden bir kaçını Kur’an’ı dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Onu dinlerken birbirlerine: “Susun” dediler. Okuma bitince uyarmak için topluluklarına geri döndüler. “Ey Halkımız! Musa’dan sonra indirilmiş bir kitap dinledik. Kendinden önceki kitapları da tasdik ediyor. Gerçekleri ve doğru yolu gösteriyor.” “Ey halkımız! Allah’a çağıran kişiye olumlu cevap verin ve ona inanıp güvenin ki Allah, günahlarınızı bağışlasın; sizi acıklı bir azaptan korusun.” “Ama kim, Allah’a çağıran kişiye olumlu cevap vermezse bu topraklarda onun elinden kurtulamaz. Allah ile arasına girecek dostları da olmaz. Böyleleri açık bir sapıklık içindedirler.” (Ahkaf 46/29-32)

    Aslında eğer Kur’an Allah’ın kitabı değilse elimizde Muhammed Aleyhisselamın elçi olduğuna dair de hiçbir kanıt yok demektir. Dolayısıyla tam manasıyla “eşhedü” yani “görüyorum” diyebilmemiz mümkün değildir. Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu kesin olarak anlaşılacak ki ondaki ayetler gereğince Muhammed Aleyhisselamın elçiliğine şahitlik edebilelim. Zira Allah mutlak gerçek dışında bir şey söylemez:

    Muhammed içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir. (Ahzab 33/40)

    Bütün bunların yanısıra, Allah’ın dininin hiçbir şekilde dogmatik bir imana bırakılamayacağını da pek çok ayetten görebiliriz. Rabbimiz inancın delile dayanması gerektiğini çok sayıda ayette dile getirmektedir:

    Yaratmayı başlatan, sonra bir kere daha yaratacak olan kim; size gökten ve yerden rızık veren kim? Allah ile birlikte başka bir ilah mı var? De ki: “Eğer doğru kimselerseniz delilinizi getirin.” (Neml 27/64)

    Yine de Allah’tan önce bir takım ilahlara mı tutundular? De ki “Delilinizi getirin. Benimle birlikte olanların Kitabı budur. Bu, benden öncekilerin de kitabıdır.” Onların çoğu, bu gerçeği bilmez de onun için yüz çevirirler. (Enbiya 21/24)

    Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki Türkçemizde elçi kelimesi ile karşılanan rasul, kendisini gönderenin mesajını taşıyan kişiye denir. Bir kişi bize başka birisinin elçisi olduğunu söylüyorsa artık bizim için önemli olan elçinin şahsı değil, taşıdığı mesajdır. Elçinin kişiliği ve kimliği ile olan ilişkimiz, yakınlığımız, güvenimiz, saygımız getirdiği mesajla ilgisi olmayan apayrı konulardır. Rasulullah’ın örnekliği ise yine Kur’an’ı nasıl yaşadığı ve ondaki hikmet metodunu nasıl uyguladığı ile ilgili olmak zorundadır. Çünkü ilgili ayette nebînin değil, rasulün örnekliğinden bahsedilmektedir.

    Ayrıca rasul kelimesinin Kur’an’da Kitap anlamında kullanıldığını da görebiliriz ki bu da son derece doğaldır. Aşağıdaki iki ayette birebir aynı ifadeler kullanılmakta, fakat birinde geçen rasul kelimesinin yerini diğerinde kitap kelimesi almaktadır. Bu durum bu iki kavramın gerektiğinde birbirlerinin yerine kullanılacak kadar iç içe olduklarını gösterir:

    Allah katından, yanlarında olanı onaylayan “kitap” gelince, önceleri kâfirlere karşı önlerinin bu Kitapla açılmasını bekliyorlardı. Ama tanıdıkları Kitap gelince onu görmezlikten geldiler. Allah’ın laneti (dışlaması) böylesi kâfirleredir. (Bakara 2/89)

    Allah katından, yanlarındakini onaylayan bir “elçi (rasul)” gelince, Kitap verilenlerden bir kısmı Allah’ın Kitabını, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi kulak ardı ettiler. (Bakara 2/101)

    Görüldüğü gibi rasul ve kitap kelimeleri birbirlerinin yerine kullanılarak, iki kavram arasındaki kitabın içeriğini anlatma bakımından eşdeğerliğe dikkat çekilmiştir. Bu sebeple Lisan’ul Arab adlı meşhur Arapça lugatte rasul kelimesinin karşılığı verilirken şu ifade kullanılmıştır: وسُمِّي الرَّسول رسولاً لأَنه ذو رَسُول أَي ذو رِسالة “Rasul’ün rasul olarak isimlendirilmesi, rasul sahibi yani risalet sahibi olduğu içindir.” Görüldüğü üzere “rasul” ile “risalet” yani “elçi” ile “iletmekle yükümlü olduğu mesaj” birbiriyle özdeştir. Bu yüzden rasul ve kitap kavramları birbirlerinin yerine kullanılabilmektedir.

    Yazımızın konusu olmadığı için sadece değinerek geçeceğimiz bir durum da yukarıdaki ayetlerde nebî değil rasul kavramının kullanılmış olmasıdır. Bunun sebebi de bahsettiğimiz gibi rasul kelimesinin risalete yani getirilen mesajın içeriğine vurgu yapmasıdır. Oysa nebîlik, rasullük görevini yapan kişinin ünvanıdır. Bu sebeple her nebînin görevi rasullük yapmaktır. Ancak her rasul nebîlik makamında oturup bu ünvanı taşımaz. Ayrıca nebîlik bitmiştir. Artık rasullüğü yapılacak olan “Kitap” tastamam elimizdedir. Kimseye vahiyle yeni bir kitap gelmeyecektir ama mevcut Kitap herkese ulaştırılmak zorundadır.

    Sonuç olarak; gökyüzünün Allah’ın bir ayeti olduğunu görmemiz için yine gökyüzüne bakmamız yeterlidir, başkasının sözüne ihtiyacımız yoktur. Tıpkı bunun gibi her insan Kur’an’ı okuyarak onun Allah’tan geldiğini rahatça görebilir. Bunu görebilmek için illâ Kur’an üzerinde derinlemesine araştırma yapmaya da gerek yoktur. Tıpkı gökyüzüne bakınca onun Allah’ın bir ayeti olduğunu anlayabilmek için astronom olmaya gerek olmadığı gibi. Fatiha Suresini doğru bir biçimde anlayarak okuyan bir kişi de onu Allah’ın indirdiğini hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde görebilir.

    Kısacası, bir kitabın Allah’a ait olması konusunda Nebî de dahil, bir insanın sözü delil sayılıyorsa, o kitabın Allah’a ait olmadığının delile ihtiyacı yoktur.

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Adam Devşirmek

    Kur’an’a Adam Devşirmek

    Kur’an’dan konuştuğunu iddia eden hocaların gerçekten Kur’an’dan konuşuyormuş gibi algılanmalarının tek sebebi hepsinin geleneksel dini yapıyı eleştirmeleri ve bu yapının hocalarını hedefe koymuş olmalarıdır. Oysa bu tavır Kur’an’dan konuşuyor olmak için yeterli değildir. Zira bu hocaların Kur’an’a yaklaşımları da temelden yanlıştır. Kendi iddiaları ve yorumları dışında hiçbir metodu takip etmezler. Bir metotları olsa bile bu kendilerinin doğru olduğunu düşündükleri metottur ki bu metotsuzluktan da kötü bir durumdur. Mesela hadisleri yerden yere vuran biri, işine geldiğinde hadisten delil getirebilmektedir. İlkesizlik ve metotsuzluğun bundan daha net bir göstergesi olamaz. Ayetlerin satır aralarını okuduğunu iddia eden bir başkası Allah’ın Kitabını kendi küçük dünyasına mahkûm ettiğini düşünememektedir bile.

    Metodunuz Allah’ın şart koştuğu metot olmazsa, varacağınız sonuçlar sizin kuruntularınız olacaktır. Bu sayede kız çocuğun alacağı mirası bugün erkek çocuğunki ile eşitleyebilir, “ben neshi kabul edenle konuşmam” diye getirdiğiniz gevişi, kendiniz bir hükmü neshetmiş olarak tekrar yutmak zorunda kalırsınız. Hırsızın elinin kesilmesi cezasını pespâye bir edebiyata kurban ederek tarihe gömersiniz. Bir nebînin beşikte konuşması gerçeğini gizlemek için ayetin anlamını bozar, “dünkü beşik bebesi” diyerek yorumlamanın bile nâmusunu kirletirsiniz. Kadının başını örtmesini ve kurban kesmeyi açık ayetlere rağmen yüz karası bir felsefeye yedirirsiniz. Allah’ın Kitabı artık sizin çiftliğiniz olduğu için at koşturacak alan bulmakta zorlanmaz, “cinler yabancı şehirlerin insanlarıdır” derken, “melekler Adem’e değil, Adem için Allah’a secde etti” gibi zırvaları ilim diye kitaplarınıza karalarken Allah’tan korkmanın anlamını bile hatırlamazsınız. Üstelik Allah’ın Kitabı’na isnad ettiğiniz bunca saçmalığa rağmen hala Kur’an’cısınızdır. Çünkü hiçbir zaman insanlara Kur’an’ın Allah tarafından belirlenmiş bir metot içerdiğini, sadece bu metotla ulaşılabilecek olan Hikmetin Kitabın ayrılmaz bir parçası olduğunu öğretmemiş, kendiniz de öğrenmek istememişsinizdir.

    Bu tipler için önemli olan gelenekselci kitleye karşı Kur’an’a adam devşirmektir. Çünkü Allah’ın Kitabına iftira etmekten bulanmış zihinlerinde Kur’an’ın taraftara ihtiyacı olduğu kuruntusu yer etmiştir. Sırf bu anlayışları bile gelenekçilerden hiçbir farkları olmadığını görmeye yeter. Her iki kesim de sayısal çoğunluk peşindedir. Bu sebeple kendilerinden gördükleri hiç kimseyi eleştirmez, uyarmaz, birbirlerinin hatalı olduğunu düşündükleri konulara hiç girmezler. Bunca zırvayı Allah’ın Kitabına revâ görürler de biri de çıkıp diğerine “yahu hoca sen ne saçmalıyorsun?” demez, diyemez.

    Bu yüzden Kur’an’ı bozan ve Allah’ın Kitabı olmaktan çıkaranlar sadece gelenekselciler değildirler. Kur’an’ı asıl bozanlar, Allah’ın Kitabını tükürüklü yorumlarına mahkûm ederek sözüm ona Kur’an’a taraftar toplamanın peşinde olanlardır.

    Allah’ın Kitabının insanların teveccühüne ihtiyacı yoktur. Hiç kimse Kur’an’ı doğru anlamasa Kur’an’dan hiçbir şey eksilmeyecek ama insanlar bu hocaların yorumlarını dinden sayarsa ortada Allah’ın dininin mensubu kimse kalmayacak, dünya tam da bugünkü gibi bir yer olmaya devam edecektir.

  • ASANSÖRLERE İMAN

    ASANSÖRLERE İMAN

    İman kelimesi İslam tarihi boyunca belki de en büyük tahrifata uğratılmış kelimedir. Bu son derece önemli kavramın sadece içi boşaltılmamış, gerçek anlamının yerine “körü körüne inanma, dogmatik inanç” anlamı kazandırılarak hiçbir pratik değer taşımaması ve insanlara gerçekte hiçbir şey anlatmaması da garanti altına alınmıştır.

    Oysa iman kelimesi Arapça e-m-n (أم ن) kök harflerine sahip bir kelimedir. Bu kelime ile aynı kökten Türkçe’de de kullandığımız pek çok kelimeden biri de “emniyet” kelimesidir ki “güvenlik” anlamına gelir. İman kavramı Kur’an’dan öğrenildiğinde de “güven” anlamına geldiği görülür. Kısacası Allah’a iman etmek O’na güvenmektir, yoksa Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak değil. Nitekim daha önce de defalarca gördüğümüz gibi Kur’an’a göre Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayan hiç kimse yoktur.

    Allah’a iman etmenin, O’nun Kitabına ve ayetlerine güvenmek olduğunu Kur’an’ın sayısız ayetinde görebiliriz. Bu ayetlerin en etkili olanlarından biri de şöyledir:

    Size diyorlar ki; “Eğer doğru yola, seninle birlikte biz de girsek, yerimizden, yurdumuzdan ediliriz.” Dokunulmaz ve güvenli olan bir bölgeye (Mekke’ye) onları biz yerleştirmedik mi? Oraya her yerden her türlü ürün; ayrıca katımızdan da bir rızık getirilir. Ancak, onların pek çoğu bunu bilmez. (Kasas 28/57)

    Yukarıdaki ayette “eğer doğru yola seninle birlikte biz de girsek” diyenler Mekkeli müşriklerdir. Görüldüğü üzere bu kişiler Nebimizin yolunun doğru yol olduğunu net bir biçimde görmüşler ve hatta bunu itiraf etmektedirler. Ancak o yolun doğru yol olduğunu kabul etmeleri onları mümin yapmamıştır.

    İşin daha dikkat çekici olan yönü ise; doğru yolu gördükleri halde o yola girmemelerinin sebebinin dünyalıklarını kaybetme korkusu olmasıdır. Oysa sahip oldukları her şeyi onlara veren Allah’tır. İşte insanın mümin olmasını yani Allah’a güvenmesini engelleyen budur: “Allah’ın emirlerini tutup O ne dediyse öyle yaşarsam beni burada barındırmazlar. Çevremi, dostlarımı, itibarımı, imkanlarımı kaybeder, yerimden yurdumdan olurum” yanılgısı…

    Oysa bir mümini yani Allah’a güveni tam olan birini, Allah’ın emirlerini uygulamaktan alıkoyan kanun, öyle bir şehir, öyle bir çevre, öyle bir itibar zaten olmaz olsundur. Allah’a güvenmek, şartlar ne olursa olsun O’nun sözünden çıkmamaktır. İman budur.

    Allah’ın gönderdiği kitaplardaki yolun doğru yol olduğunu herkes bilmektedir. Ancak Allah’a güvenmedikleri (iman etmedikleri) için Allah’ın yolunu değil, bulundukları çevrenin, yaşadıkları ya da özendikleri toplumun muasır, modern, çağdaş gibi isimler verdikleri insan ürünü kanun ve kurallarını, akıl ve fıtrat dışı uygulamalarını tercih etmektedirler. Bunlar da kendilerini daima bedbaht ve daima köle yapmaya yetmektedir. Kısacası Hakk’a güvenmiyorsanız (iman etmiyorsanız) batıla güveniyorsunuz demektir:

    Çevrelerinde insanlar kaçırılırken kendileri için saygın ve güvenli bir yer oluşturduğumuzu görmüyorlar mı? Batıla güvenecekler de Allah’ın iyilik ve ikramını görmezlikten mi gelecekler? (Ankebût 29/67)

    Bu ayetler tüm zamanlara ve tüm insanlara gönderildiği için tam da bugüne ve tam da bize hitap etmektedir. Allah çevremizde onca zulüm ve güvensizlik varken bizlere şu an için saygın ve güvenli bir yer oluşturmuştur. Hâlâ bâtıla güvenip Allah’ın iyilik ve ikramını unutacak mıyız? Hâlâ Allah’ın kanunlarını bırakıp başkalarından kanun mu ithal edeceğiz? Hâlâ faizli sistemin modern ekonomilerin vazgeçilmezi olduğunu zannetmeye devam edecek miyiz? Hâlâ mezhepleri Allah’ın dini sanmaya devam edecek miyiz? Hâlâ tasavvufu İslam zannedecek miyiz? Hâlâ Allah’ın Kitabı yerine başkalarının kitaplarını koymaya devam edecek miyiz? Yani hâlâ Allah’a güvenmeyecek, O’na iman etmeyecek miyiz? Hâlâ ayetlerdeki müşrikler gibi bâtılı seçtiğimiz halde mümin olduğumuzu iddia edecek miyiz? Bundan daha büyük yanlış olabilir mi?

    Allah’a karşı yalan uyduran, ya da gerçekler kendine gelince yalana sarılandan daha yanlış davranan kim olabilir? O nankörler için Cehennem’de yer mi yok? (Ankebût 29/68)

    Allah’ın bahşettiği nimetler karşısında “Allah ne demişse o” diyemiyorsak bunun sonuçlarını sadece Ahiret’te değil bu dünyada da görmemiz kaçınılmazdır:

    Allah, rızkı her yerden bol miktarda gelen, güven ve tatmin içindeki bir kenti örnek verir. Derken orası, Allah’ın nimetlerine nankörlük etmeye başlar. Allah da işlerini bozmalarına karşılık onları, açlık ve korku içine sokar. (Nahl 16/112)

    Allah’a güvensizliğin, O’nun yasalarını tanımamanın sonucu daima aynı olmuştur ve olacaktır:

    Biz geçim bolluğu içinde şımarmış nice kentleri yok ettik. İşte oturdukları yerler! onlardan sonra pek az kullanıldı. Onların varisi biz olduk. (Kasas 28/58)

    Kendilerine Müslüman diyenler ve mümin olduklarını iddia edenler artık bu kelimeyle Allah’a güvendiklerini söylediklerinin farkına varmalı, sadece söylemenin ise hiçbir şey ifade etmediğini bilmelidirler. Güven, sözle iddia edilen değil, eylemle gösterilen bir şeydir. 

    Allah’ın ayetlerine, canlarını emanet ettikleri asansörü taşıyan incecik tele güvendikleri kadar güvenmeyenlerin istedikleri kata çıkmaları mümkün olmayacaktır.

  • BÜYÜK ŞEHİRLER, BÜYÜK ERGENLER

    BÜYÜK ŞEHİRLER, BÜYÜK ERGENLER

    Kur’an’da sıklıkla yaratılmış ayetlere dikkat çekildiğini belirtmiştik. Bunun, Kur’an’ın gerçekten de Allah’ın kitabı olduğunun görülebilmesi için yapıldığı da yine ayetlerin bildirdiği bir durumdu:

    Ayetlerimizi onlara, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde öyle göstereceğiz ki sonunda onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlar açısından iyice ortaya çıkacaktır. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? (Fussilet 41/53)

    Görüldüğü gibi yaratılmış ayetler Allah’ın varlığının delili olarak sunulmuyor; Kitabın Allah’a ait olduğunu anlamaya delil teşkil ettiği söyleniyor. Çünkü Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği hakkında şüphesi olan bir tek canlı yoktur. Hatta cansız bile yoktur. Allah’ın varlığının sorgulanması normal bir insanın aklının ucundan dahi geçmeyecek bir şeydir.

    Ateizm şehir hayatının şımarttığı, ergenlik dönemi bir türlü bitmediği için kendini dünyanın merkezine koyarak ilahlaştırmış kişilerin ortaya attığı, ancak aklı başında hiç kimsenin dikkate almadığı tarihin en boş söylemidir. Doğada veya herhangi bir köyde dikkatli bir gözlemle iki saat geçirmiş herkes Allah’ın varlığı, birliği, kudreti ve sıfatları ile ilgili kendisinde doğuştan zaten var olan bilgileri pekiştirir.

    Kendilerini ateist olarak tanımlayanların Allah’ın varlığını çok iyi bildikleri halde bunu kabul etmediklerini söylemeleri, kibirlerinin boyutunu gözler önüne sermelerinden başka bir şey değildir. Çünkü Allah’ın ayetlerini görmezden gelenlerin asıl sorunu Allah’ın varlığı değil, elçiler göndererek hesap günü hakkında uyarılarda bulunmasıdır. Asıl kabul edemedikleri şey kendilerinden daha güçlü bir Yaratıcıya hesap verecek olmalarıdır:

    Bunları asıl şaşırtan içlerinden bir uyarıcının gelmesidir. Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirler): “Bu şaşılacak bir şey” dediler. “Ölüp toprak haline geldikten sonra tekrar geri dönmek, öyle mi? Uzak bir ihtimal.” Toprağın onlardan neyi eksilttiğini iyi biliriz. Bizde her şeyi saklayan bir defter vardır. (Kaf 50/2-4)

    Görüldüğü üzere asıl mesele öldükten sonrasıdır. Dünya hayatını Allah’ın yarattığı ve din ya da fıtrat dediği sisteme göre değil de kendi kriterlerine göre yaşamak isteyenlerin, ölüm sonrasını ve hesap vereceklerini kabul etmemeleri çok doğaldır. Çünkü aslında kendileri de insan üretimi sistemlerin mutlak doğru, evrensel ve zaman üstü olamayacağını bilirler.

    Bu sebeple yukarıdaki Kaf Suresi ayetlerinin devamında Rabbimiz bu kişilerin yine doğaya yani yaratılmış ayetlere bakmalarını istemektedir. Kendilerine gelenin gerçek olduğunu anlamanın en etkili yollarından biri budur:

    Hayır! Kendilerine gelen bu gerçek karşısında yalan söylediler; tam bir tereddüt içindeler. Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, nasıl yükseltmişiz ve nasıl süslemişiz. Onda çatlaklıklar yoktur. Yeryüzünü de yayıp uzattık, oturaklı dağları içine kazık gibi çaktık. Orayı güzelleştiren her bitkinin erkeğini de dişisini de bitirdik. Gerçeği göstersin, O’na yönelen her kul için doğru bilgi (zikir) kaynağı olsun diye. (Kaf 50/5-8)

    Ancak ne yazık ki şehir hayatı insanı her gün Allah’ın ayetlerinden biraz daha uzaklaştırmakta, muhteşem bir ayet olan kendisine dahi bakmasını engellemektedir. Oysa en azılı ateist bile Allah’ın yarattıklarının hiçbir şeyin yerini tutmayacağını fıtraten bilir. Bu sebeple örneğin, yediği gıdaların organik olmasını yani Allah’ın yarattığı haline bir insan müdahalesi olmamasını ister. Ancak iş “organik dine”, yani içerisine insan tarafından bir şey katılmamış dine gelince insanların çoğu yan çizer.

    Allah’ın kurduğu ve İslam dediği sistemi görebilmenin en güzel yolu tabiatı yani yeryüzündeki belgeleri gözlemlemektir.

    Kesin bilgi sahibi olmak isteyenler için yeryüzünde belgeler var! Kendinizde de var; gözlemlemiyor musunuz? (Zariyat 51/20-21)

    Keşke her insan onbeş dakikalığına da olsa ünlü olmanın peşinde koşmak yerine iki saatliğine de olsa çoban olmanın yollarını arasa ve böylece Rabbimizin muazzam sistemini yakından görme fırsatı yakalayabilse. İşte o zaman aynı muazzam sistemin indrdiği ayetler arasında da bulunduğunu görecek ve Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu kavrayabilecektir. Elbette bunun ilk şartı Kur’an’ı dikkatli ve ciddi bir şekilde okumaktır.

  • YANILIRIZ DİYE AÇIKLAMAYI ALLAH YAPIYOR

    YANILIRIZ DİYE AÇIKLAMAYI ALLAH YAPIYOR

    İlahiyat camiasında Kur’an üzerinde çalışanlar azınlıktadır. Bu azınlığın çoğunluğu ise Allah’ın kitabı üzerinde tek başlarına çalışma ve bu çalışmada kendi belirledikleri, kendilerince uygun olduğunu düşündükleri metodu izleme hastalığından muzdariptirler. Bu hastalığın en belirgin semptomu, hastaların kendilerinde Kur’an ayetlerini yorumlama yetkisi olduğunu sanmalarıdır. Oysa Kur’an şahsi yorumlara açık bir kitap değildir. Rabbimiz Nebîlerine bile böyle bir yetki vermemiş, Kur’an’ı, detaylı bir şekilde anlattığı anlama metodu ile bizzat kendisi açıklamıştır.(1) Bu açıklamaya ulaşmak için metodu bilen ve birbirlerine ayetlerle itiraz ederek varsa yanlıştan dönülebilmesini sağlayabilecek kişilerden oluşan ekiplerin oluşturulması elzemdir. Bunun alternatifi yoktur. Açıklamayı bizzat Allah’ın yaptığı bir kitabın, herhangi bir insanın yorumuna izin vermesi zaten düşünülemez. Allah’ın kitabını yorumlamak bir çeşit ilahlık iddiasından başka bir şey değildir. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir… (Hûd Suresi 11/1-2)

    Kur’an üzerinde bireysel çalışmanın ve onu yoruma açık zannetmenin ortaya çıkardığı problemlere bir örnek olarak ele alacağımız bu yazımızda konumuz Nisa Suresi’nin 7. ayeti ve Mehmet Okuyan ve Mustafa İslamoğlu’nun konuyla ilgili meal ve yorumları olacaktır. Öncelikle bu ilahiyatçıların ayete dayanarak ortaya attıkları iddia ve yorumları görelim:

    Bildiğimiz kadarıyla Mehmet Okuyan’ın ayetle ilgili yazılı bir eseri bulunmamaktadır. Ancak çeşitli videolarındaki konuşmalarından, kendisinin Mustafa İslamoğlu’nun mealindeki anlam ve yorumlarla örtüşen bir anlayışa sahip olduğu anlaşılmaktadır. Okuyan konuyla ilgili videolarından birinde kendisine vaktiyle sorulan bir soruya verdiği cevabı hikaye ederken şu cümleleri sarf etmektedir:

    “Nisa Suresinin 11-12. ayetlerinde hani kadına 1 erkeğe 2 gibi bir orandan söz ediyor, ama Nisa Suresinin 7. ayetini okumuyor, 9. ayetini okumuyor (farklı bir ayeti kast ediyor olmalı), 31. ayetini okumuyor (burada 32 demek istiyor olmalı), hiç okumuyor. İşine gelmiyor, mal gidecek. ….. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi, Kur’an’ın demek istediğidir.”(2)

    Okuyan, aynı videonun “Envâr’ul Kur’an” programından alınmış olan bölümünde ise Nisa Suresinin 7. ayetinde mirastan erkeğe ne veriliyorsa kıza da aynı payın verilmesi gerektiğinin söylendiğini iddia etmektedir.

