Kategori: Kur’an’la Bakış

  • Okumak Zihni Dokumaktır!

    Okumak Zihni Dokumaktır!

    “Okudum!” diyen bir kişiye “anladın mı?” diye sormak hakarettir. Bir yazıyı okuduğunu söyleyen kişi anladığını belirtme gereği duymaz. Tersine, eğer anlamadığı bir yer varsa “şurasını anlamadım” diye özellikle belirtir. Hatta okuduğundan hiçbir şey anlamamışsa “okudum ama hiçbir şey anlamadım” cümlesini bizzat kendisi kurar. Bunun sebebi “okudum” dediğinde aslında “anladım” demiş olmasıdır. Bir yazara “kitabınızı okudum” dediğinizde sevinmesinin nedeni de budur.

    “Okudum” cümlesi anlama eyleminin yöntemini belirten bir ifadedir. Yani “bu konuyu anlamak için kullandığım yöntem okumak oldu” demektir. Aynı şekilde, dinledim, izledim gibi cümleler de anlama gayemizin yöntemlerini belirten cümlelerdir. Muhatabımız tüm bu eylemleri, anlamak için yaptığımızı otomatik olarak bildiğinden bu tür cümlelerimizin hiç birinde anladığımızı ayrıca belirtmemiz beklenmez. Hatta hoş da olmaz.

    Bu kadar net ve herkes tarafından bilinen bu durum ne yazık ki yeryüzünde sadece Kur’an için geçerli değildir. Sadece Kur’an için “okudum” dendiğinde “anladım” denmiş olunmamaktadır. Sadece Kur’an için “dinledim” dendiğinde anlaşılıp anlaşılmadığı sorgulanmaz. Hatta anlaşılmadığı çok iyi bilindiği halde bir sorun olarak görülmez; bilakis, anlaşılmasının gerekli dahi olmadığı düşünülür.

    İşte bundan dolayıdır ki sadece Kur’an için kullanılabilecek olan şu ifade Kur’an’dan başka her kitap için kullanılır olmuştur:

    “Birgün bir kitap okudum, hayatım değişti!”

    Erdem Uygan

  • YOLBAŞI

    Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

     “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmışlardır.”

     Haşr Suresi 19. Ayet

    Bu kerim ayette açıkça görüldüğü üzere Allah’ı unutmanın doğal sonucu, Allah’ın kişiye kendisini unutturmasıdır. Kendisi olamayan bir kişiye “bir kişi” demek bile abestir. Bu kişi ister istemez bir başkası olacaktır. Kim olduğunu bilmeyen, kendini tanımayan ve tanımlayamayan ya da kendini başkası üzerinden tanımlayan bir hilkat garibesi…

    Bugün uydurma bir geceyi kutlamaya hazırlanan Müslümanların durumu da tam olarak budur. Onlar Allah’ı unuttukları için Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu açıkça ortadadır. Onlara artık ne Müslüman denebilir, ne de herhangi bir kimlik yakıştırılabilir. Onlar artık gönüllü kölelerdir.

    “Müslümanların Allah’ı unuttuğunu nereden çıkarıyorsun?” diyenler olacaktır. Ben de “Allah’ı unutmadıklarını gösteren nedir?” diye sorarım. Ve eklerim:

    Bugün devletin oynattığı resmi kumar olan piyango pisliğine bulaşmış olanların büyük kısmı Müslümanlık iddiasında değiller midir?

    Evlerine envai çeşit içki stoklayanların, marketlerde, yılbaşı olduğu farz edilen geceye özel olarak kurulmuş içki raflarına hücum edenlerin büyük çoğunluğuna sorsanız hangi dinden olduklarını söylerler?

    En ciddi (!) haber kanalları, dergiler, gazeteler başta olmak üzere her mecrada uzun uzun yeni yıl falları bakan ve baktıran allamelerin büyük bölümü İslam’dan başka bir dinin mensubu olduklarını mı öne sürmekteler?

    Çocuklarını salonlarının baş köşesine kurdukları ağacı süsleyerek, kılıksız bir ihtiyarın, masal dahi olamayacak saçmalıklarıyla büyüten, üstelik bunu marifet sayacak bir nesil yetiştirip tüm değerlerinin kökünü kurutan ucuz robotlar, dindarlıkları camilerden diyanetin yeni yıl (!) takvimini almaktan ibaret olanlarla aynı kişiler değiller mi?

    İşte bu gecede, Müslümanım diyenlerin göstere göstere ve hatta övünerek yaptıkları bu eylemlerin tamamına Yüce Allah Subhanuhu ve Teala tüm insanlığa gönderdiği son kitabında PİSLİK diyor. Hem de şeytan işi pislik.

    “Müminler! Hamr (kişiyi sarhoş edip uyuşturan şey), kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi pisliklerdir. Onlardan uzak durun ki umduğunuza kavuşasınız.”

    Maide Suresi 90. Ayet

    Kısacası Allah’ın “pislik” dediği her şeyin alenen yapıldığı geceye “yılbaşı gecesi” denmektedir. Failinin müslüman olduğunu iddia etmesi, fiilin pislik olduğu gerçeğini değiştirmiyor ki!

    Ölüme biraz daha yaklaşmayı kutlamanın hiçbir akli açıklaması olamayacağı gibi aklını kullanan hiç kimse her an öleceğini bilerek Allah’ın pislik dediği her şeyi uydurma bir gece uğruna yapmaz. Belki de bu yüzden olacak ki Rabbimiz aklını kullanmayanların başına gelecekler için de aynı kelimeyi kullanmaktadır: Pislik!

    “Allah’ın onayı olmadan kimse imana gelmiş sayılmaz. Allah, aklını kullanmayanların üstünde inançsızlık pisliği oluşturur.”

    Yunus Suresi 100. Ayet

    Ne yazık ki kanunlarca da suç sayılmayan, neredeyse iftihar edilecek bir fiil haline gelmiş olan, hatta haram olduğunun dile getirilmesi kimi çevrelerce bağnazlık sayılıp alay konusu edilen, oysa faillerinin bile kendilerini rahatlatmak için adına aşk ya da flört demek zorunda hissettikleri zina suçu da yine bu malum gecede iyice ayyuka çıkmakta değil midir?

     “Zinaya yaklaşmayın; o, çirkin bir iştir, kötü bir yoldur”

     İsra Suresi 31. Ayet

    Üstelik tüm bu ayetlerde pislik olarak nitelendirilen eylemleri yapmayın demiyor Rabbimiz. Onlara yaklaşmayın, onlardan uzak durun diyor. Diğer bir deyişle bu eylemleri yapmayı aklınıza bile getirmeyin!

    Her türlü sınırın aşılmasının ertesi gün anlatılacak bir iftihar vesilesi haline getirildiği bu gecede yapılan israfı söylemeye gerek bile yok. İsrafın Allah’ın kesin bir yasağı olduğu (Araf 31) Müslüman toplumlarda artık masallarda bile yer almamaktadır dense yeridir.

