Kategori: Kur’an Araştırmaları

  • Kehf  Suresi 23. Ayet ve Kur’an Metnindeki Mucize

    Kehf Suresi 23. Ayet ve Kur’an Metnindeki Mucize

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunu görebilmek ve anlayabilmek için tek şart insan olmaktır. Kur’an’ı anladığı dilde okuyan her insan, onun bir insan tarafından yazılmadığını kolayca görebilir. Sadece Fatiha Suresi bile gerek üslubu gerekse muhtevası bakımından bir insan elinden çıkamayacak kadar farklı ve mükemmeldir.

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunu kabul etmek ise insanların büyük çoğunluğuna ağır gelir. Zira insan dediğimiz varlık kibirli olmayı seçecek yapıdadır. Kur’an’ı Allah’ın Kitabı olarak kabul etmemesi onun Allah’ın Kitabı olduğunu görmemesinden değil, Allah’tan emir almak istemeyecek kadar kibirli olmasındandır. Kısacası zor olan Allah’ın Kitabını görmek değil, ona uymaktır. Allah’a ait bir Kitaba uymadığını söylemektense onu Allah’ın Kitabı saymamak içsel konfor gereği tercih edilen bir tutumdur.

    Müslimler içinse Kur’an, kayıtsız şartsız teslim olunması gereken mucizelerle dolu bir kitaptır. Dolayısıyla bir müslimin Kur’an’da insanı aciz bırakan şeyler görmesi nefes kesici, ama kaynağı alemlerin Rabbi Allah olduğu için son derece olağan bir durumdur.

    Kur’an Vahyi

    Kur’an vahyi, risaletin başından itibaren Muhammed Aleyhisselam tarafından vahiy katiplerine yazdırılarak kayda geçirilmiştir. Bugün elimizde olan mushaf, her yönüyle vahiyle belirlenmiş ve bizzat Rabbimiz tarafından düzenlenmiştir. Zaten Allah’ın gönderdiği bir kitabın kayda geçirilmesi esnasında kitabın iç düzeni, ayet ve surelerin yer ve sıralaması, yazım şekli ve tekniği gibi konuların bir insanın tercihine bırakıldığı düşünülemez. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِه۪ٓ اَحَدًاۙ اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ فَاِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ رَصَدًاۙ لِيَعْلَمَ اَنْ قَدْ اَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَاَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَاَحْصٰى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا

    (O) Gaybı bilendir ve gaybını uygun gördüğü rasul dışında kimseye açmaz. Onun da önüne ve arkasına (melek) gözcüler yerleştirir ki (rasul) onların Rablerinin mesajlarını kendisine ulaştırdıklarını bilsin, (meleklerin) yanlarında olanı ihata etsin ve (ondaki) her şeyi adet olarak ihsâ etsin. (Cin 72/28)

    Ayette geçen ihsâ ifadesi, Muhammed Aleyhisselam’ın vahiy içerisinde hiçbir şeye müdahil olamayacağını vurgulayan bir ifadedir. Ayrıca ihâta etmek de kuşatmak anlamındadır. Yani meleklerin getirdiği mesajları en küçük detayına kadar kavrayıp almıştır. Buna göre Muhammed Aleyhisselam, bir melek korteji ile korunmuş olarak indirilen risalet vahyini Rabbimizin belirlediği şekilde almıştır. Dolayısıyla böylesine detaylı bir şekilde aldığı vahyi farklı biçimde kayda geçirmiş olması düşünülemez.

    سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسٰىۙ

    Sana kıraat edeceğiz, sen unutmayacaksın. (A’lâ 87/6)

    Muhammed Aleyhisselam kendisine kıraat edilen vahyi unutmayacaktır. Bu da vahiy katiplerine yazdırdığı metnin her şeyiyle Allah’a ait olduğunu gösterir. Nitekim kendisinin unutmayacağını bildiren, sanki sadece kendisine verilen bir bilgi gibi görünen bu ayeti bile aynen kayda geçirmiştir.

    Muhammed Aleyhisselamın vahyi aynen bugün elimizde bulunan mushaftaki şekliyle kayda geçirdiğini görebileceğimiz bir çok Kur’an mucizesi mevcuttur. Bunlardan biri ve belki de en az bilinen ve fark edileni de Kehf Suresi 23. ayette bulunmaktadır.

    Kehf Suresi 23. Ayet ve Şey Kelimesi

    Türkçemize de aynen geçmiş olan “şey” kelimesi شيأ kök harflerinden türemiş Arapça bir kelimedir. شيأ kökünden kelimeler Kur’anda 519 kez yer karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan 236 tanesi fiildir. Geriye kalan 283 adedi ise “şey – شيء” şeklinde isimdir ve bu kökün Kur’an’da geçen tek mastarı da budur.

    Şey kelimesi Arapça’da da dilimizde olduğu gibi ister bir düşünce ve tasavvur olarak, isterse bir olay veya gerçeklik olarak varlık sahnesine çıkmış olan olgular için kullanılır. Biz insanlar için henüz şey olmamış, yani ne gerçeklik olarak ne hayatta ne de tasavvur olarak zihinlerde var olmayan bir olgu için bilgiden bahsedilmezken gaybı bilen Allah için bizim bilmediğimiz olgular da “şey” olabilir. Bu sebeple Allah her “şey”i bilir:

    هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوَىٰ إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ ۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

    Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök olarak düzenleyen O’dur ve O her şeyi bilir. (Bakara 2/29)

    Henüz varlık sahnesine çıkmamış insanın “şey” olarak anılmadığı da ayetlerle sabittir:

    هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـًٔا مَذْكُورًا

    Zamanın bir bölümü insan henüz sözü edilecek bir “şey” değilken geçmişti. (İnsan 76/1)

    قَالَ كَذٰلِكَۚ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْـًٔا

    (Melek Zekeriya’ya) Dedi ki: Bu böyledir! Rabbin dedi ki; ‘bu bana kolaydır. Daha önce seni de sen bir “şey” değilken yaratmıştım.’ (Meryem 19/9)

    Bu çalışmanın konusu olmadığından Kur’an’da “şey” kavramının anlamı ve kullanımına dair daha fazla detaya girilmeyecek, bu kadarla iktifa edilecektir.

    Kur’an’da 283 kez isim olarak geçen “şey” kelimesinin mushaftaki ve Arapça’daki yazılışı شيء şeklindedir. Ancak Kur’an’da bu yazılışın bir tane istisnası bulunmaktadır. Kehf Suresi’nin 23. ayetinde geçen şey kelimesi, geçtiği diğer 282 yerden farklı olarak bir elif harfi fazlalığı ile yazılmıştır: شاىء

    وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۬يْءٍ اِنّ۪ي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًاۙ

    Asla hiçbir şey için “ben bunu yarın mutlaka yapacağım” deme! (Kehf 17/23)

    Kelimenin mushafta bu şekilde yazılmış olması hayatını Allah’ın Kitabına adamış kişilerin bile gözünden kaçabilmektedir. Bunun sebebi bu kişilerin dikkatsizlikleri değil, kelimenin bunun dışında geçtiği her yerde ve Arap dilinde çok iyi bilinen bir yazılışının olmasıdır. Bu sebeple beynimiz bu ayetteki yazılışı da düzelterek aradaki farkı görmemizi çoğu zaman engellemektedir. Ancak beynimizi de yaratan Rabbimiz bu farklılığı oraya koymuştur ve bu durum son derece merak uyandırıcıdır: Neden?

    Elbette bu, sadece Kur’an’ın yazılışıyla, dizilişiyle, muhtevasıyla Allah’ın belirlediği şekilde indirilmiş bir kitap olduğunu bizzat Kur’an’dan gören, bunu önemseyen kişiler için anlamlı bir sorudur. Yoksa ayetlerin bir çoğunu indirildiği döneme hasreden, Kur’an metninin bir insan tarafından yazıldığını söyleyecek kadar Kur’an tabiriyle “sapık” akademik ünvanlıların gözünde olsa olsa bir yazım hatası, hatta Kur’an metninin insan eliyle yazıldığına delil olabilecek bir durumdur.

    Biz, besinleri vücutlarından geçirerek tekrar doğaya bırakmaktan başka bir işe yaramadıklarını bildiğimiz kişileri kendi sapık düşünceleriyle başbaşa bırakıp Allah’ın Kitabında böyle bir farklılığın neye işaret ettiğini, sebep ve sonuçları ile anlamaya çalışacağız.

    Kehf Suresi 23. Ayet

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi “şey” kelimesi Arap dilinde شيء şeklinde yazılır. Kehf 23. ayetteki gibi ش harfinden sonra ا yazılmaz. Bugün bile hiçbir Arap kelimeyi bu şekilde yazmaz. Yazarsa yanlış yazmış olur. Bu kadar bariz ve basit bir hatayı da en cahil kişi bile yapmaz. Ancak Kur’an Allah’ın Kitabıdır. Rabbimizin Kitabına koyduğu en küçük farklılık bile bir sebebe dayanır. Nitekim yaptığımız sayısız kavram çalışması ve KÖK programlarıyla bu gerçeği defalarca kez tecrübe ettik.

    Ayeti diğer ayetlerle karşılaştırarak önce metin bakımından değerlendirirsek şey kelimesinin başında ل harf-i cerinin bulunduğunu görürüz. Akla gelen ilk soru acaba bu harf kelimenin yazılışında bir değişikliğe sebep olmuş olabilir mi sorusudur. Hoş Arapça’da böyle bir şey de söz konusu değildir. Yani şey kelimesinin başına gelecek herhangi bir harf-i cer, kelimeyi Kehf Suresi 23. ayette geçtiği şekilde yazmaya sebep olmaz. Ancak Kur’an’da da durum böyle mi görelim. Mushafta bu kelimenin, başına ل harf-i ceri eklenmiş şekilde geçtiği bir ayet daha mevcuttur:

    إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ ‏

    Bir şeyi istediğimiz zaman ona sözümüz sadece ol dememizdir. Böylece olur. (Nahl 16/40)

    Görüldüğü gibi bu ayette de şey kelimesinin başında lam harfi ceri olmasına rağmen kelime olması gerektiği gibi لِشَيْءٍ şeklinde yazılmış, Kehf 23. ayetteki farklılığa burada yer verilmemiştir.

    Bunun dışında te’kid lâmı denilen ve yine kelimenin başına bitişik olarak yazılan lâm harfleri de kelimenin normal yazılışında bir değişikliğe sebep olmamıştır. Bunlar da Hûd Suresi 72, Sâd Suresi 5 ve 6. ayetlerde görülebilir.

    Şu halde Kehf Suresinde geçen yazım farklılığına ل harfinin yol açmadığı ortadadır. Zaten Kehf 23 dışında, bu kelimenin farklı bir yazılışına rastlanmadığını belirttiğimize göre buradaki farklı yazılışın ayetin konusu ile ilgili bir sebebi olması gerekir. Ayeti bir sonraki ile birlikte okumamız bize ip ucu verebilir:

    وَلَا تَقُولَنَّ لِشَايْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَٰلِكَ غَدًا‏ إِلَّا أَن يَشَاءَ اللَّهُ ۚ وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَىٰ أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَٰذَا رَشَدًا

    Asla hiçbir şey için “ben bunu yarın mutlaka yapacağım” deme! “Ancak Allah öyle tercih ederse (yapacağım de!)”. Unuttuğun zaman Rabbini hatırla ve de ki: “Rabbim beni belki daha yakın bir vakitte başarıya ulaştırır. (Kehf 17/23-24)

    Bilindiği üzere bu ayetler hayatımıza inşaallah kelimesini sokan, yapmayı düşündüğümüz işleri Allah’ın tercihine bağlama alışkanlığımızı kazandıran ayetlerdir. Böylece Allah’ın hayatın her anına müdahil olduğu, O’ndan bağımsız hiçbir iş yapamayacağımızı içselleştirmiş oluruz.

    Ancak bu ayetler sayesinde bir şeyi daha fark ediyoruz. Kur’an’da sadece Kehf Suresinin 23. ayetinde insanın yarın yapacağını düşündüğü, ancak henüz yapmadığı, yani henüz bir “şey” olmayan bir olguya “şey” denmektedir. Bu durum Kur’an’da başka hiçbir ayette bulunmaz. Gelecekte olacak bir şeyin “şey” olması, yani mutlaka gerçekleşerek varlık sahnesine çıkması sadece Yüce Allah tarafından bilinebilir. Bu sebeple gelecekte olacak şeyler için “şey” kelimesi Kur’an’da sadece Rabbimiz tarafından kullanılmaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse;

    إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ ‏

    Bir şeyi istediğimiz zaman ona sözümüz sadece ol dememizdir. Böylece olur! (Nahl 16/40)

    إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَن يَقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

    Bir şeyi istediği zaman emri sadece ona “ol” demektir. Böylece olur. (Yasin 36/82)

    وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

    Senin Rabbin tercih ettiğini yaratır ve seçer. Onların seçme hakkı yoktur. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir. (Kasas 28/68)

    Görüldüğü gibi henüz bizim için bir “şey” olmayan, Yaratan bakımından “şey” olarak ifade ediliyor, çünkü onu yaratacak olan O’dur. Biz insanlar içinse henüz olmayan bir olgu “şey” değildir.

    Ancak Kehf Suresi’nin 23. ayetinde henüz yapılmamış bir işe şey denilmesi, meseleyi insana anlatabilmek içindir. Ancak yine de bunun insan için henüz gerçek manada bir “şey” olamayacağını belirtmek için Rabbimiz kelimeyi farklı biçimde yazdırarak bu ince detayın es geçilmediğini ortaya koymuştur.

    Yukarıda şey ifadesinin anlamını verirken ‘ister bir düşünce ve tasavvur olarak, isterse bir olay veya gerçeklik olarak varlık sahnesine çıkmış olan olgular için kullanılır’ demiştik. Kehf Suresi 23. ayette bir kişinin ertesi gün yapacağı iş de zihninde belirlenmiş olduğuna göre “şey” olarak adlandırılabilir, şu halde kelimenin farklı yazılmasının bir anlamı yoktur şeklinde mantıklı bir itiraz yapılabilir. Bir şey, insan zihninde oluşunca elbette artık o kişi için “şey”dir. Ancak o şeyin gerçekleşmesi yani varlık sahnesine çıkıp herkes için gerçek bir “şey” olması Allah’ın onu yaratmasına ve tercihine bağlıdır. Zaten 23 ve 24. ayette dikkat çekilen de budur. Bu sebeple, bizim zihnimizde ve sadece bizim için “şey” olanın, gerçekten bir “şey” olandan, yani Allah’ın tercihi ile yarattığından farkını ortaya koymak için kelime farklı biçimde yazılmıştır.

    Sonuç

    Kehf Suresinin 23. ayetinde geçen şey kelimesinin hem Kur’an’da geçtiği diğer yerlerdekinden hem de Arapça’daki normal ve bilinen yazım şeklinden farklı bir biçimde yazılmış olması, Muhammed Aleyhisselamın vahyi aldığı şekliyle aynen kayda geçirdiğinin en güzel göstergelerinden biridir. Anadili Arapça olan tüm insanlar gibi vahiy katipleri de bu kelimeyi bu ayette kayda geçildiği şekilde yazmaz. O halde sadece bu ayette böyle yazılması gerektiği vahyi alan Muhammed Aleyhisselamın müdahalesiyle vahiy katiplerine bildirilmiştir. Bu durum Kur’an metninin tümüyle tevkîfî olduğunu gösteren eşsiz bir delildir.

    Ayetin konusu gereği kelimenin diğerlerinden farklı yazıldığının görülebiliyor olması, Rabbimizin Kitabını ne kadar ince detaylarla indirdiğini göstermesi bakımından da önemlidir. Tek bir harf fazlalığının bile anlamda bir detaya işaret ediyor olması, Allah’ın Kitabındaki kelime tercihlerinin ne kadar önemli olduğu, yakın anlamlı da olsalar hiçbir kelimenin diğerinin yerine kullanılmasının asla mümkün olamayacağı ilkesini de pekiştiren bir durumdur.

    Ayetteki bu yazım farklılığının sebebi ile ilgili olarak söylediklerimiz sadece bizim tespitlerimiz değildir. Bu konuda benzer şeyler söyleyenler günümüzde de mevcuttur. İlgilenenler için şu videoda Arapça olarak bilgi verilmektedir:

    Erdem Uygan

  • Çiğnenmesi Orucu Bozan Şeyler

    Çiğnenmesi Orucu Bozan Şeyler

    Ay takviminin dokuzuncu ayı olması, her kamerî ay gibi Ramazan’ın da gökyüzünde doğal bir alâmeti olduğu anlamına gelir. Ramazan’ın yeryüzündeki en belirgin alâmeti ise Müslümanların oruç ibadeti ile ilgili sordukları, elinde Allah’ın Kitabı olan bir topluma yakışmayan sorulardır. Bu sorular, Rabbimizin bu ayda indirmeye başladığını söylediği Kitabının üzerinden, 1410 adet Ramazan geçmesine rağmen, kendilerini Müslüman olarak tanımlayanlar tarafından hâlâ bilinmediğini gösterir niteliktedir.

