Kategori: Kur’an’la Bakış

  • Uzmanlık ve İman

    Uzmanlık ve İman

    Uzun bir süredir gündemin birinci sırasında yer alan salgın sayesinde tıp alanında uzman olanlar hayatımıza yön vermeye başladılar ve devam ediyorlar. Medyanın etkisiyle büyük bir kitle, tıp uzmanlarının bir bölümüne iman ederken, medya tarafından dışlanan diğer bölümünün kâfiri oldular. Mevcut durumda tıp adına söz söyleme yetkinliğinde olanlar ikiye ayrılmış, her kesimin kendi mümin ve kâfirleri oluşmuş gibi görünüyor. Oysa salgından önce her iki kesim de uzman olmayanlar için aynı seviyede bilim adamlarıydılar. Bilimin, bilim adamı olmayanlar için imanın konusu haline gelmiş olduğu belki de ilk kez bu derece açık biçimde ortaya çıkmış durumda. Öyle ki; bir yıl boyunca hastalara yanlış ilaç verip belki de ölümlerine sebep olduğu halde “bilime inanın” sloganları ekranları doldurmakta. Çünkü uzman olmayanlar için söylenenlere iman etmek veya reddetmekten başka yapılabilecek bir şey yok. 

    Buna rağmen bilim adamlarına iman eden veya reddeden sıradan insanların hiçbiri onların okudukları kitapları okuyup bilim adına ahkâm kesmeye kalkmadılar. Salgından sonra tıp fakültelerinin ilgili bölümlerinde okutulan tıp kitaplarının satışlarında patlama da olmadı. Bilim adamlarının kullandıkları ve doğal olarak uzman olmayanlara hiçbir şey ifade etmeyen bir kaç tıbbî terimi kırık dökük diline dolayıp uzmanlara akıl öğretmeye kalkan bir kitle de oluşmadı. Medya tarafından hayatımıza zorla sokulan, Türkçesi olduğu halde korku yaratmak için yabancı dilde olanı pompalanan bir kaç terim dışında pek çok kavram sadece tıp uzmanlarının birbirleri ile anlaşmak için kullandıkları ifadeler olarak havada uçuşup durdu. 

    Aslında anlaşılması hiç de zor olmayan bu doğal durum, söz konusu Allah’ın Kitabı olduğunda her nedense tepki çekmektedir. “Kur’an teknik bir kitaptır, sayısız kavram içerir ve bu kavramlar işin tekniğini, dilini, metodunu bilen eğitimli uzman bir kadro tarafından yoğun mesailer harcanarak anlaşılabilir. Bu herkesin yapabileceği bir iş değildir, herkesin uzman olmasına gerek de yoktur” dediğimizde ruhban sınıfı oluşturmakla suçlanmak, “her şeyi bir tek siz mi biliyorsunuz” zırvasına maruz kalmak, “Kur’an’ı herkes anlamaz mı diyorsunuz” garabetine muhatap olmak yıllardır günlük rutinimiz arasında yer almakta. Bunları söyleyen hiç kimse salgında uzman olarak konuşanlara “bir tek siz mi biliyorsunuz, ne yani biz tıbbı anlayamaz mıyız” şeklinde çıkışmayı aklından bile geçirmemiştir. 

    Oysa Kur’an üzerinde yapılabilecek çalışmaların en alt seviyesini oluşturan meal okumak dahi aslında Allah’ın Kitabını değil, bir uzmanın yazısını okumaktır. Meal okuyan biri, kendisinden daha yetkin ve uzman bir kişiye teslim olmuş demektir. Başka çaresi yoktur. Hal böyleyken, anadilinde dahi doğru ve akıcı okuyamayan kitleler, iki satır meal okuyup birkaç kelimeyi yalan yanlış telaffuz eder etmez Arapçayı ve Türkçeyi kendisinden bin kat daha iyi bilen, tüm literatürü yalayıp yutmuş bir uzmana ayar vermeye kalkmaktadır. İnsanlar arasında, söz konusu Allah’ın Kitabı olduğunda, mealini okuyan herkesin alim kesildiği garip bir tavır hakim. 

    Kur’an’a bakıldığında ise insanlar Allah’ın Kitabı konusundaki bilgi derecelerine göre sınıflandırılmaktadırlar. Kitaptan hiç bilgisi olmayanlara “ümmî”, Kitap hakkındaki bilgisine değinilmeksizin, sırf ona sahip olmaları konu edilenlere “kendilerine Kitap verilenler (ûtu’l Kitap)”, Allah’ın Kitabı üzerinde uzmanlaşmış olanlara ise “ehl’i Kitap” denmektedir. Hatta bununla da yetinilmeyerek Kitabı okumanın ilmini derinlemesine bilenler için “rasihler” ifadesi kullanılır. Bunun dışında bilgi bakımından daha farklı tasnifler de yapılır. Yani Kur’an’a göre de Allah’ın Kitabı birileri tarafından uzmanlık seviyesinde bilinirken büyük kitleler bu kişilerden Kitabı öğrenirler. 

    Aslında bundan daha doğal bir şey de yoktur. Hayatın her alanında durum bu şekildedir. Herkesin doktor olması gerekmediği ve hatta olmaması gerektiği gibi herkesin Kur’an üzerinde derinlemesine bilgi sahibi olması da gerekmez. En iyi Kur’an aliminin de hastalanınca doktora muhtaç kalması gibi en iyi doktorun da Kur’an’ı onun ehlinden öğrenmesi çok doğaldır. 

    Tüm bunların yanı sıra birden fazla doktor olması tıpta herhangi bir konudaki gerçeğin de birden fazla olduğunu göstermez. Aksine gerçek bir tane olduğu için doktorlar içerisinde konunun gerçeğini bilen veya bilemeyip yanılanlar vardır. Allah’ın Kitabında da gerçek bir tanedir. Meallerin veya hocaların çok sayıda olması bu durumu değiştirmez. Bir konuda iki farklı görüş varsa biri mutlaka yanlıştır. Allah’ın Kitabı kişiden kişiye, devirden devire, toplumdan topluma değişiklik göstermez. Gösteriyorsa Allah’ın Kitabı değildir. 

    Bunları söylediğimizde bizi yeni bir ruhban sınıfı oluşturmakla suçlayanların muhakeme düzeylerinin hamam böceği mesabesinde olduğunu söylemek inşaallah hamam böceklerine hakaret sayılmaz. Ruhban sınıfı; Allah’a ait yetkilerin kendilerinde bulunduğunu iddia eden, Allah gibi günah affeden, dünya sıkıntılarından ve ahiret azabından kurtaran, kendilerini Allah’ın yanına ilah olarak yerleştirmiş sınıftır. Bu sınıf insanları din adına sömürmek için oluşturulur. Bunların Allah’ın Kitabında hangi kavram ne anlama geliyor, Rabbimiz burada bu kelimeyi neden kullanmış gibi dertleri yoktur.

    Kur’an’da söylenene uygun biçimde, “Kur’an’ı anlamanın bir metodu vardır, bu metotla ayrıntılı bilgiye ve hikmete ulaşılır, bu da uzmanlık gerektiren ve bu uzmanlığa sahip bir ekiple yapılabilecek bir iştir” dediğimizde bundan o ekibe kulluk edilmesinin istendiği sonucunu çıkarmak, henüz zihinsel açıdan ana sınıfı mertebesinin dahi çok altında bir seviyede olunduğunun açık kanıtı sayılmalıdır.

    Asıl Kur’an’ın farklı şekilde yorumlanabileceğinin iddia edilmesi, iki ayeti mealinden yarım yamalak okuyanın kendisini din adına konuşabilir durumda görmesi ruhban sınıfının oluşmasına davetiye çıkarır. Nitekim Rabbimiz Kur’an’ın Allah’ın açıklamasına ulaşmak yerine bir insan tarafından açıklanmaya ve yorumlanmaya kalkılması durumunda Allah’tan başkasına kul olunabileceğini bildirmektedir.

  • Deizm Safsatası(*)

    Deizm Safsatası(*)

    Allah’ın varlığı konusu, hiçbir ilahi kitabın ele aldığı bir konu olmadığı halde, din denince insanın aklına gelen temel konulardan biri haline gelmiş veya getirilmiştir. Bir insan her şeyi yaratan ve çekip çeviren bir yüce yaratıcının varlığını neden sorgular ve bu sorgulama nasıl olur da böyle bir yaratıcının olmadığı şeklinde bir sonuca varır? Bu sorunun cevabını bulmak için insanın bir yaratıcının varlığını kabul etmemekle ne elde etmeyi hedeflediğini, bundan nasıl bir çıkar sağlamayı umduğunu araştırmak gerekir. Çünkü ilahi kitaplarla dahi insanlığın zihnine çalınmamış bir olgunun o zihni bu kadar meşgul etmesinin, menfaat eksenli olmasının dışında makul bir açıklaması olması mümkün görünmemektedir.

    Kur’an’ın hiçbir ayetinde Allah’ın varlığı kanıtlanmaya çalışılmadığı halde kelâm eserlerinin ana konularından birinin Allah’ın varlığını ispat olması da insanın her dönemde böyle bir gündeminin olduğunu gösterir. Zira kelâmın bu konuyu böylesine derinden işlemesi, insanların bu konudaki üretimlerine cevap verebilmek maksadını taşıyor olmalıdır. Ancak bu gereksiz ispat için üretilen cevaplar da Kur’an’a değil, felsefeye dayandığından ister istemez faydasız ve sonuçsuz olmuştur. 

    Oysa Kur’an Allah’ın varlığını ispata tek bir ayet dahi ayırmamıştır. Kur’an’a bakıldığında insana Allah’ın varlığını anlatmaya gerek yoktur. Yaratılmış her varlık gibi insan da Allah’ın varlığını çok iyi bilir. Bundan şüphe duymak yaratılmış olmakla çelişen bir durumdur:

    قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللَّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ …

    Rasulleri şöyle dediler: Göklerin ve yerin yaratıcısı Allah hakkında şüphe mi olur?.. (İbrahim 14/10)

    Kur’an’ın temel konusu Allah’tan başka ilah olmadığıdır. İnsan, sadece Allah’a kul olduğunda hür, Allah’tan başka ilahlar edindiğinde ise köledir. Kur’an hür bireyler inşa eder. Herkesin kendi yaptığından sorumlu tutulması, her şeyden önce herkesin “kendi” olması demektir. Bir insan hür olmadan kendi olamaz. Bu sebeple her insan müslim, kâfir, münafık ve müşrik olmakta hürdür. Dünyada hiç kimse bunlardan birini seçmekten zorla alıkonulamaz, bunlardan birini seçmeye zorlanamaz ve bu seçiminden dolayı cezalandırılamaz. Her insan inanç konusundaki seçiminden dolayı sadece Allah’a hesap verecektir.

    İlk insandan itibaren yeryüzüne indirilen tek din İslam olduğuna, bütün ilahi kitaplar aynı dini insanlara ulaştırdığına(1) ve o dinde Allah’ın varlığına yönelik bir tartışmaya atıfta bulunulmadığına göre, insanı Allah’ın varlığını sorgulamaya götüren şey nedir? Ya da insan gerçekten böyle bir sorgulama yapar mı? Böyle bir sorgulamanın akla ve mantığa uygun bir yanı var mı? I.

    Teizm, Ateizm, Deizm

    Yunanca tanrı anlamına gelen theos kelimesinden türetilmiş olan teizm, her şeyi yaratan ve sürekli aktif olup her şeyi çekip çeviren tanrı varlığını kabul eden inanç türüdür. Bu tanrının bir tane olduğuna inanılıyorsa monoteizm, birden fazla olduğu kabul ediliyorsa politeizm olarak isimlendirilir. Bunun zıttı olarak, bir yaratıcının varlığını reddeden düşünce de ateizm terimi ile ifade edilir. Deizm ise aslında Yunanca’daki theos kelimesiyle aynı anlama gelen Latince deus kelimesinden türetilmiştir. Bu terim ilk kez 17. yy.’da geleneksel Ortodoks inançlardan sapan düşünürler için kullanılmıştır.(2) Aynı dönemde bir takım Hristiyan ilahiyat eserlerinde, Allah’a ve O’nun kâinatı yarattığına inandığı halde İsa Mesih ve Hristiyan doktrinlerini inkâr eden kişiler için kullanılan bir terim haline gelmiştir. Bunun teizmden farkı, deizmin tanrısının pasif, kainatı yaratıp kenara çekilmiş, insanları da kendi haline bırakmış bir tanrı olmasıdır. Kelime bugün Müslümanlar arasında da aynı anlamda kullanılmakta, Allah’ın varlığını ve yaratıcılığını kabul ettiği halde onun bir nebi ve kitap gönderdiğini reddeden görüş deizm olarak adlandırılmaktadır.

    Ateizmin Mantıksızlığı

    Teizmin antitezi niteliğindeki ateist görüş, kâinatı ve içerisindeki her şeyi yaratan bir yüce yaratıcının olmadığı iddiasını savunmaktadır. Her iddia gibi bu iddianın da ispata muhtaç olduğunun farkında olan ateistler bu ispatlamayı iki şekilde yapmaya çalışmaktadırlar. Bunlardan biri ve olması gerekeni, kâinattaki her şeyin bir yaratıcıya ihtiyaç duymadan da bugünkü muazzam düzenlilik ve kusursuzlukta kendiliğinden meydana gelebileceğinin ispatlanmasıdır. Diğeri ise genelde ilahi kitapların, özelde Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığının ispatlanmasıdır. Aslında ateist görüşün bu ikinci ispata girmesi saçmadır. Çünkü Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığını, hatta yeryüzünde din namına ne varsa hepsinin insan uydurması olduğunu ispatlamak kâinatı yaratan bir yüce varlığın olmadığını ispatlamaz. Bu ikinci tür ispat aslında sadece deist görüşün yapması gereken ispat türüdür. Çünkü kâinatın yaratılmış olduğu, insanlığın ilahî kitaplara borçlu olduğu bir görüş değildir. İlahî bir kitapla karşılaşmamış normal bir insan da kâinatın yaratılmış olduğunu kolayca görebilir. İnsanın bizzat kendi bedenindeki kusursuzluk bir yaratıcının olmadığından çok daha fazla, yüce bir yaratıcının varlığını haykırmaktadır. Aklî melekeleri yerinde olan hiç kimse kendisine ve evrene baktığında bunun kendiliğinden oluştuğunu düşünmez. Bir şeyin en güçlü delili yine kendisidir. Bu sebeple bir ilahî kitaba ihtiyaç duymaksızın Allah’ın varlığı kolayca delillendirilebilir. Düzenin olduğu her şeyde bir düzenleyicinin olması gerektiğini anlamak çaba gerektirecek bir iş değildir. Bunu anlamamak çaba ister.

    Şu halde ateist olanların tutarlı olmaları için ellerinde sadece kâinatın yaratılmış olmadığını ispatlamaları seçeneği kalmaktadır. Bunun için kullanabilecekleri tek enstrüman da kâinatı inceleyen bilimdir. Ancak bu da yeterli bir enstrüman değildir. Çünkü bilimin ulaştığı sonuçların yanlışlanabileceği, bizzat bilimin en temel kabullerindendir. Ayrıca kâinat gibi sınırları, başlangıcı ve sonu bilinemeyen; bu konularda üretilen bilginin çok yeni, yetersiz, güvenilmez ve yanlışlanabilir olması, sadece dünyada görebildiğimiz canlılığın bile tam bir tanımının dahi yapılamamış olması meselenin daha temelden ne kadar büyük bir iş olduğunu göstermektedir. Kaldı ki bilimin kâinatı yaratan bir yüce yaratıcının sanatını okumak için yapılması varken neden böyle bir varlığın olmadığının ispatlanması için yapılması gerektiği sorusunun da makul bir cevaba ihtiyacı vardır. İnsanın bir yüce yaratıcının olmadığını ispatlamak için bilim yapması hiç de objektif bir tutum değildir. Aksine bilim yapan kişiyi belli bir düşüncede kalmaya zorlayacağı için dogmatik bir tavır olarak görülmelidir. Bu durumda söylenebilecek en mantıklı şey ateizmin dogmatik olarak iman edilmesi gereken bir inanç olduğudur. Her dogmatik kabul gibi ateizme de menfaatler gereği iman edilir.

    Halbuki, eğer gerçekse her şeyi yaratan bir yüce yaratıcının olmadığının ispatı bu kadar zor olmamalıdır. Bugün ateistlerin, iddialarını ispatlamak için insanların binlerce yıldır yaptıkları bilim olarak kabul edilen şeye güvenmeleri, onu binlerce yıl daha devam ettirmeleri, eğer bir sonuca ulaşılacaksa o ulaşılan sonucun da ancak belli kişilerin koydukları bir takım yeterlilik kurallarına uyuyorsa bilimsel olarak kabul edilmesi gerekir. Bu durumda bile ulaşılan sonuç yanlışlanabilir olacaktır. Böyle bir sonucun bugün gerçekleştiğini varsaysak bile buna ispat denir mi? Ayrıca tüm kâinatı yaratan bir yüce varlığın olmadığını kanıtlamak insan ömrüne sığmayacak bir çabayı gerektiriyorsa bu çabanın sonuçlarını görmeden ölen nesiller ne için yaşamış olacaklardır? Bütün bunlar bizi ateizmin mantıkî temelden yoksun, dogmatik iman gerektiren bir din olduğu sonucuna ulaştırmaktadır. 

    Deizmin Mantıksızlığı

    Deist görüşe göre Allah’ın varlığı ve birliği tartışmasız gerçektir, ancak Allah insanlar arasından birilerini seçip onlara vahyederek kitap göndermemiştir. Dolayısıyla ilahî din ya da ilahî kitap gibi olgular insanın uydurduğu şeylerdir. Bu durumda deizm, kişinin Allah’ın varlığını kabul ettiği halde O’na kulluk etmekten imtinâ ettiği anlamına gelir. Bu tavır Allah’ın varlığını kabul etmemekten çok daha aşağı bir tavırdır ve kibrin en üst seviyesidir. Kur’an’da da bu tavır kibirle eşleştirilir:

    لَّن يَسْتَنكِفَ الْمَسِيحُ أَن يَكُونَ عَبْدًا لِّلَّهِ وَلَا الْمَلَائِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ ۚوَمَن يَسْتَنكِفْ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ إِلَيْهِ جَمِيعًا‏ وَمَن ‎‏فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ وَيَزِيدُهُم مِّن فَضْلِهِ ۖ وَأَمَّا الَّذِينَ اسْتَنكَفُوا وَاسْتَكْبَرُوا فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَلَا يَجِدُونَ لَهُم مِّن دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا

    Ne Mesîh Allah’a kul olmaya burun kıvırır ne de yakınlaştırılmış melekler. Kim O’na kulluğa burun kıvırır ve kibirlenirse sonunda Allah onları huzurunda toplayacaktır. İman eden ve iyi işler yapanlara da ödüllerini tastamam verecek hatta lutfuyla da artıracaktır. Allah’a kulluğa burun kıvıran ve kibirlenenlere gelince; onlara acıklı bir azaba çarptıracaktır. Onlar kendilerine Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır. (Nisâ 4/172-173)

    İnsanlara hiçbir faydası dokunmayacak, insan hayatına hiçbir etkisi olmayacaksa yaratıcının varlığına inanmanın ne anlamı olabilir? Bir insanın aynaya baktığında kendisini yaratan gücü görmesi, o güç kendisi ile ilgili bir şey söylemedikten sonra ne işe yarar? Bu açıdan ateist görüş deist görüşe göre çok daha tutarlıdır. Her şeyi yaratması dışında hiçbir işe yaramayan bir varlığa inanmaktansa öyle bir varlığın olmadığına inanmak çok daha ayakları yere basan bir tutumdur.