    Şimdi bu ayetleri unutmuş olan kişilerin Allah’ı unutmuş olmamaları mümkün müdür? Üstelik Maide 90. ayetin sonu Müslümanlık müddeilerinin durumunun hiç de iç açıcı olmayacağını belirtiyor: “Onlardan uzak durun ki umduğunuza kavuşasınız”.. Yani bu gidişle umduğunuz o mutlu sona kavuşmanız mümkün değildir… Zaten Haşr 19. ayet de Allah’ı unutanlar için boşuna “onlar yoldan çıkmıştır” demiyordu…

    Müslümanlar Allah’ın ayetlerini hayatlarına geçirmemişlerdir. Müslümanlar Allah’ı unutmuşlardır. Bunun en tabii sonucu olarak Allah da onlara kendilerini unutturmuştur.

    Haşr Suresi 19. ayet sadece Müslümanlara değil, herkese hitap ediyor. Yani bu unutma ve unutturulma kuralı her insan için geçerlidir. Mezkur günü, Allah’ın çok değerli bir elçisi olan İsa Aleyhisselam üzerinden kutsayan kitap ehlinin de bu yaptığının hiçbir delili yoktur. Onlar da Allah’ı unutmuşlardır. Dahası O’na ortaklar uydurmuşlardır. Ancak onların büyük bölümünün elinde Kur’an yoktur. Onlara Allah’ın bu son kitabının ulaşmaması da yine kendilerine Müslüman diyenlerin ayıbıdır.

    Allah biliyor ki bu satırları yazan kişi de Allah’ın ayetleri ile buluşup onları hayatına geçirme kararı almadan evvel bu çirkinliklerin içine girmiştir. Allah’ın kendisine sınırsız ikramı sayesinde, o halde iken ölmeyip gerçekleri fark edecek kadar yaşamıştır. Bu nedenle amacı kimseyi tahkir etmek veya incitmek değil, belki Allah’ın bir tek kulunun mutlak gerçekle biraz daha erken buluşmasında elinden gelen bir şey varsa onu yapmaktan geri durmamaktır; Müslümanlara battıkları pisliği göstermeye çalışmaktır.

    Haşr Suresi 19. ayetteki çok önemli bir noktaya daha dikkat etmemiz gerekmektedir: Allah’ı unutanlara Allah da kendilerini unutturur deniyor ancak “Allah da onları unutur” denmiyor. Allah insanı hiçbir zaman gözden çıkarmamaktadır. Allah’ın her kulunun her an dönüş yapma ihtimali bulunmaktadır (Zümer Suresi 53).

    Dolayısıyla adı yılbaşı konmuş o geceyi diğer günlerden değerli kılan hiçbir şey yoktur ama doğru yola giden yolun “yolbaşı” paha biçilmez değerde olacaktır!

    O halde insan uydurması hayali bir geceyi kutlamaya hazırlanılan bugün neden keskin bir dönüşle girilen doğru yolun “yolbaşı” olmasın?

    Selam ve dua ile

    Erdem Uygan

     

  • Kaygı Duruşu

    Ölmüş bir kişinin dünya ile tüm ilişiği kesilmiştir. Halen dünyada olanların kendisi ile hiçbir şekilde iletişim kurma imkanı bulunmamaktadır. Her kim olursa olsun, ölmüş bir kişinin manevi huzuru diye bir şey de yoktur. Bunlar insanların hiçbir delile dayanmayan iddialarından başka bir şey değildir.

    Müslüman oldukları iddiasında bulunanların Allah’tan başkasının huzurunda saygı duruşunda bulunmaları düşünülemez. Allah’ın huzurundaki saygı duruşunun da bir şekli ve düzeni vardır. Namaz her tür saygı tavır ve sözlerini içeren ve sadece Allah’a yapılan saygı duruşudur. Farz olması da böylesi bir saygının başkasına yapılmaması içindir. Çünkü bu tarz davranışlar, saygıda bulunulanı ilah seviyesine getirdiğinizin göstergesidir. Allah’tan başka ilah yoktur.

    Bu gerçekler dile getirildiğinde tepki alınması olağandır. Bu tür kemikleşmiş ritüeller bugün Türkiye’de yaşayan en masum müslümanın bile öylesine gözünü boyamıştır ki yaptığının ne kadar kabul edilemez olduğunun farkında bile değildir. Bu yüzden gerçeği söyleyenin kendisi ile dalga geçtiğini, ciddi olamayacağını düşünür. Şu ayetler bunun her zaman böyle olduğunun ve olacağının delilidir:

    “Bu Kur’ân indirdiğimiz yüce bilgidir. Şimdi siz bunu itiraf etmiyor musunuz?

    Daha önce İbrahim’e ondaki olgunluğu vermiştik. Biz onun konumunu biliyorduk.

    Bir gün babasına ve halkına şöyle demişti: “Sizin şu karşılarında saygıyla durduğunuz heykeller nedir?”

    Dediler ki, “biz bildik bileli atalarımız onlara kulluk ederler.”

    Dedi ki, “siz de sizin atalarınız da gerçekten apaçık bir sapkınlık içindesiniz.”

    Dediler ki; “Sen ciddi misin yoksa bizimle eğleniyor musun?”

    İbrahim “hayır” dedi. “Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir, onları yaratan zattır. Ben buna şahitlik ederim.””

    (Enbiya Suresi 21/50- 56)

    Tepki çekecek veya birileri ciddiye almayacak ya da dışlayacaklar diye gerçeklerin dile getirilmemesi olacak iş değildir. Bu türden tepki ve dışlanmalar tıpkı İbrahim Aleyhisselam’ın yaptığı gibi, bir müslümanın üzerinde duracağı konular olamaz.

    Bu ayetleri okuyanların, kendilerini bu ayetlerle uyaranlara bir tepkisi de hiç kuşkusuz “biz kulluk etmiyoruz; sadece saygı gösteriyoruz, bunda ne var ki” olacaktır. Haklılar. Allah’tan başkasına kulluk edilmeyeceğini herkes bilir. İbrahim Aleyhisselam’ın muhatapları da bunu biliyorlardı. Ancak bunu bilmek, takınılan tavrın yanlış olmadığı anlamına gelmez:

    “İbrahim dedi ki: “Sizin bu putlara tutunmanız sadece aranızda kaynaşmaya vesile olsun diyedir. Kıyamet günü biriniz diğerini görmek istemeyecek her biriniz diğerini dışlayacaktır. Sığınacağınız yer o ateştir. Size yardım eden de olmayacaktır.”

    (Ankebut Suresi 29/25)

    İmtihanları bitmiş olanların ardından ancak samimi bir kalp ile dua edilir. Zira ölmüş kişilerin de Allah’tan başka yardımcıları yoktur. Allah’tan daha merhametli bir varlık da düşünülemez.

    Tüm bunları dile getirdikten sonra, Allah’ın ayetlerini hayata geçirmedikleri için uydurulmuş manevi huzurlarda saygı duruşunda bulunan müslümanlara karşı kaygı duruşunda bulunuyorum.