    Konuyla ilgili olarak Mustafa İslamoğlu’nun Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal – Tefsir adlı çalışmasına baktığımızda ayete şöyle anlam verildiğini görmekteyiz:

    “Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.” (HKK meali, Nisa 4/7)

    Ayetin dipnotunda da şu açıklamalar yapılmaktadır:

    “Kur’an, daha önce mirastan hepten mahrum edilen kadına, mirastan pay vererek devrim çapında bir uygulama başlatmaktadır. ‘Az ya da çok’ ifadesi 32. ayetin de ışığında 11. ayetteki ikiye bir nisabının mutlak olmadığının en güzel delilidir. Bu ibarenin açılımı, ‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde de anlaşılabilir. ‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…”

    Görüldüğü üzere her iki ilahiyatçının da ittifak ettiği temel iddia Kur’an’daki miras paylaşımında erkeğe 2 kadına 1 pay şeklinde bildirilen miktarların asgari oranları belirttiği, Allah’ın asıl gayesinin bu paylaşımı eşit miktarda yapmak olduğu, delil getirilen ayetlerin de gösterdiği şekilde şartlar uygunsa bu paylaşımın eşit yapılmasının gerektiğidir.

    Ancak bu ifadeler ve ayetlere verilen anlamlar -ki videolarda Mehmet Okuyan, kimsenin okumadığını söylediği Nisa 7. ayeti kendisi de okumamaktadır- hem Arap dili kaidelerine hem de ayetlerin birbirleriyle olan bağlantılarına ve iç bütünlüğüne uygun görünmemektedir. O halde, bu meal ve yorumları tüm bu açılardan değerlendirerek konuyu ortaya koymaya çalışmamız gerekir.

    Arap Dili Kaidelerine Göre Nisa 7. Ayete Verilen Anlamın Yanlışlığı

    Mustafa İslamoğlu ayete “kadının az ya da çok bir payının olması gerektiği” şeklinde bir anlam vermiştir:

    “Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.” (HKK meali, Nisa 4/7)

    Öncelikle ayette yazarın dile getirdiği gibi “olmalıdır” şeklinde çevirebileceğimiz bir ifade bulunmamaktadır. Ayetin başında erkekler için geçen ifadenin aynısı, hemen devamında kadınlar için de kullanılmakta, her ikisi için de bir pay olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla parantez içindeki “zaten” ifadesini kullanmamızı gerektiren bir durum da yoktur. Bunlara dikkat ederek ayeti dilimize kazandırmaya çalışırsak meal şöyle olmalıdır:

    لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ ۚ نَصِيبًا مَفْرُوضًا

    Ana-baba ve en yakınların bıraktıklarından erkeklerin payı vardır. Ana-baba ve en yakınların bıraktıklarından kadınların da payı vardır. (Bıraktıkları miras) Az veya çok olsun, paylar farz olarak belirlenmiştir. (Nisa 4/7)

    Yazarın meali ile yukarıdaki meal arasındaki en temel fark, “az ya da çok olsun” şeklindeki ifadenin neyin azlığı ve çokluğunu kast ettiğinden kaynaklanmaktadır. Her dil gibi Arap dilinin de belli kaideleri vardır. Bu kaidelere uyulmayacak ya da istenilen şekilde esnetilecekse Allah’ın Kitabı her şeyin söyletilebileceği bir metin haline gelir. Oysa bu yazarlar, böylesi bir muameleyi kendi kitapları için bile kabul etmezler. Arapça’da zamirlerin kendilerinden önceki en yakın ifadeye götürülmesi, eğer daha uzağa götürülecekse mutlaka buna dair bir açıklama, yani bir karîne olması gerektiği çok iyi bilinen ve en temel konulardan biridir. Ayetin orijinalinde قل منه أو كثر (ondan az ya da çok) ifadesinde geçen “منه – minhu” (ondan) ibaresindeki “ه – hu” (o) zamiri de bu kural gereği kendinden önceki en yakın ifadeye götürülmek mecburiyetindedir, çünkü aksini gerektirecek bir durum yoktur. O da hemen öncesindeki ما ترك الوالدان والأقربون (ana – baba ve en yakınların bıraktıkları) ifsdesindeki ما ism-i mevsûlünü (bağlacını) gösterir. İsm-i mevsûlü de ardından gelen sıla cümlesi yani “ana – baba ve en yakınların bıraktıkları” ifadesi açıkladığından Rabbimiz “ana – baba ve yakın akrabanın bıraktığı miras” ister az olsun ister çok olsun kadının da o mirastan alması gereken bir pay olduğunu bildirmekte, azlık ve çoklukla “bırakılan mirasın” miktarından bahsetmektedir. Ancak İslamoğlu mealinde قل منه أو كثر (ondan az ya da çok) ifadesinde geçen “منه – minhu” (ondan) ibaresindeki “ه – hu” (o) zamiri, daha öncesinde geçen “نصيب – nasib” (pay) ifadesini gösterir şekilde anlamlandırılarak anlam değiştirilmiş ve “kadının alacağı pay”ın azlığı ve çokluğunun konu edildiği öne sürülmüştür. Hal böyle olunca, ayetin dipnotundaki açıklamada ‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde bir yorum yapılabilmesine imkan sağlanmıştır. Oysa açıklamaya çalıştığımız üzere, ayetin metni Arap dil kuralları gereğince bu yoruma izin vermemektedir. Kaldı ki ayetin sonundaki “(Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu” ifadesi de böyle bir yorumu imkansız kılmaktadır. Zira insanların takdirine göre değişen bir hüküm farz olamaz.

    Zamirin kendinden önceki ism-i mevsûl ile başlayan cümlenin tamamına götürüldüğü başka örnekler de Kur’an’da mevcuttur ve elbette İslamoğlu da o ayetlerde bunu yapmıştır. Bunun bir örneği Yunus Suresinin 59. ayetinde görülebilir:

    قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًا قُلْ آللَّهُ أَذِنَ لَكُمْ ۖ أَمْ عَلَى اللَّهِ تَفْتَرُونَ

    “Sor (onlara): “Ya Allah`ın sizin yararlanmanız için ikram (inzâl) ettiği, sizin de (keyfi olarak) bir kısmını haram bir kısmını helal saydığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: ‘Size Allah mı izin verdi, yoksa siz Allah`a iftira mı ediyorsunuz?’” (HKK Meali, Yunus 10/59)

    Bu ayetin mealinde de orijinal metne tam olarak bağlı kalındığı söylenemez. Ancak konumuzla ilgili bölümde “Allah’ın sizin yararlanmanız için ikram ettiği rızık” ifadesinde Rabbimiz Nisa 7. ayetteki ifade tekniğini kullanmış ve mealde de yazar “minhu – منه”daki zamiri, “ma – ما” ile başlayan cümlenin tamamı olan ما أنزل الله لكم من رزق (Allah’ın sizin için inzâl ettiği rızık) ifadesine götürmüştür. Demek ki yazarın Arapça konusunda bir sıkıntısı yoktur. Buna rağmen aynı teknikte bir ifadeyi barındıran Nisa 7. ayeti Arapça’ya aykırı bir şekilde çevirerek ayeti yapmak istediği yoruma uygun hale getirmiştir.

    Ayrıca Nisa 7. ayette erkeğin alacağı için de kadının alacağı için de نصيب – nasîb (pay) ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade nekre, yani belirsiz bir şekilde gelmiş, belirlilik takısı olan “ال – el” kullanılmamıştır. Zaten meallerde ifadenin “bir pay” olarak çevrilmesinin sebebi de budur. Bu durum payların birbirlerine eşit olmadığının ve olamayacağının da göstergesidir. Çünkü eğer eşit pay olsa idi birincisi  نصيب – nasîb şeklinde nekre (belirsiz), ikincisi de “yukarıdaki pay” anlamında النصيب – en’nasîb şeklinde marife (belirli) gelirdi. Ancak her ikisi de belirsiz olduğu için erkeğe ve kadına verilecek payların ne olduğu 11. ayette detaylı şekilde açıklanmıştır.

    Sonuç olarak ayette Mustafa İslamoğlu’nun mealindeki gibi kadının alacağı payın azlığı veya çokluğundan değil “bırakılan malın” azlığı ve çokluğundan söz edilmektedir. Dolayısıyla Arap dili kuralları gereği ayeti yazarın verdiği şekilde meallendirme imkanı bulunmamaktadır. Bu yüzden dipnottaki “ikiye bir şeklindeki nisab mutlak değildir” ve “kadının mirastan alacağı pay bugün az olur, günün birinde şartlar uygun olunca çok olur” şeklindeki yorumu yapmak hiçbir şekilde mümkün olamaz.

    Benzer şekilde Mehmet Okuyan’ın da videosunda sarf ettiği “Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir” şeklindeki sözler, Arapça dil kaideleri ve ayetin metni göz önüne alındığında olağanüstü cesur ifadeler olarak değerlendirilmek zorundadır. Arap dili kaidelerine aykırı bir yorumu ayetin hükmüymüş gibi sunmak adına, son derece dikkatsiz ve basiretsizce sarf edilmiş bu sözlerin Kur’an’daki hiçbir ayetten onay alabilmesi asla mümkün değildir.

    Ayetin İç Bütünlüğü ve Diğer Ayetlerle Birlikte Okunması Açısından Nisa 7. Ayete Verilen Anlamın Yanlışlığı

    Ayetlerdeki Farz Kılınma İfadeleri ve “Tavsiye” Kullanımının Yanlışlığı:

    İncelediğimiz Nisa 7. ayete verilen meal sadece Arapça bakımından değil, ayetin kendi iç bütünlüğü ve diğer ayetlerle ilişkisi açısından da kabul edilebilir gözükmemektedir. Nitekim ayetin son bölümünde, İslamoğlu’nun da meallendirdiği gibi, erkeğin ve kadının alacağı payların Allah tarafından farz kılındığı belirtilmektedir. Bu durum hiçbir koşulda bu pay oranlarının değiştirilemeyeceğinin en açık ifadesidir. Ayetin bu bölümü varken kadının payının “bugün az olur, gelecekte çok olabilir” şeklinde yorumlanması imkan dahilinde değildir. Ayetin bu bölümünden dolayı gelecek itirazları önlemek amacıyla yazarın ayetin dipnotunda yaptığı “‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…” yorumunun bir dayanağı yoktur. Kaldı ki yazarın miras paylarının belirlendiği 11. ayetin mealinde “tavsiye” kelimesini kullanması da ayetin anlamını yansıtması bakımından tatmin edici değildir:

    “Allah size çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kızın payını vermenizi tavsiye etmektedir. Eğer ikiden fazla kız iseler ölenin geriye bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır. Eğer sadece bir kızsa mirasın yarısı onundur. Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa o zaman annenin payı üçte birdir. Eğer kardeşleri varsa anneye verilecek pay altıda birdir. Bu (paylaştırma) ölenin yaptığı vasiyetin yerine getirilmesinden yahut borcunun ödenmesinden sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduklarını bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından farz olarak konulan hükümlerdir. Allah ilim sahibidir, hakimdir.” (HKK meali Nisa 4/11)

    İslamoğlu ayetteki يوصيكم – yûsîkum ifadesine “size tavsiye etmektedir” anlamı vermiştir. Arapça’dan dilimize geçmiş olan tavsiye kelimesi de aynı kökten türetilmiştir ama dilimize geçerken anlam kaymasına uğrayarak “bir şeyi önerme” anlamında kullanılır olmuştur. Kur’an’da bu kelime “buyurma, emretme, görev yükleme” anlamlarında kullanılır. Nitekim İslamoğlu da kelimenin geçtiği başka ayetlerde haklı olarak kelimeye bu anlamı vermiştir:

    “Nerede bulunursam bulunayım beni kutlu kıldı; ve bana hayatta olduğum sürece ibadeti diriltmeyi ve arınmak için verilmesi gerekeni vermeyi emretti” (HKK meali Meryem 19/31)

    Ayette “emretti” olarak çevrilen ifadenin orijinali de Nisa 11. ayette geçen ve tavsiye olarak çevrilen fiil ile aynıdır. Zaten ayette konuşan İsa Aleyhisselam’dır ve konu namaz ve zekâttır. Bunların Türkçemizdeki anlamıyla tavsiye değil, Kur’an’daki anlamıyla tavsiye yani emir verme ve bir görev yükleme anlamında olduğu açıktır. Aynı kökten olan “vasiyet” kelimesi de “bir başkasına görev yüklemek” anlamına gelmektedir. Tavsiye ile aynı kökten kelimelere “emir”, “buyruk” ve “görev yükleme” anlamı verildiğini arka arkaya gelen şu üç ayetten ve  bizzat Mustafa İslamoğlu’nun mealinden okuyalım:

    “De ki: “Gelin, Allah`ın size neyi haram ve dokunulmaz kıldığını aktarayam: O`ndan başka şeylere kesinlikle ilahlık yakıştırmayın; anne-babaya iyi davranın; rızkınıza ortak çıkar endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, zira sizin de onların da rızkını Biz veriyoruz; açık ya da gizli, sizi mahcup edecek bir günaha yanaşmayın; haklı bir gerekçeye dayanmaksızın Allah`ın kutsal saydığı insan hayatına kıymayın: Allah size işte bunları emretti ki aklınızı kullanabilesiniz.” (HKK meali En’am 6/151)

    “Rüştüne erinceye kadar, lehine olmadıkça yetimin malına dokunmayın; (maddi manevi her alanda) ölçüp tartarken hikmet ve hakkinayeti gözetin; (bilin ki) Biz insana gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz; ve biri hakkında konuşacaksanız yakınınız da olsa adil olun; Allah`la olan sözleşmenize sadakat gösterin! Bütün bunları Allah size emretti ki, sorumluluğunuzu aklınızdan çıkarmayasınız.” (HKK meali En’am 6/152)

    “Zira işte Benim dosdoğru yolum budur: Öyleyse bu yolu izleyin ve farklı yollara sapmayın ki; sizi O`nun yolundan uzaklaştırmasınlar! Bütün bunları Allah size emretti ki, O`na karşı saygıda kusur etmeyesiniz.” (HKK meali En’am 6/153)

    Görüldüğü gibi yazar yukarıdaki ayetlerde geçen وصى – vassâ fiillerine dilimizdeki en uygun karşılığı olan “emretti” anlamını vermiştir.

    Sonuç olarak Nisa Suresinin 11. ayetindeki ifadenin de “Allah size çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kızın payını vermenizi tavsiye etmektedir.” değil, “emretmektedir” veya “görev olarak yüklemektedir” şeklinde Türkçemize aktarılması gerekir. Zaten aynı ayetin sonunda da yine farz kelimesi kullanılmış ve bu durum incelediğimiz meale de yansımıştır: “Bunlar Allah tarafından farz olarak konulan hükümlerdir.” Ayetin sonundaki bu ifade de başındaki fiile Türkçe’deki değişmiş anlamıyla tavsiye etme manası verilemeyeceğinin bir başka göstergesidir. Kaldı ki 7. ayetin sonundaki bu payların “farz kılınmış” (نصيبا مفروضا) olması da 11. ayetin bu bölümü ile örtüşmekte ve tam bir bütünlük oluşturmaktadır. O halde 11. ayette bahsedilen erkeğe 2, kadına 1 oranının değişmesi ve günün birinde eşit olması asla mümkün olamaz.

    Bu durumda yazarın 7. ayetin dipnotunda yaptığı “‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…” yorumu bir kez daha havada kalmaktadır. Burada iddia edildiği gibi 7. ayetteki “farz kılınmış” (نصيبا مفروضا) ifadesi kadına mirastan pay vermeyi kast ediyor olsa bile, bu durum 11. ayetteki oranların farz olmadığını göstermez. Çünkü 11. ayette Rabbimiz bu meale de yansıdığı şekliyle oranlarla ilgili bu hükümlerin farz kılındğını ayrıca belirtmektedir.

    Ayrıca İslamoğlu’nun Nisa 7. ayetin dipnotunda kadına verilecek mirasla ilgili olarak sarf ettiği “‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde de anlaşılabilir” cümlesi ile Mehmet Okuyan’ın “erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir” cümlesi Kur’an’da miktarların oransal olarak verilmesi sebebiyle de doğru olamaz. Çünkü Kur’an’a göre her halükârda erkeğin alacağı pay kadınınkinin 2 katı olacaktır. Eğer kadının payının gün gelip yükselmesinden söz edilecekse erkeğinki her durumda onun 2 katı olmak zorundadır.

    Miras Oranlarının Değiştirilemeyeceğini Belirten Diğer Ayetler:

    Rabbimizin miras konusunda belirlediği oranlarla asla oynanamayacağının bir delili de 13. ayette karşımıza çıkmaktadır. O ayeti de aynı mealden okuyalım:

    “Bütün bunlar Allah tarafından çizilen sınırlardır. Kim Allah`a ve Rasulü`ne uyarsa, Allah onları içerisinde yerleşip kalacakları zemininden ırmaklar çağlayan cennetlere koyar; işte muhteşem kazanç da budur.” (HKK meali Nisa 4/13)

    Görüldüğü üzere Rabbimiz miras paylaştırmasını son derece detaylı olarak anlattığı 11 ve 12. ayetlerin hemen ardından bunların “Allah’ın sınırları” (حدود الله) olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla bu oranların şu veya bu şekilde değiştirilmesi Allah’ın koyduğu bu sınırların aşılması anlamına gelecektir. Bu sınırların aşılmasının sonuçlarını da Rabbimiz 14. ayette dile getirmektedir. Aynı mealden okuyalım:

    “Kim de Allah’a ve Rasulü’ne isyan eder ve O’nun çizdiği sınırları ihlal ederse, onları içerisinde yerleşip kalacakları ateşe sokar; onu da alçaltıcı bir azap beklemektedir.” (HKK meali Nisa 4/14)

    Ayrıca Kur’an’daki miras paylaşımında bir yerde daha ikiye birli oran bulunmaktadır. O da kelâle olarak adlandırılan durumda olur. Babası ve/veya anası ve çocuğu olmadan ölen kişiye kelâle denir. Babası ve çocuğu olmadan ölenin yani baba tarafından kelâle olanın mirasıyla ilgili hükümler şu ayette bildirilmektedir:

    Senden fetva istiyorlar. De ki “Kelâle (ana-baba ve çocuğu olmadan ölen kişi) konusundaki fetvâyı size Allah veriyor.” Bir kimse ölür, çocuğu olmaz, tek bir kız kardeşi bulunursa bıraktığı mirasın yarısı ona kalır. Kız kardeş ölür de çocuğu bulunmazsa erkek kardeş onun bütün mirasını alır. Kız kardeşler iki tane ise, mirasın üçte ikisi onlarındır. Mirasçılar; erkek ve kız kardeşler ise erkek, iki kıza eşit pay alır. Yanılırsınız diye açıklamayı size Allah yapıyor. Allah her şeyi bilir. (Nisa 4/176)

    Burada da ölenin babası ve evladı yok ama baba bir erkek ve kız kardeşleri varsa, erkek kızın 2 katı pay almaktadır. Ama bizim için ayetin sonundaki ifade önemlidir: “Yanılırsınız diye açıklamayı size Allah yapıyor.” Burada soru Nebîmize soruluyor ama cevabı Allah veriyor ki bir yanlışlık olmasın. Bu ifade Nebîmizin sözlerinin vahiy olmadığının da açık delilidir. İnsanlar yanlış yapmasın diye açıklamayı Allah yapıyorsa bu oranların herhangi bir zamanda değişmesi nasıl düşünülebilir? Bu oranlarda yapılacak herhangi bir değişiklik Rabbimiz tarafından bir yanılgı hatta ayetin orijinal ifadesiyle bir “sapma” olarak değerlendirilirken nasıl olur da mirastan alınacak paylar günün birinde değişip eşit olabilir?

    Ayrıca Kur’an’da kadın ve erkeğin eşit oranda miras aldığı durumlar da mevcuttur. Bunu da yine aynı yazarın mealinden okuyalım:

    “…Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir…” (HKK meali Nisa 4/11)

    Dikkat edilirse ölenin çocuğu varsa annesi ve babası ikili birli bir oranda değil, eşit oranda pay almaktadırlar. Ayrıca ana tarafından kelâle durumu, yani ölen kişinin annesinin kendinden önce ölmüş olma ve çocuğunun da olmaması durumunda, ana bir kardeşleri varsa bunlar arasında da kız erkek ayrımı yapılmaksızın mirasın üçte biri eşit oranda paylaştırılmaktadır:

    Miras bırakan erkek veya kadın kelâle ise (çocuğu ve anası yok da ana tarafından) erkek veya kız kardeşi varsa bunlardan her biri altıda bir paya; kardeşler birden çok ise eşit oranda üçte bir paya, yapılan vasiyetin veya borcun, zarar vermeyecek şekilde edasından sonra sahip olurlar… (Nisa 4/12)

    Görüldüğü gibi Rabbimiz kadın erkek miras pay oranlarının birbirlerine eşit olduğu durumları da ayrıca belirtmiştir. Bu durum da Nisa 11. ayette, ölenin oğlu ve kızı ile ilgili olarak bildirilen ikili birli oranın mutlak olduğunu ve asla değiştirilemeyeceğini bir kez daha göstermiş olur.

    Aslında miras oranlarının belirlendiği ayetler öylesine detaylı ve boşluksuzdur ki burada herhangi bir oranın değiştirilmesinin asla mümkün olamayacağı bu ayetleri hayatında sadece bir kez okuyan bir kişi tarafından bile kolayca görülebilir. Çünkü belli şartlarda değişebilecek hükümler için bu derece ayrıntılı bir anlatım düşünülemez.

    İktisâb Fiili ve Nisa 32. Ayetin Konuyla İlgisizliği:

    Mustafa İslamoğlu, Nisa 7. ayetin dipnotunda yaptığı açıklamaya Nisa 32. ayeti de delil olarak göstermektedir. Aynı tutumu, paylaştığımız videolarında Mehmet Okuyan da sergilemektedir. İslamoğlu’nun mealinde bu ayet dilimize şöyle aktarılmıştır:

    “O halde Allah`ın size bahşettiği sizi birbirinize üstün kılan farklı değerleri temenni etmeyin. Erkeklerin kendi kazançlarından bir payı vardır; kadınların da kendi kazançlarından bir payı vardır. İhsanından bahşetmesi için Allah`tan isteyin; kuşkusuz Allah her bir şeyi hakkıyla bilmektedir.” (HKK meali Nisa 4/32)

    Yazar ayete düştüğü dipnotta şu açıklamayı yapmaktadır: “Bu ayet, bir sonraki ayetin de delalet ettiği gibi mirasın illet ve ruhuyla ilgili bir biçimde anlaşılmalıdır…”

    Ancak ayette miras ayetlerinin aksine ana baba ve yakın akrabanın bıraktıklarından değil, kadın ya da erkeğin kendi kazandığından (iktisâb) bahsedilmektedir. Nitekim ayetteki “ihsanından bahşetmesi için Allah`tan isteyin” ifadesi de bunu göstermektedir. Allah’tan bu isteğin nasıl yapılacağını anlatan ve yine “kesb” ve “nasîb” ifadelerinin kullanıldığı, dolayısıyla bu ayeti açıklayan bir başka ayet grubunda iktisâbın kişinin kendi emeği ile  elde ettiği kazançla ilgili olduğu görülmektedir:

    وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِأُولَٰئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِمَّا كَسَبُوا ۚ وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ

    Kimileri de şöyle der: “Rabbimiz! Bize bu dünyada güzellik ver, ahirette de güzellik ver. Bizi o ateşin azabından koru!” Bunlardan her birine kazandıklarından bir pay vardır. Allah hesabı çabuk görür. (Bakara 2/201-202)

    Görüldüğü üzere burada bahsedilen kazanç, dünyadaki çalışmalar, nasîb (pay) de bu çalışmaların karşılığında Allah’ın vereceği paydır. Kesb ya da iktisâb fiillerinin dünyada yaptıklarımızla elde ettiklerimiz veya kazandıklarımızı anlattığı bir başka ayette son derece açıktır. Çünkü Rabbimiz her kelime ve kavramın anlamını bizzat kendisi vermekte bizi Kur’an’dan başka bir kaynağa muhtaç bırakmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında Rabbimiz şu ayette bu fiilin anlamını vermektedir.  Yazarın mealinden ayetin ilgili bölümünü okuyalım:

    لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا ۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ…

    “Allah hiç kimseye taşıyacağından fazlasını yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir…” (HKK meali Bakara 2/286)

    İslamoğlu’nun “kazandığı” şeklinde çevirdiği bölümde كسب – kesebe, “işlediği” şeklinde çevirdiği bölümde de اكتسب – iktesebe fiili kullanılmış, bununla da kazandığı kötülük kast edilmiştir. Dolayısıyla bu fiil kişinin kendi yaptığı ile elde ettiği kazanımlar için kullanılmaktadır. Miras için kullanılması mümkün değildir.

    Tüm bu bilgilerin ışığında اكتسب – iktesebe fiilinin kullanıldığı Nisa Suresi 32. ayeti miras ile ilişkilendirmek doğru değildir.