    Oysa oruç ibadeti ile ilgili her şey Kur’an’da en ince ayrıntısına kadar ortaya konmuş, sorulabilecek her soru bizzat Rabbimiz tarafından cevaplanmıştır. Tüm soruların sadece dört ayetle cevaplanmış olması da Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunun delillerinden biridir. Yapılması gereken tek şey kovulmuş şeytandan Allah’a sığınarak bu dört ayeti çok dikkatli bir şekilde okumaktır. Böylece çiğnenmesi orucu bozan şeylerin neler olduğunu bizzat Rabbimizden öğrenmemiz mümkün olacaktır.

    Bakara Suresi 183. Ayet

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ 

    “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki kendinizi koruyabilesiniz.” (Bakara 2/183)

    Sizden öncekilere farz kılındığı gibi:

    Ayete göre oruç ibadeti de bütün diğer ibadetler gibi Kur’an’la başlayan bir ibadet değildir. Kur’an’dan önceki kitapların mensuplarına da aynı şekilde farz kılınmıştır. Bu da tıpkı namaz, zekat, hac, kurban gibi herkes tarafından iyi bilinen bir uygulama olduğunu gösterir. Bu sebeple farz kılınanın “oruç” olduğu söylendikten sonra orucun ne olduğunun açıklanmasına gerek duyulmamış, detay olarak sadece “sizden öncekilere farz kılındığı gibi” (yani aynı şekilde) ifadesi dile getirilmiştir. 

    Kendinizi koruyabilesiniz: 

    Yine ayete göre oruç, tutan kişiyi koruyan bir ibadettir. Bu da orucun insana kendi sağlığıyla ilgili maddi bir korumanın yanı sıra, Allah’ın bir emrini yerine getirerek O’na kayıtsız şartsız teslim olmanın verdiği manevi bir koruma da sağladığını gösterir.

    الصيام es’sıyâm: 

    Ayetten, biraz daha ileri seviye bir okumayla الصيام es’sıyâm kelimesi sayesinde daha detaylı bilgi edinilebilir. Bilindiği gibi namaz, oruç, abdest gibi pek çok kavram dilimize Farsçadan geçmiştir. Bu sebeple Kur’an’da bu isimlerle geçmezler. Kur’an’da Ramazan’da tutulan ve her mümine farz olan oruç, الصيام es’sıyâm kelimesi ile ifade edilmektedir. Arapçada bu kelime tutmak anlamına gelen صام sâme fiilinin iki mastarından biridir. Fiilin diğer mastarı ise صوم savm kelimesidir ve Kur’an’da bu kelime de yer almaktadır. Ancak Kur’an’ın kullanımlarında صيام sıyâm ve صوم savm kelimeleri arasında çok temel bir fark bulunmaktadır. صيام sıyâm daima “yeme içmeyi kesme” anlamındaki orucu ifade ederken صوم savm, geçtiği tek ayette, konuşma orucudur. Ayrıca Ramazan ayında yapılması gereken oruç ibadeti الصيام es’sıyâm şeklinde marife olarak kullanılır. Oysa aynı kelime fidye veya keffâret orucu için kullanıldığı diğer ayetlerde daima belirsiz olarak, صيام şeklinde geçmektedir. Bu durum, dini konularda bilgili oldukları sanılan şarlatanların, “oruç tutmak, yeme içmeyi kesmek değil, kendini tutmaktır” şeklindeki zırvalarla bilgili bir Müslümanı aldatamayacağını göstermesi bakımından önemlidir. 

    Bakara Suresi 184. Ayet

    أَيَّامًا مَّعْدُودَاتٍ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًا أَوْ عَلَىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَن تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَّهُ ۚ وَأَن تَصُومُوا خَيْرٌ لَّكُمْ ۖ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

    “(Oruç) Sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta veya yolculuk halinde olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Oruca güç yetirenler bir çaresizi doyuracak kadar fidye vermelidirler. Kim bir iyiliği fazlasıyla yaparsa onun için daha iyi olur. Bilseniz (hasta veya yolcu iken de) oruç tutmanız sizin için daha iyidir.” (Bakara 2/184)

    Sayılı günler: 

    İlk ayette okuduğumuz, bizden öncekiler gibi bize de farz kılınan orucun, “sayılı günlerde” tutulacağı bu ayette belirtilmektedir. “Sayılı günler” ifadesi orucun tutulacağı günlerin belirli sayıda ve belirli günler olduğunu ortaya koymaktadır. Ayete göre الصيام es’sıyâm denilen oruç ibadeti bu günlerin oruçlu geçirilmesi ile yerine getirilmektedir. Bir diğer deyişle oruç tutulması gereken günler belli sayıda olmalıdır. Bu da o sayıyı tamamlamadıkça hiç kimsenin oruç ibadetini yerine getirdiğini söyleyemeyeceğimizi gösterir. 

    Diğer günler: 

    Hasta veya yolculuk halinde olanlar için orucu diğer günlere ertelemenin mümkün olduğu yine ayette belirtilen konulardan biridir. Ayette bu kişilerin “diğer günler”de oruçlarını tutmaları gerektiğinin söylenmesi de orucun tutulması gereken “asıl günlerin” olduğunu gösterir. Hastalık veya yolculuk sebebiyle tutamayanların tutacakları günleri “diğer günler” diye adlandırmak, orucun tutulduğu “asıl günlerin” belirli, sayılı ve oruçlu geçirilmesi zorunlu günler olduğunu ortaya koyar. Ayrıca hastalık veya yolculuktan dolayı tutulamayan günlerin diğer günlerde tamamlanmasının gerekliliği, sayının ne kadar önemli olduğunu da belirtmektedir. Orucun tutulamamasına sebep olarak sadece hastalık ve yolculuğun sayılması, her ne olursa olsun başka hiçbir gerekçeyle oruç tutmamanın mümkün olmadığını da göstermektedir.

    Hasta veya yolculuk halinde: 

    Oruç tutamayacak derecede hasta olduğunu en iyi hasta olan kişinin kendisi ve Allah bilir. Bu sebeple ayette hastalık adı ve şiddeti belirtilmemiş, her tür rahatsızlıkta oruç tutmama ruhsatı, sonradan tutmak kaydıyla verilmiştir. Tıpkı bunun gibi yolculuk da kişinin kendi belirleyeceği bir durumdur. Nasıl ki kimseye hasta olduğunu kanıtlama yükümlülüğü yoksa yolculuğunu kanıtlama görevi de yoktur. Kişi kendini yolcu olarak tanımlıyorsa Allah’ı kandıramayacağı için oruç tutmama ruhsatını kullanabilir. Tutmama ruhsatı elbette, hastalık ve yolculuk hallerinin oruçluyken oluşması durumunda, başlanmış orucu bozmayı da kapsamaktadır.

    Oruca güç yetirenler: 

    Buraya kadar belli sayıdaki belirli günlerin oruçlu geçirilme zorunluluğu anlatıldı ve orucun tutulmayabileceği istisnai durumlar dile getirildi. Burada ise hasta veya yolcu olduğu için oruç tutmama ruhsatını kullananlar da dahil olmak üzere oruca mükellef olan herkesin bir çaresizi doyuracak miktarda fidye vermeleri şart koşulmaktadır. Yani oruç ibadetinin olmazsa olmazlarından biri de bizim fitre diye isimlendirdiğimiz fidye uygulamasıdır. 

    İleri seviye okuma yapılacak olursa buradaki ifadenin الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ oruca güç yetirenler şeklinde olduğu görülecektir. Oysa meallerde bu ifadeye “güç yetiremeyenler” şeklinde tam tersi bir anlam verilmekte ve bu kişilerin tutamayacakları gün sayısınca fidye verebilecekleri iddia edilmektedir. Her şeyden önce; ifadenin “güç yetiremeyenler” şeklinde tercümesi mümkün değildir. Böyle anlaşılabilmesi için الَّذِينَ لا يُطِيقُونَهُ şeklinde olumsuzluk edatı ile kullanılması gerekir. Nitekim aynı ifade Bakara Suresi 286. ayette bu şekilde olumsuzluk edatı ile kullanılmıştır. Ayrıca anlam oruca güç yetiremeyenler şeklinde olsa bile tutamayacakları gün sayısınca fidye verilmesi de ayete aykırı bir iddia olarak kalacaktır. Zira ayette فدية fidyetun ifadesi kullanılarak bir kişinin sadece 1 fidye vermesi emredilmektedir. Gün sayısınca fidye ifadesi ayette yer almamaktadır. Kaldı ki oruç tutmama ruhsatı verilmiş kişiler olarak sadece hasta ve yolcular sayıldıktan, üstelik onların bile diğer günlerde tutmaları emredildikten sonra oruca güç yetiremeyenlerden bahsetmek, bir de onları fidye ile oruçtan muaf tutmak en hafif ifadeyle abestir. Allah’ın Kitabı’na böylesi tutarsızlıklar isnad etmek bir Müslümanın aklına bile gelmemelidir.

    Ayrıca bu ifadeyi “oruca gücü yetmeyenler” şeklinde anlama gayreti içinde olanlar, eğer böyle anlaşılmazsa Kur’an’da çocuklar, elden ayaktan kesilmiş yaşlı gibi oruca gücü yetmeyen kişilerden bahsedilmemiş olacağını gerekçe göstermektedirler. Oysa bu tür kişilere oruç zaten farz değildir. “Oruca güç yetirenler” ifadesi bu zümreleri kapsam dışında bırakan bir ifadedir. Diğer bir deyişle ayetin “oruca güç yetirenler” ifadesini kullanması, hiçbir şekilde güç yetiremedikleri için oruçla mükellef olamayacak bir zümrenin varlığını da ortaya koymaktadır. Nitekim bahsettiğimiz gibi çok yaşlı ve müzmin hastalık sahibi olanlar böyledir.

    Ayette hasta ve yolculara verilen ruhsattan sonra oruca gücü yetenlerden bahsedip 1 fidye verilmesinin emredilmesi, hasta ve yolcuların da oruca güç yetirenler arasında olmasından dolayıdır. Yani geçici hastalık veya yolculuk durumları orucu ertelemelerine sebep olmuşsa da bunlar normal mükellef kişilerdir. Bu sebeple fidye verecekler içinde bu kişiler de vardır. Ancak çocuklar ve yukarıda bahsettiğimiz şekilde yaşlı vb. kişiler için fidye verilmesinin gerekmediği, çünkü bunların oruçla mükellef olmadıkları da böylece belirtilmiş olmaktadır.

    Oruç tutmanız daha hayırlıdır: 

    Bu ifade de الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ ifadesinin “oruca güç yetirenler” anlamında olduğunu desteklemektedir. Zira hem oruca güç yetiremeyenlerden bahsedip hem de tutmanız daha hayırlıdır demek saçmadır. Burada oruç tutmalarının daha iyi olacağı söylenenler ancak bir ruhsattan faydalanan kişiler olabilirler. Onlar da hemen öncesinde bahsedilen hasta veya yolcu olan kişilerdir. Bu kişilerin oruç tutmalarının kendileri için daha iyi olacağı dile getirilmektedir. 

    Bakara Suresi 185. Ayet

    شَهْرُ رَمَضَانَ ٱلَّذِىٓ أُنزِلَ فِيهِ ٱلْقُرْءَانُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَٰتٍ مِّنَ ٱلْهُدَىٰ وَٱلْفُرْقَانِ ۚ فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ ٱلشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ ۖ وَمَن كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلَىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ ۗ يُرِيدُ ٱللَّهُ بِكُمُ ٱلْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ ٱلْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُوا۟ ٱلْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا۟ ٱللَّهَ عَلَىٰ مَا هَدَىٰكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ 

    “(O günler) İnsanlığa rehber olan ve rehberin açıklayıcı ayetlerinden oluşan Kur’an’ın, o Furkan’ın indirildiği Ramazan ayıdır. Sizden kim o ayı yaşarsa onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta yahut yolculuk halinde olursa, o günlerin sayısı kadar diğer günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Ayrıca sayıyı tamamlamanızı ve sizi doğru yola yönelttiği için Allah’ı tekbir etmenizi ister; ki böylece görevinizi yerine getirmiş olasınız.” (Bakara 2/185)

    O günler Ramazan Ayıdır: 

    184. ayetin başında yer alan “sayılı günler”in Ramazan ayının günleri olduğu bu ifadeyle ortaya konmaktadır. Böylece الصيام es’sıyâm ifadesiyle belirtilen bu ibadetin Ramazan ayının günlerinde yerine getirildiği belirtilmiş olmaktadır. Ramazan Kamerî takvimin aylarından biri olduğuna göre orucun ne zaman başlayacağı ve ne zaman biteceği belirlenmiş olur. Bu ayın hangi mevsime geldiğinin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan Ramazan ayı ile birlikte orucun başlaması ve yine bu ayın bitimiyle bitmesidir. Kamerî takvimin diğer ayları gibi hilal ile başlar hilal ile biter. Bu da güneş takviminin belli bir ayına ya da mevsimine sabitlenemeyeceğini, ertelenemeyeceğini ve zamanının hiçbir şekilde değiştirilemeyeceğini gösterir. 

    Onu oruçlu geçirsin: 

    Oruçlu olunması gereken sayılı günlerin Ramazan ayında olduğu söylendikten sonra “sizden kim o ayı yaşarsa onu oruçlu geçirsin” ifadesiyle ayın tamamının oruçlu geçirilmesi gerektiği bildirilmektedir. Diğer bir deyişle oruç ibadeti ancak Ramazan ayının tamamı oruçlu geçirilirse yerine getirilmiş olur. Bu da hiçbir bahane ve gerekçeyle Ramazan’ın bir gününün bile oruçsuz geçirilemeyeceğini gösterir. Ayın tamamında oruç tutulmadığı takdirde önceki ümmetler gibi bize de farz kılındığı bildirilen “o oruç” (الصيام) ibadeti yerine getirilmiş olmaz. Bunu vurgulamak için bu ifadenin devamında, orucu Ramazan’dan sonraya bırakabilme ruhsatı verilmiş olan o iki sınıf bir kez daha tekrar edilmektedir: hasta veya yolcu.

    Allah sayıyı tamamlanızı ve O’nu tekbir etmenizi ister: 

    Hasta ve yolculara verilen sonradan tutma ruhsatı, oruçlu geçirilecek günlerin sayısını tamamlamanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu ayetteki “Allah sayıyı tamamlamanızı ister” ifadesi de bunu teyid eder. Sayının tamamlanması Ramazan’ın sonuna kadar oruçlu olunması gerektiğini de belirtmektedir. Ramazan sonunda sayı tamamlandığında Allah’ın bir diğer isteğinin “tekbir” olması bayram namazlarının neden kılındığı sorusuna cevap teşkil etmektedir.

    Bakara Suresi 187. Ayet

    أُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ ٱلصِّيَامِ ٱلرَّفَثُ إِلَىٰ نِسَآئِكُمْ هُنَّ لِبَاسٌ لَّكُمْ وَأَنتُمْ لِبَاسٌ لَّهُنَّ عَلِمَ ٱللَّهُ أَنَّكُمْ كُنتُمْ تَخْتَانُونَ أَنفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنكُمْ فَٱلْـَٰٔنَ بَٰشِرُوهُنَّ وَٱبْتَغُوا۟ مَا كَتَبَ ٱللَّهُ لَكُمْ وَكُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَكُمُ ٱلْخَيْطُ ٱلْأَبْيَضُ مِنَ ٱلْخَيْطِ ٱلْأَسْوَدِ مِنَ ٱلْفَجْرِ ثُمَّ أَتِمُّوا۟ ٱلصِّيَامَ إِلَى ٱلَّيْلِ وَلَا تُبَٰشِرُوهُنَّ وَأَنتُمْ عَٰكِفُونَ فِى ٱلْمَسَٰجِدِ تِلْكَ حُدُودُ ٱللَّهِ فَلَا تَقْرَبُوهَا كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ ءَايَٰتِهِۦ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ 

    “Oruç gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah kendinize ihanet ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi affetti. Artık onlarla birleşebilirsiniz. Allah’ın sizin için yazacağını isteyin. Fecrin olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden size göre tam seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescitlerde itikâf halinde iken kadınlarınızla birleşmeyin. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlara böyle açıklar ki kendilerini yanlışlardan korusunlar.” (Bakara 2/187)

    Oruç gecelerinde: 

    Oruç ibadetinin tüm ayı kapsayan bir ibadet olduğunun bir başka delili de bu ifadedir. Oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde değil, “o orucun (الصيام) gecelerinde” ifadesi kullanılmaktadır. Zira oruç tutulan günlerin gecelerinde denseydi, bu ifadeden Ramazan ayında orucun tutulmayabileceği geceler olduğu anlamı da çıkarılırdı.

    Helal kılındı: 

    Bu ifade önceki ümmetlerdeki gibi bize de farz kılınan oruç ibadetinin birtakım hükümlerinde değişiklik yapıldığını göstermektedir. Ayetin devamından, bu değişikliğin oruç gecelerinde eşlerle ilişkinin serbest olması ve oruca başlama süresinin imsak vaktine kadar uzatılması olduğu anlaşılır. Ayetteki “Allah kendinize ihanet ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi affetti” ifadesi ve “artık onlarla birleşebilirsiniz” cümlesindeki “artık” ifadesi de bir değişiklik yapıldığının net göstergeleridir. Bu durum, Kur’an’ın kendi içindeki nesh’e en güzel örneklerden biridir.