    Erdem Uygan

  • Müslümana Hakaret: “Namaz Kılıyor Musun?” – Kitap ve Hikmet Dergisi Ocak 2014 Sayısı

    Müslümana Hakaret: “Namaz Kılıyor Musun?” – Kitap ve Hikmet Dergisi Ocak 2014 Sayısı

    Sık sık duyduğumuz bir söz vardır: “Türkiye’nin %99’u Müslümandır” şeklinde… Rakam farklı farklı ifade edilebiliyorsa da hep doksanın üzerinde olmuştur. Gerçekte ise bu rakam olsa olsa kendisine Müslüman diyenlerin oranını yansıtıyor olabilir.

    Müslüman demek Allah’a teslim olmuş olan, “Allah ne diyorsa o” diyebilen kimse demektir. Bu da imanı yani Allah’a güvenmeyi gerektirir. İman eden kişiler ise Allah’ın kitabında şöyle tanımlanmaktadır:

    “Müminler o kimselerdir ki Allah anılınca yürekleri titrer, Allah’ın ayetleri okununca o ayetler onların imanlarını artırır ve yalnız Rablerine güvenip dayanırlar.
    Namazlarını kılar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden hayra harcarlar.
    Gerçek müminler işte onlardır. Onlar için Rableri katında dereceler, bağışlanma ve değerli rızık vardır.”

    Enfal Suresi 2-4. ayetler

    Sadece bu ayetlere baksak bile “iman” kelimesi ile ne kast edildiği hakkında fikir sahibi olabiliyoruz: Gerçek Müminler, bu dünyada Allah’ın emrinden çıkmayan ve asıl “Rableri katındaki dereceler, bağışlanma ve rızkı” tercih eden kimselermiş. “Allah’ın ayetlerinin okunması onların imanını artırıyormuş”. Demek ki her şeyden önce, müminler Allah’ın ayetleri okunduğunda o ayetlerde Allah’ın ne söylediğini anlıyorlarmış. Zaten anlayıp kavradıkları içindir ki tam tatmin oluyor ve “yalnız Rablerine güvenip dayanıyorlar”. O halde aslında anlaşılmadan yapılan ve “okuma” olduğu iddia edilen faaliyet, gerçekte olsa olsa “sayıklama” diye adlandırılabilir; yani “şuursuz mırıldanma”.

    Gerçek müminlerin olmazsa olmaz bir özelliğini daha öğreniyoruz bu ayetlerden. Aslında hepimizin bildiği bir özellik: “Namazlarını kılarlar”. O halde mümin olup Allah’ın ayetlerine teslim olmuş bir Müslüman için namaz kılmamak gibi bir alternatif ortaya çıkıyor mu? Ya da tersten soralım: Namaz kılmak gibi bir gündemi olmayan bir kişinin Müslümanlık iddiası ne kadar ciddiye alınabilecek bir iddia olabilir?

    Bu ayetlerle değerlendirildiğinde yazımızın başında bahsettiğimiz o klişeleşmiş ifadedeki yüzde değeri şimdi kaçı gösteriyordur dersiniz?

    Elbette amaç kimsenin inancını nasıl ifade ettiği veya ne kadar yaşadığı ile ilgili sorgulama yapmak değildir. Amaç Allah’ın ayetlerini Allah’ın kullarına hatırlatmak ve gerçekleri göstermekten ibarettir. Hatta Nebimiz Muhammed (S.A.V)’in bile bundan öteye bir görevi olmamıştır:

    “Öyleyse sen bilgi ver; senin görevin sadece bilgi vermektir.
    Yoksa tepelerine dikilecek değilsin.”

    Ğaşiye Suresi 21-22. ayetler

    Namaz kılmamanın aslında dünyayı ve arzularımızı tercih etmek olduğunu bir başka ayetten daha, yine çok çarpıcı bir biçimde öğreniyoruz:

    “Onların arkasından gelenler arzularına uyarak namazı ihmal ettiler. Onlar yakında yanlışlarıyla yüzleşeceklerdir.”

    Meryem Suresi 59. ayet

    Demek ki namazı ihmal etmek kabul edilebilir bir durum değil. Üstelik bu ayetten namazın büsbütün terk edilmiş olmasını anlamamız da şart değil, zayi edilmiş, yani içi boşaltılmış, bir gösteriş ritüeline dönüştürülmüş olduğu durumu da anlaşılabilir. Yani namazı bırakın tamamen terk etmeyi, gereken özeni göstermemek, gereği gibi eda etmemek bile arzulara uymak, yani dünyayı ahirete tercih etmek anlamına gelmekte. Peki Alemlerin Rabbi tercihini dünyadan yana kullananları hangi sınıfa dahil ediyor?

    “Kalbi iman dolu iken ağır baskı altında olan dışında her kim, inandıktan sonra Allah’ı görmezlik eder ve görmezliği içine sindirirse, Allah’ın öfkesi onların üstünde olur. Onlar için büyük bir azap vardır.
    Bu onların, şimdiki hayatı (el-hayat ed-dünya) sonrakinden (el ahira) çok sevmeleri sebebiyledir. Allah kâfirler (Allah’ı görmezlikten gelenler) topluluğunu yola getirmez.”

    Nahl Suresi 106-107. ayetler (ayrıca bakınız İbrahim Suresi 2-3. ayetler)

    Açıkça görülmektedir ki Allah Celle Celaluhu, dünyayı ahirete tercih etme eylemini kafirlik olarak adlandırmaktadır. Yani bizim kendimiz için Müslüman ismini kullanmamız bir şey ifade etmemektedir. Önemli olan Allah’ın bize Müslüman demesidir.

    Müslümanlık iddiasını taşıyanların namaz kılmamak gibi bir eylemi akıllarına getiremeyecekleri bu ayetlerden açıkça görülüyor ancak Kur’an’ın muazzam ifadeleri ile konuyu iyice pekiştirmeye devam edelim.

    Namaz aslında Müslümanlığın göstergesidir. Yani namaz kılan birinin Müslüman olduğu kanaatine varılır. Fakat bunun tersinin de doğru olduğunu yani namaz kılmayana Müslüman demeye dilimizin varmayacağını da yine Allah’ın ayetlerinden görelim:

    “Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekatı verirlerse din kardeşleriniz olurlar. Biz ayetlerimizi bilenler topluluğu için açıklarız.”

    Tevbe Suresi 11. ayet

    Ayete göre bir kişinin “din kardeşimiz” sayılması için namaz kılması ve zekat vermesi gerekiyor. Bir kişiyi dinde kardeşimiz olarak görmemiz için evvelce yapmış olduğu fiillere bakılmaksızın namaz kılması ve zekat vermesi, başlıca göstergeler olarak kabul ediliyor. O halde bu iki eylemi yapmayan kişi ile aynı dine mensup olduğumuz söylenebilir mi? Çünkü;

    Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a saygı duyun ki merhamet olunasınız.”

    Hucurat Suresi 10. ayet

    Bu ayete göre Müminler kardeşlerse, Tevbe Suresi 11. ayetine göre namaz kılmadıkça kardeşimiz olamayacak bir kişinin mümin olduğu söylenebilir mi?

    Mademki bizler Müslüman olduğumuzu söylüyor ve böyle bir ülkede yaşıyoruz, o halde şimdiye kadar namaz hayatımızın su içmek, kahvaltı yapmak gibi rutin bir parçası haline gelmiş olmalıydı. Devlet dairesinde veya özel sektörde kimsenin namaz kılmak için bırakın köşe bucak kaçmayı, birilerinden izin alması bile gerekmemeliydi. Çünkü aynı kişi su içerken saklanıyor veya izin alıyor muydu? Ya da su şişesini yanında gizlice taşıyan bir insan var mıydı?