    Cahiliye Döneminde Kadına Mirastan Pay Verilmediği İddiası

    Gerek Mustafa İslamoğlu’nun Nisa Suresinin 7. ayetinin dipnotunda, gerekse Mehmet Okuyan’ın videodaki konuşmasında, cahiliye döneminde kadına mirastan pay verilmediği, bu sebeple Kur’an’ın kadına mirastan pay vermekle devrim niteliğinde bir yenilik yaptığı iddia edilmektedir. Hatta İslamoğlu’nun Nisa Suresi 32. ayetin dipnotunda kadına mülkiyet hakkı da tanınmadığına dair ifadesi şöyledir:

    “…İstisnalar dışında kadının mülkiyet edinemediği, mirastan hiç pay alamadığı bir toplumda kadının ilk kez mülkiyet ve miras hakkını teslim eden bu devrim çapındaki sosyal uygulama, elbette erkek eksenli bir toplum içerisinde şaşkınlığa neden olmuştu…”

    Oysa Kur’an’da kadının o devirde dahi mülkiyet hakkı olduğuna ve miras alabildiğine işaret eden ifadeler bulunmaktadır. Mesela Hudeybiye antlaşmasından sonra müşrik kocalarını bırakarak Medine’ye gelen kadınlardan bahseden şu ayet, bu kadınların kocalarından mehir ve başka mallar aldıklarını net bir biçimde ortaya koymaktadır:

    Ey inanıp güvenenler (Müminler)! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bu kadınlar onlara helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar. Onların bunlara harcadıklarını geri verin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur. Ayrılmak isteyen kafir kadınları engellemeyin; onlara harcadığınızı isteyin. Onlar da harcadıklarını istesinler. Bu, Allah’ın size hükmüdür; aranızda o hükmeder. Allah bilir, doğru karar verir. (Mümtahine 60/10)

    Kadınların mal mülk edindiklerini görebileceğimiz bir diğer ayet de şöyledir:

    Ey inanıp güvenenler (müminler)! Kendilerinden hoşlanmadığınız halde kadınlara mirasçı olmaya kalkmanız size helal değildir. Onlara verdiğinizden geri almak için baskı da yapmayın; ispatlanabilir bir fuhuş yapmış olurlarsa o başka. Onlarla marufa (Kur’an ölçülerine) uygun geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız bakarsınız ki siz bir şeyden hoşlanmıyorsunuz ama Allah onda birçok hayırlar yaratacak olabilir. (Nisa 4/19)

    Ayette kadınlara sadece mirasçı olmak amacıyla evlenilmemesinden bahsedilmektedir. Bu da onların mal mülk sahibi olduklarını göstermektedir. Ayette helal olmadığından bahsedilecek seviyede ele alınan bir uygulama, herhalde İslamoğlu’nun sözünü ettiği şekilde istisna olarak görülebilecek durumları konu ediyor olmasa gerektir. Ayrıca kadının bu malı sıfırdan kendi çalışması ile elde etme ihtimali de çok zayıf olduğundan miras olarak elde ettiği de söylenebilmelidir. En azından bunu söylememizi engelleyecek bir bilgi yoktur.

    Ayrıca hepimiz biliyoruz ki Nebimiz Muhammed Aleyhisselam’ın ilk eşi Hatice validemiz zengin bir kadındı. Sahip olduğu ve ticaret yapmakta kullandığı varlığı da kendisine ailesinden miras yoluyla intikal etmiş olmalıdır. Zira babası Huveylid Kureyş’in eşrafından bir zattır. Hatice validemizle ilgili İslam Ansiklopedisindeki şu bilgiler önemlidir:

    “Hatice’nin önce Atîk ile, onun ölümü üzerine Ebû Hâle ile evlendiği de kaydedilmektedir. İkinci kocasının ölümünden sonra Kureyş’in ileri gelenlerinden bazıları soylu, güzel ve zengin oluşu sebebiyle kendisiyle evlenmek istedi; ancak Hatice bu tekliflerin hiçbirini kabul etmedi. Güvenli bulduğu kimselerle ortaklaşa ticaret yapmaktaydı. Tanıdıklarının tavsiyesi üzerine, çevresinde üstün ahlâk sahibi ve güvenilir bir genç olarak bilinen Hz. Muhammed ile ortaklık anlaşması yaptı ve kölesi Meysere’yi de hizmetine vererek Şam’a (Suriye) gitmesini istedi. Dönüşte başarılı bir tâcir, dürüst ve doğru sözlü bir insan olduğunu gördüğü, Meysere’den ahlâkı ve davranışları hakkında bilgi aldığı, bütün bu özellikleri sebebiyle kendisine hayran kaldığı Hz. Muhammed’e evlenme teklif etti, o da bunu kabul etti.

    Hz. Muhammed’e Hatice ile evlenmeyi düşündüğü takdirde bunu sağlamaya çalışacağını belirttiği, kaynakların çoğunda ikinci bir ihtimal olarak kaydedilmektedir. Hz. Muhammed aldığı bu teklifi amcalarına götürdü. Ebû Tâlib, kardeşleri ve Hz. Muhammed’in katılması ile Hatice’nin evinde yapılan toplantıda onun amcası Amr b. Esed’den yeğeni Muhammed için Hatice’ye tâlip olduğunu söyledi ve yeğeninin 500 (veya 400) dirhem, bazı kaynaklara göre ise yirmi dişi deve mehir vereceğini belirtti. Amr da bu evliliğe izin verdi.

    Görüldüğü üzere Hatice validemiz hem soylu ve zengin bir iş kadınıdır hem de Nebîmiz ile evlenirken mehir almıştır. Henüz risaletten önce gerçekleşmiş olan bu olay cahiliye devrinde de kadının mal mülk sahibi olduğunu, ailesinden miras aldığını göstermesi açısından önemlidir.

    Bu durumda Mustafa İslamoğlu’nun Nisa 7. ayetin mealinde kullandığı parantez içindeki “zaten” ifadesi de mesnetsiz kalmaktadır. Çünkü geldiğimiz noktada, ortada “erkek bugüne kadar mirastan zaten bir pay alıyordu, artık kadın da almalı” şeklinde anlamamızı gerektirecek bir durum olduğuna dair bir delilimiz yoktur.

    Sonuç

    Kur’an’da, yazımızın başından beri incelediğimiz miras ayetlerinde;

      • oranların farz olarak belirlenmiş olduğu,
      • Allah tarafından farz kılınmış olduğu,
      • insanlar yanılmasın diye açıklamanın Allah tarafından yapıldığı,
      • bunların Allah’ın sınırları olduğu,
    • bu sınırların aşılmasının ateş azabına sebep olacağı

    gibi son derece kesin, net ve sert ifadeler kullanıldığını gördük. Tüm bunlardan sonra yazımızın başında alıntı yaptığımız Mehmet Okuyan’ın şu ifadeleri nasıl kabul edilebilir?

    “Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir.”

    Kaldı ki Allah’ın Kur’an’da herhangi bir konuda demek istemiş olması ama diyememesi nasıl düşünülebilir? Bu ifade Allah’ın bir şeyi söylemekten çekindiği anlamına gelmektedir. Böyle bir durum Allah için nasıl söz konusu olabilir? Ayrıca mirasın tüm kalemlerinin detaylı olarak oransal biçimde anlatılmış olduğu, üçte bir, üçte iki, altıda bir, iki katı, yarısı gibi ifadelerin açıkça zikredilip belirlendiği miras ayetlerinde nasıl olur da erkek evlada 2 kıza 1 oranının değişebileceğinden bahsedilebilir?

    Gerek Mehmet Okuyan, gerekse Mustafa İslamoğlu’nun miras oranlarının günün birinde eşit olabileceğini, yani mutlak olmayıp değişebileceğini, Allah’ın demek istediğinin bu olduğunu söylemeleri, Allah’ın sözlerinin bir kısmını anlatamadığını, konuyu tamamlamayı insanlara bıraktığını, “ben bu kadarını söylerim, siz gerisini anlayın, bana her şeyi açık açık söyletmeyin” dermiş gibi bir tutum takındığını iddia etmekten başka bir şey değildir. Oysa Rabbimiz kendi sözleri için şöyle buyurmaktadır:

    Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamdır. O’nun sözleri yerine geçecek söz yoktur. O dinler, bilir. (En’am 6/115)

    Ayrıca yukarıda gördüğümüz Nisâ 176. ayette Nebîmize sorulan bir soruyu bizzat Allah cevaplarken “yanılırsınız diye” ifadesini kullanıyor. Demek ki Nebî de olsa hiçbir insanın Allah’ın ayetlerini açıklama ve yorumlama yetkisi yoktur, çünkü yanılabilir. O yüzden de açıklamayı Allah yapmıştır. Ağer Allah’ın söylediği ile söylemek istediği farklı olsaydı ve söylemek istediğini birileri kestirebiliyor olsaydı Allah “yanılırsınız” diye bir ifade kullanır mıydı? Allah’ın dedikleri ile yetinmeyip, onlar eksikmiş gibi demek istediğini ortaya çıkardığını iddia etmek Kur’an’da Şeytan’a atfedilen bir tutumdur. Rabbimiz Adem Aleyhisselam ve eşine ağaca yaklaşmamaları emrini verirken şöyle buyurmuştur:

    Bak Âdem, sen ve eşin şu bahçeye yerleşin. Beğendiğiniz yerden yiyin ama bu ağaca yaklaşmayın. Yoksa yanlış yapmış olursunuz. (A’râf 7/19)

    Şeytan ise Allah’ın bu söylediklerini yorumlamış ve aslında hiç söylemediği şeyleri, kast ettiği iddiasında bulunmuştur. Diğer bir deyişle Allah’ın dediği böyle olmasına rağmen demek istediğinin başka olduğunu, onu da kendisinin bildiğini iddia etmiştir. Rabbimiz sadece ağaca yaklaşmayın dediği halde, o bu emri neden verdiğini bildiğini iddia ederek “maksat eksenli okuma” yapmak suretiyle vesvese vermiştir:

    Sonra Şeytan vücutlarından açılması hoş olmayacak yerlerinin örtüsünü açıp onlara göstermek için şöyle vesvese verdi: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması sadece hükümdar (saltanat sahibi) olmanızı ya da ölümsüzleşmenizi engellemek içindir.” (A’râf 7/20)

    Şeytanın versvese vermek amacıyla baş vuruduğu, Allah’ın maksadını söyleme eyleminin bizzat kendisi yanlıştır, onu şeytanın yapıyor olması değil. Dolayısıyla iyi niyetle ve iyi bir amaç için yapılması eylemi doğru hale getirmez.

    Tüm bunların yanısıra, miras oranlarının mutlak olmadığını, şartlar uygun olunca eşitlenecek bir asgari orandan bahsedildiğini söylemek Kur’an’ı tam bir tarihselci gözle yorumlamak demektir. Oysa tarihsel olan yani o günün şartlarında farklı, bugün için farklı hükümler içerebilen bir kitap Allah’ın kitabı olamaz.

    Bazı çevrelerin özellikle bu konu üzerinden dinimize saldırmaları bizleri “konu sizin bildiğiniz gibi değil, Allah öyle demek istemiyor, aslında şunu demek istiyor” şeklinde Kur’an’a tamamen aykırı bir şekilde cevap vermeye itmemelidir. Yapılması gereken Kur’an’daki muhteşem miras hukukunu tüm yönleriyle ele alarak insanlığa kalıcı çözümü Allah’ın kitabından sunmak olmalıdır.

    Zikredilen ayetlerden Kur’an’a tamamen ters bir hüküm bina edilmesi Kur’an üzerinde çalışan araştırmacıların kendilerine itiraz edebilecek kabiliyette ekipler oluşturmaksızın, tek başlarına ve Allah’ın öğrettiği metodu göz ardı ederek, kişisel yoruma dayalı yöntemlerle çalışmalarından kaynaklanmaktadır.

    Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki; Kur’an üzerinde çalışma yapanların birincil görevleri öncelikle kendileri gibi Kur’an’ı anlama çalışmaları yapan kişileri isim ve ünvanlarına bakmaksızın uyarmak ve yine bu vasıflara sahip kişiler tarafından Allah’ın ayetleri ile uyarılmayı talep etmek olmalıdır. Çünkü bu kişileri takip eden kitlelerin Allah’ın ayetlerine onlar kadar vâkıf olmaları beklenemez. Bundan dolayı Kur’an araştırmacısı hocaların yapacakları hatalar kendilerini takip edenlerce Kur’an’da yer alan doğrular olarak görülecektir. Yeryüzünde bundan daha büyük bir tehlike yoktur.

    (1) Kur’an’ı anlama metodunun detayları için bkz: Erdem Uygan, Kur’an Kavramı, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017

    (2)  

    (3) Aynı videonun 4. dakikasından itibaren.

    (4) Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yayıncılık, 11. Baskı, İstanbul, Mayıs 2010, s: 146

    (5) a.g.e., s: 146, 1 nolu dipnot.

    (6) a.g.e. s: 383

    (7) a.g.e. s: 146

    (8) a.g.e. s: 583

    (9) a.g.e. s:256, 257

    (10) a.g.e. s: 148

    (11) a.g.e. s:148

    (12) Konunun ayrıntısı için bkz:Fatih Orum, Kur’an’ı Analama Usulü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul 2015, s: 84 – 85

    (13) Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yayıncılık, 11. Baskı, İstanbul, Mayıs 2010, s: 155

    (14) a.g.e. s: 156, 3 numaralı dipnot.

    (15) a.g.e. s:101

    (16) a.g.e. s: 156, 3 numaralı dipnot.

    (17) Yaşar Kandemir,  İslam Ansiklopedisi, “Hatice” Maddesi, cilt 16 s:465

  • Kurban İbadeti ve Sözde Kur’an’cılar

    Kurban İbadeti ve Sözde Kur’an’cılar

    Allah’ın dinine en büyük kötülüğü daima dinden konuştuğunu söyleyen kişiler yapmışlardır. Günümüzde bu durum değişmemiş, kıyamete kadar da değişmeyecektir. Bugün de aynı tutumu, Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen ve takipçileri üzerinde Kur’an’cı olduğuna dair algı oluşturmuş kişi ve gruplar sergilemektedirler. Bu kişiler, Allah’ın Kitabından konuşmadıkları aklı olan herkes tarafından bilinen bir takım hoca kılıklıları ve mezheplerin yanlışlarını haklı olarak eleştirmekle ve bunun alternatifinin Kur’an’a yönelmek olduğunu dile getirmekle muhatapları üzerinde Kur’an’dan konuştukları algısını oluşturmaktadırlar. Ancak hemen ardından Kur’an’ı kendilerine uydurmaya başlamakta, Allah’ın ayetlerini kendi şahsi yorumlarına ve felsefeye kurban etmektedirler. Kur’an üzerinde çalışmanın, bizzat Allah tarafından açıklanmış metodunu bilmek, Arapça’ya hakim olmak ve ekip çalışması yapmak gibi yeterli teknik donanıma sahip olmadıklarından ayetleri kendi küçük dünyalarına göre yorumlamakta, güya hurafelere karşı cevaplar geliştirmektedirler.

    Geçtiğimiz günlerde, bu şahısların Allah’ın kesin bir emri olan başörtüsünü, keyfî yorumlarla mantığa, Arap diline ve Kur’an’ın iç bütünlüğüne tamamen aykırı bir şekilde nasıl görmezden geldiklerini detaylı bir biçimde ortaya koymuştuk. Aynı grubun kurban ibadeti konusunda da farklı bir tutum sergilemediğini üzülerek tesbit etmekteyiz.

    Bahsettiğimiz kişiler kendilerine Kur’an Araştırmaları Grubu adını vermelerine rağmen insanlardan korktukları için bu grubun kimlerden oluştuğunu açıklayamamaktadırlar. Allah’tan korkmadıklarını ise kurban ibadetini de başörtüsü gibi görmezden gelerek bir kez daha ispatlamışlardır. Hatta bu ibadeti Allah’ın dinine ilaveler listesine alacak kadar Allah’ın Kitabından habersizdirler.

    Günümüzde özellikle kendilerini modern olarak tanımlayan kişilerin -ki bu tanım bile Allah’ın dininin demode olduğunu iddia etmek demektir- kurbanın bir hayvanı kesmek olmadığını, Allah’a yaklaştıran her şeyin kurban olduğunu, hayvan kesmeden parasını ihtiyacı olanlara vermenin de aynı kapıya çıkacağını ve benzeri iddiaları öne sürerken kimlerden ilham aldıkları, bu ve benzeri grupların yazarsız(!) kitapları görülünce daha kolay anlaşılmaktadır.

    Bahsettiğimiz kitap tahmin edileceği gibi Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din adını taşıyan ve İstanbul Yayınlarından çıkmış olan, internet üzerinde 50. baskısının pdf’sinin bulunabileceği çalışmadır. Kitapta kurban ibadetiyle ilgili olarak yer alan iddialar şu şekildedir:

    “Örneğin Ramazan ve Kurban bayramları, Müslümanların birbiriyle kaynaşması gibi Kurani açıdan önemli bir ilkeye hizmet etmektedir. Allah’ın anılmasına ve Müslümanların kaynaşmasına hizmet eden bu tarzdaki “ümmetin sünnetleri”ni muhafaza etmemiz faydalı olacaktır. Fakat bunların İslam’ın evrensel hükümleri olmadığı ve gereğinde bunlarda kimi yeni düzenlemelere gidilebileceği de bilinmelidir. Farzlar gibi bağlayıcı olmayan bu unsurlar terk edilebilir; örneğin istemeyen bayramlarda Müslümanlarla kaynaşma yerine tatilden yana tercihini kullanabilir. “Ümmetin sünneti” esnekliği olan bir alandır, İslam’ın evrensel değişmez prensiplerine karşılık gelmez fakat bu alanla ilgili hususların İslam’ın evrensel prensiplerine, Müslümanlar için gerekli düzene ve Müslümanların kaynaşmasına yol açtığını tespit ediyorsak; bunlardan vazgeçmemek, hatta sahip çıkmak, bizce, aklını kullanan her Müslüman’ın yaklaşımı olmalıdır.”

    Görüldüğü gibi felsefeci, sosyolog, ilahiyatçı ve mühendislerden oluştuğu söylenen bir grup tarafından yazılmış bu kitaba göre Ramazan ve Kurban bayramları İslam’ın evrensel hükümlerinden değildir. Yine kendilerinin uydurdukları anlamsız bir söz olan “ümmetin sünneti”dir. Oysa Rabbimiz oruç ibadetini anlattığı ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

    (O günler) Ramazan ayıdır. İnsanlara rehber olan ve rehberin açıklayıcı âyetlerinden oluşan Kur’ân’ın, o Furkan’ın indirildiği aydır. Sizden kim o ayı yaşarsa, oruçlu geçirsin. Kim de hasta yahut yolculuk halinde olursa, o günlerin sayısı kadar diğer günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bunlar, sayıyı tamamlamanız, sizi buna yöneltmesine karşılık Allah’ın yüceliğini seslendirmeniz ve ona karşı görevinizi yerine getirmeniz içindir. (Bakara 2/185)

    “Allah’ın yüceliğini seslendirme” olarak meale yansımış olan ifade Allah’ı tekbîr etme ifadesidir. Ramazan bayramı namazlarında bu yüzden tekbir getirilir. Aynı ifade, incelediğimiz kitabın iddialarının aksine, Kur’an ile “farz” kılınmış olan kurban ibadetini detaylandıran Hac Suresi 34-36. ayetlerin hemen ardından gelen şu ayette de kullanılır:

    Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; ona ulaşacak olan sizin takvanızdır. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik ki Allah’ın yol göstermesine karşılık tekbir getiresiniz. Sen güzel davrananlara müjde ver. (Hacc 22/37)

    Kurban bayramı namazındaki tekbirlerin sebebi de bu ayettir. Bu namazların ve tekbirlerin uygulaması Nebîmiz tarafından, namaz kılan sayısız müminle birlikte aynen bugünkü gibi yapılmıştır.

    Kitapta kurban ibadetinden bunun dışında sadece bir yerde bahsedilmektedir. O da kitabın 455. sayfasından itibaren başlayan 200 maddelik “dine ilaveler listesi”nin 155. maddesidir. “Bunlar Dinde=Kur’an’da Yok” başlığı altında sayılanlar arasındaki bu madde şöyledir:

    “155 – Kurban bayramında kurban kesmek mecburiyeti”

    Kısacası bu kitabın kimlikleri sözüm ona mechul yazar kadrosuna göre Kur’an’da kurban kesmek gibi bir ibadet yoktur. Nitekim kitabın 36. bölümünün başlığı “Kur’an’da İnanç Konuları, Namaz, Oruç, Hac ve Zekat” şeklindedir. Yani ibadetlerin ele alındığı bölümde kurban kesmek diye bir ibadet bulunmamaktadır. Bu tavırlarıyla eleştirdikleri hurafecilerle aynı görüşü paylaşmakta oldukları da konuyu biraz bilenlerin gözünden kaçmaz: öncesi olmayan bir din… Oysa Rabbimiz Adem Aleyhisselamın oğullarının kurbanlarından bahsetmektedir.

    Görüldüğü üzere adı “Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din” olan kitap bizzat kendi uydurduğu bir dini Kur’an’a mal etmektedir. Zira Rabbimizin her ümmete farz kıldığı kurban ibadetini görmemekte, şu ayetlerden haberi olmadığı halde Kur’an’dan konuştuğu izlenimi oluşturmaktadır:

    Her ümmet için bir mensek (kurban, kurban kesme zamanı) yaptık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz en’am (koyun, keçi, sığır ve deve) cinsinden hayvanları Allah’ın adını anarak kessinler. Hepinizin ilahı bir tek ilahtır; O’na teslim olun. Alçak gönüllülere müjde ver. Onlar Allah anılınca yürekleri titreyen, başlarına gelenlere sabreden, namazı tam kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcayan kimselerdir. Sizin için de bedence gelişmiş kurbanlık hayvanları Allah’a kulluğun simgelerinden yaptık. Onlarda sizin için fayda vardır. Sıra sıra dururlarken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları yere yapıştığı zaman onlardan hem siz yiyin, hem kendi halinden memnun olana hem de isteyene yedirin. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik; belki görevlerinizi yerine getirirsiniz. Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; ona ulaşacak olan sizin takvanızdır. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik ki Allah’ın yol göstermesine karşılık tekbir getiresiniz. Sen güzel davrananlara müjde ver. (Hacc 22/34-37)

    Kitapta haccın yapılabileceği günler ve haram aylar gibi konularda ortaya konan akıl ve mantık dışı yorumlar ise başka bir yazının konusu olmaya değer niteliktedir. Tüm bunlardan sonra insan keşke Kur’an Araştırmaları Grubu felsefecilerden oluşmasaymış diye düşünüyor. Zira halk arasında felsefeciler mantık bilimini iyi bilen, belli bir metoda göre çalışmayı ve düşünmeyi ilke edinmiş kişiler olarak bilinirler. Oysa bu kitapta yapılan yanlışlar akıl ve mantık açısından okul öncesi bir çocuğun yapmayacağı kadar basit ve affedilmez düzeydedir.

    Rabbimizin Kurban kesme emrinin bu kitapta “dine ilaveler” listesinde yer bulması kitaptaki bir başka listenin ilk maddesini görünce çok da yadırganmamalıdır. Zira kitabın Kur’an’da olanlar listesinin ilk maddesinde “Allah’ın varlığı” ifadesi yer almaktadır. Oysa Kur’an Allah’ın varlığı konusunda şüphe taşıyan hiçbir canlıdan bahsetmez. Hatta Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği konusunda bilgi sahibi olmayan tek bir cansız bile yoktur. Bu sebeple Kur’an’ın hiçbir ayetinde Allah’ın varlığı ispatlanmya çalışılmaz. Bu konu Kur’an’ın konuları arasında yer almaz. Dolayısıyla kendilerine ateist diyen şehir şımarıklarını adam yerine koyup muhatap almak Kur’an’ı bilen bir mümine yakışmaz. Zira bu kişiler yalan söylediklerini en iyi kendileri bilirler.

    Bir kez daha görülmektedir ki Allah’ın Dini yine Allah’ın Kitabı tahrif edilerek yorumlanmaktadır. Oysa Rabbimiz Kitabını açıklama yetkisini Nebîsine bile vermemiş, kendisi açıkamıştır. O açıklamaya ulaşmanın metodunu da detaylı bir şekilde anlatmıştır. İnsanlardan bir grup, kendilerine Kur’an Araştırmaları gurubu deseler bile Allah’ın emrettiği metoda uymadıkları sürece Kur’an hakkındaki söylemleri sadece kendi iddiaları olarak kalacaktır. Okudukça görülmektedir ki kapağında “yazanlar” kısmı boş bırakılmış kitabın adı olarak “Uydurulan Din” kısmı yeterlidir. Hurafeleri ve hurafecileri hedef alıyor olmaları, bu kişilerin Kur’an’dan konuştukları anlamına gelmez.

    Allah kurbanlarınızı ve ibadetlerinizi kabul buyursun. Hayırlı bayramlar.

    Erdem Uygan

  • KUR’ÂN’IN ÖĞRETTİĞİ TEDEBBÜR KAVRAMI

    KUR’ÂN’IN ÖĞRETTİĞİ TEDEBBÜR KAVRAMI

    Günümüzde Kur’an üzerinde çalışma yapılan ya da en azından yapılması beklenen akademik kurumlar ilahiyat fakülteleridir. Bu kurumlar üniversitelerin sosyal bilimler adı verilen bilim dalları ile aynı kategorizasyonun içerisinde yer alırlar. Diğer bir deyişle İslam ilahiyat eğitimi bugünkü akademik sınıflandırmaya göre bir sosyal bilimdir. Sosyal bilimler için yapılabilecek tüm tanımlar, bu kategorideki bilim dallarının insan ilişkilerini ve davranışlarını inceledikleri ve insan üretimi bilgilerden oluştukları noktasında birleşirler. Bu sebeple de insan zihninin ve düşüncesinin bir faaliyeti olan yorumlama, sosyal bilimlerin temel faaliyetlerinden biridir.