    Fecrin olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden:

    Fecr ifadesinden bahsedilmesi, ak çizgi ve kara çizginin bir doğa olayı olduğunu göstermektedir. Fecr, güneş ufkun altında belli bir açıdayken doğu ufkunda oluşan kızıllıktır. İsrâ Suresi’nin 78. ayetinde fecrin toplanmasından (قرآن الفجر) bahsedilerek bu vaktin sabah namazının vakti olduğu bildirilmektedir. İşte o fecrin oluştuğu tarafta ufukta görülen görüntü de ak çizgi ve kara çizginin fecr kızıllığı ile birbirinden ayrılmasıdır. Ufukta her gün güneş doğmadan belli bir süre öncesinde görülen bu olay gerçekleşir. Ufka bakan herkes tarafından çıplak gözle rahatlıkla gözlemlenebilir. Ayette bu vakte kadar yiyin için denildiği için oruca bu vakitte başlanır ve bu yüzden de “tutmak” anlamına gelen “imsak” kelimesi bu vaktin ismi olmuştur.

    Size göre tam seçilinceye kadar: 

    Ayette doğu ufkunda oluşan görüntü tarif edildikten sonra “size göre tam ortaya çıkıncaya kadar” ifadesinin kullanılması, bu görüntünün herkes tarafından görülebildiğini gösterir. Bu da imsak vaktinin, kişi veya kurumların dayattığı vakit olmayabileceğini, bunun test edilmesini ve eğer ufukta bu görüntü henüz oluşmamışsa yeme içmeye bu görüntü oluşuncaya kadar devam edilebileceğini gösterir. Nitekim günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığının ilan ettiği imsak vakitleri bu ayette tarif edilen vakte uymamakta, DİB’nin imsak vaktinde, hiçbir yerde ak çizgi ve kara çizginin görülemeyeceği kolayca tespit edilebilmektedir. Ayrıca sabah namazı da bu vakitte girdiği için bu vakitten önce, yani DİB’nin ilan ettiği imsak vaktinde kılınacak bir namazın sabah namazı olması mümkün değildir. Ayetteki “size göre” ifadesi her müminin bu konuda sorumlu olduğunu, yanlış zamanda kılındığı için yerine getirilmemiş bir farz namazın sorumluluğunun, başkalarının üzerine atılamayacağını göstermektedir.

    Yiyin, için!:

    Ayette oruç gecelerinde imsak vaktine kadar yiyilip içilebileceğinin söylenmesi, yemek ve içmek olarak tanımlanmayan bir eylemin orucu bozabilecek bir eylem olamayacağını göstermektedir. Diğer bir deyişle oruçluyken yapılamayacak şeyler, karı-koca ilişkisi ve yeme, içme diye adlandırılabilecek eylemlerdir. 

    Orucu geceye kadar tamamlayın:

    Dilimizde ve birçok dilde olduğu gibi Arapçada da gece, güneşin batmasıyla başlayıp, doğmasıyla biten zaman dilimine verilen isimdir. Bunun dışındaki akşam, seher v.s. gibi isimlendirmeler gecenin farklı bölümlerine verilen özel isimlerdir. Dolayısıyla “geceye kadar tamamlayın” ifadesi güneşin batmasıyla birlikte orucun açılma vaktinin geldiğini gösterir. 

    Mescitlerde itikâf halinde iken kadınlarınızla birleşmeyin:

    İtikâf ibadet maksadıyla günlük hayatı bırakıp mescide kapanmak, ibadet maksadıyla durmak demektir. Nitekim Nebimizin hayatı boyunca Ramazan ayının son on gününü itikâfta geçirdiği bilinmektedir. Fecr Suresinde yemin edilen o “on gece”, içerisinde Kur’an’ın indirilmeye başlandığı Kadir gecesinin de bulunduğu Ramazan ayının son gecesi olmalıdır. İtikâfta geceleri de eşlerle ilişkinin yasak olduğu bu ifadelerle ortaya konmaktadır.

    Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın:

    183. ayetten başlayarak bu ayetin sonuna kadar, oruç ibadeti ile ilgili her bir detay bizzat Rabbimiz tarafından ortaya konmuştur. Bu ibadetle ilgili anlatılan tüm bu hükümler için “Allah’ın sınırları” denmesi, insanların bu sınırları aşmaya yelteneceğini gösterir. Oysa Rabbimiz, değil aşılması, yaklaşılmasını bile yasaklamıştır. Bu da bu ibadeti yerine getirirken dikkatli olmak, oruçlu olunan her an aslında ibadet halinde olunduğunu unutmamak gerektiğini göstermektedir. 

    Sonuç: Çiğnenmesi Orucu Bozan Şeyler

    Rabbimizin bu kadar detaylı bir biçimde anlattığı bir ibadetle ilgili olarak Allah’ın sınırları ifadesini kullanması ve o sınırlara yaklaşılmamasını emretmesi, çiğnenmesi orucu bozan şeyleri de gözler önüne sermektedir. Buna göre çiğnenmesi orucu bozan şeyler bu ayetlerde ortaya konan Allah’ın sınırlarıdır. Bu sınırlara yaklaşmama emri, onları çiğnememek için uyulması gereken bir emirdir. Buna rağmen bu sınırların pek çoğu çiğnenmiş ve çiğnenmeye de devam etmektedir:

    • Rabbimiz “o oruç الصيام” dediği, “sayılı günler”den bahsettiği, “Ramazan ayında” diye devam ettiği, “kim o aya şahit olursa oruçlu geçirsin” diyerek de açık kapı bırakmadığı halde, hocalar Kamerî takvimin bir ayı olan Ramazan ayını güneş takvimine göre sabitlemeyi gündeme getirerek Allah’ın sınırlarına yaklaşmaya teşebbüs etmişlerdir.
    • Rabbimiz açıkça “oruca güç yetirenler bir çaresizi doyuracak kadar fidye versinler” buyurduğu halde, ayeti “güç yetiremeyenler tutmayabilir, tutmadıkları gün sayısınca da fidye verirler” şekline sokanlar Allah’ın sınırını aşmış, çiğnemişlerdir.
    • Rabbimiz sadece hasta ve yolcuya Ramazan sonrası tutmaları şartı ve Ramazan’da tutsalar daha iyi olacağı kaydıyla ruhsat verdiği halde, ağır işte çalışan birçok meslek grubuna, sınavı olana, maçı olana ve hastanelerde virüslü hastalarla uğraşan doktorlara ve daha bir çoğuna tutmayabilecekleri ruhsatını verenler Allah’ın sınırlarını hiçe sayarak çiğnemişlerdir. 
    • Rabbimiz imsak vaktini ayrıntılı bir şekilde tarif ettiği halde gecenin zifir karanlığında insanları oruca başlatanlar ve onlara uyup o saatte oruca başlayanlar Allah’ın sınırlarını çiğnemekle kalmamış üzerinde tepinme aşamasına geçmişlerdir.
    • Yine aynı vakitte insanlara sabah namazı kıldıranlar, o vakitte Allah’ın emrine değil, devlet kurumlarının sözlerine uyarak sabah namazı kılanlar Allah’ın sınırlarını çiğnemeyi bitirmiş, tükürmeye başlamışlardır.
    • Kur’an’ın hiçbir yerinde, Nebimizin hiçbir uygulamasında bulunmayan ancak neredeyse farz namazdan bile daha özenle kılınan teravihi, uydurma olduğunu bile bile uygulayan ve uygulatanlar Allah’ın sınırlarını delik deşik etmişlerdir. 
    • Ramazan gelince Kur’an’ı hatırlayan ama onu da yanlış hatırlayıp yüzlerce hatim indirenler, Allah’ın sınırları ile ilgili ayetleri bir ayda yüzlerce kere okuduğu halde bir kere bile anlamadıkları için çiğnemeye devam etmektedirler.
    • Allah’ın Dini ile ilgili bilgileri sıfırın altında olduğu için Ramazan gelince kurtarıcı peşinde koşarak türbe türbe dolaşanlar, Allah’ın tüm emirlerini ayaklar altına almış, çiğnemişlerdir.

    Bu sebeple Müslümanların asıl yapmaları gereken şey, gündemlerini “sakız çiğnemek orucu bozar mı?” seviyesinden, “Allah’ın sınırlarını çiğnemek sadece orucu değil ahiretle ilgili tüm beklentileri bozar” seviyesine taşımak olmalıdır. Bu da sadece Allah’ın Kitabını öğrenerek yaşamaları ile mümkündür.

    Allah hepimize, Kitabını en iyi şekilde anlayarak geçireceğimiz huzurlu ve sağlıklı bir Ramazan nasip etsin.

  • Âmene Fiilinin Harf-i Cerlerinin Anlama Etkisi

    Âmene Fiilinin Harf-i Cerlerinin Anlama Etkisi

    Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunun delillerinden belki de en önemlisi, sahip olduğu kusursuz dil kullanımıdır. Allah’ın indirdiği bir kitabın böylesine kusursuz bir yapıya sahip olması elbette bir zorunluluktur. Kur’an üzerinde Rabbimizin tarif ettiği metotla çalışıldığında bu mükemmellik kendisini her adımda göstermekte ve adeta Kur’an, kendisinin Allah’ın Kitabı olduğunu haykırmaktadır. Kelimeler arasında mutlak manada eşanlamlılık ilişkisinin bulunmayışı, birbirine yakın anlamdaki iki farklı kelimenin mutlaka önemli bir farklılığa işaret etmesi, Allah’ın Kitabının en önemli özelliklerindendir. Buna örnek olarak Kitmân ve ihfâ kavramları verilebilir (1). Her ikisi de “gizlemek” olarak tercüme edilen kelimeler, aslında önemli farklara sahip iki ayrı gizlemeyi anlatmaktadırlar. Bu farklılık, anlatılan konuyla ilgili çok önemli detayları görmemizi sağlar. Kaldı ki bu iki kelimeyle yakın anlamlı olup, meallere yine gizleme ifadesiyle yansıyan başka kelimelerin de olduğu göz önünde bulundurulduğunda muazzam bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu kavrarız.

    Ancak Kur’an’ın dili kullanmadaki kusursuzluğu, lafızların çeşitliliğinden kaynaklanan anlam farklılıklarının çok daha ötesindedir. Kur’an’da aynı kelimenin iki farklı bâbının kullanılması da anlama etki eden, hatta çok önemli bir ayrıntıyı tespit etmemizi sağlayan durumlardan biridir. Bunun örneklerinden biri de inzâl ve tenzîl kavramlarıdır (2). Her ikisinin de aynı kelimenin farklı formları olması, aralarında ancak detaylı bir çalışmayla tespit edilebilecek önemli anlam farklarının olmasına engel değildir.

    Kur’an’ın dili kullanmadaki mükemmelliği bununla da kalmaz. Aynı kelimenin aynı bâbtan ancak farklı harf-i cerlerle kullanımı da anlama etki eden bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumun en güzel örneklerinden biri de آمن âmene fiilidir. 

    أمن emn kökünden kelimeler 723 ayette 879 kez yer alır ve Arapça’da bir kelimenin girebileceği hemen her formda karşımıza çıkar. Türkçede de kullanılan emniyet, emin, emanet gibi kelimeler bu köktendir ve merkezinde “güven” anlamı bulunmaktadır. İşte آمن âmene fiili de bu kelimenin if’âl bâbına girmiş şeklidir. Türkçemize de geçmiş olan iman kelimesi آمن âmene fiilinin mastarıdır. Birçok dilde olduğu gibi Arapça’da da bazı fiiller nesne (mef’ul) alırken bir takım harflerle birlikte kullanılırlar. Bu durum İngilizce’deki “look” kelimesinin nesne alırken “at” ile birlikte kullanılması gibidir. Bakmak anlamına gelen “look” kelimesi, bakılacak şeyin öncesinde “at” ifadesi ile birlikte kullanılmak zorundadır. Bu yüzden “kapıya bak” denilecekse “look at the door” denmesi gerekir. Arapça’da da bir çok fiilin kullanımında harf-i cer denilen harfleri kullanmak zorunludur. Mesela “secde etmek, boyun eğmek” anlamlarına gelen سجد secede fiili nesnesini ل lâm harf-i ceri ile almak zorundadır. Yani secde edilecek şeyin öncesine ل lâm harfi eklenir. Örneğin اسجدوا لآدم ifadesinde “Adem’e secde edin” derken secde edilmesi istenen şey (cümlenin nesnesi, mef’ûl) ل lâm harfi ile söylenerek “uscudû LİÂdem” denilmişir. 

    “İman etti” anlamına gelen آمن âmene fiili de nesnesini harf-i cerle almak zorunda olan fiillerdendir. Bunun için kullandığı harf ب ba harfidir. Yani imân edildiği söylenen şeyin başına bu harf getirilir. Bu sebeple “Allah’a iman ettim” demek için “âmentü Bİllahi” ifadesi kulanılır. Kelime bu kullanımında yaygın olarak bilinen “varlığına inanmak” anlamında değil, türetildiği kökün merkez anlamına uygun olarak “güvenmek” anlamındadır. Allah’a iman etmek O’na güvenmek demektir. Ancak bu kelimenin Kur’an’da küfrün zıttı olarak kullanılması da bu güvenin özel bir güven olduğunu gösterir. Çünkü küfür bir şeyin üzerini örtüp kabul etmemek, tanımamak olduğuna göre iman etmek de Allah’ı, dolayısıyla O’nun dinini tam olarak kabul etmek, benimsemek anlamına gelir. Bu da Allah’a olan güvenin bir göstergesidir.

    Fakat Kur’an’da bu fiil incelendiğinde 20 ayette(3) nesnenin (mef’ûl) önüne ب ba yerine ل lâm harfinin geldiği görülür. Hatta aynı ayette hem ب ba ile hem de ل lâm ile kullanıldığı göze çarpar (4). O halde bu küçücük harf farklılığının anlamda da bir karşılığının olması gerekir. Dili kullanan Allah olduğuna göre bunun aksini beklemek, Allah’a kuralsızlık ve gelişigüzellik atfetmek anlamına gelecektir. 

    Bu durum incelendiğinde göze çarpan en önemli şeylerden biri, fiilin Allah ile ilgili olarak kullanıldığında daima ب ba harfinin kullanılması, ل lâm harfinin hiç kullanılmamasıdır. Benzer şekilde âmene fiilinin nesnesi (mef’ûlü) olan Melek, Kitap ve Ahiret Günü kavramları için de daima ب ba harf-i ceri kullanılmaktadır. Göze çarpan bir diğer önemli husus, ل lâm harfinin daima insan veya insandan istenen bir eylem (5) için kullanılıyor olmasıdır. Hatta bu insan bir nebî de olabilmektedir. 

    Peki bu küçük farklılığın sebebi nedir? Fiilin iki farklı harf-i cerle kullanılması anlama nasıl yansımaktadır? Bu farklılığı gözden kaçırmak veya önemsememek anlamda hangi detayları görmemizi engellemektedir? Bu gibi soruları cevaplamak için ilgili ayetlere yakından bakmamız gerekir.

    “آمن ب Âmene bi” ve “آمن ل Âmene li” Arasındaki Anlam Farkı

    آمن Âmene fiilinin her iki harf-i cerle de kullanıldığı bir ayet şöyledir:

    وَمِنْهُمُ الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ أُذُنٌ ۚ قُلْ أُذُنُ خَيْرٍ لَّكُمْ يُؤْمِنُ بِاللَّـهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ …

    İçlerinde Nebi’yi inciten bazıları vardır. Şöyle derler: “O herşeye kulak kesilir.” De ki: O sizin için hayrın kulağıdır. Allah’a iman eder ve müminlere inanır ve içinizden iman edenler için bir rahmettir… (Tevbe 9/61)

    “Allah’a iman eder ve müminlere inanır” şeklinde anlam verdiğimiz ifadede âmene fiili iki kez kullanılmıştır. İlkinde yani Allah’a iman eder kısmında ب ba harfi ile müminlere inanır kısmında ise ل lam harfi ile nesnesini almıştır: يُؤْمِنُ بِاللَّـهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ. Sadece bu ayet bile iki kullanım arasındaki farkı görmemiz için yeterlidir. Çünkü aynı fiil kullanılmasına rağmen ikincisinde Nebi için “müminlere iman eder” anlamı vermek imkansızdır. O halde fiilin ل lam ile kullanıldığı durumlarda iman etmekten değil, söylenenlere inanmaktan bahsediliyor olması gerekir. Yani ayette Nebimizin Allah’a iman ettiği ve müminlerin sözlerine de inandığı ifade edilmektedir. Zaten ayetin başında onun “hayrın kulağı” olduğunun söylenmesi de bunu göstermektedir. Kısacası آمن âmene fiili ل lam ile nesne aldığında anlamı değişmekte, artık iman etmek gibi özel bir anlama değil, “işitilen şeye inanmak” anlamına gelmektedir. Ayetin devamındaki “وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ içinizden iman edenler için bir rahmettir” ifadesinde kelime bir kez daha ancak bu kez mef’ûl (nesne) almadan geçmektedir. Burada “iman edenler” ifadesi ile Allah’a, O’nun dinine iman edildiğinin kast edildiği açıktır. O halde Kur’an’da آمن âmene fiilinin mef’ûl almaksızın, yani neye iman edildiğinin açıkça belirtilmediği mutlak kullanımlarında ب ba harf-i ceri ile kullanılan iman etme anlamına geldiğini söylememiz gerekir. Eğer birinin sözüne inanmaktan bahsediliyorsa mef’ûl açık olarak belirtilmekte ve daima ل lam harfi ile kullanılmaktadır.

