Kategori: Kur’an’la Bakış

  • Kur’ân’ı Yorumlamanın Trajikomik Sonuçları

    Kur’ân’ı Yorumlamanın Trajikomik Sonuçları

    Kur’an, kendisini gönderen Allah tarafından bizzat açıklanmış ve nebiler de dahil hiç kimseye açıklama yetkisi verilmemiş bir kitaptır:

    Elif Lam Ra! Bu, her zaman doğru hükmü veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından, ayetleri, hem muhkem kılınmış hem de açıklanmış bir kitaptır. (1) Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. (De ki:) Ben de Allah tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. (Hûd 11/1-2)

    Kur’an üzerinde çalışanların görevi, ekipler oluşturarak Allah’ın yaptığı açıklamaya ulaşmaktır. Bunun nasıl yapılacağı, birbirini açıklayan ayetlerin nasıl belirleneceği ve metodun tüm ayrıntıları da yine Kur’an’da Rabbimiz tarafından detaylı olarak açıklanmış, bu metoda “ilim”, ulaşılacak sonuca da “hikmet” adı verilmiştir.

    Kur’an’ı sadece Allah’ın açıklaması, ayetlerin yoruma açık olmadığını gösterir. Zaten hikmet doğru hüküm demektir ve her konudaki doğru hüküm yalnız bir tane olmak zorundadır. Bu da Kur’an’ın yoruma açık olmadığını gösterir. Yoruma açık olan bir kitap yorum farklılıklarının da zenginlik olarak görülmesine sebep olur. Ancak hikmetten bahseden ve Allah tarafından açıklanmış bir kitap için böyle bir durum söz konusu olamaz.

    Kur’an’da geçen kavramların anlaşılması da yine aynı metodun uygulanması ile mümkündür. Bu da Kur’an üzerinde çalışanların sözlüklere ve Kur’an’ın indirildiği döneme mahkum olmalarını önler. Diğer bir deyişle Kur’an’da geçen her bir kavram yine bizzat Allah tarafından açıklanmış ve hatta örneklendirilmiştir. Kelimelerin anlamlarını ortaya koyan, sonra o kelimeleri kavramlaştırarak birer terim haline getiren, her bir terimi detaylı olarak tanımlayıp sarsılmaz bir incelik ve düzenle kullanan yine bizzat Rabbimizdir.

    Bu durumda şu rahatlıkla söylenebilir; Kur’an’ın sadece açıklamasını değil, yeryüzündeki bütün dillere çevirisini de bizzat Allah yapmaktadır. Çünkü kavramlarını kendisi tanımlayıp hangi anlamda ve nasıl kullanıldığını bizzat Kur’an belirlemekte, herhangi bir insana söz hakkı tanımamaktadır.

    İşte Kur’an’ın sadece Allah tarafından ortaya konabilecek bu muazzam yapısını bilmediğimiz ya da göz ardı ettiğimizde ayetlere kendi kafamızdan meal vermeye başlarız. Kelimeleri sözlükçüler, terimleri meal ve tefsirciler tanımlamaya ve yorumlamaya başlarlar. Sonuçta mealler Allah’ın Kitabının meali olmaktan çıkar ve Kur’an, mealcilerin at koşturduğu uçsuz bucaksız bir yorum çiftliğine döner. Meal ve tefsirler bu durumun sayısız örnekleri ile doludur. Öyle ki bugün tefsir denildiğinde yazan kişinin ayetleri kendi zamanı ve bilgisi ile yorumladığı eserler anlaşılır. Oysa Rabbimizin buna asla cevaz vermediğini görmüştük.

    Kavramların Kur’an’dan öğrenilmemesi ayetlerin yorumlanması sonucunu otomatik olarak doğurmaktadır. Ancak yorumlama bir kez başladığı zaman bunun önünü almak mümkün değildir. Çünkü başta da söylediğimiz gibi Allah, ayetleri akıl almaz bir korelasyonla birbirlerine bağlamıştır. Siz bir ayeti kendi kafanıza göre yorumladığınızda konuyla ilgili başka bir ayeti de aynı yoruma mahkum etmek zorunda kalırsınız. Bu da daima ayetler arası insicamı bozar. Bunu fark eden mealci, her seferinde yorumunu genişletmek ve ayetleri, birbirlerine ve yaptığı yoruma uydurmak için esnetmek zorunda kalır.

    Mesela, nebi ve rasul kavramları arasında bir fark gözetilmediği takdirde pek çok ayetin anlaşılmasında ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu sorunların giderilmesi için de mecburen ayetlerin yorumlanması yoluna gidilmektedir. Buna rağmen yapılan bu yorumlar daha büyük anlama sorunlarına hatta ayetler arası tutarsızlık ve çelişkilere yol açmaktadır. Bu duruma mevcut meal ve tefsirlerden hatırı sayılır miktarda örnekler bulmak mümkündür. Bu konuyu, Hayat Kitabı Kur’an isimli mealde Cin Suresinin ilk ayetlerine verilen anlam ve yorumlar üzerinden örneklendirmeye çalışacağız. Meal şöyledir:

    De ki: “Bana vahyedildi ki, cinlerden bir kısmı (bu mesaja) kulak vererek, (dostlarına) şöyle dediler: “Gerçekten de biz olağanüstü güzellikte bir hitap dinledik; (Cin 72/1)

    Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Yayıncılık, Aralık 2017

    Ayetin mealinde lafzen bir sorun görünmemekle birlikte dipnotta, cin kelimesini nasıl anlamak gerektiği ile ilgili olarak şu yoruma yer verilmektedir:

    “Kur’an’da insan ve cinlere kendi türlerinden rasuller gönderildiği ifade edilir (6/130). Eğer Ahkaf 29-32’den yola çıkarsak, ilk pasajda anlatılan olayın kahramanlarının Hz. Musa’ya inandığı ortaya çıkar. İnsan ve cinlere kendi türlerinden rasul gönderildiği ifade edildiğine göre, bu durumda burada cinn adıyla anılanlar insanlar olmalıdır. Şu halde bu ayetlerde geçen cinin anlamı “görünmeyen varlık” olmaktan çok “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” olsa gerektir. Belki, Hz. Peygamber haberdar olmadan ve kendilerini görmeden onu dinledikleri için de cinn adını almış olabilirler. Allah en doğrusunu bilir.”

    Ancak ayette geçen cin kelimesine bu yorumda verilen “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” anlamı surenin devamıyla uyuşmamaktadır. Bu sebeple mealde yazar, hemen dördüncü ayette bile yorumuna uygun ancak ayetin metni ve Arap dili gramerine aykırı bir parantez içi açıklama yapmak zorunda kalmıştır:

    Bir başka gerçek de, içimizdeki beyinsiz (kişilerin) Allah`a karşı sorumsuzca konuşması olmuştu. (Cin 72/4)

    Surenin başından beri aynı kişiler yani cinlerden bir grup konuşmaktadır. Buradaki cinlere “daha önce görülmemiş insanlar” anlamı verilince aslında “bizim beyinsiz” olarak çevrilmesi gereken سفيهنا ifadesi mecburen “içimizdeki beyinsiz kişiler” olarak değiştirilmek zorunda kalınmıştır. Oysa sefih (beyinsiz) ifadesi tekildir ve “içimizdeki” ifadesi de ayetin orijinalinde yoktur, onun yerine “bizim” anlamına gelen zamir kullanılmıştır.

    Ayetin anlamını tamamen değiştiren bu problemin üzerinde daha fazla durmayarak aynı mealden okumaya devam edelim:

    Halbuki biz, ne insanların ne de cinlerin Allah`a iftira edeceğine asla ihtimal vermezdik. (Cin 72/5)

    Dikkat edilirse bu ayette “ne insanların ne de cinlerin” şeklinde bir karşılaştırma yapılmaktadır. Bu ifade gereği, Rabbimiz tarafından “cinler” şeklinde isimlendirilenler insan olmamak durumundadırlar. Aksi halde “insanlar ve cinler” ifadesi kullanılamaz. Sureyi mealden okumaya devam edelim:

    Hiç kuşku yok ki insanlardan bazıları cinlerden bazılarına sığınırlar, bu da onların (cinler karşısındaki) zillet verici edilgenliğini artırır. (Cin 72/6)

    Surenin ilk ayetiyle başlayan konu devam etmektedir. Konuşturulan yine cinlerdir ve burada da “insanlardan bazıları”, “cinlerden bazıları” ifadelerinin kullanılması, cinler kelimesi ile kast edilenin, yazarın yaptığı yoruma aykırı olarak insan olmamaları gerektiğini gösterir. Zaten yazarın kendisi de bu ayetin dipnotuna yaptığı yorumda mecburen buradaki cinleri görünmez varlıklar olarak nitelemek zorunda kalmıştır:

    “Cinler üzerinden kendi vehimlerinin oyuncağı oluyorlardı. Bu cinin kendisinden kaynaklanan bir etki değil, insanın ona yüklediği vehme dayalı anlamdan kaynaklı bir etkiydi. Yani insanlar görünmeyen varlıklara güç vehmediyorlar, sonuçta evhamlarının esiri oluyorlardı…”

    Surenin ilk ayetinde aynı kelimeyle “tanınmayan insanlar”, altıncı ayetinde ise “görünmeyen varlıklar”ın kast ediliyor olması acaba yeryüzünde kaç kişiye inandırıcı gelebilir? Her şey bir yana Allah’ın Kitabı için böylesine dağınıklık ve düzensizlik nasıl düşünülebilir?

    Yazarın, Cin Suresinin ilk ayetlerinden itibaren konuşmaları nakledilen cinlerden bir topluluğun, “bölge halkının tanımadığı insanlar” oldukları şeklindeki yorumuyla çelişen en önemli kısım sekizinci ayetten itibaren başlamaktadır. Aynı mealden okumaya devam ediyoruz:

    (Yine cinler şöyle dediler): “Gerçek şu ki biz göğü yokladık, ama onu tam donanımlı bir koruma ordusu ve tarifsiz bir göktaşı sağanağıyla dopdolu bulduk; halbuki vaktiyle biz onun uygun yerlerinde (haber) dinlemek için otururduk; ne var ki şimdi (bizden) her kim dinlemeye kalksa, derhal karşısında hedefe kilitli bir ateş topu buluyor. (Cin 72/8-9)

    Yazarın parantez içi ifadesinden de anlaşıldığı üzere konuşanlar hala aynı kişilerdir. Ancak ayette bahsedilen göğü yoklama, göktaşı sağanaklarına maruz kalma, vaktiyle gökteki dinlenme yerlerinde oturma, ateş topu ile karşılık bulma ifadeleri ayetin başındaki cinler ifadesi ile kast edilenin “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” olma ihtimalinin imkan dahilinde bulunmadığını göstermektedir.

    Görüldüğü üzere ilk ayetin dipnotunda yapılan yorum, surenin devam eden ayetleri ile uyum sağlamamakta ve bu yoruma göre okunduğu takdirde büyük bir anlama problemi ortaya çıkmaktadır. O halde ilk ayette bu yorumun yapılmasının gerekçesi neydi? Neden durup dururken böyle bir tercih yapıldı? Bunun gerekçesi yukarıda okuduğumuz ilgili dipnotta şöyle belirtilmişti: “Kur’an’da insan ve cinlere kendi türlerinden rasuller gönderildiği ifade edilir (6/130).” O halde dipnotta atıf yapılan En’âm suresi 130. ayete bakmamız gerekir. İncelemeye aldığımız mealde yazar bu ayeti dilimize şu şekilde çevirmiştir:

    (Allah diyecek ki): “Ey görünmeyen ve görüneniyle tüm iradeli varlık türleri! Kendi içinizden, mesajlarımı size anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınız konusunda sizi uyaran rasuller gelmedi mi? Onlar: “Biz kendi aleyhimize şahitlik yaparız!” diyecekler; zira bu dünya hayatı onları aldatmıştır; ve böylece onlar kendilerinin inkarcı olduklarına yine kendileri şahitlik yapmış olacaklar. (En’âm 6/130)

    Bu makalenin ilk yazıldığı dönemde yukarıdaki mealde rasuller yerine peygamberler kelimesi kullanılmaktaydı. Mealin son baskısında ise isabetli bir değişiklikle peygamber kelimesi kaldırılmış ve yerine göre rasul ve nebi kelimeleri kullanılmış. Ancak bunun dışında hiçbir değişiklik yapılmaması, ayetlerin dipnotlardaki tefsirlerinin aynen korunmuş olması bu değişikliğin sadece lafızlarda olduğunu, nebî ve rasul kavramlarının ne işe yaradığının yazar tarafından anlaşılmadığını göstermektedir. Rasul Allah’ın mesajlarını tüm zamanlarda Allah’ın kullarına ileten kişi anlamına gelir. Nebî ise Allah tarafından vahyi almak ve insanlara iletmekle görevlendirilmiş kişidir. Vahyi iletme mecburiyetinin olması nebînin aynı zamanda rasul olmasının zorunlu olduğunu gösterir. Ancak her rasul nebî olamaz çünkü her rasul vahiy alamaz, sadece nebî olan rasuller vahiy alabilirler. Bir kişinin Allah’tan, başkalarına iletmekle yükümlü kılındığı bir vahiy alması onu nebî ve ister istemez rasul yapar. Nebî olan rasulün ilettiği bu vahyi başka insanlara ulaştıranlar da rasul olarak adlandırılırlar ancak bunlar, mevcut vahyi iletirler (2). Bu anlamda nebîlik yani vahiy alma işi Muhammed Aleyhisselam’la son bulmuştur. Ancak Kitap elimizde olduğu sürece onu başkalarına ulaştırma işi yani rasullük sona ermeyecektir(3).