    Deistlerin, her şeyi yaratan yüce bir varlığa inanıp O’na kulluk etmeye yanaşmaması başka mantıksal tutarsızlıkları da beraberinde getirmektedir. Öncelikle insan dahil her şeyi yaratacak güçte bir varlığın insana seçme hürriyeti verip başıboş bırakması başlı başına bir sorundur. Kendini bilme ve seçim yapabilme yetenekleri ile donatılmış bir varlığa bu yeteneklerin verilmesinin bir anlamı olmak zorundadır. Yaptığı seçimin karşılığını görmemek seçim yapma yeteneğini anlamsız kılar. Bu karşılığın sadece bu dünyada görülemeyeceği de insanın çok çabuk fark ettiği bir durumdur. Bunca emeğin ve tercihlerin daha anlamlı bir karşılığı olması gerektiği akla daha yatkındır. Ayrıca Allah’ın sadece yaratmakla kalmadığı, varlıklara bir de ömür tayin ettiğini görmek için bir ilahî metne ihtiyaç yoktur. Ölüm yaşamın mütemmim cüzüdür. Yüce bir varlık tarafından yaratıldığını ve sonunun ölüm olacağını bilen iradeli bir varlık için yaptığı seçimlerin uhrevî bir karşılığının olmadığını düşünmek akıl dışıdır. Böyle bir düşünce ancak yüce bir varlığın olmadığını savunan ateist görüş için mantıklı olabilir; zaten bir yaratıcı yok ve her şey tesadüf eseri ise ölümün mutlak bir yok oluş olması daha kabul edilebilir bir durumdur. 

    Dolayısıyla bir yüce yaratıcının varlığını kabul etmek ölüm sonrasında en azından bir hesaplaşmanın olacağını kabul etmeyi gerektirir. Yani Allah varsa ahiret de olmak zorundadır. Bu durumda insanın hesaba çekileceği kaçınılmaz olacağından hesabı nasıl verebileceğinin bildirilmesi de bir zorunluluk olarak kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Kısacası Allah’ın varlığını kabul edip O’nun insan ile iletişime geçmemiş olduğunu düşünmek mantıken sorunludur. Böylesi tutarsız ve mantıksız bir fikri savunabilmenin tek sebebi Allah’tan emir almayı dünyevî menfaatlerine uygun bulmamak olabilir. Bu sebeple Kur’an’da da bu durum dünya hayatıyla tatmin olma arzusu ile ilişkilendirilir: 

    إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّوا بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ أُولَٰئِكَ مَأْوَاهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ‏ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُم بِإِيمَانِهِمْ ۖ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيم

    Bizimle karşılaşmayı beklemeyen, dünya hayatından razı olup onunla tatmin bulanlar ve ayetlerimizi umursamayanlar; işte onların kazandıklarına karşılık kalacakları yer o ateştir. İman eden ve iyi işler yapanları ise bu güvenlerinden dolayı Rableri içlerinden ırmaklar akan naîm cennetlerine yönlendirecektir. (Yunus 10/7-9)

    Sonuç olarak deizm sadece Allah’a kul olmayı kendine yedirememek değil, aynı zamanda hesap gününü de inkâr etmek demektir. Böyle bir inkârın tek sebebi dünyanın geçici menfaatlerini tercih etmek olabilir. Bu kişilerin durumu ve onları bekleyen akıbet Kur’an’da şöyle açıklanmıştır:

    وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ‏ إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ  كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَىٰ قُلُوبِهِم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ‏ كَلَّا إِنَّهُمْ عَن رَّبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّمَحْجُوبُونَ ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصَالُو الْجَحِيمِ ثُمَّ يُقَالُ هَٰذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تُكَذِّبُونَ

    O gün, yalanlayanların vay haline! Onlar din gününü yalanlıyorlar. Onu sınırı aşmış günahkâr kimselerden başkası yalanlamaz. Ayetlerimiz kendisine bağlantılı olarak sıralandığında “bunlar eskilerin kitaplarında yazanlar” demişti. Hayır, onların kazandıkları günahlar kalpleri üzerinde pas bağlamıştır. Hayır, onlar o gün kesinlikle Rablerinden mahrum kalacaklardır. Sonra onlar mutlaka alevli ateşe gireceklerdir. Sonra da “işte yalanladığınız budur” denilecektir. (Mutaffifîn 83/10-17)

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunu türlü gerekçelerle kabul etmeyen bir kişinin bunun sonucunda deist olması da saçmadır. Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmaması Allah’ın insanlığa bir Kitap ve nebi göndermediği anlamına gelmez. “Kur’an Allah’ın Kitabı değil, o halde Allah Kitap göndermemiştir” demek mantık hatasıdır. Mantıklı olan şey, böyle düşünen bir kişinin Allah’ın gönderdiği kitabın arayışına girmesi olabilir, deist olması değil. Samimi olarak gerçeği arayan bir kişi Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığı konusunda temkinli davranıyorsa bu, Allah’ın bir Kitap gönderip göndermediği konusundaki şüphesinden dolayı değil, Allah’a ait olmayan bir kitaba uymaktan korktuğu için olmalıdır.

    Ateist ve deistlerin belki de en fazla başvurdukları söylem sorgulamadır. Bu ifade ne yazık ki müslüman hocalar tarafından da tıpkı ateist ve deistlerin yaptığı gibi gelişigüzel kullanılmakta, dinde neyin sorgulanması gerektiğinin çerçevesi Kur’an’a uygun olarak çizilmemektedir. Bir çok müslüman bilim adamı, sorgulamanın olması gerektiğini, ancak bu şekilde dinin hurafelerden temizlenerek Kur’an’daki haline döndürülebileceğini söylerken sorgulama ifadesine yükledikleri anlamı kendileri de bilmemekte ve ateist ve deistlerin ekmeğine yağ sürmektedirler. 

    İslam Allah’ın ilk insan Adem Aleyhisselamdan itibaren tüm nebiler vasıtasıyla insanlığa indirdiği tek dinin adıdır. Kelimenin anlamı teslim olmak demektir. Teslim olunan şey sorgulanamaz. Bir şeye hem teslim olmak hem de sorgulamak mümkün değildir. Zaten teslimiyet, sorgusuz sualsiz itaat demektir. Dinde sorgulanacak tek şey neye teslim olunacağı olmalıdır. Bir insan ancak kendisine din diye sunulanın Allah’ın dini olup olmadığını sorgulayabilir. Hurafeyi gerçek dinden ayıklamaya yarayan sorgulama budur. 

    O halde Kur’an Allah’ın Kitabıysa içindeki hiçbir emir sorgulanamaz. Anlaşılma şartı da yoktur. Kayıtsız şartsız itaat zorunludur. Zaten mantıken olması gereken de budur. Aksi takdirde insan Allah’ın emirlerini anlayamadığı her durumda işine geldiği gibi davranarak kendi kafasından din uydurmuş olur. Eğer dinde her şey insanın aklen kavraması şartına bağlansaydı ibadetlerin hiç birini kabul etmek mümkün olmazdı.(3)

    O halde müslüman bir toplumda yaşayan akıllı bir insanın yapması gereken tek sorgulama, Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığıdır. Böyle bir sorgulama için de öncelikle Kur’an’ı okumak gerekir.

    Ateist, Deist, Kâfir

    Kur’an terminolojisi ile isimlendirmek gerekirse ateizm de deizm de küfür, ateist de deist de kâfirdir. Her ikisi de küfür olduktan sonra aralarında bir sıralama yapmak anlamlı olmasa da deizm ateizme göre küfrün katmerli olanıdır denilebilir. Çünkü Kur’an’da menfaatlerini Allah’ın emirlerine tercih edenler kâfir olarak tanımlanır:

    اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَوَيْلٌ لِّلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ‏ الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَٰئِكَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ 

    Göklerde ve yer ne varsa hepsi kendisine ait olan Allah’tır. O kâfirlerin şiddetli bir azaptan dolayı çekecekleri var! Onlar ki dünya hayatını ahirete tercih ederler ve Allah’ın yolundan alıkoyar, o yolda bir eğrilik isterler. Onlar derin bir sapıklık içindedirler. (İbrahim 14/2-3)

    Ayetlerin devamı deistlere cevap niteliğindedir:

    وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ ۖ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ‎

    Biz her rasulü sadece kendi toplumunun diliyle gönderdik ki onlara beyanda bulunsun. Bundan sonra Allah gereğini yapanı saptırır, gereğini yapanı da doğruya yöneltir. O üstün ve kararları doğru olandır. (İbrahim 14/4)

    Görüldüğü gibi Allah’ın seçim yapma yeteneği ile donattığı iradeli bir varlıkla, seçmesi ve uzak durması gerekenleri beyan edecek şekilde iletişim kurmamış olması anlamsızdır. Seçim yapabiliyor olmak hür olmayı gerektirir. Kâfirlik de bu hürriyeti kullanarak, Allah’ın emri yerine dünya menfaatini seçmek demektir. Deizm budur.

    Günümüzde kâfir bir hakaret, deist, ateist ise havalı sözcükler olarak görülmektedir. Ancak Kur’an’da kâfir, inanç bakımından yapılan sosyal bir tanımlamadır. Allah’ın varlığını kabul edip elçi göndermesi ile ilgili problem yaşayanlar Kur’an’da da “gerçek kâfirler” olarak nitelendirilirler:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذَٰلِكَ سَبِيلًا ‎‏أُولَٰئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا ۚ وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا

    Allah’ı ve rasullerini görmezden gelen ve Allah ile rasullerinin arasını ayırmak isteyen, bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz diyen ve böylece iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler… İşte gerçek kâfirler onlardır. O kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık. (Nisâ 4/150-151)

    Rabbimiz bu gibi kişilere bizim de kâfir diyebileceğimizi bildirmektedir. Dolayısıyla bir mümin için deist veya ateist kelimeleri ancak kâfir kelimesi kadar havalı olabilir:

    قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ ‎

    De ki; Ey kâfirler! (Kâfirûn 109/1)

    Ayetin devamı her yanlış seçimin de bir din olduğunu ortaya koymaktadır.

    لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ ‏ وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ  وَلَا أَنَا عَابِدٌ مَّا عَبَدتُّمْ‏ وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ‏ لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ

    Ben sizin kulluk etmekte olduğunuza kulluk etmiyorum. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma kulluk edenler değilsiniz. Ben sizin kulluk ettiğinize kulluk eden biri değilim. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma kulluk edenler değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana! (Kâfirûn 109/2-6)

    Dine Katılan Yanlışların Ateist ve Deist Ürettiği Söylemi

    Günümüzde elle tutulur bir delile dayanmadan, neredeyse ateist ve deistleri kâfirliklerinden dolayı mazur göstermeye varan bir söylem, özellikle hocalar vasıtasıyla yayılmaya başlanmıştır: “dindeki hurafe ve yanlışlar insanları, özellikle de gençleri deizme yöneltiyor.” Bu söylemin doğru olduğuna dair bir takım münferit iddialar dışında hiçbir delil yoktur. Olsa bile hiçbir şey kâfirliğin mazereti olamaz. Ayrıca dine katılmış yanlışlar ve hurafelerdense, Kur’an’a referansla konuşan hocaların söylemlerindeki farklılık ve çelişkilerin insanları deizme yöneltmesi çok daha mantıklıdır. Çünkü deizm zaten Allah’ın Kitabını kabul etmemektir. Bunun için de en güzel bahane Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen hocaların çelişkileri olur. Geleneksel din algısında ise nadiren Kur’an’a atıfta bulunulur. 

    Bir insanın dine eklenmiş yanlışlar veya Kur’an’da kendince gördüğü hata ve çelişkiler yüzünden deist olması akılla izah edilebilecek bir durum değildir. Kur’an’ın sözde bir takım çelişkiler içermesi nasıl olur da Allah’ın bir din göndermediğinin delili olabilir. Bu olsa olsa Kur’an’ın Allah’ın kitabı olmadığını gösterir o kadar. Dolayısıyla, aslında bir kişinin deist olması için hiçbir mantıklı gerekçe üretilemez. Bu yüzden de insanların deist olmak için bahaneye ihtiyaçları olmadığını, kâfirliğin herkesin tercih edebileceği bir yol olduğunu söylemek yanlış olmaz. Deist ve ateistlerin kendi kâfirliklerine bahane aramaları saçmadır ama müminlerin, onların bu küfürlerine makul bir bahaneleri olabileceğini düşünmeleri daha saçmadır. Gerçekte ateist de deist de Allah’tan emir almak istemeyen, kendisini ilahlaştırmış kişidir. Onların bu seçimlerini mazur gösterebilecek mantıklı tek bir gerekçe bulmak mümkün değildir.

    Deist ve Ateistlerin Bahanelerine Karşı Kur’anî Tavır

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğu bir insanın değil, bizzat Kur’an’ın iddiasıdır. Dolayısıyla iddiasını ispatlamak da yine Kur’an’a düşer. Bu da Kur’an’da bir çok farklı şekilde yapılmaktadır.(4) Bunu görebilmek için Kur’an’ı okumak gerekir. 

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığını göstermek içinse onun bu iddiasını çürütmek yeterli olacaktır. Kur’an’da bunun da nasıl yapılacağı belirtilmiş, hatta bu iddiayı çürütemeyenler tehdit edilmiştir:

    وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَىٰ عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ‏ فَإِن لَّمْ تَفْعَلُوا وَلَن تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ ۖ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ 

    Kulumuza indirdiğimizden şüphedeyseniz onun dengi bir sûre getirin ve doğru sözlülerseniz Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın. Eğer yapamazsanız – ki asla yapamayacaksınız – yakıtı insanlar ve taşlar olan ve kafirler için hazırlanmış o ateşten kendinizi koruyun. (Bakara 2/23-24)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığını iddia edenlerin yapması gereken bir tek şey vardır; onun dengi bir sûre getirmek. Burada ayet değil sûre istenmesi önemlidir. Sûre ifadesi ayetlerden oluşan özel bir yapıdır. Bunu şu ayetten de görebiliriz:

    أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِّثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

    Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki; o halde onun dengi uydurulmuş on sûre getirin ve doğru sözlülerseniz Allah’tan başka çağırabileceğiniz kişileri de çağırın. (Hûd 11/13)

    İnsanın getirebileceği sûre elbette uydurulmuş olacaktır. Uydurulmuş olanı için de sûre ifadesi kullanılıyorsa bu terim özel bir yapıyı ifade ediyor demektir. Nitekim aynı konuda birbiri ile ardışık olarak dizilmiş ayetlerden oluşan yapıya Kur’an’da sûre denilmektedir.(5) Kur’an’ın insan uydurması olduğunu iddia edenler ardarda sıralanmış ve aralarında Kur’an’dakine benzer ilişkiler bulunan ifadelerden oluşan bir uydurma sûre getirmek durumundadırlar. Eğer bu çağrıya cevapsız kalıyorlarsa;

    فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَن لَّا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ۖ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ 

    Eğer size cevap vermedilerse onun Allah’ın ilmi(6) ile indirildiğini ve O’ndan başka ilah olmadığını bilin. O halde teslim oldunuz mu? (Hûd 11/14)

    Ayete göre Kur’an’daki gibi bir sûre getirilmediği takdirde yapılması gereken tek şey teslim olmaktır. Çünkü öyle bir yapıyı ancak Allah’ın oluşturabildiği görülmüş olacaktır. Bu ayetlerden şu üç önemli sonuç çıkar:

    1. Ayette Kur’an’daki her şeyi tam olarak anlamak diye bir şeyden bahsedilmemektedir. Zaten bu bir insanı aşan bir durumdur. Tek bir insanın tüm kâinatı, içerisindeki her bir elemanı kapsayacak şekilde kavraması nasıl mümkün değilse Allah’ın indirdiği ayetlerin her birini bir insanın tek başına kavraması da öyle mümkün değildir. Bir çok ayeti tam olarak anlayabilmek için yoğun araştırmalar ve uzmanlaşmış ekiplerin uzun süre çalışması gerekir. Gerçek bilim budur. Öyleyse Kur’an’daki bir takım şeyleri anlayamamış olmak onun Allah’a ait bir kitap olmadığını göstermez. 
    1. Bir kişinin Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığı iddiası ancak dengi bir sûre getirmesi ile ispatlanabilir. Bunun dışındaki tüm gerekçeler geçersizdir. Çünkü Kur’an’a yüklenmeye çalışılan her sözde problemin mutlaka bir açıklaması vardır. Bu açıklamanın henüz bilinmiyor olması problem sanılan şeyin haklılığını değil, onu problem sanan insanın acizliğini gösterir. Bu sebeple bu tür gerekçeler üretilerek Kur’an’ı uydurma saymak mümkün değildir. 
    1. Benzeri bir sûre getirme çağrısına uyulmuyor veya bu talep karşılanamıyorsa Kur’an’ın Allah’tan gelen bir kitap olduğu iddiası çürütülememiş demektir. Bundan sonra yapılması gereken en makul şey ona teslim olmaktır. 

    Sonuç olarak deistlerin Kur’an’da kendilerince bir takım yanlışlar ve çelişkiler bulduklarını iddia ederek onun Allah’ın Kitabı olamayacağını söylemeleri ancak insana yakışan bir kibrin sonucudur. Bu türden gerekçelerle Kur’an’ın Allah’a ait olmadığı değil, onu okuyan insanın yeterince çalışmadığı, dolayısıyla kendisine çelişki gibi görünen meseleleri anlamadığı söylenebilir. Kaldı ki Kur’an’a dayandırılan bir takım meseleleri bugüne kadar hiç kimse anlamamış olsa bile bu Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olmadığına delil olmaz. Nasıl ki Güneşin bugüne kadar anlaşılmayan bir davranışı onu Allah’ın ayeti olmaktan çıkarmıyorsa…  Deistlik iddiasında olanlar eğer Kur’an’dakine denk bir sûre getiremiyorlarsa ya Allah’ın dinine teslim olmuş müslimler olurlar ya da Allah’ın kendilerine vereceği karşılığa hazırlanırlar. Kur’an’ın duruşu budur. Bu yüzden de yukarıdaki ayetlerin devamı kendi aciz zihinlerinden ürettikleri bahanelerle deist ve ateist olan kişilere cevap niteliğindedir:

    مَن كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ أُولَٰئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ ۖ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ

    Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse onlara orada işlerinin karşılığını tam olarak veririz. Bir eksik bırakmayız. Onlar ahirette ateşten başka bir şeyleri olmayacak olanlardır. Dünyada ürettikleri yok olmuş, yaptıkları işler boşa gitmiştir. (Hûd 11/15-16)

    Deist olduğunu açıklayan bir ilahiyatçının bu ayetlerle ilgili olarak yaptığı değerlendirme, böylesi önemli bir konuda ünvanına yakışır ciddiyetle düşünce üretmediğini göstermesi bakımından ibretliktir. Özellikle bu ayetleri dikkate alması ise Kur’an’ın konuya yaklaşım biçiminin farkında ve bundan rahatsız olduğunu gösterir:

    “Benzeri bir sûre getirin şeklindeki ayetler ne anlama gelir? Biri gerçekten de benzerini getirse bunun benzer olduğuna kim karar verecek?” 