    Bu anlam farklılığını, fiilin ل lam ile kullanıldığı diğer ayetlerde de görmek mümkündür:

    ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَىٰ وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ 

    Sonra Musa’yı ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve açık bir delille firavuna ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Hemen kibirlendiler. Kendilerini büyük gören bir topluluktu onlar. Dediler ki; “Tıpkı bizim gibi iki beşere mi inanacağız? Üstelik onların kavmi bizim kölelerimizdir.” (Mü’minûn 23/45-47) 

    “Tıpkı bizim gibi iki beşere mi inanacağız” ifadesinde آمن âmene fiili mef’ûlünü ل lâm harf-i ceri ile almıştır. Bu sebeple iman etmekten değil, söylediklerine inanmaktan bahsedilmektedir. Zaten beşer ifadesinin kullanılması da bunu göstermektedir. Musa ve Harun (a.s.) kendilerine iman edilmesini değil, söylediklerine inanılmasını dolayısıyla Allah’a iman edilmesini istemektedirler. Bir sonraki ayet de verdiğimiz bu anlamı desteklemektedir:

    فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ 

    Hemen o ikisini yalanladılar ve helak edilenlerden oldular. (Mü’minûn 23/48)

    Musa ve Harun’u yalanlamış olmaları onların söylediklerine inanmadıklarını göstermekte ve böylece آمن âmene fiilinin ل lam ile kullanıldığında söylenene inanma anlamına geldiğini, iman etmekten farklı bir anlam kazandığını ortaya koymaktadır. Kur’an’ın kelimenin bu anlamını كذب yalan ifadesini kullanarak tarif ettiğini aynı konudan bahseden şu iki grup ayeti birlikte okuyarak görmemiz de mümkündür:

    كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ  إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ فَاتَّقُوا اللَّـهَ وَأَطِيعُونِ  وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ فَاتَّقُوا اللَّـهَ وَأَطِيعُونِ  قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ  

    Nuh halkı da elçileri yalanladılar. Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Hiç sakınmıyor musunuz? Ben sizin için güvenilir bir rasulüm. Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ve bana itaat edin. Ben sizden bir karşılık istemiyorum. Benim alacağım karşılık sadece alemlerin Rabbi Allah’tandır. O halde Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının ve bana itaat edin. Dediler ki: “en aşağı kimseler senin peşine takılmış, biz sana mı inanacağız?” (Şuarâ 26/107-111) 

    “Sana mı inanacağız” ifadesinde yine âmene fiili ل lam ile kullanılmıştır. Dolayısıyla muhatapları, Nuh Aleyhisselamın söylediği sözlere inanmadıklarını ifade etmişlerdir. Nitekim aynı konuyu anlatan Hûd Suresindeki ayetlerde ona inanmayanların sözleri şöyle yer almaktadır:

    فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِن قَوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِّثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَىٰ لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ

    Halkının kafirlik eden ileri gelenleri dediler ki: “Bize göre sen de sadece bizim gibi bir beşersin. Sana, sadece en aşağılarımızın hiç düşünmeden uyduğunu görüyoruz. Sizin bizden üstün bir yanınızı da göremiyoruz. Aslında yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.” (Hûd 11/27)

    Görüldüğü gibi Şuarâ Suresinde “sana mı inanacağız” diyenlerin bu sözleri Hûd Suresinde “yalancı olduğunuzu düşünüyoruz” şeklinde Nuh Aleyhisselam ve onun gönderdiği diğer elçilere hitaben söylenmiştir. Bu durum, Şuarâ’da geçen آمن âmene fiilinin ل lam harfiyle kullanımının “söylenen söze inanmama” anlamında olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. 

    Yine Musa Aleyhisselamın konuştuğu Yunus Suresi’nin 81 ve 82. ayetlerden sonra, onun bu söylediklerine inanmadıkları, fiilin ل lam ile kullanımıyla anlatılmıştır:

    فَمَا آمَنَ لِمُوسَىٰ إِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِّن قَوْمِهِ عَلَىٰ خَوْفٍ مِّن فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِمْ أَن يَفْتِنَهُمْ…

    Firavun’un ve kendi önderlerinin sıkıntı vermesinden korkmalarına rağmen inanan bir grup genç dışında, toplumundan Musa’ya kimse inanmadı… (Yunus 10/83)

    Görüldüğü gibi burada da kelimeye iman etme anlamı verilemez. Zira Musa Aleyhisselama imandan söz edilmemektedir. Dolayısıyla fiilin ب ba ve ل lam harf-i cerleri ile kullanımında bariz bir anlam farkı söz konusudur. Benzer kullanımlar Bakara 2/55, A’râf 7/134, Tevbe 9/94, İsrâ 17/90 ve Duhan 44/21 ayetlerinde de görülebilir. 

    Kelimenin bu kullanımının iman etmekten farklı olduğunu en güzel gösteren ayetlerden biri de Yusuf Suresinde yer almaktadır. Kardeşlerinin, Yusuf Aleyhisselamı kuyuda bıraktıktan sonra babalarına onun öldüğünü söylediklerini anlatan ayette aynı kullanım yer almaktadır:

    قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ 

    “Baba!” dediler. “Biz, yarış yapmaya gitmiş, Yusuf’u da eşyalarımızın yanında bırakmıştık. O sırada onu kurt yemiş. Gerçi biz ne kadar doğru sözlü olsak da sen bize inanacak değilsin.”  (Yusuf 12/17)

    Görüldüğü gibi bu ayette de iman etmekten değil, sözüne inanmaktan bahsedildiği için fiil ب ba ile değil, ل lâm ile kullanılmıştır. Kelimenin bu kullanımının iman etmek anlamında olamayacağını İsrâ Suresindeki şu ayet çok net bir şekilde gözler önüne sermektedir:

    اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا۟ 

    Yahut altından yapılmış bir evin olmalı veya göğe yükselmelisin. Oradan bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe yükselişine de inanmayacağız!” De ki: “Fesubhanallah! Ben elçi olarak görevlendirilmiş bir beşerden başka neyim ki!” (İsrâ 17/93)

    Ayette geçen “yükselişine inanmayacağız” şeklinde tercüme ettğimiz ifade لَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ ifadesidir. Burada da آمن fiilinin mefûlü olan لرقيك kelimesi ل lâm harf-i ceri almıştır. Zaten senin yükselişine iman etmeyeceğiz şeklinde bir ifade anlamlı olmaz. Dolayısıyla ayette fiilin, ب ba harf-i cerli kullanımından bariz bir şekilde ayrıldığı görülmektedir.

    Harf-i Cer Farkı Sayesinde Daha İyi Anladığımız Ayetler

    • Bakara Suresi 2/75

    Kur’an lafızlarında görülen en küçük bir farklılığın dahi anlamda mutlaka bir karşılığının olması gerektiğine güzel bir örnek teşkil eden آمن âmene fiili, bu özel kullanımının göz ardı edilmemesi durumunda bir çok ayeti daha net anlamamızı sağlamaktadır. Bunlardan biri Bakara Suresi’nin 75. ayetidir. Ayete Elmalılı Hamdi Yazır’ın verdiği meal şöyledir:

    Şimdi bunların size iyman edivereceklerini ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir firka vardı ki Allahın kelâmını işitirlerdi de akılları aldıktan sonra onu bile bile tahrif ederlerdi. (6)

    Kelime bu mealde “iman etmek” anlamında çevrilmiş. Oysa ayette آمن âmene fiili ل lâm harfi ile kullanılmıştır:

    أَفَتَطْمَعُونَ أَن يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللَّـهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِن بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ 

    Dolayısıyla kelimeye verilmesi gereken anlam iman etmek ya da güvenmek değil, inanmak şeklinde olmalıdır:

    Şimdi bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? İçlerinden bir takımı Allah’ın sözünü dinler, (kendi kitaplarıyla) bağlantısını kurduktan sonra onu bile bile tahrif ederler. (Bakara 2/75)

    Zaten ne Yahudilerin ne de başkasının müminlere iman etme gibi bir görevleri yoktur. İman etmek yerine güvenmek anlamı da uygun düşmemektedir. Çünkü konu müminlere güvenme güvenmeme konusu değil, kendi kitaplarından dolayı Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunu anlamaları ve uymamak için onu çarpıtmaları konusudur. Bir sonraki ayette ise آمنا âmennâ ifadesi nesne almadan mutlak olarak kullanılmakta ve Tevbe Suresinde örneğini gördüğümüz gibi Kur’an’a iman olarak anlaşılması gerekmektedir:

    وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ إِلَىٰ بَعْضٍ قَالُوا أَتُحَدِّثُونَهُم بِمَا فَتَحَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَاجُّوكُم بِهِ عِندَ رَبِّكُمْ ۚ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

    İman edenlerle karşılaştıklarında “iman ettik” derler. Birbirleriyle başbaşa kalınca “Allah’ın size açtığını, Rabbiniz katında size delil yapsınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Bağlantıyı kuramıyor musunuz?” derler. (Bakara 2/75)

    Nitekim آمنا âmennâ ifadesi mutlak manada Allah’ın dinine iman olarak bir çok ayette karşımıza çıkmaktadır. Böylesi mutlak kullanımın salt iman anlamında olduğunun en çarpıcı örneklerini hem bu ayete çok benzeyen Bakara 2/14, Âl-i İmrân 3/119 ayetlerinde hem de kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla âmennâ diyenleri anlatan Mâide 5/41, 61, insanların sadece âmennâ demekle imtihan edilmeden bırakılmayacaklarını bildiren Ankebût 29/2 ve daha pek çok ayette görmek mümkündür.

    • Ankebût 29/26

    İncelediğimiz fiilin farklı kullanımı Ankebût 26. ayete de doğru anlam vermemizi sağlamaktadır. Meallerde ayete şöyle anlam verilmektedir:

    Bunun üzerine Lût, ona (İbrahim’e) iman etti. İbrahim, “Ben, Rabbime (gitmemi emrettiği yere) hicret edeceğim. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” dedi. (7)

    Meale göre Lût Aleyhisselam İbrahim Aleyhisselam’a iman etmiştir. Oysa ayette آمن âmene fiili ل lâm harf-i ceri ile kullanılmıştır:

    فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ ۘ وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَىٰ رَبِّي ۖ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Dolayısıyla kelimeye verilmesi gereken anlam iman etmek ya da güvenmek değil, “inanmak”  olmalıdır:

    Lût ona inandı ve “Ben Rabbime hicret edeceğim, çünkü O daima üstündür ve her zaman doğru hüküm verir. (Ankebût 29/26)

    Zaten bu ayetin hemen öncesinde, 24. ayette İbrahim Aleyhisselam ateşe atılmış ve Allah tarafından bir mucize olarak oradan kurtarılmıştır:

    فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَن قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ فَأَنجَاهُ اللَّهُ مِنَ النَّارِ ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

    Toplumunun cevabı sadece şöyle söylemeleri oldu: “Öldürün onu veya onu yakın.” Ama Allah onu o ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için belgeler vardır. (Ankebût 29/24)

    Bundan dolayı Lût Aleyhisselam İbrahim Aleyhisselama inanmış, onun Allah’ın elçisi olduğunu anlamıştır.

    • Taha 20/71 ve Şuarâ 26/49

    Kur’an’da sihirbazların Musa Aleyhisselama inanmaları ve Allah’a iman etmeleri üç yerde çok benzer biçimde anlatılmıştır. آمن âmene fiilinin, ele aldığımız iki farklı anlamdaki kullanımı bu ayetleri daha iyi anlamamızı sağlamaktadır. Bunlardan biri Taha Suresi 71. ayettir. 70. ayetle birlikte şöyledir:

    فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ هَارُونَ وَمُوسَىٰ قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ ۖ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ أَيُّنَا أَشَدُّ عَذَابًا وَأَبْقَىٰ

    Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapanıp şöyle dediler: Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik. Firavun: “Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? O size sihri öğreten büyüğünüz tabi. O zaman ben de ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma ağaçlarına asacağım. Böylece hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu kesin olarak öğreneceksiniz. (Taha 20/70, 71)

    70. ayette geçen “Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik” ifadesinde آمن âmene fiili ب ba harf-i ceri ile kullanılmıştır. Dolayısıyla burada anlam iman etmektir. Zaten fiilin Allah söz konusu olduğunda sadece bu harf-i cerle kullanıldığını söylemiştik. Ancak devamındaki ayette “Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi?” ifadesinde fiil ل lâm ile kullanılmıştır. Yani “ona” derken له lehu ibaresi geçmektedir. Dolayısıyla firavunun ağzından aktarılan “ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi?” ifadesinde geçen “o” zamiri ile  Allah kast ediliyorsa buraya kadar yazdığımız her şey boşa çıkacaktır. Üstelik öncesinde Harun ve Musa denilip sonra ikil değil, tekil olan hu zamirinin gelmesi, zamirin Allah’ı gösterdiğine delil kabul edilebilir. Ancak ayetin devamını okuduğumuzda buradaki zamirin Musa Aleyhisselam’ı gösterdiği anlaşılmaktadır. Çünkü “o büyüğünüz” anlamına gelen إنه لكبيركم innehu lekebîrukum ifadesindeki “hu” zamiri de له lehu’daki “hu” zamiri ile aynı yere gitmek zorundadır. Bu da Allah olamaz çünkü “size sihri öğreten büyüğünüz” ile ancak Musa Aleyhisselam kast edilmiş olabilir. Aynı durum Şuarâ Suresinin 46 – 49. ayetlerinde de görülebilir. Ayrıca aynı olayın A’râf Suresindeki anlatımında ل lâm değil ب ba harfi kullanılmak suretiyle, bu ayetten farklı olarak Allah’a iman özellikle belirtilmiş olmaktadır:

    قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ رَبِّ مُوسَىٰ وَهَارُونَ قَالَ فِرْعَوْنُ آمَنتُم بِهِ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّ هَـٰذَا لَمَكْرٌ مَّكَرْتُمُوهُ فِي الْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَا أَهْلَهَا ۖ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

    Sihirbazlar dediler ki; “Alemlerin Rabbine iman ettik. Musa ve Harun’un Rabbine. Firavun şöyle dedi: “Ben size izin vermeden O’na iman ettiniz öyle mi? Şüphesiz bu halkını oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Yakında öğrenirsiniz. (A’râf 7/121, 123)

    Burada da آمن âmene fiili iki kez geçmektedir. Ancak Taha Suresindekinden farklı olarak burada ikisinde de ب ba harf-i ceri ile kullanılmıştır. Yani “iman etmek” anlamındadır. Bu sebeple zamirin döneceği yer sadece Rab ifadesi olabilir. Zaten devamında diğer ayetlerde geçen “o size sihri öğreten büyüğünüz” ifadesi de yoktur. Kısacası Taha ve Şuarâ’daki ayetlerle aynı ifadeler kullanılmasına rağmen, onlardan farklı olarak Musa’nın sözüne inanmak değil, Allah’a iman kast edildiği için آمن âmene fiili ب ba harf-i ceri ile kullanılmıştır.

    • Kur’an’ın Dili Mükemmel Kullanımına Farklı Bir Örnek

    Burada Kur’an’ın dikkat çekici bir kullanımını daha zikretmemiz yerinde olacaktır. Musa ve Harun isimleri peşpeşe olarak Kur’an’da 12 yerde geçmektedir. Bunların 11 tanesinde “Musa ve Harun” şeklinde sıralanmışken, sadece yukarıda gördüğümüz Taha Suresi’nin 70. ayetinde sıralama “Harun ve Musa” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. O halde böyle bir tercihin neden yapıldığı sorusu son derece anlamlı bir soru olacaktır. Üzerinde durduğumuz konu merkeze alınırsa burada, Arapça’da zamirlerin en yakındaki isme dönmesi kuralı gereği bu sıralama tercih edilmiş olmalıdır. Ayetin ilgili bölümü şöyledir:

    قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ هَارُونَ وَمُوسَىٰ قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ

    …Şöyle dediler: Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik. Firavun: “Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? O size sihri öğreten büyüğünüz tabi… (Taha 20/70, 71)

    Ayette geçen “آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ   ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi” ve “ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ o size sihri öğreten büyüğünüz” ifadelerindeki “o” zamirlerinin Allah’a dönmediğini yukarıda göstermiştik. Eğer bu zamirlerin Musa veya Harun’dan hangisine döndüğü sorusu gündeme gelecek olursa da en yakın olan Musa’ya dönmesinin sağlanması için Harun ve Musa sıralaması tercih edilmiş olduğu söylenebilir. Böylece iki kişiden bahsedildikten sonra tekil zamir kullanılmasının verdiği karışıklık giderilmiş olacaktır. Ancak bu ayetlerin benzerleri Şuarâ Suresinde de yer almakta ve orada sıralama Kur’an’da geçtiği diğer yerlerde de olduğu gibi Musa ve Harun şeklinde karşımıza çıkmaktadır:

    قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ ‎رَبِّ مُوسَىٰ وَهَارُونَ قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ۚ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ ‎

    Sihirbazlar, “alemlerin Rabbine iman ettik. Musa ve Harun’un Rabbine” dediler.  Firavun dedi ki; “Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? O size sihri öğreten büyüğünüz tabi…” (Şuarâ 26/47-49)

    Kur’an üzerinde çalışmanın Rabbimiz tarafından şart koşulan metodu gereği, benzer ayetler birlikte değerlendirilerek açıklamaya ulaşılması gerekir. Bu durumda bu ayetler üzerinde çalışan biri Şuarâ Suresindeki ayetle Taha Suresindeki benzerlerini birlikte değerlendirecektir. Neredeyse birbirlerinin aynı olan Taha ve Şuarâ Suresindeki bu ayetlerde Musa ve Harun sıralamasının birbirlerinin tersi olması hemen dikkate çarpar. O halde bu farklılık, bu ayetlerde geçen bir detayı ortaya koymak veya bir yanlış anlamanın önüne geçmek için tercih edilmiş olmalıdır. Ayet incelendiğinde, iki kişiden bahsedildiği halde devamında “ona inandınız”, “o sizin büyüğünüz” şeklinde tekil zamir kullanıldığı görülür. Şu durumda bu tekil zamirin o iki kişiden hangisini kast ettiği net olarak anlaşılmayabilir. O halde Taha Suresindeki ayette yer alan ters sıralama bu konudaki yanlış anlamayı engellenmek için yapılmış olmalıdır. Zira bu ters sıralama sayesinde zamirin en yakındaki ismi göstermesi kuralı gereği “o sizin büyüğünüz” ifadesindeki zamir Musa’ya döner. Böylece konuyla ilgili oluşabilecek belirsizlik de önlenmiş olur. Artık Şuarâ Suresindeki ayette Musa ve Harun sıralaması tüm Kur’an’da olduğu şekliyle kalsa da sözünü ettiğimiz ifadelerdeki zamirlerin, en yakındaki isim Harun olmasına rağmen Musa’ya döndüğü söylenebilecektir. Ayrıca bunun için Taha Suresindeki ayetlerin daha önce inmiş olması gibi bir duruma da gerek yoktur. Çünkü Kur’an’da sadece o ayetlerde Harun ve Musa şeklinde sıralama yapılması, anlatılmak istenen detayın da o ayette olduğunu göstermektedir.