    İşte bu fark bilindiği ve gözetildiği andan itibaren En’âm 130. ayet cinlerin tanınmamış insanlar olması gerekliliğine delil olmaktan çıkar. Çünkü bu ayette belirtilen her topluma kendi cinsinden elçiler gönderilmesi konusu aşağıdaki iki ayette de rasul kelimesiyle ortaya konmuş, incelediğimiz mealde de şöyle çevrilmiştir:

    Allah meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Ne var ki sadece Allah her bir şeyi duyar, her bir şeyi görür. (Hacc 22/75)

    Onlara de ki: “Eğer yeryüzünde salına salına dolaşanlar melekler olsaydı, elbet Biz de onlara elçi olarak gökten bir melek indirirdik.” (İsrâ 17/95)

    Ancak yazar, incelediğimiz Cin Suresi ilk ayetinde geçen cin ifadesine dair yaptığı yorumu bu ayetlere değil, En’âm 130. ayete dayandırmıştır. Halbuki o ayette de kullanılan kelime rasul kelimesidir. Ayetlerde rasul ifadesinin kullanılmış olması, her topluma kendi cinslerinden kendi cinslerinden Allah’ın ayetlerini okuyan vahyi duymuş ya da öğrenmiş kişilerin geldiğini göstermektedir. Yani her rasul nebî olmadığı için Cinlere giden rasul Nebîmiz olmak zorunda değildir. Kendi cinslerinden, yani onlar gibi cin olan bir elçidir.  Zaten Cin Suresinin ilk ayeti şöyledir:

    De ki “Bana şunlar vahyedildi: Cinlerin bir kısmı beni dinlemiş ve şöyle demişler: Biz hayranlık uyandıran bir Kur’an (bir söz kümesi), dinledik. (Cin 72/1)

    Burada Rasulullah cinlere nebî olarak gönderilmiş değildir. Ayette böyle bir ifade yoktur. Hatta Rasulullah cinlerin kendisini dinlediklerinden bile habersiz olduğu için “de ki” denilerek konuyu bizzat Allah kendisine söyletmektedir. Ayrıca cinler, okunanın “Kur’an” yani ayet kümeleri olduğunu okuyanın Muhammed Aleyhisselam olmasından değil, ayetlerin içeriğinden anlamışlardır:

    Olgunlaşmanın yolunu gösteriyor. Ona inanıp güvendik; artık kimseyi Rabbimize ortak sayamayız. Rabbimiz çok yücedir; ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir. Bizim akılsız da (İblis) meğer Allah’a karşı gerçek dışı konuşmalar yapıyormuş. Biz sanıyorduk ki insanlar ve cinler, Allah’a karşı yalan söyleyemezler. (Cin 72/2-5)

    Dolayısıyla Muhammed Aleyhisselam cinlere nebî – rasul olarak gönderilmiş değildir. Cinler onun tebliğini kendisinden habersiz olarak dinlemiş ve tebliğin içeriğinden dolayı okunanın ayet kümeleri (Kur’an) olduğunu kavramışlardır. Bu kadarla kalmamış, En’âm 130. ayette okuduğumuz gibi kendi toplumlarını uyarmak üzere ayetleri onlara ulaştırmışlar yani rasullük yapmışlardır. Bu durumu da aynı konuyla ilgili bir başka ayet grubunda, yine Hayat Kitabı Kur’an mealinden görebiliriz:

    Bir zamanlar, cinlerden bir grubu Kur`an`ı dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Nihayet o (vahye) kavuşur kavuşmaz “Sükunetle dinleyin!” demişler, (okuma) biter bitmez de kendi toplumlarının yanına uyarıcılar olarak dönmüşlerdi. (Ahkaf 46/29)

    Ayette de görüldüğü gibi vahyi dinleyen cinler kendi toplumlarına uyarıcı olarak dönüyorlar. Uyarıcı olmaları, Kur’an’ı toplumlarına ulaştırmaları anlamına gelmektedir. Nitekim Rasulullah da o Kitapla uyarmaktadır:

    “…Ben de o Kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.” (Hud 11/2)

    Ahkaf Suresinin ayetlerini aynı mealden okumaya devam edelim:

    Onlar “Ey kavmimiz!” dediler, “Biz Musa`dan sonra indirilen ve kendisinden önceki vahyi tasdik eden bir ilahi mesaj dinledik: o vahiy (kendisine uyanı) hakikate ve dosdoğru bir yola yöneltiyor. (Ahkâf 46/30)

    Görüldüğü üzere cinler, Musa Aleyhisslema’a indirilen kitabı biliyorlar ve bundan dolayı dinledikleri ayetlerin kendisinden önceki kitapları tasdik ettiğini görebilmekteler. Bu yüzden onun Allah’tan gelen bir kitap olduğunu anlıyorlar. Bundan sonra da uyarı görevlerini yapmak üzere kendi toplumlarına rasullük yapıyorlar:

    Ey kavmimiz! Allah`ın davetine icabet edin ve O`na iman edin (ki), günahlarınızın üzerini çizip sizi bağışlasın ve sizi elim bir azaptan korusun! Ama kim Allah`ın davetine icabet etmezse, asla O`nu yeryüzünde atlatmış olmaz; ve ona (Allah)tan başka hiçbir dostun yararı dokunmaz: böyleleri fark edilir bir sapıklığın göbeğine düşerler. (Ahkaf 46/31-32)

    Sonuç olarak, Kur’an’ın en temel kavramlarından ikisi olan nebî ve rasul kavramlarının gereği gibi bilinmemesi, farkın önemsenmemesinden dolayı ayetler arasında uyumsuzluk olduğu sanılmış ve bu uyumsuzluğu gidermek için de dipnotlarla aslında hiç gerek olmayan yorumlar yapılmak zorunda kalınmış, cinlerin tanınmayan insanlar oldukları onca ayete rağmen Kur’an’a söyletilmiştir. Üstelik incelediğimiz mealden peygamber kelimesinin çıkarılması ve nebî rasul kelimelerinin konulması bile Allah’ın Kitabına bu akla sığmaz muamelenin yapılmasını engelleyememiştir. Çünkü ilahiyat alanında çalışanların çoğu için olduğu gibi, yazılmış, defalarca baskı yaparak kayda geçmiş bir iddianın yanlış olduğunu kabul etmek, bu yanlış Allah’ın Kitabına karşı yapılıyor olsa da işte bu kadar zordur.

    Bütün bunlara neden olan ise Kur’an’ın yorumlanabileceğinin sanılması ve örneğini verdiğimiz kişilerin Kur’an’ın yorumlanmasını bir tefsir usulü olarak insanlara anlatmaları, bunu meşru ve normal göstermeleridir. Bunun da sebebi Kur’an’ın Allah tarafından açıklanmış bir metodunun olduğunu bilmemeleridir. Metodu bilmemenize rağmen kendinizi meal ve tefsir yazma mertebesinde görüyorsanız o kitabı kendi yorumlarınızla Allah’ın Kitabı olmaktan çıkarmaktan başka seçeneğiniz kalmaz.

    Erdem Uygan

    (1) Bu iki ayetten anlaşılacağı üzere Allah’ın ayetlerini ancak Allah açıklayabilir. Bu açıklamaya sadece Kitaptan ulaşılabilir. Allah’ın yazılı ayetleri ile ilgili olarak kendisi tarafından yapılan açıklamalar o muhkem ayetin müteşabihleridir (Al-i İmran 3/7, Fussilet 41/3). Başka kaynaklarda açıklama aradığımız takdirde, Allah’tan başkasına kulluk edeceğimiz ikazı, her müminin çok dikkat etmesi gereken şirk günahını oluşturur.

    (2) Kur’an’da vahyi iletmeyle ilgili olarak nebî olmayan rasulllerden bahseden ayetlere örnek olarak Furkân 37 ve Şuara 105 ayetleri gösterilebilir


  • Kur’an’a Adam Devşirmek

    Kur’an’a Adam Devşirmek

    Kur’an’dan konuştuğunu iddia eden hocaların gerçekten Kur’an’dan konuşuyormuş gibi algılanmalarının tek sebebi hepsinin geleneksel dini yapıyı eleştirmeleri ve bu yapının hocalarını hedefe koymuş olmalarıdır. Oysa bu tavır Kur’an’dan konuşuyor olmak için yeterli değildir. Zira bu hocaların Kur’an’a yaklaşımları da temelden yanlıştır. Kendi iddiaları ve yorumları dışında hiçbir metodu takip etmezler. Bir metotları olsa bile bu kendilerinin doğru olduğunu düşündükleri metottur ki bu metotsuzluktan da kötü bir durumdur. Mesela hadisleri yerden yere vuran biri, işine geldiğinde hadisten delil getirebilmektedir. İlkesizlik ve metotsuzluğun bundan daha net bir göstergesi olamaz. Ayetlerin satır aralarını okuduğunu iddia eden bir başkası Allah’ın Kitabını kendi küçük dünyasına mahkûm ettiğini düşünememektedir bile.

    Metodunuz Allah’ın şart koştuğu metot olmazsa, varacağınız sonuçlar sizin kuruntularınız olacaktır. Bu sayede kız çocuğun alacağı mirası bugün erkek çocuğunki ile eşitleyebilir, “ben neshi kabul edenle konuşmam” diye getirdiğiniz gevişi, kendiniz bir hükmü neshetmiş olarak tekrar yutmak zorunda kalırsınız. Hırsızın elinin kesilmesi cezasını pespâye bir edebiyata kurban ederek tarihe gömersiniz. Bir nebînin beşikte konuşması gerçeğini gizlemek için ayetin anlamını bozar, “dünkü beşik bebesi” diyerek yorumlamanın bile nâmusunu kirletirsiniz. Kadının başını örtmesini ve kurban kesmeyi açık ayetlere rağmen yüz karası bir felsefeye yedirirsiniz. Allah’ın Kitabı artık sizin çiftliğiniz olduğu için at koşturacak alan bulmakta zorlanmaz, “cinler yabancı şehirlerin insanlarıdır” derken, “melekler Adem’e değil, Adem için Allah’a secde etti” gibi zırvaları ilim diye kitaplarınıza karalarken Allah’tan korkmanın anlamını bile hatırlamazsınız. Üstelik Allah’ın Kitabı’na isnad ettiğiniz bunca saçmalığa rağmen hala Kur’an’cısınızdır. Çünkü hiçbir zaman insanlara Kur’an’ın Allah tarafından belirlenmiş bir metot içerdiğini, sadece bu metotla ulaşılabilecek olan Hikmetin Kitabın ayrılmaz bir parçası olduğunu öğretmemiş, kendiniz de öğrenmek istememişsinizdir.

    Bu tipler için önemli olan gelenekselci kitleye karşı Kur’an’a adam devşirmektir. Çünkü Allah’ın Kitabına iftira etmekten bulanmış zihinlerinde Kur’an’ın taraftara ihtiyacı olduğu kuruntusu yer etmiştir. Sırf bu anlayışları bile gelenekçilerden hiçbir farkları olmadığını görmeye yeter. Her iki kesim de sayısal çoğunluk peşindedir. Bu sebeple kendilerinden gördükleri hiç kimseyi eleştirmez, uyarmaz, birbirlerinin hatalı olduğunu düşündükleri konulara hiç girmezler. Bunca zırvayı Allah’ın Kitabına revâ görürler de biri de çıkıp diğerine “yahu hoca sen ne saçmalıyorsun?” demez, diyemez.

    Bu yüzden Kur’an’ı bozan ve Allah’ın Kitabı olmaktan çıkaranlar sadece gelenekselciler değildirler. Kur’an’ı asıl bozanlar, Allah’ın Kitabını tükürüklü yorumlarına mahkûm ederek sözüm ona Kur’an’a taraftar toplamanın peşinde olanlardır.

    Allah’ın Kitabının insanların teveccühüne ihtiyacı yoktur. Hiç kimse Kur’an’ı doğru anlamasa Kur’an’dan hiçbir şey eksilmeyecek ama insanlar bu hocaların yorumlarını dinden sayarsa ortada Allah’ın dininin mensubu kimse kalmayacak, dünya tam da bugünkü gibi bir yer olmaya devam edecektir.

  • ASANSÖRLERE İMAN

    ASANSÖRLERE İMAN

    İman kelimesi İslam tarihi boyunca belki de en büyük tahrifata uğratılmış kelimedir. Bu son derece önemli kavramın sadece içi boşaltılmamış, gerçek anlamının yerine “körü körüne inanma, dogmatik inanç” anlamı kazandırılarak hiçbir pratik değer taşımaması ve insanlara gerçekte hiçbir şey anlatmaması da garanti altına alınmıştır.

    Oysa iman kelimesi Arapça e-m-n (أم ن) kök harflerine sahip bir kelimedir. Bu kelime ile aynı kökten Türkçe’de de kullandığımız pek çok kelimeden biri de “emniyet” kelimesidir ki “güvenlik” anlamına gelir. İman kavramı Kur’an’dan öğrenildiğinde de “güven” anlamına geldiği görülür. Kısacası Allah’a iman etmek O’na güvenmektir, yoksa Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak değil. Nitekim daha önce de defalarca gördüğümüz gibi Kur’an’a göre Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayan hiç kimse yoktur.

    Allah’a iman etmenin, O’nun Kitabına ve ayetlerine güvenmek olduğunu Kur’an’ın sayısız ayetinde görebiliriz. Bu ayetlerin en etkili olanlarından biri de şöyledir:

    Size diyorlar ki; “Eğer doğru yola, seninle birlikte biz de girsek, yerimizden, yurdumuzdan ediliriz.” Dokunulmaz ve güvenli olan bir bölgeye (Mekke’ye) onları biz yerleştirmedik mi? Oraya her yerden her türlü ürün; ayrıca katımızdan da bir rızık getirilir. Ancak, onların pek çoğu bunu bilmez. (Kasas 28/57)

    Yukarıdaki ayette “eğer doğru yola seninle birlikte biz de girsek” diyenler Mekkeli müşriklerdir. Görüldüğü üzere bu kişiler Nebimizin yolunun doğru yol olduğunu net bir biçimde görmüşler ve hatta bunu itiraf etmektedirler. Ancak o yolun doğru yol olduğunu kabul etmeleri onları mümin yapmamıştır.

    İşin daha dikkat çekici olan yönü ise; doğru yolu gördükleri halde o yola girmemelerinin sebebinin dünyalıklarını kaybetme korkusu olmasıdır. Oysa sahip oldukları her şeyi onlara veren Allah’tır. İşte insanın mümin olmasını yani Allah’a güvenmesini engelleyen budur: “Allah’ın emirlerini tutup O ne dediyse öyle yaşarsam beni burada barındırmazlar. Çevremi, dostlarımı, itibarımı, imkanlarımı kaybeder, yerimden yurdumdan olurum” yanılgısı…

    Oysa bir mümini yani Allah’a güveni tam olan birini, Allah’ın emirlerini uygulamaktan alıkoyan kanun, öyle bir şehir, öyle bir çevre, öyle bir itibar zaten olmaz olsundur. Allah’a güvenmek, şartlar ne olursa olsun O’nun sözünden çıkmamaktır. İman budur.

    Allah’ın gönderdiği kitaplardaki yolun doğru yol olduğunu herkes bilmektedir. Ancak Allah’a güvenmedikleri (iman etmedikleri) için Allah’ın yolunu değil, bulundukları çevrenin, yaşadıkları ya da özendikleri toplumun muasır, modern, çağdaş gibi isimler verdikleri insan ürünü kanun ve kurallarını, akıl ve fıtrat dışı uygulamalarını tercih etmektedirler. Bunlar da kendilerini daima bedbaht ve daima köle yapmaya yetmektedir. Kısacası Hakk’a güvenmiyorsanız (iman etmiyorsanız) batıla güveniyorsunuz demektir:

    Çevrelerinde insanlar kaçırılırken kendileri için saygın ve güvenli bir yer oluşturduğumuzu görmüyorlar mı? Batıla güvenecekler de Allah’ın iyilik ve ikramını görmezlikten mi gelecekler? (Ankebût 29/67)

    Bu ayetler tüm zamanlara ve tüm insanlara gönderildiği için tam da bugüne ve tam da bize hitap etmektedir. Allah çevremizde onca zulüm ve güvensizlik varken bizlere şu an için saygın ve güvenli bir yer oluşturmuştur. Hâlâ bâtıla güvenip Allah’ın iyilik ve ikramını unutacak mıyız? Hâlâ Allah’ın kanunlarını bırakıp başkalarından kanun mu ithal edeceğiz? Hâlâ faizli sistemin modern ekonomilerin vazgeçilmezi olduğunu zannetmeye devam edecek miyiz? Hâlâ mezhepleri Allah’ın dini sanmaya devam edecek miyiz? Hâlâ tasavvufu İslam zannedecek miyiz? Hâlâ Allah’ın Kitabı yerine başkalarının kitaplarını koymaya devam edecek miyiz? Yani hâlâ Allah’a güvenmeyecek, O’na iman etmeyecek miyiz? Hâlâ ayetlerdeki müşrikler gibi bâtılı seçtiğimiz halde mümin olduğumuzu iddia edecek miyiz? Bundan daha büyük yanlış olabilir mi?