    Rabbimiz ayetlerde dengi bir sûre getirin dedikten sonra bunu denetleyecek bir makamdan söz etmemektedir. Herkes hesabı Allah’a tek başına verecektir. Benzer bir sûre getirebildiğini düşünen kişi Kur’an’ı uydurma kabul edebilir ve yaşantısını buna göre sürdürebilir. Ancak Kur’an’da bir şeyin sûre olmasının çok sayıda örneği vardır. Kur’an’ın Muhammed Aleyhisselamın uydurması olduğunu iddia edenlerden sûre istendiğine göre uydurulmuş olduğunu söylemek için sûre getirmenin ne demek olduğunu anlayacak seviyede olmak gerekir. Dolayısıyla Kur’an bu çağrıyı ve meydan okumayı sıradan bir kişiye yapmamakta, ilahî kitaplardaki usulü, üslubu iyi bilen kişilere hitap etmektedir. Günümüzde kendilerini deist olarak tanımlayanların büyük çoğunluğu Kur’an’ın sade bir mealini dahi okumamış kişilerdir. Kaldı ki mealini okuyarak Kur’an’ın Allah’ın Kitabını olamayacağını söylemek şımarıklıktır. Zira meal okumak en düşük seviyede yüzeysel bir okumadır. Allah’ın Kitabı olmadığını iddia edecek kadar cüretkar birinden en ileri seviyede Arapça ve Kur’an bilgisi beklenmesi gerekir. Bir taşın elmas mı yoksa cam mı olduğunu anlayabilmek sıradan kuyumculukla olmaz, uzmanlık şarttır. 

    Aynı deistin öne sürdüğü bir diğer gerekçe de kısaca şöyledir:

    “Benzeri bir sûre getirin ayetleri Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu ispatlamaz çünkü çok daha güzel şiirler yazılmıştır veya yazılmış olabilir.”

    Hicrî 3. yüzyıldan itibaren, yani Nebimizden yaklaşık 3 asır sonra Kur’an’da çelişkiler olduğunu iddia edenlere cevap olarak “i’câzü’l Kur’an” konusu ortaya atılmıştır. Bu terim “Kur’an’ın, sahip olduğu edebî üstünlük ve muhteva zenginliği sebebiyle benzerinin meydana getirilememesi özelliği” olarak tanımlanır.(7) Buna göre Kur’an Arap dilini bir insanın erişemeyeceği mükemmellikte kullanmaktadır, dolayısıyla insanlar isteseler bile onun bir benzerini yazamazlar. Yukarıda ifadelerini aktardığımız deist ilahiyatçı bu konuyu kast etmekte ve bu sebeple “Kur’an’dan daha güzel şiirler yazılmıştır veya yazılmış olabilir” demektedir. 

    Ancak i’câzü’l Kur’an meselesi insanların ortaya çıkardığı bir meseledir. Kur’an dengi bir sûre getirin derken istediği şey mükemmel yazılmış, harika kafiyeleri olan bir şiir değildir. Şiir ifadesi Kur’an’da geçer ve hatta Kur’an’ın bir şiir olmadığı vurgulanır:

     وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنبَغِي لَهُ ۚ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْآنٌ مُّبِينٌ 

    Biz ona şiir öğretmedik. Zaten ona yakışmaz da… Bu ancak bir zikir ve açık bir Kur’an’dır. (Yâsîn 37/69)

    Kısacası dengi bir sûre getirin şeklindeki ayetlerde istenenin şiir olması mümkün değildir. Öyle olsaydı ona benzer bir şiir getirin denilebilirdi. Ayrıca o ayetlerde şahitlerinizi çağırın yerine şairlerinizi çağırın denmesi gerekirdi. Bu nedenle sûre ifadesinin kullanılmasının özel bir anlamı olması gerekir. Kur’an Arap dilini elbette mükemmel bir biçimde kullanmaktadır. Ancak onu kullanırken ortaya koyduğu şey şiir değildir. Kur’an’ın dili kullanmadaki mükemmelliği güzel bir şiirin çok ötesindedir. Mesela lafızlardaki en küçük bir fark bile anlamda mutlaka bir ayrıntıya vurgu yapmak içindir. Hiçbir ifade boşuna değildir ve okuyucunun konforu için konulmamıştır. Ayetler arasındaki benzerlikler konuyla ilgili detay vermek içindir v.s… Bu durumu insanların ortaya attığı i’câzü’l Kur’an’a indirgeyip şiirle kıyaslamak Kur’an’ı küçümsemek anlamına gelir. Zaten Bakara Suresinde “bunu yapamayacaklar”, Hûd Suresinde de “cevap vermedilerse” ifadeleri de konunun şiirle hiç ilgisi olmadığını ortaya koymaktadır. Sûre getirmek teknik ve insanı aşan bir iştir. 

    Kur’an’ı bilen bir mümin, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmeyen tek bir insanın olamayacağını da bilir. Kendilerini ateist olarak tanımlayanlar da dahil olmak üzere bu gerçeği net biçimde görmemiş bir insan yeryüzünde yaşamamıştır ve yaşamayacaktır. Bir mümin bir yanda Allah’ın sözü, diğer tarafta insanın sözü olunca Allah’ın sözünün mutlak gerçek olduğunu bilir. Bu sebeple ateistlerin kendilerini nasıl tanımladıklarının hiçbir kıymeti yoktur.

    Kur’an’ı bilen bir mümin, insanların Allah’ın emirleri yerine geçici dünya kazancını tercih ettiklerini bilir. Kendilerini deist olarak tanımlayanların yaptıkları da tam olarak budur. Allah’tan emir almayı kendilerine yediremedikleri için Allah’ın insanlara kitap göndermediğini, din denilen şeyin insanın uydurması olduğunu iddia ederler. Bir mümin bunun mantık dışı ve çelişkilerle dolu çürük bir iddia olduğunu görür. 

    Kur’an’ı bilen bir mümin gerek deistlerin gerekse ateistlerin kendi boylarını dahi aşan bir kibrin sonucu bu uyduruk iddiaları ortaya attıklarını bilir. Rabbimiz şöyle buyurur:

    إِنَّ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ ۙ إِن فِي صُدُورِهِمْ إِلَّا كِبْرٌ مَّا هُم بِبَالِغِيهِ ۚ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

    Kendilerine verilmiş hiç bir delil olmaksızın Allah’ın ayetleri hakkında tartışıp duranların kalplerinde asla ulaşamayacakları bir kibir vardır. Bu durumda sen Allah’a sığın. Şüphesiz O işiten ve görendir. (Mü’min 40/56)

    Bir mümin ne ateistin ne de deistin, küfürlerini mazur göstermek için uydurdukları sözde delillerini kale alıp dinlemez. Çünkü bu, onların bu sözlerinin sanki değerlendirilmeye değer şeyler olduğu anlamına gelecektir. Oysa hiçbiri birer gerekçe olarak kabul edilemez. Bir müminin bu kişilerden dinlemeye değer tek bir beklentisi olabilir; Kur’an’dakine denk bir sûre getirmeleri. O zaman da yapacağı şey Allah’a sığınıp, onları küfürleriyle başbaşa bırakmak olmalıdır.

    Günümüzde müslümanlar ne yazık ki ateist ve deistlerin söylemlerini sanki matah şeyler söylüyorlarmış gibi dinlemekte, üstelik onları çürütmek için argümanlar üretmeye çalışmaktadırlar. Allah’ın Kitabını bilen ve dinine teslim olmuş bir kişi böyle anlamsız işlerle vakit kaybetmez. Çünkü hiçbir ateist ve deist öne sürdükleri argümanlar yüzünden ateist ve deist olmamıştır. Onlar önce ateist ve deist olmayı tercih edip sonra küfürlerine bahaneler bulmaya çalışan kişilerdir.

    Ateist ve deistlerin büyük bir kısmı da İslam zannettikleri hurafeleri sanki Allah’ın diniymiş gibi gösterip bu hurafelerin din olamayacağından hareketle ateist ve deist olduklarını söylemektedirler. Herhalde yapılabilecek en ahmakça kıyas ve en ahmakça seçim bu olsa gerektir. Mükemmel olan Allah’ın dini İslam’dır, kendilerine müslüman diyenler değil. Bu durum, kullanan bir kişi gidip kamyonun altına girdi diye Ferrari’yi beğenmemeye benzer. 

    Burada bahsettiklerimiz ateist ve deist olan kişilerin din anlayışları ile ilgilidir. Onların bu yanlış seçimleri kötü insanlar olduklarını ve onlarla iyi ilişkiler kuramayacağımızı göstermez. Ancak şu da bir gerçektir ki iyi insan olmak kafirliği gidermez. Allah katında geçerli olan iyilik mümin olarak yapılandır:

    وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَٰئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَقِيرًا

    Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi işler yaparsa işte onlar Cennete girerler, onlara kıl kadar haksızlık yapılmaz. (Nisâ 4/124)

    Sonuç olarak Kur’an’ın Allah’a ait bir Kitap olmadığını iddia edenlerin öne sürdükleri hiçbir gerekçe geçerli olamaz. Bu kişiler kendi iddialarını kendileri ispatlamak zorundadırlar. Bu da sadece ondakine denk bir sûre getirmekle yapılabilecek bir iştir. Bunun dışında hiçbir ispat yöntemi kabul edilemez ve bir mümin tarafından değerlendirmeye alınamaz. İnsan yazısı bir kitabın bile başkasına ait olduğunu ispatlamak için o kitap üzerinde ciddi çalışmalar yapmak gerekir. Hatta bunun için sadece o kitap değil, ait olduğu iddia edilen kişinin diğer kitapları hakkında da bilgi sahibi olmak şarttır. Aynı durum Kur’an için de geçerlidir. İşte tasdik sistemi de bunun için vardır. Kur’an’ın önceki kitapları tasdik ediyor olması onun Allah’ın Kitabı olduğunun en önemli göstergelerinden biridir. Bu sebeple sûre getirilmesini isteyen ayetlerden sonuncusu da ilahi Kitaplar arası tasdik ilişkisini konu edinmektedir:

    وَمَا كَانَ هَٰذَا الْقُرْآنُ أَن يُفْتَرَىٰ مِن دُونِ اللَّهِ وَلَٰكِن تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِن رَّبِّ الْعَالَمِينَ‏ أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِّثْلِهِ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ 

    Bu Kur’an başkası tarafından uydurulup Allah’a mal edilmiş değildir. Ancak kendinden öncekinin tasdiki ve Kitab’ın açıklayıcısıdır. Şüphe yoktur ki o Alemlerin Rabbindendir. Yoksa onu uydurdu mu diyorlar. De ki; eğer doğru sözlüler iseniz Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi çağırın da onun dengi bir sûre getirin. (Yunus 10/37-38)

    Düzgün çalışan ve özgür düşünebilen sağlıklı bir zihnin ne ateizmi ne de deizmi mantığa ve akla uygun bulması ve böylece tutarlı bir söyleme sahip olması mümkün değildir. Bu sebeple ateist ve deist kişilerin, eğer samimi iseler, sağlıklı bir zihne sahip olmadıklarını ya da yeterince düşünmeden kolaycılığa kaçtıklarını söylemek yanlış olmaz. Bu kişilerin kendi alanlarında çok büyük bilim adamları olmaları dahi bu durumu değiştirmez.

    (*) Safsata, ilk bakışta doğru ve ikna edici gibi görünen, ancak yakından bakıldığında yanlış sonuçlara ulaştıran kıyas çeşidi ifade eden bir mantık terimidir.

    (1) Âl-i İmrân 3/84,85

    (2) DİA İslam Ansiklopedisi Deizm maddesi

    (3) Bu konudaki detaylı çalışmamız için bkz: https://kuranmetodu.com/2019/09/sorgulanmamis-sorgulama/

    (4) Bu konudaki detaylı çalışmamız için bkz: https://kuranmetodu.com/2016/01/de-ki-ne-dersiniz-ya-o-allah-katindansa-1/

    (5)  Bu konuda detaylı bilgi için bkz: https://kuranmetodu.com/2020/01/e-kitap-sure-kavrami/

    (6) Allah’ın ilmi ifadesi ile ilgili detaylı çalışmamız için bkz: https://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/kuranda-ilim-ifadesinin-metot-baglaminda-kullanimi.html

    (7) DİA İslam Ansiklopedisi i’câzü’l Kur’an maddesi

  • Kabak Tadı Veren Bir Safsata / Dr. Fatih Orum

    Kabak Tadı Veren Bir Safsata / Dr. Fatih Orum

    Birlik ve Beraberliğe En çok İhtiyaç Duyduğumuz Şu Günlerde…

    Duymayanımız yoktur aslında bir safsatadan ibaret olan bu cümleyi. Safsata olduğu için ne bir haklılık payı vardır ne de bir gerçekliği.

    Gel gör ki her ne zaman gerçeklerden bahsedilecek olsa silah gibi dayanır insanların ensesine, kabak tadı veren yukarıdaki cümle. Gerçeklerin beklemesi gereken bir vakti ve sırasının olmadığı bilinse de…

    “Sesini kes” demenin kelimelere bürünmüş en sinsi şekli olmuştur bu safsata. Hem de insanlık tarihi boyunca.

    Siyaset meydanlarında, vaaz kürsülerinde, resmi törenlerde, basın toplantılarında, panellerde, çarşı-pazarda, hasılı her yerde. Kim bir yanlışa dikkat çekse, bir sorunun çözümünden bahsetse, işte o an birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz an oluverir de gerçeklerden bahsedenler kınanır, niyetine girmiş ama henüz ağzını açmamışlara da susmaları gerektiği mesajı verilir. Çünkü şimdi gerçeklerden bahsetmenin hiç zamanı değildir!

    Gerçekler her zaman birilerini rahatsız ettiği için bu safsatanın alıcısı eksik olmaz. Bu sebepten olsa gerek, “şimdi zamanı değil” anlamına gelen yukarıdaki safsatanın belki de insanlık tarihi boyunca en çok muhatabı olan kişiler nebi ve rasuller olmuştur. Çünkü onların duyurduğu gerçekler çok az kişiyi memnun etmiştir.

    Menfaatlerini kaybetmek istemeyenler “şimdi sırası değil” cümlesini, işin içine duygusallık katabilmek için “birlik ve beraberlik” kelimeleriyle sıvarlar. Tüm toplumlarda birlik ve beraberliğe her zaman çok ihtiyaç olduğu için de geçeklere hiçbir zaman sıra gelmez.

    Gerçeklerin beklemesi gereken ne bir sıra ne bir vakit vardır ama yine de “bunu hatırlatmanın tam zamanı” dediğimiz anlarda “şimdi bunun hiç zamanı değil” şeklindeki karşı koyuşlar yok mu! Mesela imsak vaktiyle ilgili sürdürülegelen yanlıştan bahsetmenin zamanı yılın her günüdür ama insanların dikkatini çekmek için uygun zaman budur deyip Ramazan ayında bu yanlışa dikkat çekildiğinde birileri çıkıp şimdi “hiç zamanı değil” demiyor mu! İşte aklın, izanın, vicdanın bazen hiçbir anlam ifade etmediğini o zaman anlıyorsunuz. Ümidinizin tükenip beklentilerinizin boşa çıktığı bu gibi zamanlarda Nebi ve rasullerin hislerine ortak olmanızdan başka hiçbir şey sizi teskin edemez herhalde.

    Sürekli uyarmış olmasına rağmen kavminin Nuh’a cevabı muhtemelen “şimdi sırası değil” olmuştu ama yanlış yaptıklarını anladıklarında biraz ıslanmışlardı! Neyse ki kurulanacakları zaman hızla yaklaşmakta!

    Putları yıktığında, tek ilahtan bahsettiğinde şimdi sırası değil diyenler de İbrahim’in karşısında buz kesen ateşin sıcaklığını yavaştan hissediyorlar mıdır bilemiyoruz ama yok saydıkları İbrahim’in adının kıyamete kadar yaşadığını duyduklarında neler hissedeceklerini tahmin edebiliyoruz.

    Yaptıklarının ahlaksızlık olduğu gerçeği yüzlerine vurulduğunda Lut’u zamansız ve gereksiz konuşmakla suçlayanlar gerçeği anladıklarında taş kesilmişlerdi! Asıl gerçekle karşılaştıklarında hep taş olmayı tercih edecekler ama görevliler muhtemelen bu tür isteklerde bulunmanın zamanının ve yerinin orası olmadığını hatırlatacak onlara.

    Şuayb’ı taşla tehdit edenler de muhtemelen “gerçeklerden bahsetmenin henüz zamanı değil” diyorlardı ama kulakları sağır eden çığlık isteseler de artık gerçekleri duyamaz hale getirdi onları. Ta ki duymak istedikleri en son kelimeyi, “canınız Cehenneme”yi duyacakları ana kadar…

    Söylediklerinin doğru olduğunu bilmesine rağmen “birliğimizi bozuyorsun” diye Musa’ya hayatı zehir eden Firavun ve askerlerinin keyfini Kızıldeniz’in soğuk suları biraz kaçırmış olmalıydı. Hem bunlar için hem de denizin, tam zamanında yarılıp tam zamanında birleştiğini görmelerine rağmen Musa’nın tüm taleplerini zamansız bulan “seçkin topluluk” için mazeretlerin yersiz ve zamansız bulunacağı büyük gün yaklaşmakta!

    Uyarıları zamansız buldukları için Son Nebi’yi Mekke’den çıkmaya zorlayan asil Mekkeliler! Uğruna ölmeyi göze aldığınız Mekke’yi zamansız kaybetmeniz onurlarınızı epey kırmış olmalı. İşin kötüsü şu ki, zamansız gelen aksilikler ötede de peşinizi bırakmayacak.

    Birlik beraberlik güzeldir güzel olmasına da susmanın ve susturmanın gerekçesi olabilir mi? Hele de susturulan “gerçekler” ise… Birlik ve beraberlik gerekçesiyle susturmanın haklı bir yanı olsaydı insanlık tarihi boyunca nebi ve rasulleri susturmaya çalışanlar Kur’an’da kınanır mıydı? Nebi ve rasuller de hep birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan zamanlarda gerçekleri hatırlatmamışlar mıydı?

    Şirkin kabul edilemez olduğunu dillendirmenin, faizin haram olduğunu hatırlatmanın, adaleti ayakta tutma gereğinin şimdi tam zamanı olduğu hususunda ittifak eden bir toplum düşünülebilir mi? Mekkeli müşriklerin “şimdi zamanı değil” dediği hususlar bunlar değil miydi? Oysa sırasını ve zamanını beklemesi gereken bir gerçek yoktur. Bir şey gerçekse sıra onundur, zamanı o andır.

    Kur’ân’ın yirmi küsur yılda indiği gerçeğinden hareketle ilahi iradenin tedrici olarak tecelli ettiğini zanneden ve bu zanlarına dayanarak Kur’ân’ı okuma ve uygulamanın zamana yayılması gerektiğini dillendirenler şeriattaki devamlılık ve bütünlüğü göremeyenlerdir. Kur’an hiçbir şeye sıfırdan başlamadığı gibi Kur’ân’ın hiçbir hükmü öncesinden bağımsız da değildi. Ya öncesini aynıyla devam ettiriyor ya da daha hayırlısıyla değiştiriyordu. Faizle ilgili Kurâni hüküm gelmeden önce faiz helal değildi. Sarhoş edicilerle ilgili hüküm gelmeden önce de bu tür maddeleri kullanmak haramdı. Allah’ın tüm emir ve yasaklarına harfiyen riayet eden bir Yahudi, Hristiyan ya da bir Mekkelinin, Muhammed (s.a.v.) ile karşılaştıktan sonra hayatında köklü değişiklikler olduğu düşünülebilir mi?