    Sonuç

    آمن âmene fiilinin iki ayrı harf-i cerle kullanımı, Kur’an’ın Arap dilini kullanmadaki mükemmelliğini bir kez daha gözler önüne seren güzel örneklerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu vesile ile bir kez daha Allah’ın bir dili kullanmasının bir insanın asla gösteremeyeceği kusursuzluk ve hassasiyetin ortaya konması anlamına geldiği görülmüştür. Kur’an’daki bu türden ince detayların tespit edilip dikkate alınması, ayetlere verilen meallerin de daha doğru olmasını, aynı olayı anlatan ayetlerde bile başka şekilde asla farkına varamayacağımız ayrıntıların görülmesini sağlamaktadır. Çoğu zaman en iyi sözlüklerde bile bulamadığımız bu incelikleri ancak Kur’an’ı doğru metotla araştırarak bulabilmekteyiz. Bu da onu Allah’ın Kitabı yapan mucizevi bir özelliğidir.

    (1) İhfâ ve kitmân kavramları arasındaki farka dair detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’daki İki Farklı Gizleme İfadesi, https://kuranmetodu.com/2019/08/kurandaki-iki-farkli-gizleme-ifadesi-الكتمان-kitman-ve-الإخفاء-ihfa/

    (2) Detaylı bilgi için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’da İnzâl Kavramı https://www.cerideiilmiyye.org/kuranda-inzal-kavrami/
    Erdem Uygan, Kur’an’da Tenzil Kavramı  https://www.cerideiilmiyye.org/kuranda-tenzil-kavrami/

    (3) Bakara 2/ 55, 75, Âl-i İmrân 3/73, 183, A’raf 7/132, 134, Tevbe 9/61, 94, Yunus 10/83, Hud 11/53, Yusuf 12/17, İsra 17/90, 93, Taha 20/71 Müminun 23/38, 47, Şuara 26/49, 111, Ankebut 29/26, Duhan 44/21

    (4) Tevbe 9/61

    (5) İsra 17/93

    (6) Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Meali

    (7)  D.İ.B. meali

  • Meal Okumak Kur’an Okumak Değildir / Erdem Uygan

    Meal Okumak Kur’an Okumak Değildir / Erdem Uygan

    Okumak, çeşitli duyu organlarıyla taranan bilginin zihinde anlamlı bir karşılığa çevrilmesi işlemidir. Gözlerle yapıldığında seyretmek veya yazıları takip etmek, kulaklarla yapılırsa dinlemek, deri ile yapılırsa hissetmek olarak isimlendirilir. Koklamak bile bir okuma eylemidir; bilgiyi tarayıp zihne göndermek için burun kullanılmıştır. O halde okumak iki aşamadan oluşan bir eylemdir: Birinci aşama bilginin ilgili organla taranması, ikinci aşama taranan bilginin zihinde işlenmesi ve anlamlandırılmasıdır.

    Bu şekilde tanımlandığında anlama ile sonuçlanmayan bir okuma eyleminden bahsetmek mümkün değildir. Zaten okuma işi anlamak için yapılmaktadır. Anlamayla sonuçlanmayacaksa ikinci aşama yerine gelmediği için okuma yapılmış olmaz. Bu sebeple bir metni okuduğumuzu söylediğimizde, ayrıca onu anladığımızı da söyleme ihtiyacı duymayız ya da “makaleni okudum” diyen birine “anladın mı” diye sormayız. Bu çok basit ilke ne yazık ki sadece Allah’ın Kitabı söz konusu olduğunda ihlâl edilir olmuştur. Sadece Allah’ın Kitabı için okumak denilen eylem anlamayı içermeyecek şekilde anlaşılmaktadır. Şüphesiz bunun en önemli sebebi yanlış din anlayışıdır. Anlamı bilinmeden, sadece telaffuz edildiğinde bile sevap kazandıran bir kutsal kitap inancı, anlama zahmetine katlanmayı gereksiz hale getirmiştir. Sanılanın aksine, günümüzde kendilerini Kur’an talebesi olarak tanıtanların anlayışı da bundan farklı değildir:

    “Hiç şüphe yok ki, Kur’an’ı anlamadan okumak da okumasını bilmeyenlerin Kur’an sahifelerine bakması da ibadettir.”[1]

    Böyle bir iddia ortaya atıldığında Kur’an’ın bir anlamı olması hiçbir şey ifade etmeyecektir. Onun sayfalarına bakanlar, anlamak için emek harcama zahmetindense bakma sürelerini uzatarak yeterli miktarda “sevap puan” (!) toplayıp bir üst “level” hayalleri kurmaya başlayacaklardır.

    Buna rağmen son birkaç on yılda Kur’an’ı anlamak gerektiği, yanlış din algısından ancak bu sayede kurtulunabileceği düşüncesi kendisine önemli miktarda taraftar bulmuştur. Küçümsenmeyecek bir kitle nihayet Allah’ın Kitabını okumakla onu telaffuz etmenin kastedilmemesi gerektiği bilincine sahip olmuş gibi görünmektedir. Talebin artması çok sayıda Kur’an meali yazılmasına sebep olmuştur. Yukarıda alıntıladığımız satırların yazarının da aralarında bulunduğu meal yazarlarının sayıları her geçen gün artmaktadır. Tabii bir tek kitap için neden bu kadar çok meal yazıldığı, bu mealler arasında dişe dokunur farklar olup olmadığı, aralarındaki farklar az ise sürekli yeni meal yazmak yerine belli bir mealin kollektif ve metodik bir çalışmayla geliştirilmesinin daha makul olup olmadığı, meal yazarlarının meal yazmadaki asıl amaçlarının kendi cemaatlerinin talebine cevap vermek ve itibarlarını sağlamlaştırmak olup olmadığı gibi konular ayrıca tartışılması gereken ve bu yazıda anlatmak istediğimiz temel meselenin dışındaki konulardır.

    Biraz gözlemle kolayca anlaşılabileceği gibi, bu kadar çok mealin bulunması, bu meallerin aynı oranda okunduğu anlamına gelmemektedir. Kendilerini geleneksel din anlayışına karşı ve “Kur’an müslümanı” olarak tanımlayan kitlenin de büyük çoğunluğunun düzenli meal okuyucusu olmadığı, çoğunlukla takipçisi olduğu hocayı dinlemek ve gerektiğinde veya ihtiyacı olursa hocasının mealine “bakmak” şeklinde bir eğilime sahip olduğu görülmektedir. Elbette sayfalarına bakmanın sevap sayıldığı kitap aşamasından bu aşamaya gelebilmiş olmak da önemlidir. Ancak meallerin sayıları oranında, düzenli meal okuyan, kitabın içeriğine hakim olan kitlelerin bulunmadığı da bir gerçektir.

    Meallerin artmasının ve meal okuyucusu bir kitlenin ortaya çıkmasının tüm olumlu yanlarının yanısıra, belki de bu olumlu yanlarının tamamına bedel olan, Kur’an’ın asla onaylamayacağı menfî bir etkisi de olduğu görülmektedir: Meali Kur’an sanma, onu Allah’ın Kitabıymış gibi görme ve mealden hüküm çıkarmaya kalkma. Üstelik bu durum, kendi halinde meal okuyup bir takım çıkarımlar yapmaya çalışan samimi müminlerin, belki hoş karşılanabilecek bir faaliyeti olmanın çok ötesine geçmiştir. Öyle bir noktaya varmıştır ki, günümüzde Arapça dahi bilmeyen, felsefe, sosyoloji, psikoloji, hatta fizik, matematik, tıp gibi alanlarda yetişmiş, aralarında akademisyenlerin de bulunduğu kişilerin, meal üzerinden fetva vermeleri, hükme varmaları sıradan olaylar haline gelmiştir. Oysa bir insanın yazdığı metnin bile başka bir dile aktarımı hiçbir zaman orijinalinin yerini tutmaz. Söz konusu olan Allah’ın Kitabı ise bu durum çok daha önemli olmaktadır. Çünkü Allah’ın, dili kullanırken bir insanın yapacağı eksiklik ve fazlalıkları yapması düşünülemez. Lisanı da yaratan olması hasebiyle Allah, dili mutlak manada mükemmel kullanır ve söyleyeceğini ne eksik ne de fazla söyler. Bu mükemmel metni meal yaparak başka bir dile aktaran ise insandır. Kaynak metin mükemmel olsa da hedef metnin onun defalarca kez aşındırılmış bir halinden başka bir şey olmayacağı aşikârdır. İşte bu sebeple Allah’ın Kitabının başka dillerdeki çevirileri için çeviri veya tercüme ifadesi kullanılmamakta, meal kelimesi tercih edilmektedir.

    Hiçbir Meal Kur’an Değildir

    Meal kelimesi Arapça “dönüş, başlangıç” gibi anlamlara gelen أول evl kökünden mimli mastardır.[1] Dilimize geçmiş olan “evvel”, “te’vîl” gibi kelimeler de aynı köktendir. Meal kelimesi Arapça olmasına karşın Kur’an çevirisi anlamındaki kullanımı Türkçe’ye özgü yeni bir kullanımdır. Kelimenin bu anlamda kullanımı Cumhuriyetin ilk yıllarındaki meal çalışmalarıyla başlamıştır.[2] Bu terimin anlamı, İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddesinde şöyle ifade edilmektedir:

    “Kelime son dönem Osmanlı Türkçesi’nde “mâna ve mefhum” karşılığında kullanılmış, bununla bir sözün lafzan veya harfiyen değil mâna ve mefhum itibariyle başka bir dile aktarılması kastedilmiştir. Buna göre meâl kelimesi sözün aktarım keyfiyetini ifade eden örfî bir anlam kazanmış, daha sonra “Kur’an’ın harfiyen değil mâna ve mefhum bakımından tercümesi” anlamında terimleşmiştir.”[3]

    Görüldüğü gibi, Kur’an çevirileri için “meal” kelimesinin kullanılmasının bir esprisi vardır. Her meal, onu yapanın yapabildiği kadarıdır. Mealcinin Kur’an ayetlerini dilimize aktarırken gücünün ve bilgisinin yettiği kadarına meal denir. Hiç kimse kendi ana dilini dahi mükemmel kullanma yeteneğine sahip olamayacağından, böyle bir şey mümkün olsa dahi iki dil arasındaki yapısal farklılıkların önüne geçmek mümkün olmadığından, mükemmel meal diye bir şey hiçbir zaman olmayacaktır. Bu konuyu ileride detaylı olarak ele alacağız.

    Yüzlerce yıl Kur’an’ın bir anlamı olduğunun dahi farkında olmayan bir toplumun, onun anlamıyla buluştuğunda elindekinin gerçek değerini görmesi çok doğaldır. Ancak yüzyılların susamışlığının, meallerin Kur’an’a eşdeğer görülmesi noktasına gelinmesine sebep olmaması gerekir. İnsanlar önemsemedikleri zamanlarda da Kur’an’ın bir anlamı vardı ve okunması, anlaşılması, yaşanması gerekirdi. Anlaşılması gerektiği gerçeğini göz ardı edip telaffuzu ibadet saymak ile meali Kur’an sayacak noktaya varmak, birbirine eşit seviyede aşırılıklardır.

    Kur’an, mükemmel bir Arapça Kitaptır. Mükemmel olması, Allah tarafından gönderilmiş olmasının mecburi sonucudur. Kitap olması ise bir metin olduğunu gösterir. Bugün elimizdeki haliyle Allah tarafından düzenlenmiştir. Fatiha Suresi ile başlayıp Nas Suresi ile biten elimizdeki mushafın her bir kelimesi, satırı, ayeti bizzat her şeyin Yaratıcısı ve Rabbi Allah tarafından son haline getirilmiştir. Bu sebeple hiçbir şekilde insan müdahalesine açık değildir. Ayetlerinin yerlerinin, sıralamasının değiştirilmesi dahi mümkün değildir.

    Burada en çok tartışılan şey, ayet sıralamasının ve numaralandırmasının sonradan yapıldığı konusudur. Oysa bunun da Rabbimiz tarafından yapıldığını gösteren çok sayıda Kur’ânî kanıt vardır. En önemlilerinden biri huruf-u mukattaa denilen harflerin sadece belli sûrelerin başında bulunmasıdır. Ayrıca huruf-u mukatta olarak Arap alfabesindeki sadece 14 harf kullanılmış, her harfe yer verilmemiştir. Üstelik başında bulundukları sûrelere göre farklılık gösterirler, dizilimleri farklıdır ve bilinen bir düzeni takip etmezler. Huruf-u mukattaa, bulundukları surelerin sadece en başında yer alır, sure içinde görülmezler. Bir kısmı başlı başına ayet numarası almışken, bir kısmı bir ayetin başında yer alıp, ayrıca numara almamıştır. Hatta peşpeşe iki ayrı ayetin sadece huruf-u mukattaa’dan oluştuğu da görülür.[4] Tüm bunlar, bu yapının bir insanın tercihi olamayacağını gösterir.

    Ayet sıralaması ve numaralandırmasının Rabbimiz tarafından yapıldığını gösteren başka deliller de mevcuttur. Mesela bir çok ayetin müstakil bir cümle olmayıp önceki ayetteki bitmemiş cümlenin devamı olması da bunun delillerindendir. Örnek vermek gerekirse Taha Suresinin 92. ayeti şöyledir:

    قَالَ يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا

    Musa dedi ki: “Harun! Onların sapıttığını gördüğünde sana ne engel oldu ki (Taha 20/92)

    Sadece ayet değil, ayette geçen cümle de burada bitmemiş, bir sonraki ayette şöyle devam etmiştir:

    أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي

    bana uymadın? Emrime karşı mı geldin?” (Taha 20/93).

    Birçok mealde bazı ayetlerin birkaç ayetle birleşik olarak toplu halde meallendirilmesinin sebebi bu gibi durumlardır. Kur’an’da sayısız örneği olan bu durum da ayetlerin numaralandırmasının dahi insan tarafından yapılmadığını gösterir. Bu sebeple elimizdeki mushaftan farklı şekillerde sıralanmış mealler Kur’an’ın meali sayılamazlar. Zira Rabbimiz öyle düzenlediğine göre bunun mutlaka bir anlamı ve faydası olmak zorundadır. Bu anlam ve faydanın bizim tarafımızdan tespit edilememiş olması, bir başkası tarafından tespit edilemeyecek olduğunu göstermez. Dolayısıyla elimizdeki mushafın meali yapılırken ayet ve sûre sıralaması dahi değiştirilemez.

    Bütün bu hususlara dikkat edilse dahi insanlar tarafından yazıldıkları için her meal çok sayıda eksiklik ve hata içerir. Kaldı ki içerisinde hiçbir hata bulunmayan bir meal olduğu düşünülse bile o meal de bir çok sebepten dolayı hiçbir zaman Kur’an’a eşdeğer sayılamaz. Yani hiçbir zaman bir mealle hükme varılamaz, ibadet yapılamaz, Allah’ın Kitabının yerine konamaz.