    Allah’a karşı yalan uyduran, ya da gerçekler kendine gelince yalana sarılandan daha yanlış davranan kim olabilir? O nankörler için Cehennem’de yer mi yok? (Ankebût 29/68)

    Allah’ın bahşettiği nimetler karşısında “Allah ne demişse o” diyemiyorsak bunun sonuçlarını sadece Ahiret’te değil bu dünyada da görmemiz kaçınılmazdır:

    Allah, rızkı her yerden bol miktarda gelen, güven ve tatmin içindeki bir kenti örnek verir. Derken orası, Allah’ın nimetlerine nankörlük etmeye başlar. Allah da işlerini bozmalarına karşılık onları, açlık ve korku içine sokar. (Nahl 16/112)

    Allah’a güvensizliğin, O’nun yasalarını tanımamanın sonucu daima aynı olmuştur ve olacaktır:

    Biz geçim bolluğu içinde şımarmış nice kentleri yok ettik. İşte oturdukları yerler! onlardan sonra pek az kullanıldı. Onların varisi biz olduk. (Kasas 28/58)

    Kendilerine Müslüman diyenler ve mümin olduklarını iddia edenler artık bu kelimeyle Allah’a güvendiklerini söylediklerinin farkına varmalı, sadece söylemenin ise hiçbir şey ifade etmediğini bilmelidirler. Güven, sözle iddia edilen değil, eylemle gösterilen bir şeydir. 

    Allah’ın ayetlerine, canlarını emanet ettikleri asansörü taşıyan incecik tele güvendikleri kadar güvenmeyenlerin istedikleri kata çıkmaları mümkün olmayacaktır.

  • BÜYÜK ŞEHİRLER, BÜYÜK ERGENLER

    BÜYÜK ŞEHİRLER, BÜYÜK ERGENLER

    Kur’an’da sıklıkla yaratılmış ayetlere dikkat çekildiğini belirtmiştik. Bunun, Kur’an’ın gerçekten de Allah’ın kitabı olduğunun görülebilmesi için yapıldığı da yine ayetlerin bildirdiği bir durumdu:

    Ayetlerimizi onlara, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde öyle göstereceğiz ki sonunda onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlar açısından iyice ortaya çıkacaktır. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? (Fussilet 41/53)

    Görüldüğü gibi yaratılmış ayetler Allah’ın varlığının delili olarak sunulmuyor; Kitabın Allah’a ait olduğunu anlamaya delil teşkil ettiği söyleniyor. Çünkü Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği hakkında şüphesi olan bir tek canlı yoktur. Hatta cansız bile yoktur. Allah’ın varlığının sorgulanması normal bir insanın aklının ucundan dahi geçmeyecek bir şeydir.

    Ateizm şehir hayatının şımarttığı, ergenlik dönemi bir türlü bitmediği için kendini dünyanın merkezine koyarak ilahlaştırmış kişilerin ortaya attığı, ancak aklı başında hiç kimsenin dikkate almadığı tarihin en boş söylemidir. Doğada veya herhangi bir köyde dikkatli bir gözlemle iki saat geçirmiş herkes Allah’ın varlığı, birliği, kudreti ve sıfatları ile ilgili kendisinde doğuştan zaten var olan bilgileri pekiştirir.

    Kendilerini ateist olarak tanımlayanların Allah’ın varlığını çok iyi bildikleri halde bunu kabul etmediklerini söylemeleri, kibirlerinin boyutunu gözler önüne sermelerinden başka bir şey değildir. Çünkü Allah’ın ayetlerini görmezden gelenlerin asıl sorunu Allah’ın varlığı değil, elçiler göndererek hesap günü hakkında uyarılarda bulunmasıdır. Asıl kabul edemedikleri şey kendilerinden daha güçlü bir Yaratıcıya hesap verecek olmalarıdır:

    Bunları asıl şaşırtan içlerinden bir uyarıcının gelmesidir. Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirler): “Bu şaşılacak bir şey” dediler. “Ölüp toprak haline geldikten sonra tekrar geri dönmek, öyle mi? Uzak bir ihtimal.” Toprağın onlardan neyi eksilttiğini iyi biliriz. Bizde her şeyi saklayan bir defter vardır. (Kaf 50/2-4)

    Görüldüğü üzere asıl mesele öldükten sonrasıdır. Dünya hayatını Allah’ın yarattığı ve din ya da fıtrat dediği sisteme göre değil de kendi kriterlerine göre yaşamak isteyenlerin, ölüm sonrasını ve hesap vereceklerini kabul etmemeleri çok doğaldır. Çünkü aslında kendileri de insan üretimi sistemlerin mutlak doğru, evrensel ve zaman üstü olamayacağını bilirler.

    Bu sebeple yukarıdaki Kaf Suresi ayetlerinin devamında Rabbimiz bu kişilerin yine doğaya yani yaratılmış ayetlere bakmalarını istemektedir. Kendilerine gelenin gerçek olduğunu anlamanın en etkili yollarından biri budur:

    Hayır! Kendilerine gelen bu gerçek karşısında yalan söylediler; tam bir tereddüt içindeler. Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, nasıl yükseltmişiz ve nasıl süslemişiz. Onda çatlaklıklar yoktur. Yeryüzünü de yayıp uzattık, oturaklı dağları içine kazık gibi çaktık. Orayı güzelleştiren her bitkinin erkeğini de dişisini de bitirdik. Gerçeği göstersin, O’na yönelen her kul için doğru bilgi (zikir) kaynağı olsun diye. (Kaf 50/5-8)

    Ancak ne yazık ki şehir hayatı insanı her gün Allah’ın ayetlerinden biraz daha uzaklaştırmakta, muhteşem bir ayet olan kendisine dahi bakmasını engellemektedir. Oysa en azılı ateist bile Allah’ın yarattıklarının hiçbir şeyin yerini tutmayacağını fıtraten bilir. Bu sebeple örneğin, yediği gıdaların organik olmasını yani Allah’ın yarattığı haline bir insan müdahalesi olmamasını ister. Ancak iş “organik dine”, yani içerisine insan tarafından bir şey katılmamış dine gelince insanların çoğu yan çizer.

    Allah’ın kurduğu ve İslam dediği sistemi görebilmenin en güzel yolu tabiatı yani yeryüzündeki belgeleri gözlemlemektir.

    Kesin bilgi sahibi olmak isteyenler için yeryüzünde belgeler var! Kendinizde de var; gözlemlemiyor musunuz? (Zariyat 51/20-21)

    Keşke her insan onbeş dakikalığına da olsa ünlü olmanın peşinde koşmak yerine iki saatliğine de olsa çoban olmanın yollarını arasa ve böylece Rabbimizin muazzam sistemini yakından görme fırsatı yakalayabilse. İşte o zaman aynı muazzam sistemin indrdiği ayetler arasında da bulunduğunu görecek ve Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu kavrayabilecektir. Elbette bunun ilk şartı Kur’an’ı dikkatli ve ciddi bir şekilde okumaktır.

  • Kurban İbadeti ve Sözde Kur’an’cılar

    Kurban İbadeti ve Sözde Kur’an’cılar

    Allah’ın dinine en büyük kötülüğü daima dinden konuştuğunu söyleyen kişiler yapmışlardır. Günümüzde bu durum değişmemiş, kıyamete kadar da değişmeyecektir. Bugün de aynı tutumu, Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen ve takipçileri üzerinde Kur’an’cı olduğuna dair algı oluşturmuş kişi ve gruplar sergilemektedirler. Bu kişiler, Allah’ın Kitabından konuşmadıkları aklı olan herkes tarafından bilinen bir takım hoca kılıklıları ve mezheplerin yanlışlarını haklı olarak eleştirmekle ve bunun alternatifinin Kur’an’a yönelmek olduğunu dile getirmekle muhatapları üzerinde Kur’an’dan konuştukları algısını oluşturmaktadırlar. Ancak hemen ardından Kur’an’ı kendilerine uydurmaya başlamakta, Allah’ın ayetlerini kendi şahsi yorumlarına ve felsefeye kurban etmektedirler. Kur’an üzerinde çalışmanın, bizzat Allah tarafından açıklanmış metodunu bilmek, Arapça’ya hakim olmak ve ekip çalışması yapmak gibi yeterli teknik donanıma sahip olmadıklarından ayetleri kendi küçük dünyalarına göre yorumlamakta, güya hurafelere karşı cevaplar geliştirmektedirler.

    Geçtiğimiz günlerde, bu şahısların Allah’ın kesin bir emri olan başörtüsünü, keyfî yorumlarla mantığa, Arap diline ve Kur’an’ın iç bütünlüğüne tamamen aykırı bir şekilde nasıl görmezden geldiklerini detaylı bir biçimde ortaya koymuştuk. Aynı grubun kurban ibadeti konusunda da farklı bir tutum sergilemediğini üzülerek tesbit etmekteyiz.

    Bahsettiğimiz kişiler kendilerine Kur’an Araştırmaları Grubu adını vermelerine rağmen insanlardan korktukları için bu grubun kimlerden oluştuğunu açıklayamamaktadırlar. Allah’tan korkmadıklarını ise kurban ibadetini de başörtüsü gibi görmezden gelerek bir kez daha ispatlamışlardır. Hatta bu ibadeti Allah’ın dinine ilaveler listesine alacak kadar Allah’ın Kitabından habersizdirler.

    Günümüzde özellikle kendilerini modern olarak tanımlayan kişilerin -ki bu tanım bile Allah’ın dininin demode olduğunu iddia etmek demektir- kurbanın bir hayvanı kesmek olmadığını, Allah’a yaklaştıran her şeyin kurban olduğunu, hayvan kesmeden parasını ihtiyacı olanlara vermenin de aynı kapıya çıkacağını ve benzeri iddiaları öne sürerken kimlerden ilham aldıkları, bu ve benzeri grupların yazarsız(!) kitapları görülünce daha kolay anlaşılmaktadır.

    Bahsettiğimiz kitap tahmin edileceği gibi Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din adını taşıyan ve İstanbul Yayınlarından çıkmış olan, internet üzerinde 50. baskısının pdf’sinin bulunabileceği çalışmadır. Kitapta kurban ibadetiyle ilgili olarak yer alan iddialar şu şekildedir:

    “Örneğin Ramazan ve Kurban bayramları, Müslümanların birbiriyle kaynaşması gibi Kurani açıdan önemli bir ilkeye hizmet etmektedir. Allah’ın anılmasına ve Müslümanların kaynaşmasına hizmet eden bu tarzdaki “ümmetin sünnetleri”ni muhafaza etmemiz faydalı olacaktır. Fakat bunların İslam’ın evrensel hükümleri olmadığı ve gereğinde bunlarda kimi yeni düzenlemelere gidilebileceği de bilinmelidir. Farzlar gibi bağlayıcı olmayan bu unsurlar terk edilebilir; örneğin istemeyen bayramlarda Müslümanlarla kaynaşma yerine tatilden yana tercihini kullanabilir. “Ümmetin sünneti” esnekliği olan bir alandır, İslam’ın evrensel değişmez prensiplerine karşılık gelmez fakat bu alanla ilgili hususların İslam’ın evrensel prensiplerine, Müslümanlar için gerekli düzene ve Müslümanların kaynaşmasına yol açtığını tespit ediyorsak; bunlardan vazgeçmemek, hatta sahip çıkmak, bizce, aklını kullanan her Müslüman’ın yaklaşımı olmalıdır.”

    Görüldüğü gibi felsefeci, sosyolog, ilahiyatçı ve mühendislerden oluştuğu söylenen bir grup tarafından yazılmış bu kitaba göre Ramazan ve Kurban bayramları İslam’ın evrensel hükümlerinden değildir. Yine kendilerinin uydurdukları anlamsız bir söz olan “ümmetin sünneti”dir. Oysa Rabbimiz oruç ibadetini anlattığı ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

    (O günler) Ramazan ayıdır. İnsanlara rehber olan ve rehberin açıklayıcı âyetlerinden oluşan Kur’ân’ın, o Furkan’ın indirildiği aydır. Sizden kim o ayı yaşarsa, oruçlu geçirsin. Kim de hasta yahut yolculuk halinde olursa, o günlerin sayısı kadar diğer günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bunlar, sayıyı tamamlamanız, sizi buna yöneltmesine karşılık Allah’ın yüceliğini seslendirmeniz ve ona karşı görevinizi yerine getirmeniz içindir. (Bakara 2/185)

    “Allah’ın yüceliğini seslendirme” olarak meale yansımış olan ifade Allah’ı tekbîr etme ifadesidir. Ramazan bayramı namazlarında bu yüzden tekbir getirilir. Aynı ifade, incelediğimiz kitabın iddialarının aksine, Kur’an ile “farz” kılınmış olan kurban ibadetini detaylandıran Hac Suresi 34-36. ayetlerin hemen ardından gelen şu ayette de kullanılır:

    Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; ona ulaşacak olan sizin takvanızdır. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik ki Allah’ın yol göstermesine karşılık tekbir getiresiniz. Sen güzel davrananlara müjde ver. (Hacc 22/37)

    Kurban bayramı namazındaki tekbirlerin sebebi de bu ayettir. Bu namazların ve tekbirlerin uygulaması Nebîmiz tarafından, namaz kılan sayısız müminle birlikte aynen bugünkü gibi yapılmıştır.

    Kitapta kurban ibadetinden bunun dışında sadece bir yerde bahsedilmektedir. O da kitabın 455. sayfasından itibaren başlayan 200 maddelik “dine ilaveler listesi”nin 155. maddesidir. “Bunlar Dinde=Kur’an’da Yok” başlığı altında sayılanlar arasındaki bu madde şöyledir:

    “155 – Kurban bayramında kurban kesmek mecburiyeti”

    Kısacası bu kitabın kimlikleri sözüm ona mechul yazar kadrosuna göre Kur’an’da kurban kesmek gibi bir ibadet yoktur. Nitekim kitabın 36. bölümünün başlığı “Kur’an’da İnanç Konuları, Namaz, Oruç, Hac ve Zekat” şeklindedir. Yani ibadetlerin ele alındığı bölümde kurban kesmek diye bir ibadet bulunmamaktadır. Bu tavırlarıyla eleştirdikleri hurafecilerle aynı görüşü paylaşmakta oldukları da konuyu biraz bilenlerin gözünden kaçmaz: öncesi olmayan bir din… Oysa Rabbimiz Adem Aleyhisselamın oğullarının kurbanlarından bahsetmektedir.