    Kur’ân bizi, Muhammed (a.s.) ile karşılaştığında, kendilerine tebliğ edilenleri tereddütsüz kabul eden ve biz zaten müslümanız diyenlerin varlığından haberdar etmektedir.

    “Andolsun ki biz onlar için bu sözü birbirinin devamı kıldık. Belki tezekkür ederler. Kur’ân’dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara Kur’ân okunduğu zaman ‘O’na iman ettik. Çünkü o, Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik.’ derler. İşte onların karşılıkları, katlandıklarından ötürü iki kat olarak verilir. Onlar kötülüğü iyilikle karşılarlar. Kendilerine azık olarak verdiklerimizle de başkalarını doyururlar.”  (Kasas 28/51-54)

    Biz zaten müslümanız diyen ve Allah’ın da bu sebeple kendilerine iki kat ecir vereceğini bildirdiği bu kişilerin, düne kadar yerine getirdikleri tüm sorumluluklarından, Kur’ân’da herhangi bir hüküm bulunmadığı gerekçesiyle vazgeçtikleri ve bir “ara dönem” yaşadıkları düşünülebilir mi?

    Şeriat tarihinde “şimdi sırası değil”e gerekçe olacak herhangi bir uygulama örneği bulamayız. Bu sebeple Kur’ân’ı okuma, anlama ve uygulama bağlamında nüzul sırasını takip etme türü tercihlerin de Kur’ânî bir gerekçesinden bahsedilemez. Tüm ayetleri anlama ve uygulama için en doğru zaman son nefesimizi vermeden geçirdiğimiz her saniyedir.

    O halde şöyle söyleyebiliriz:

    Nefes alıp vermeye devam ettiğimiz her an, gerçekleri duymaya en çok ihtiyaç duyduğumuz zamanlardır. Çünkü ölüp tekrar dirildiğimizde de birileri bizlere gerçekleri hatırlatacak ama iş işten geçmiş olacaktır.

  • “300 Fransız” bu konuya da Fransız! / Dr. Fatih Orum

    “300 Fransız” bu konuya da Fransız! / Dr. Fatih Orum

    Birkaç gün önce ajanslara düşen ve çeşitli kesimlerin tepkisini çeken haber aynen şöyleydi:

    “Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de aralarında olduğu 300 Fransız yazar ve siyasetçi, Yahudi düşmanlığı yaydığı iddiasıyla Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerin çıkartılmasını talep etti.”

    Birçok kesim için kaçırılacak türden bir fırsat değildi bu. Nitekim mikrofonu kapan, ekrana çıkan, klavye başına geçen herkes bu 300 Fransız’a haddini bildirmeye kalktı. Bildiriye imza atanların ne Kur’an’dan ne diğer ilahi kitaplardan haberdar oldukları, kutsala saldırı suçu işledikleri, aşağılık, bağnaz ve barbar oldukları, Kur’an’ı kendilerinin yap-boz tahtası sandıkları, DEAŞ’tan farkı olmadıkları söylendi.

    Hatta siyasilerden biri kendini tutamadı, Kur’an’ın, insanların ve cinlerin bir araya gelseler benzerini ortaya koyamayacakları bir kitap olduğunu hatırlattı bu anlayışı kıt 300 Fransız’a.

    Türkçe’de “Fransız kalmak” diye bir deyim vardır. Hani herhangi bir şeyi anlamayan kişiler yahut herhangi bir konudan uzak kalınan durumlar için sıklıkla kullandığımız.

    Bu 300 Fransız da, Müslümanların Kur’ân’a bakış açılarının ne olduğunu anlamamış olmalılar ki gereksiz bir bildiriye imza atıp boşu boşuna hem kendilerinin hem de sülalelerinin hal ve hatırını sordurdular.

    Boşu boşuna diyoruz çünkü muhtemelen bu 300 Fransız şöyle düşündü:

    Müslümanlara göre Kur’an’ın her ayeti bugün de geçerlidir. Müslümanlar Kur’an’da yer alan her ayeti zaman ve mekan farkı gözetmeden uygular, Kur’an’ın tek bir ayetini bile gözden çıkarmazlar. Her hükmünün kıyamete kadar geçerli olduğuna inanırlar.

    İşte talihsiz 300 Fransız da hatayı böyle düşünmekle yaptı. Bunlar, altı bin küsur ayetin Mushaf’ta halen yer alıyor olmasından hareketle, Müslümanların Kur’an’ın her ayetini dokunulmaz kabul ettiklerini, Kur’an’a güvenlerinin tartışılmaz olduğunu zannettiler. Müslüman ülkelerde mesela Türkiye’de dini eğitim veren kurumlarda Kur’an’ın her ayetinin tüm dünyada nasıl uygulamaya konulacağına kafa yorulduğunu zannettiler.

    Böyle zannettikleri için de bu 300 Fransız, Müslümanların Kur’an’a bakış açılarının ne olduğuna tam anlamıyla Fransız kaldılar.

    Binyılı aşkın bir geçmişe sahip olan ve milyonlarca cilt eserle geçmişi günümüze taşımış geleneksel din anlayışının Kur’an’a bakış açısına bakalım.

    Geleneğe göre Kur’an tek kaynak değildir. Sünnet de Kur’an gibi müstakil bir kaynaktır. Dolayısıyla Kur’an’dan bağımsız hatta bazen onun hükümlerini sınırlayıcı yahut tamamen ortadan kaldırıcı hükümler koyar. Kur’an tek başına yeterli, anlamlı ve uygulanabilir değildir. Sünnete mahkumdur. Geleneksel fıkıh ve tefsir külliyatına baktığınızda sünnetin hükümsüz bıraktığı iddia edilen yüzlerce ayetin olduğunu görürsünüz. Bu ayetler hâlihazırda Mushaf’ta yer almaya devam ediyor olsa bile.

    Sadece bu kadar mı? Geleneksel din anlayışında kitap ve sünnetin dışında da dinde hüküm kaynakları olduğu kabul edilir. Mesela icma denilen hayali uygulama, bin küsur yıldır İslam toplumlarında siyasetin dine müdahale aracı olarak kullanılmış ve icma marifetiyle zaman zaman Kur’an’ın hükümleri uygulamadan kaldırılmıştır.

    Geleneksel dini anlayışta kişisel ictihatlar da Kur’an’ın hükümlerini uygulamadan kaldırabilmiştir. İftira edilerek Halife Ömer’in Kur’an’ın hükümlerini askıya alan uygulamaları Ömer’in dehasına dem vurularak iştahla anlatılır da bunun esasında Kur’an’ın acziyeti anlamına geldiği kimseyi rahatsız etmez maalesef.

    İnanmayacaksınız biliyorum ama yine de söyleyeyim. Kendilerinin bin yılı aşkın geleneğin günümüzdeki yılmaz savunucuları olduğunu söyleyenler, ne Kur’an’ın ne de Müslümanların kaldırmayı başaramadığı köleliğin dolayısıyla köleliğe dair Kur’an’da var olduğu iddia edilen onlarca ayetin hükmünün 1945 Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi ve 1949 Cenevre sözleşmesi ile kaldırıldığını söylemekteler. Kutsal kitaplarındaki bazı ayetlerin prangalarından kendilerini kurtardığı için Birleşmiş Milletlere minnettar olan bir ümmetten söz ediyoruz.

    Hepsi bu değil. Altına imza attıkları bildiri sebebiyle 300 Fransız’a çok bozulan ümmetin Kur’an’a karşı başka bakış açıları da var.

    Allah’ın kitabına reva görülen küstah muamele yönüyle insanlık tarihi kadar eski olsa da modernitenin zorunlu bakış açısı olarak servis edilen tarihselci anlayışa göre Kur’an, ondört asır önce belli bir topluma indirilen, hatırası dışında günümüz insanına hemen hiçbir şey vaad etmeyen diyalogdur. Yani Kur’an kitap bile değildir. Bu düşünceye göre, tamamen indiği dönemin şartları ve ihtiyaçlarıyla şekillenen ve hasbelkader birilerinin kayda alıp bize ulaştırdıkları bu diyaloğu, herhangi bir konu bağlamında “Allah şöyle buyuruyor” diyerek muhabbete dahil etmek süzme ahmaklık olur. Bunlara göre eldeki Kur’an’ı çok ciddiye almamak, günümüz insanın talepleri çerçevesinde bir din ihdas etmek gerekir.

    Bir de “Kur’an bizim için yeterlidir, başka bir şeye ihtiyaç yoktur” sloganıyla ortaya çıkıp, motivasyonunu geleneğe ve tarihselcilere muhalefetten alan ama vardıkları sonuç itibariyle diğerlerinden hiçbir farkı kalmayan hatta bazen gelenekçileri ve tarihselcileri aratanlar vardır. Bunlar “gelenekçi değiliz” derler ama Son Nebi Muhammed aleyhisselamdan esirgedikleri konuşma hakkını olanca genişliğiyle kendilerine tanırlar. Tarihselcilikten Allah’a sığınırlar ama “Kur’an’da Allah’ın yazdığına değil demek istediğine bak” diyerek zaman zaman tarihselcilere rahmet okuturlar.

    Bu 300 Fransız yukarıdakilerin Kur’an’a bakış açılarına Fransız oldukları gibi, Halife Ömer’den öncesinin hayali ile yaşayıp Kur’an’ı sadece takıyye aracı olarak kullanan Şia’nın, iktidar ve dünyevi refah için Kur’an’ı her an satmaya hazır olan cemaat, tarikat ve tasavvufi yapılanmaların Kur’an’a bakış açılarına da Fransızlar muhtemelen.

    O halde şu sorulara cevap vermemiz gerekir:

    Müslüman olmadıkları bilinen 300 Fransız’ın talebi mi ahlaksız, Müslüman olduğunu söyleyip 300 Fransız’ın talebinden daha ötesini yüzyıllar öncesinde fiilen gerçekleştirmiş olanlar mı?

    Müslüman olmadıkları bilinen 300 Fransız’ın tavrı mı daha küstah yoksa Müslüman olduğunu söyleyip bu memleketin ilahiyat fakültelerinde istihdam edilen ve Kur’an’ı ciddiye almamak gerektiğini, Kur’an’ı bir kenara bırakıp Allah gibi oturup yeni bir Kur’an yazmak gerekir diyenler mi?

    Müslüman olmadıkları bilinen 300 Fransız mı daha tehlikeli, yoksa bu 300 Fransız’ın taleplerinin teorisini ve pratiğini akademik seviyede ülkenin her kademedeki eğitim kurumlarında dini eğitim adı altında verenler mi?

    Bu 300 Fransız, Müslümanların Kur’an’a bakış açılarını bilmeden bildiri yayınlamakla boşu boşuna kendilerini hedef tahtasına koymuş oldular. Herhangi bir Müslüman ülkeye, mesela Türkiye’deki herhangi bir ilahiyat fakültesine gelseydiler, bildiride dile getirdikleri taleplerinin akademik tez ve makalelerdeki detaylarını talim ederlerdi.

    Yine de bu bildirinin yayınlanmış olması güzel bir gelişmedir. Kur’an, hoşumuza gitmeyen bazı şeylerin hayırla neticelenebileceğini söylüyor. Keyfimizi kaçıran bu 300 Fransız çuvaldızı yedi ama iğneyi de kendimize batırmamıza vesile olurlarsa belki bakarsınız Birleşmiş Milletlere minnettar olan bu ümmet bir gün bu 300 Fransız’a da teşekkür eder.

  • Sarhoşlukta Son Nokta! / Dr. Fatih Orum

    Sarhoşlukta Son Nokta! / Dr. Fatih Orum

    Rivayet odur ki, Ebu Hanife sarhoşun tanımını yaparken “sarhoş yerle göğü, kadınla erkeği ayıramayacak derecede kafayı bulandır” demiş. 31 Aralık 2017 gecesi kahir ekseriyeti müslüman olan Türkiye’de tonlarca alkol tüketildiğinde şüphe yoktur. O gece belki felsefe yapma aşamasına gelen çok vatandaşımız olmuştur ama Ebu Hanife’nin tanımına uyan seviyeye kaç kişi ulaşmıştır bilemiyorum.

    Ben Ebu Hanife’nin çizdiği sınırlardan da ileri seviyede bir sarhoşluk tanımı yapacağım ki bu dereceye varmak alkolle başarılacak bir iş değildir. Katı, sıvı, gaz, toz hiçbir kafa yapıcı madde insanı bu seviyeye taşıyamaz. Çünkü bu, kafayı bulmada öyle bir aşamadır ki, kıvamına geldiğinizde alırsınız elinize Allah’ın kitabını, ne çağdaş ne rahmetli hiçbir beşerin kitabına yapamayacağınız hakaretleri tefsir adı altında Allah’ın kitabına yaparsınız. Yapmakla da kalmayıp bir de buna ilim dersiniz.

    “Muhammed Zeyneb’e aşık oldu, bunu içinde sakladı, bir Türk için namussuzluk kabul edilebilecek bu durum Kuran’ın indiği zamanda o toplum için normaldi, bunun Kuran’da geçiyor olması da bu sebepledir” dersiniz.

    “Oraya buraya çekmeye gerek yok, Davud bir başkasının karısına göz koydu, Kuran bize bunu da anlatır” dersiniz.

    “Kuran’da anlatılan hiçbir kıssanın gerçekliği yoktur, hepsi kurgudur” dersiniz.

    “Kuran’a göre küçük bir kızla evlenmede bir sakınca yoktur ancak bunu bu gün kabul edecek değiliz, çünkü Kur’an tarihseldir” dersiniz.

    “Kuran’da cariyelik de vardır ama Kuran’da var diye bunu bugün kabul edecek değiliz” dersiniz.

    “Bakmayın mirasta erkek ve kız hislerinin ikili birli taksim edilmesine. Bugün için erkek kız eşit hisse sahibidir, zaten Allah’ın söylemek isteyip de söyleyemediği de budur” dersiniz.

    “El kesme de neymiş! Kuran’ın indiği dönemde Allah’ın karşısında laftan anlayan medeni bir toplum olsaydı, Kuran’da bu tür hükümler olmazdı” dersiniz.

    Tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de sarhoşluğun bu derecesine ulaşanlar olduğunu biliyoruz. Bunu biliyoruz bilmesine de bu mübtelaların ne içerek neyi çekerek bu aşamaya geldiklerini bilmiyoruz.

    Haklarını da vermek gerekirse dünyanın en cesur insanlarıdır bunlar. Çünkü bunların meydan okudukları ve savaş ilan ettikleri varlık doğrudan Allah’tır. Aşağıladıkları ve her daim hakaret ettikleri kitap da Allah’ın kitabıdır.

    Felsefe yapma aşamasına gelenlerin, hatta yerle göğü ayıramayanların hesap verme gününde durumları ne olur bilmiyoruz ama tevbe etmeden öteye giderlerse bu son aşamaya gelenlerin, epey sıcak bir mekanın daimi meskunları olacaklarından eminiz. Eminiz çünkü her kelimesine teslim olduğumuz kitabımız şöyle demektedir:

    Kim Rahman’ın Zikri’nden (Kur’ân’dan) yüz çevirirse, başına bir şeytan sararız; o, onunla beraber olur. 

    Şeytanlar bu gibileri yoldan çevirirler ama bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar. 

    Huzurumuza gelince (şeytanına) şöyle diyecektir: “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı kadar bir mesafe olsaydı! Bu ne kötü bir birliktelikmiş!”

    Pişmanlığın bugün size bir yararı olmayacaktır, çünkü yanlış yaptınız. Bu azabı birlikte çekeceksiniz. (Zuhruf 43/36 vd.)

  • Ustalara Saygı ile Ölüsevicilik Arasındaki İnce Çizgi / Dr. Fatih Orum

    Ustalara Saygı ile Ölüsevicilik Arasındaki İnce Çizgi / Dr. Fatih Orum

    Geçmişte yapılanların önemsenmesi, alınan mesafenin kazanım kabul edilmesi, mevcudun üzerine yeni şeyler koyup müktesebatın sonraki nesillere aktarılması, ilmi geleneğin hem tabii hem zaruri çalışma tarzıdır. Zaten insanı diğer varlıklardan ayıran şey de, sanılanın aksine ne aklı olması ne konuşabilmesi, önceki birikimin üzerine yeni şeyler katıp medeniyet oluşturabilmesidir.

    Ortaya koyduğu yenilik ve ilkelerle, herhangi bir disiplinin dönüşüm, değişim ve gelişimine katkı veren herkes saygıyı fazlasıyla hak etmiştir. Bu kişinin ölmüş olması ile çağdaşımız olması, hakkının teslim edilmesi hususunda fark yaratmamalıdır.

    Saygıda kusur etmenin, görmezden gelmenin, hatta reddetmenin tek makul gerekçesi kişinin hayatta olmasından başka bir şeyle izah edilemiyorsa şayet, gösterilen bu tavır en hafif ifadesiyle “çekememezlik” olarak nitelendirilebilir. Peki dirilere bu tavrı gösterenler, hiçbir ayırıma tabi tutmadan ölülere saygıda kusur etmiyorlarsa, bu saygının “ölüsevicilik”le ilgisi olabilir mi?

    İşte tam da buradan, yani “çekememezlik” ve “ölüyse ayırt etmezlik” açısından bakıldığında “ustalara saygı” ile “ölüsevicilik” arasında ince bir çizgiden bahsedebiliriz. Bu ince çizginin sınırlarına da haklarında, “dost olmalarının önündeki tek engel onun elde ettiği başarıyı hazmedememesiydi” yahut “kutsadığı şu adamla çağdaş olsaydı kanlı bıçaklı olurlardı” diye tahminde bulunduğumuz kişileri konumlandırabiliriz.

    Ölmüş olması şartıyla ayırt edilmeksizin herkesin kutsanabilmesinin temelinde ölmüş olana karşı duyulan acıma ve şerrinden emin olma duygusu mu yatıyor? Yoksa denilen doğru mu, çok yakınımız olmadığı sürece aldığımız her ölüm haberi içimizde bir mutluluk hissi mi uyandırıyor, neyse ki ben hayattayım duygusunun bir tezahürü olarak?!

    Seçici davranmadan tüm ölülerden saygı ve sevgimizi esirgemememizin bu süfli duygularla ilgisi olabilir mi? Bu durumda dirilere gösterilen mesafenin temelinde de haset yatıyor olabilir mi?

    Kıskançlık duygusunun damarlarımızda aktığında şüphe yok. Kur’ân bize nefislerin her daim kıskançlığa hazır halde olduğunu bildiriyor. Ana-baba bir kardeşlerin birbirini çekemediği bir imtihan ortamında, başarılarından dolayı dirilerin takdir edildiği bir dünya hayal etmek, sınırları zorlamak olurdu zaten. Hele bir de ömür boyu bekledikleri bir nebiyle karşılaştıklarında sırf kıskançlık sebebiyle onu yok sayanların varlığını düşündüğümüzde…

    Yaşarken ırk, meşreb, kültür gibi pek çok farklılığın sebep olduğu ayrımcılık, hazımsızlık ölenlere karşı hissedilmiyor. Ebu Hanife’yi seven herkes tüm mezheb imamlarını hatta herhangi bir mezhebe müntesip tüm merhum alimleri seviyor. Hayatta iken bunlar birbirlerinden hazetmeseler bile. Mesela Ebu Hanife’yi seven Buhari’yi de seviyor. Buhari Ebu Hanife’den hiç hoşlanmamış olsa bile.