    Mealin Kur’an’a eşdeğer sayılamayacağının sebepleri şöyle sıralanabilir:

    1.     Mealciden Kaynaklanan Sebepler

    • Kur’an meali yapan kişilerin bu konudaki donanımları birbirlerinden farklı olsa da en iyi donanıma sahip olan mealci bile neticede insandır. Bu da onun Kur’an’daki konuları ele alırken duygusal olabileceği, insanî zaaflarına yenik düşebileceği anlamına gelir. Sadece bu ihtimalin varlığı bile mealin Kur’an sayılamaması için yeterlidir. Buna güzel bir örnek olarak, devletin resmi kurumunun çıkardığı mealde, siyasetin de etkisiyle, Bakara Sûresi 187. ayette geçen ve “size göre” anlamına gelen لكم kelimesine yer verilmemiş olması gösterilebilir:

      “… Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için…”[1]

      Ayetteki “size göre” ifadesi mealden çıkarılınca, Rabbimizin oruç tutan herkese verdiği imsak vaktinde ufukta oluşan görüntüyü tespit etme görevi ortadan kaldırılmış, belli bir kuruma verilmiştir. Böylece artık imsak vaktini – ki aynı zamanda sabah namazının giriş vaktidir – belirleme görevi Allah’ın Kitabından alınmış, bir kuruma verilmiş ve insanların Allah’tan başkasına kulluk etmesine sebep olunmuştur. Çünkü meal okuyan birinin bu durumu tespit etmesi imkansızdır.
    • Meal yapanların Arap dili konusundaki bilgi seviyeleri ne kadar yüksek olursa olsun, anlamı doğru aktarmada çoğu zaman anadile olan hakimiyet ve anlatım kabiliyeti belirleyici olmaktadır. Yabancı dildeki bir metni çok iyi derecede anlıyor olmak, onu aynı derecede anadile aktarmak için yeterli değildir. Günümüzde mealcilerin önemli bir bölümünün sorununun Arapça değil Türkçe olduğu kolayca anlaşılabilmektedir. Bunun masum sayılabilecek örneklerinden biri, bazı meallerde Yunus Suresi 37. ayete verilen karşılıktır:

      “Bu Kur’an Allah’tan başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir….”[2]

      Merâmı Türkçe ifade etmenin zorluğunu aşamamış olan bu meale göre Kur’an Allah tarafından “uydurulmuş”tur. Elbette bir Türk’ün meali bu şekilde anlaması için kötü niyetli bir okuma yapması gerekir. Ancak bir çok mealde olduğu gibi buradaki sıkıntıyı aşmanın yolları olmasına rağmen bu mealde sorun aşılamamıştır.
    • Bir Kur’an mealcisi, mealini yaptığı Kitabın Allah tarafından indirilmiş olduğunu hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır. Allah’ın Kitabının mealini yapmak demek, Kitabın Allah’ın kanunlarını içeren bir hukuk metni olmasının yanısıra, kainatın yaratılışı ve işleyişi ile ilgili bilgiler veren, belki de hiç kimse tarafından gerçeğine hiçbir zaman vakıf olunamayacak daha bir çok konuyu da içerdiğini bilmek demektir. Bu durum, mealcinin her şeyden önce aciz bir kul olduğunu, bu konuların hepsini anlamasının mümkün olmadığını kabul etmesini gerektirir. Bundan dolayı bir çok ayeti tam olarak anlayamasa da metinde ne söylendiğini en yalın ve orijinaline en yakın haliyle muhataba aktarmakla yetinmelidir. Ancak günümüzde pek çok mealci uzmanı olmadığı konularda, tam olarak anlamadığı ayetleri yorumlayarak veya anlamak istediği şekilde okuyucuya aktarmaktadır. Bir çoğu da ayetten anlamak istediğini dipnotlarla açıklamakta ve okuyucunun farklı bir şekilde anlamasının önünü kesmektedir. Hırsıza verilecek el kesme cezasını kendi minik değerlendirmesi sonucunda beğenmeyen bir mealcinin Mâide Sûresi’nin 38. ayetine verdiği meal bu konudaki sayısız örneklerden biri olarak gösterilebilir:

      “Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak, (şartların oluşmasından sonra) yetkilerini ellerinden alın (ve işlerine son verin). Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.”[3]

      Kadının başının örtülü olmasının gerekliliği için Kur’an’da “başınızı örtün” diye bir emir arayan bir başka sözde meal yazarı da kendi âciz zihniyle ürettiği düşünceyi Nûr Suresi’nin 31. ayetine dipnot yoluyla  söyletmektedir:[4]

      “… Örtüleri ile göğüslerini örtsünler …”
      “Dipnot: Kadının başını örtmesi hükmü bu ayete dayandırılmaktadır. Oysaki ayette, başın örtünmesinden söz edilmemektedir. Yani başörtüsü takın, başınızı örtün denmemektedir. Dolayısıyla burada yalın olarak başı örtmeye yönelik bir hükümden söz etmek mümkün değildir.”[5]
    • İlahiyat ve özellikle de tefsir alanında Türkiye’de verilen akademik eğitim imkanlarından yararlanarak uzmanlığını tescilletmiş bir kişinin meal yazmaya kalkışması son derece doğaldır. Ancak Allah’ın Kitabı için insanların koydukları kurallara göre tescillenmiş uzmanlıkların bir önemi olmamalıdır. Çok saygın bir ilahiyat profesörünün ilmî seviyesi sadece insanlar tarafından tescillidir ve bunun Allah katında hiçbir değeri olmayabilir. Nitekim Kur’an’a göre Allah’ın ayetlerini çarpıtarak gizleyenler Kitabın ehli yani uzmanı olan kişilerdir.[6] Bir ayeti çarpıtabilecek olan kişi de işin uzmanından başkası değildir. Kişinin ulaştığı ve resmî olarak tescillenmiş ilmî seviyenin o kişiye tek başına meal yapma yetkisi vermeye yeterli olmadığı, Kur’an’ın açık hükümlerindendir.[7] Bir mealcinin, çevresinde kendisine itiraz edebilecek seviyede birini bulundurmaması, kendisini Allah’ın Kitabında ele alınan her konuda yeterli görmesi olarak yorumlanmalıdır. Zaten bu sebeple yeryüzünün en zor ve riskli işi olan meal yapmaya kalkışmaktadırlar. Ancak söz konusu olan Allah’ın Kitabı olduğu için kişinin kendisinde tek başına meal yapacak cesareti bulmasının, şeytanın bir işi olarak görülmesi gerekir. İblis Rabbimizden doğru yolun üzerinde oturmak ve insanları o yoldan saptırmak konusunda izin almıştır.[8] O halde şeytanı mealcinin hemen yanında aramak hiç de yanlış olmaz. Mealcinin bunu sürekli göz önünde bulundurması da Rabbimizin emirlerindendir:

      فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيم

      Kur’an’ı kıraat ettiğin zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. (Nahl 16/98)

      Ayette sözü edilen, euzübesmele çekilerek yerine getirilebilecek bir emir değildir. Emredilen, bir şeyin söylenmesi değil, yapılmasıdır. Dolayısıyla Kur’an üzerinde çalışan herkesin Kur’an adına söylediği şeyin kendi ön yargısı, kendi anlayışı veya yorumu olmadığını sürekli kontrol etmesi gerekir. Bunun önlenmesinin en güzel yollarından biri de ekip halinde çalışmaktır. Ekip çalışmasında ortaya çıkabilecek kıskançlık ve tartışmalar bile doğruya ulaşma yolunda katkı sağlayacaktır.[1]
    • Mealcinin, hitap ettiği belli bir kesime uygun meal yapmak istemesi de mealin Kur’an’a eşdeğer sayılamayacağının sebeplerinden biridir. Günümüzde bir çok mealci, belli bir kesime hitap etmek için ayetin metninde olan ile olması istenen arasında bir tercih yapmak zorunda kalmaktadır. Buna en güzel örnek, kız çocuğun mirastan alacağı payı belirleyen ayeti yorumlayabilmek için başka ayetleri değiştirmek zorunda kalan mealci olacaktır. Nisâ Suresinin 11. ayeti erkek çocuğun mirastan alacağı payı, kız çocuğunkinin iki katı olarak hükme bağlar. Bu durumun, gerçekte dinle, imanla alakası kalmamış sözde modern insanların taleplerine uygun hale getirilmesi için ihtiyaç duyulan tek şey, kendisini ateşe atmaya gönüllü bir mealcidir. Bu kişi, 11. ayetteki hükmün farklı da anlaşılabileceğini ileri sürmek için aynı surenin 7. ayetini bozmaktan çekinmeyecek biri olmalıdır. Öyle de olmuştur:

      “Ana – baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.”[2]

      Ayette olmayan ve olması da mümkün olmayan parantez içi ifadeler, meale yine ayette olmayan şeylerin söyletilebilmesi için eklenmiştir. Zira ayetin metnine sadık kalındığı takdirde “az ya da çok” ifadesinin mealde olduğu gibi kadınlarının alacağı payı nitelemesi söz konusu değildir. Ayetin orijinalinde “az ya da çok” ifadesi anne – babanın bıraktıkları malı nitelemektedir. Yani olması gereken meal şöyledir:

      لِّلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَّفْرُوضًا

      Ana – baba ve yakın akrabanın bıraktıklarından erkeklerin payı vardır. Ana – baba ve yakın akrabanın bıraktıklarından kadınların da payı vardır. (Bıraktıkları miras) az ya da çok olsun farz kılınmış bir paydır bu. (Nisâ 4/7)

      Mirastan alınacak payların ne kadar olduğu ise surenin 11 ve 12. ayetlerinde anlatılmaktadır. Ancak bu ayetteki ”az ya da çok” ifadesine, ayete aykırı olarak kız çocuğun alacağını niteleyecek şekilde meal verirseniz, o zaman 11. ayetteki ikiye birli oranların zamana ve şartlara göre değişebileceğini iddia etmenin önünü açmış olursunuz. Gerçi Kur’an’da buna izin vermeyen çok sayıda ayette çok sayıda ifade mevcuttur ancak meali okuyan kişinin bunu bilmesi söz konusu olmadığından kandırılmaya müsaittir.[1]
    • Ayetleri doğru anlamada çoğu zaman iyi bir Arapça bilgisi bile insânî zaafların önüne geçememektedir. Bunun en tipik örneklerinden biri, Meryem validemizin babasız bir çocuk dünyaya getirmesi mucizesinin bilimsel olarak açıklanabileceğini ayetlere söyletme gayretinin ortaya çıkardığı garip durumdur. Sırf hermafrodizm denen ve tıbbî olduğu iddia edilen durumun Meryem validemizde vücut bulduğu şeklindeki temelsiz iddiayı delillendirmek için aslında ilgili ayetlerde (Enbiyâ 21/91, Tahrim 66/12) olmayan bir lugavî problem yaratılmış ve daha sonra bu hayalî probleme, hermafrodizm denilen şey çözüm olarak yamanmaya çalışılmıştır. Bir başka yorumda ise bu durumun Meryem validemizin bitkilerdeki gibi eşeyli üremesi olabileceği öne sürülmüştür.[2] Oysa ne ayetlerde iddia edildiği şekilde zamirlerin dişil ve erilliğinden kaynaklanan bir anormallik vardır ne de Meryem validemizin hermafrodit olmasına ihtiyaç vardır. Mucizeler zaten olağanüstü durumlardır ve bunların bilimsel olarak açıklanması mümkün değildir. Mümkün olsa mucize olamazlar.[3] Zaten bu türden Kur’an’dan asla onay alamayacak yorumların yapılmasının sebebi de mucize konusunun olamayacağını Kur’an’a söyletme gayretidir. Bu zihniyetin Kur’an meali yapmaya kalkışması insanlardaki hadsiz cesaretin en güzel göstergesidir.

      Benzer bir tahrif de meleklerin Adem Aleyhisselama secde etmeleri konusunu kabul etmek istemeyen mealci tarafından ilgili ayetlerin melinde yapılmıştır:

      “Hani meleklere “Âdem için (Allah’a) secde edin” demiştik; onlar da hemen secde etmişti…”[4]

      Mealci her nedense secdenin Adem’e yapıldığını kabul etmek istememektedir. Bunun için de ayetin kendi anlamak istediği şekilde meallendirilmesi gerekmektedir. Neyse ki secede سجد fiili yardımına yetişmiştir. Bu fiil nesne alırken daima lâm ل harfi cerini kullanmaktadır. Bu harfin bir fiile bağlı değilkenki anlamlarından biri de “için” kelimesidir. Artık mealcinin istediği tüm şartlar oluşmuştur. Fiile bağlı olan harfi sanki bağımsız bir edatmış gibi meallendirmek Allah’tan korkmayan biri için ne kadar zor olabilir? Öyle de olmuştur. Aslında hiçbir şekilde fiilden bağımsız düşünülemeyecek harfi fiilden koparmış ve “için” anlamı vermiş, mecburen bir de parantez eklemiş, olmuş bitmiştir. İşte bu kadar basittir (!) Meali okuyan zavallı kişiler de Kur’an okuduklarını zannetmektedirler.[5]

    • Kur’an mealini yapmaya kalkışan kişinin Kur’an’ın, sırf Allah’ın Kitabı olması sebebiyle mecburen sahip olması gereken özelliklerini ilkesel olarak kabul etmesi gerekir. Allah’a ait olan bir kitabın belli hükümlerinin veya tamamının tarihsel ve belli bir coğrafyaya has olması, metin olmayıp hitap olması, yorumlanabilir ve insanlar tarafından neshedilebilir olması düşünülemez. Bu koşulları ilkesel olarak kabul etmeyen bir mealcinin doğru bir meal yapması ve yaptığı meale güvenilmesi mümkün olmayacağı gibi, meal yapması bile başlı başına mantık dışıdır, saçmadır.

    Sonuç olarak Allah’ın Kitabının mealini yapmaya kalkan insandır ve ne kadar büyük âlim olursa olsun yanlışı tercih etmeye, şeytana uymaya meyyal yapıda yaratılmıştır. Dünyanın en iyi niyetli ve samimi insanı da olsa hata yapar, yanlış anlar, kibirlenir, itibarını düşünür, çekinir, korkar. Bundan dolayı herhangi bir mealin Kur’an’a eşdeğer görülmesi, onun yerini tutması, ondan hüküm çıkarılması, onunla ibadet edilmesi mümkün değildir.

    2.     Lugavî Sebepler

    • Her metin gibi Kur’an metninin de bir dili vardır. Bu dilin Allah tarafından kullanılıyor olması, insan tarafından kullanıldığında asla ulaşılamayacak seviyede bir mükemmellik ve boşluksuzluğa sahip olmasını gerektirir. Bu sebeple ana dili Arapça olan bir insan, dilini ne kadar iyi kullanırsa kullansın, Allah’ın ortaya koyduğu mükemmelliğe ulaşması mümkün değildir. Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunu gösteren delillerden biri de sahip olduğu bu lugavî kusursuzluktur. Ancak mealler ne kadar iyi olurlarsa olsunlar insanlar tarafından yazılırlar. Hiç kimsenin ana dilini Allah’ın Arapçayı Kur’an’da kullandığı gibi mükemmel kullanması tasavvur edilemez. Bu yüzden Kur’an’daki bir ayetin farklı meallerde farklı şekillerde ifade edildiği görülür. Çünkü her mealci kendince iyi olduğunu düşündüğü ifadeyi meale yansıtmaya çalışmıştır. Bu da hiç birinin mükemmel olmadığını gösterir.

    • Bir dili başka bir dile aktarmada anlam aşınmaları olması kaçınılmaz bir durumdur. Bu sadece Kur’an ve mealler arasında olan bir şey değildir. Bu yüzden güzel olduğu kabul edilen çeviriler metne en bağlı olanlar değil, anlamı en iyi verenlerdir. Çünkü çoğu zaman aynı şey iki dilde farklı şekillerde anlatılır. Bu durum Kur’an Arapçası ile Türkçe arasında da böyledir. Bu da mealcinin gerektiğinde ayetin metnini birebir çevirmek yerine, anlaşılabilir bir yakın çevirisini yapmayı tercih edeceğini gösterir ki çoğu zaman olması gereken de budur. Mealden hükme varılamayacağının en önemli göstergelerinden biri bu durumdur. Çünkü ayetin orijinalinde, tek bir kelimenin anlamı, o ayetteki formu, kipi, şahsı, tekilliği, çoğulluğu, dişilliği, erilliği, cümledeki yeri, aldığı ekler, diğer ayetlerde nasıl kullanıldığı ve bu kullanımların ilgilendiğimiz ayete etkisi ve katkısının ne olduğu gibi durumlar çok hassas şekilde önem arz eder. Bu hassasiyet, birebir metne bağlı kalmamış ve haklı olarak okuyana kavrama kolaylığı sağlaması için anlaşılmaya odaklanmış bir mealden beklenemez. Zaten bu yüzden çeviri artık Kur’an değil, mealdir. Yani mealden amaçlanan şey merâmın anlaşılmasıdır, o kadar. Kanun hükmünde olan bir ayetin meali artık ayetin bizzat kendisi hükmünde değildir. O kanunun detayları, kapsamı ve çerçevesi gibi ayrıntılar mealin değil ayetin kılcal damarlarında dolaşır. Bu yüzden meal okumak hiç bir zaman Kur’an okumak olmayacak, mealcinin ondan anladığından anlatabildiği kadarının, meali okuyanın daha iyi anlayacağını düşündüğü şekliyle aktarımı olacaktır.