    Görüldüğü üzere adı “Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din” olan kitap bizzat kendi uydurduğu bir dini Kur’an’a mal etmektedir. Zira Rabbimizin her ümmete farz kıldığı kurban ibadetini görmemekte, şu ayetlerden haberi olmadığı halde Kur’an’dan konuştuğu izlenimi oluşturmaktadır:

    Her ümmet için bir mensek (kurban, kurban kesme zamanı) yaptık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz en’am (koyun, keçi, sığır ve deve) cinsinden hayvanları Allah’ın adını anarak kessinler. Hepinizin ilahı bir tek ilahtır; O’na teslim olun. Alçak gönüllülere müjde ver. Onlar Allah anılınca yürekleri titreyen, başlarına gelenlere sabreden, namazı tam kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcayan kimselerdir. Sizin için de bedence gelişmiş kurbanlık hayvanları Allah’a kulluğun simgelerinden yaptık. Onlarda sizin için fayda vardır. Sıra sıra dururlarken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları yere yapıştığı zaman onlardan hem siz yiyin, hem kendi halinden memnun olana hem de isteyene yedirin. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik; belki görevlerinizi yerine getirirsiniz. Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; ona ulaşacak olan sizin takvanızdır. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik ki Allah’ın yol göstermesine karşılık tekbir getiresiniz. Sen güzel davrananlara müjde ver. (Hacc 22/34-37)

    Kitapta haccın yapılabileceği günler ve haram aylar gibi konularda ortaya konan akıl ve mantık dışı yorumlar ise başka bir yazının konusu olmaya değer niteliktedir. Tüm bunlardan sonra insan keşke Kur’an Araştırmaları Grubu felsefecilerden oluşmasaymış diye düşünüyor. Zira halk arasında felsefeciler mantık bilimini iyi bilen, belli bir metoda göre çalışmayı ve düşünmeyi ilke edinmiş kişiler olarak bilinirler. Oysa bu kitapta yapılan yanlışlar akıl ve mantık açısından okul öncesi bir çocuğun yapmayacağı kadar basit ve affedilmez düzeydedir.

    Rabbimizin Kurban kesme emrinin bu kitapta “dine ilaveler” listesinde yer bulması kitaptaki bir başka listenin ilk maddesini görünce çok da yadırganmamalıdır. Zira kitabın Kur’an’da olanlar listesinin ilk maddesinde “Allah’ın varlığı” ifadesi yer almaktadır. Oysa Kur’an Allah’ın varlığı konusunda şüphe taşıyan hiçbir canlıdan bahsetmez. Hatta Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği konusunda bilgi sahibi olmayan tek bir cansız bile yoktur. Bu sebeple Kur’an’ın hiçbir ayetinde Allah’ın varlığı ispatlanmya çalışılmaz. Bu konu Kur’an’ın konuları arasında yer almaz. Dolayısıyla kendilerine ateist diyen şehir şımarıklarını adam yerine koyup muhatap almak Kur’an’ı bilen bir mümine yakışmaz. Zira bu kişiler yalan söylediklerini en iyi kendileri bilirler.

    Bir kez daha görülmektedir ki Allah’ın Dini yine Allah’ın Kitabı tahrif edilerek yorumlanmaktadır. Oysa Rabbimiz Kitabını açıklama yetkisini Nebîsine bile vermemiş, kendisi açıkamıştır. O açıklamaya ulaşmanın metodunu da detaylı bir şekilde anlatmıştır. İnsanlardan bir grup, kendilerine Kur’an Araştırmaları gurubu deseler bile Allah’ın emrettiği metoda uymadıkları sürece Kur’an hakkındaki söylemleri sadece kendi iddiaları olarak kalacaktır. Okudukça görülmektedir ki kapağında “yazanlar” kısmı boş bırakılmış kitabın adı olarak “Uydurulan Din” kısmı yeterlidir. Hurafeleri ve hurafecileri hedef alıyor olmaları, bu kişilerin Kur’an’dan konuştukları anlamına gelmez.

    Allah kurbanlarınızı ve ibadetlerinizi kabul buyursun. Hayırlı bayramlar.

    Erdem Uygan

  • Sen De Mi ParalelDin?

    Sen De Mi ParalelDin?

    Paralel terimi geometride “uzunlukları boyunca birbirinden eşit uzaklıkta bulunan doğru ya da düzlemlerin birbirlerine göre olan durumları”nı anlatır. Kelime devlet için kullanıldığında ise meşru devlet yapılanmasının içine sızan ve onun imkanlarını kullanarak yerini almaya çalışan habis bir oluşum anlamını kazanmıştır. Bu tür bir oluşum kendini ve amacını gizlemek ve devletin içine sızmak için dini kullanmak zorundadır. Çünkü insanların akıllarını çalıştırmayı gönüllü olarak bıraktıkları tek alan dindir. Bu da dinlerin, siyasi güçlerin çıkarına olarak, birer dogma haline getirilmiş olmasının bir sonucudur.

    Yüce Allah bir tek din indirmiştir. O da Adem Aleyhisselam’dan kıyamete kadar geçerli olan ve Rabbimizin adını “İslam” olarak belirlediği dindir.[1] Tüm kuralları Allah tarafından belirlenmiş ve açıklanmış, nebileri tarafından da insanlara ulaştırılmış bir tek din olduğuna göre mevcut diğer dinlerin tamamı Allah’ın dininin yerini almak için tek gerçek dinin içine sızmış habis oluşumlar yani paralel dinlerdir. Kısacası devlet için kullanılan paralel isimlendirmesi aynı şekilde din için hatta öncelikle onun için kullanılabilir. Bu dini oluşumların siyasi bir güç elde etme veya yönetime sızma amacıyla kullanılmıyor olmaları kendilerinin paralel din oldukları gerçeğini değiştirmez. Paralellikleri Allah’ın dini olmamalarına rağmen öyleymiş izlenimi verilmesi sebebiyledir:

    “Kim İslam’dan[2] başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette, kaybedenler içinde olur.” (Âl-i İmrân 3/85)

    İnsanların kitleler halinde sömürülüp yönetilmeleri, diğer bir deyişle köleleştirilmeleri için Allah’ın dini oldukları iddia edilen paralel dinler oluşturulması gerekmektedir. Bu sebeple paralel dinler, tarihin her döneminde iktidarlar tarafından desteklenerek köle toplumlar oluşturmada kullanılmışlardır. Bu dinler Allah’ın dini olmadıkları için de insanlığa hiçbir zaman fayda ve mutluluk getirmemiş, daima kaos, düşmanlık ve perişanlığın kaynağı olmuşlardır. Zaten hürriyeti elinden alınmış toplumlarda mutluluktan söz edilemez. Mutlu köle olmaz.

    Nitekim Firavun ve onun devlet büyükleri, kendilerine gönderilen Musa ve Harun Aleyhimesselamın, aslında iktidarlarını ele geçirmenin peşinde olduklarını düşünmüşlerdi. Çünkü Firavun ve yanındaki devletliler, oluşturdukları paralel dinlerini, halkın üzerinde kendi hakimiyetlerini kurup onları kendilerine kul etmek için kullanıyorlardı. Zaten eğer amacınız insanları köleleştirmek değilse Allah’ın dinini bozup paralel bir din oluşturmanız anlamsızdır:

    Sonra onların ardından da Musa’yı ve Harun’u, âyetlerimizle birlikte Firavun’a ve ileri gelen adamlarına gönderdik. Onlar da büyüklenmişlerdi. Zaten bir suçlular topluluğu idiler. (Yunus 10/75)

    Dediler ki “Atalarımızdan görüp bildiğimiz yoldan bizi çevirmek için mi geldin? Bu yerin büyüğü ikiniz olacaksınız öyle mi? Biz ikinize de inanmıyoruz.” (Yunus 10/78)

    Ayette dikkatimizi çeken bir durum da firavun toplumunun paralel dininin, atalarından gördükleri din olmasıdır. Üstelik firavun ve avanesi “atalarımızdan gördüğümüz yol” ifadesini yollarının doğru yol olduğuna delil olarak kullanmakta ve böylece halkı etkileme yoluna gitmektedirler. Bu da paralel dini meşrulaştırmak ve gerçek dinmiş gibi göstermek için baş vurulan en etkili yoldur ve geniş kitleler “atalarımızın dini” söylemiyle kandırılmaktadırlar. Oysa içinde doğduğumuz topumun dini ve din adına sergiledikleri uygulamaları, onun Allah’ın dini olduğunu göstermez. Bugün yeryüzünde hangi toplumda dünyaya gelirsek gelelim sorgulamadan kabul edeceğimiz bütün dinler paralel din olacaktır. Çünkü yeryüzünde an itibariyle Kur’an’ın hakim olduğu bir coğrafyadan bahsetmemiz mümkün değildir. Bu da demektir ki atalarımızın ve mensup olduğumuz toplumun dini otomatik olarak paralel dindir. Dolayısıyla sorgulanması ve Allah’ın kitabına uygun olmadığı için derhal terk edilmesi gerekir:

    Onlara “Allah’ın indirdiğine, Elçinin getirdiğine gelin!” dense, ”Atalarımızdan gelen bize yeter!” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğru yolu bulamamışlarsa ne olacak? Ey inanıp güvenenler (müminler)! Siz kendinizden sorumlusunuz, doğru yolda olduğunuz sürece yoldan çıkanların size zararı olmaz. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yapıp ettiğiniz şeyleri size bildirecektir. [3] (Mâide 5/104-105)

    Herhangi bir insanın ya da kurumun iddiasını ve uygulamasını Allah’ın dini olarak kabul ettiğimizde aslında gerçek dine paralel, uydurma bir dini yaşamaya başlamış oluruz. Böyle bir durumda Allah’ın o konudaki gerçek hükmünü göz ardı ettiğimiz yani üzerini örttüğümüz için “kafir”, Allah’ın hükmü yerine bir insanın –ki bu kendimiz de olabiliriz- ya da kurumun görüşünü din saydığımız yani onu Allah ile aramıza koyduğumuz için de “müşrik” olarak adlandırılırız. Bu adlandırmalar insanlar tarafından değil, Allah’ın kitabı tarafından yapılmaktadır. Yaygın kanının aksine kafir ve müşrik ifadeleri birer hakaret değil, Allah’ın kitabında detaylıca açıkladığı ve örneklendirdiği temel kavramlardır. Bizi Allah’ın kitabında yaptığı tanımlara göre kafir ya da müşrik yapan şey, fiillerimizdir. Gerekli yanlışları yapıyorsak herhangi bir insanın bize kafir demesine gerek olmaksızın o tanıma gireriz. Kafir olabilmemiz için doğruları ve gerçekleri bilmemiz ve onları görmezden gelmemiz gerekir:

    Kendilerine açık belgeler gelmiş, Allah’ın Kitabının[4] hak olduğuna şahit olarak inanıp güvenmiş sonra âyetleri görmezlikten gelmiş (kâfir olmuş) bir topluluğu hiç Allah yola getirir mi? Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Âl-i İmrân 3/86)

    Kısacası bir tür dışlama ve ötekileştirme olarak anlaşılan ve kullanılan “tekfir etme”, gerçekte bir statü belirlemeden başka bir şey değildir ve insanların iddialarıyla değil, bizzat Kur’an’ın belirlediği ölçülere uyulup uyulmadığı ile ortaya çıkar. Yani bizim birilerine kafir veya müşrik dememizin de bir önemi yoktur. Herkes kendisinin hangi kategoriye girdiğini Allah’ın kitabını ölçü alarak belirleyebilir. Kur’an, “dünya hayatı”, yani “hemen yanıbaşımızdaki yakın menfaatimizi”, diğer bir deyişle “maslahatı” Ahiret hayatına, yani Rabbimizin belirlediği evrensel doğrulara tercih ediyorsak bizi “kafir” olarak tanımlamaktadır:

    O kafirlerin, suçlarıyla sıkı sıkıya bağlı olan azaptan dolayı çekecekleri var. Onlar, dünya hayatını Âhiretten çok seven, anlaşılamaz eğrilikler oluşturarak Allah yolundan  çekilen kimselerdir. Onlar derin bir sapkınlık içindedirler. (İbrahim 14/2-3)

     

    Günümüzün Gözde Paralel Dinlerinden Bazıları:

    Dinin temel kavramlarını Kur’an’dan öğrenerek etrafımızda yaşanan dine baktığımız zaman, paralel dinin ne kadar yaygın ve ne kadar çeşitli olduğunu rahatça görmeye başlarız. Hatta bizim hiç tahmin etmeyeceğimiz uygulamaların bile birer paralel din dayatması olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Bu yazımızda bu paralel dinlerin en çok tutulanlarından ve onların Kur’an’a aykırılığı en bariz olan söylemlerinden kısa örnekler görmeye çalışacağız. Böylelikle umarız ki; bu dinlerden birinin mensubu olduğu halde hala doğru yolda olduğunu sanan kardeşlerimizi uyarma ve daha da önemlisi kendimizi kontrol edip fabrika ayarlarımıza döndürme fırsatını değerlendirmiş oluruz:

     

    – Paralel Dinler Olarak Mezhepler:

    Müslümanlar mezhepleri ve onların İslam’a yüzde yüz aykırı uygulamalarını, Allah’ın kitabı ellerinde olmasına rağmen, paralel dinler olarak benimsemişler ve bölünmüşlerdir. Oysa yukarıdan itibaren yaptığımız tüm tanımlamaları ortaya koyan aşağıdaki ayetlerde bunu yapmamaları için Rabbimiz tarafından uyarılmışlardır:

    Dinlerini (Kitap’tan) ayıran ve farklı birlikler (mezhepler) oluşturanlardan olmayın. Her cemaat/mezhep kendinde olanla övünüp durur. Bu insanlara bir zarar gelse dönüp Rablerine yalvarırlar. Sonra onlara iyiliğinden tattırsa bakarsınki bir kısmı, Rablerine ortak koşuyorlar. Bunu, bizim verdiğimizi gizlemek için yaparlar. Keyfini sürün bakalım; yakında öğrenirsiniz. (Rum 30/32-34)

    Bu ayetlerde, insanların gördükleri zarardan sonra Allah’ın ikramı geldiğinde tekrar O’na ortak koşmaları konusuna dikkat etmemiz gerekir. Müşrik sayılmalarının gerekçesi ayette çok açıktır: Allah’ın verdiğini, yani kitabını gizlemek için kendi kurguları olan mezheplerine uymak. Yani ayette, insanların, herşey yolunda giderken Allah’ın ayetlerine değil, kendi kurgu mezheplerine uyan kişiler oldukları belirtiliyor ve bu eylemleri “Rablerine ortak koşma” yani “şirk” olarak tanımlanıyor.

    Mezheplerin paralel birer din olduklarını görmek için fıkhi uygulamalarının Kur’an’a ne kadar ters olduğunu görmek yeterlidir. Süleymaniye Vakfımızın çalışmalarını takip edenler artık yakinen biliyorlar ki mezheplerin tamamı Kur’an’a rağmen savaş esirlerini köleleştirmeyi, küçük çocukların evlendirilmelerini, sadece sözle birkaç saniyede gerçekleşen boşanmayı, kadınların dövülebileceğini ve daha birçok Kur’an’a ve dolayısıyla fıtrata aykırı hükmü din haline getirmişlerdir. Kur’an’a taban tabana zıt bu uygulamalar elbette İslam olamazlar. Dolayısıyla paralel dinlerin uygulamaları olarak görülmek zorundadırlar. 