    Hiçbir rezerv koymadan, tarihe mal olmuş tüm Türk hükümdar ve padişahlarını kutsayanlardan kaçı acaba bu kutsadıklarının tebaası olsaydı aynı düşüncelere sahip olurlardı. Muhtemelen çoğu, şimdilerde kutsadığı bir padişahın, tebası olsalardı onun en azılı muhalifleri arasında yer alırlardı.

    İnsandaki bu ölüsevicilik saygı ve sevgide israfa sebep oluyor. Dahası tapınmaya götürüyor, felaketi oluyor insanın. Kendisine düşman kesilecek olanı kutsadığı için cehennemi boylayanlardan bahsediyor Kur’ân. Hangi örnek şu ayetin bildirdiğinden daha etkileyici bir şekilde insanın bu konudaki zavallılığını ortaya koyabilir ki?

    Allah ile arasına koyarak, mezardan kalkış gününe kadar cevap veremeyecek kimselere çağrıda bulunandan daha sapık kimdir? Bunlar, onların çağrısının farkında olmazlar. İnsanların bir araya geldikleri o gün bunlar onlara düşman olacaklar ve yaptıkları kulluğu kabul etmeyeceklerdir. (Ahkaf 46/5-6)

    Öte yandan kıskançlık da hayatı çekilmez kılıyor. İnanların enerjisini tüketiyor, içlerini kemiriyor, onları hasta ediyor, insanlıktan çıkarıyor. Yanlış olduğu için değil, başkası söyledi diye reddediliyor nice doğrular.

    Saygılarını ölülere saklayanlar, saygıyı ancak öldüklerinde görürler. Hem de katıksız değil, temelinde acıma duygusu olan saygıyı. Çünkü ölüm, saygıyı da sevgiyi de kirletir. Belki de bu sebeple şairin dediği gibi ölüm hepimizi temiz kılar.

    Ölünce kirlerimizden temizlenir,

    Ölünce biz de iyi adam oluruz;

    Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,

    Hepsini unuturuz…

  • Yılların Eskitemediği Müşrik Söylem “Atalarımız Öyle Diyor!…” / Dr. Fatih Orum

    Yılların Eskitemediği Müşrik Söylem “Atalarımız Öyle Diyor!…” / Dr. Fatih Orum

    Keyif Verici Ama Hatalı Bir Akıl Yürütme! Felsefeciler ve mantıkçılar, otoriteye ya da geçmişe atıfta bulunarak bir düşüncenin ispatı ya da reddini bir mantık hatası yani yanlış akıl yürütme olduğunu[1] söylüyor olsalar da, Kur’ân kültüründen uzak zihinler için “bu kadar kişi yanılıyor da, sen mi doğru söylüyorsun?!” türünden bir söylem çok etkileyici olsa gerek! Düşünsenize bir kere, asırlar boyunca, onca âlim yanlış yapacak, bildiğiniz, tanıdığınız, her gün onlarca hatasına şahit olduğunuz ve hatta belki de hiç hoşlanmadığınız biri doğruyu bulmuş olacak. Olabilir mi böyle bir şey? Kabul etmeliyiz ki bu soruya “olamaz” demek hem çok rahatlatıcı, hem de huzur verici. Üstelik buna “olamaz” diyenler bu tavırlarıyla hem geçmişlerine vefa göstermenin iç huzurunu hem de sırtlarını çoğunluğa dayamanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor olmalılar. Bu söylemi yönelttikleri kimselere karşı elde ettikleri sözde zaferin verdiği haz da cabası.

    İşin Aslı Öyle Değil!

    Ama işin aslı hiç de öyle değil. Kur’ân, sorgulamadan, herhangi bir şüphe duymadan sırtını geleneğe ve sayısal çoğunluğa dayayanların keyfini kaçıracak bir ihtimalden söz ediyor ve şöyle diyor:

    “Peki, ya ataları herhangi bir konuda aklını çalıştırmamış ve doğruyu bulamamışlarsa?!” (Bakara 2/170)

    Özrü Kabahatinden Büyük!

    Geleneğin tamamı yanlış olmayabilir; içinde pek çok doğruyu barındırabilir. Ama herhangi bir konuda tutulan yanlış bir yol insanın başına dünya ve Ahirette telafi edilemez işler açabilir. Telafi edilememesi onun sadece yanlış olmasından değil, izah edilemez olmasındandır. Çünkü “bunu atalarımdan böyle gördüm” şeklindeki bir izahın mazeret kabul edilebileceğine dair Kur’ân’da herhangi bir şeye rastlamış değiliz. Dolayısıyla herhangi bir yanlıştan dolayı hesaba çekilecek kişinin böylesi bir mazeret beyanı “özrü kabahatinden büyük” türünden olacaktır. Allah Teâlâ, Ahirette şirk konusunda hesaba çekilirken, “bilmiyorduk” ya da “atalarımızı takip ettik” türünden bir beyanın kabul edilmeyeceğini A’râf sûresinin 172. ve 173. âyetlerinde bildirmiştir. Aynı mazeretin Kitab’ın açıkladığı hususlarda mesela ibadetler ya da günlük hayata dair yaptığımız yanlışlar konusunda da kabul edilmeyeceğini, Kitap’tan sorumlu tutulacağımızı bildiren Zuhruf sûresinin 43. ve 44. âyetleri ortaya koymaktadır. Söz konusu âyetlerin meali şöyledir:

    “Sana vahyolunana sımsıkı tutun! Hiç kuşku yok, sen doğru yol üzeresin. Sana vahyolunan, hem senin ve hem de kavmin için bir hatırlatmadır. Bundan sorguya çekileceksiniz.”

    İnsanlar, onunla hükmetsin diye kitabın indirildiğini bildiren pek çok âyet de bunu teyit etmektedir.[2]

    Kur’ân İncil’e ve Tevrat’a Atıfta Bulunmuş ama Geleneği Reddetmiştir

    Kur’ân, kendisinden altı asır önce gelen İncil’e; İncil’den çok daha önce inen Tevrat’a atıfta bulunmuş ama bu kitaplar çerçevesinde oluşturulan birikim ve gelenekten söz etmemiş aksine Kitaba aykırı olanı reddetmiştir. Kur’ân, Yakub (a.s.)’ın haram kıldıkları dışında kendilerine ceza olarak herhangi bir şeyin haram kılınmadığını iddia eden Yahudilerin bu konudaki geleneksel söylemlerini reddetmiş ve “Getirin Tevrat’ı da okuyun; eğer iddianızda haklıysanız” demiştir.[3]

    Yine Kur’ân, geçici bir bedel karşılığı, “bu Allah katındandır” diyerek elleriyle kitap yazanların “Ateş bizi yaksa yaksa, birkaç gün yakar” iddialarını reddederken esasında bu konuda oluşmuş geleneği reddetmiştir.[4] Çünkü Yüce Allah bu söylemi dillendirenlere şunu sormaktadır:

    “De ki: ‘Siz Allah katından söz mü aldınız? Öyleyse Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemediğiniz bir şeyi mi uyduruyorsunuz?’” (Bakara 2/80)

    Bir başka âyette aynı kişilerin esasında yapmış oldukları şey şöyle ifade edilmektedir:

    “… Diyorlar ki: ‘O ateş bizi yaksa yaksa, birkaç gün yakar’. Uydura geldikleri şeyler, onları dinleri konusunda iyice yanıltmıştır.” (Âl-i İmrân 3/24)

    Kur’ân ne sayısal çoğunluğa ne de tümden geleneğe karşıdır. Doğru yolda olan sayısal çoğunluk bir güçtür. Doğruyu aktaran ve ona yönelten gelenek de makbuldür. Kur’ân tüm nebilerin üzerinde yürüdüğü yolu doğru sayar ve Rasûlullah’a hedef olarak onu gösterir. İlgili âyet şöyledir:

    “Bunlar Allah’ın yola gelmiş saydığı kimselerdir; sen de onların yoluna gir.” (En’âm 6/90)

    Yukarıdaki âyette hedef olarak gösterilen yol, Allah’ın indirdikleridir. O halde, takip edilmesi gereken bir gelenekten söz edilecekse, o gelenek Allah’ın indirdiklerinin üzerine bina edilmiş olmalıdır. Nisâ sûresinin 115. âyetinde de, müminlerin yolu dışında bir yola tabi olanlar tehdit edilmektedir. Âyet şöyledir:

    “Doğru yol kendisi için apaçık belli olduktan sonra kim bu Elçiden ayrılır ve müminlerin yolundan başka yolu girerse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü hale gelmedir o!”

    Âyette geçen “müminlerin yolu” ifadesi ile kastedilenin, Kur’ân bütünlüğü içerisinde ele alındığında, Allah’ın yolu olduğu görülür. Ne gariptir ki, bu âyet gelenekte icmâın yani bir nevi siyaset güdümlü geleneğin delili olarak ele alınır.

    Bu durumda Kur’ân’ın şüpheyle yaklaşılmasını tavsiye ettiği gelenek Allah’ın indirdikleriyle çelişen gelenektir. Şu âyeti bu gözle okumaya çalışalım:

    “Onlara, ‘Allah ne indirmişse ona uyun’ dense, ‘Hayır! Biz atalarımızın yoluna uyarız’ derler. Peki, ya ataları herhangi bir konuda aklını çalıştırmamış ve doğruyu bulamamışlarsa?!” (Bakara 2/170)

    Kavramadığı Sese Karşılık Öten Karga Misali

    Yukarıdaki âyette, atalarından tevarüs eden geleneği Allah’ın indirdiklerine tercih edenlerden söz edilmektedir. Bu, gerçeği görmezden gelmek, umursamaz bir tavır takınmaktır. Bu tavrı gösterenler, yani “Allah ne diyor ona bir baksana” diyene, “ilgilenmiyorum, atalarım gerekeni söylemişlerdir” diyenler, esasında durumun ciddiyetini dahi anlamaktan uzak kişilerdir. Onun için âyetin devamında bu kimseler şöyle tasvir edilmektedir:

    “Görmezlikten gelen bu kişiler, kavramadığı sese karşılık öten karga gibidirler; duydukları sadece bağırma ve çağırmadır. Sağır, dilsiz ve kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar.” (Bakara 2/171)

    Din Kabul Ettiği Gelenek Uğruna Rasûle Karşı Çıkan Bir Dindar!

    Âyet oldukça açıktır. Kendisine âyet okunduğunda “ben atalarımdan duyduğumu yaparım” diyenler kavramadığı sese karşılık öten karga gibidir. Çünkü bu kişiler kendilerine okunan âyeti anlayıp kavrayamamaktadırlar. Bu hâl üzere geleneğe sarılan, yani geleneği bir nevi din sayan kişiler dindar olduklarını sanıp Allah’a şirk koşan, dolayısıyla da kafirlik eden kişilerdir. Onların din dediği, Allah’ın dini değil menfaatlerinin gereği olan dindir. Dolayısıyla bu tavrı gösterenler rasulleri de kabul etmezler. Düşünsenize bir kere, din kabul ettiği gelenek uğruna rasûle karşı çıkan bir dindar! Şu âyet bu tür kişilerden bahsetmektedir:

    “Onlara Allah’ın indirdiğine ve Elçisi’ne gelin dense; ”Atalarımızda gördüğümüz bize yeter” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğruyu bulamamışlarsa?” (Mâide 5/104)

    Daha Önce Duyulmamış Olma Mazereti

    Daha önce duyulmamış olmaması da gerçeğin reddini gerektirmez. Buna rağmen bu söylem de müşriklerin ezber cümlelerindendir. Rasullere ve onların tebliğ ettiklerine karşı bunu da kullanmışlardır. İlgili âyet şöyledir:

    “Tüm ilahları tek ilaha indirgiyor öyle mi?! Şaşılacak şey doğrusu! Önderleri öne çıkıp şöyle dedi: ‘Devam edin, ilahlarınıza sahip çıkın! Şu an yapılması gereken şey bu! Hiç böyle bir şey duymadık. Temelsiz şeyler bunlar.” (Sâd 38/5 vd.)

    Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda “bana âyet okuma” diye tepki gösterenler ya da Kur’ân’a dönüş hareketini “Kur’ân Müslümanlığı sapıklığı” olarak nitelendirenler de esasında tıpkı yukarıdaki âyette olduğu gibi, yandaşlarına ‘Devam edin, ilahlarınıza sahip çıkın! Şu an yapılması gereken şey bu!” diyor ve Kur’ân’ın ifadesiyle binlerce yıl önceki atalarının kalbiyle hissedip ağızlarıyla konuşmuş oluyorlar. İlgili âyet şöyledir:

    “Kendini bilmezler derler ki: ‘Allah bizimle de konuşsa yahut bize de bir âyet gelse ya!’ Onlardan öncekiler de bu ağzı kullanmıştı. Kalpleri birbirine benzemektedir. İkna olmak isteyenler için âyetleri açık açık göstermişizdir.” (Bakara 2/118)

    Bir şeyin daha önce duyulmamış olması reddi gerektirseydi, tarih boyunca insanların tüm nebi ve rasullere gösterdikleri tepkiyi haklı saymak gerekirdi. Hangi yenilik ve hangi icat insanlar tarafından, daha önce bilinmedik ve duyulmadık olması sebebiyle reddedilebilir ki! İnsanlığın hizmetine sunulan ve daha önce bilinmeyen bir şeyi bu gerekçeyle reddetmek ahmaklık olurken aynı gerekçeyle geleneği savunmak dindarlık sayılabilir mi?

    Peki, daha önce duyulmadık ve bilinmedik olan şeyler dünyevi hayatta merak uyandırıp sevinçle karşılanırken, dini hayatta niçin tepkiyle karşılanmaktadır? Acaba bunun sebebi günlük hayattaki yeniliklerin konforu arttırırken dini gerçeklerin bazıları için konforu azaltması olabilir mi? Mekkeli müşriklerin ağzından aktarılan şu ifadeler bunu doğruluyor gibi:

    “Dediler: ‘Eğer biz seninle birlikte doğru yolu tutacak olursak, yerimizden, yurdumuzdan oluruz.’ Biz onları kendi katımızdan azıklansınlar diye, her türlü ürünlerin her yandan gelip yığılacağı korkusuz, kutlu bir çevrede yerleştirmedik mi? Ancak, onların pek çoğu bunu bilmezler.” (Kasas 28/57)

    Allah’ın indirdiği dinden kimse menfaat sağlayamayacağından insanlar bunu gerçekleştirmek için dini kendileri dizayn ederler. Din, karşılıklı menfaat kurumu haline getirilir. Bu şebekenin içine giren herkes nemalanır. Dışarıda kalanlara cephe alınır, “siz de bizden olun, kazanın” mesajı verilir. Bu durum İbrahim (a.s.)’ın dilinden şöyle ifade edilir:

    “İbrahim dedi ki: “Sizin bu putlara tutunmanız sadece aranızda kaynaşmaya vesile olsun diyedir. Kıyamet günü biriniz diğerini görmek istemeyecek, her biriniz diğerini dışlayacaktır. Sığınacağınız yer o ateştir. Size yardım eden de olmayacaktır.” (Ankebut 29/25)

    Geleneğe Sarılmak Kafirliğin Bir Başka Şeklidir!

    İnsanların oluşturduğu dinin en tehlikeli düşmanı gerçek din olunca, oluşturulan dinin dindarları, Allah’ın dininin dindarlarını kafir ilan ederler. Bunların, kendilerine âyet okunduğunda gelenekten bahsetmelerinin sebebi budur. Ama esasında bu, Allah’ın indirdiğini görmezden gelmenin bir başka yoludur.

    Âyet okuyanlara karşı sürekli hatırlatılan, “geleneği atlayarak Kur’ân’a gidilemez”, “birikim dikkate alınmadan Kur’ân’dan hüküm çıkarmak usulsüzlük, dahası Kitab’ı istismar etmektir”, “dini metne indirgememek gerekir”, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde bu gibi fitnelere karşı uyanık olmak gerekir” gibi uyarıların temelinde, oluşturulan sistemi koruma amacı vardır. Musa ve Harun (a.s.)’a gösterilen şu tavır bunu açıkça ortaya koymaktadır:

    “Dediler ki, ‘atalarımızdan görüp bildiğimiz yoldan bizi çevirmek için mi geldin? Bu yerin büyüğü ikiniz olacaksınız öyle mi? Biz ikinize de inanmıyoruz.’” (Yunus 10/78)

    Ebû Leheb’in, Ukaz panayırında Rasûlullah’ı takip ederek, “Ey İnsanlar! Bu adam azmış. Dikkat edin de atalarınızın dininden uzaklaştırarak sizi de azdırmasın.”[5] şeklindeki uyarısının temelinde de aynı endişe olmalıdır.

    Önemli Bir Husus! Bu arada çok önemli bir hususa okuyucularımızın dikkatini çekmek isteriz. Ümmet içinde en kabul edilemez, en uç ve Kur’ân’a taban tabana zıt fikir ve akımların, kendilerini Kur’ân’cı olarak tanıttıkları, söyledikleri her söz için bir âyete atıfta bulundukları, kendileri dışındakileri de Kur’an’a karşı ilgisiz davranmakla suçladıkları dikkatinizi çekmiştir. Biz bunların da bilinçli ve organize olduğunu düşünmekteyiz. Çünkü şeytanın askerlerinin, Allah’ın dinine vurulabilecek en kalıcı darbenin Allah’ın kitabından geçtiğini bilmiyor olmaları düşünülemez. Bunların amaçları, insanlarda, “Kur’ân’dan hareket ederseniz bu duruma düşersiniz” algısını oluşturmaktır. Nitekim pek çok insan kendilerine Allah’ın âyetleri hatırlatıldığında, insanlara, yukarıda sözünü ettiğimiz grupları hatırlatıp “bak sadece Kur’ân demek insanı ne hale düşürüyor” demekte ve bu oyuna gelmektedirler.

    Gelenek Bazen de En Büyük Ahlaksızlıklara Maske Yapılır

    Gelenek bazen de en büyük ahlaksızlıklara maske yapılır. Hiçbir ahlaksızlık Allah’ın kitabıyla temellendirilemeyeceği için bu gibi durumlarda geleneğe atıfta bulunulur. Günümüzde pek çok faizli işlemin meşru olduğunu söyleyenler bu yola başvururlar. Allah’ın âyetlerini hatırlattığı için İstanbul’dan sürülen İmam Birgivî’ye değil, iktidarın yanında olmayı tercih edenlere atıfta bulunurlar. İlgili âyet şöyledir:

    “Bir edepsizlik yaptılar mı ‘atalarımızdan böyle gördük. Allah bizden böyle istemiştir’ derler. De ki: ‘Allah edepsizlik istemez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?’” (A’raf 6/28)

    Oluşturulan dinde gelenek öylesine kutsanır ki, belli bir aşamadan sonra Kitap da Sünnet de geleneğe kurban edilir. Apaçık gerçekler, gelenek adına gizlenir. Hatta bir yanlıştan dönmek için, “gelenek yanlışmış” dememek amacıyla, “bu, Kitap ve Sünnete göre doğru değilmiş” yerine, “artık bunu devam ettirmemek gerekir” gibi ifadeler kullanılır yahut aynı amaçla yine geçmişten bazılarının muhalif görüşlerine atıfta bulunulur.

    İbret Verici İki Örnek!