    Konu insan ve onun ortaya koyduğu üretim ve faaliyet olunca zemin ister istemez kayganlaşmaktadır. Örneğin sosyal bilimlerden biri olan siyaset biliminde ortaya konan faaliyetin zamanı, zemini ve şartları, ortaya çıkacak sonucu doğrudan etkilemektedir. Bir siyasetçinin sadece söyledikleri değil, konuşmasının yapıldığı yer, zaman, birilerine ilettiği mesajlar, konuşmanın metninde açıkça belirtilmemiş metin altı ve satır arası söylemler önemli olmakta, tek bir söz farklı kitlelere farklı mesajlar vererek bir çok farklı şekilde yorumlanabilmektedir.

    Kur’an ise Allah tarafından gönderilmiş bir kitaptır ve onun üzerinde çalışma yaparken varılacak sonuçların insan ürünü değil, Allah’ın hükmü olması gerekir. Burada gerçekler insan tarafından oluşturulmaz, Allah tarafından bildirilirler. Nitekim insan tarafından oluşturulan ve gerçek olarak kabul edilen bir sonucun evrensel, zamanüstü ve değişmez olması da beklenemez. Bu yüzden sosyal bilimler zamana, kültüre, mekana göre değişiklik gösterirler ve hatta bu değişimi incelerler. Ancak Allah’ın kitabı tüm zamanlara hitap edebilmeli, evrensel, yani kültürlere göre değişkenlik arz etmeyecek yapıda olmalı ve asla değiştirilemeyecek hükümler içermelidir. (1) Zaten bir dinin Allah’a aidiyetinin koşulları da bunlardır. Bu şartlar karşılanmıyorsa o din veya kitap Allah’a ait olamaz. Çünkü Allah’tan bu şartları karşılayamayacak bir kitap göndermesi beklenemez.

    Dolayısıyla adına İslami ilimler denilen branşları bünyesinde barındıran ilahiyat fakültelerinin sosyal bilimler çatısı altında yer alması ve Kur’an üzerinde çalışma yapan disiplinlerin sosyal bilimlere ait olarak kategorize edilmesi Kur’an’a ve Allah’ın dinine uygun olamaz. Ancak ne yazık ki vâkıa böyledir. Bunun doğal sonucu olarak da Kur’an’ın yorumlanmasının olmazsa olmaz bir gereklilik olduğu kendiliğinden kabul edilmiştir. Günümüzde kemikleşmiş anlayışa göre bir kişi Kur’an üzerinde çalışıyorsa zaten yorum yapmalıdır; çünkü o kişinin işi ayetleri yorumlamaktır! Bir hoca Kur’an’dan bir şeyler söylüyorsa bu elbette kendi yorumu olmalıdır. O halde başka bir hoca da kendi yorumunu söyleyecektir. Genel anlayış ne yazık ki bu şekilde yerleştirilmiştir. Bu anlayışın bir ürünü olarak, Kur’an üzerinde çalışan hocaların aynı konuda ortaya koydukları farklı yorumlar, birer “zenginlik” olarak algılanır olmuştur. Aynı konuda ulaşılan sonuçlar birbirinin taban tabana zıttı olsa da durum değişmemektedir.

    Ancak Kur’an üzerinde yaptıkları çalışmalarda Allah’ın gösterdiği ve uygulanmasını şart koştuğu metodu değil de kendi şahsi metotlarını kullanmakta ısrar eden araştırmacılar, Kur’an’ın matematiksel kesinlik içeren bir kitap olarak görülmesini, onun anlaşılmasının önüne set çekmek olarak değerlendirmekte, bu söylemlerini de tedebbür emrinin karşılıksız kalmasıyla gerekçelendirmektedirler:

    “Kur’an’ı anlamanın önüne çekilen keyfî setlerden biri de anlamı dondurmaktır. Kur’an’ı yoğun sembolik dilinden soyutlayıp onu matematiksel kesinliğe indirgemek, Kur’an’a askeriyede kapıların arkasına asılan talimname muamelesi yapmaktır. Bu Kur’an’ı daha iyi anlaşılır kılmadığı gibi, onu kendisinden anlam üretilecek bir kaynak olmaktan da çıkarır. Böylece Kur’an sadece enformatik bir metne indirgenmiş olur. Dolayısıyla ortada, Onlar Kur’an’ı tedebbür etmiyorlar mı? hitabını gerektirecek bir derinlik de kalmaz.” (2)

    Kur’an’ın yorumlanmasının şart olduğu, ayetlerin söylediklerinin yanısıra bir de söylemek istediklerinin bulunduğu, Allah’ın “maksadının” tesbit edilmesinin gerekli olduğu gibi iddialar da Kur’an’dan bağımsız olarak yapılan tedebbür tanımına dayandırılmaktadır:

    “Tedebbur, bir sözün arkasında yatan meramı veya bir metnin satır aralarını okumak için külfete girmektir.” (3)

    “Tedebbür satırı okuyup satır arasını görebilmek, söylenenlerden hareketle söylenmek isteneni anlayabilmek, arka plandaki Rabca anlam örgüsünü ve derin anlam ilişkisini çözebilmek gibi farklı bir okuyuşun adıdır.” (4)

    “Tedebbür bir sözün manasını düşünüp anlamaktır… Tedebbür, asıl amacı, işin iç yüzünü düşünmektir.” (5)

    “Tedebbür, maksat ve sonuç üzerinde durup düşünmek anlamına gelir. Bunun sonucunda üretilen şeye bu yüzden ‘tedbir’ denir. Sonucunu düşünmeyen tedbir alamaz. Şu halde ayetlerin maksadı üzerinde düşünmek Kur’an’ın emridir (Sad 29).” (6)

    Yapılan bu tanımlara göre tedebbür en genel anlamda düşünme, özelde ise Allah’ın maksadını tesbit etmeye, ayetlerin demek istediklerini anlamaya, meselenin iç yüzünü ortaya çıkarmaya yönelik bir düşünme faaliyetidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin “düşünme” maddesinde ise Kur’an’da bu eylem için kullanılan bazı fiillerden örnekler verilmiş ve tedebbürle ilgili şu tanımlamalar yapılmıştır:

    “Arapça’da düşünmeyi ifade eden kelimelerin başında nazar, tefekkür, tedebbür, i‘tibâr ve taakkul (akl) gelmektedir. Asıl anlamı “gözle bakmak” olan nazar, “kalp gözüyle bakmak, düşünmek” mânasında kullanıldığı gibi “bir şey hakkında tefekküre dalmak, nazarî araştırmalarda bulunmak” anlamına da gelir. Fikr kökünden türeyen tefekkür de aynı anlamdadır (Lisânü’l-Arab, “nzr”, “fkr” md.leri). Buna göre nazar ve tefekkür “bir işin âkıbeti konusunda düşünmek”, tedebbür ise “bir işin sonucunu başından hesap etmek” anlamına gelir. Aynı kökten gelen tedbir, tedebbürün sonucu olarak “gereken önlemi almak” demektir. İ‘tibârın da tedebbürle hemen hemen aynı mânayı ifade ettiği anlaşılmaktadır. Düşünme, tedebbürde olduğu gibi geleceğe değil de geçmişe yönelikse tezekkür adını alır ve “hatırlama, anma” anlamına gelir. Zikir ve tezekkür sözlükte aynı anlamdadır ve “hem lisan ile anma hem de kalp ile hatırlama, akıldan geçirme” demektir (a.g.e., “dbr”, “abr”, “zkr” md.leri). “Akletmek” mânasındaki akl masdarı “teorik ve pratik meseleler üzerinde düşünmek” anlamında kullanılmaktadır…

    Kur’ân-ı Kerîm’de düşünme eylemini ifade eden bu terimlerin kullanılışı yukarıdaki anlamlarından önemli bir farklılık arzetmez. Bu sebeple asıl vurgulanması gereken şey Kur’an’ın, düşünmeye verdiği önemin yanı sıra düşünmenin biçimi, hareket noktaları ve gayesi hakkındaki telkinleridir.” (7)

    Tüm bu ifadelerden anlaşıldığı üzere tedebbür bir tür düşünme faaliyetidir. Ancak yukarıda da görüldüğü gibi Kur’an’da hepsi de düşünme olarak anlaşılan çok sayıda ifade kullanılmaktadır. Her zaman dile getirdiğimiz gibi Allah’ın Kitabında kullanılan kavramlar eş anlamlı olamazlar. Allah’a ait bir metinde, düşünme olarak anlamlandırılan eylem için bir çok farklı kelimenin tercih edilmiş olması, tek düzeliği önleyip metne edebî boyut katmak için değil, aralarındaki bir takım incelik ve farklılıklardan dolayıdır. O halde tedebbür kavramını diğer düşünme anlamındaki ifadelerden ayıran incelik ve farklılık nedir? Bu sorunun cevabının ve yukarıda alıntı yaptığımız yorumlama, maksadı anlama, satır arasını okuma gibi tanımların, Kur’an’ın tedebbüre yüklediği anlamda bulunup bulunmadığının tesbiti bu kavramı bizzat Kur’an’dan öğrenmekten geçmektedir.

    Dübür دبر Kelimesinin Anlamı ve Kur’an’daki Kullanımları

    Tedebbür, tedbîr gibi kelimeler Arapça دبر dübür kelimesinden türetilmiştir. Sözlükler kelimenin, “ön” kelimesinin zıddı olarak “arka” anlamında olduğunu bildirmektedirler (8). دبر debera fiili bir şeyin arkasından, peşinden gitmek anlamındadır, bu bağlamda Süreyyâ yıldızını takip eden yıldıza الدبران Deberân denilmiştir (9). Kelime arka anlamı ile dilimize de geçmiş, insanın arkası anlamında kullanılmıştır.

    Kur’ân’da د ب ر (de-be-ra) kök harflerinden türemiş kelimeler 44 kez kullanılmaktadır. Ayetlerde kelime zıddı ile kullanılarak anlamı verilmektedir:

    قَالَ هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي ۚ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ

    Yusuf dedi ki “Israrla benden yararlanmak isteyen odur.” Kadının ailesinden bir bilirkişi (şahit) şöyle dedi (şahitlik etti): “Eğer gömleği önden (kubul) yırtılmışsa kadın haklı, o (Yusuf) yalancının tekidir. Yok, eğer gömleği arkadan (dübür) yırtılmışsa, kadın yalan söylüyor, doğru söyleyen odur.” (Yusuf 12/26-27)

    Görüldüğü gibi دبر dübür kelimesi, ön anlamına gelen قبل kubul kelimesinin zıttıdır ve “arka” anlamına gelmektedir. Bir başka ayette çoğul formu olan أدبار edbâr ifadesi şöyle kullanılmaktadır:

    وَلَوْ تَرَىٰ إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا ۙ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ

    Melekler canlarını alırken o kâfirleri bir görsen; yüzlerine  ve arkalarına (edbâr) vurarak onlara: “Yangın azabını tadın şimdi” derler. (Enfâl 8/50)

    Bu ayette de kelimenin insan bedeni için kullanıldığında yüz anlamına gelen vech وجه kelimesinin zıttı olduğu ve bedenin arkası anlamına geldiği net bir biçimde görülmektedir. Savaştan kaçmak anlamına gelecek şekilde düşmana arkasını dönmek ifadesinde yine دبر dübür ve çoğul formu olan أدبار edbâr kelimeleri kullanılmaktadır:

    لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى ۖ وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ

    Onlar size sıkıntıdan başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar, arkalarını (edbâr) dönüp kaçarlar. Sonra yardım da görmezler. (Âl-i İmr’an 3/111)

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْأَدْبَارَ وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَىٰ فِئَةٍ فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ ۖ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

    Ey inanıp güvenenler! Bir (askeri) nizam halinde iken kâfirlerle karşılaşınca sakın arkanızı (edbâr) dönüp kaçmayın. Her kim böyle bir günde, savaş için mevzi tutmak ya da bir birliğin yanında yer almak dışında bir sebeple arkasını (dübür) dönerse, Allah’ın gazabına uğrar. Onun varacağı yer cehennem olur. Ne kötü hale gelmektir o. (Enfâl 8/15-16)

    سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ

    O topluluk, yakında bozguna uğrayacak ve arkasını (dübür) dönüp gidecektir. (Kamer 54/45)

    Tüm bu kullanımlar kelimenin “arka” anlamının son derece belirgin olduğunu, mecaz yahut deyimsel kullanımlarında da bu anlamın aranması gerektiğini göstermektedir. Nitekim Kur’an’da bu kökten gelen kelimelerin tüm formlarında “arka” anlamını tesbit etmek mümkündür. Örneğin zaman bakımından sonralık belirtilirken de arkasından, peşinden gelme, takip etme anlamında yine çoğul formu olan أدبار edbâr kullanılmıştır:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ

    Gecenin bir bölümünde ve secdelerin arkasından (edbâr) da ibadet et (kulluk etmeye devam et). (Kaf 50/40)

    Kelimenin if’âl bâbından mastar formu olan إدبار idbâr kelimesi gecenin bölümlerinden bahseden yani zamanla ilgili bir başka ayette “yıldızların arkalarını dönmeleri” şeklinde kullanılmıştır. Gecenin son evresini belirtmek için kullanılan bu mecaz ifadede yıldızların günün ağarmasıyla birlikte ortadan kaybolma anı betimlenmektedir:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ

    Gecenin bir bölümünde ve yıldızların arkalarını dönmeleriyle (kaybolmalarıyla) de O’na ibadet et. (Tûr 52/49)

    Kelimenin bu ayette mastarını gördüğümüz (إدبار idbâr) if’âl bâbındaki fiil formu أدبر edbera şeklindedir ve “arkasını bir yere döndürdü” yani “birine veya bir şeye arkasını döndü” anlamına gelir. Şu ayetlerde bu anlamı görmek mümkündür:

    ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ

    Daha sonra arkasını döndü (edbera) ve bü­yük­lendi. (Müddessir 74/23)

    تَدْعُو مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ

    (Doğrulara) arkasını dönen (edbera) ve yüz çeviren herkesi kendine çağırır. (Meâric 70/17)

    وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ

    Arkasını döndüğünde (edbera) (dönüp gittiğinde) geceyi (Müddessir 74/33)

    Kelimenin bu if’âl bâbından formunun (أدبر edbera) ism-i fâili olan مدبر mudbir kelimesi de “arkasını dönen” anlamında kullanılmaktadır:

    وَأَنْ أَلْقِ عَصَاكَ ۖ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّىٰ مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ ۚ يَا مُوسَىٰ أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ ۖ إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ

    Değneğini bırak”. O da bırakınca değneğin küçük bir yılan gibi hareket ettiğini gördü, arkasına bakmadan arkasını dönüp (mudbiran) kaçtı. “Musa! Dön! Korkma! sen güvendesin. (Kasas 28/31)

    فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ

    Onlar, (İlahlarının onu çarptığı düşüncesiyle) hemen arkalarını dönüp (mudbirîn) gitmişlerdi. (Sâffât 37/90)

    Kur’an’da دبر debera fiilinin ism-i fâil formu olan دابر dâbir kullanımında da yine arka anlamı belirgindir. Kelimenin bu formda geçtiği dört ayetin dördünde de قطع kesmek fiiliyle birlikte deyimsel bir kullanımı vardır:

    فَأَنْجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا ۖ وَمَا كَانُوا مُؤْمِنِينَ

    Sonra onu ve onunla birlikte olanları tarafımızdan bir ikram ile kurtardık. Ayetlerimiz karşısında yalan yanlış şeylere sarılanların da arkasını (dâbir) kestik. Onlar inanıp güvenmemişlerdi. (A’râf 7/72)

    Kelimenin bir şeyin arkası, peşi anlamından dolayı bu ayetteki kullanım arkasından kimse gelmeyecek şekilde yok etmeyi anlatmaktadır. Bu anlamdan dolayı ifade dilimize kökünü kurutmak, kökünü kesmek olarak çevrilmektedir. Hatta bu sebeple dâbir kelimesinin kök anlamına geldiği söylenmektedir. Ancak gerçekte kelimede öne çıkan anlam yine arka, peş anlamıdır. Bir başka ayet de şöyledir:

    وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللَّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ

    Allah, o iki topluluktan birinin sizin olacağına söz vermişti. Siz, güçsüz olanına hevesleniyordunuz. Allah ise verdiği sözler sebebiyle gerçeği ortaya çıkarmak ve o kafirlerin arkasını (dâbir) kesmek istiyordu. (Enfâl 8/7)

    Bu ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’ın istediği şey Bedir Savaşıyla kâfirlerin arkasının kesilmesi yani arkalarından yeni kafirlerin gelmesinin engellenmesi ve hakimiyetin tam olarak Müslümanlara geçmesini sağlamaktır.

    Tedbîr

    دبر debera fiilinin tef’îl bâbından formu دبّر debbera fiilidir ve mastarı tedbîr تدبير kelimesidir. Kelimeye sözlükler “işlerin arkasını düşünmek” التفكّر في دبر الأمور şeklinde anlam vermektedirler (10). Yukarıda alıntı yaptığımız İslam Ansiklopedisinde de “tedbir, tedebbürün sonucu olarak, gereken önlemi almak demektir” ifadesi kullanılmaktaydı. Kelime bu anlamıyla dilimize yerleşmiştir. Ancak bizim için önemli olan kelime ve kavramların halk arasında ve günlük dilde kullanıldıkları ve çoğunlukla sonradan kazandıkları anlamlar değil, Kur’an’daki anlamlarıdır. Kur’an bizi bu konuda hiçbir zaman insanların verdikleri anlamlara muhtaç bırakmamakta, her kavramı en ince detayına kadar tanımlamaktadır. Bu sebeple ilgili ayetleri dikkatli bir şekilde okumamız, kavrama Kur’an’ın verdiği anlamı tesbite çalışmamız gerekir.

    Tef’îl bâbındaki kullanım, Nâziat Suresi’nin beşinci ayetinde geçen مدبرات mudebbirât ifadesi dışında geçtiği dört ayetin hepsinde fiil (دبّر debbera) formundadır. Yine bu ayetlerin hepsinde fâil Allah,  mef’ûl ise “iş” anlamına gelen emr الأمر kelimesidir:

    قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الْأَمْرَ ۚ فَسَيَقُولُونَ اللَّـهُ ۚ فَقُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ

    Desen ki “Size gökten ve yerden rızık veren kim? Dinleme ve ileri görüşlü olma (basiret) özelliklerinize hakim olan kim? Ya ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Kimdir bu işleri tedbîr eden?” “Allah’tır” diyeceklerdir. De ki: “Hiç çekinmez misiniz?” (Yunus 10/31)

    Meallerde buradaki tedbîr etme fiiline çekip çevirme anlamı verilmektedir. Verilen bu anlam yanlış olmamakla birlikte kelimenin merkezinde ve Kur’an’daki tüm kullanımlarında gördüğümüz “arka” anlamını okuyucuya göstermemesi bakımından yetersiz sayılmalıdır. Zira içerisindeki “arka” anlamı bize bir şey anlatmayacaksa neden bu kökten bir kelimenin tercih edildiği sorusu cevapsız kalacaktır. Ayette sadece Allah’ın yapabileceği işler sıralandıktan sonra “bu işleri tedbîr eden kimdir” sorusunu “Allah’tır” şeklinde cevaplayanlar müşriklerdir. O halde Allah’ın bu türden işleri tedbîr etmesi arkasında kendisinin olduğunu her insana göstermesi anlamına gelmektedir. Yani Allah’ın işleri tedbîr ediyor olması “hepiniz biliyorsunuz ki bunun arkasında Ben varım” demesidir diyebiliriz. Bir işin Allah’a ait olduğunu görmek için işin ne olduğunu bilmek yeterlidir. Gök ve yerden rızık verilmesi, insanların dinleme ve görme özelliklerine olan hakimiyet, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarma gibi işler Allah tarafından tedbîr edilen yani arkasında Allah’ın imzasının olduğunu gösteren işlerdir. Kısacası tedbîr etme ifadesine “çekip çevirme” diye anlam vermek yerine, kelimenin “arka” anlamına gelen kök anlamını da yansıtabilmek için “arkasında bulunma” anlamının verilmesi daha yerinde olacaktır.

    Yukarıda sözlüklerin tedbîr kelimesine işlerin arkasını düşünmek anlamı verdiklerini belirtmiştik. Yani sözlüklere göre tedbîr bir zihnî faaliyettir, ancak düşünme değil, belki de düşündürme denilmesi daha doğru olur. Zira Rabbimizin bu işleri ben tedbîr ediyorum demesi “arkasında ben varım” anlamı taşıyorsa tedbîr bizim açımızdan bir zihnî faaliyet olacaktır. Yani bir işi tedbîr eden fâil, muhataba o işin arkasında kendisinin olduğunu göstermekte, bunu görebileceği bir zihinsel faaliyete yol açmaktadır. Tedbîr kavramını Kur’an’dan öğrenmeye devam edelim:

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّـهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلَّا مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ۚ ذَٰلِكُمُ اللَّـهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ

    Sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra yönetime (arşa) geçmiş olan Allah’tır. İşleri tedbîr eder. Şefaat edecek olan, ancak O’nun izninden sonra edebilir. İşte Allah budur, sizin Rabbinizdir. O’na kul olun. Bilgilerinizi kullanmayacak mısınız? (Yunus 10/3)

    Ayette kâinatı yaratan ve yönetenin Allah olduğu söylendikten sonra işlerin tedbîrinden bahsedilerek “Kainatın işleyişi ile ilgili yönetim Allah’ın elindedir, bu işlerin arkasında O vardır” denilmektedir. Yani bu ayette de tedbîr ifadesine, içerisinde “arka” ifadesinin de yer bulacağı şekilde verilebilecek en uygun anlam “arkasında bulunmak”, “arkasında imzası olmak” gibi ifadelerdir. Böylece Kur’an’a göre bir işi tedbîr etmek, o işin arkasında olmak, fâili olmak, arkasında durup bizzat çekip çevirmek anlamındadır denilebilir.

    Bu ayetin müteşabihlerinden (benzeşen) biri olan aşağıdaki ayet tedbîr yerine farklı bir ifade kullanarak tedbîr etme ifadesine verdiğimiz anlamı teyid etmektedir:

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ ۗ أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ ۗ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

    Sizin Rabbiniz Allah’tır; gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra yönetime (arşa) geçmiştir. O, gündüzü kendini sürekli kovalayan gece ile örter. Güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır. Bil ki yaratmak ve (bu sayılan türden) işler O’na aittir. Varlıkların Rabbi olan Allah, pek yücedir. (A’râf 7/54)

    Görüldüğü üzere, aynı konudan bahseden ve aynı ifadelerle başlayan bu ayette yine el’emr الأمر ifadesi kullanılarak bu tür işlerin Allah’a ait olduğu bu kez tedbîr etme ifadesi kullanılmaksızın dile getirildi. Bu durum, tedbîr etme ifadesine verdiğimiz, “arkasında olma” anlamının yerinde olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

    Tedbîr etme fiilinin geçtiği ayetlere dönecek olursak, aşağıdaki ayette de konunun yine aynı olduğunu ve sayılan işlerin arkasında Allah’ın bulunduğunun yine aynı fiille anlatıldığını göreceğiz:

    اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ ۚ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

    Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan sonra da Arşa (yönetime) geçen Allahtır. O’ndan başka bir dostunuz ve destekçiniz yoktur. Bilginizi kullanmaz mısınız? Gökten yere kadar olan bütün işleri tedbîr eder, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yılı bulan bir gün içinde ona yükselir. (Secde 32/4-5)

    Yine aynı konudan, yer ve göklerin yaratılmasından bahseden bir ayette yine tedbîr Allah’ın bir fiili olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada da tedbîr, Allah’ın sayılan işlerin arkasında olup çekip çevirmesi anlamındadır. Bir diğer ayette daha konu ve kullanılan ifadeler aynıdır:

    اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ۖ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ۖ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى ۚ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ

    Allah, gökleri görünür bir direk olmadan yükseltmiştir. Sonra arşa (yönetime) geçmiş, güneş ve ayı düzenlemiştir. Her biri, belli bir süreye kadar akar gider. İşi tedbîr eder. Âyetleri açıklıyor ki belki Rabbinizle yüzleşme konusunda kesin kanaate varırsınız. (R’ad 13/2)

    Sonuç olarak işleri çekip çevirme anlamı verilen tedbîr etme ifadesine kelimenin kök ve en belirgin anlamı olan “arka” ifadesini katmamız gerekir. Ancak bu şekilde Rabbimizin pek çok farklı ifadenin içerisinden neden tedbîr ifadesini tercih ettiğini anlayabilir ve anlama yansıtabiliriz. Bunun için de tedbîr etme ifadesini, arkasında bulunma, arkasında imzası olma, arkasında bulunarak çekip çevirme şeklinde Türkçemize yansıtmamız gerekir.

    Son olarak tedbîr etme fiilinin, yapılan işin fâilini işaret ettiğine dair sözlüklerde de çeşitli ifadeler bulunduğunu belirtmemiz gerekir. Meşhur sözlüklerden Lisân’ul Arab, tedbîr etme ifadesinin anlamını verirken şu örnek cümlelere yer vermektedir:

    ويقال: دَبَّرْتُ الحديث عن فلان حَدَّثْتُ به عنه بعد موته، وهو يُدَبِّرُ حديث فلان أَي يرويه.

    “Denilir ki; ‘Birisinden şu sözü tedbîr ettim’, (yani) ölümünden sonra kendisinden şu sözü naklettim (anlamındadır). O birisinin sözünü tedbîr ediyor, yani rivayet ediyor.”