     

    – Tasavvuf Paralel Dini:

    Günümüzde en yaygın paralel dinlerden biri de “tasavvuf” adını taşımaktadır. Öyle ki tasavvuf ismi neredeyse İslamla özdeşleşmiştir. Hatta pek çok insanın tasavvuf sayesinde müslüman olduğu, günümüzde İslam’ın tasavvuf sayesinde yayıldığı iddia edilir. Ancak o yayılanın kesinlikle İslam olmadığını söylemek için büyük bir uğraşa gerek yoktur.

    Yukarıda kısaca değindiğimiz şirk kavramını biraz daha detaylandırmak gerekirse; şirk tevbe etmeden ölündüğü takdirde asla affedilmeyecek tek ve en büyük günahtır. Allah’ın tüm kitaplarının ana konusu şirkle mücadeledir. Şirk Allah’a inanmamak değil, Allah’ın uzak olduğuna, O’na yaklaşabilmek için aracı kişi ve/veya kurumlara ihtiyaç olduğuna inanmak ve Allah’a ait özelliklerin O’ndan başkalarında da olduğunu iddia etmektir. Bu durumda insan, direkt Allah’tan yardım istemek ve O’nun sözünü tek ve mutlak gerçek kabul etmek yerine, arada başkalarını şefaatçi, yardımcı, kurtarıcı kabul edip bunların iddialarını din sayacaktır.

    Tasavvufun bu en temel konudaki sabıkaları saymakla bitmez. Bu paralel dinin dokunulmaz kabul edilen büyük alimlerinin (!) kitaplarını okuduğumuzda İslam’ın en temel akidesi olan tevhidin nasıl yerle bir edildiğini ve Allah’ın dininin nasıl tam bir şirk dini haline getirildiğini görmemiz hiç de zor olmaz. Yeterki meseleye Kur’an’ı bilerek yaklaşalım. Mesela bu paralel dinin önemli isimlerinden Gazali’ye göre evliya kabul edilen kişiler, nebiler gibi Allah’tan kendi iradeleri dışında bilgi alırlar:

    “Bu bakımdan evliyâ ile enbiyânın ilimleriyle ulema ile hükemânın ilimleri arasındaki fark şudur: Evliyânın ve enbiyânın ilimleri kalbin dahilinden gelir, melekût âlemine açılan kapıdan gelir. Hikmet ilmi ise, duyuların kapılarından gelir.”[5]

    Ancak Gazali’ye göre evliya (veliler) enbiyadan (nebilerden) daha üstündür çünkü ilimlerini direkt Allah’tan alırlar, nebilerse vahiy meleğine ihtiyaç duyarlar:

    “…delilsiz ve öğrenmeksizin kalbe ilka edilen ilim, kulun nasıl ve nereden kendisine verildiğini bilmediği ve kendisinden istifade ettiği sebebe muttalî olduğu kısımlara ayrılmaktadır. O sebep de ilmi kalbe ilka eden meleğin müşahedesidir. Birincisine ‘ilham’ ve ‘kalbe üflemek’ adı verilir. İkincisine ‘vahy’ denir. Vahy sadece peygamberlere mahsustur. Birincisi ise evliyâya mahsustur.”[6]

    Tasavvuf adı verilen paralel dinin, gerek tanınma gerekse akideyi bozmada sınır tanımama bakımından en büyük isimlerinden biri de kuşkusuz Muhyiddin İbn-ül Arabi’dir. Bu zat, Fütuhat-ı Mekkiyye adlı kitabında kendisinin velilerin sonuncusu olduğunu iddia etmektedir (hatem-ül evliya)[7]. Aynı şahıs bu iddiasını pekiştirdiği ve rüyasında kendisine Rasulullah tarafından verildiğini[8] iddia ettiği bir diğer kitabı olan Füsus-ül Hikem’de ise velilerin sonuncusunu yani kendisini şöyle tarif etmektedir:

    “Bundan dolayı resûllerin sonuncusu velî ve resûl ve nebîdir. Ve evliyânın sonuncusu, asıldan alıcı olan vârisdir ve mertebelerin müşâhede edicisidir. Ve o, şefâat kapısının fethinde Âdem evlâtlarının efendisi ve cemâatin önde olanı olan Muhammed (s.a.v.)’in güzelliklerinden bir güzelliktir.”[9]

    Geniş kitleler üzerinde İslam olduğu algısı yaratılmış, oysa Kur’an’a tamamen aykırı bir paralel din olan tasavvufun ne derece şirke batmış olduğunu bu kısa örneklerden dahi görmek mümkündür. Hatta tasavvufun bu büyük alimlerinin (!) eserleri bu ifadelerden çok daha ağır binlercesiyle tıka basa doludur. Tasavvuftaki bu yoğun şirki en açık şekilde görebileceğimiz bir diğer isim de bugün tüm dünyada tanınan Celaleddin Rumi’dir (nam-ı diğer Mevlana). Bu kişinin ortaya koyduğu eserlerde anlattıkları öylesine İslam zannedilmektedir ki herhangi birine karşı çıkmak bile büyük bir kitlenin tepkisini çekmeye yetmektedir. Ne var ki; en bilinen eseri olan Mesnevi’nin internette kolayca bulunabilen önsözü bile asla kabul edilemeyecek ifadelerle doludur. Tıpkı İbn’ül Arabi gibi Celaleddin de bu kitabın kendisine yazdırıldığını iddia etmekte ve insanları bu yolla etkilemeye çalışmaktadır. Fakat biz bir başka eserindeki çok daha ağır ifadelerinden alıntı yapmak istiyoruz: Divan-ı Kebir. Celaleddin bu kitabında Ali radyallahuanh hakkında bakın neler söylüyor:

    “Hakkın yüksek sıfatları Ali’nin vasfıdır. Hakkın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrı’nın zatına yapışmış, o olmuştur. Hani duyduğun lahutun o gizli hazinesi yok mu; işte o odur. Çünkü o haktan, hakla görünmüştür. O hazinenin nakdi tükenmez ilimdi. İşte o ilimden maksut yüce Ali’dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilmez. Zira o hakimdir, herşeyin bilginidir. İbtidasız (başlangıçsız) evvel o idi, sonsuz ahir de o olur. Peygamberlere yardım eden o idi, velilerin gören gözü de hakikaten odur. Yüzünün nurlu parıltısı kendi ziyasından bir güneş yarattı. O hak iledir; hak ondan görünür. Hakka ki o hak ile ebedidir.”[10]

    Bizce Paraleldin-i Rumi adını daha çok hak eden bu şahsın yalnızca Allah’ta olan özellikleri Ali (r.a)’a verdiği, açıkça şirk olan ifadeler bu kadarla da kalmıyor. Ne yazık ki insanı okurken bile utandıran şu sözleri de yine aynı kasidede yer alıyor:

    “Gene Ali’nin vergisidir ki Meryem’e arkadaş oldu da İsa vücuda geldi…”[11]

    “Dinde evvel o idi, ahir o idi. Allah ile içli dışlı o idi…”[12]

    Yazar bu sözlerine karşı çıkılacağını da gayet iyi bildiğinden olsa gerek, şöyle devam ediyor:

    “Ey efendi! Benimle boşuna kavga etme! Bu böyledir. Hakikat budur ki biz hepimiz zerreyiz, güneş odur. Biz hepimiz damlayız, deniz odur.”[13]

    Görüldüğü üzere çok saygın oldukları düşünülen isimler gerçekte sınırları aşmada, dinin en temel kavramlarını dinamitlemede ve kendilerini ilahlaştırmada birbirleriyle yarışır haldedirler.

    Yavaş yavaş günümüze doğru gelmeye ve tasavvuf adlı paralel dinin diğer büyük (!) isimlerinden alıntılar yapmaya devam edelim. Bunlardan biri de Said Nursi’dir. Kim olduğunu anlatmaya hiç gerek olmayacak kadar meşhur Nursi de evvela geleneği bozmamakta ve Risalelerin kendisine yazdırıldığını iddia etmektedir.[14]

    “Bu risalenin girişinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki öyle yazdırıldı.”[15]

    Tasavvuf ve tarikatlara göre evliyalık Allah ile insan arasında bir aracı kurum haline getirilmiştir. Allah dostu anlamında kullanılan veli ifadesi belli şahıslara has kılınır ve bunlar arasında da kutub, gavs, evtad, revasi, nüceba, nükeba gibi mertebelerin bulunduğu hiyerarşik bir yapı olduğu iddia edilir. Bunların kainatta tasarruf sahibi olduklarına, insanlara yardıma koştuklarına inanılır ki böyle bir inanç tam anlamıyla şirktir. Hatta Kur’an’a göre Mekkeli müşrikler bile şirkte bu kadar ileri gitmemiş kainatta tasarruf sahibi olanın sadece Allah olduğunu söylemişlerdir.[16]

    Aşağıda Said Nursi’den yapacağımız alıntıda geçen ifadelerin anlaşılması için yaptığımız bu kısa açıklama ile yetinmek istemeyenler konunun ayrıntısını Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır’ın Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk ile Prof. Dr. İbrahim Sarmış’ın Tasavvuf ve İslam adlı kitaplarına başvurabilirler.

    Said Nursi, kendisinin kainatta tasarrufu bulunduğu iddia edilen bu velilerin en büyüğünün bile üzerinde ve ferdiyet yani “bir tek olma” makamında olduğunu Risalelerde şu şekilde dile getirmektedir:

    “Risale-i Nur’un manevi kişiliği ve onu temsil eden has şakirtlerinin manevi kişilikleri Ferid (bir tek olma) makamıyla şereflendikleri için onların üzerinde ne bir ülkenin kutbunun ne de zamanının büyük bölümünü Hicaz’da geçiren kutb-u azamın yetkisi vardır. Bu sebeple kutb-u azamın dahi emrine girmek zorunda değillerdir. Her devirde var olan iki imam gibi onu tanımaya mecbur olmazlar. Ben eskiden Risale-i Nur’un manevi kişiliğini (kendimi) o imamlardan biri zannederdim. Şimdi anlıyorum ki gavs-ı azam hem kutub, hem gavs hem de ferdiyet (birlik) makamında olduğundan, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet (birlik) makamıyla şereflenmiştir.”[17]

    Tasavvuf ve tarikatlardaki velilerin hiyerarşik yapısından ve bunların en üstü olan kutup kavramından kısaca bahsetmiştik. Paralel din yolculuğumuzda artık günümüze gelelim ve Fethullah Gülen’den kutbun ne olduğunu öğrenelim:

    “Kutup; insanlar arasında, yer-gök ehlinin matmah-ı nazarı, Hakk’ın kâmil mânâda halifesi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın has varisi ve her devirde bulunan insan-ı kâmilin de unvanıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan sonra bu paye, dava-yı nübüvvetin hakikî vârisleri olmaları itibarıyla, hilâfet sıralarına bağlı olarak, Râşid Halifeler’le temsil edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise, hakikî müçtehid ve mânâ âleminin sultanları, zâhir ve bâtının da kahramanları aktâb, evliyâ u asfiyâ ile..

    Bir kutup, hususî mazhariyetleri ve vazifesiyle mütenasip özel donanımı açısından tıpkı Kutup Yıldızı gibi tektir, yektadır; yer ve gök ehlinin de gözdesidir…”

    “Kutup, bir gözü bütün mükevvenâtta diğeri eşyanın perde arkasında sürekli mârifet avlar ve gönlüne akan hikmet ibrişimleriyle varlığın ruh ve mânâ desenlerini işleyerek, çevresine lâhûtî dantelalar sunar…”

    “O, hiss-i melekiyesi itibarıyla, kalbi İsrâfil’e, nutku Cebrail’e, kuvve-i cazibesi Mikail’e, kuvve-i dâfiası da Azrail’e ayna bir kâmildir. Bu açıdan da o, bütün âlemlerin “min vechin” kalbi olma mesabesinde bir merkez insan/kendi çağı itibarıyla Allah’ın halifesi, Hakikat-ı Muhammediye (aleyhi afdalussalavât)’ın has talebesi ve temsilcisi, “taayyün-ü evveli”nin zaman üstü bir şuaı ve ilâhi esrarın bütün gönüllere intikalinde de nûrânî, şeffaf bir vasıtasıdır.”[18]

    Görüldüğü gibi, yukarıdaki yazıda ve tüm büyük mutasavvıfların çok değerli kabul edilen kitaplarında anlatılan tasavvuf inancında veliler birer ilahtır. Bu inançlar bu şahısların hepsinde vardır. Günümüzde bu sözde alimlerin bir kısmının diğerlerinden daha iyi olduklarını iddia edenler bulunmaktadır; ancak yazdıklarına bakıldığında bu iddianın aslı olmadığı kolayca ortaya çıkmaktadır. Daha açık bir ifadeyle; Fethullah Gülen neyse Said Nursi de Celaleddin Rumi de İbnul Arabi de odur. İslam’ı bir şirk dini haline getirmede hiçbirinin diğerinden farkı yoktur. Her biri aynı paralel dinin farklı zamanlarda yaşamış liderleridir. Bunu görebilmenin olmazsa olmaz şartı Kur’an’ı biliyor olmaktır. Şirkin ne olduğunu Kur’an’dan değil de bu sözde alimler ve çok sayıdaki benzerlerinden öğrenecek olursak, onların bu anlattıklarının şirk olduğunu görmemiz elbette mümkün olmayacaktır. Bu durum tıpkı daha önce tertemiz bir denizde yüzmemiş bir insanın bataklığı tatil cenneti zannetmesine benzer.

     

    – Resmi ve Kurumsal Paralel Din:

    Paralel dini, “Kur’an’a aykırı bütün din sayılan inanç ve uygulamalar” olarak tanımladığımız için sadece mezhepler, tasavvuf ve tarikatlarla sınırlı tutmamız doğru olmaz. Bunlara devlete bağlı kurumlar eliyle oluşturulan “resmi” paralel dinler de eklenmelidir. Belki de paralel din kavramının en etkili ve gerçek dini geçersiz kılma açısından en tehlikelisi sırtını devlete dayamış olanlardır. Zira değişen konjonktüre, siyasi  erke ve “maslahata” göre dinin hükümleri çığrından çıkarılabilmektedir. Aslında yukarıdaki maddelerde gördüğümüz mezhep ve tasavvuf dinleri de çoğunlukla bu kurumsal devlet dininin desteğiyle kendilerine hakimiyet alanı bulmaktadırlar. Her ne kadar paralel dinler devletle ters düştüklerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan onların uygulamalarını tenkid eden açıklamalar gelse de arada önemli bir söylem farkı olmadığını görmek çok da zor değildir. Bu sebeple devletin bu resmi kurumu inandırıcılıktan ve samimiyetten hergün biraz daha uzaklaşmaktadır. Mesela; yukarıda Fethullah Gülen’den alıntıladığımız Kur’an’a aykırı söylemlerle bugün Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Başkan Yardımcılığı yapan Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz’ın aşağıdaki ifadeleri arasında bir fark görmek mümkün değildir:

    “Kutup en büyük velidir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kainatta tasarruf sahibidir. Gavs, darda kalındığında sığınılan ve istimdad edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sufiler “yetiş ye gavs” diyerek gavsa sığınırlar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır. Abdulkadir Geylani gavs-ı azam lakabıyla ünlüdür.