    Mesela “okullarda mescid olur mu” gibi bir konuyu tartışmak böyle bir toplumun aklına bile gelmemeliydi. Yakınlarda mescid olmadığında herhangi bir yerde; parkta, bahçede, deniz kenarında, hatta şehir hatları vapurunda namaz kılmak hiç kimsenin yadırgayacağı ve dikkatini çeken bir davranış olmamalıydı. Hatta bu gibi durumlar için her sosyal alana bu ibadeti kolaylaştıracak tedbirler alınmalıydı. Çünkü bu gibi yerlerde susadığı için su içen kişiler hiç de dikkat çekmiyorlardı. Susuz insan yaşar mıydı? Peki namazsız Müslüman?

    Bir Müslümanın gayri Müslim bir ülkeye gittiğinde en çok dikkatini çeken ve hayretini gizleyemediği şeyin, fast food dükkanlarında namaz kılmak için bir yerin bulunmaması olmalıydı.
    Müslüman olmayanların ise, % 99’unun Müslüman olduğu iddia edilen bir ülkeye geldiklerinde en çok fotoğrafını çektikleri şey, her an her yerde namaz kılan insanlar ve bunun için akla hayale gelmeyecek kolaylıkların ve hizmetlerin sağlandığı mekanlar olmalıydı.

    Namazın, olmazsa olmaz; alkolün, olursa olmaz olduğu bir dine sahip toplumda sokak ortasında içki içmek normal, okulda namaz kılmak anormal karşılanmamalıydı. Sokakta saatlerce içki içene karşı alınacak kısıtlayıcı tedbirler özgürlüğe müdahale, iş yerinde 3 dakika namaz kılabilmek için yapılan her girişim ise yobazlık ve irtica olarak algılanır hale gelmemeliydi.

    Şimdi böyle bir toplumun Müslüman olduğu, kendi iddiası değil midir?

    “Namaz kılarken Allah’ı ayakta, oturur halde ve yanlarınız üzerinde anın. Güvene kavuştuğunuzda o namazı tam kılın. Namaz inananlara vakitle sınırlı olarak farz kılınmıştır.”

    Nisa Suresi 103. ayet

    Vakitle sınırlı olduğu için günde beş kez muhakkak kılınması gereken; aksi halde telafisi mümkün olmayan bir ibadet su içmek gibi değerlendirilmelidir. Her Müslüman her an ve her yerde bu ibadeti yapabilecek şekilde hür ve rahat olmalıdır. Çünkü Müslüman sadece Allah’a teslim olmuş kişinin adıdır. Müslüman için Allah’ın emri birinci sıradadır. O’nun emrini yerine getirmek için kimseden izin alması ve kimseye hesap vermesi gerekmemelidir. Çünkü Müslüman olsun ya da olmasın herkes tek başına hesabı sadece Allah’a verecektir. O halde Allah’ın emrini yerine getirmede hiçbir kişi, kurum ve/veya otoritenin sözü bir Müslümanı bağlayamaz.

    Ayrıca her insanın her an Müslüman olabileceği de unutulmamalıdır. Allah’ın ayetlerini günde beş kez okuyan insanlar o ayetleri yaşamlarına geçireceklerdir. Çünkü müminlerin Allah anılınca yürekleri titrer, imanları artar, hayra harcarlar ve Allah’ın rızasını dünya menfaatinin önüne geçirirler. Böyle insanlardan oluşan bir toplumu, kafir olanlar da tercih edecekler, bu vesile ile Allah’ın ayetleri ile karşı karşıya geleceklerdir.

    Tüm bunlar gösteriyor ki bir Müslüman’a “namaz kılıyor musun?” sorusunu yöneltmek hakarettir. Ancak maalesef bugün böyle algılanmamaktadır. Namaz kılmayan Müslüman olabileceği algısı, bu “soru”nun hakaret olarak görülmesinin önünü kapatmıştır. Ancak gerçeği gizlemek onu ortadan kaldırmamaktadır.

    Evet! Bir Müslümana “namaz kılıyor musun?” demek hakarettir. Bize bunu sorana cevabımız ancak şu olabilir:

    – Sen kılmıyor musun?

    Erdem Uygan

  • Neler Günü?

    Neler Günü?

    Müslümanlar bugün anneler gününü kutladılar. Annelerinin gönlünü aldılar, onları hoşnut edecek ikramlarda ve eylemlerde bulundular. Hatta annesi hayatta olmayanlar annelerinin kabirlerini ziyaret ederek dualar ettiler.

    Peki bunun sebebi Allah’ın bir emri miydi? Müslümanlar Allah’ın, hakkında bir ayet indirmesi ile sabit olan bir günü mü kutladılar? Elbette hayır! Müslümanlar bugün gayrimüslimlerden öğrendikleri bir eylemi yerine getirdiler. Birinin çıkıp “ben dedim oldu” dediği bir konuyu tartışmasız kabul ettiler. Onlar ne dediyse ve ne yaptıysa onu yaptılar.

    Görünüşte çok masum bir eylem. Annelerimizi hoşnut edip hayır dualarını alacağımız bir kutlama günü. Bunda ne sakınca var ki?

    1. Öncelikle Allah’ın hakkında hiçbir belge indirmediği bir günü adeta Allah’ın emriymiş gibi kutlamak, hatta kabir ziyareti bile yapıp bir tür kutsallık kazandırmak benim kabul edemediğim bir durumdur. Bu anlamda İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan bir diğer uydurma olan kandillerden farksızdır. Abarttığımı söyleyenlere sanki umursuyormuşum gibi yaparak şunu söyleyeyim: Sadece Allah’ın emrini tutmak, O’nun dışında hiçbir şeyi ritüel haline getirmemek konusunda sınır tanımamakla övünmek gerekir.

    2. Yılbaşını kutlamaktan farksız olması sebebiyle kafirleri taklit etme ve onlara benzeme faaliyetidir. Ayrıca bizim niyetimiz ne olursa olsun, gerçekte “kapitalizm” adlı dinde tapınılan “para”nın emrettiği bir gündür.

    3. Bu nedenle kafiri veli edinme kavramının içine pekala dahil edilebilir. Çünkü onların belirlediği bir tarih, onların yaptığı gibi özel sayılmaktadır. Bu bir mü’minin asla yapacağı bir şey olmamalıydı.

    4. Kur’an’ı hayatına geçirmiş bir mü’minin anne, baba ve akrabasına önem vermek konusunda özel bir güne ihtiyaç duyması veya bu konuda simge bir tarih edinmesi düşünülememeliydi.

    5. Çocuklarımızı Allah’ın kitabında konuyla alakalı muhteşem ayetler yerine, tamamen yabancı bir kültürün uydurması ile yetiştirmek, onlara anne sevgisini Allah’tan ve ayetlerinden bağımsız şekilde açıklamaya çalışmak olacak iş değildir.