    ودَبَّرْتُ الحديث أَي حدّثت به عن غيري

    “Söz tedbîr ettim, yani o sözü başkasından naklettim.”

    قال الأَزهري: وقد جاء في الحديث: أَمَا سَمِعْتَهُ من معاذ يُدَبِّرُه عن رسول الله، صلى الله عليه وسلم؟ أَي يحدّث به عنه

    “Ezherî şöyle demiştir: ‘Hadiste şöyle geldi: Muaz’ın onu Rasulullah (s.a.v)’den tedbîr ettiğini duymadın mı?’ Yani ondan naklettiğini.”(11)

    Görüldüğü gibi bu örnek ifadelerde de sözü tedbîr etmek o sözün arkasında kimin olduğuna dikkat çekmeyi ifade etmektedir. Mesela son örnekte sözün Rasulullah’tan tedbîr edilmesi, ondan rivayet edildiğine yani arkasında Rasulullah’ın olduğuna dikkat çekmek anlamına gelmektedir.

    Tedebbür

    Debera دبر fiilinin tefa’ul bâbından mastarı التدبر tedebbür kelimesidir. Fiil hali تدبر tedebbera şeklinde olup Kur’an’da daima fiil olarak geçmektedir. Tedbîr Kur’an’da daima Allah’ın yaptığı bir fiil iken, dört ayette yer alan tedebbür hep insanın yapması gereken bir fiil olarak karşımıza çıkar. Tedebbürün mef’ulleri ise القول bu söz, آيات ayetler ve القرآن Kur’an’dır. Diğer bir deyişle tedebbür edilmesi gereken şeyler olarak sıralanan tüm ifadeler vahyi işaret etmektedir.

    Yazımızın girişinde yaptığımız alıntılardan da hatırlanacağı üzere, tedebbür kelimesi tefsirler ve araştırmacılar tarafından “bir sözün arkasında yatan maksadı ve merâmı anlamaya çalışmak, bu amaçla o söz üzerinde düşünmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanım, kelimenin kök anlamına uygun olarak “arka” manasını içerecek şekilde yapılmış olmasına rağmen bizce Kur’an’a uygun bir tanım olmamıştır. Her şeyden önce bu tanım ile Kur’an üzerinde her türlü yorum faaliyetinin önü açılmış olmaktadır ki Rabbimiz buna izin vermemekte, gerekli açıklamayı bizzat kendisinin yaptığını, bu açıklamaya ulaşmak için kendi belirlediği metoda göre çalışmak gerektiğini bildirmektedir (12). Ayrıca her zaman olduğu gibi Rabbimiz tedebbür kavramını da bizzat kendisi açıklamış, bizleri insanların yazdıkları sözlüklere muhtaç bırakmamıştır. Tedebbür etme eyleminin doğru tanımlanması bakımından en kritik ayet Nisâ Suresinin 82. ayetidir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ۚ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Ayete göre Kur’an’ı tedebbür, onun Allah’tan başkasından gelmiş olamayacağını görmeyi sağlayan bir faaliyettir. Yani kelimenin kök manası da kullanılarak söylemek gerekirse, Kur’an’ı tedebbür etmek onun arkasında Allah’ın olduğunu görmekle sonuçlanacak bir eylemdir. O’nun Allah’ın Kitabı olduğu da onda bir çelişki, ihtilaf olmadığını görmekle anlaşılacaktır. Diğer yandan, Kur’an’ın tedebbür edilmesi, hiçbir şekilde onun “yorumlanması, arkasındaki merâmın görülmesi, ayetlerin satır aralarının ve demek istediklerinin anlaşılması” olamaz. Çünkü bu şekildeki bir faaliyette ayetler arasında ihtilaf olmaması imkansızdır. Nitekim günümüzde Kur’an’ı yorumlamanın tefsir ve meallerde yol açtığı çelişkiler saymakla bitmez. Bu sebeple bu eserler Kur’an’ın meali ya da tefsiri olamazlar çünkü ihtilaflarla doludurlar.

    Ayrıca ayetten, ayetin ilk muhataplarından bir bölümünün Kur’an’ın Allah’tan olmadığına dair bir düşünce ya da idiaya sahip oldukları anlaşılmaktadır. Bu tutumu sergileyenlerle ilgili bilgimizi artırmak bakımından birkaç ayet öncesine bakmamız gerekir:

    مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ ۖ وَمَنْ تَوَلَّىٰ فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا

    Bu Elçi’ye kim itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çeviren çevirsin; seni onlara bekçi olasın diye elçi yapmadık. (Nisâ 4/80)

    وَيَقُولُونَ طَاعَةٌ فَإِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذِي تَقُولُ ۖ وَاللَّهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَ ۖ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ ۚ وَكَفَىٰ بِاللَّهِ وَكِيلًا

    Sana “Baş üstüne” derler, fakat yanından çıkınca içlerinden bir kesimi, geceleyin senin dediğinden başka şeyler tasarlarlar. Allah onların tasarladıklarını yazar. Onlara karşı dikkatli ol ve Allah’a güven. Dayanak olarak Allah yeter. (Nisâ 4/81)

    Ayetlerden de anlaşıldığı üzere, Muhammed Aleyhisselamın yaptığı bir tebliği, “baş üstüne” diyerek kabul eden kişiler risalet gereği okunan ayetlerdeki emirlerin nebîmizin şahsı tarafından verildiğini düşünmekte, onun söylediğinden başka şeyler tasarlamaktadırlar. Oysa Rabbimiz okunan emirlerin nebînin kendi sözü değil, risaletin içeriği olduğunu ve bu anlamda Rasul’e itaatin Allah’a itaat anlamına geleceğini 80. ayette belirtmektedir. Dolayısıyla 82. ayette bu okunanın bir insanın sözü olamayacağını belirlemenin zor olmadığı, kendilerinin bile yapabilecekleri bir tedebbürle arkasında Allah’ın olduğunu görebilecekleri bildirilmekte, onda çelişki olmadığı görülerek Allah’tan geldiğinin anlaşılabileceği söylenmektedir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ۚ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Kısacası sadece bu ayet bile tedebbür etmenin, tedebbür edilen şeyin arkasındaki fâili görme amaçlı yapılan bir anlama gayreti olduğunu göstermektedir. Tedebbürün bu anlamını, kullanıldığı diğer ayetlerde de net bir şekilde görmek mümkündür:

    كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الْأَلْبَابِ

    Sana indirdiğimiz, bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetlerini tedebbür etsinler ve sağlam duruşlu olanlar (ulu’l-elbâb) ondan bilgi edinsinler (tezekkür etsinler). (Sâd 38/29)

    Ayete göre ulu’l elbâb olanların tezekkür etmeleri, yani Kitabın önceki kitaplar gibi zikir olduğunu görmeleri tedebbürle meydana gelecek bir iştir. Bunu ayetin devamından da görmek mümkündür. Zira bir sonraki ayetle birlikte Süleyman Aleyhisselam ve sırasıyla Eyüp, İbrahim, İshak, Yakub, İsmail, İlyas, Zülkifl nebîlerin isimleri ve kıssalarından bölümler anlatılarak ulu’l elbâb’ın tezekkür etmesinin ne demek olduğu hakkında da bilgi verilmektedir. Ulu’l elbâb denilen ve Allah’ın indirdiği Kitaplar hakkında bilgi sahibi olan kişiler, bu kıssalar vasıtasıyla önceki Kitaplarla Kur’an arasındaki tasdik ilişkisini görecek (tedebbür) ve arkasında Allah olduğunu anlayacaklardır. Böylece gelecek elçiye (Kitaba) inanma ve yardımcı olma sözlerini (13) tutma zamanının geldiğini göreceklerdir. Nitekim ulu’l elbâb ile bu söz arasındaki ilişkiyi gösteren bir ayet grubunda ulu’l elbâb’ın özellikleri sıralanmaktadır(14):

    أَفَمَن يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَلاَ يِنقُضُونَ الْمِيثَاقَ وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الحِسَابِ وَالَّذِينَ صَبَرُواْ ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ

    Rabbinden sana indirilenin doğruları içerdiğini bilen, ona karşı körlük edenle bir olur mu? Onu tezekkür edenler sadece ulu’l elbâb olanlardır. Bunlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan kimselerdir. Bunlar, Allah’ın kurulmasını istediği bağı kuran, Rablerinden korkan ve verecekleri hesabın kötü olmasından endişe edenlerdir. Yine bunlar, Rableri yüzlerine baksın diye sabreden, namazı tam kılan, kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizli açık harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. O son yurt işte onlarındır. (Ra’d 13/19-22)

    Görüldüğü üzere ulu’l elbâb önceki Kitaplardaki doğru bilgiyi (zikir) bilen kişilerdir ve Kur’an ayetlerini tedebbür etmeleri, Sâd 29 ve devamı ayetlere göre kıssalar üzerinden onun Allah’a ait olduğunu tesbit çalışması anlamına gelmektedir.

    Tedebbürün önceki kitaplarla Kur’an arasındaki uyumu görerek Kur’an’ın Allah’tan gelen Kitap olduğunu tesbit etme gayreti anlamına geldiği, geçtiği bir diğer ayette daha oldukça barizdir:

    أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ جَاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ آبَاءَهُمُ الْأَوَّلِينَ

    Bu sözü tedebbür etmediler mi? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir Kitap mı geldi? (Mü’minûn 23/68)

    Ayette tedebbür edilmesi gereken şey için القول “el-kavl – bu söz” ifadesinin kullanılması önemlidir. Bu ifade tarih boyunca indirilen tüm vahiy zinciri anlamında kullanılır (15). İlgili ayet şöyledir:

    وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

    Bu sözü (القول) onlar için peş peşe sıraladık. Belki tezekkür ederler. (Kasas 28/51)

    Yukarıdaki Mü’minûn Suresi 68. ayette geçen el-kavl (söz) bu zincirin son halkası olan Kur’an ile önceki kitaplar arasındaki kopmaz bağı ifade ediyor olmalıdır. Böylece Kavl’i tedebbür etmenin, bu son halkanın da Allah’a ait olduğunu, arkasında Allah olduğunu tesbit etme gayreti olduğu görülmektedir. Ayette de belirtildiği gibi bu Kavl’in tedebbürü, Kur’an’ın atalarına gelmiş olan kitaplarla ilişkisini gözler önüne serecek bir faaliyettir. Hatta öyle ki tedebbür edilince Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmemek için kişinin kalbine kilit vurulmuş olması gerekir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَىٰ قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Yoksa kalp­leri üzerinde kilitler mi var? (Muhammed 47/24)

    Ayetin devamı tedebbür kavramına verdiğimiz anlamı teyid eden ifadeler içermektedir:

    إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَىٰ أَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى ۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَىٰ لَهُمْ

    Doğruları bütün açıklığı ile gördükten sonra sırtlarını dönenleri Şeytan aldatmış ve onlara umut vermiştir. (Muhammed 47/25)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın tedebbürü doğruların görülmesine yol açıyor. Burada doğrular olarak meale yansımış olan ifade الهدى el-hüdâ ifadesidir. Kur’an’ın doğruyu gösterici, rehber yönünü ifade eder. İşte tedebbür Kur’an’ın bu sıfatını, bir başka deyişle arkasında ancak Allah’ın olabileceğini görmeyi sağlayan bir faaliyettir. Bir önceki ayette geçen kalpte kilit olması ifadesinin de ne demek olduğu yine bu ayette Hüdâ’yı gördükten sonra bilerek sırt dönmek olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla 24. ayete göre fıtratını bozmamış, yani kalbinde kilit varmış gibi davranıp gördüğü halde gerçeğe sırt dönmeyen herkes Kur’an’ı tedebbür ederek arkasında Allah olduğunu görebilir.

    Tedebbür kavramının geçtiği ayetleri olabilecek en uygun şekilde anlamlandırabilmek için şu önemli hususu göz önünde bulundurmak gerekir: Ayetlere göre Kur’an’ın tedebbür edilmesi mutlaka arkasında Allah olduğunun görülmesi ile sonuçlanan bir faaliyettir. Bu yüzden tedebbür etme fiiline “arkasında kim olduğunu görmek için gayret göstermek” anlamı vermek ile “arkasında Allah olduğunu görmek” anlamı vermek arasında bir fark olmayacaktır. Hatta yukarıdaki ayette, bu sonuca yol açmayan bir tedebbür olamayacağı için Kur’ân’ın Allah’ın kitabı olduğunu görmemenin kişinin kendi tercihi olduğu, kalbinde kilit varmış gibi davranması şeklinde ifade edilmiştir.

    O halde bu ayetteki “Kur’an’ı tedebbür etmezler mi” ifadesine tüm bu anlattıklarımızdan sonra, “Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı?” anlamını verirsek ayet anlamlı ve tutarlı bir Türkçe cümle haline gelecektir:

    Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var? (Muhammed 47/24)

    Son olarak, tedbîr kelimesini anlamaya çalıştığımız önceki bölümde, bir sözü tedbîr etmenin onu rivayet etmek, yani başkasının sözünü iletmek anlamında Arapça sözlüklerde yer bulduğunu görmüştük. Bu durumda tedebbürün de sadece vahiyle ilgili olarak kullanılmasından hareketle onun Allah’ın sözleri olduğunun görülmesi anlamına geliyor olması makul bir durumdur. Aynı anlamı diğer tedebbür ayetlerine de verdiğimizde tedebbür kavramını olması gerektiği gibi meale yansıtmış olacağımızı düşünüyoruz:

    Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Sana indirdiğimiz, bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetlerinin arkasında Allah olduğunu görsünler ve sağlam duruşlu olanlar (ûlu’l-elbâb) ondan bilgi edinsinler (tezekkür etsinler). (Sâd 38/29)

    Bu sözün arkasında Allah olduğunu görmediler mi? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir Kitap mı geldi? (Mü’minûn 23/68)

    Netice itibariyle tedebbür Kur’an dışında ya da günlük dilde kullanıldığında bir konunun arka planını düşünmek, yazarın ya da görüş sahibinin maksadını anlamaya çalışmak amaçlı bir düşünme faaliyeti olabilir. Ancak Kur’an’ı tedebbür etmenin bundan çok daha farklı anlamda olduğunu yine bizzat Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Kur’an’a göre Kur’an’ı tedebbür onun vahiy ürünü, Allah kaynaklı bir metin olduğunu görmektir diyebiliriz.

    Erdem Uygan

     

    (1) Allah’ın Kitabı elbette indirildiği güne dair hükümler de içermektedir. Nitekim Nebî’nin eşleri ile evlenme yasağı ve benzeri bazı hükümler bunlardandır. Ancak bu ve benzeri birkaç ayetin o güne hitap ediyor olması Kitabın evrensel olduğu gerçeğini değiştirmez. Kaldı ki bu gibi ayetler bile Kur’an’ı anlama metodunda bugün de tüm diğer ayetler kadar önemli bir işleve sahiptirler.

    (2) Kur’an’ı Anlama Yöntemi Tefsir Usulü, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, 2014, s: 174.

    (3) Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, Aralık 2017, s: 161, dipnot 102

    (4) Çok Anlamlılık Bağlamında Kur’an Sözlüğü, Mehmet Okuyan, Düşün Yayıncılık, Mayıs 2015, s: 317.

    (5) Kur’ân Ansiklopedisi Tedebbür Maddesi, Prof. Dr. Süleyman Ateş, cilt 20, s: 111.

    (6) Kur’an’ı Anlama Yöntemi Tefsir Usulü, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, 2014, s: 256

    (7) Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Düşünme Maddesi, İlhan Kutluer, citl 10, s: 53.

    (8) Ragıp el-İsfahânî, Müfredatü Elfâzi’l Kur’ân, Tahkîki Safvân Adnan Dâvûdî, Dimaşk-Beyrut, 1992, دبر maddesi.

    (9)Mekayîs-ul’Luğa, İbn Fâris, دبر maddesi

    (10) Ragıp el-İsfahânî, Müfredatü Elfâzi’l Kur’ân, دبر maddesi.

    (11) İbn Manzûr, Lisân’ul Arab, دبر maddesi.

    (12) Bkz: Hûd 11/1-2, Fussilet 41/3, Nisâ 4/105 ve metot ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz: Erdem Uygan, Kur’an Kavramı, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017 ve Fatih Orum, Kur’an’ı Anlama Usûlü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2015.

    (13) Bkz: Âl-i İmrân 3/81, A’râf 7/157

    (14) Ulu’l elbâb ve Zikir konusuyla ilgili daha detaylı bilgi ve diğer ayetler için bkz: Erdem Uygan, Zikir 2, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s: 29.

    (15) Kavl ifadesi ile ilgili daha fazla bilgi için bkz: Erdem Uygan, Zikir 2, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s: 42.

  • Sen De Mi ParalelDin?

    Sen De Mi ParalelDin?

    Paralel terimi geometride “uzunlukları boyunca birbirinden eşit uzaklıkta bulunan doğru ya da düzlemlerin birbirlerine göre olan durumları”nı anlatır. Kelime devlet için kullanıldığında ise meşru devlet yapılanmasının içine sızan ve onun imkanlarını kullanarak yerini almaya çalışan habis bir oluşum anlamını kazanmıştır. Bu tür bir oluşum kendini ve amacını gizlemek ve devletin içine sızmak için dini kullanmak zorundadır. Çünkü insanların akıllarını çalıştırmayı gönüllü olarak bıraktıkları tek alan dindir. Bu da dinlerin, siyasi güçlerin çıkarına olarak, birer dogma haline getirilmiş olmasının bir sonucudur.

    Yüce Allah bir tek din indirmiştir. O da Adem Aleyhisselam’dan kıyamete kadar geçerli olan ve Rabbimizin adını “İslam” olarak belirlediği dindir.[1] Tüm kuralları Allah tarafından belirlenmiş ve açıklanmış, nebileri tarafından da insanlara ulaştırılmış bir tek din olduğuna göre mevcut diğer dinlerin tamamı Allah’ın dininin yerini almak için tek gerçek dinin içine sızmış habis oluşumlar yani paralel dinlerdir. Kısacası devlet için kullanılan paralel isimlendirmesi aynı şekilde din için hatta öncelikle onun için kullanılabilir. Bu dini oluşumların siyasi bir güç elde etme veya yönetime sızma amacıyla kullanılmıyor olmaları kendilerinin paralel din oldukları gerçeğini değiştirmez. Paralellikleri Allah’ın dini olmamalarına rağmen öyleymiş izlenimi verilmesi sebebiyledir:

    “Kim İslam’dan[2] başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette, kaybedenler içinde olur.” (Âl-i İmrân 3/85)

    İnsanların kitleler halinde sömürülüp yönetilmeleri, diğer bir deyişle köleleştirilmeleri için Allah’ın dini oldukları iddia edilen paralel dinler oluşturulması gerekmektedir. Bu sebeple paralel dinler, tarihin her döneminde iktidarlar tarafından desteklenerek köle toplumlar oluşturmada kullanılmışlardır. Bu dinler Allah’ın dini olmadıkları için de insanlığa hiçbir zaman fayda ve mutluluk getirmemiş, daima kaos, düşmanlık ve perişanlığın kaynağı olmuşlardır. Zaten hürriyeti elinden alınmış toplumlarda mutluluktan söz edilemez. Mutlu köle olmaz.

    Nitekim Firavun ve onun devlet büyükleri, kendilerine gönderilen Musa ve Harun Aleyhimesselamın, aslında iktidarlarını ele geçirmenin peşinde olduklarını düşünmüşlerdi. Çünkü Firavun ve yanındaki devletliler, oluşturdukları paralel dinlerini, halkın üzerinde kendi hakimiyetlerini kurup onları kendilerine kul etmek için kullanıyorlardı. Zaten eğer amacınız insanları köleleştirmek değilse Allah’ın dinini bozup paralel bir din oluşturmanız anlamsızdır:

    Sonra onların ardından da Musa’yı ve Harun’u, âyetlerimizle birlikte Firavun’a ve ileri gelen adamlarına gönderdik. Onlar da büyüklenmişlerdi. Zaten bir suçlular topluluğu idiler. (Yunus 10/75)

    Dediler ki “Atalarımızdan görüp bildiğimiz yoldan bizi çevirmek için mi geldin? Bu yerin büyüğü ikiniz olacaksınız öyle mi? Biz ikinize de inanmıyoruz.” (Yunus 10/78)

    Ayette dikkatimizi çeken bir durum da firavun toplumunun paralel dininin, atalarından gördükleri din olmasıdır. Üstelik firavun ve avanesi “atalarımızdan gördüğümüz yol” ifadesini yollarının doğru yol olduğuna delil olarak kullanmakta ve böylece halkı etkileme yoluna gitmektedirler. Bu da paralel dini meşrulaştırmak ve gerçek dinmiş gibi göstermek için baş vurulan en etkili yoldur ve geniş kitleler “atalarımızın dini” söylemiyle kandırılmaktadırlar. Oysa içinde doğduğumuz topumun dini ve din adına sergiledikleri uygulamaları, onun Allah’ın dini olduğunu göstermez. Bugün yeryüzünde hangi toplumda dünyaya gelirsek gelelim sorgulamadan kabul edeceğimiz bütün dinler paralel din olacaktır. Çünkü yeryüzünde an itibariyle Kur’an’ın hakim olduğu bir coğrafyadan bahsetmemiz mümkün değildir. Bu da demektir ki atalarımızın ve mensup olduğumuz toplumun dini otomatik olarak paralel dindir. Dolayısıyla sorgulanması ve Allah’ın kitabına uygun olmadığı için derhal terk edilmesi gerekir:

    Onlara “Allah’ın indirdiğine, Elçinin getirdiğine gelin!” dense, ”Atalarımızdan gelen bize yeter!” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğru yolu bulamamışlarsa ne olacak? Ey inanıp güvenenler (müminler)! Siz kendinizden sorumlusunuz, doğru yolda olduğunuz sürece yoldan çıkanların size zararı olmaz. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yapıp ettiğiniz şeyleri size bildirecektir. [3] (Mâide 5/104-105)

    Herhangi bir insanın ya da kurumun iddiasını ve uygulamasını Allah’ın dini olarak kabul ettiğimizde aslında gerçek dine paralel, uydurma bir dini yaşamaya başlamış oluruz. Böyle bir durumda Allah’ın o konudaki gerçek hükmünü göz ardı ettiğimiz yani üzerini örttüğümüz için “kafir”, Allah’ın hükmü yerine bir insanın –ki bu kendimiz de olabiliriz- ya da kurumun görüşünü din saydığımız yani onu Allah ile aramıza koyduğumuz için de “müşrik” olarak adlandırılırız. Bu adlandırmalar insanlar tarafından değil, Allah’ın kitabı tarafından yapılmaktadır. Yaygın kanının aksine kafir ve müşrik ifadeleri birer hakaret değil, Allah’ın kitabında detaylıca açıkladığı ve örneklendirdiği temel kavramlardır. Bizi Allah’ın kitabında yaptığı tanımlara göre kafir ya da müşrik yapan şey, fiillerimizdir. Gerekli yanlışları yapıyorsak herhangi bir insanın bize kafir demesine gerek olmaksızın o tanıma gireriz. Kafir olabilmemiz için doğruları ve gerçekleri bilmemiz ve onları görmezden gelmemiz gerekir:

    Kendilerine açık belgeler gelmiş, Allah’ın Kitabının[4] hak olduğuna şahit olarak inanıp güvenmiş sonra âyetleri görmezlikten gelmiş (kâfir olmuş) bir topluluğu hiç Allah yola getirir mi? Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Âl-i İmrân 3/86)

    Kısacası bir tür dışlama ve ötekileştirme olarak anlaşılan ve kullanılan “tekfir etme”, gerçekte bir statü belirlemeden başka bir şey değildir ve insanların iddialarıyla değil, bizzat Kur’an’ın belirlediği ölçülere uyulup uyulmadığı ile ortaya çıkar. Yani bizim birilerine kafir veya müşrik dememizin de bir önemi yoktur. Herkes kendisinin hangi kategoriye girdiğini Allah’ın kitabını ölçü alarak belirleyebilir. Kur’an, “dünya hayatı”, yani “hemen yanıbaşımızdaki yakın menfaatimizi”, diğer bir deyişle “maslahatı” Ahiret hayatına, yani Rabbimizin belirlediği evrensel doğrulara tercih ediyorsak bizi “kafir” olarak tanımlamaktadır:

    O kafirlerin, suçlarıyla sıkı sıkıya bağlı olan azaptan dolayı çekecekleri var. Onlar, dünya hayatını Âhiretten çok seven, anlaşılamaz eğrilikler oluşturarak Allah yolundan  çekilen kimselerdir. Onlar derin bir sapkınlık içindedirler. (İbrahim 14/2-3)

     

    Günümüzün Gözde Paralel Dinlerinden Bazıları:

    Dinin temel kavramlarını Kur’an’dan öğrenerek etrafımızda yaşanan dine baktığımız zaman, paralel dinin ne kadar yaygın ve ne kadar çeşitli olduğunu rahatça görmeye başlarız. Hatta bizim hiç tahmin etmeyeceğimiz uygulamaların bile birer paralel din dayatması olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Bu yazımızda bu paralel dinlerin en çok tutulanlarından ve onların Kur’an’a aykırılığı en bariz olan söylemlerinden kısa örnekler görmeye çalışacağız. Böylelikle umarız ki; bu dinlerden birinin mensubu olduğu halde hala doğru yolda olduğunu sanan kardeşlerimizi uyarma ve daha da önemlisi kendimizi kontrol edip fabrika ayarlarımıza döndürme fırsatını değerlendirmiş oluruz:

     

    – Paralel Dinler Olarak Mezhepler:

    Müslümanlar mezhepleri ve onların İslam’a yüzde yüz aykırı uygulamalarını, Allah’ın kitabı ellerinde olmasına rağmen, paralel dinler olarak benimsemişler ve bölünmüşlerdir. Oysa yukarıdan itibaren yaptığımız tüm tanımlamaları ortaya koyan aşağıdaki ayetlerde bunu yapmamaları için Rabbimiz tarafından uyarılmışlardır:

    Dinlerini (Kitap’tan) ayıran ve farklı birlikler (mezhepler) oluşturanlardan olmayın. Her cemaat/mezhep kendinde olanla övünüp durur. Bu insanlara bir zarar gelse dönüp Rablerine yalvarırlar. Sonra onlara iyiliğinden tattırsa bakarsınki bir kısmı, Rablerine ortak koşuyorlar. Bunu, bizim verdiğimizi gizlemek için yaparlar. Keyfini sürün bakalım; yakında öğrenirsiniz. (Rum 30/32-34)

    Bu ayetlerde, insanların gördükleri zarardan sonra Allah’ın ikramı geldiğinde tekrar O’na ortak koşmaları konusuna dikkat etmemiz gerekir. Müşrik sayılmalarının gerekçesi ayette çok açıktır: Allah’ın verdiğini, yani kitabını gizlemek için kendi kurguları olan mezheplerine uymak. Yani ayette, insanların, herşey yolunda giderken Allah’ın ayetlerine değil, kendi kurgu mezheplerine uyan kişiler oldukları belirtiliyor ve bu eylemleri “Rablerine ortak koşma” yani “şirk” olarak tanımlanıyor.