    • Türkçe, içerisinde çok sayıda Arapça kökenli kelime barındıran bir dildir. Bu, özellikle Arapça öğrenme aşamasında bir Türk’ün mesela bir Alman’a göre daha avantajlı olduğu durumlardan biridir. Ancak konu Kur’an’ın mealini yapmaya gelince bunun bir dezavantaj olduğu durumlar da ortaya çıkmaktadır. Çünkü bazı kelimeler Arapça’dan dilimize geçerken Arapça’daki anlamlarından daha geniş veya daha dar anlamlar kazanmışlardır. Hatta tamamen farklı anlamlarda kullanılabilmektedirler. Bu durum Kur’an’daki bir Arapça ifadenin her yerde aynı şekilde meallendirilmesini engellemektedir. Mesela “rab” kelimesi bunun güzel örneklerinden biridir. Bu kelime dilimizde sadece Allah için kullanılır. Oysa Kur’an’da Allah’tan başkası için de “efendi, sahip” anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu gibi yerlerde Türkçe meallerde farklı ifadeler kullanmak gerekmektedir. Bu da bir meal okuyucusunun, rab kelimesinin gerçek anlamını görüp, Allah için kullanıldığında da neden bu kelimenin Rabbimiz tarafından tercih edildiğini anlamasını engellemektedir. Benzer bir örnek “küfür” kelimesinin türevleri için de verilebilir. Dilimizde bu Arapça kelime, “kâfir” şeklinde tek bir anlamda kullanılır olmuştur. Oysa Kur’an’da tohumun üstünü örtmelerinden kinayeyle çiftçi için de bu kelime “küffar” şeklinde kullanılmıştır.[6] Çünkü kelimenin kökünde örtme anlamı vardır. Bu gibi örnekler saymakla bitirilemeyecek kadar çoktur. Bu durum meal okuyan birinin Kur’an’ı Arapçasından okuyup anlayanın görebildiği bir çok inceliği fark edememesine sebep olmaktadır. Bu sebeple hiçbir zaman meal okumak Kur’an okumak anlamına gelmeyecektir.
    • Arapça’nın Türkçe’ye göre çok temel yapısal farklılıkları vardır ve bu farklılıklar bazı ayetlerin hiçbir şekilde tam olarak Türkçeye aktarılamamasına sebep olmaktadır. Mesela Arapça’da kelimeler eril ve dişil olmak üzere cinsiyetlere ayrılırlar. Ayrıca kelimelerin tekil, çoğul formlarının yanı sıra bir de ikil formları mevcuttur. Yani bir şeyin iki tane olduğu söylenecekse kelime tekil ve çoğul halinden başka bir forma sokulur. Her zaman bunun Türkçe’ye tam olarak yansıtılması mümkün olmaz, çünkü Türkçe’de bunun bir karşılığı yoktur. Oysa bazı durumlarda Arapça’nın bu özelliği ayette çok önemli bir detayı anlatıyor olabilir. Bu da elbette mealde gözükmeyecektir. 
    • Arapça’da kelimeler çoğunlukla 3, daha az olarak da 4 ve 5 harfli köklerden türetilmişlerdir. Her kelimenin bir kök anlamı vardır ve o kökten türetilmiş her kelimede bu kök anlamı az ya da çok bulunur. Bu durum, kelimenin anlamı ne kadar değişmiş olsa da kök anlamının eser miktarda da olsa korunması anlamına gelir ve Kur’an kavramlarının doğru anlamlandırılmasında büyük rol oynar. Bu konu Arapça’da, özellikle de metni daima sabit olan Kur’an’da çok büyük önem arz eder. Örnek vermek gerekirse cin kelimesinin kök anlamında gözle görülememe vardır. Bu anlam, bu kökten türetilmiş olan tüm kelimelerde etkisini gösterir. Üzeri bitkilerle örtülü olduğu için toprağı gözükmeyen bahçeye “cennet” denmesi, aklın görünmemesi durumu için “cinnet”, gözle görünmeyen varlıklar için “cin”, arkasında duran kişiyi gizleyen kalkan için “cünne” kelimesinin kullanılması, kök anlamın aynı kökten türemiş kelimelerde nasıl etkili olduğunu göstermektedir. Bu kelimelerin her birinin Türkçe karşılıkları birbirinden farklı kelimeler olacağı için bahçe, cin, cinnet ve kalkan kelimelerinin aynı kelimenin türevleri olduğunu bir mealden görebilmek imkansızdır. Bu da Kur’an’ın Arapçasını anlayan birinin mealden okuyandan ne kadar fazla detay görebildiğini gösterir. Bu sebeple hiçbir meal Kur’an’a eşdeğer olamaz.
    • Namaz, oruç, abdest, peygamber gibi dini terimler Türkçe olmadıkları gibi Arapça da değillerdir ve Kur’an’da hiç geçmezler. Bu terimler dilimize Farsça’dan geçmiş ve oldukları gibi korunmuşlardır, Türkçe karşılıklarını bulmaya gerek duyulmamıştır. Bu durum kelimelerin, kulanıldıkları dînî terim hakkında hiç bir bilgi vermemesine sebep olmaktadır. Günde beş kez yaptığımız ibadete namaz denmesinin sebebi nedir? Bu kelime, bu ibadetle ilgili bize ne anlatmaktadır? Bu soruların bir Türk için cevabı yoktur. Hatta bu ibadet, hangi özelliğinden dolayı bu ismi almıştır sorusu namazın kelime anlamı bilinmediği için sorulamaz bile. Bu terimlerin Kur’an’daki karşılıkları ise Arapça kelimelerdir ve bu terimlerin bu kelimelerden türetilip kullanılıyor olmasının bir anlamı vardır. Meal okuyucusunun bunları mealden görmesi, bilmesi, anlaması mümkün değildir. Zaten mealci de bu kelimelerin anlamlarıyla bağlantılı Türkçe ifadeler kullanmayacak, Türkçe olmayan Türkçeleşmiş terimleri kullanacaktır. Bu sebeple meal okumakla Arapça bilerek Kur’an okumak hiçbir zaman aynı şey olmaz.
    • Ne kadar iyi Arapça bilirse bilsin her meal yazarı Kur’an’da anlamını bilmediği bir kelimeyle karşılaşacaktır. Bu bir Arap için de geçerlidir. Zira Kur’an 1739 kökten oluşan inanılmaz bir kelime hazinesidir. Bu durumda insan çareyi muteber sözlüklere baş vurmakta arayacaktır. Bunun bir ileriki adımı da tefsirlere danışmaktır. Her iki durumda da devreye insan girmiş olacaktır. Sözlükleri de tefsirleri de insanlar yazmıştır. Mealcinin yapabileceği tek şey, aradığı kelimenin sözlüklerdeki anlamları içerisinden birini tercih etmektir. O da doğal olarak en doğru olduğunu düşündüğü anlamı seçecektir. Bu sıkıntı sadece meal okuyucusu için değil, bir Arap için de geçerlidir. İşte tam da bu yüzden Kur’an üzerinde çalışmanın, bizzat Rabbimiz tarafından belirlenmiş bir metodu vardır. Buna göre ayetler ayetleri açıklar. Her bir kelimenin hem sözlük anlamı kullanılır, hem de terim anlamı bir çok ayette tarif edilir. Bu özellik bir insanın yazdığı bir kitapta bulunamaz. Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğunun en büyük göstergelerinden biri bu metottur. Bu sayede kelimelerin ve kavramların anlamları mealcinin sözlüklerden yapacağı tercihe bırakılmaz. Sözlük sadece kelime ile ilgili bir fikir verebilir. Kelimeyi terimleştirip kavram haline getiren ve tanımlayan bizzat Kur’an’dır. Bir mealden ise bunların hiçbiri elbette beklenemez. Bu yüzden Kur’an araştırmaları hiçbir zaman mealden yapılamaz. Bunun için sadece çok iyi Arapça bilmek de yeterli değildir. Metodu bilmek ve ekip halinde çalışmak şarttır.

    3.     Kur’an’ın Kendi Özelliklerinden Kaynaklanan Sebepler

    • Kur’an’ın sıradan bir kitap olmadığı, onu ilk kez eline alan biri tarafından bile anlaşılabilir. Bir insanın kitap yazarken önemseyeceği şeyler Kur’an için geçerli değildir. Mesela konularına göre tasnif edilmemiştir. İlk bakışta sanki dağınık bir kitap gibi görünmektedir. Pek çok kıssa birden fazla kez anlatılır. Aynı olay farklı şekillerde anlatılabilmektedir. Kısacası kendine has ve ilk kez okuyan birinin alışık olmadığı için garipseyeceği bir üslubu ve yapısı vardır. Ancak diğer yandan onu Allah’ın Kitabı yapan da budur. Zira dağınık gibi görünen ayetler birbirlerine akıl almaz bir biçimde bağlıdır. Bir insan için önemli değilmiş gibi görünen küçücük bir detay, farklı bir konudaki bir problemin çözümünde en önemli anahtar olabilir. Kur’an’ın bu özelliği onu aynı zamanda tüm zaman ve mekanlarda problem çözen (hakîm[7]), kendisinden üretim yapılan (mubarek[8]) bir kitap yapan şeydir. Rabbimiz ayetlerini baş döndürücü bir ilişkiler ağı ile birbirine bağlamış ve bunu yapmakla Kitabını bizzat kendisi açıklamış, hiç bir insana açıklama yetkisi vermemiştir.[9] Bu açıklamaya belli bir metotla ulaşılabileceğini bir çok ayette dile getirmiş[10] ve ekip halinde Arapça ayet kümeleri oluşturarak çalışılırsa “hikmet” denilen doğru sonuca ulaşılabileceğini bildirmiştir.[11] Kur’an’ın bu özelliği sadece Arapça orijinali için geçerlidir. Bu yüzden Arapça ayet kümeleri halinde tafsil edildiği bildirilir.[12] Bir mealde böyle bir özellik olamayacağı çok açıktır. Dolayısıyla hiçbir meal Kur’an’ın yerini tutmaz. Hiçbir mealden hüküm çıkarılamaz, fetva verilemez, yorum yapılamaz, insanları bağlayıcı sonuçlar çıkarılamaz. Arapça bilmeden bunları yapmak imkansızdır.

    • Kur’an içerisinde 1739 kök, yani birbirinden ayrı anlama gelen kelime vardır. Yaklaşık 600 sayfalık bir kitapta bu kadar çok farklı anlamda kelimenin bulunması Kur’an’ın bir başka ulaşılmaz özelliğidir. Kur’an metnindeki bu akıl almaz zenginliği bir meale aktarmak imkansızdır. Bu durum Kur’an’da geçen bir çok kelimenin birbirinin yerine kullanılabileceği yanılgısını oluşturmuştur. Oysa Allah’ın Kitabında birbirlerinden lafzen farklı olan ibarelerin birbirlerinin yerine kullanılabilecek şekilde eş anlamlı olduğunu düşünmek Kur’an’a insan elinden çıkma bir kitap olarak bakmak anlamına gelir. Rabbimizin hiçbir tercihi anlamsız olmayacağı için kelime tercihlerinin de mutlaka bir anlamı olmak zorundadır. Örnek vermek gerekirse, Nisâ Suresinin 3. ayeti meallerde şu şekilde karşımıza çıkmaktadır:

      Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.[13]

      Bu mealde 3 kez adalet kelimesi geçmektedir. Doğal olarak meali okuyan kişi ayetin Arapça orijinalinde bu kelimelerin üçünün de aynı kelime olduğunu düşünecektir. Oysa üçü de birbirinden farklı kelimelerdir. İlki kıst قسط, ikincisi adl عدل, üçüncüsü ise avl عول kelimesidir. Bu kelimelerin üçünün de aynı anlama geldiğini düşünmek Allah’a acziyet atfetmek ve Kitabına hakaret olacaktır. Bir başka örnek olarak, her ikisi de gizlemek olarak çevrilen ihfâ إخفاء ve kitmân كتمان kavramları verilebilir. Her ikisi de gizleme olarak çevrileceğinden, meal okuyan biri ayette geçen ifadenin ihfa mı yoksa kitman mı olduğunu asla göremeyecektir. Oysa bu iki kavram arasında direkt olarak ayetin anlamına etki eden çok hayatî farklar vardır. Bu farkları ortaya çıkarmak, uzmanlık ve büyük gayret gerektiren teknik bir iştir.[14] Herkes bu teknik bilgiye sahip olmak zorunda değildir. Bunu işi bu olan, bunun için eğitilmiş insanlar yapacaklardır.

      Yine Kur’an’da, hepsi de meallere “dönmek” olarak yansıyan 16, “korkma” kelimesiyle karşılanan 7 ayrı kelime vardır. Bu kelimelerin arasında anlam farkları vardır ve hiçbiri diğerinin yerine kullanılamaz. Üstelik bu farkları çoğu zaman sözlüklerde dahi görmek mümkün değildir. Bu farklar ancak Kur’an araştırılarak tespit edilebilir. Bazen iki kavram arasındaki farkı tespit edebilmek yıllar sürebilir. Bugün hiçbir Arap, dili böyle zengin bir şekilde kullanmaz, kullanamaz. Örneğin hiçbir Arap her ikisi de “gelmek” anlamında olan cae جاء ve eta أتى kelimeleri arasında bir fark görmez ve bu kelimeleri birbirlerinin yerine kullanır. Oysa Kur’an’da bu iki kelime aynı konuda bile kullanılsa, mutlaka bir fark olması gerekir. Hatta aynı ayette her iki kelimenin de kullanıldığı görülür. Bu durum bu kelimelerin eş anlamlı olduğunu değil, aralarındaki ince farktan dolayı bir şeye dikkat çekildiğini gösterir. Meallerde her ikisine de mecburen “gelme” anlamı verileceği için kavramların farklı olduğunu meal okuyucusunun ruhu dahi duymayacaktır. Sırf bu açıkladığımız sebep yüzünden bile meali Kur’an’a eşdeğer görmek Kur’an’a hakaret ve meal yazarını ilahlaştırma olarak değerlendirilmelidir. Kur’an’ın farklı kelime tercihlerini “Arapça’da böyle şeyler olur, kelimeler birbirinin yerine kullanılır” şeklinde savunmak da bir insanın düşebileceği en talihsiz durumdur. Evet, Arapça’da böyle şeyler olabilir ama Kur’an’da asla olmaz. Çünkü o Allah’ın Kitabıdır. Kur’an Arapça’dır ama Kur’an dışında Arapçayı günlük lisan olarak kullananlar insanlardır. Bir dili Allah’ın kullanması ile insanın kullanmasını birbirine eş tutmak en hafif ifadeyle basiretsizliktir.

    • Kur’an’ın mucizevi kelime zenginliğinin yanısıra o kelimeleri kullanımındaki en küçük farklılık da anlama etki eden bir durumdur. Aynı kelimenin farklı bir harf-i cerle kullanılması bu durumun en güzel örneklerindendir. Mesela Türkçe’ye inanmak olarak çevrilen âmene آمن fiili mef’ûl (nesne) alırken iki ayrı harf-i cer kullanır. Eğer “ba” ب harfi ile kullanılıyorsa iman etmek, güvenmek, “lam” ل harfi ile kullanılıyorsa sadece inanmak anlamına gelir. Bu sebeple Allah ve diğer iman edilmesi gereken şeyler sayılırken hiçbir zaman lam ile gelmez. Daima “amentü llahi”de olduğu gibi “b” harfi ile geçer. Ancak “size inanmazlar” derken imandan değil, salt söze inanmaktan bahsedildiği için “lam” harfi ile geçer.[15] Bu türden detayları bırakın meal okuyucusunu, dikkatli bir şekilde yoğunlaşarak, belli bir araştırma için okumuyorsa bir Arap’ın görmesi de mümkün değildir. Kısacası bir meal asla Kur’an’ın yerini tutmaz, yanına bile yaklaşamaz.

    • Kur’an’ın başka bir dildeki çevirisinin onun yerini tutamayacağı Kur’an’da da çok açıktır. Bunların başında Kur’an ayetlerinin muhkem ve müteşabih özellikte olmaları gelir.[16] Müteşabih ayet, benzeşen, birbirlerine benzeyen ayetler demektir. Bu benzerlik lafzen de olabilir, mânen de. Takdir edilecektir ki ayetler arasındaki benzerliği ancak Arapça orijinal metin üzerinden görebilmek mümkündür. Arapçası birbirine çok benzeyen iki ayet, aralarındaki küçük bir farklılıktan dolayı dilimize hiç de benzemeyen şekilde çevrilebilir. Ayrıca bir ayetin meali artık “ayet” olamayacağı için ayet mealleri arasında bir benzerlik aramak da anlamlı değildir. Çünkü müteşabih olan ayetlerdir onların mealleri değil. Bir ayetin meali ayet değildir.

      Kur’an kendisinin Allah’tan gelen bir Kitap olduğunun delillerinden birini önceki Kitapları tasdik etmesine bağlar.[17] Dolayısıyla tasdik konusu Kur’an’ın en önemli konularından biridir. Önceki Kitapların mensuplarının ancak tasdik ilişkisini gördükleri takdirde Kur’an’a uyma zorunlulukları doğacaktır.[18] Kur’an’ın kendisinden önceki kitapları tasdik ediyor olması da mealin onun yerini tutamayacağının güzel bir göstergesidir. Çünkü Kur’an’ın meali ile önceki kitaplar arasında tasdik ilişkisi kurmak mümkün değildir. Bu duruma bir örnek vermek yerinde olacaktır. Taha Suresi’nin 78. ayeti şöyledir:

      فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُم مِّنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ

      Derken Firavun ordularıyla birlikte onların peşine düştü. Ama denizden onları örten örttü. (Taha 20/78)

      Aynı olayın Tevrat’taki anlatımı ise şöyle dilimize çevrilmiştir:

      “Geri dönen sular savaş arabalarını, atlıları, İsrailliler’in peşinden denize dalan firavunun bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı.” (Çıkış 14:28)

      Tevrat mealinde “yuttu” olarak yer alan kelimenin İbranice orijinali “kasah” fiilidir ve “örttü” anlamına gelir. Bu kelime Kur’an’da “ğaşiye غشي” şeklindedir ve “örttü” anlamına gelir. Yani aslında İbranice’deki kelime ile aynı kelimedir. Her iki Kitap arasındaki kelime tercihlerinde gösterilen bu titizlik boşuna değildir. Tevrat’ı bilen bir uzman Kur’an’daki bu ifadeyi gördüğünde, aslında yüzlerce farklı şekilde ifade edilebilecek olan bu olayda kelimelerin bile aynı olmasından dolayı tasdik ilişkisini kolaylıkla kurabilecektir. Böyle bir detayı ve dolayısıyla Kitaplar arasındaki tasdik ilişkisini meal üzerinden tespit etmek olanaksızdır. Görüldüğü gibi Tevrat’ın meali için de aynı durum geçerlidir.