    6. Hayatı Allah’ın ayetlerini uygulamaktan başka bir şey olmayan Nebimizin böyle bir kutlama yaptığına dair hiçbir belge ve bilgi yoktur. Olamaz da. Çünkü Allah’ın böyle bir özel günle alakalı hiçbir ayeti yoktur.

    7. Bir konuda daha Allah’ın ayetleri hiç değerlendirilmemiş, sanki ihtiyaç varmış gibi batıdan görülen, tam bir kompleksle aynen alınmış ve uygulanmıştır. Bu kompleksle yetişecek nesillerden ne beklenebilir?

    Bu maddeler çoğaltılabilir.

    Gerçekte anne babaya gösterilecek davranışla ilgili olarak, bir mü’minin başkasının aklına ihtiyacı yoktur (Hele batının aklına hiç yoktur. Aslında hiçbir konuda batıdan akıl öğrenmek Kur’an mü’minine yakışmaz ya neyse.) Çünkü Kur’an bu konuya çok açık ve ayrıntılı olarak vurgu yapmaktadır. Öyle ki anne babaya iyi davranmamayı haram sayacak kadar, hatta bunu Allah’a şirk koşmak gibi en büyük günahtan hemen sonra zikredecek kadar:

    De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını sıralayayım: Hiçbir şeyi Allah ile bir tutmayın, anaya babaya iyilikten geri durmayın, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onların ve sizin rızkınızı veren Allah’tır. Fuhşun açığına da gizlisine de yaklaşmayın, Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın, haklı sebeple olursa başka(doğruları gösterir içerikte). İşte bunlar, Allah’ın size yüklediği görevlerdir, belki aklınızı kullanırsınız.

    En’am Suresi 151. Ayet (şirkten hemen sonra ele alınması konusunda ayrıca bakınız: Bakara Suresi 83. Ayet)

    Hatta konu öylesine ayrıntılı ele alınmıştır ki anne baba hakkında nasıl dua edeceğimiz bile bildirilmiştir:

    Rabbin kararını vermiştir; O’ndan başkasına kulluk etmeyeceksiniz ve anaya babaya iyilikte bulunacaksınız. Onlardan biri, ya da ikisi yanında ihtiyarlayacak olursa sen onlara of! deme ve ilgisiz davranma, ikisine de saygı dolu sözler söyle.
    Onları merhamet kanatlarının altına al. De ki; “Rabbim! Küçükken onlar bana nasıl iyilikte bulundularsa sen de onlara o şekilde iyilikte bulun.”
    Rabbiniz içinizde olanı en iyi bilendir. Siz iyi davranırsanız o, yanlıştan dönenleri bağışlar.”

    İsra Suresi 23-25. ayetler

    “Rabbimiz! Hesap görüleceği gün beni, anamı, babamı ve bütün müminleri bağışla.

    İbrahim Suresi 41. ayet

    Anne babaya iyi davranmak Müslümanın üzerine Allah’ın yüklediği bir görevdir. Allah’ın yüklediği bir görev için veya böyle bir görev olduğunu hatırlamak için bir güne ihtiyaç duyulmamalıdır. Ancak anne babaya kayıtsız şartsız itaat ve boyun eğme de asla kabul edilemez:

    “İnsana ana-babasına iyi davranma görevi yükledik. Ama bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana eş koşman için sana baskı yaparlarsa sakın boyun eğme. Hepinizin dönüşü banadır. Ben de neler yaptığınızı, o zaman size bildireceğim.”

    Ankebut Suresi 8. ayet

    Biz insana, ana ve babasına karşı görev yükledik; anası onu, üst üste gelen güçlüklerle taşımıştır. Sütten kesilmesi iki yıl içindedir. (Ey insan!) Hem bana, hem de anana ve babana olan şükran borcunu öde. Dönüşünüz banadır.
    Anan ve baban, hakkında bir bilgin olamayacak şeyi bana şirk koşman için baskı yaparlarsa sakın boyun eğme ama dünya işlerinde iyi geçinmeye devam et. Sen, bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz banadır; neler yaptığınızı size, o zaman bildireceğim.”

    Lokman Suresi 14-15. Ayetler

    Görüldüğü gibi Allah’a şirk koşmak, yani O’nun otoritesi yerine başka herhangi bir şeyi otorite olarak kabul etmek ya da Allah’tan başkasının sözünü veya düşüncesini tartışmasız doğru kabul etmek konusunda anne ve babaya itaat etmemekle görevliyiz. Ancak bu durumda bile onlara iyi davranmamız üzerimize Rabbimizin yüklediği bir görevdir.

    Anne babaya iyi davranmak Allah’ın emridir. Yani farzdır. Ne zamandan beri bir farzı yerine getirmeyi başkalarının bize hatırlatması gerekiyor?

    Biz insana, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi, onu sıkıntı çekerek karnında taşımış ve sıkıntı çekerek doğurmuştur. Onu taşıması ve sütten kesmesi otuz ay sürmektedir. İnsan erişkinlik çağına gelip, kırk yaşına ulaşınca şöyle dedi: “Ey Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi ameller yapmamı nasip et! Benim soyumdan iyi insanlar yetiştir. Ben sana yöneldim ve ben sana teslim olanlardanım.
    İşlediklerinin en iyisini kabul ettiğimiz ve kötülüklerini geçtiğimiz bu kimseler cennet halkı arasındadırlar. Bu, kendilerine verilen doğru sözdür.”

    Ahkaf Suresi 15-16. ayetler

    Bu ayetlerin devamında gelen bölüm de oldukça dikkat çekicidir. Zira burada anne babanın, Allah’ın ayetlerini kabul etmeme noktasına gelmiş evlada nasıl davranmaları gerektiği dahi bildiriliyor:

    Diğer bir kimse de anne babasına, “Öf be! Bana kabirden çıkartılıp diriltileceğimizi mi söylüyorsunuz? Oysa benden önce nice nesiller de gelip geçti” der. Anne babası da Allah’tan yardım dileyerek, “Sana yazıklar olsun, Allah’ın vaadine inan, çünkü Allah’ın vaadi gerçektir” dediler. O da, “Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diye cevap vermişti.
    Bu gibiler, gelip geçmiş cin ve insan toplumları arasında azap sözünü haketmiş kimselerdir. Onlar kaybedenlerdir.”

    Ahkaf Suresi 17-18. ayetler

    Bu ayetlere bakınca cennetin annelerin ayakları altında olduğu konusunun da yeniden düşünülmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Sizi Allah’ın emrini uygulamaktan engelleyen bir annenin cennet nasıl ayakları altında olabilir? Bu anneye iyi davranılır o kadar. İtaat sadece Allah’a yapılır. Tersine; evladını sadece Allah’ın emrine boyun eğmek üzere yetiştirmenin peşinde olan bir annenin, cennet ayakları altında olmasa ne yazar?

    Kur’an’da bu konuya o kadar önem verilmiştir ki tüm bu ayrıntılı ayetlerin yanısıra mü’minler bir de bu konuda yan çizmemeleri için uyarılmışlardır:

    Bir gün İsrailoğullarından kesin söz aldık. Allah‘tan başkasına kul olmayacaksınız. Anaya-babaya iyi davranacaksınız, yakınlara, yetimlere ve çaresizlere de… İnsanlarla güzel konuşun. Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin, dedik. Pek azınız bir yana, yine sözünüzden dönmüştünüz. Siz hep yan çizer durursunuz.”