    Mezheplerin paralel birer din olduklarını görmek için fıkhi uygulamalarının Kur’an’a ne kadar ters olduğunu görmek yeterlidir. Süleymaniye Vakfımızın çalışmalarını takip edenler artık yakinen biliyorlar ki mezheplerin tamamı Kur’an’a rağmen savaş esirlerini köleleştirmeyi, küçük çocukların evlendirilmelerini, sadece sözle birkaç saniyede gerçekleşen boşanmayı, kadınların dövülebileceğini ve daha birçok Kur’an’a ve dolayısıyla fıtrata aykırı hükmü din haline getirmişlerdir. Kur’an’a taban tabana zıt bu uygulamalar elbette İslam olamazlar. Dolayısıyla paralel dinlerin uygulamaları olarak görülmek zorundadırlar. 

     

    – Tasavvuf Paralel Dini:

    Günümüzde en yaygın paralel dinlerden biri de “tasavvuf” adını taşımaktadır. Öyle ki tasavvuf ismi neredeyse İslamla özdeşleşmiştir. Hatta pek çok insanın tasavvuf sayesinde müslüman olduğu, günümüzde İslam’ın tasavvuf sayesinde yayıldığı iddia edilir. Ancak o yayılanın kesinlikle İslam olmadığını söylemek için büyük bir uğraşa gerek yoktur.

    Yukarıda kısaca değindiğimiz şirk kavramını biraz daha detaylandırmak gerekirse; şirk tevbe etmeden ölündüğü takdirde asla affedilmeyecek tek ve en büyük günahtır. Allah’ın tüm kitaplarının ana konusu şirkle mücadeledir. Şirk Allah’a inanmamak değil, Allah’ın uzak olduğuna, O’na yaklaşabilmek için aracı kişi ve/veya kurumlara ihtiyaç olduğuna inanmak ve Allah’a ait özelliklerin O’ndan başkalarında da olduğunu iddia etmektir. Bu durumda insan, direkt Allah’tan yardım istemek ve O’nun sözünü tek ve mutlak gerçek kabul etmek yerine, arada başkalarını şefaatçi, yardımcı, kurtarıcı kabul edip bunların iddialarını din sayacaktır.

    Tasavvufun bu en temel konudaki sabıkaları saymakla bitmez. Bu paralel dinin dokunulmaz kabul edilen büyük alimlerinin (!) kitaplarını okuduğumuzda İslam’ın en temel akidesi olan tevhidin nasıl yerle bir edildiğini ve Allah’ın dininin nasıl tam bir şirk dini haline getirildiğini görmemiz hiç de zor olmaz. Yeterki meseleye Kur’an’ı bilerek yaklaşalım. Mesela bu paralel dinin önemli isimlerinden Gazali’ye göre evliya kabul edilen kişiler, nebiler gibi Allah’tan kendi iradeleri dışında bilgi alırlar:

    “Bu bakımdan evliyâ ile enbiyânın ilimleriyle ulema ile hükemânın ilimleri arasındaki fark şudur: Evliyânın ve enbiyânın ilimleri kalbin dahilinden gelir, melekût âlemine açılan kapıdan gelir. Hikmet ilmi ise, duyuların kapılarından gelir.”[5]

    Ancak Gazali’ye göre evliya (veliler) enbiyadan (nebilerden) daha üstündür çünkü ilimlerini direkt Allah’tan alırlar, nebilerse vahiy meleğine ihtiyaç duyarlar:

    “…delilsiz ve öğrenmeksizin kalbe ilka edilen ilim, kulun nasıl ve nereden kendisine verildiğini bilmediği ve kendisinden istifade ettiği sebebe muttalî olduğu kısımlara ayrılmaktadır. O sebep de ilmi kalbe ilka eden meleğin müşahedesidir. Birincisine ‘ilham’ ve ‘kalbe üflemek’ adı verilir. İkincisine ‘vahy’ denir. Vahy sadece peygamberlere mahsustur. Birincisi ise evliyâya mahsustur.”[6]

    Tasavvuf adı verilen paralel dinin, gerek tanınma gerekse akideyi bozmada sınır tanımama bakımından en büyük isimlerinden biri de kuşkusuz Muhyiddin İbn-ül Arabi’dir. Bu zat, Fütuhat-ı Mekkiyye adlı kitabında kendisinin velilerin sonuncusu olduğunu iddia etmektedir (hatem-ül evliya)[7]. Aynı şahıs bu iddiasını pekiştirdiği ve rüyasında kendisine Rasulullah tarafından verildiğini[8] iddia ettiği bir diğer kitabı olan Füsus-ül Hikem’de ise velilerin sonuncusunu yani kendisini şöyle tarif etmektedir:

    “Bundan dolayı resûllerin sonuncusu velî ve resûl ve nebîdir. Ve evliyânın sonuncusu, asıldan alıcı olan vârisdir ve mertebelerin müşâhede edicisidir. Ve o, şefâat kapısının fethinde Âdem evlâtlarının efendisi ve cemâatin önde olanı olan Muhammed (s.a.v.)’in güzelliklerinden bir güzelliktir.”[9]

    Geniş kitleler üzerinde İslam olduğu algısı yaratılmış, oysa Kur’an’a tamamen aykırı bir paralel din olan tasavvufun ne derece şirke batmış olduğunu bu kısa örneklerden dahi görmek mümkündür. Hatta tasavvufun bu büyük alimlerinin (!) eserleri bu ifadelerden çok daha ağır binlercesiyle tıka basa doludur. Tasavvuftaki bu yoğun şirki en açık şekilde görebileceğimiz bir diğer isim de bugün tüm dünyada tanınan Celaleddin Rumi’dir (nam-ı diğer Mevlana). Bu kişinin ortaya koyduğu eserlerde anlattıkları öylesine İslam zannedilmektedir ki herhangi birine karşı çıkmak bile büyük bir kitlenin tepkisini çekmeye yetmektedir. Ne var ki; en bilinen eseri olan Mesnevi’nin internette kolayca bulunabilen önsözü bile asla kabul edilemeyecek ifadelerle doludur. Tıpkı İbn’ül Arabi gibi Celaleddin de bu kitabın kendisine yazdırıldığını iddia etmekte ve insanları bu yolla etkilemeye çalışmaktadır. Fakat biz bir başka eserindeki çok daha ağır ifadelerinden alıntı yapmak istiyoruz: Divan-ı Kebir. Celaleddin bu kitabında Ali radyallahuanh hakkında bakın neler söylüyor:

    “Hakkın yüksek sıfatları Ali’nin vasfıdır. Hakkın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrı’nın zatına yapışmış, o olmuştur. Hani duyduğun lahutun o gizli hazinesi yok mu; işte o odur. Çünkü o haktan, hakla görünmüştür. O hazinenin nakdi tükenmez ilimdi. İşte o ilimden maksut yüce Ali’dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilmez. Zira o hakimdir, herşeyin bilginidir. İbtidasız (başlangıçsız) evvel o idi, sonsuz ahir de o olur. Peygamberlere yardım eden o idi, velilerin gören gözü de hakikaten odur. Yüzünün nurlu parıltısı kendi ziyasından bir güneş yarattı. O hak iledir; hak ondan görünür. Hakka ki o hak ile ebedidir.”[10]

    Bizce Paraleldin-i Rumi adını daha çok hak eden bu şahsın yalnızca Allah’ta olan özellikleri Ali (r.a)’a verdiği, açıkça şirk olan ifadeler bu kadarla da kalmıyor. Ne yazık ki insanı okurken bile utandıran şu sözleri de yine aynı kasidede yer alıyor:

    “Gene Ali’nin vergisidir ki Meryem’e arkadaş oldu da İsa vücuda geldi…”[11]

    “Dinde evvel o idi, ahir o idi. Allah ile içli dışlı o idi…”[12]

    Yazar bu sözlerine karşı çıkılacağını da gayet iyi bildiğinden olsa gerek, şöyle devam ediyor:

    “Ey efendi! Benimle boşuna kavga etme! Bu böyledir. Hakikat budur ki biz hepimiz zerreyiz, güneş odur. Biz hepimiz damlayız, deniz odur.”[13]

    Görüldüğü üzere çok saygın oldukları düşünülen isimler gerçekte sınırları aşmada, dinin en temel kavramlarını dinamitlemede ve kendilerini ilahlaştırmada birbirleriyle yarışır haldedirler.

    Yavaş yavaş günümüze doğru gelmeye ve tasavvuf adlı paralel dinin diğer büyük (!) isimlerinden alıntılar yapmaya devam edelim. Bunlardan biri de Said Nursi’dir. Kim olduğunu anlatmaya hiç gerek olmayacak kadar meşhur Nursi de evvela geleneği bozmamakta ve Risalelerin kendisine yazdırıldığını iddia etmektedir.[14]

    “Bu risalenin girişinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki öyle yazdırıldı.”[15]

    Tasavvuf ve tarikatlara göre evliyalık Allah ile insan arasında bir aracı kurum haline getirilmiştir. Allah dostu anlamında kullanılan veli ifadesi belli şahıslara has kılınır ve bunlar arasında da kutub, gavs, evtad, revasi, nüceba, nükeba gibi mertebelerin bulunduğu hiyerarşik bir yapı olduğu iddia edilir. Bunların kainatta tasarruf sahibi olduklarına, insanlara yardıma koştuklarına inanılır ki böyle bir inanç tam anlamıyla şirktir. Hatta Kur’an’a göre Mekkeli müşrikler bile şirkte bu kadar ileri gitmemiş kainatta tasarruf sahibi olanın sadece Allah olduğunu söylemişlerdir.[16]

    Aşağıda Said Nursi’den yapacağımız alıntıda geçen ifadelerin anlaşılması için yaptığımız bu kısa açıklama ile yetinmek istemeyenler konunun ayrıntısını Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır’ın Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk ile Prof. Dr. İbrahim Sarmış’ın Tasavvuf ve İslam adlı kitaplarına başvurabilirler.

    Said Nursi, kendisinin kainatta tasarrufu bulunduğu iddia edilen bu velilerin en büyüğünün bile üzerinde ve ferdiyet yani “bir tek olma” makamında olduğunu Risalelerde şu şekilde dile getirmektedir:

    “Risale-i Nur’un manevi kişiliği ve onu temsil eden has şakirtlerinin manevi kişilikleri Ferid (bir tek olma) makamıyla şereflendikleri için onların üzerinde ne bir ülkenin kutbunun ne de zamanının büyük bölümünü Hicaz’da geçiren kutb-u azamın yetkisi vardır. Bu sebeple kutb-u azamın dahi emrine girmek zorunda değillerdir. Her devirde var olan iki imam gibi onu tanımaya mecbur olmazlar. Ben eskiden Risale-i Nur’un manevi kişiliğini (kendimi) o imamlardan biri zannederdim. Şimdi anlıyorum ki gavs-ı azam hem kutub, hem gavs hem de ferdiyet (birlik) makamında olduğundan, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet (birlik) makamıyla şereflenmiştir.”[17]

    Tasavvuf ve tarikatlardaki velilerin hiyerarşik yapısından ve bunların en üstü olan kutup kavramından kısaca bahsetmiştik. Paralel din yolculuğumuzda artık günümüze gelelim ve Fethullah Gülen’den kutbun ne olduğunu öğrenelim:

    “Kutup; insanlar arasında, yer-gök ehlinin matmah-ı nazarı, Hakk’ın kâmil mânâda halifesi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın has varisi ve her devirde bulunan insan-ı kâmilin de unvanıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan sonra bu paye, dava-yı nübüvvetin hakikî vârisleri olmaları itibarıyla, hilâfet sıralarına bağlı olarak, Râşid Halifeler’le temsil edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise, hakikî müçtehid ve mânâ âleminin sultanları, zâhir ve bâtının da kahramanları aktâb, evliyâ u asfiyâ ile..

    Bir kutup, hususî mazhariyetleri ve vazifesiyle mütenasip özel donanımı açısından tıpkı Kutup Yıldızı gibi tektir, yektadır; yer ve gök ehlinin de gözdesidir…”

    “Kutup, bir gözü bütün mükevvenâtta diğeri eşyanın perde arkasında sürekli mârifet avlar ve gönlüne akan hikmet ibrişimleriyle varlığın ruh ve mânâ desenlerini işleyerek, çevresine lâhûtî dantelalar sunar…”

    “O, hiss-i melekiyesi itibarıyla, kalbi İsrâfil’e, nutku Cebrail’e, kuvve-i cazibesi Mikail’e, kuvve-i dâfiası da Azrail’e ayna bir kâmildir. Bu açıdan da o, bütün âlemlerin “min vechin” kalbi olma mesabesinde bir merkez insan/kendi çağı itibarıyla Allah’ın halifesi, Hakikat-ı Muhammediye (aleyhi afdalussalavât)’ın has talebesi ve temsilcisi, “taayyün-ü evveli”nin zaman üstü bir şuaı ve ilâhi esrarın bütün gönüllere intikalinde de nûrânî, şeffaf bir vasıtasıdır.”[18]

    Görüldüğü gibi, yukarıdaki yazıda ve tüm büyük mutasavvıfların çok değerli kabul edilen kitaplarında anlatılan tasavvuf inancında veliler birer ilahtır. Bu inançlar bu şahısların hepsinde vardır. Günümüzde bu sözde alimlerin bir kısmının diğerlerinden daha iyi olduklarını iddia edenler bulunmaktadır; ancak yazdıklarına bakıldığında bu iddianın aslı olmadığı kolayca ortaya çıkmaktadır. Daha açık bir ifadeyle; Fethullah Gülen neyse Said Nursi de Celaleddin Rumi de İbnul Arabi de odur. İslam’ı bir şirk dini haline getirmede hiçbirinin diğerinden farkı yoktur. Her biri aynı paralel dinin farklı zamanlarda yaşamış liderleridir. Bunu görebilmenin olmazsa olmaz şartı Kur’an’ı biliyor olmaktır. Şirkin ne olduğunu Kur’an’dan değil de bu sözde alimler ve çok sayıdaki benzerlerinden öğrenecek olursak, onların bu anlattıklarının şirk olduğunu görmemiz elbette mümkün olmayacaktır. Bu durum tıpkı daha önce tertemiz bir denizde yüzmemiş bir insanın bataklığı tatil cenneti zannetmesine benzer.

     

    – Resmi ve Kurumsal Paralel Din:

    Paralel dini, “Kur’an’a aykırı bütün din sayılan inanç ve uygulamalar” olarak tanımladığımız için sadece mezhepler, tasavvuf ve tarikatlarla sınırlı tutmamız doğru olmaz. Bunlara devlete bağlı kurumlar eliyle oluşturulan “resmi” paralel dinler de eklenmelidir. Belki de paralel din kavramının en etkili ve gerçek dini geçersiz kılma açısından en tehlikelisi sırtını devlete dayamış olanlardır. Zira değişen konjonktüre, siyasi  erke ve “maslahata” göre dinin hükümleri çığrından çıkarılabilmektedir. Aslında yukarıdaki maddelerde gördüğümüz mezhep ve tasavvuf dinleri de çoğunlukla bu kurumsal devlet dininin desteğiyle kendilerine hakimiyet alanı bulmaktadırlar. Her ne kadar paralel dinler devletle ters düştüklerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan onların uygulamalarını tenkid eden açıklamalar gelse de arada önemli bir söylem farkı olmadığını görmek çok da zor değildir. Bu sebeple devletin bu resmi kurumu inandırıcılıktan ve samimiyetten hergün biraz daha uzaklaşmaktadır. Mesela; yukarıda Fethullah Gülen’den alıntıladığımız Kur’an’a aykırı söylemlerle bugün Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Başkan Yardımcılığı yapan Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz’ın aşağıdaki ifadeleri arasında bir fark görmek mümkün değildir:

    “Kutup en büyük velidir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kainatta tasarruf sahibidir. Gavs, darda kalındığında sığınılan ve istimdad edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sufiler “yetiş ye gavs” diyerek gavsa sığınırlar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır. Abdulkadir Geylani gavs-ı azam lakabıyla ünlüdür.

    Ancak bütün bu sığınma ve istimdadlar zahirde gavsa ise de hakikatte Allah’adır. Çünkü alemde yegane mutasarrıf Allah Teala’dır. Ondan başka fail-i mutlak yoktur. Gavs olarak bilinenler esma ve sıfat-ı ilahi mazharıdırlar.”[19]

    Hangi ekolden olurlarsa olsunlar paralel dinlerin ortak özelliği insanı ilahlaştırmak ve Allah ile kul arasında bir takım makamlar uydurarak birilerini veya bazı kurumları o makamlara layık görmektir. Bu durum ne yazık ki Allah’ın ayetlerinin meallerine kadar sokulmuştur. Ülkemizin en tanınmış ilahiyatçıları tarafından hazırlanmış Türkiye Diyanet Vakfı’nın mealinde Bakara Suresinin 30. ayetinin mealinde parantez içinde şu açıklamaya yer verilmiştir:

    “Halife, vekil, temsilci demektir. Allah yeryüzünde iradesini temsil etmek üzere insanı yaratmış, orada ilahi hükümranlığı gerçekleştirme görevini de ona vermiştir.”[20]

    Bu açıklamada yer verilen, “insanın yeryüzünde ilahi hükümranlığı kurma görevine sahip olması” iddiası kutup, gavs gibi uydurma makamlara giden yolu sonuna kadar açmaktadır. Oysa ne açıklama gereği duyulan ayet ne de Kur’an’daki herhangi bir ayet buna asla izin vermemektedir. [21]

    Bir önceki bölümde Fethullah Gülen’den yaptığımız alıntıda geçen Hakikat-ı Muhammediye ifadesi okurlarımızın dikkatinden kaçmamıştır. Bu terimin ne anlama geldiğini öğrenmek için Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ndeki Hakikat-ı Muhammediye maddesinden kısa bir bölümü görelim:

    “Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir…

    Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir.”[22]

    Dikkat edilecek olursa bu batıl ve şirk inanç, hiçbir eleştiri yapılmadan, sanki gerçekten dinde yeri varmış gibi yazılmış ve Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde okurlara sunulmuştur. Bu durumun kabul edilmesi mümkün değildir.

    Devletin resmi dini kurumunun eliyle paralel din oluşturulmasının birçok örneği sayılabilir. Mesela her Ramazan’da gündeme gelen imsak vaktindeki bariz hatanın hala Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından din diye insanlara sunulması da bir paralel din dayatmasıdır. Bu dayatma da devletin resmi kurumu tarafından, paralel imsakiye dağıtılarak yapılmakta ve Allah’ın hem yarattığı hem de indirdiği ayetler tüm uyarılara rağmen “görmez”den gelinmektedir. Aynı yanlış hergün kılınan yatsı namazı vaktinde de yapılmakta, sabah namazına kadar kılınabileceği de söylenerek yine çok açık ayetlere sırt dönülmektedir. İşte Allah’ın kitabına aykırı paralel dinler böyle oluşturulmakta, paralel dini oluşturan kurumlar da sırtlarını devlete ve dolayısıyla siyasi iktidarlara dayadıklarından, Allah’ın ayetleri ile yapılan uyarıları dikkate alma gereği duymamaktadırlar.

     

    – Modernist Paralel Dinler:

    Paralel dinlere son bir örneği de bugünün modernist ilahiyatçılarından verelim. Günümüzde Kur’an’a yönelişin özellikle gençler arasında artmasıyla birlikte, bunun önüne geçmek için gereken önlemlerin alınmakta olduğu da görülmektedir. “Kur’an’cı” görünerek, gerçekten Kur’an’a yönelenlerin arasına sızan bir likid grup Kur’an’a kendi deyimleriyle “tarihselci” bir yaklaşımla bakmakta ve Kur’an’daki hükümlerin bugüne hitap etmediğini ısrarla vurgulamaktadırlar. Onlara göre miladi altıncı yüzyılın Mekke toplumuna inmiş kitabın hükümleri bugün uygulanamaz ve bugün uygulanması gereken dinin hükümlerini de elbette tarihselciler gibi düşünen sözüm ona alimler koyacaklardır. Dolayısıyla bu iddia da yine insan uydurması bir paralel din oluşturmak demektir. [23]

    Sanılanın aksine paralel dinin bu çeşidi de tarih boyunca var olagelmiştir ve Kur’an bunun da örneklerini gözler önüne sermektedir. Tarihselciler çok daha ileri giderek Kur’an metninin, “Allah’ın ayetleri” denmesine rağmen, aslında Rasulullah’ın sözlerinden oluştuğunu açıkça dile getirmektedirler. Kur’an’a tarihselci yaklaşımın sözcülerinden sayılabilecek olan Mustafa Öztürk, son çalışmalarından birinde şunları yazabilmektedir:

    “Hz. Peygamber insanlara tebliğ ettiği bu kelamın kendine ait olmadığını söylememiş, kendisinin Allah tarafından seçilip gaybi yardımla desteklendiğine dikkat çekmiştir. Bu gaybi yardım/destek Kur’an’da vahiy diye isimlendirilmiştir. Hz. Peygamber vahiy sayesinde Kur’an’ı kendi diliyle formüle etmiştir. Bu yüzden Kur’an Allah’ın ayetleri olarak nitelendirilmiş, yani Allah’tan kaynaklandığı için ilahi sözler olarak kabul edilmiştir.”[24]

    “Kur’an’da tabiat olaylarının ilahi ayetler olarak nitelendirilmesi bunların doğal sebeplerini nefyetmediği gibi Kur’an metnindeki ayetlerin “Allah’ın ayetleri” olarak nitelendirilmesi de metnin Hz. Peygambere ait olmadığını göstermez.”[25]

    Allah’ın kitabını yeryüzünde etkisiz kılmanın en acıklı çırpınışlarını içeren bu ve benzeri ifadeler tarihselcilik paralel dininin akademisyen ilahiyatçılar tarafından Kur’an’a rağmen hangi akıl almaz noktalara vardırıldığını gözler önüne sermektedir. Nitekim bugün haşa Allah gibi kitap yazmamız gerektiğini makalelerine yazan da bu paralel dinin akademisyen temsilcilerinden bir başkasıdır.[26]

     

    Sonuç:

    Geometrideki paralel ifadesi en az iki doğrunun varlığını vurgularken, “paralel din” tabirinde hiç “doğru” yoktur. Aksine, doğru olanı taklide yeltendikleri ve insan uydurması oldukları için paraleldirler. Yine geometrideki paralel iki doğru hiçbir zaman kesişmezler. Ancak paralel dinler müntesiplerini etkileyebilmek, sanki gerçek dinmiş izlenimi verebilmek, diğer bir deyişle doğru dine sızabilmek için Allah’ın dini ile belli konularda kesişmek zorundadırlar. Mesela paralel dinciler ibadetlerini yerine getirmek zorundadırlar ki insanlar üzerinde etki oluşturabilsinler.