    Ancak bütün bu sığınma ve istimdadlar zahirde gavsa ise de hakikatte Allah’adır. Çünkü alemde yegane mutasarrıf Allah Teala’dır. Ondan başka fail-i mutlak yoktur. Gavs olarak bilinenler esma ve sıfat-ı ilahi mazharıdırlar.”[19]

    Hangi ekolden olurlarsa olsunlar paralel dinlerin ortak özelliği insanı ilahlaştırmak ve Allah ile kul arasında bir takım makamlar uydurarak birilerini veya bazı kurumları o makamlara layık görmektir. Bu durum ne yazık ki Allah’ın ayetlerinin meallerine kadar sokulmuştur. Ülkemizin en tanınmış ilahiyatçıları tarafından hazırlanmış Türkiye Diyanet Vakfı’nın mealinde Bakara Suresinin 30. ayetinin mealinde parantez içinde şu açıklamaya yer verilmiştir:

    “Halife, vekil, temsilci demektir. Allah yeryüzünde iradesini temsil etmek üzere insanı yaratmış, orada ilahi hükümranlığı gerçekleştirme görevini de ona vermiştir.”[20]

    Bu açıklamada yer verilen, “insanın yeryüzünde ilahi hükümranlığı kurma görevine sahip olması” iddiası kutup, gavs gibi uydurma makamlara giden yolu sonuna kadar açmaktadır. Oysa ne açıklama gereği duyulan ayet ne de Kur’an’daki herhangi bir ayet buna asla izin vermemektedir. [21]

    Bir önceki bölümde Fethullah Gülen’den yaptığımız alıntıda geçen Hakikat-ı Muhammediye ifadesi okurlarımızın dikkatinden kaçmamıştır. Bu terimin ne anlama geldiğini öğrenmek için Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ndeki Hakikat-ı Muhammediye maddesinden kısa bir bölümü görelim:

    “Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir…

    Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir.”[22]

    Dikkat edilecek olursa bu batıl ve şirk inanç, hiçbir eleştiri yapılmadan, sanki gerçekten dinde yeri varmış gibi yazılmış ve Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde okurlara sunulmuştur. Bu durumun kabul edilmesi mümkün değildir.

    Devletin resmi dini kurumunun eliyle paralel din oluşturulmasının birçok örneği sayılabilir. Mesela her Ramazan’da gündeme gelen imsak vaktindeki bariz hatanın hala Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından din diye insanlara sunulması da bir paralel din dayatmasıdır. Bu dayatma da devletin resmi kurumu tarafından, paralel imsakiye dağıtılarak yapılmakta ve Allah’ın hem yarattığı hem de indirdiği ayetler tüm uyarılara rağmen “görmez”den gelinmektedir. Aynı yanlış hergün kılınan yatsı namazı vaktinde de yapılmakta, sabah namazına kadar kılınabileceği de söylenerek yine çok açık ayetlere sırt dönülmektedir. İşte Allah’ın kitabına aykırı paralel dinler böyle oluşturulmakta, paralel dini oluşturan kurumlar da sırtlarını devlete ve dolayısıyla siyasi iktidarlara dayadıklarından, Allah’ın ayetleri ile yapılan uyarıları dikkate alma gereği duymamaktadırlar.

     

    – Modernist Paralel Dinler:

    Paralel dinlere son bir örneği de bugünün modernist ilahiyatçılarından verelim. Günümüzde Kur’an’a yönelişin özellikle gençler arasında artmasıyla birlikte, bunun önüne geçmek için gereken önlemlerin alınmakta olduğu da görülmektedir. “Kur’an’cı” görünerek, gerçekten Kur’an’a yönelenlerin arasına sızan bir likid grup Kur’an’a kendi deyimleriyle “tarihselci” bir yaklaşımla bakmakta ve Kur’an’daki hükümlerin bugüne hitap etmediğini ısrarla vurgulamaktadırlar. Onlara göre miladi altıncı yüzyılın Mekke toplumuna inmiş kitabın hükümleri bugün uygulanamaz ve bugün uygulanması gereken dinin hükümlerini de elbette tarihselciler gibi düşünen sözüm ona alimler koyacaklardır. Dolayısıyla bu iddia da yine insan uydurması bir paralel din oluşturmak demektir. [23]

    Sanılanın aksine paralel dinin bu çeşidi de tarih boyunca var olagelmiştir ve Kur’an bunun da örneklerini gözler önüne sermektedir. Tarihselciler çok daha ileri giderek Kur’an metninin, “Allah’ın ayetleri” denmesine rağmen, aslında Rasulullah’ın sözlerinden oluştuğunu açıkça dile getirmektedirler. Kur’an’a tarihselci yaklaşımın sözcülerinden sayılabilecek olan Mustafa Öztürk, son çalışmalarından birinde şunları yazabilmektedir:

    “Hz. Peygamber insanlara tebliğ ettiği bu kelamın kendine ait olmadığını söylememiş, kendisinin Allah tarafından seçilip gaybi yardımla desteklendiğine dikkat çekmiştir. Bu gaybi yardım/destek Kur’an’da vahiy diye isimlendirilmiştir. Hz. Peygamber vahiy sayesinde Kur’an’ı kendi diliyle formüle etmiştir. Bu yüzden Kur’an Allah’ın ayetleri olarak nitelendirilmiş, yani Allah’tan kaynaklandığı için ilahi sözler olarak kabul edilmiştir.”[24]

    “Kur’an’da tabiat olaylarının ilahi ayetler olarak nitelendirilmesi bunların doğal sebeplerini nefyetmediği gibi Kur’an metnindeki ayetlerin “Allah’ın ayetleri” olarak nitelendirilmesi de metnin Hz. Peygambere ait olmadığını göstermez.”[25]

    Allah’ın kitabını yeryüzünde etkisiz kılmanın en acıklı çırpınışlarını içeren bu ve benzeri ifadeler tarihselcilik paralel dininin akademisyen ilahiyatçılar tarafından Kur’an’a rağmen hangi akıl almaz noktalara vardırıldığını gözler önüne sermektedir. Nitekim bugün haşa Allah gibi kitap yazmamız gerektiğini makalelerine yazan da bu paralel dinin akademisyen temsilcilerinden bir başkasıdır.[26]

     

    Sonuç:

    Geometrideki paralel ifadesi en az iki doğrunun varlığını vurgularken, “paralel din” tabirinde hiç “doğru” yoktur. Aksine, doğru olanı taklide yeltendikleri ve insan uydurması oldukları için paraleldirler. Yine geometrideki paralel iki doğru hiçbir zaman kesişmezler. Ancak paralel dinler müntesiplerini etkileyebilmek, sanki gerçek dinmiş izlenimi verebilmek, diğer bir deyişle doğru dine sızabilmek için Allah’ın dini ile belli konularda kesişmek zorundadırlar. Mesela paralel dinciler ibadetlerini yerine getirmek zorundadırlar ki insanlar üzerinde etki oluşturabilsinler.

    Yazımızda paralel din okyanusundan sadece birkaç damlayı gösterebildik. Bu dinlerin paralel olduklarını anlayabilmemiz için Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu bilmemiz ve ona sımsıkı sarılmamız gerekir. Onun Allah’ın kitabı olması da büyüklerimizin söylemesiyle değil, bizim kendi çabamızla görmemiz gereken bir durumdur. Ancak bu şekilde ona teslim olabilir ve paralel dinlere karşı teyakkuzda kalabiliriz.[27]

    Kur’an’da paralel dinlerin her çeşidinden çok sayıda örnek bulunur ve bu örnekler de gösterir ki, paralel dinlerin ortak özellikleri, belli bir sınıf insan tarafından sıradan halk kitlelerine dayatılmalarıdır. Nebiler ise sadece Allah’tan başka ilah olmadığını tebliğ etmişlerdir. Bu duruma örnek olarak Nuh Aleyhisselam ve toplumu gösterilebilir:

    Biz Nuh’u kendi halkına (elçi) gönderdik; “Acıklı bir azap gelmeden halkını uyar!” dedik. Onlara şöyle dedi: “Ey halkım! Ben size doğruları açıklayan bir uyarıcıyım. Allah’a kulluk edin, O’ndan çekinerek kendinizi koruyun ve sözümü dinleyin! (Nuh 71/1-3)

    Ancak bu uyarıları  yıllarca gece-gündüz, gizli-açık yapmasına rağmen toplumunun elit tabakası, insanlara paralel dinlerinden dönmemeleri çağrısı yapmaya devam etmişlerdir:

    Şöyle dediler: “Sakın ilahlarınızı bırakmayın! Ved’den, Suva’dan, Yeğus’dan, Yeuk’dan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!” (Nuh 71/23)

    Öyle ki bu büyük nebimiz şöyle dua edecek hale gelmiştir:

    Bunlar birçoklarını saptırdılar. Rabbim! Bu yanlışlar içindeki bu kimselerin sadece sapıklıklarını arttır.” (Nuh 71/24)

    Görüldüğü gibi paralel din büyükleri, insanları tarih boyunca insan uydurması ilahlara çağırmışlardır. Nebiler de tarih boyunca insanları paralel dinlerini bırakıp Allah’ın dinine davet etmişlerdir. Yusuf Aleyhisselam’ın paralel dinle mücadelesi de bunlardan biridir:

    O’nunla aranıza koyarak kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın koyduğu isimlerden başkası değildir.  Allah’ın onlar hakkında indirdiği bir yetki (sulta) yoktur. Hüküm, Allah’ın hükmüdür. O, kendinden başkasına kul olmamanızı emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak, insanların çoğu bunu bilmezler. (Yusuf 12/40)

    Ve yine yaşayarak şahit olduğumuz gibi bu durum bugün de aynen devam etmektedir. Kur’an’da bu ayetler olduğuna göre, paralel dinler ve onların sözde alimleri, “o son saat”e kadar var olacaklardır. Ancak tüm insanlık yanlışa sarılsa da gerçek bir Müslümana düşen, tek başına kalmak pahasına Nuh Aleyhisselam ve tüm nebiler gibi sadece Allah’a sığınıp O’ndan yardım istemek ve doğruları yapmaktır:

    Rabbim! Beni, anamı, babamı, evime gelen mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla! Yanlış yapan bu kimselerin de sadece yıkımlarını artır! (Nuh 71/28)

    Nuh bizi yardıma çağırmıştı; onu ne güzel karşılamıştık. Onu ve ailesini o büyük üzüntüden kurtarmıştık. Soyunu devam ettirdiğimiz sadece onlar olmuştu. Arkadan gelenlerce bu halleriyle anıldılar. Çağdaşları arasından Nuh’a selam olsun. Biz, güzel davrananları işte böyle ödüllendiririz. (Saffat 37/75-80)

    Erdem Uygan

    [1] Bkz: Al-i İmran 3/19 ve 83-85
    [2] Allah’ın tüm nebilerine indirdiği din
    [3] Bu konuda ayrıca şu ayetlere de okunmalıdır: Bakara 2/170, Araf 7/28 , 70-71, 172, 173, Yunus 10/78, Hud 11/62,87, Yusuf 12/40, Nahl 16/35, Enbiya 21/51-54, Zuhruf 43/22-24, Necm 53/23.
    [4] “Ayette geçen Resul (الرَّسُولَ), hem bilgi hem de bilgiyi ileten elçi anlamındadır (Müfredat). Bilgi, elçiden önemli olduğu için Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Al-i İmran 3/144) Elçimiz Muhammed’in, Allah’tan getirdiği bilgiler Kur’ân’da toplandığından artık bizim için Resul, Kur’ân’dır. Bu yüzden burada resul kelimesine Allah’ın Kitab’ı anlamı verilmiştir.” – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır – Al-i İmran Suresi meali ilgili ayetin dipnotu.

     
    [5] Gazzali – İhya’u Ulum’id-Din – 3. Cilt – Mühlikat 6. Kitap – Kalbin Acaib Halleri Bölümü – İki Makam Arasındaki Farkın Bir Misâl İle Beyanı
    [6] Gazzali – İhya’u Ulum’id-Din – 3. Cilt – Mühlikat 6. Kitap – Kalbin Acaib Halleri Bölümü – İlham İle Öğrenmek ve Hakkın Keşfedilmesinde Sûfîlerin Yolu İle Ehl-i İstidlâl’in Yolu Arasındaki Fark.
    [7] Geniş bilgi için bkz. Celaleddin Vatandaş – Vahiyden Kültüre – s: 198 ve 192 no’lu dipnot – Pınar Yayınları – 10. Baskı Haziran 2014
    [8] “Bundan sonrasına gelince, kesinlikle ben mübeşşirede Resûlallah (a.s.)’ı rü’yet ettim. O bana 627 yılının Muharrem ayının son on gününde, Şam’da gösterildi. Bu halde (S.a.v.)’in elinde bir kitap var idi. Bana buyurdu ki: “Bu Fusûsu’l-Hikem kitâbıdır. Bunu al ve insanların istifâdesine sun! Bununla kendilerine fayda temin etsinler!“ Füsusu’l Hikem Tercüme ve Şerhi – Önsöz p:3.
    [9] Füsus-ül Hikem Tercüme ve Şerhi – Şisiyye Fassı – s:212 p:23 http://www.mehmetizzetaslin.com/FileUpload/bs535365/File/fusus_ul_hikem.pdf
    [10] Divan-ı Kebir’den Seçme Şiirler 1 Mevlana, Na’t-ı Ali Kasidesi s:3-4 – M.E.B Yayınları Şark İslam Klasikleri – İstanbul 1995
    [11] A.g.e s: 4
    [12] A.g.e s: 6
    [13] A.g.e s: 6
    [14] Bkz: Risale-i Nur Eleştirisi, s: 314-320 – Adem Tutal – Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2016
    [15] Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır –s: 223, 333 no’lu dipnot: Şualar, Yedinci Şua, c1, s:895
    [16] Bkz.: Yunus 10/31
    [17] Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, s:133 – Ayrıca Risaledeki orijinal metin için bkz: http://www.risaleinur.com.tr/kulliyat/1644.html
    [18] Kalbin Zümrüt Tepeleri – Fethullah Gülen – Veli ve Evliyaullah (2) bölümü, Kutup maddesi e-kitap s: 1285
    [19] Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk – Abdulaziz Bayındır – s:138 dn: Hasan Kamil Yılmaz Ricalul Gayb Altınoluk Mecmuası Aralık 1995
    [20] Kur’an’ı Kerim ve Açıklamalı Meali – Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları – Ankara 2005
    [21] Ayetin olması gereken meali ve halife kelimesinin Kur’an’daki gerçek anlamı ile ilgili bkz: Bakara Suresi Meali – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır – Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2016
    [22] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi – c:15, s: 180 – Mehmet Demirci – http://www.islamansiklopedisi.info/index.php?klme=Mehmet+Demirci
    [23] Makale – Mustafa Öztürk – Benim Tarihselciliğim – http://mustafaozturkarsivi.blogspot.com.tr/2015/06/benim-tarihselciligim.html
    [24] Kur’an, Vahiy, Nüzul – Mustafa Öztürk – Ankara Okulu Yayınları – Ankara 2016 s: 144
    [25] A.g.e – s: 146
    [26] Makale: İlhami Güler – Üç Kur’an Tasavvuru – http://www.medeniyetmektebi.com//index.php?option=com_content&task=view&id=715&Itemid=2

    Ayrıca bkz: Makale – İlhami Güler – Vahiy: Allah’ın İnsan Sözü – Kur’an’i Hayat Dergisi – Eylül – Ekim 2009  – http://kuranihayat.com/vahiy-allahin-insan-sozu_d173.html
    [27] Bu konudaki makalemizi şuradan okuyabilirsiniz: http://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/de-ki-ne-dersiniz-ya-o-allah-katindansa.html

  • Allah’a Güvenmek ve Ramazan / Erdem Uygan

    Allah’a Güvenmek ve Ramazan / Erdem Uygan

    Ramazan ve oruç ile ilgili bütün detaylar Kur’an’ı Kerim’de Bakara Suresi’nin 183 ve 187. ayetleri arasında verilmiştir. Bu grupta Ramazan ve oruçtan bahsedilmeyen bir tek ayet vardır:

    Kullarım sana beni sorarlarsa, ben onlara yakınım. Beni yardıma çağıranın çağrısına cevap veririm. Onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana güvensinler ki olgunlaşabilsinler. (Bakara 2/186)

    Ramazan ve oruçla ilgili ayetlerin arasına yerleştirilmiş bu ayete Ramazan ayının bu ilk günlerinde biraz yakından bakmamız belki de neden bu ayetlerin arasında yer aldığını anlamamıza yardımcı olabilir.