    Bakara Suresi 83. Ayet

    Görüldüğü gibi anne babaya iyi davranma konusunda Allah’ın ayetleri çok açık ve etkili ifadeler taşımaktadır. Üstelik bunu belli bir güne has kılmamaktadır. Allah’ın bu ayetlerini hatırlamamız için de özel bir güne ihtiyacımız olması hiçbir şey değilse ayıptır.

    Müslüman ebeveynlerin çocuklarına bu konu hakkında eğitim verirken göstermeleri gereken hassasiyet bu ayetler doğrultusunda olursa hiç anneler günü diye bir gün olabilir mi?

    Asıl, bir mü’min, anneler günü kutlayan bir batılıya hayretle bakmalı ve içten içe üzülmeli değil mi?

    Dahası, anne babaya davranışı bu derece önemseyen bir kitabın yetiştirdiği bir mü’min bu konuda tüm insanlığa en güzel örneği teşkil etmeli değil mi?

    Bu ayetleri içeren Allah’ın kitabı elinin altındayken anneler gününü batıdan alan Müslümanların haline ağlamamak elde mi?

  • Vakit Likittir!

    Vakit geçirmek için yaptığınız şeylere dikkat edin; tamamı yanlıştır. Vakit geçirmenin kendisi yanlıştır.

    Vakit kendiliğinden geçer. Geçirilmeye ihtiyacı yoktur. “Vakit geçiriyorum” demek, “vaktimin boş ve manasız akıp gitmesine izin veriyorum” demektir.

    Bir tür cinayet olduğu için “vakit öldürüyorum” demek daha doğrudur. Maktul de katil de aynı kişidir. Vakit öldürmek, kendini öldürmektir.

    “Orada avazları çıktığınca bağırırlar; “Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızdan başka, yararlı iş işleyelim” diye bağrışırlar. O zaman onlara şöyle deriz: Ders alacak kişinin ders alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Artık azabı tadın. Yanlış yapanlara yardım edecek biri olmaz”
    Fatır Suresi 37. ayet

    Vakit likittir. Akar…

  • Ölmüş Kişilerin Ardından

    Ölmüş Kişilerin Ardından

    Bir canlının ölmesinin tek sebebi vardır; doğmuş olması! Önemli olan ise nasıl ve ne zaman öldüğümüz değil, nasıl yaşadığımızdır. Çünkü dünya hayatı bir imtihandır:

    “Gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır. Onun yönetim merkezi (arşı) suyun üstündeydi. Bunu, sizi zorlu bir imtihandan geçirmek ve hanginizin daha iyi davranacağını belirlemek için yapmıştır. Onlara, “öldükten sonra tekrar dirileceksiniz“ desen hemen cevabı yapıştırır ve: “Bu açıkça bizi büyüleme çabasından başka bir şey değil” derler.”
    Hud Suresi 7. ayet

    “Ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Bunlar, hanginiz daha güzel iş yapacak diye sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek içindir. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.”
    Mülk Suresi 2. ayet

    Allah’ın elçileri de dahil hiç kimse için “ölmedi, geri gelecek, şöyle yaşıyor, şuramda yaşıyor” v.s. denemez.

    “Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. En sonunda sizler Kıyamet Günü, Rabbinizin huzurunda yargılanacaksınız.”
    Zümer Suresi 30-31. ayetler

    “Senden öncekilerden hiç bir insanı ölümsüz yapmadık. Sen ölsen onlar ölümsüzleşecekler mi?
    Her canlı ölümü tadacaktır. Kötü durumda da iyi durumda da sizi dener, yıpratıcı bir imtihandan geçiririz. Siz bize döndürüleceksiniz.”
    Enbiya Suresi 34-35. ayetler

    Allah’ın elçileri de dahil hiç kimse için “o olmasaydı biz olmazdık” denemez. Bu insanları ilahlaştırmaktır. İnsanların ölümleri gibi dünyaya gelme zamanları ve şartları da onları Yaratan tarafından belirlenir. Bunlara kimsenin müdahale şansı bulunmamaktadır:

    “Yine gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için mutlaka alınacak dersler vardır.”
    Rum Suresi 22. ayet

    Allah’ın elçileri de dahil ölmüş bir kişiden yardım istemek sapıklığın en büyüğüdür:

    “Kıyamet gününe kadar kendine cevap veremeyecek bir kimseyi Allah ile arasına koyarak yardıma çağırandan daha sapık kimdir? Oysa bunlar, onların çağrısının farkında değillerdir.”
    Ahkaf Suresi 5. ayet

    Ölmüş kişinin ardından yapılabilecek olan sadece hayırla anmak ve bizim de her an ölümle burun buruna olduğumuzu hatırlayıp Allah’ın huzuruna çıkacağımızı aklımızdan çıkarmamaktır. Allah’ın huzurunda bize yardım edecek hiç kimse bulunmayacaktır ve sadece kendi yaptıklarımızdan ve yine sadece yaptıklarımızın Kur’an’a uygun olup olmadığından hesaba çekileceğiz (Zuhruf 44). Başkalarının doğrusunun veya yanlışının bize hiçbir etkisi olmayacaktır. Herkes kendi yaptığının tam karşılığını alacaktır (Zilzal 7).

    Bu nedenle bugün yapılan tüm aşırılıklar bir müslüman için kabul edilebilir şeyler değildir.

    “De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, mensup olduğunuz topluluk, elde ettiğiniz mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret ve beğendiğiniz konaklar, eğer size Allah’tan, elçisinden ve onun yolunda zorluklara göğüs germekten daha sevimli geliyorsa bekleyin, nasıl olsa Allah’ın emri gelecektir. Allah yoldan çıkan bir topluluğu yola getirmez.”
    Tevbe Suresi 24. ayet

    Ülkemizin kurucusu da Allah’ın bir kuluydu. Doğrusu ve yanlışıyla kendi imtihanını verip kendisini Yaratan’ın huzuruna gitmiştir. Biz, “Allah kendisine rahmet etsin” der ve Allah’ın bize kitabında bildirdiği şu duayı yaparız:

    “Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabb’imiz bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi affet. O kardeşlerimize karşı kalplerimizde bir kin bırakma! Rabb’imiz, sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.”
    Haşr Suresi 10. ayet

    Ben bugün aynı duayı bir dönem aynı ortamda çalıştığımız Savaş Ay için de yapıyor, ona da Allah Celle Şanuhu’dan rahmet diliyorum.

    Erdem Uygan

  • EnDa Dergisi Eylül 2013 – Sayıklamaktan Okumaya

    SAYIKLAMAKTAN OKUMAYA!

    Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

    “Sana bu mübarek kitabı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”

    Sad Suresi 29. Ayet

    Bu ayetten de açıkça anlaşıldığı üzere Kur’an bereketli (mubarek) bir kitaptır. Ondaki bereket, elbetteki anlaşılması durumunda yararlanılacak bir özelliktir. Zaten ayetin devamından anlaşılan da budur. “Ayetlerini düşünsünler” denilen kişiler yeryüzündeki her insandır. Yani Kur’an tüm insanlığa indirilmiştir. (Ayrıca bakınız, Yasin 69-70, Tekvir 27)

    Yine bu ayete göre Kur’an, üzerinde düşünülmek ve öğüt alınmak üzere indirilmiş bir kitaptır. Bu eylemleri gerçekleştirmek için; içinde “anlama”nın bulunduğu bir okuma eylemi gerekmektedir. Zaten içinde “anlama” eylemi olmayan bir “okuma”dan bahsedilemez. Çünkü “okuma” ilk bakışta zannedildiği gibi gözün bir faaliyeti değildir. Okuma, aklın faaliyetidir. Göz burada aracıdır. Zaten bu nedenle, özellikle çağımızda, dinleyerek de okumak mümkündür. O zaman da zihnin okuma faaliyetine aracılık eden organ kulak olur. Bu organ derimiz bile olabilir. Görme engelli kardeşlerimiz parmak uçları ile okurlar. Çünkü okuma denmesi için aklın devrede olması yeterli ve gereklidir.

    İçinde bir takım harflerden oluşan seslerin tarandığı ancak anlamanın gerçekleşmediği, yani akli bir faaliyetin olmadığı durumlar da vardır. Dilimizde buna da okuma deniyor olması aslında bir “galat-ı meşhur” olması sebebiyledir. Zira bu olsa olsa mırıldanma veya sayıklama olabilir. Hatta “sayıklama” çok daha uygun düşmektedir. Çünkü herşeye rağmen, sayıklanan şeyde bir anlam vardır (sayıklayan anlamasa da), bir talep vardır, bir özlem vardır; ancak şuur yoktur. Yani sayıklayan kişi kendinde değildir, ne dediğini bilmemektedir.

    Günümüzde falanca ayetin şu kadar defa tekrarlanması, filanca surenin şu kadar kez tekrarlanması eylemi de “okuma” olarak adlandırılamaz. Çünkü içinde zihni bir faaliyet yoktur. Tekrarlanan şeyler anlaşılmamakta ve hayata geçmemektedir. Kısacası yaşanmamaktadır. Bir anlamda sadece sayıklanmaktadır. İşte bu da kitabın bereketli olma özelliğinden yararlanılmaması demektir. Yani sayıklayan kişinin hayatı değişmemektedir. Oysa Kur’an hayatı değiştirmelidir. Zaten Allah’ın kitabında da böyle bir eyleme onay veren bir ayet bulunmamaktadır.

     “Bu vahiy, tüm insanlık için bir uyarı ve öğütten ibarettir.”

    Tekvir Suresi 27. Ayet
    Bu ve önceki ayetimizde dikkat çeken bir diğer durum da vahyin “tüm insanlık” için bir öğüt olmasıdır demiştik. Peki bu ne demektir? Yani dünyaya Allah’ın ikramı sayesinde, kendini müslüman olarak tanımlayan bir ailenin çocuğu olarak gelmekle tam tersi bir ailede gelmek arasında Kur’an’a ulaşma bakımından bir fark mı vardır? Varsa eğer bu fark nasıl kapanacaktır? Dünyanın diğer dillerine çevrilmiş Kur’an’lar olması yeterli midir?

    Gerçekte günümüzde yaşanan İslam’da, bu iki farklı aile tipinde dünyaya gelmiş olan fertler arasında, Kur’an’a muhatap olma bakımından hiç bir fark yoktur. Zira biri elinde Kur’an olduğu halde ya hiç okumaz ya da okuma adını verdiği bir sayıklama faaliyeti içindedir, diğerinin elinde de Kur’an yoktur. Sonuç her iki fert için de aynıdır. Hatta bu durum ikincisi için daha iyidir bile. Çünkü birinci şahıs sayıklamayı din zannederek kendini doğru yolda sanmaktadır. İkincisinin ise hala en azından böyle bir zandan yani yanlış din algısından uzak bir zihni vardır.

    O halde tüm bu insanlar Allah’ın kitabına nasıl muhatap olacaklar, onlara Allah’ın ayetlerini kim ulaştıracak? Elbette Kur’an’ı gereği gibi okuyanlar. Çünkü Kur’an’ı “okuma” fiilinin hakkını vererek hayatlarına taşımış insanlar şu ayetleri de okumuş olacaklar:

    İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde gizleyenler var ya, işte Allah onları dışlayacaktır. Dışlayacak olanlar da dışlayacaktır. Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben her tevbeyi kabul ederim, ikramım boldur.

    Âyetlerimizi gizleyen ve gizlemiş halde iken ölenler var ya, Allah, melekleri ve bütün insanlar onları dışlayacaktır. Onlar, sürekli dışlanmış olarak kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek, ne de ara verilecektir

    Bakara Suresi 159-162. Ayetler

    Allah, kendilerine kitap verilenlerden kesin söz aldığında şunları söyledi: “O Kitabı insanlara kesinlikle açıklayacaksınız ve asla gizlemeyeceksiniz.” Ama onlar Kitabı arkalarına attılar ve karşılığında geçici bir bedel aldılar. Aldıkları o şey ne kötüdür.
    Ettikleri işe sevinen ve yapmadıklarıyla övülmek isteyen bu kimselerin o azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için çok acı bir azap vardır.

    Al-i İmran Suresi 187-188. Ayetler

    Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip karşılığında tükenip gidecek bir bedel alanlar var ya, onlar karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Onlara acı bir azap vardır.
    Onlar doğru yolu verip sapıklığı, bağışlanma yolunu verip azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklı kimselermiş!..
    Bakara Suresi 174-175. Ayetler

    Kur’an’ı Fatiha Suresi’nden başlayarak “okuyan” ve hayatını ona göre yeniden inşa eden bir mü’min, hemen 7 ayet yani 1 sayfa sonra El-Bakara Suresi’ne geçer. Bu sureden de 159 ayet ya da sadece 22 sayfa okuyunca bu konuyla ilgili bölüme ulaşır. Ve işte o andan itibaren hayatına geçireceği ayetler, kendisine Kur’an’ı anlama, yaşama ve herkese anlatma yani “gizlememe” görevini yüklemiş olur. Hatta Allah’ın ayetlerini ulaştırmamız gereken kişinin yaşantısı, hal ve tavrı da önemli değildir. Allah’ın her kulu Allah’ın ayetleri ile karşılaşmayı “hak” eder. Herkesin Kur’an’a ulaşabilmesi ve Allah’ın kullarına bahşettiği özgürlüğü, mutluluğu, öğrenme hakkı vardır. Zira gerçekte ancak bu şekilde “insan” olarak anılmaya değer bir varlık olmaktadır. Ancak elbette bizim görevimiz burada sona erer. Zira kimsenin kabul edip etmemesi değil bizi, Allah’ın elçilerini bile ilgilendirmeyen, çünkü görevimiz olmayan bir konudur:

    “Öyleyse sen bilgi ver; senin görevin sadece bilgi vermektir. Yoksa tepelerine dikilecek değilsin.”