    Yazımızda paralel din okyanusundan sadece birkaç damlayı gösterebildik. Bu dinlerin paralel olduklarını anlayabilmemiz için Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu bilmemiz ve ona sımsıkı sarılmamız gerekir. Onun Allah’ın kitabı olması da büyüklerimizin söylemesiyle değil, bizim kendi çabamızla görmemiz gereken bir durumdur. Ancak bu şekilde ona teslim olabilir ve paralel dinlere karşı teyakkuzda kalabiliriz.[27]

    Kur’an’da paralel dinlerin her çeşidinden çok sayıda örnek bulunur ve bu örnekler de gösterir ki, paralel dinlerin ortak özellikleri, belli bir sınıf insan tarafından sıradan halk kitlelerine dayatılmalarıdır. Nebiler ise sadece Allah’tan başka ilah olmadığını tebliğ etmişlerdir. Bu duruma örnek olarak Nuh Aleyhisselam ve toplumu gösterilebilir:

    Biz Nuh’u kendi halkına (elçi) gönderdik; “Acıklı bir azap gelmeden halkını uyar!” dedik. Onlara şöyle dedi: “Ey halkım! Ben size doğruları açıklayan bir uyarıcıyım. Allah’a kulluk edin, O’ndan çekinerek kendinizi koruyun ve sözümü dinleyin! (Nuh 71/1-3)

    Ancak bu uyarıları  yıllarca gece-gündüz, gizli-açık yapmasına rağmen toplumunun elit tabakası, insanlara paralel dinlerinden dönmemeleri çağrısı yapmaya devam etmişlerdir:

    Şöyle dediler: “Sakın ilahlarınızı bırakmayın! Ved’den, Suva’dan, Yeğus’dan, Yeuk’dan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!” (Nuh 71/23)

    Öyle ki bu büyük nebimiz şöyle dua edecek hale gelmiştir:

    Bunlar birçoklarını saptırdılar. Rabbim! Bu yanlışlar içindeki bu kimselerin sadece sapıklıklarını arttır.” (Nuh 71/24)

    Görüldüğü gibi paralel din büyükleri, insanları tarih boyunca insan uydurması ilahlara çağırmışlardır. Nebiler de tarih boyunca insanları paralel dinlerini bırakıp Allah’ın dinine davet etmişlerdir. Yusuf Aleyhisselam’ın paralel dinle mücadelesi de bunlardan biridir:

    O’nunla aranıza koyarak kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın koyduğu isimlerden başkası değildir.  Allah’ın onlar hakkında indirdiği bir yetki (sulta) yoktur. Hüküm, Allah’ın hükmüdür. O, kendinden başkasına kul olmamanızı emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak, insanların çoğu bunu bilmezler. (Yusuf 12/40)

    Ve yine yaşayarak şahit olduğumuz gibi bu durum bugün de aynen devam etmektedir. Kur’an’da bu ayetler olduğuna göre, paralel dinler ve onların sözde alimleri, “o son saat”e kadar var olacaklardır. Ancak tüm insanlık yanlışa sarılsa da gerçek bir Müslümana düşen, tek başına kalmak pahasına Nuh Aleyhisselam ve tüm nebiler gibi sadece Allah’a sığınıp O’ndan yardım istemek ve doğruları yapmaktır:

    Rabbim! Beni, anamı, babamı, evime gelen mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla! Yanlış yapan bu kimselerin de sadece yıkımlarını artır! (Nuh 71/28)

    Nuh bizi yardıma çağırmıştı; onu ne güzel karşılamıştık. Onu ve ailesini o büyük üzüntüden kurtarmıştık. Soyunu devam ettirdiğimiz sadece onlar olmuştu. Arkadan gelenlerce bu halleriyle anıldılar. Çağdaşları arasından Nuh’a selam olsun. Biz, güzel davrananları işte böyle ödüllendiririz. (Saffat 37/75-80)

    Erdem Uygan

    [1] Bkz: Al-i İmran 3/19 ve 83-85
    [2] Allah’ın tüm nebilerine indirdiği din
    [3] Bu konuda ayrıca şu ayetlere de okunmalıdır: Bakara 2/170, Araf 7/28 , 70-71, 172, 173, Yunus 10/78, Hud 11/62,87, Yusuf 12/40, Nahl 16/35, Enbiya 21/51-54, Zuhruf 43/22-24, Necm 53/23.
    [4] “Ayette geçen Resul (الرَّسُولَ), hem bilgi hem de bilgiyi ileten elçi anlamındadır (Müfredat). Bilgi, elçiden önemli olduğu için Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Al-i İmran 3/144) Elçimiz Muhammed’in, Allah’tan getirdiği bilgiler Kur’ân’da toplandığından artık bizim için Resul, Kur’ân’dır. Bu yüzden burada resul kelimesine Allah’ın Kitab’ı anlamı verilmiştir.” – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır – Al-i İmran Suresi meali ilgili ayetin dipnotu.

     
    [5] Gazzali – İhya’u Ulum’id-Din – 3. Cilt – Mühlikat 6. Kitap – Kalbin Acaib Halleri Bölümü – İki Makam Arasındaki Farkın Bir Misâl İle Beyanı
    [6] Gazzali – İhya’u Ulum’id-Din – 3. Cilt – Mühlikat 6. Kitap – Kalbin Acaib Halleri Bölümü – İlham İle Öğrenmek ve Hakkın Keşfedilmesinde Sûfîlerin Yolu İle Ehl-i İstidlâl’in Yolu Arasındaki Fark.
    [7] Geniş bilgi için bkz. Celaleddin Vatandaş – Vahiyden Kültüre – s: 198 ve 192 no’lu dipnot – Pınar Yayınları – 10. Baskı Haziran 2014
    [8] “Bundan sonrasına gelince, kesinlikle ben mübeşşirede Resûlallah (a.s.)’ı rü’yet ettim. O bana 627 yılının Muharrem ayının son on gününde, Şam’da gösterildi. Bu halde (S.a.v.)’in elinde bir kitap var idi. Bana buyurdu ki: “Bu Fusûsu’l-Hikem kitâbıdır. Bunu al ve insanların istifâdesine sun! Bununla kendilerine fayda temin etsinler!“ Füsusu’l Hikem Tercüme ve Şerhi – Önsöz p:3.
    [9] Füsus-ül Hikem Tercüme ve Şerhi – Şisiyye Fassı – s:212 p:23 http://www.mehmetizzetaslin.com/FileUpload/bs535365/File/fusus_ul_hikem.pdf
    [10] Divan-ı Kebir’den Seçme Şiirler 1 Mevlana, Na’t-ı Ali Kasidesi s:3-4 – M.E.B Yayınları Şark İslam Klasikleri – İstanbul 1995
    [11] A.g.e s: 4
    [12] A.g.e s: 6
    [13] A.g.e s: 6
    [14] Bkz: Risale-i Nur Eleştirisi, s: 314-320 – Adem Tutal – Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2016
    [15] Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır –s: 223, 333 no’lu dipnot: Şualar, Yedinci Şua, c1, s:895
    [16] Bkz.: Yunus 10/31
    [17] Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, s:133 – Ayrıca Risaledeki orijinal metin için bkz: http://www.risaleinur.com.tr/kulliyat/1644.html
    [18] Kalbin Zümrüt Tepeleri – Fethullah Gülen – Veli ve Evliyaullah (2) bölümü, Kutup maddesi e-kitap s: 1285
    [19] Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk – Abdulaziz Bayındır – s:138 dn: Hasan Kamil Yılmaz Ricalul Gayb Altınoluk Mecmuası Aralık 1995
    [20] Kur’an’ı Kerim ve Açıklamalı Meali – Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları – Ankara 2005
    [21] Ayetin olması gereken meali ve halife kelimesinin Kur’an’daki gerçek anlamı ile ilgili bkz: Bakara Suresi Meali – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır – Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2016
    [22] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi – c:15, s: 180 – Mehmet Demirci – http://www.islamansiklopedisi.info/index.php?klme=Mehmet+Demirci
    [23] Makale – Mustafa Öztürk – Benim Tarihselciliğim – http://mustafaozturkarsivi.blogspot.com.tr/2015/06/benim-tarihselciligim.html
    [24] Kur’an, Vahiy, Nüzul – Mustafa Öztürk – Ankara Okulu Yayınları – Ankara 2016 s: 144
    [25] A.g.e – s: 146
    [26] Makale: İlhami Güler – Üç Kur’an Tasavvuru – http://www.medeniyetmektebi.com//index.php?option=com_content&task=view&id=715&Itemid=2

    Ayrıca bkz: Makale – İlhami Güler – Vahiy: Allah’ın İnsan Sözü – Kur’an’i Hayat Dergisi – Eylül – Ekim 2009  – http://kuranihayat.com/vahiy-allahin-insan-sozu_d173.html
    [27] Bu konudaki makalemizi şuradan okuyabilirsiniz: http://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/de-ki-ne-dersiniz-ya-o-allah-katindansa.html

  • ZİKİR: Allah’ın Gönderdiği Kitapların Ortak Özelliği

    ZİKİR: Allah’ın Gönderdiği Kitapların Ortak Özelliği

    Bir an için bana; “derginin geçtiğimiz sayısında yayınlanan yazınızı okudum” dediğinizi ve benim de “peki anladınız mı?” şeklinde karşılık verdiğimi düşünün. Bu sözümü duyunca herhalde o ana kadar hakkımda taşıdığınız tüm olumlu izlenimlerinizi bir kenara bırakırsınız. Ve eğer çok ağır bir cevap vermezseniz, bu sizin nezaketinizden ve kendinizi kontrol edebilme yeteneğinizin üst seviyelerde olmasından kaynaklanıyor olacaktır. Zira okuma eyleminde bulunan kişi anlamadığını ancak kendisi itiraf edebilir ve “yazınızı okudum ama şu kısmını anlayamadım” der. Hatta bu itiraf da “yazınızı okudum fakat hiçbir şey anlamadım” şeklinde abartılı ifadeler içerirse bu sefer, yazara yönelik “anlaşılmaz, saçma sapan bir şey yazmışsın” demenin daha nazikçe dile getirilmesi olarak anlaşılabilir. Yani çok iyi bilinir ki okumak dendiği zaman okunan şeyin anlaşılmamış olması düşünülemez. Bu yüzden hiç kimse, bilmediği dilde kaleme alınmış bir metni okuduğunu, bir tür komiklik yapma niyeti olmaksızın iddia etmez. Kısacası “anladın mı?” diye sormak okuyana, anlaşılmaz olduğunu söylemek yazana hakarettir.

    Bu herkes tarafından bilinen genel kuralın tek istisnası ne yazık ki Kur’an olmuştur. “Kur’an okumak” kalıp ifadesinin içinde, okunan Kur’an’ı anlamak bulunmadığı gibi çoğu zaman anlamanın mümkün de olmadığı öne sürülür ve bir anlamda onu yazana (gönderene) en büyük hakaret sarf edilmiş olur.

    İşte yüce Allah’ın kitabındaki bütün kavramlar böylesi bir okuma (!) anlayışına kurban gitmiştir. Bu kavramların en önemlilerinden biri de “zikir” kavramıdır. Kur’an’da tüm vahiy zincirinin temel yapıtaşlarından biri olarak ortaya konmuş olan zikir, salt “Allah’ı anmak” eylemine indirgenmiş, odaklanılan ise bu anma işleminin kalpten yapılıp yapılmadığı gibi özden uzak konular olmuştur. İslam’dan bir parça sanılan tasavvuf ile iyice çığrından çıkarılan bu önemli kavramın, boncuklu sayaçların zikirmatiğe, Kur’an’ın da sevapmatiğe evrilmesini sağlamak dışında bir etkisi olmamıştır. Nitekim İslam Ansiklopedisinin “zikir” maddesinde anlatılanlar, kavramın içinin nasıl boşaltıldığı ve hatta “Allah’a ulaşmak”, “aleme ermek” gibi İslam ile taban tabana zıt, Kur’an’dan hiçbir delili olmayan anlayışlara nasıl malzeme yapıldığını gözler önüne sermektedir:

    “Allah’ı anmanın sığınma (istiâze), besmele, takdis, tesbih (sübhânellah), hamdele (elhamdülillâh), tekbir (Allāhüekber), tehlîl (lâ ilâhe illallah), havkale (lâ havle velâ kuvvete illâ billâh), istiğfar, tasliye (salavât) şeklindeki ifadelerle yapılması mümkündür (Lisânüddin İbnü’l-Hatîb, I, 304-307). İbadetlerin sıhhati için belli şartlar gerektiği halde zikir için hiçbir şart ileri sürülmemiştir; gece gündüz, ayakta, oturarak, yatarak, abdestli abdestsiz zikir yapılabilir. En faziletli zikir kalp ve lisanla birlikte yapılan zikirdir, yani dilin kalpte olanı ortaya koymasıdır. Daha sonra kalp ile, ardından da dil ile yapılan zikir gelir.

    ….
    Zikredenler açısından zikir üç kısma ayrılır: Zâhir ehlinin zikri şeriatın edeplerine riayet etmek ve ibadetleri yerine getirmektir. Tasavvuf ehlinin zikri Allah’a vâsıl olma arzu ve talebidir. Âriflerin zikri, nefsinden ve onun tasavvurlarından fâni olup sırf nur olan âleme ererek sonsuza nazar etmektir (Lisânüddin İbnü’l-Hatîb, II, 494-496).”[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][1]

    Biz bütün bunları bir tarafa bırakıp her zaman olduğu gibi Kur’an’da türevleri ile birlikte üçyüze yakın yerde geçen bu önemli kavramı yine Kur’an’dan öğrenmeye çalışacağız.

    Öncelikle zikir kelimesinin sözlük anlamlarına bakalım: Zikir kelimesi anmak, hatırlamak, bahsetmek gibi anlamlara gelmektedir. Ragıp El İsfahani Müfredat’ta kelimenin şu anlamına dikkat çekiyor:

    “Bilginin (akılda) hazır hale getirilmek istenmesi, akla çağrılması (istihzar) ve bir şeyin kalpte veya dilde hazır halde bulunması.”[2]

    Zaten hatırlamak dediğimiz eylemi düşünecek olursak, zihnimizde hali hazırda mevcut bulunan bir bilginin ön plana çıkarılması, kullanıma hazır hale getirilmesi olduğunu görürüz. O halde zikir dediğimiz bilgi, biz onu kullanıma açmadan önce de mutlaka var olmalıdır. Var olmayan bir şeyin bilgisinden (zikrinden) söz edilemez. Kelimenin bu özelliği Kur’an’da da dile getirilmektedir:

    “İnsan üzerinden mezkur bir şey olmadığı (zikre değer olmadığı, kendisiyle ilgili hiçbir bilginin bulunmadığı) uzunca bir zaman geçti değil mi?” (İnsan Suresi 76/1)

    Bu sebeple hatırlamanın zıttı olan unutmak bir bilginin yok olması değil, o bilginin (zikrin) zihnimizde kullanımda olmaması anlamına gelmektedir. Kur’an’da unutma

    eylemi zikrin zıttı olarak kullanılır ve kelimenin bu anlamı gözler önüne serilir:

    “Yusuf kurtulacağını düşündüğü kişiye dedi ki “Efendinin yanında benden bahset (beni zikret).” Ancak şeytan efendisine bahsetmeyi (onunla ilgili zikri) unutturdu. Dolayısıyla Yusuf hapiste birkaç yıl kaldı.” (Yusuf Suresi 12/42)[3]

    Yine zikir kelimesinin dil uzatmak, diline dolamak anlamlarındaki kullanımları da Enbiya Suresi’nin 36 ile 60 ve Yusuf Suresi’nin 85. ayetlerinde görülebilir.

    Tüm bu anlamlarının yanısıra zikir kelimesi Kur’ani bir terim olarak da karşımıza çıkmaktadır. Terim olarak zikrin ne anlama geldiğini de kelime anlamlarını göz önünde bulundurarak ayetlerin birbirlerini açıklaması metoduna göre okuduğumuzda Kur’an’dan öğrenmemiz mümkün olmaktadır. Zaten bizim asıl peşinde olduğumuz da kelimenin bu kavramsal anlamıdır. Kur’an’daki tüm kavramlar Rabbimiz tarafından itina ile açıklanmış, hiçbir kavramın içinin insanlar tarafından doldurulmasına izin verilmemiştir.[4]

    Kur’an’ın 38. suresi olan Sad Suresi’nde Rabbimiz yemin ifadesi kullanarak bu kavrama dikkatimizi çekmektedir:

    “SAD! O Zikri (ez-zikir) içeren Kur’an’a yemin olsun.” (Sad Suresi 38/1)

    Görüldüğü üzere Kur’an, içinde zikir denilen bir bilgi içermektedir. Kelimenin hatırlama anlamı düşünülürse, bu bilginin belirlilik takısı ile “ez-zikir” olarak adlandırılması, onun zaten bilinen, öteden beri var olan özel bir bilgiye atfen kullanılıyor olmasından kaynaklanıyor olmalıdır. Yani zikir denilen bilgiyi gören kişi “evet, bunu daha önceden biliyorum, bu bilgi bana yabancı değil, zaten böyle olmalı” diyebilmelidir.

    Kur’an’da Allah’ın bir şeye yemin etmesi, o şey üzerinde önem ve itina ile durulması, araştırma yapılması, dikkat edilmesi gerektiği, Rabbimizin yemin edilen konuda teyakkuzda olunmasını istediği anlamına gelir. O halde bu ayete göre zikir Kur’an’da detaylarıyla tanımlanmış ve gerekli çalışma yapılarak öğrenilebilecek bir kavram olmalıdır. Yine bu ayete göre zikir, Rabbimizden gereği gibi öğrenildikten sonra gereğince hayata geçirilmesi gereken bir kavram olmalıdır.

    Ayrıca ayette “zikir içeren Kur’an”a yemin edilmesi, Kur’an’ın bu zikri içermesi sebebiyle dikkat edilmesi gereken bir kitap olduğunu da gösterir. Tıpkı “içinde altın bulunan sandığa dikkat edin” sözünde olduğu gibi; sandığı dikkate değer kılan içinde altın olmasıdır. Kur’an’ın da önemini içinde barındırdığı zikirden aldığını söylememiz mümkündür. Yine eğer “Kur’an” kavramını “Rabbimizin aralarında kurduğu ilişki[5] sonucu küme oluşturan ayetler topluluğu” anlamıyla okursak, bu kez herhangi bir konuyla ilgili ayetler kümesinin tesbit edilmesiyle o konuya dair bir zikre yani doğru bilgiye ulaşılabildiğini söyleyebiliriz. Bu da zikrin, ayetler üzerinde bir usule göre çalışılarak sürekli yeni bilgiler üretebilme özelliğinin olduğunu gösterir. Nitekim bu özelliğini şu ayette daha net bir biçimde görüyoruz:

    “Bu indirdiğimiz bereketli zikirdir (doğru bilgidir). Şimdi bunu inkar mı ediyorsunuz?” (Enbiya Suresi 21/50)

    Kur’an’ın mubarek (bereketli) zikir olması, ondaki bilginin artan, çoğalan, verimli, üretken bir özelliğe sahip olduğunu , yani ondan sürekli bilgi üretilecek bir yapıda tasarlandığını gösterir. Ayetin sonundaki “e fe entum lehu munkirun” ifadesindeki “munkir” kelimesi konumuz açısından önemlidir: Zikir dediğimiz bilgi ve onun bereketli, verimli ve üretken olduğu inkar edilemez derecede iyi bilinir. Yine zikrin indirilmiş olması sadece Allah’tan gelebilecek bir bilgi olduğunu gösterir. Zaten onu bu derece inkar edilemez yapan da budur. Zikir kavramı hakkında şu ayetlerden de önemli bilgiler ediniyoruz:

    “Dediler ki “Ey kendisine Zikir indirilen kişi! Sen tamamen cinlerin etkisindesin. Söylediğin doğruysa bize melekleri getirsene!” (Hicr Suresi 15/6-7)

    Ayette alay eden kişilerin zikirle ilgili bir sorunları olmadığını, onun indirilmiş olduğunu ve zikir (ez-zikr) olduğunu inkar etmediklerini, böylece onun bir insan tarafından söylenecek bir şey olmadığını da bildiklerini görebiliriz. Burada alay ettikleri şey zikrin indirildiği kişinin Muhammed (a.s) olmasıdır.[6] Sırf bu yüzden zikri yani Allah’tan gelen doğru bilgiyi kabul etmeye yanaşmadıklarını anlıyoruz. Bu bilgilerin insan kaynaklı olamayacağını anladıkları için ve Allah’tan gelmiş olmasını da Muhammed (a.s.)’a kondurmak istemediklerinden onun cinlerle irtibata geçtiğini ileri sürmektedirler. Bu sebeple surenin 9. ayetinde cinlerle irtibatın söz konusu olmadığı vurgulanmak istenircesine şöyle buyrulmaktadır:

    “O Zikri (ez-zikr) Biz indirdik Biz! Onu koruyacak olan da Biziz!” (Hicr Suresi 15/9)

    Bu ayette ayrıca görmemiz gereken zikri Allah’ın bizzat koruyacak olmasıdır. Bu da onun özel bir bilgi olduğunu, her zaman ve mekanda geçerli olduğunu belirtmesi bakımından önemlidir. Ayrıca muhatapların, kabul etmeseler de kendilerine okunanın zikir olduğunu görmeleri zikrin eskiden beri korunduğunu da ortaya koymaktadır. Yani Allah’ın indirdiği kitapların zikir olması onları Allah’ın koruduğunun da bir delilidir. Bu koruma bir sonra gelen kitabın da zikir olması yani aynı bilgiyi ve metodu içermesi şeklinde olsa gerektir.

    Zikir, sadece Allah’tan gelebilecek olduğu bilinen bu sebeple de arzu edilen, beklenen bir bilgidir:

    Bunlar daha önce şunu da söylerlerdi:”Eski insanlara gelen zikir bizde olsa, Allah’ın en samimi kulları yine biz oluruz.” (Saffat Suresi 37/167-169)

    Allah’ın koruduğu bir bilgi herkesin ihtiyaç duyacağı yani herkesin işine yarayacak bir bilgi olmalıdır. Halk arasında nazara karşı etkili olduğu iddia edilerek gerçek etkisi saf dışı bırakılmış şu ayet de aynı konuda bilgimizi artırmamız için önemlidir:

    Ayetleri görmezden gelenler, bu zikri dinleyince sana kin ve nefret dolu gözlerle bakarak “İşte tamamen cinlerin etkisine girmiş adam!” derler. Oysaki bu, herkese yarayacak doğru bilgiden (zikrun li’l alemin) başka bir şey değildir. (Kalem Suresi 68/51-52)

    Burada ayetleri bilerek göz ardı edenler (kafirler) nebimizin okuduğu ayetlerin zikir olduğunu fark ettikleri için nefretle bakıyor olmalılar.[7] Zira okunanın zikir olması bir insan tarafından uydurulamayacağını da gösteriyor. Allah’tan gelmiş olduğunu kesin olarak bildikleri için sinirleniyor ve kıskanıyorlar. O ayetlere uymak zorunda kalmamak için de cinlerin etkisinde (mecnun) olduğunu iddia ediyorlar. Benzer şekilde zikrin insan sözü olamayacağını kavrayan kişilerin onun gönderildiği kişiyi garipsemeleri şu ayette de dile getirilmektedir:
    “O nankörler (kafirler), içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaşırdılar da şöyle dediler: “Bu adam, insanı büyüleyen bir yalancıdır.”” (Sad Suresi 38/4)

    Burada bahsedilen uyarıcı, kendisine zikir indirildiğini anladıkları kişidir. Bunu surenin 8. ayetinde görmek mümkündür:

    “Bu zikir aramızdan ona mı indirildi?” derler. Aslında bunların benim zikrimden şüpheleri var. Yok yok… Henüz azabımı tatmadılar. Yoksa
    üstün ve çokça bağış yapan Rabbinin ikram hazinesi, onların yanında mı?” (Sad Suresi 38/8-9)

    Burada da zikir ile değil, zikrin indirildiği kişi ile alay edilmektedir. Ayetteki “aslında bunların benim zikrimden şüpheleri var” ifadesi 4. ayetten itibaren okunduğunda görülür ki şüphe edilen Allah’ın zikir göndermesi değildir. Yani “Allah gönderirse elbette zikir gönderir ama bu sana gönderilen Allah’ın zikri olamaz çünkü bizim aramızdan sana gönderilmesi olacak iş değil” demiş oluyorlar. Yoksa zikrin sadece Allah’tan geleceği konusunda şüpheleri yoktur. Ayrıca 9. ayetten de anlaşılıyor ki kendi dinleri ile ilgili bilgiyi de zikir olarak (Rabbinin rahmet[8] hazinesi) kabul etmekte ve onu bırakmak istemedikleri için Allah’ın zikri diye kendilerine sunulanı kabule yanaşmamaktadırlar. Fakat bu durumda bile zikri ancak Allah’ın indirebileceğinden şüphe duymadıkları açıktır.

    Yine yukarıda da belirtildiği gibi, zikir sadece Allah’tan gelebilecek doğru bilgi olduğu için tıpkı güneş gibi tüm insanlığa gereklidir, o bilgiyi tebliğ için insanlardan bir karşılık beklenemez:

    Onlara de ki “Sizden bir karşılık istemiyorum. Ağır yükler yükleyen biri de değilim.” Bu, herkesin işine yarayacak doğru bilgidir (zikrun li’l alemin). (Sad Suresi 38/86-87)

    Buraya kadar okuduğumuz ayetlerde zikrin sadece Allah tarafından indirilen özel bir bilgi olduğunu herkesin kabul ettiğini, herkes tarafından bilindiği için hatırlanmaya konu olduğunu, Allah’ın ayetleri üzerinde bir metod ile yapılacak çalışmalarla kendisinden yeni bilgilerin üretilebildiğini ve bu sebeple de Allah’tan gelmiş olması gerektiğini, herkes için gerekli ve tüm zamanlarda geçerli bir bilgi olduğunu, Allah’tan bu bilgiyi alan kişinin kıskanılmasını sağlayacak derecede değerli olduğunu gördük. En önemlisi de Kur’an’ın tebliğ edildiği sırada herkesin onun zikir olduğunu fark ettiğini fakat kabul etmemek için türlü bahane ve iddialar ortaya attığını görmüş olduk. O halde zikrin, bir kitabın Allah’tan gelip gelmediğinin de delili olan bir bilgi olduğu ortaya çıkmış oluyor. Çünkü ileride de göreceğimiz gibi zikir tüm ilahi kitapların ortak özelliğidir ve bir kitabın ilahi kitap olup olmadığı kendinden önceki gibi zikir içerip içermediği ile anlaşılır. Peki bunun için Allah’ın önceden kitap göndermiş olduğu bir toplumda bulunmamız şart mıdır? Yani Kur’an Allah’tan indirilmiş bir zikirdir diyebilmemiz için önceden elimizde Allah’ın indirdiği başka bir zikir olması mutlaka gerekli midir?