    Küçüklerin evlendirilmesine dair tarihi ve güncel tartışmalarda takınılan tavır bunun sayısız örneklerinden biridir. 1917 Osmanlı Aile Kararnamesi, küçüklerin evlendirilemeyeceğini hükme bağlarken, bunu Kitap ve Sünnetle temellendirmek yerine, bu konuda muhalif ses olarak bilinen İbn Şübrüme ve Ebû Bekir el-As’amm’ın görüşlerine atıfta bulunmayı ve bu tür evliliklerin toplumda yol açtığı bazı olumsuzluklardan bahsetmeyi tercih etmiştir.[6]

    Benzer durum günümüzde de devam etmektedir. 20.08.2014  tarihinde Din İşleri Yüksek Kurulu’na sorduğum “dinimize göre henüz büluğa ermemiş bir çocuk evlendirilebilir mi? Böyle bir nikah kıyıldıysa geçerli olur mu?” şeklindeki soruma, 21.08.2014 tarihinde verilen cevap aynen şöyledir: “İslam fıkıh bilginlerinden İbn Şübrüme ve Ebubekir el Asam küçük yaşta kıyılan nikahların geçerli olmayacağını ifade etmişlerdir. Ayrıca Osmanlı hukuk-ı aile kararnamesine göre de evlenenlerin reşid olmaması durumunda nikah kıyanların sorumlu olacağı hükme bağlanmıştır.”  

    Daha birkaç ay önce, teravih namazına dair tartışmalarda, dinde şâz görüşlerin yerinin olmadığını söyleyenler, gerektiğinde şâz görüşlere sarılmakta herhangi bir sakınca görmemektedirler.

    Gelenekte küçüklerin evlendirilmesinin geçerli olduğu hususunda neredeyse tam bir ittifak vardır. Günümüzde de devam ettirilen bu uygulamanın Kitap ve Sünnete göre kabul edilemez olduğunu ortaya koymak yerine, fıtrata aykırı bu durumun doğru olmadığını yine gelenek içindeki bazı muhalif görüşlere dayandırmaya çalışmak ya da “günün ruhuna uymuyor”, “psikolojik ve sosyolojik mahzurları görülüyor” gibi ifadelerle durumu kurtarmaya çalışmak, geleneğin belli bir aşamadan sonra nasıl Kitap ve Sünnetin önüne geçtiğini göstermektedir.

    İşi Kitabına Uydurmak!

    Yanlış bir yola girenler, belli bir süre sonra isteseler de dönemezler. Girdikleri yolun doğru yol olduğuna inanmak isterler. Yanlışları düzeltmek yerine başka yanlışlara tutunurlar. Meşhur hikâyeyi bilirsiniz;

    Bir baba, çocuğuna nüfus kağıdı almak için, tutar elinden çocuğun, düşer nüfus müdürlüğünün yoluna. Karşılaştığı ilk memura, “Efendim, nüfus kağıdı için gelmiştik de” diyen baba bir başka memura, oradan bir başkasına yönlendirilir ve nihayet kendini masasının üzerinde dağ gibi birikmiş dosyaların arasında zorlukla seçilen bir memurun karşısında bulur. Dosyaların arasında kaybolmuş memurun dikkatini öksürüğüyle çeken baba, gözlüğü üzerinden bir bakış atıp “ne istiyorsunuz” diyen memura elindeki kağıdı uzatır. Uzun süren sessizlik memurun “hah tamam buldum” demesiyle bozulur ve memurla baba arasında şu konuşma başlar.

    – Adın Reşit mi?
    – Evet.
    – Doğum tarihin 1938 mi?
    – Evet.
    – 1954’te Hacer’le evlenmiş misin mi?
    – Evet
    – Bundan bir oğlun olmuş mu?
    – Evet.
    – Adı Yaşar mı?
    – Yaşar Evet. Ellerinizden öper efendim. Nüfus kağıdı yok da. Nüfus kağıdı almaya geldik.
    – Bak hele ağa, sen kime nüfus kağıdı alıyorsun?
    – Oğlum Yaşar’a
    – Allah Allah, Allah Allaah… Hiç ölüye nüfus kağıdı çıkar mı? Senin oğlun çoktan ölmüş.
    – Ne diyorsunuz efendim! İşte burada, sapasağlam yanımda duruyor. (Bu arada çocuk “baba! ben ölmüşüm” diye ağlamaya başlayınca babası da “yok oğlum ağlama, bunlar ne bilsin sen ölü müsün diri misin” diyerek çocuğu sakinleştirir. Memur şöyle devam eder:)
    – Bi dakka kardeşim bidakka. Emin olmak için kayıtlara yeniden bakalım.
    – Tamam
    – Eeee. Adın Reşit mi?
    – Eveet. – Baba adı Mehmet mi?
    – Evet.
    – 1938 de doğmuş musun?
    – Evet.
    – 1954’te Hacer’le evlenmiş misin mi?
    – Evet.
    – Bundan bi oğlun olmuş mu?
    – Evet.
    – Adı Yaşar mı?
    – Evet.
    – E kardeşim, buraya kadar defterin yazdığına inanıyorsun da oğlun Yaşar’ın öldüğü mü yanlış oluyor!?
    – Efendim, biz bu çocuğu okula kaydettireceğiz, nüfus cüzdanı lazım, biz onun için geldik hepsi bu. (Bu arada memur önündeki tozlu defterleri incelemeye devam eder ve şöyle der:)
    – Heeeee. Tamam, tamam, anlaşıldı.
    – Heh. Anlaşılmayacak ne var sanki, tabi.
    – Tamam tamam, anlaşıldı.
    – Ne anlaşıldı? Sakın bir yanlış anlaşılma filan olmasın efendim?
    – Senin oğlun Yaşar 1930’da doğmuş. Demek kiii, yirmi yaşındayken Kore’de şehit düşmüş.
    – 1930’da!
    – Evet.
    – Ama… Ben ne zaman doğmuşum? – Sen de 1938’de doğmuşsun.
    – Memur Bey! Yani ben oğlumdan sonra mı doğmuşum? Öyle mi diyorsun?
    – Kardeşim, ben demiyorum, kayıtlar diyor. Ben defterin yalancısıyım. (Baba ile memur arasındaki tartışmayı duyan müdür “ne oluyor burada?” diyerek gelir ve memur “arzediyim efendim” diyerek başlar anlatmaya)
    – Ben burada kendilerine anlatıyorum ama bir türlü anlamıyor. Oğluna nüfus kağıdı çıkartmak istiyor. Fakat maalesef çocuk ölü müdürüm. (Memur, babaya söylediklerini müdürle de paylaştıktan sonra müdürle baba arasında konuşma başlar)
    – Ama müdür bey! İşte karşınızda sapasağlam duruyor benim oğlum. Müdür bey! Sizin defterde bir yanlışlık olmasın!
    – Defterde yanlışlık olmaz! Olsa olsa sende bir yanlışlık olur. Ama şöyle de olabilir…
    – Kurbanın olayım, ocağına düştüm, evet ne olabilir? Söyle!
    – Bak şimdi, sen dul bir kadın almışsın, o kadının senden önceki kocasından bir oğlu var. Adı da Yaşar. İşte o zaman, Yaşar senden büyük olabilir. Evet Senin üvey oğlun Yaşar senden büyük olabilir. Ama defterdeki kayıtlarda sen Yaşar’ın babası gözüküyorsun. (Bu arada memur müdüre yaklaşır ve “iyi çıktınız işin içinden müdürüm, iş olsa olsa böyle olabilir” der ve baba ile müdür arasındaki konuşma şöyle devam eder:)
    – Pekiii, bizim Hacer ne zaman yapmış bu işi?
    – Bakalım kayıtlarda o da var. Buyurun. Defter yalan söylemez. Buyurun bakın, Bekir kızı Hacer, doğum 1948.
    – İyi de, 1948, yani Hacer, doğmadan onsekiz yıl evvel Yaşarı doğurmuş öyle mi?
    – İşte orda bir yanlışlık var. Ama defterdeki kayıtta yanlışlık olmaz. Ancak şöyle olabilir.
    – Nasıl?
    – Hacer senden önce evlenmiş, evlendiği adam kendisinden büyükmüş. Evlendiği adamın ilk eşinden Yaşar meydana gelmiş.
    – Yaşarın annesi Hacer görünüyor amma!?
    – İşte o zaman, Yaşar Hacer’den 18 yaş, senden de sekiz yaş büyük olur.
    – Yani şimdi ikiniz de elbirliğiyle bizi bu deftere uydurmaya çalışıyorsunuz öyle mi?
    – Her şey apaçık ortada. Anlamayacak bir şey yok. Gidin hadi.[7]

    Günümüzde de, geleneğin yanlışlarına sahip çıkmak ve işi kitabına uydurmak için atılan taklaların hikayedeki memur ve müdürün yaptıklarından hiçbir farkı yoktur.

    Ebû Hanîfe ve İmam Şâfi’î Mezarlarından Kalkıp Gelseler…

    Kur’ân son nebinin Muhammed aleyhisselam olduğunu bildirmektedir.8 İnsanlık ondan sonra ne bir nebi ne de bir kitap beklemelidir. Ancak şayet durum böyle olmasaydı ve Kur’ân bizlere bir nebiyi müjdelemiş olsaydı, o nebi geldiğinde ellerinde Kur’ân olmasına rağmen o nebiye, “Biz bindörtyüz yıldır bize intikal edenleri bırakıp sana mı tabi olacağız” diyenler hiç şüphesiz olacaktı aramızda.

    O nebi Ehl-i Kur’ân’a, “Kur’ân’a tabi olun” dediğinde, “bin yıllık birikim ve gelenek atlanarak kitaba gidilmez, din metne indirgenemez” diyerek karşı çıkanlar da olacaktı.

    Aklını kullanamayanlar için gerçek, sayısal güç, otorite ve bu dünyadır. Onlar için gerçek, sadece gerçek olduğu sürece herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Gerçeği dillendiren Allah ve rasulü olsa dahi bu değişmeyecektir. Bu kişiler için, göklerin kapısı açılsa da gerçeği görseler, değişen bir şey olmayacaktır. İlgili âyet şöyledir:

    “Üzerlerine gökten bir kapı açsak, onlar da oradan yukarı çıksalar, Mutlaka şöyle derler; ‘sadece gözlerimiz mahmurlaşmış! Hayır, bizi büyülemişler.’” (Hicr 15/15-16)

    Bu tür kişilere melekler gelip gerçeği gösterseler, kutsadıkları kişiler mezarlarından kalkıp “biz böyle söylemedik, yanlış yapıyorsunuz” deseler yine de inanmaz, yollarından dönmezler. İlgili âyet şöyledir:

    “Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi önlerine döksek, yine de inanmazlar, Allah zorlayıcı bir düzen kurarsa başka. Fakat onların pek çoğu bunu bilmezler.” (En’âm 6/111)

    Cevaplanması Gereken Bir Soru

    Şimdi cevaplamamız gereken soru şu olmalıdır: Kendilerine herhangi bir konuda Allah’ın âyetleri hatırlatıldığında, bunun usulsüzlük olduğu gerekçesiyle geleneğe sarılıp meşhur o cümleyi kuranlar yani “bu kadar kişi yanılıyor da, sen mi doğru söylüyorsun?!” diyenler, âyetler karşısında haddini aşmış kabul edilmeli midirler? Şayet bu soruya “evet” diyebiliyorsak, tartışmalarda bu söylemi kullananlara karşı tavrımızın nasıl olması gerektiğini de belirlememiz gerekir. Belki şu âyet bunu belirlememizde yardımcı olabilir:

    “Âyetlerimiz hakkında haddini aşanları görürsen başka konuşmaya geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık o zalimler takımıyla bir arada olma.” (En’âm 6/68)


    1. İbrahim Emiroğlu, Mantık Yanlışları, Ankara, 2004, s. 184 vd.
    2. Mesela bkz. Bakara 2/213; Nisâ 4/105; Mâide 5/48.
    3. Âl-i İmrân 3/93.
    4. Bakara 2/79.
    5. Ahmed b. Hanbel, Müsnedü’l-İmam Ahmed b. Hanbel, Daru’l-fikr, y.y., t.y., III, 492.
    6. Hukuk-i Aile Kararnamesi ve Esbâbı Mûcibe Lâyıhası, Matba-i Orhaniyye, İstanbul, 1336, s. 10.
    7. Aziz Nesin’in “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” isimli eserinin 2008 yılında aynı isimle sinemaya uyarlanmış filmin ilgili sahnesindeki diyaloglardan alınmıştır.
    8. Ahzab 33/40.

  • Kur’an’a Göre Savaşmayı Gerektiren Durumlar

    Kur’an’a Göre Savaşmayı Gerektiren Durumlar

    Rabbimiz dünya hayatında bizleri ağır bir imtihandan geçireceğini bildirmektedir:


    وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ ۗ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

    Mallarınızdan, canlarınızdan ve ürünlerinizden eksilterek, sizi biraz korku ve biraz açlıkla yıpratıcı bir imtihandan geçireceğiz, bundan kaçış olmaz. Sen sabırlı davrananlara müjde ver. (Bakara 2/155)

    Can, mal ve korku ile sınanacağımız bu imtihandan başarı ile çıkmanın tek yolu Rabbimizin sabır dediği, şartlar ne olursa olsun daima doğruları yaparak gösterilen aktif dirençtir. Bu esnada ortaya çıkan olumsuz şartlarla Allah’ın emrettiği şekilde mücadele etme eylemine de cihad denilmektedir. İşte savaş da bu olumsuzluklarla mücadelenin yani cihadın yöntemlerinden biridir. Hatta içinde savaşın da olduğu cihad, Rabbimiz tarafından karşılığında bağışlanma ve hem dünya hem de ahiret hayatında kazandıracak bir ticaretin konusu yapılmış, bu ticaretten elde edilen kâr da “büyük başarı” olarak adlandırılmıştır:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ ۚ ذَٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ۚ ذَٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَأُخْرَىٰ تُحِبُّونَهَا ۖ نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ ۗ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ 

    Ey inanıp güvenenler! Acıklı azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? O ticaret, Allah’a ve elçisine tam güvenmeniz, Allah yolunda mallarınızı ve canlarınızı ortaya koyarak mücadele (cihad) etmenizdir. Bilseniz sizin için hayırlı olan budur. Bunlara karşılık Allah, günahlarınızı bağışlayacak ve sizi içinden ırmaklar akan bahçelere, güzel konaklara yerleştirecektir. Büyük başarı işte budur. Hoşunuza gidecek bir başarı da dünyada olacaktır: Allah’ın yardımı ve yakın zamanda bir fetih. İnanıp güvenenleri bunlarla müjdele. (Saff 61/10-13)

    Bu ticarette taraflardan biri müminler yani Allah’a güvenenlerken, diğeri Allah’tır. Üstelik böylesi bir ticaret için Tevrat ve İncil’de de söz verilmiştir:


    إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَىٰ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ ۚ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ ۖ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ ۚ وَمَنْ أَوْفَىٰ بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ ۚ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِهِ ۚ وَذَٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

    Allah, inanıp güvenenlerin kendilerini ve mallarını Cennete karşılık satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar; öldürürler ve ölürler. Bu Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da verdiği gerçek sözdür. Sözünü Allah’tan daha iyi tutan kimdir? Öyleyse yaptığınız bu satıştan dolayı sevinin. Bu, büyük bir kurtuluştur. (Tevbe 9/111)

    Çağımızda pompalanmaya çalışılan gerçek dışı, hayal ürünü, temelsiz ve duygusal söylemlerin aksine dünya hayatında barışın hakim olması mümkün değildir. Zira insan menfaatine düşkün ve dünya hayatını ahirete tercih eden bir varlık olduğundan menfaat çatışmalarının yaşanması kaçınılmazdır. Ayrıca her türlü kötülüğün yapılabileceği, her çeşit suçun işlenebileceği tek yer dünyadır. Ahirette insana böyle bir özgürlük tanınmayacaktır. Kısacası savaş her dönemde insanlığın gündeminde olmuş ve olmaya da devam edecektir. İşte bu sebeplerden dolayı hayatın bir parçası olan savaşı gerekli kılan şartlar da Rabbimiz tarafından Kur’an’da belirtilmiştir. Hatta bu şartlar oluştuğunda savaşmak Allah’ın açık bir emri, yani farzdır:

    وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ 

    Allah yolunda, sizinle savaşanlarla savaşın ve haksız saldırı yapmayın. Allah, haksız saldırı yapanları sevmez. (Bakara 2/190)

    Kur’an’da savaşı gerekli ve hatta zorunlu kılan durumlar dört başlık altında toplanabilir:

    1. Üç Kırmızı Çizginin İhlali

    Kur’an’da savaşı gerektirecek olan üç önemli ihlal Mümtahine Suresi’nde sıralanmıştır. Bunlar zaten, insanlık tarihi boyunca herkes tarafından bilinen ve kabul edilen evrensel hak ihlalleridir:

    لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَىٰ إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ ۚ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

    Allah, dininizden dolayı sizi öldürmeye kalkışmamış ve sizi yaşadığınız yerlerden çıkarmamış kimselere iyilik etmenizi ve değer vermenizi yasaklamaz. Allah değer bilenleri sever. Allah’ın yasakladığı şey sadece, dininizden dolayı sizi öldürmeye kalkışanlara, sizi yaşadığınız yerden çıkaranlara ve çıkarılmanıza destek verenlere yakınlık göstermenizdir. Onlara yakınlık gösterenler yanlış yaparlar. (Mümtahine 60/8-9)

    Bu ayetlere göre yakınlık gösterilmesi yasaklanan yani fiilî müdahaleyi hak edenler din özgürlüğünü ve kişinin kendi toprağında yaşama özgürlüğünü engellemiş ve engellemeye destek vermişlerdir. Bu engellemeyi yapanların dinleri ise konu edilmemiş, bu kişilerle ilişkilerimizi belirlemede din şartı öne sürülmemiştir. Müslüman da olsalar bu tür eylemleri yapanlarla savaşılması gerekir.

    2. Ezilenlerin Çağrısı

    Kur’an’da fiilî savaşı gerektiren durumlardan bir diğeri ezilmiş ve güçleri ellerinden alınmış toplumların varlığıdır. Bu kişilerin müslüman olmaları şartı yoktur. Ezilen insanların bulundukları durumdan kurtulmaları için savaşmak Allah yolunda savaşmak olarak değerlendirilmektedir:

    وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًا 

    Allah yolunda ve güçsüz bırakılmış çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda savaşmamak için ne gerekçeniz olabilir? Onlar(ezilenler) “Rabbimiz! Halkı yanlışlar içinde olan bu şehirden bizi çıkar, bize katından bir lider (veli) gönder, bize katından bir yardımcı gönder.” diye yalvarıp dururlar. (Nisâ 4/75)

    Hatta ayetin devamında müminlerin bu yolda savaşanlar oldukları dile getirilirken aksi tutum sergileyenler, yani bu kişileri ezenlerin yanında olanlar, “kâfirlik edenler” (âyetleri görmezden gelenler) ve “şeytanların dostları” olarak tanıtılmakta, bu kişilerle savaşma emri tekrarlanmaktadır:

    الَّذِينَ آمَنُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ۖ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ ۖ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا 

    İnanıp güvenenler (müminler) Allah’ın yolunda savaşırlar, âyetleri görmezden gelenler (kafirler) ise o azgınların yolunda savaşırlar. Öyleyse siz, Şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır. (Nisâ 4/76)

    3. İhanet

    Daha önce kendileri ile barış anlaşması yapılmış bir topluluğun anlaşmayı bozma ve ihanetlerinden net bir bilgiye dayalı olarak endişe etmek de Kur’an’da barışı askıya alan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır:

    وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَىٰ سَوَاءٍ ۚ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْخَائِنِينَ 

    Bir topluluğun hainlik yapacağından bilgiye dayalı olarak korkarsan, yaptıklarına karşılık anlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Allah hainleri sevmez. (Enfâl 8/58)

    4. Antlaşmayı Bozmak

    Yapılan barış antlaşmasının bozulacağına dair emareler bile savaşı gerektiriyorsa antlaşmanın bozulması elbette savaş sebebi olarak görülecektir. Bu durum da Kur’an’da ayrıca bildirilmiştir:

    أَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَءُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ ۚ أَتَخْشَوْنَهُمْ ۚ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ 

    Antlarını bozan ve Elçiyi yurdundan çıkarmaya kararlı olan bir toplulukla savaşmayacak mısınız? Hâlbuki sizden önce savaşı başlatan onlardır. Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer inanıp güvenmiş kimselerseniz bilin ki Allah, kendisinden korkmanıza daha layıktır. (Tevbe 9/13)

    Nitekim Medine’de Müslümanlarla aralarında sulh anlaşması bulunan Yahudilerden Kurayza oğulları, Hendek Savaşı’nda Müslümanlara ihanet ederek düşman safına geçmiş, Müslümanlar da onlarla savaşmaya başlamışlardı:


    وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاصِيهِمْ وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَرِيق تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا 

    Allah, kitap ehlinden, düşmana arka çıkanları da kalplerine korku salarak kalelerinden indirdi, onların kimini öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz. (Ahzab 33/26)

    Ayette görüldüğü gibi güçlü kaleleri olması ve güçlü görünen düşmanın safına geçmiş olmaları Müslümanların bu ihaneti karşılıksız bırakmaları anlamına gelmemiş, onlarla savaşmaktan geri durmamışlardır. Böylece Allah kalplerine korku salmış ve o çok güçlü kalelerinden onları indirmiştir.