    Ğaşiye Suresi 21-22. Ayetler

    O halde muhatap kim olursa olsun, müslümanın görevi herkese Allah’ın ayetleri ile öğüt vermek ve herkesi Kur’an’a güzelce yönlendirmek olmalıdır.
    Siz haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur’ân ile uyarmaktan vaz mı geçelim?

    Zuhruf Suresi 5. Ayet
    Bu kişi Firavun bile olsa, yani zalimlikte örnek gösterilen bir kişi dahi olsa Allah ondan ümit kesmiyor. O kişiye de Allah’ın ayetlerinin ulaşması gerekiyor. O halde şu emir hepimizedir:

    Firavuna gidin!…

    Ta-Ha Suresi 43. Ayet

    Elbette her şeyin ayrıntıları ile açıklandığı Allah’ın kitabında firavuna nasıl gidileceği de detaylı olarak yer almaktadır. Onu da sonra anlatacağız inşaallah.

    İşte bendenizi siz sevgili mü’min ve mü’mine kardeşlerime kadar ulaştıran da Yüce Allah Subhanuhu ve Teala’nın sınırsız ikramı ve bu ayetlerin yüklediği görevdir. Allah CC. ömür verir ve nasip buyurursa bundan böyle EnDa Dergisinde sizlerle olmaya devam edeceğim.

    Selam ve dua ile

    Erdem Uygan

  • KURBAN

    KURBAN

    Allah Celle Celaluhu, Adem Aleyhisselam’dan bugüne kadar her ümmet için “kurban” ibadetini emrettiğini bildirmektedir:

    “Her topluluk için bir mensek (kurban görevi) yaptık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz en’am (koyun, keçi, sığır ve deve) cinsinden hayvanları Allah’ın adını anarak kessinler. Hepinizin tanrısı bir tek tanrıdır, ona teslim olun. Alçak gönüllülere müjde ver.”
    Hac Suresi 34. ayet.

    Rabbimiz “kurban” olarak kesilebilen “en’am” cinsi hayvanların hangileri olduğunu da En’am Suresi’nde açıklamıştır:

    “Kimi en’am yük taşımak, kimi de binmek içindir.  Allah’ın size azık olarak verdiklerini yiyin. Şeytanın izinden gitmeyin. O sizin açık düşmanınızdır.
    Sekiz eş; koyundan iki, keçiden iki. De ki: “Allah iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa dişilerin dölyataklarındaki yavruları mı haram kıldı? Eğer doğru kimselerseniz bilerek söyleyin.”
    Deveden iki, sığırdan iki. De ki: “İki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa dişilerin dölyataklarındaki yavruları mı haram kıldı? Allah böyle buyururken yanın da mıydınız?” İnsanları bilgisizlikleri sebebiyle saptırmak için Allah’a iftira edenden daha zalimi kim olabilir? Allah zalimler takımını yola getirmez.”
    En’am Suresi 142-144. ayetler

    Bu bilgiyle Hac Suresi’nin 34. Ayetini bir kez daha okuyarak devamı ayetlere de bakalım:

    “Her topluluk için bir mensek (kurban görevi) yaptık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz en’am (koyun, keçi, sığır ve deve) cinsinden hayvanları Allah’ın adını anarak kessinler. Hepinizin tanrısı bir tek tanrıdır, ona teslim olun. Alçak gönüllülere müjde ver.”

    “Onlar Allah anılınca yürekleri titreyen, başlarına gelenlere sabreden, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcayan kimselerdir.”
    Hac Suresi 34-35. ayetler

    Bu ibadetin diğer ümmetler gibi bize de yüklendiğini yine Rabbimizden öğrenelim:

    “Sizin için de bedence gelişmiş hayvanları Allah’a kulluğun simgelerinden yaptık. Onlarda sizin için hayır vardır. Sıra sıra dururlarken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları yere yapıştığı zaman onlardan hem siz yiyin, kendi halinden memnun olana da isteyene de yedirin. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik, belki şükredersiniz.”
    Hac Suresi 36. ayet

    Gösterişe son derece açık olan ve bu yönüyle de bir imtihan vesilesi olan kurban ibadetini sadece Allah rızası için yapmak, O’na kulluğun bir simgesi olan bu ibadeti başkalarının rızası, gönlü, takdiri için veya gösteriş olsun diye yapmaktan kaçınmak, bizim takvamızın gereğidir. Çünkü;

    “Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır, O’na ulaşacak olan sizin takvanızdır. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik ki, Allah’ın yol göstermesine karşılık tekbir getiresiniz. Sen güzel davranış gösterenleri müjdele.”
    Hac Suresi  37. ayet

    “Kariyb” kelimesi “yakın” anlamına gelir. Türkçemizde bu kökten en çok kullandığımız kelime ise “yakınlarımızı” kasd ettiğimiz “akraba” kelimesidir. İşte “kurban” da aynı kökten gelen “yakınlaşma” anlamındaki bir kelimedir.

    “Takva”, yani Allah’a kullukta gösterdiğimiz “titiz sorumluluk şuuru” ile keseceğimiz kurbanlarımızın bizleri Rabbimiz’e “yakınlaştıran” birer vesile olması; kesen, kesemeyen tüm kardeşlerimizi birbirlerine “yakınlaştırıp” mülkün Allah’a ait olduğunu, dünyadaki asıl amacın maddi menfaat kazanmak değil imtihanı kazanmak olduğunu anlamamıza, sebep olması duası ile hepinize hayırlı bayramlar…

    Erdem Uygan

  • Cuma Günleri Tatil Olmalı Mı?

    Cuma gününün Arap ülkelerindeki gibi tatil olmasının gerekli olduğunu düşünenler varmış. Bakalım böyle bir uygulama, Kur’an’a uygun bir uygulama olur mu?

    “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınızda alışverişi keserek Allah’ı anmaya koşun! Eğer bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır.”
    Cuma Suresi 9. ayet

    Ayet Cuma günü için erkek – kadın ayrımı yapmadan iman iddiasında olanlara bir görev yüklüyor. Ancak şunu da açıkça söylüyor “alış-verişi kesin”. Bu ibareden o günün tatil olduğu değil tam tersi iş günü olduğu anlaşılır. Çünkü alışverişi namaza çağrı yapıldığı zaman kesiyoruz. Bırakılacak bir işimiz varsa nasıl tatil günü olabilir?

    Devamındaki ayete bakalım:

    “Ve namaz kılındığı zaman da artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lutfundan isteyin. Ve Allah’ı hiç hatırdan çıkarmayın ki kurtuluşa eresiniz.”
    Cuma Suresi 10. ayet

    Bu ayetteki, namazın hemen ardından yeryüzüne dağılınması ve Allah’ın lutfundan aranması emri gayet açık. Yani işe geri dönülecektir. Eve gidilip yatılmayacaktır. Yatarak Allah’ın lutfu aranmaz.

    Kısacası Müslümanın tatili bu dünyada değildir.
    Müslümanın tatil günü değil “tatil hayatı” vardır.
    Müslümanın “tatil köyü” Cennet’tir.
    Ulaşım ücretsiz ve yataraktır.
    Yanına eşya almasına gerek yoktur, çünkü “ultra herşey dahildir”.

    Hayırlı Cumalar

    Erdem Uygan