    Allah’ın indirdiği ayetlerle daha önce hiç karşılaşmamış olanlar da ilk kez Kur’an ile karşılaştıklarında onun zikir olduğunu anlayabilirler. Zaten her ilahi kitabın zikir olması bu demektir. Zira Allah’ın yarattığı ayetlerle indirdiği ayetler aynı özellikleri taşırlar, aynı metodla okunurlar ve her iki grup ayetle de aynı metodla sonuca ulaşılır. Dolayısıyla Allah’ın indirdiği ayetleri okuyan her samimi kişi onların kainattaki ayetleri yaratandan geldiğini kavrar. Bu sebeple nebimiz böylesi bir zikri canlandırmak, insanların indirilmiş ayetlerle yaratılmış ayetler arasında bağ kurmalarını sağlamak üzere (tezkir) emir alır. Kur’an’ı tebliğ ederek yaptığı da budur:

    Hiç bakmazlar mı, bulut nasıl yaratılmış? Gök nasıl yükseltilmiş? Dağlar nasıl dikilmiş? Yer nasıl döşenmiş? Öyleyse sen doğru bilgi ver (fezekkir – zikri çalıştır); senin görevin sadece bilgi vermektir (sen sadece müzekkirsin). Yoksa tepelerine dikilecek değilsin. (Ğaşiye Suresi 88/17-22)

    Peki daha önce kendilerine Rabbimizin kitap verdiği kişiler için Kur’an’ın zikir olması ne anlama gelir?

    Ulu’l Elbâb:

    Bu bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetleri arasındaki bağlantıları görsünler (tedebbür) ve sağlam duruşlu olanlar (ulu’l elbab) ondan bilgi edinsinler (tezekkür etsinler).” (Sad Suresi 38/29)

    Dikkat edilecek olursa yukarıda geçen Enbiya Suresi’nin 50. ayetinde “zikir” için kullanılan indirilme ve bereketli olma özellikleri bu ayette “kitap” için kullanıldı. O halde kitabın bereketli olması, zikri yani Allah’ın koyduğu doğru bilgiyi içermesi sebebiyledir ki zaten Enbiya Suresi 50’de söylenen de budur. Bu bilginin elde edilmesi için ayetler arası bağlantılar görülebilmelidir (tedebbür). Bu bağlantıları kurarak, kitaptan bilgi edinmenin metodunu kullanan ve bu metodla doğru bilgiye ulaşan (tezekkür yapabilen, zikri çalıştırabilen) kişilere “ulu’l elbab” denmektedir:

    Bu Kitab’ı sana indiren O’dur. Bunun bir kısmı muhkem, (yani hükme esas alınan) âyetlerdir; onlar Kitab’ın anasıdır. Diğerleri müteşâbihtir, (muhkemlerle benzeşirler). Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vîli (bağlantıyı) kurup fitne çıkarmak için kendi eğrilikleriyle benzeşen âyetlere uyarlar. Oysa Kitab’ın tevilini (iç bağlantısını) sadece Allah bilir. Sağlam bilgi sahipleri (rasihune fi’l ilm) şöyle derler: “Biz, bu Kitab’a inandık, (muhkem, müteşâbih ve tevil) hepsi de Rabbimiz katındandır.” Böyle bir bilgiye sadece sağlam duruşlu (ulu’l elbab) olanlar ulaşabilirler (tezekkür).” (Al-i İmran Suresi 3/7)

    Ayetin son cümlesinin Arapça metninde konumuzla ilgili kelimeleri görelim; “bunu sadece ulu’l elbab tezekkür edebilir”. Yine “ulu’l elbab” ile “zikir” kavramı arasında bir bağlantı kuruluyor. Dolayısıyla ayette, Allah’ın kitabında kurduğu sistemi görerek onun zikir olduğunu anlayabilen ve Allah’ın tüm kitaplarındaki bu metodu kullanarak doğru bilgiye ulaşabilen (tezekkür edebilen, zikri çalıştırabilen) kişilerin “ulu’l elbab” olarak adlandırıldığını söyleyebiliriz. Ayette anlatılan muhkem, müteşabih ve tevil sistemini görerek kitaba inananlar, “sağlam bilgi sahipleri” yani ilimde derinleşen, kitapta bir metodun bulunduğunu kavrayan kişilerdir (rasihune fi’l ilm). Ulu’l elbab ise bu metodu görerek kitabın tıpkı daha önceki kitaplarda olduğu gibi zikir içerdiğini anlayanlar ve o zikri Allah’ın koyduğu ve açıkladığı metoda göre çalıştırabilen (tezekkür edenler) kişilerdir.

    Allah’ın yarattığı ayetler de aynı metodla okunurlar demiştik. Gerek indirilmiş ayetlerin Rabbimizin koyduğu metoda göre okunması ile gerekse yaratılmış ayetlerle indirilmiş ayetlerin birlikte yine Allah’ın belirlediği bu metoda göre okunması sonucunda “hikmet” elde edilir.[9] Ulu’l elbab denilen sağlam duruşlu kişiler Allah’tan gelmiş bir kitaptan hikmeti elde etmenin metodunu o kitabın zikir olma özelliğinden dolayı bilirler. Zira bu kişiler önceki kitapların da zikir olduğunu ve onlardan da aynı metodla hikmet elde edildiğini bilmektedirler. İşte onların yeni kitaptaki bu hikmete ulaşma metodunu görmeleri o kitabın zikir olduğu ile ilgili bilgilerini harekete geçirir. Yani tezekkür ettirir:

    O, tercihini doğru yapana hikmeti verir. Kime hikmet verilirse, ona çokça iyilik yapılmış olur. Bu bilgiyi sadece ulu’l-elbâb tezekkür edebilir.” (Bakara Suresi 2/269)

    Allah’ın indirdiği tüm kitaplar zikirdir. Yani hepsinde aynı sistem bulunur. Hepsinden bilgi edinmenin yolu aynıdır. Bu sebeple gelen her yeni kitabın bu özelliği içerip içermediği kontrol edilerek, yani zikir olup olmadığı, kendinden önceki kitaplardaki bilgiyi ve metodu içerip içermediği test edilerek Allah’tan gelip gelmediği anlaşılır. İşte bu testi yapabilen kişilere “ulu’l elbab” denmektedir. Bu sadece Kur’an ve ondan önceki kitaplar arasında değil gelen tüm kitaplar için uygulanmıştır. Musa Aleyhisselam ile İsrailoğullarına verilen kitabın da Allah’tan geldiğini ve beklenen kitap olduğunu o toplumdaki “ulu’l elbab” daha önceki kitaplarla aralarındaki zikir olma ortak özelliğini test ederek görmüşlerdir:

    “Musa’ya o doğruluk rehberini verdik. O Kitab’a İsrailoğullarını da mirasçı kıldık. O, bir rehber ve ulu’l elbab için zikirdir.” (Mü’min Suresi 40/53-54)

    Her ilahi kitap kendinden öncekiyle yakın bir ilişki içerisindedir. Zira ilahi kitapların zikir olmaları bunu gerektirir. Yani hepsinde Allah’tan geldiğini kanıtlayacak ve önceki kitapları tasdik edecek doğru bilgiler bulunmalıdır. İşte bir kitabın zikir olması budur. Vahiy zinciri içerisinde sonra gelen kitabın öncekine göre bir takım iyileştirmeler de içermesi gerekir. Rabbimiz birbirini takip eden kitaplarla peş peşe gönderdiği vahyin tümünü “el-kavl” (söz) olarak isimlendirmektedir:

    Bu sözü (el-kavl) onlar için peş peşe sıraladık. Belki akıllarını başlarına toplarlar (tezekkür ederler). (Kasas Suresi 28/51)

    Rabbimizin “el-kavl (söz)” dediği tüm vahiy zincirinin “tezekkür” edilmesi demek, her kitabın kendinden önceki ile bir değerlendirmeye tabi tutulması, aralarındaki sonra gelenin öncekini tasdik edecek doğru bilgiler içerip içermediği şeklindeki ilişkinin tesbit edilmesi anlamında olmalıdır.

    Bu sözü (el-kavl) etraflıca düşünmediler mi (tedebbür)? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir kitap mı geldi? (Mü’minun Suresi 23/68)

    Bu ayetteki tedebbür edilecek şey de yine “el-kavl (söz)” yani bir önceki ayetin delaletiyle tüm vahiy zinciridir. Burada kavlin tedebbür edilmesi ifadesinden, önceki vahiylerle geriye dönük bir okuma yapılması gerektiği anlaşılıyor. Zira eski atalarına gelmiş olana vurgu yapılması gelenin de onun bir benzeri olduğunu göstermekte ve birlikte değerlendirilerek son gelenin beklenen kitap olduğunun anlaşılması gerektiği belirtilmektedir. Kur’an’dan önceki ilahi kitapların mensupları da gelecek olan yeni kitabı ve elçiyi yakinen biliyorlardı[10] ve hatta ona uyma ve yardımcı olma zorunlulukları vardı.[11] Ayrıca Kur’an’ın Allah’tan gelen gerçek kitap ve dolayısıyla elçinin de O’nun elçisi olduğunu biliyorlardı.[12] Bu sebeple ayetin devamı bu konuda kendi kitaplarındaki bilgilere atıfta bulunmaktadır:

    Yoksa elçilerini tanımıyorlar da onun için mi beğenmiyorlar (munkirun)? Yoksa onda delilik (cinnet) olduğunu mu söylüyorlar? Hayır! O onlara gerçeği getirdi ama pek çoğu gerçeklerden hoşlanmıyorlar. Eğer doğru, onların arzularına göre şekillenseydi, göklerin, yerin ve onlarda olan kimselerin düzeni bozulurdu. Onlara kendi zikirlerini getirdik. Onlar kendi zikirlerine yüz çeviriyorlar. (Mü’minun Suresi 23/69-71)

    Görüldüğü gibi Müminun Suresi’nin incelediğimiz ayetleri hep önceki kitapların mensuplarına hitap ederek kendi kitaplarındaki bilgilerle Kur’an’ı değerlendirmeleri için uyarılar içermektedir. Gerçeği gördükleri halde beğenmedikleri ve işlerine gelmediği için kabul etmediklerini belirten 70. ayet yazımızın başında incelediğimiz ve nebimizi cinlerle irtibata geçmekle suçlayan Hicr, Kamer ve Sad Surelerinin ayetleriyle ne kadar da uyumlu.

    “El-kavl” tüm vahiy zincirini ifade ettiğine ve gelen tüm kitaplar birbirinin devamı ve tasdik edicisi olduğuna göre son gelenin öncekine göre bir takım güzellikler, kolaylıklar gibi gelişmeler içerdiğini söylemek akla yatkındır. İşte ulu’l elbab dediğimiz kişiler vahiy zincirini bu açıdan da değerlendirmeye alan ve en güzeline yani en son gelene uyan kişilerdir:

    Sözü (el-kavl) dinleyip en güzeline uyanları Allah’ın doğru yola ileteceği müjdesini ver. Onlar sağlam duruşlu olanlardır (ulu’l elbab’tır). (Zümer Suresi 39/18)

    Bu yüzden ulu’l elbab, dikkatli olmaları ve bekledikleri yeni kitabın içindeki zikri fark etmek konusunda Allah’tan çekinerek titiz davranmaları için uyarılmışlardır:

    Allah onlar için şiddetli bir azap da hazırlamıştır. Ey inanıp güvenen ulu’l elbab, Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun (ittekullah – takvalı olun)! Allah, size bir zikir indirdi. (Talak Suresi 65/10)

    Ayetin devamı ulu’l elbab’ın bu görevinin ne kadar hayati olduğunu ortaya koyar niteliktedir:

    Bir de size, Allah’ın birbirini açıklayan ayetlerini okuyan (tilavet eden) bir elçi gönderdi ki inanıp güvenen ve iyi işler yapanları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın. Kim Allah’a inanıp güvenir ve iyi iş yaparsa Allah onu, sonsuza kadar kalmak üzere, içinden ırmaklar akan bahçelere yerleştirir.  Allah, ona rızkın güzelini verir. (Talak Suresi 65/11)

    Fark edileceği üzere, bu ayette önceki kitaplardan dolayı zikri bilen ulu’l elbab’a adeta “bu gelen Allah’ın indirdiği zikirdir, elçisi de ayetleri arasındaki her zikirde bulunan ilişkiyi gözeterek onu size okumaktadır, dikkat edin, sakın ıskalamayın (ittekullah – takvalı olun)” denilmektedir. Dolayısıyla diyebiliriz ki; Kur’an’ın zikir olduğunu fark edenler eğer ulu’l elbab değillerse yani sadece Allah’tan gelebileceğini fark ettikleri halde arzularını tercih ediyorlarsa nebileri büyücülükle, cinlerle iletişime geçmiş olmakla itham etmektedirler. Buna karşılık bu kişiler eğer sağlam duruşlu, Allah’ın göndereceği yeni vahye hazır bir biçimde bu yeni zikri dikkatle incelemeye alabilen, bunun vahyin en yeni ve en son hali olduğunu gördüklerinde de tereddütsüz ona uyan kişilerse onlara da “ulu’l elbab” denilmektedir.

    Sözü dinleyip en güzeline uymak gelen vahyi dinleyip önceki yani kendi elinde bulunan kitapla karşılaştırarak aradaki ilişkiyi kurmayı gerektirir. Bunun için de her ikisinin de zikir olduğunu görebilmek gerekir. En güzeline uymak ise sonra gelenin önceki ile benzer özelliklere sahip olmasına rağmen bir takım iyileştirmeler getirmiş olmasını gerektirir . O halde en yeni olanın en güzel olması beklenir:

    Allah sözlerin en güzelini (ahsen’el hadis), birbirine benzer (müteşabih), ikişerli (mesani) (âyetler içeren) bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların tüylerini ürpertir; sonra onların kalpleri ve vücutları Allah’ın zikri ile yumuşar. İşte bu, Allah’ın yoludur. Onu tercih edeni o yola yöneltir. Allah’ın sapık dediğine kimse “doğru yoldadır” diyemez. (Zümer Suresi 39/23)

    Zümer Suresi’nin 18. ayetinde sözü dinleyip en güzeline uymaktan bahsedilirken tüm vahiy zincirine atfen “el-kavl (söz)” kelimesi kullanılmıştı. 23. Ayette ise sözlerin en güzelini indirmekten bahsedilirken yine söz anlamına gelen “el-hadis” kelimesi kullanıldı. Bunun bir anlamı olması gerekir.

    Hadis kelimesinin kök harfleri H-D-S harfleridir (s harfi İngilizce’deki “th” gibi peltek okunur). Türkçemizde de kullandığımız hadise, ihdas gibi kelimeler de bu köktendir. Kelimenin kökünde “yeni” olma anlamı vardır. Zaten henüz yeni gerçekleşmiş olaya hadise, yeni bir şey ortaya koymaya “ihdas etmek” denir. Yine Arapça’da “modern” anlamında da aynı kelime (hadis) kullanılır. Kur’an’da Enbiya Suresi 2 ve Şuara Suresi 5. ayetlerde geçen “muhdes” kelimesi de aynı köktendir ve “yeni” anlamına gelir. Ragıp El İsfahani Müfredat’ta şöyle bir ifade kullanıyor:

    “Bir fiil ya da söz olsun, (gerçekleştiği, söylendiği) vakti yakın olan her şeye hadis/muhdes denir.”[13]

    Kelimenin kök anlamındaki bu yeni olma durumunu göz önünde bulundurursak “el-kavl” ile “el-hadis” ifadelerinden birincisi ile kast edilenin genel olarak tüm vahiy zinciri olduğunu, ikincisinin bu vahiy zincirinin en yeni ve dolayısıyla en son halkasını ifade ettiğini söyleyebiliriz. Yani Zümer Suresi 23. Ayette geçen “ahsen-el hadis” ifadesi sözün en güzelinin aynı zamanda en yeni olduğunu da ortaya koymuş olur. (Bu durum aynı zamanda Bakara Suresi’nin 106. ayetindeki “hayırlısı ile nesh”[14] konusuyla da örtüşmektedir.) Kur’an’ın zikrin yeni hali olduğunu şu ayetten de görebilmekteyiz:

    Onlara Rahman’dan yeni (muhdes) bir zikir gelmeye görsün, hemen yüz çeviriyorlar.[15] (Şuara Suresi 26/5)


    Hadis kelimesini zikrin son ve en yeni hali manasında okuyarak değerlendirmemiz gereken Yusuf Suresi’nin son ayeti, tüm bu ortaya koyduğumuz durumu özetler niteliktedir:

    Onların hikâyelerinde ulu’l elbab için dersler vardır. Bu (Kur’an) uydurulabilecek bir hadis (söz) değildir. Aksine önceki kitapları doğrulayan (tasdik), her şeyi açıklayan, inanıp güvenen bir topluluğa yol gösteren ve ikram olan bir kitaptır. (Yusuf Suresi 12/111)

    İşte Kur’an’ın önceki kitapları tasdik etmesi onun “hadis” yani zikrin en yeni ve en son sürümü olmasından dolayıdır. Yani önceki kitapların en doğru hali en son gelen kitabın içindedir. Bu kitabın öncekilerdeki gizlenenleri ortaya çıkarmasının manası da budur:

    Ey Ehl-i Kitap, Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi size açıklayan, bir çoğuna da dokunmayan Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. (Maide Suresi 5/15)

    Eğer önceki kitaplarda ne vardı sorusuna cevap aranıyorsa Kur’an’a bakılmalıdır:

    Senden önce elçi gönderdiklerimiz sadece kendilerine vahyettiğimiz erkeklerdi. Bilmiyorsanız o Zikri bilenlere (ehl-i zikir) sorun. Onları mucizelerle ve hikmet dolu sayfalarla gönderdik. O Zikri sana da indirdik ki kendilerine gönderilenin ne olduğunu o insanlara açıkça anlatasın, belki düşünürler. (Nahl Suresi 16/43-44)

    Kısacası Tevrat’ın da İncil’in de hatta onlardan önceki tüm ilahi kitapların da son hali Kur’an’dır. Bu kitapları okuyan ve içindeki sistemi bilen kişiler Kur’an’ın da kendi kitaplarındaki zikri içerdiğini görür ve sözün en son, en yeni ve en güzeline uyarlar.

    Yukarıdaki Nahl Suresi’nin 43. ayetindeki[16] “ehl-i zikir”e sorun ifadesinden de anlıyoruz ki zikri bilenler risalet kurumunu iyi bilen, vahiy süreci hakkında bizim de danışabileceğimiz kadar bilgi sahibi kişilerdir. Bu bakımdan şu ayet de önemlidir:

    Sana indirdiğimiz şeyden dolayı şüphen varsa senden önce indirilmiş kitabı okuyanlara sor. Doğrusu Rabbinden sana da aynı gerçek gelmiştir. Sakın şüpheye kapılanlardan olma. (Yunus Suresi 10/94)

    Bütün bu ayetleri birlikte değerlendirdiğimizde çok açık bir biçimde görüyoruz ki ilahi kitaplar arasında birbirlerini tasdik[17] etme bakımından çok sıkı bir ilişki vardır ve bu ilişkide onların zikir olma özellikleri kilit rol oynamaktadır. Hatta Rabbimiz nebimize, Kur’an’ın hem kendisi ve beraberindekilerin hem de kendisinden öncekilerin “zikri” olduğunu söyletmektedir:


    Yine de Allah’tan önce bir takım ilahlara mı tutundular? De ki “Delilinizi getirin. Bu benimle birlikte olanların zikridir ve de benden öncekilerin zikri…” Onların çoğu, bu gerçeği bilmez de onun için yüz çevirirler. (Enbiya Suresi 21/24)

    Yukarıda da gördüğümüz Mü’minun Suresi’nin 71. ayetini bir de bu açıdan okumamız gerekir:

    Eğer doğru, onların arzularına göre şekillenseydi, göklerin, yerin ve onlarda olan kimselerin düzeni bozulurdu. Onlara kendi zikirlerini getirdik. Onlar kendi zikirlerine yüz çeviriyorlar. (Mü’minun Suresi 23/71)

    Yukarıdaki ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde ehl-i kitaba hitap ettiği kolayca görülen şu ayette de benzer bir bilgi verilmektedir.

    Size de bir Kitap indirdik; zikriniz ondadır. Aklınızı kullanmaz mısınız?

    (Enbiya Suresi 21/10)

    Yani öncekilerin kitaplarının, dolayısıyla tüm vahiy zincirinin en son, en yeni ve en güzel hali Kur’an’da yer almaktadır. Ancak birbirlerini tasdik eden doğru bilgiyi ve ilahi kitaplardan doğru bilgiye ulaşma metodunu içerme bakımından tüm ilahi kitaplar zikirdirler.

    Zikirle ilgili dikkat çeken son bir hususu daha paylaşmamız yerinde olacaktır. İlahi kitaplar arasındaki zikir ilişkisi genellikle kıssalar ile kurulmaktadır.

    Doğru bilgiye (zikre) ulaşılsın diye Kur’an’ı kolaylaştırdık. O bilgiye ulaşan var mı? (Kamer Suresi 54/17-22-32-40)

    Kamer Suresinde tam dört kez tekrarlanan bu ayetin her bir tekrarından önce sırasıyla Nuh, Ad, Semud ve Lut nebilerin (aleyhimesselam) kıssaları özet olarak anlatılmakta ve sanki bu kıssalar aracılığı ile önceki kitaplarda yer alan bilgiler verilerek Kur’an’ın da önceki kitaplardaki zikri içerdiği ortaya konmaktadır. Hatta zikirle ilgili bu kadar ayeti okuduktan sonra bize öyle geliyor ki nebimize Zülkarneyn’i soran kişiler de gelen kitabın gerçekten Allah’tan gelen zikir olup olmadığını anlamak için yani kendi kitaplarındaki Zülkarneyn ile ilgili bilginin bu kitapta da olup olmadığını görmek için soruyor gibidirler:

    Sana Zülkarneyn’i soruyorlar. De ki “Size ondan bir zikir okuyacağım.” (Kehf Suresi 18/83)

    Görüldüğü üzere zikir konusu Kur’an’da son derece geniş yer tutan bir konudur. Ancak biraz dikkat edildiğinde, ilahi kitaplar arası tasdik mekanizmasının çalışmasında, Allah’ın tüm kitaplarına koyduğu metodu içeren bilgi olması bakımından kilit rol oynayan bir kavram olduğu fark edilmektedir. Bu bağlamda Kur’an’ın Allah’ın kitabı olup olmadığının tesbitinde de zikir kavramının devreye sokulması gerekmektedir. Ayrıca tüm insanlığın ihtiyacı olan Kur’an’ın Allah’ın tüm kullarına ulaştırılmasında belirlenecek yöntemler onun zikir olması ile doğrudan bağlantılı olmak zorundadır.[18] Zira samimi bir kulun Allah’ın kitabına tam teslim olabilmesi kalbinin tatmin olması ile mümkündür. Kalplerin tatmini de ancak kitabın Allah’tan gelmiş olmasının kanıtlanması ile diğer bir deyişle zikir olmasıyla gerçekleşebilecek bir durumdur:

    Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirler) derler ki “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya.” De ki “Allah, sapıklığı tercih edeni saptırır, doğruya yöneleni de kendine yöneltir.” O’na yönelenler, inanıp güvenen ve Allah’ın zikri (Kitabı) ile kalpleri tatmin olanlardır. Kalpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin olur. (Ra’d Suresi 13/28)

    Erdem Uygan

    [1] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Zikir Maddesi, Reşat Öngören, Cilt 44 Sayfa 410

    [2] Ragıp el İsfahani, Elfaz-ul Kur’an s:328

    [3] Bu kullanıma bir örnek de Kehf Suresinin 63. ayetinde görülebilir.

    [4] Bkz: Hud Suresi 11/1-2

    [5] Muhkem, müteşabih, mesani ilişkisi

    [6] Daha önce gelen bütün elçilere karşı da aynı tavrın takınıldığı yine aynı surenin 10-12. ayetlerinde görülebilir.

    [7] Aynı tavrın zikri getiren Nuh ve Hud (a.s)’a da gösterilmesi konusunda bkz: Araf Suresi 7/63 ve 69. ayetler.

    [8] Zikir pek çok ayette rahmet (Allah’ın insanlığa ikramı) olarak tanımlanmakta ve Rabbimizin Rahman ismine nisbet edilmektedir. Bkz: Yasin Suresi 36/11, Şuara Suresi 26/5.

    [9] Hikmet, doğru hüküm demektir. Allah her nebîye kitap ve hikmet vermiştir (Al-i İmran 3/81). Hikmet, Allah’ın indirdiği ve yarattığı âyetlerden çıkarılan doğru hükümler ve o hükümleri çıkarma yöntemidir.

    [10] Bkz: Araf Suresi 7/157 ve En’am Suresi 6/20

    [11] Bkz: Al-i İmran Suresi 3/81

    [12] Bkz: En’am Suresi 6/114

    [13] Ragıp el İsfahani, Elfaz-ul Kur’an s:222

    [14] “Bir âyeti nesh eder veya unutturursak, yerine ya daha hayırlısını ya da aynısını getiririz. Bilmez misin, her şeye bir ölçü koyan Allah’tır.” (Bakara Suresi 2/106)

    [15] Bir diğer ayet için bkz: Enbiya Suresi 21/2

    [16] Kur’an’da bu ayetin bir benzeri Enbiya Suresi’nin 7. ayetidir.

    [17] Kur’an’daki tasdik kavramı zikir kavramı ile birlikte değerlendirilmesi gereken çok geniş bir kavramdır. Bu kavramla ilgili detaylı bilgi Dr. Fatih Orum’un yakında çıkacak kitabında bulunabilir.

    [18] Bkz: Yusuf Suresi 12/104

    [/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]