    Görüldüğü üzere şartlar oluştuğu zaman savaş bir zaruret hatta Allah’ın kesin bir emridir. Çünkü insanların dinlerinin gereğini uygulama ve bulundukları yerde güvenle yaşama özgürlüklerinin ellerinden alınması kabul edilemeyeceği gibi tüm bunlara seyirci kalmak da kabul edilemez. Önemli olan savaşın Allah yolunda yapılması, yani Allah’ın meşru saydığı gerekçeler oluştuktan sonra savaşılmasıdır. 

    Erdem Uygan

  • Deist Ömer 2 – İlkeler

    Deist Ömer 2 – İlkeler

    Deist Ömer isimli yazıda(1), bir kişiyi deist yapan koşulların, Caner Taslaman’ın iddiasının aksine, gelenekçi – hurafeci din algısında değil, kendilerine Kur’an’cı denilen hocaların anlattıkları dinde aranmasının daha mantıklı olduğunu dile getirmiştim. Bunu yaparken de Ömer isimli hayali kahramanımı deist olmaya götüren yolun, pek çoğu Kur’an’ı dilediği gibi yorumlayacak kadar çıldırmış hocalar tarafından açıldığını göstermeye çalışmıştım. Oldukça ilgi gördüğü anlaşılan bu yazının ardından, “peki Ömer şimdi ne yapmalı?” tarzında pek çok soru gelmesi, yazıda anlatılanların doğruluğunun görüldüğünü yansıtması bakımından sevindirici, Kur’an’cı (!) hocaları takip edenlerin dahi bir çıkmazda olduklarını göstermesi bakımından hazindir.

    İlk yazının, anlatılmak isteneni ortaya çıkarmak için bilerek görmezden gelinmiş bir tutarsızlık içerdiği, üzerinde düşünenler tarafından kolayca görülecektir: Ömer aslında gerçeği bulmaya hevesli, kararlı ve bu sebeple de gerçeğe giden yolda emek sarf etmekten kaçınmayan bir kişidir. Böyle bir kişinin Kur’an’cı hocaların söylemlerindeki tutarsızlık sebebiyle deist olmayı seçmesi karakteri ile tezat oluşturan bir kolaycılık olmuştur. İşte tam da bu yüzden gerçek hayatta samimi olarak deist olan bir kişiye rastlanmaz. Kendilerine deist diyenler, aslında gidecekleri yolu önceden seçmiş, bu yanlış seçimlerine içlerini rahatlatacağını düşündükleri gerekçeler bulmak isteyen kişilerdir. Böylelerinin bu sapkın seçimlerine mevcut dini ortamda ister gelenekçi ister Kur’an’cı kesimden sayısız gerekçe bulmalarının hiç de zor olmadığı görülmüştür.

    Ömer’in bu kişilerden olmadığı, gerçeği aramada gösterdiği samimi gayretten anlaşılmaktadır. Ancak geldiği noktada tüm gayretlerine rağmen her kafadan bir sesin çıktığını gören Ömer bir şeyin farkına varır: Gelenekçi dinin yanlışlarını gördükten sonra yaptığı tek şey, Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen hocalara kulak vermek olmuştur. Bu sayede dinin bir kitabı olduğunu, eğer din adına bir şeyler söylenecekse o kitaptan söylenmesi gerektiğini görmüştür ama onu bizzat kendisi okumamış, onun yerine sırf gelenekçi dine yüklendikleri için hepsini aynı kefeye koyduğu hocaların sözlerine dikkat kesilmiştir. Peki bu kişilerin üzerinde ihtilaf ettikleri konularda Kur’an mealleri ne söylemektedir? Acaba en azından bu hocaların birbirleriyle çelişen sonuçlara vardıkları konularda meallere baksa  kendisi bir şey anlayamaz mıdır? 

    Ömer bir gece yarısı zihnine takılan bu soruyla uyanır. Artık uyuması mümkün değildir. Hocaların uzlaşamadığı konulardaki ayetlerin meallerine bakmaya karar verir. Tek ayette geçtiği için başörtüsü konusu iyi bir başlangıç olabilir diye düşünür ve ilk olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mealine bakmaya karar verir. Aradığı ayetin Nur Suresi 31. ayet olduğunu internetten tespit eder ve mealini okumaya başlar. Ne kadar uzun bir ayettir! Gözleri hızla kelimeler üzerinde kayar. Aradığı kelimeye ulaşana kadar kalbi, sıkma moduna geçmiş çamaşır makinası gibi sürekli hızını artırmaktadır. Sonunda gözü, uçak gemisine inen savaş uçaklarının, altlarındaki kancayı gemi üzerine enlemesine gerilmiş çelik halata takmaları gibi şu ifadeye takılır: “Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar.” 

    Ömer ayetin meali ile başbaşadır. Kendisini ve her şeyi yaratan yüce Allah’ın sözü, bütün açıklığı ile karşısında durmaktadır. Kalbi hâlâ olması gereken sürate inmemiştir ama Ömer’in içini bir rahatlama ve huzur kaplamaya başlamıştır. Derken aklına Kur’an’da başörtüsü olmadığını savunan isimler gelir. “Acaba onlar bu ayeti okumuyorlar mı” diye düşünür. Başörtüsünün olmadığını savunan ve içlerinde Caner Taslaman, Emre Dorman gibi isimlerin bulunduğu bir ekip tarafından kaleme alındığı sır olarak kalamayan kitapta bu ayet nasıl meallendiriliyor diye merak eder. Kitabın pdf’sini de birkaç saniye içinde bulur. İşte o meal de karşısındadır: “Hımarlarını (örtülerini/başörtülerini) yaka açıklarına koysunlar.” Başörtüsünün olmadığını iddia edenlerin kitaplarına aldıkları mealde başörtüsü kelimesini kullanmadan edememeleri Ömer’in dikkatinden kaçmamıştır. 

    Başörtüsünün olmadığını iddia edenlerden biri olan Edip Yüksel’in mealine bakmayı da ihmal etmez Ömer: “Örtülerini göğüslerinin üzerine kapasınlar.” İnternette yaptığı taramada onca mealin içerisinde sadece Edip Yüksel ayete böyle bir anlam vermiştir. “Bir an için tüm meallerin yanlış, sadece Edip Yüksel mealinin doğru olduğunu kabul edeyim” der kendi kendine ve düşünmeye devam eder: “Öyle olsa bile Edip Yüksel’in ayette yapabildiği değişiklik en fazla başörtüsü kelimesi yerine örtü kelimesini kullanmak olmuş. Peki Allah direkt olarak göğüslerinin üzerini kapatsınlar diyememiş mi? Neden örtüleri ile kapatmalarını belirtmiş ki? Yani bir kadın örtü ile değil de gömleğinin yakasını ilikleyerek kapatsa emri yerine getirmiş olmayacak mı? Bu meale göre elbette olmayacak. O halde ayette ‘örtüleri’ denmesinin bir anlamı olmalı değil mi? Ayrıca bu meale göre ‘bir örtüyle’ demiyor Allah; ‘örtülerini kapatsınlar’ diyor. O halde kadınlara has özel bir örtüden bahsediliyor olması çok daha akla yatkın.” 

    Kahramanımızın önceki yazıda anlatılan macerasından dolayı fıtratının bozulmamış olması birilerini körü körüne takip etmesini engellemiştir. Ömer hala sağlıklı düşünebilen, okuduğunu anlama konusunda kendisini geliştiren, hele de söz konusu olan Allah’ın Kitabı ise her kelimenin değerini vermeye çalışan bir gençtir. Okuduğunu sağlıklı değerlendirebilen, hocalarca kirletilmemiş bir zihnin bir takım ayetlerin meallerine gizlenmiş tuzaklara düşme ihtimali oldukça düşüktür.

    Ömer meal okumalarına devam eder. Aklı hâlâ Kur’an’dan konuştuğunu söyleyip de her biri ayrı telden çalan hocaların tartışmalarındadır. Hırsızlığın cezası ile ilgili tartışmalar aklına gelmiştir. Bu konunun da Mâide Suresi’nin 38. ayetinde anlatıldığını birkaç saniyede tespit eder. Bir çok mealin alt alta sıralandığı bir sitede meallerin biri dışında hepsi hırsızın elinin kesilmesini emir kipinde dile getirmektedirler. Bu konuda Edip Yüksel, Mehmet Okuyan ve benzerlerinin elin kesilmemesi gerektiğini savunduklarını duymuştur Ömer. Mehmet Okuyan’ın mealine rastlamamıştır ama her söylediği ile örtüştüğünü bildiği yakını Mustafa İslamoğlu’nun da aynı görüşte olması gerektiğini düşünerek onun mealine bakar. Meal şöyledir: “İmdi, işledikleri suça karşılık Allah`tan ibret-i alem bir müeyyide olarak hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.” Mehmet Okuyan bunu görmemiş ya da dünürü Mustafa İslamoğlu ile konuşmamış mı diye düşünür! Ardından bu konunun en ateşli savunucularından biri olduğunu duyduğu Edip Yüksel mealine bakar: “Erkek hırsızın ve kadın hırsızın ellerini, yaptıklarına karşılık kesin.” Şaşırmıştır Ömer. İnternetten Edip Yüksel ve âvânesinin çok net bir şekilde Kur’an’da hırsızın elinin kesilmesinin emredilmediğini söylediklerini duymuş hatta bu konuda yaptıkları videoları izlemiştir. Aynı Edip Yüksel’in mealinde tam tersini söylemesi Ömer’i düşündürmüştür: “Her ne kadar el kesmenin emredilmediğini söyleseler de ayetin Arapçası bundan farklı bir meal vermeye müsait olmamalıdır ki meallerinde ellerini kesin yazmak zorunda kalmışlar.” Ömer başörtüsü konusundakine benzer bir durumla karşı karşıya olduğunu anlamıştır. Araştırmasına devam eder.

    Miras ile ilgili koparılan yaygaraları hatırlar Ömer. Mehmet Okuyan kız çocuklarının mirastan alacağı payın erkek çocuklarla aynı olması gerektiğini bağıra çağıra anlatmaktadır videolarında. Mustafa İslamoğlu’nun da aynı fikirde olduğunu öğrenmiştir. Hemen onun mealine bakar. Bu konunun ayeti de Nisâ Suresi 11. ayettir. Meal şöyle verilmiştir: 

    Allah size çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kızın payını vermenizi tavsiye etmektedir. Eğer ikiden fazla kız iseler ölenin geriye bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır. Eğer sadece bir kızsa mirasın yarısı onundur. Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa o zaman annenin payı üçte birdir. Eğer kardeşleri varsa anneye verilecek pay altıda birdir.” 

    Ömer ayete başka kişilerin meallerinde verilen anlamlara baktığında ise iyice allak bullak olur. Meallerin bir kısmı ilk cümledeki ifadeyi tıpkı İslamoğlu gibi “tavsiye eder” diye belirtirken, büyük bir bölümü de “emreder” şeklinde Türkçeye aktarmıştır. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığının eski mealinde tavsiye edilen şey, yenisinde emredilmektir.

    Buradaki problemi nasıl çözeceğini düşünen Ömer, Mustafa İslamoğlu mealini bir kez daha okuduğunda kendi kendine sorar: “Allah’ın bir şeyi tavsiye etmesi ne demek ki? Her hükmü mutlak doğru olan kanun koyucu bir yaratıcı nasıl olur da herhangi bir şeyi emretmek yerine tavsiye eder? Allah gerçekten tavsiye ediyorsa bile insanlar Allah’ın tavsiyesini emir saymazlar mı? Bir yanda Allah’ın tavsiyesi dururken, bir şeyi Allah tavsiye ediyorken, kim kalkıp da bu tavsiyenin dışında bir uygulamanın daha doğru olduğunu düşünebilir ki? Hatta Allah’ın tavsiyesinin dışına çıkabileni kim adam yerine koyar?” Ardından mealin sonraki cümleleri dikkatini çeker Ömer’in “Eğer ikiden fazla kız iseler ölenin geriye bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır.” Aynı ayette yer alan bu cümlede tavsiyeden bahsedilmiyor. Oysa burada da kız çocuğun mirastan alacağı pay, “üçte ikisi onlarındır” denilerek kesin bir hükümle dile getirilmektedir. Hatta ayetin devam eden cümleleri de aynı şekildedir: “Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa o zaman annenin payı üçte birdir. Eğer kardeşleri varsa anneye verilecek pay altıda birdir.” Tüm bu ifadeler kesin ve net emirler verirken nasıl olur da aynı ayetin ilk cümlesinde tavsiyeden bahsediliyor olabilir? Allah nasıl olur da bu kadar tutarsız bir metin gönderir?! Ya da bu derece anlamsız bir metin nasıl olur da Allah’a ait olabilir? 

    Ömer bir sonraki ayetin mealini de yine  Mustafa İslamoğlundan okur:

    “Eğer çocukları bulunmuyorsa, eşlerinizin miraslarının yarısı size aittir. Fakat eğer onların çocukları varsa, ettikleri vasiyet ve borçlarından sonra terekelerinin dörtte birini alacaksınız. Eğer çocuğunuz yoksa, terekenizin dörtte biri eşlerine aittir. Fakat eğer çocuğunuz varsa, ettiğiniz vasiyet ve borçlardan sonra terekenizin sekizde birini alacaklar. Eğer erkek ya da kadın birinci dereceden bir mirasçıya sahip değilse; kız ya da erkek kardeşi de varsa, her birine altıda bir düşer. Fakat erkek ve kız kardeş birden fazlaysalar, edilen vasiyet ve borçtan sonra üçte birini alırlar. Bu her iki durumda da, (mirasçılara) zarar verilmemelidir. Bunlar Allah`ın size tavsiyesidir; zira Allah her şeyi bilendir, (bu kurallar hususunda) hilim ve hoşgörü sahibidir.”

    Ayetin içerdiği cümlelerin yüklemlerine dikkat kesilir Ömer: “yarısı size aittir”, “dörtte birini alacaksınız”, “eşlerine aittir”, “sekizde birini alacaklar”, “altıda bir düşer”, “üçte birini alırlar”. Bu ifadelerin tamamı hüküm ve emir bildirmesine rağmen devamında “bunlar size Allah’ın tavsiyesidir” demek ne demektir? Bir yanda bu meal, diğer tarafta “bunlar size Allah’ın emridir” diyen bir başka meal varken Arapça bilmeyen ancak aklı ve mantığı doğru çalışan bir insan nasıl ilkini tercih edebilir? Bütün bu emir içeren ifadelerden sonra Allah’ın tavsiyesinden bahsetmek insanların aklıyla dalga geçmek olmaz mı? (2) Bir insanın yazacağı bir metinden bile bu denli anlamsızlık beklenemez. Allah’ın Kitabında ise böyle tutarsızlıklar asla olmamalıdır. Ömer aynı yazarın ayetlerin dipnotlarındaki açıklamalarına bakınca durumun yine daha önce incelediği ayetlerdeki gibi olduğunu görür. Ayetlerin metnine yansıtılamayan bir takım düşünceler dipnotlarla verilmek istenmiş yani ayetler yorumlanarak gerçek içerikleri çarpıtılmıştır. Öyle ki dipnotlarda yapılan açıklamalar ayetin metnine az da olsa yansıtılmaya çalışılınca tutarsızlık ve çelişkiler ortaya çıkmakta ve biraz düşünen herkes bu çelişkileri hemen fark edebilmektedir.

    Ayrıca bu ayetlere dipnotlarda yapılan açıklamalara göre Allah’ın koyduğu bu hükümlerden sadece bir tanesi, ki o da erkek çocuğun 2 kız payı kadar miras almasıdır, bugün değişebilir ve paylar eşitlenebilir. Ömer bunu bir türlü anlayamamaktadır: Nasıl olur da ayetlerdeki bu kadar oran, bu kadar detay aynı kalır da sadece kız çocuğun alacağı pay bugün erkek ile eşit olabilir? Hadi onu da geçtik, Allah’ın indirdiği hükümlerden biri hangi gerekçeyle ve kim tarafından değiştirilmektedir? Hangi şartlar o hükmü bugün farklı uygulayabilmemizin önünü açmaktadır? Bu hüküm hangi tarihten itibaren değiştirilebilmektedir ya da ne zamana kadar ayetteki şekliyle geçerli kalmıştır? 

    Tüm bu sorular, Ömer’in, sırf gelenekçilere saydırdılar diye bu hocaların Kur’an’ı önemsediklerini var saymanın, acele hüküm vermek olacağını görmesine sebep olmuştur. Ayrıca Ömer, Arapça’yı hiç bilmeyen bir kişinin mantıklı düşününce meallerdeki sıkıntıyı görebileceğini fark etmiştir. Çünkü mealde bir kelimeye yanlış anlam verilince ya ayetin devamı ya da başka ayetlerle uyumunda herkesin görebileceği sıkıntılar meydana gelmektedir. Aslında bu durum Kur’an’ın gerçekten Allah’ın Kitabı olduğunu da doğrulayan bir durum olmalı diye düşünür. 

    Ömer bu ayetlerdeki tahrifin hayal edebileceğinden daha vahim olduğunu henüz görebilecek durumda değildir. Kur’an mealini böyle bilinçli bir şekilde okumaya devam ederse Allah’ın yardımıyla daha zor görülen yanlışları da fark debilecektir. Kısa süre sonra aynı surenin 7. ayetini okuduğunda Mustafa İslamoğlu’nun ayetin metnini nasıl tahrif ettiğini, Mehmet Okuyan’ın videolarda aynı ayeti nasıl çarpıttığını görecek bir seviyeye ulaşacaktır.