    Ayet, Allah ile ilgili bilgi almak isteyen kişilere bu bilgiyi almaları gereken adresin verilmesi açısından önemlidir. Zira Rasulullah’a hitaben “senden böyle bir bilgi isterlerse” denilerek, “şunları söyle” dercesine verilmesi gereken bilgi Kur’an’da kayda geçiliyor. Yani Allah hakkında soru soran kişi, soruyu Allah’ın elçisine dahi sorsa, Allah’ın ayetlerine yönlendiriliyor ve cevabın oradan verilmesi isteniyor. Ayrıca bu bilginin “sorarlarsa” verilmesi de önemlidir. Rabbimiz adeta kendisini gündemine almayan kişi için zorla gündem olmak istememekte, “sorarlarsa söyle” buyurmaktadır.

    “Ben onlara yakınım” cevabından anlaşıldığı üzere soru Allah’ın varlığı ve birliği ile ilgili değildir. Bu konuda hiç kimsenin bir şüphesi yoktur. Soru Allah’ın hayatımızdaki konumu ile ilgilidir. Çünkü insanların en büyük sıkıntısı bu konudadır. Allah’ın kendisinden uzakta olduğunu düşünen kişi araya mutlaka kendisini O’na yaklaştıracak bir şeyler koyacaktır. Bu tavra Kur’an’ın verdiği isim “şirk”tir.

    Yakınlığın derecesi “beni yardıma çağıranın çağrısına cevap veririm” ifadesiyle ortaya konmuştur. Yalnız Allah’tan yardım istemek O’na güvenmekle olur. İnsan başı sıkışınca, yardım edeceğinden emin olduğu en yakınını yardıma çağırır. Bu sebeple en yakınımızda olanın, her an çağrımıza cevap verecek olanın Allah olması da O’na olan güvenimizi gösterir. Bunun bir adı da imandır. Allah’a olan imanımızın (güvenimizin) en önemli göstergesi O’nun daima hayatın her anına müdahil olduğunu bilmemiz ve yalnız O’ndan yardım istememizdir. Allah’ı hayatımıza katmamak, O’nun her an yanımızda olduğunu ve çağrımıza cevap vereceğini kabul etmemek kibrin en üst noktasıdır:

    Rabbiniz der ki; Bana dua edin, size olumlu karşılık vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremiyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir. (Mümin 40/60)

    Zaten Bakara 186. ayetin son bölümü de Allah’a yapılan çağrının O’na güvenmek yani iman etmek olduğunu bildirmektedir. Allah da bize O’na güvenmemiz konusunda bir çağrı yapmaktadır. O çağrıya uyduğumuzun göstergesi sadece Allah’tan yardım istemektir. Yalnızca O’na kulluk etmek ancak böyle olur. Allah’ın nebileri bu konuda en güzel örnekler olmuşlar, daima Allah’ı yardıma çağırmışlar ve karşılığını da en etkili ve en çarpıcı biçimde görmüşlerdir:

    Daha önce Nuh da yalvarıp yakarınca isteğini olumlu karşılamış, hem onu hem de ailesini o büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. (Enbiya 21/76)

    Eyüp ise bir gün Rabbine şöyle seslenmişti: “Ben iyice daraldım. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.” Ona olumlu cevap verip ondaki sıkıntıyı gidermiştik. Katımızdan bir ikram ve kulluk edenler için bir hatıra olsun diye de ona, hem ailesini hem de bir o kadarını daha vermiştik. (Enbiya 21/83-84)

    Balığın esiri (Yunus) hayatı kendine dar etmeyeceğimizi sanarak bir gün kızgın bir şekilde çekip gitmişti. Ama daha sonra balığın karanlıkları içinde seslenmiş: “Senden başka ilah yoktur. Senin eksiğin de yoktur; ben yanlış yaptım” demişti. Ona da olumlu cevap verdik ve üzüntüsünden kurtardık. İnanıp güvenenleri işte böyle kurtarırız. (Enbiya 21/87-88)

    Zekeriya da Rabbine bir gün şöyle seslenmişti: “Rabbim! En iyi varis sensin ama beni tek başıma bırakma.” Ona da olumlu karşılık verdik de eşini doğum yapabilecek hale getirerek Yahya’yı bağışladık. Onlar hayırlarda yarışır ve korku içinde umutla bize yakarırlardı. Onlar bize karşı saygılı kimselerdi. (Enbiya 21/89-90)

    Rabbimize dua edip O’ndan yardım isteyen bu örnek insanların en önemli ortak özelliği O’nun mutlaka yardım edeceğine olan güvenleri yani imanlarıdır. Duaları kendi şahsi sıkıntıları veya gönderildikleri toplumla ilgili olabilmektedir.

    Bizim Bakara Suresi 186. ayet olarak bildiğimiz ayet Salih Aleyhisselama verilen kitapta da elbette vardı. Çünkü o da halkına o ayeti okuyordu:

    Semûd’a da soydaşları Salih’i elçi gönderdik. “Ey halkım!” dedi; “Allah’a kul olun; sizin başka ilahınız yoktur. Sizi bu toprakta yapılandıran ve burada barındıran O’dur. Öyleyse O’ndan bağışlanma dileyin sonra da O’na yönelin. Çünkü benim Rabbim herkese yakındır; isteklere cevap verir.” (Hud 11/61)

    En zor zamanlarında başlarında Nebimiz olan ilk müslümanların duasına Rabbimiz şöyle karşılık veriyordu:

    O gün Rabbinizden yardım istiyordunuz.  O da “Birbiri ardınca bin melek ile size destek veriyorum” diye cevap vermişti. (Enfal 8/9)

    Yardım eden Allah ise o yardım başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak düzeyde olacaktır. Çünkü;

    Allah yardım ederse, sizi kimse yenemez. Ya yüzüstü bırakırsa size kim yardım edebilir? Müminler, yalnız Allah’a güvenip dayansınlar. (Al-i İmran 3/160)

    O halde Bakara 186. ayetin Ramazan ve orucu anlatan ayetlerin arasına yerleştirilmiş olması Allah’a kulluk etme, yalnız O’ndan yardım isteme yani O’na güvenip dayanma ile ilgili olmasındandır. Zira Allah’a güvenen bir kişi O ne diyorsa O’nu yapan yani O’nun emirlerine teslim olmuş (müslim) kişi demektir. Oruç tutmak için Allah’ın emri olmasından başka sebebe ihtiyacı olmayan kişiye mümin denir. Sadece Allah istiyor diye en temel ihtiyaçlarını karşılamaktan yine O’nun belirlediği bir süre için vazgeçebilmektir iman etmek. Oruç Allah’a güvendiğimizin en güçlü göstergelerinden biridir.

    Bu ayetin oruç ayetlerinin arasında yer almasının anlamı Ramazan’da bu konulara her zamankinden daha fazla önem verip sadece Allah’a kulluğun ne demek olduğunu kavramaya daha çok ihtiyaç duymamız olmalıdır. Zira  aksi takdirde Ramazan’ı kullanarak Allah’la kul arasına girmek isteyenlerin tuzaklarına düşmemiz işten bile değildir.

    Allah hepimize hayırlı ve bereketli, Kur’an dolu bir Ramazan yaşayıp sağlıkla ve sevdiklerimizde bayrama ulaşmayı nasip etsin.

    Erdem Uygan

  • Hutbeyi Farklı Okumak

    Hutbeyi Farklı Okumak

    Geçtiğimiz Cuma namazında okunan ve hepimizi kızdıran hutbe gerçekten de en hafif tanımlamayla talihsiz bir metindir. Bu metnin yanlışları, çelişkileri ve tutarsızlıklarının doğurduğu tartışmalar kısa sürede durulmayacaktır. Aslında doğru bir mantık örgüsüyle dahi kaleme alınmadığı görülen metnin, kendi ifadesiyle, “Kur’an bize yeter” diyenleri hedef aldığı açıktır. Bunu yaparken de Kur’an delil gösterilerek “peygamber”in haram ve helal koyma yetkisi olduğu iddia edilmektedir. Metnin müellifleri bu iddialarını Araf Suresi’nin 157. ayetine dayandırmaktadırlar.

    Bugün Kur’an’a gönül vermiş, uydurulmuş dine savaş açmış, Kur’an’dan konuştukları bilgisinin tarihselcilerinki gibi asılsız bir iddia olmadığına inandığımız hocalarımızın da hutbeyi sert bir şekilde eleştirmeleri çok normal ve beklenen bir durumdur. Ancak bu hutbe vesilesi ile biraz öz eleştiri yapmanın da belki tam zamanı olabilir. Nitekim Kur’an’ı anlatan hocalarımızın pek çoğunun Araf Suresi’nin 157. ayetine verdikleri meallere baktığımızda kendilerinin de hutbedeki iddialara zemin hazırlamış olduklarını üzüntüyle görmekteyiz. Zira bu hocalarımızın büyük bölümünün “nebi ve rasul” kavramları arasındaki farkı görmek istemediklerini pek çok konuşma, yazı ve meallerinden öğrenebiliyoruz. Bu konudaki ayetler son derece açık olmasına, nebi ve rasul kavramlarının Kur’an’ı anlamada hayati  rolleri olmasına rağmen bu iki kelimenin aynı şeyi ifade ettiğini iddia ederek nasıl Kur’an’cı olunabildiğini anlamak zordur. Rabbimizin bu iki kelimeyi tamamen keyfi olarak birbirlerinin yerine kullandığını söylemek, “bir yerde öyle istemiş nebi demiş, başka bir ayette de sırf öyle istediği için rasul demiş” diyebilmek, insanın yazdığı bir kitap için bile son derece özensiz bir ifade olacakken Allah’ın kitabı için nasıl mümkün olabilmektedir?

    Kaldı ki nebi ve rasul kavramları arasındaki farkı kabul etmeksizin Araf Suresi 157. ayeti hutbedekinden farklı anlamak mümkün değildir. Yine bu iki kavram arasındaki farkı görmezden gelmeden, bu ayetle Tahrim Suresi’nin ilk ayeti arasında çelişki olmadığını söylemek de imkansızdır. Nebi ve rasul kavramlarını Kur’an’dan öğrenip içlerini doldurmak yerine, her iki kelime için de aslında ikisinin anlamını da karşılayamayan “peygamber” kelimesini reva görmek bir ayet katliamına sebep olmaktadır. Öyle ki bu çeviride, Araf Suresi’ndeki ayete göre helal ve haram koyabilen bir “peygamber” vardır. Ancak aynı “peygamber” Tahrim Suresi’nde Allah’ın ona helal kıldığı şeyi haram saydığı için eleştirilip uyarılmaktadır. Ortaya çıkan bu çelişki uydurulmuş dine savaş açmış hocalarımızın meallerinde de kendisine yer bulmaktadır.

    Oysa Araf Suresi 157. ayette ümmi ve nebi olan “Rasul”den bahsedilmektedir. Rasul elçidir. Elçi kendi sözünü değil, kendisini gönderenin sözünü söyler. Rasul’ün helal ve haram kılması onu gönderenin helal ve haram kılmasıdır. Bu yüzden de “rasule” (nebiye değil) itaat Allah’a itaattir.[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][1] Buna karşın Tahrim Suresi’nin ayeti “ey nebi” hitabıyla başlamakta, vurgu rasullük görevine değil, nebinin insan yönüne yapılmaktadır. Bir rasulün kendisine vahyedileni tebliğde hata yapması imkansızdır, zira o zaman rasullük görevini yapmamış olur.[2] Ancak nebi insan yönü ile yanlış bir hükme varmış olabilir ve uyarılır. Çünkü nebilik makam, risalet ise o makamı dolduran şahsın görevidir. Görev başında değilken yani rasul sıfatıyla tebliğ yapmadığı zamanlarda hata yapması çok normaldir. Rasul sıfatıyla söyleyeceği yanlış bir söz ise görevi kötüye kullanmak olacaktır ve asla kabul edilemez.[3] Bu sebeple nebimize Kur’an’da yapılan tüm sert uyarılar “nebi” hitabı iledir.[4] Ve yine bu sebeple Allah’a ve Rasulüne itaati emreden bir çok ayete[5] rağmen nebiye itaati emreden tek bir ayet yoktur.

    Üstelik de kerim kitabımızda, bir şeyi helal veya haram kılma yetkisinin Allah’tan başkasına ait olamayacağı ile ilgili aşağıdaki gibi bir çok ayet vardır. O halde bir “peygamber”in helal – haram kılması nasıl kabul edilebilir?:

    “De ki “Allah’ın size indirdiği her bir rızkı düşündünüz mü? Siz onu helal, haram diye sınıflandırıyorsunuz.” De ki “Bunu size Allah mı bildirdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? Yalanlarını Allah’a mal edenler, kalkış gününü ne sanıyorlar? Allah’ın insanlara cömertçe verdiği bir gerçektir ama onların çoğu görevlerini yerine getirmezler.” (Yunus Suresi 10/59-60)

    Sonuç olarak bu talihsiz Cuma hutbesindeki ifadelere katılmak, karşı çıkmamak, eleştirmemek asla mümkün değildir. Ancak bir yandan bunu yapıp diğer yandan Kur’an’da net bir biçimde birbirlerinden ayrılmış olan nebi ve rasul kelimelerinin her ikisini de “peygamber” kelimesi ile karşılamak, Kur’an yetmez diyenlerin hutbedeki iddialarını doğrulamaktan başka bir anlama gelmemektedir.