    Bu çalışma Ömer’i oldukça memnun etmiş, içini rahatlatmıştır. Artık ne yapacağı, nasıl yol alacağı konusunda kafası biraz daha nettir. Çünkü Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olması onun üzerinde oynanan oyunları, ayetlerine yapılan yorum ve tahrifleri mantığını doğru kullanan herkesin görebilmesini sağlamaktadır. Yanlışın nerede olduğunun görülmesi ise doğruya ulaşmanın ilk şartıdır. Ömer artık meallerde daha pek çok yanlışın bulunduğunu tahmin edebilmekte ama bu onu korkutmamaktadır. Allah’ın bu konuda gayretlerini boşa çıkarmayacağına, aksine bu gece olduğu gibi bundan sonra da kendisine doğruyu mutlaka göstereceğine dair hiç şüphesi yoktur. Ömer bu geceki emeğinden aldığı dersleri Allah’ın Kitabına yaklaşımında kendi ilkeleri olarak benimseyecektir:

    Her konuda daima Kur’an ayetlerinin meallerini okuyacak, hiç kimsenin sözünü ve yorumunu Allah’ın hükmü saymayacaktır.

    Mealleri karşılaştırmalı olarak okuyacak ve tefsirsiz, dipnotsuz, yorumsuz sadece ayetin mealine odaklanacaktır. Çünkü bu gece yaşadığı tecrübe ona ayetleri yorumla tahrif edenlerin aynı şeyi ayetin metnine yapmaya cesaret edemediklerini göstermiştir.

    Mealleri değerlendirirken hiç kimseden etkilenmemeye çalışarak sadece Allah’ın ne dediğini anlamaya odaklanacak, gördüğü tutarsız ve çelişkili ifadeler üzerinde akıl ve mantığını en ileri seviyede kullanarak düşünecek, konuyla ilgili bol miktarda soru üretecektir.

    Tüm bu gayretine rağmen Kur’an’ın her ayetini hemen doğru anlayacak veya yanlış anlamayacak diye bir kural yoktur. Mutlaka anlayamadığı çok şey olacaktır. Ancak ilkelerinden taviz vermeden samimi olarak gayret gösterirse bu gece olduğu gibi Allah onu doğruya mutlaka ulaştıracaktır.

    Düzenli olarak meal okumaya devam edecek, böylece Kur’an’ın neresinde neyin anlatıldığına dair bilgi sahibi olarak Kitap bilgisini artıracaktır.

    Ömer bu ilkelerle çalışıp Kur’an hakkındaki bilgisini artırdıkça Kur’an’a referans yaptığı algısını oluşturmuş kişiler ve Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen hocalar hakkında şu sonuçlara ulaşması kaçınılmaz olacaktır:

    Kur’an meali ve tefsiri yazmış veya Kur’an’daki herhangi bir konuyla ilgili herhangi bir açıklaması olan bir hoca asla ve hiçbir durumda yanlış yaptığını kabul etmeyecektir. Kendisine gösterilecek hiçbir delil onu yaptığının yanlış olduğuna ikna edemeyecek ve en bariz, en teknik, en somut hatasında bile asla geri adım atmayacaktır. Bu sebeple hocalara yanlışlarını söylemenin hiç bir faydası yoktur. Onları değil ama onlara kanan kalabalıklar içerisinde bulunan az sayıdaki samimi mümini uyarmak mümkündür.

    Başka hiçbir iş yapamayacakları için hoca olmuş kişiler, Allah’ın dinine aykırı bir sürü gereksiz bilgiyi ezberleyerek oyunu kuralına göre oynamak suretiyle elde ettikleri akademik ünvanlarını insanlar üzerinde baskı unsuru olarak kullanmaktan ve böylece yanlışlarını dayatmaktan çekinmeyeceklerdir.

    Kur’an yorumlanamaz, bir insan tarafından açıklanamaz. Zira yorumlanabilen bir kitaptan çıkarılmayacak hüküm yoktur. Kur’an’ı Allah açıklamıştır. O açıklamaya ulaşmanın yöntemini de Kur’an’da Allah tarif etmiştir. Zaten Allah’ın Kitabı ancak böyle olabilir. Aynı konuda herkesin farklı bir sonuca ulaşabileceği bir kitap Allah’a ait olamaz.

    Belli hükümleri indrildiği döneme ait olup bugüne gelemeyen, hangi hükmünün o güne ait olduğunun tespiti insanlara bırakılmış bir kitap Allah’a ait olamaz.

    Allah’ın ayetlerine verilen yanlış anlamları tespit etmek için samimi, akıl ve mantığını sonuna kadar kullanan bir mümin yeterlidir. O yanlışları düzeltmek ve doğru hükme ulaşmak içinse metodu, Arapça’yı ve Kur’an’ı iyi bilen ekipler oluşturarak çalışmak gerekir. Bu, uzmanlık gerektiren bir uğraştır ve böyle olması da doğaldır.

    Geleneksel din algısına karşı çıkan hocaların sadece bu tutumlarından dolayı her sözleri Kur’an’dan sayılmaktadır. Bu durum, bu kişileri takip edenlerin tarikat müritlerine rahmet okutacak seviyede müritleşmesine sebep olmuş, bu Kur’an cahili kalabalığın etkisine giren hocaları da kafalarından geçen her şeyi Kur’an’a söyletmeye itmiştir. Oysa Kur’an’ın bir tek ayetini tahrif eden bir hocanın artık hiçbir sözüne güvenilemez.

    Sabah ezanı yarım saat önce okunmasına rağmen, doğu ufkuna bakan penceresinden Allah’ın şaşmaz ayetlerinin fecr vaktini henüz oluşturduğunu görmektedir Ömer. İlk namazını kılmak için ilk abdestini almaya giderken dudakları Allah’a bu geceki inanılmaz yardımı için şükür ifadeleri ile kıpırdamakta, aklı ise bu yardıma karşılık gelebilecek güçte şükür cümleleri kurmakta ne kadar aciz olduğunu kendisine hissettirmektedir.

    Erdem Uygan

    (1) https://erdemuygan.com/2019/06/deist-omerin-seruveni/

    (2)Ayette geçen kelime ve konuyla ilgili detaylı çalışmamız için bkz: https://erdemuygan.com/2018/09/yaniliriz-diye-aciklamayi-allah-yapiyor/

  • Deist Ömer

    Deist Ömer

    Cübbeli Ahmet olarak bilinen kişinin Haber Türk kanalında bir programa katılması, her zaman olduğu gibi Kur’an’dan konuştuğu iddiasında olan kesimin sosyal medya hesaplarında hareketliliğe yol açtı. Mesela bu gibi fırsatları kaçırmayıp kendince bir tür tebliğ faaliyetine çevirmesi ile bilinen Caner Taslaman twitter hesabından şöyle bir değerlendirmede bulundu:

    “Ateizmi, deizmi dinde olmayan haramları uyduran bu zihniyet besliyor: Bakın tavla, satranç, midye, karides, sakal kesme, müzik aletleri…”

    https://twitter.com/ctaslaman/status/1134932071531651078

    Görüldüğü gibi Taslaman ateizm ve deizmin Cübbeli Ahmet ve benzerlerinin sayesinde yayıldığını iddia ediyor. Çünkü Cübbeli yukarıda saydığı şeylerin haram olduğunu söylüyor.

    Eğer yeryüzünde “bu adamlar tavlanın, müzik aleti kullanmanın, midye yemenin vs.. haram olduğunu iddia ediyorlar, demek ki Allah’ın dini dedikleri şey böyle bir şey. O halde din, Allah, Kitap, Nebi diye bir şey yoktur” diyerek ateist veya deist olan biri varsa, bu kişi ateist falan değil, olsa olsa süzme aptaldır. Zira insanların Allah tarafından gönderildiğini söyledikleri Kur’an diye bir kitabı hiç duymamış olması (hatta Cübbeli Ahmet’ten etkilendiğine göre Türkiye’de yaşayıp Kur’an’ı duymamış olması), duymuşsa bile, Cübbeli Ahmet’e olan güveninden olsa gerek, bir kez bile onun sözünün doğruluğunu Allah’a isnad edilen bu kitaba bakarak teyit etmeyi akıl etmemiş olması gerekir. Üstelik, bu aptalı ateist yapan konu da birkaç ayetle yanlışlığı görülebilecek bir konuyken… Ben deist-ateist olsam bırakın Taslaman’ı ciddiye almayı, bu söylediğini kendime hakaret sayardım.

    O halde gelin, Caner Taslaman ve benzeri düşünceye sahip olanların bu düşüncelerinin ne kadar anlamsız ve yanlış olduğunu görebilmek için Deist Ömer adlı hayali bir karakter uyduralım ve onu bir dini arayış serüveninin içine sokalım. Böylece geleneksel kesimi mi yoksa kendilerine Kur’an’cı diyen kesimi mi takip etmenin insanı desit-ateist yapmak için daha etkili olabileceğini görmeye çalışalım.

    Deist Ömer Cübbeli Ahmet ve benzerlerine baktığında bir yığın hurafe ve uydurmayla, Caner Taslaman’ın da bahsettiği sayısız haramlarla, kısacası insan fıtratına aykırı bir din algısıyla karşılaşacaktır. Bu dinde ölmüş gitmiş bir takım insanlar aslında ölü değildir ve insanların yardımına yetişecek güçlere sahiplerdir. Detaylarına girmeye gerek olmayan bu dini gören Ömer, Allah’ın böyle bir din göndermeyeceğini düşünür. Caner Taslaman’ın twitindeki kadar aptal olamayacağı için Kur’an diye bir kitabın varlığını duymuştur. Hatta Caner Taslaman’ı takibe de almış, hurafecilerin yanlışlarına karşı bizzat onun tarafından da uyarılmaya başlamıştır. “Oh be!”dir. “Demek ki o saçmalıklar yığını gerçekten de Allah’ın dini değilmiş”tir. O halde yapılacak şey çok basittir. Madem o din Kur’an’a aykırıdır, Kur’an’daki dini anlatan hocalara takılacak ve kurtulacaktır Ömer. İyi ki Kur’an’cı insanlar vardır. “Yoksa az kalsın en kötü ateist, en iyi ihtimalle de deist olacaktm” diye sevinir.

    Ömer, her fırsatta hurafeci-gelenekçi din algısına ağız dolusu giydiren, bu yüzden de Kur’an’dan konuştuklarına karar verdiği bir sürü hoca bulur kısa zamanda. Hepsini büyük bir iştiyakla izlemeye ve dinlemeye koyulur. Çok geçmeden Caner Taslaman, Emre Dorman, Edip Yüksel ve daha bir çoğundan öğrenir ki kadınların başlarını örtmeleri şart değilmiş, Arap örfünün bir ürünüymüş başı örtmek. İnsanlık tarihi boyunca her hava koşulunda başını sımsıkı örten kadınlar cahillermiş meğer. Sonra ilk ikisiyle sürekli televizyonlarda gördüğü Mehmet Okuyan’ı inceler, onun çok yakını olan Mustafa İslamoğlu’nu da araştırır. Bir de ne görsün, başörtüsü farzmış. Hem de Kur’an’ın açık bir emriymiş. Kafası karışır Ömer’in. Ama nasıl olsa erkektir ya, pek durmaz üzerinde…

    Bir de Allah’a nasıl ibadet edeceğimle ilgili bakalım Kur’an neler söylüyor diye sormaya başlar yeni hocalarına. Caner Taslaman’a sorar önce “Kur’an’da kaç vakit namaz emrediliyor? diye. “Ben beş kılıyorum ama tam emin değilim, üç de olabilir” cevabını alır. Mehmet Okuyan’a sorar, beş rakamını alır. Kur’an’da hangisi söyleniyor, üç mü beş mi diye üsteler Ömer. Her hoca bir şeyler anlatır ama rakam bir türlü netleşmez. “Peki ya yolculukta namaz?” diye sorduğunda ise işler iyice karışır. Mehmet Okuyan tam kılacaksın der. Abdulaziz Bayındır “4 rekâtlık namazı 2 rekât kılmak zorundasın” diye noktayı koyar. Ömer Kur’an’da hangisi söyleniyor deyince her ikisi de aynı ayetleri okurlar ama sonuçlar farklıdır. Ömer ciltlerle tefsiri olan Hakkı Yılmaz adında bir başka Kur’an’cı hoca bulur en sonunda. Onun tefsirini yazdığı Kur’an’da namaz hiç yoktur. Ömer’in zihni zıngırdar.

    “Peki ya oruç?” der Ömer kendi kendine! “Benim Kur’an’dan konuşan hocalarım oruçla ilgili bakalım neler söyleyecekler” diye araştırmaya başlar. Bayraktar Bayraklı yeni eklenmiştir listesine. O da geleneği sert bir biçimde eleştirmektedir. Tefsiri vardır. Çok iyi hafızdır. Orucun Ramazan ayında tutulması gerektiğini öğrenir kendisinden. Ha bir de Ramazan’ı Eylül’e sabitleyip her yıl Eylül’de oruç tutulabileceğini. “Ay takviminin bir ayı, yani astronomik olaylara bağlı bir zaman dilimi bizim istediğimiz bir zamana sabitlenebiliyor mu?” diye düşünür. Allak bullaktır Ömer. Bunu bir de Mehmet Okuyan’a sorayım der. “Öyle şey mi olur!” yanıtını alır. Ben Kur’an’ın ne dediğini soruyorum diye üsteler Ömer. Ama sonuç değişmez. “Yolculukta oruç nasıl olacak peki?” deyince Mehmet Okuyan çıkışır; “ne yolculuğu! Ancak savaşmak için yola çıktıysan tutmayabilirsin!” Sinmiştir Ömer. “Peki!” diyebilir sadece ve yutkunur. Ben Kur’an’da ne yazdığını merak ediyorum diyemez artık. Ama cesaretini toplar ve Abdülaziz Bayındır’a da aynı soruyu sorar. Aldığı cevap elbette farklıdır: “Her tür yolculukta oruç tutmama ruhsatını veren Allah’tır.” Ayrıca Abdülaziz hocanın, hasta ve yolcu dışında oruç tutmamak diye bir şey olmadığını söylerken okuduğu ayetle diğer tüm Kur’an’cı hocaların ağır işte çalışanların isterlerse fidye verip tutmayabileceklerini söylerken okudukları ayet aynıdır. Ömer tükenmek üzeredir.

    “Kurban kesecek miyim?” diye soracak cesareti aradan uzun bir süre geçtikten sonra bulabilmiştir Ömer. Caner Taslaman ve o ne derse aynısını söylediğini kısa zamanda fark ettiği Emre Dorman farz değil derken diğerleri farzdır keseceksin derler. “Hacca gidecek miyim?” dediğinde ise cevaplar “imkanın varsa gideceksin” ile “gitsen de şeytan taşlamaya gitmeyeceksin” arasında pek çok seçenek sunmaktadır. “O üç ay içinde her zaman hac yapabilirsin” diyeni de kolayca bulmuştur Ömer.

    Zamanla keşfettiği, geleneğe karşı yani Kur’an’cı hocalardan biri olan İbrahim Sarmış’tan faizin ev almak için bir kerelik tercih edilebileceğini, Mehmet Okuyan ve Mustafa İslamoğlun’ndan mirasla ilgili kimi hükümlerin bugün için geçerli olmadığını, yine Mustafa İslamoğlu’ndan Allah’ın cinlerden bahsederken bazı yerlerde görünmeyen varlıkları, bazı yerlerde de uzak şehirlerin insanlarını kast ettiğini, haram ayların Arapların ortaya çıkardığı bir uygulama olduğunu dinlemiş, ancak Abdülaziz Bayındır ve ekibinden bunların hiçbirinin Kur’an’a uygun olmadığını öğrenmiştir. Ömer’in zihni artık bir tür nasır tutmuştur. Söylenen hiçbir şey onu şaşırtmamaktadır.

    Ömer geldiği noktada bir an durur ve geçmişi düşünür. “Buraya nasıl geldim ben?” diye sorar kendi kendine. Tüm bu garip serüvene gelenekselci denilen kesimin akıl dışı uygulamalarını kabul etmediği için atılmıştır. “Oysa o insanlar arasında bile namaz, oruç, hac, kurban gibi en temel konularda bir ihtilaf yoktu. Hepsi günde 5 vakit namaz kılıp Ramazan’da oruç tutuyordu. Kimse kadının baş örtüsü ile ilgili bir şüpheye sahip değildi. Hacca hepsi aynı zamanda gidiyor, aynı şeyleri yapıyorlardı. Şimdi geldiğim noktada ise Kur’an’dan konuştuklarını söyleyenlerin her biri farklı bir şey söylemekteler. Dinin en temel konularında bile bu kadar farklı anlaşılabilen bir kitap nasıl Allah’ın Kitabı olur?” Ömer düşüncesini şöyle sürdürür: “Allah’ın varlığı ile ilgili kendime yalan söyleyemem ama bu kitabı da Allah’ın Kitabı sayamam.”

    Gerçekte ateist diye bir şey yoktur. Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmemek mümkün değildir. Bu sebeple Kur’an’da böyle bir tipten bahsedilmez. Ateist olduğunu söyleyenler çevrelerinde etki oluşturmak için yalan söylemektedirler. Aslında deistlerin de durumu ateistlerden farklı değildir. Kur’an’a göre her ikisi de kâfir, yani Allah’ın emrini bile bile kabul etmeyen kişilerdir. Hele hele geleneksel dînî yapıyı gördüğü için deist olan bir kişi olamaz çünkü Kur’an’ı bilmeyen kimse yoktur. Kur’an’a bakmadan deist olduğunu söyleyen kişi olsa olsa aptal olabilir. Eğer bir kişinin dînî söylem ve uygulamalar yüzünden deist olduğu kabul edilecekse, hayali kahramanımız Ömer‘in durumunda olduğu gibi, Kur’an’cı hocaların söylemlerine bakarak deist olduklarını kabul etmek çok daha mantıklı ve tutarlı bir yaklaşım olacaktır. Yani Caner Taslaman’ın tesbiti temelden yanlıştır.

    Deist Ömer’in serüveninde sonuca etki edecek en önemli etken ihmal edilmiştir. O da Ömer’in samimiyetidir. Çünkü samimi olarak gerçeği isteyen bir kişiye Allah’ın yardımı sınırsızdır (Bkz: Ankebût 69). Hocaların sözlerini Kur’an’ın yerine koymak, geleneksel cemaatlerde görülen müritlikten farksız sonuçlar verecektir. Nitekim bugün Kur’an’cı hocaların takipçilerindeki durum aynıdır. Sosyal medya, hocalarının Kur’an’a aykırı hatta tahrif sayılabilecek söylemlerini gerçekmiş gibi savunan sözde Kur’an talebesi müritleri ile doludur. Bu kişilerin samimi bir biçimde gerçeğin peşinde olmadıkları çok açıktır. Zaten bu yüzden Kur’an’dan haberleri bile yoktur. Dolayısıyla hocalarının yanlışlarını görüp itiraz edecek durumda değildirler.

    Yine Ömer’in serüveninden gördüğümüz bir diğer gerçek de Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen hocaların tek ortak noktalarının geleneksel dini eleştirmeleri olduğudur. İçlerinden bir kısmı savundukları konuyla ilgili ayetlerin Arapçasını okuyabilecek durumda bile değildir. Kısacası bunların Kur’an’cı sayılmaları Kur’an’dan konuştuklarını değil, en fazla geleneksel dine karşı olduklarını gösterir.

    Nasıl ki ateist olduğunu söyleyen herkes belli çevreler tarafından bilim adamı muamelesi görüyorsa, geleneksel hurafe dinini eleştiren herkes de Kur’an’a dayanıyor muamelesi görmektedir. Bunların ikisi de yanlıştır.

    Erdem Uygan