    Artık Kur’an’ı rehber edinmiş hocaların birlikte çalışma, birbirlerinin çalışmalarını müzakere etme, tenkid etme ve düzeltme, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için birlik olma ve uydurulmuş dine karşı tek vücut olma zamanı çoktan gelmiştir. Unutulmamalıdır ki Kur’an’ı anlama yolundaki çalışmalar, ne kadar alim olurlarsa olsunlar, hocaların tek başlarına altından kalkabilecekleri işler değildir. Tek başına meal – tefsir yazmak, kabul edilemez. Kaldı ki piyasadaki yüzlerce mealin yanına aynı hatalarla dolu bir yenisini daha eklemenin de büyük bir vebali olsa gerektir. Nitekim bu yazımızda konu edindiğimiz hata hemen tüm meallerde mevcuttur. Zaten Rabbimiz de bu çalışmaların bilenler topluluğu (kavmun ya’lemun) şeklinde yani ekipler halinde yapılması gerektiğini buyurmaktadır.[6] O halde Kur’an’dan konuştuğunu söyleyenlerin en az Kur’an’a aykırı konuşanlar kadar birlik halinde olmaları şarttır.

    Allah Kur’an’ı anlama yolunda sarf edilen tüm gayretlerin etkisini artırsın.

    Erdem Uygan

    [1] Nisa Suresi 4/80
    [2] Maide Suresi 5/67
    [3] Hakka Suresi 69/44-47
    [4] Bir diğer örnek için bkz. Enfal Suresi 8/67-68
    [5] Bir örnek olarak bkz: Enfal Suresi 8/20
    [6] Fussilet Suresi 41/3

    [/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

  • GERÇEĞİN BEDELİ

    GERÇEĞİN BEDELİ

    İnsanı, onu yaratandan daha iyi anlatan yoktur. Eğer insanı tanımak istiyorsak başvurmamız gereken en sağlam kaynak Allah’ın kitabı olmalıdır.

    Yine Rasulullah’ı tanımak, görevini nasıl bir gayretle, nasıl bir ciddiyet ve samimiyetle yaptığını öğrenmek, o görevi yaparken karşılaştığı sıkıntıları görmek ve gerçeğin bedelini kavrayabilmek için Kur’an’dan daha güvenilir ve daha etkili bir kitap bulmak mümkün değildir.

    Yeryüzünde bir insanı en çok üzen şey herhalde, kendisine Allah’ın ayetlerini gösterdiğiniz, ölümü ve tekrar dirilişi, hesap gününü hatırlattığınız bir kişinin bu mutlak gerçekleri hiç umursamaması ve onlara karşı tavır alması olmalıdır. Sanki Allah’ın ayetleri kendisini hiç ilgilendirmiyormuş, hiç ölmeyecekmiş ve nasıl yaşarsa yaşasın hesap günü bir şekilde yırtacakmış gibi davrananların bu kibirleri Allah’ın elçisinde bakın nasıl bir hüzün meydana getiriyordu:

    “Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar seni yalanlamıyorlar, aslında yanlış yapan o kimseler, bile bile Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar.”
    (En’am Suresi 6/33)

    Ayette Rabbimiz adeta, “üzülme onların derdi seninle değil benimle” diyor. Bu ayetten aslında Allah’ın ayetlerinden yüz çevirenlerin bile Muhammed Aleyhisselamın Allah’ın elçisi olduğunu kesin bir şekilde kavradıklarını görebiliyoruz. Çünkü yalanladıkları aslında Rasulullah değil; onun söylediklerinin doğru olduğunu biliyorlar. Onların derdi alemlerin Rabbi ile… Yani Allah’a karşı kibirlenmekteler. Surenin 29. ayetinden itibaren okuyunca görülüyor ki, bu kişiler dünya hayatına tırnaklarını geçirmiş, kendilerini Allah’tan bile üstün görmeye, ahireti inkar etmeye başlamışlardır. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak bugün de en yaygın modadır. İşte bu durumun Rasulullah’ı ne kadar üzdüğünü ayetlerden görebiliyoruz. Şimdi de Rabbimizin kendisini nasıl teskin ettiğine bakalım:

    “Senden önce nice elçiler yalancı yerine kondu. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Nihayet yardımımız ulaştı. Allah’ın sözlerini kimse değiştirebilecek değildir. İşte o elçilerin haberinden bir kısmı sana da gelmiş oldu.”
    (En’am Suresi 6/34)

    Anlaşılan Allah’ın ayetlerini Allah’ın kullarına ulaştırmanın kaçınılmaz bedellerinden biri bu. Yani mutlaka dışlanacaksınız, horlanacaksınız, eziyet göreceksiniz. Çünkü dünya çok güçlü bir aldanma merkezidir ve insanların çoğu bundan kendilerini kurtaramazlar. Allah’ın yardımının ulaşması gerçeği söyleyen kişinin sabrına, yani tüm bu olumsuzluklara rağmen asla yolundan dönmeden, kıvırmadan, bükülmeden, eğilmeden gerçekleri söylemesine bağlıdır. Bu sabrın ne kadar zor olduğunu aşağıdaki ayette göreceğiz. Rasulullah tüm bu destek ayetlerine rağmen elinde olmadan kendini kahretmeye devam ediyor olmalı ki Rabbimizin uyarısı biraz daha sert:

    “Bunların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, yerde bir kanal veya gökte bir merdiven bulup gücün de yetiyorsa gider bir mucize getirirsin. Allah, zorlayıcı düzen koysaydı elbette bunların hepsini doğru yolda toplardı. Sakın kendini bilmezlerden (cahillerden) olma.”
    (En’am Suresi 6/35)

    Allah Teala elçisine “sakın cahillerden olma” diyor. Bu ayet Rasulullah’ı kendine getirmiş olmalı. Allah’ın ayetlerini Allah’ın kullarına ulaştırdığınızda alacağınız tepkilere hazır olmalı ve bunu normal karşılamalısınız. Aksi halde cahillik etmiş olursunuz. Bilmelisiniz ki;

    “Sana olumlu cevap verecek olanlar sadece dinleyenlerdir. Ölülere gelince; Allah onları diriltecek sonra O’na döndürüleceklerdir.”
    (En’am Suresi 6/36)

    Allah’ın ayetleri ile buluşmuş olanların, şartlar ne olursa olsun, onları Allah’ın kullarına en güzel ve doğru biçimde ulaştırma görevleri vardır. Dünya hayatına sımsıkı tutunmuş olanlara ayetleri göstermemek diye bir şey düşünülemez. Onların duymak istememeleri bizim mazeretimiz olamaz. Ve bu hayatta gerçekten üzülmeye değer bir şey varsa o da Allah’ın ayetlerine karşı tavır almış kişilerin durumlarıdır.

    Erdem Uygan

  • “O” Ramazan!

    Ay takvimindeki 12 aydan sadece biri olmasına, kendisi gibi 11 ay daha olmasına rağmen adı söylendiğinde dünya üzerindeki herkesin, sadece yılın 12 ayından birini kastetmediğimizi anladığı tek aydır Ramazan ayı…

    Peki neden bahsediyoruz Ramazan demekle? Ne anlatmaya çalışıyoruz? Kısacası nedir Ramazan? Bu soruya herkesin birbirine benzer cevapları olacaktır: Kur’an’ın vahyedilmeye başlandığı ay, oruç ayı v.s. gibi ve bunların hepsi de doğrudur.

    Bense bugün o ilk Ramazan’a dönmek, o ilk Ramazan ile başlayanın ne olduğunu anlamaya çalışmak, bizim Ramazanlarımızın da bize, Allah’ın Elçisine yaptığı şeyi yapıp yapmadığını sorgulamak istiyorum.

    O Ramazan, Allah’ın elçisini ayağa kaldıran, harekete geçiren günleri içeren Ramazan’dı. Kurtuluşu doğuda veya batıda değil o doğunun da batının da sahibinde aramaya çoktan başlamış bir insanın, arayışını ne kadar doğru yerde yaptığını kanıtlayan günlerdi o Ramazan günleri. Oysa daha önce 39 Ramazan daha yaşamış ama hiçbiri ona o Ramazan’ın yaptığını yapmamıştı. Akla gelebilecek her şeye köle olmuş, geleneklerin, hurafelerin emrine girmiş ve yine de doğru yolda olduğunu sanan insanların tevhide çağrılmaya başlandığı günlerdi o ilk Ramazan günleri…

    Tevhid! Yani “La İlahe İllallah!” Yani “ilahlar yoktur, tek Allah’tan başka!” Sadece bu cümle bile insanın hayatında sahte ilahlar olduğunun kanıtı değil mi? Peki bunlar pek çoğumuzun zannettiği gibi putlar, heykeller v.s. mi? Eğer öyleyse bugün bize ne ifade edecek bu “tevhid kelimesi”?

    Aslında bu sahte ilahlar bugün belki de o günkünden bile daha çok ve daha etkilidir insan hayatında. Özellikle de elinde Allah’ın kitabını bulunduran İslam dünyasında. Çünkü bizler kurtuluşu Allah’ın elçisinin aradığı yerde değil; batıda, doğuda, bilimde, felsefede, sekülarizmde, tasavvufta, liderde, önderde ve daha kim bilir nerede arıyoruz..

    Oysa Allah’ın elçisi, elinde Kur’an olmadığı halde bu arayışı doğru yerde yapmıştı. İşte bu doğru tarafa yönelişi, ona Kur’an’ı getirdi. Biz ise elimizde Kur’an olduğu halde, üstelik Nebimiz onun kurtuluşa, özgürlüğe, barışa ve mutluluğa götüren tek kaynak olduğunu, yaşanabilir olduğunu ve yaşandığı takdirde akıl almaz sonuçlar elde edildiğini hayatıyla ispatladığı halde hala arayışımıza yanlış yönde devam ediyor, kurtuluşu yanlış yerlerde arıyoruz.

    İşte Ramazan’ı oruç ayı yapan, onu bu kadar özel kılan aslında bu uyanışın, bu yönelişin, bu başlangıcın ve gösterdiği doğru adresin ayı olmasıdır.

    O halde Ramazan’ın bizde de Kur’an’ın ilk muhataplarının hayatında başlattığı tevhidi uyanışı başlatması gerekmez mi? Onların Kur’an’la ilk karşılaştıkları Ramazan, onları dirilten, uyandıran, bir daha oturmamak üzere ayağa kaldıran ve alabildiğine özgürleştiren Ramazan oldu. Biz ise Kur’an’ın zaten bulunduğu bir dünyaya doğduğumuz halde hiçbir Ramazan bizi öyle uyandıramıyor, öyle özgürleştiremiyor, öyle diriltemiyor. Bu da hala bizim için o ilk Ramazan’ın gelmediğini ya da bizim onu her seferinde ıskaladığımızı gösteriyor.

    Bugün biz kendine Müslüman diyenler, elimizde Kur’an olduğu halde hala köleliğin, sömürünün, ahlaksızlığın ve pisliğin sistemleşmiş hali olan batıyı ilah edinerek nasıl ulaşırız kendi ilk Ramazanımıza? Yine bizler, elimizde Kur’an varken, şirkin her türünün kol gezdiği tasavvufu İslam, sufiliği müslümanlık zannederek Nebimizin o ilk Ramazanı gibisini rüyamızda dahi görebilir miyiz?

    Bir tarafta Pinokyo kadar bile sürükleyici olamayan dandik menkıbelerin profesör meddahları, diğer tarafta bir biçimde edindikleri ünvanlarıyla Kur’an’ı tarihe gömmek için çırpınan, kimseye sezdirmeden Allah’a küfretmek için özel olarak geliştirdikleri akademik lisanı kağıt israfı kitaplarını doldurmak için kullanan tarihselci figüranlar… Ortaya çıkan şenlikten gözünü alamayanların “La ilahe İllallah”ı nasıl gerçekleşebilir ki?

    Bir taraftan bizi “bikinili kadının giyinik, iç çamaşırlı kadının çıplak” olduğuna inandıracak kadar köleleştirmiş, aklımızı ipotek altına almış batının, diğer taraftan batıdan ya da doğudan gelecek ama Kur’an’da olmayan bir “değer”in olabileceğini zanneden zihinlerin “La ilahe İllallah”ı nasıl gerçekleşebilir?

    Oysa tartışılmaz kabul ettiğimiz her şeyin kölesiyiz demektir. Ne zaman samimi bir şekilde hayatımızda tartışılmaz kabul ettiğimiz şeylerin bizi sömürdüğünü kabul edecek ve onlardan kurtulmaya, tartışılmaz olanın sadece vahyi bilgi olduğunu kabul etmeye başlayacağız? Ne zaman izinden gidilecek önderler, liderler, kurtarıcılar, mürşidler belirlemekten kurtulup “en hakiki mürşid Kur’an’dır” diyeceğiz? Ne zaman toprağın altındaki efendilerden, ulu (!) önderlerden kurtulup elimizin altındaki kitabı hayata taşıyacağız?

    Bütün bunları yapmadan, yani kendi “la ilahe”mizi hayata geçirmeden bizim o ilk Ramazanımız asla gelmeyecektir. Kendi “la ilahe”miz olmadan “illallah”ımız asla olmayacaktır. Sadece Allah’a kul olmazsak, bize doğru olduğu kabul ettirilebilen her şeyin kölesi olmaktan başka seçeneğimiz yoktur.

    “Kimi insanlar, Allah’tan önce ona benzer nitelikte gördüklerine sarılır, onları Allah’ı sever gibi severler. İnanıp güvenenlerin Allah sevgisi daha güçlüdür. Bu yanlışa düşenler, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının şiddetini, o azabı görecekleri gün gibi keşke şimdiden görebilselerdi…”

    (Bakara Suresi 2/165)

    Ramazan, Nebimize yaptığını bize de yapmalıdır. Ramazan, Allah’ın ayetlerinin, Allah’ın kullarının hayatlarını inşa etmeye başladığı ay olmalıdır. Batıya ya da doğuya sövdüğümüz ya da köle olduğumuz değil, herkesin Allah’ın kulları olduğunu ve Allah’ın ayetleri ile buluşmaya hakları olduğunu kavrayıp harekete geçtiğimiz ay olmalıdır Ramazan. Allah’ı sevmenin “Allah ne diyorsa o!” diyebilmek ve Allah’ın dediği gibi yaşayabilmek olduğunu fark ettiğimiz ay olmalıdır Ramazan.

    Bu Ramazan bizim, sahte ilahlarımızın ninnileri ile daldığımız derin uykudan, alabildiğine hür bireyler olarak tevhide uyandığımız ilk Ramazanımız olmalıdır.

    Bu Ramazan’ın hepimiz için “o” Ramazan olması duası ile…

    Erdem Uygan