    Meal Okumak Kur’an Okumak Değilse Nedir?

    Yazının başında, okumanın ancak anlama gerçekleşiyorsa mümkün olabileceğini, anlamayla sonuçlanmayan hiçbir faaliyetin okuma olmadığını görmüştük. Ardından Arapça bilmeyen birinin Kur’an’ı anlayabilmesi için tek seçeneği olan meal okumanın Kur’an okumaya eşdeğer tutulamayacağını detaylı bir şekilde ortaya koyduk. Bu durumda bu tek seçeneği değerlendiren bir kişi meal okumakla Kur’an okumuş olmayacaksa ne yapmış olacak sorusunun da cevaplanması gerekmektedir.

    Her mümin Allah’ın dinini Allah’ın Kitabına göre yaşamak zorundadır. Çünkü o Kitap’tan hesaba çekilecektir. Bunun için de Kitabı anlaması bir zorunluluktur. Ancak elbette herkesin Arapça öğrenmesi mümkün değildir. Hatta gerekli de değildir. Çünkü bu, tedavi olabilmek için herkesin doktor olmasını beklemeye benzer. Nasıl ki ateş ölçüp tansiyona bakabilen herkesin tıp fakültesi bitirmesine gerek yoksa Kur’an’da Allah’ın ne dediğini anlayabilmek için de herkesin Arapça bilmesine gerek yoktur. Ve nasıl ki tansiyon ölçebiliyor diye herkes cerrah olup ameliyat yapamıyorsa meal okuyan birinin de Kur’an okuyormuş gibi mealden bir takım sonuçlara varması ve uygulaması mümkün değildir.

    Meal okumanın Kur’an okumak anlamına gelmemesi gereksiz bir iş olduğu anlamına gelmez. Aksine meal okumak Arapça bilmeyen bir mümin için olmazsa olmaz bir görevdir. Ancak okuduğunun bir insan tarafından ortaya konduğunu ve Allah’ın Kitabının taşıdığı sayısız özelliği taşımasının imkansız olduğunu bilmek de bir meal okuyucusunun görevidir. Bu sebeple mealden anlaşılanla amel edilmesi, meale dayanarak hüküm verilip çıkarım yapılması, meallerden işine geleni tercih ederek hocalık taslanması kabul edilemez.

    Samimi bir mümin meal okuyarak Allah’ın emir ve yasaklarını net bir şekilde öğrenip hayatına taşıyabilir. Fakat meali Kur’an yerine koymak, detaylı ve uzmanlık gerektiren bir çalışmayla ortaya konabilecek konuları mealle anlamaya kalkmak yanlıştır. Nitekim yukarıda da gördüğümüz gibi Bakara Suresi’nin 187. ayetini Diyanet İşleri Başkanlığının mealinden okuyup ona göre amel etmek isteyen biri imsak vaktinin tespitinde kendisinin de sorumlu olduğunu göremeyecek, Diyanet ne derse onu yapmakla doğru yaptığını zannedecektir. Oysa ayete göre Diyanet’in belirlediği imsak vaktinin, gerçek vakitten en az 1 saat önce olduğu, dolayısıyla o saatte sabah namazının kılınamayacağı kesindir. Bu kişinin vebali mealciye yükleyerek sıyrılması mümkün değildir. Burada asıl hata, insanın yazdığı bir metni Allah’ın indirdiği metinle aynı seviyede görülerek yapılmış olur.

    Elimizdeki mealler içerisinde aynı konuda birbirlerinden tamamen farklı şeyler söyleyenlerin, aynı ayete birbirine zıt anlamlar verenlerin bulunduğu bir gerçektir. Oysa Allah’ın Kitabı bir tanedir. Bir konuda birden fazla doğrunun olması da mümkün olmadığına göre Kur’an meali olduğu söylenen eserlerin bir bölümünün Kur’an meali olamayacağı kesindir. Ancak okuyucunun bunu ayırt etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla meal okumak hiçbir zaman için Kur’an okumak olamayacaktır.

    Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda meal okumak hiçbir zaman Kur’an okumak olmayacaktır ama Kur’an’ı anlama gayretinin bir göstergesi ve başlangıcı olacaktır. Meal okuyan kişi Allah’ın Kitabını anlama yolculuğunda ilk adımı atmış olmaktadır. Allah’ın yarattığı ayetleri okumak da kolay bir iş değildir. Üstelik belli bir seviyenin üzerinde bir okuma için disiplinli bir çalışma ve yıllar sürecek bir emek gerekir. İndirilmiş ayetlerin de bundan farkı yoktur.

    Bir astronomun Güneş ile ilgili bilimsel bir çalışma yürütmesi, Kur’an’ı Arapça orijinalinden okuyup anlamak ve üzerinde çalışmaya benzetilirse, meal okumak Güneş ile ilgili bir ansiklopediden veya internetten bilgi edinmeye benzer. Eğer bu kişi Güneş ile ilgili uzmanlaşmak ve tüm insanlığa faydalı bilgiler vermek istiyorsa bu konuda metodik ve disipliner bir çalışma içerisine girmeli, astronomi biliminin terminolojisini öğrenerek doğru çalışmayı yapmak ve kendisini geliştirmek için gayret göstermelidir. Bunu herkes yapamaz, gerekli de değildir. Ancak herkes interneti kullanarak Güneş hakkında belli bir seviyede bilgi sahibi olabilir.

    Kısacası dili bilinmeyen bir metnin seslendirilerek telaffuz edilmesi zaten okuma olarak adlandırılamaz. Dolayısıyla Kur’an’ı Arapça kelimeleri seslendirerek okumak, aslında okumak değil, sayıklamaktır. Arapça bilmeyen birinin yapması gereken meal okumaktır. Kur’an okumak ise uzmanlık gerektiren bir iştir. Üstelik bu durum bir Arap için de bir Türk için olduğundan farklı değildir. Bir eylemin Kur’an okumak adını taşıyabilmesi için Kur’an’ın içeriğine, metoduna, diline ileri seviyede hakimiyet gerekir. Bu konularda birikimi olmayan bir Arabın yaptığı sıradan bir okuma ile bir Türk’ün meal okuması arasında büyük bir fark yoktur. Her ikisi de belli bir seviyede bir şeyler anlayacaktır. Kur’an’dan hayatına yön verecek şekilde, hareketlerini bağlayıcı hükümlere ulaşmak sıradan bir Arap için de mümkün değildir.

    İşte bundan dolayıdır ki Kur’an’da, Kitap üzerinde çalışan kişiler ile diğer insanlar birbirlerinden ayrılmıştır. Allah’ın Kitabı üzerinde uzman olan kişiler için “ehl-i Kitap” ifadesi kullanılırken, sadece Kitap indirilmiş bir topluma mensup olan sıradan insanlar için “ûtu’l Kitap” ifadesi kullanılır.[1] Hatta Kitap bilgilerinin derecelerine göre “ilim verilmiş olanlar”, “ilim sahipleri”, “ilimde derinleşmiş olanlar” gibi pek çok tasnif yapılmıştır. Bütün bunlar Kur’an üzerinde çalışmanın ayrı bir iş olduğunu, herkes tarafından yapılmasının da mümkün olmadığını göstermektedir. Tabi uzman olan kişilerin de insan olması, isteyen ve gerekli gayreti gösteren herkesin Kur’an üzerinde ileri seviyede çalışabileceğini de gösterir. Yeterince emek veren herkes Allah’ın yardımı ve izniyle Arapçayı çok iyi derecede öğrenebilir, Kur’an’ın metoduna hakim olabilir. Kur’an kavramlarını Kur’an’dan öğrenmenin yolunu kavrayabilir ve bu konuda bilgili olanlarla birlikte çalışarak kendini geliştirebilir. Buna da ancak saygı duyulur. Ancak Arapça’yı iyi derece bilmeden, sadece meal okuyarak bilgiçlik taslamak, ayet yorumlamak, ahkâm kesip fetva dağıtmak, olur olmaz yerlerde araba plakası okuyor gibi ayet numaraları fışkırtmak bir mümine yakışmayan hadsizliklerin başında gelir. Hele hele Kur’an’ın ne dilini ne metodunu bilmediği halde, beğendiği mealcinin ayete verdiği çarpık anlamlarla, kendi işkembesinden çıkardığı komik bir metodolojiyle insanları doğru olduğunu sandığı yola çağırmak için kitap yazıp program yapmak, bir insanın dünya hayatında düşebileceği en alçak seviye olsa gerektir.

    Sonuç olarak meal okumak her müminin hayat boyu sürdürmesi gereken Allah’ın Kitabını anlama görevinin en alt kademesi, başlangıç seviyesidir. İmkanları ölçüsünde herkes bu seviyeyi yükseltebilir. Bu seviye sadece Allah’ın Kitabını anlamak, temel emirleri, ibadetleri kavramak içindir. Anlaşılmayan yerler her zaman olacaktır. Bunun için yapılması gereken Rabbimizden yardım istemek ve ayetleri doğru anlamak için bu konuda doğru çalışmaları yaptığı bilinen kişilerden yardım alarak çalışmaktır. Allah samimi kullarını mutlaka gerçeğe ulaştırır.[2] Bu gibi anlaşılamayan noktaları aşmada zaman zaman birkaç meali birlikte okumak bile etkili bir yöntem olmaktadır. Unutulmamalıdır ki bahsini ettiğimiz kitap Allah’ın Kitabıdır. Allah’ın yarattığı bir ayeti anlamak bile çoğu zaman birkaç nesil süren bir iştir. Meal ve tefsir yazan alimlerin bile anlayamadıkları, içinden çıkamadıkları sayısız ayet vardır. Bu çok normal bir durumdur.

    Ayrıca mealin Kur’an olmaması ibadetleri meal okuyarak yapmanın da mümkün olmadığını gösterir. Rabbimiz şöyle buyurur:

    وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ‏ وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ وَلَا تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ

    Kur’ân okunduğu zaman ona kulak verin ve sessiz olun ki iyilik bulasınız. Öğle ve ikindide, içten içe yalvararak, korku içinde, yüksek olmayan bir sesle Rabbini zikret. Sakın ilgisiz davrananlardan olma! (A’râf 7/204-205)

    Ayette günün belli vakitlerinden bahsedilmesi buradaki zikrin namaz, okunan Kur’an’ın da namazda yapılan kıraat olduğunu gösterir. Bu da demektir ki namazda Kur’an okunacaktır. Bir meal asla Kur’an olamayacağına göre namazda meal okunarak ibadet yapılamaz. Zikir ifadesinin akılda tutulan bilgi anlamına gelmesi namazda okuduğumuzu anlamanın tercih edilmesi gereken bir şey olduğunu gösterir. Ancak bu, namazda okunanın meal değil Kur’an olması zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Bazı kişiler Nisâ Suresinin 43. ayetinden hareketle namazda kişinin ne dediğini anlaması gerektiğini öne sürseler de o ayet buna delil olmaz. Çünkü ayette ne dediğini bilmekten bahsedilmektedir, anlamaktan değil. Kişi okuduğunun ayet olduğunu biliyorsa namazını kılar. Olması gereken, namazda okunan surelerin anlamlarını da bilmek ve zihinde canlandırmaktır. Bir mümin bunun için çaba sarfetmelidir. Bunu yapamamak en hafif ifadeyle ayıptır. Ancak okuduğu ayetin Türkçe anlamını bilmeyen birinin mealle namaz kılması caiz görülemez. Çünkü meal Kur’an olmadığı için meal okumak da kıraat olmayacaktır.

    Günümüzde var olan Türkçe meallerin sayısı yüzlerle ifade edilmektedir. Buna rağmen Allah’ın dininin Türkçe konuşanlar arasında hakim olduğu söylemekten çok uzak olduğumuz da ortadadır. O halde ya meal okuyucusu sayısı meal yazanların zannetikleri kadar fazla değildir, ya da yazdıkları mealler anlaşılmamaktadır. Bu konudaki şahsi kanaatimiz birinci ihtimalin doğru olduğu yönündedir. Türkçe konuşan insanların büyük çoğunluğunun dinlerini kaynağından öğrenip yaşamak gibi bir dertleri bulunmamaktadır. Meallerin çok olmasının sebebi okuyucunun fazlalığından değil, kendisini göstermek isteyen hocaların fazlalığındandır.

    Allah’ın Kitabını okumaya nereden başlayacağını bilemeyen, meallerdeki farklılıklardan dolayı hiçbir meale güvenmeyen, Arapça da bilmeyen kardeşlerimiz meal okumaktan vaz geçmemelidirler. Hatta aynı anda birden fazla meal okumalıdırlar. Böylece bir ayetle ilgili farklı mealler gördüklerinde okuduklarının sadece meal olduğunu, Kur’an olmadığını hatırlamaları kolay olacaktır. Bu gibi ayetler ve anlamadıkları noktalarla ilgili Allah’tan yardım isteyip bilenlere danışmaları ve verilen meali kendilerine açıklamalarını istemeleri faydalı olacaktır.


    Dipnotlar

    [1] Mehmet Okuyan, Kısa Surelerin Tefsiri, Düşün Yayıncılık 2011,cilt 1, s: 43.
    [2] Mekayıs, Lisan’ul Arab
    [3] Mustafa Öztürk, “MEÂL”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/meal (19.04.2021).
    [4] A.g.e.
    [5] Şûrâ 42/1-2
    [6] D.İ.B meali
    [7] Diyanet Vakfı Meali
    [8] Cemal Külünkoğlu Meali
    [9] Bu konudaki detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’da Hımâr (Başörtüsü),  http://kuranmetodu.com/wp-content/uploads/2018/08/Kuranda-Hımâr-Başörtüsü.pdf
    [10] Erhan Aktaş Meali
    [11] Âl-i İmran 3/71
    [12] Fussilet 41/3
    [13] A’râf 7/16,17
    [14] Bu konudaki çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Kur’an Üzerinde Bireysel Çalışmanın Yanlışlığı, https://erdemuygan.com/2019/01/kuran-uzerinde-bireysel-calismanin-yanlisligi/
    [15] Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Meali.
    [16] Bu konudaki detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Yanılırız Diye Açıklamayı Allah Yapıyor, https://erdemuygan.com/2018/09/yaniliriz-diye-aciklamayi-allah-yapiyor/
    [17] Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Meali, Tahrim Suresi 12. ayetin dipnotu
    [18] Konuyla ilgili detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Meryem Validemiz Hermafrodit Olabilir mi? https://erdemuygan.com/2019/02/meryem-validemiz-hermafrodit-olabilir-mi/
    [19] Mehmet Okuyan meali, Bakara Suresi 34. ayet https://www.kuranokuyan.com/2-bakara-suresi-34-ayet
    [20] Konuyla ilgili detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Melekler Kime Secde Ettiler? http://kuranmetodu.com/2020/06/melekler-kime-secde-ettiler-erdem-uygan/
    [21] Hadid Suresi 57/20
    [22] Yasin 36/2
    [23] En’âm 6/155, Sâd 38/29
    [24] Hûd 11/1-2, Fussilet, 41/3
    [25] A’râf 7/52, Nisâ 4/105
    [26] Kur’an üzerinde uzmanlık seviyesinde çalışabilmek ve Kur’an’dan hüküm çıkarabilmek için Allah’ın açıkladığı metoda uyulması zorunluluğu ve metodun detayları ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’ı Anlama İlmi https://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/kurani-anlama-ilmi.html
    [27] Fussilet 41/3
    [28] D.İ.B. Meali
    [29] İhfâ ve kitmân kavramları arasındaki farka dair detaylı çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’daki İki Farklı Gizleme İfadesi, https://kuranmetodu.com/2019/08/kurandaki-iki-farkli-gizleme-ifadesi-الكتمان-kitman-ve-الإخفاء-ihfa/
    [30] Bir örnek olarak bkz: Bakara 2/75
    [31] Âl-i İmrân 3/7
    [32] Yunus 10/37
    [33] Âl-i İmrân 3/81
    [34] Bu konudaki çalışmamız için bkz: Erdem Uygan, Kur’an’da Utu’l Kitap ve Ehl-i Kitap Farkı https://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/kuranda-utul-kitap-ve-ehl-i-kitap-farki.html
    [35] Ankebût 29/69


  • Melekler Kime Secde Ettiler? / Erdem Uygan

    Melekler Kime Secde Ettiler? / Erdem Uygan

    Bazı Kur’an araştırmacılarının Kur’an üzerinde yaptıkları çalışmalarda, önce varmak istedikleri hükmü belirleyip ardından bunu Kur’an’a söyletmek için hiçbir kural ve sınır tanımamaları, sıkça karşılaşılan durumlardan biridir. Bu türden yanlışlara en tipik örneklerden biri, Meryem validemizin İsa Aleyhisselamı babasız olarak dünyaya getirmesini hermafrodizmle açıklamaya çalışan makaledir.[1] Bu çalışmasında yazar, kafasında önceden belirlediği bir hükmü Kur’an’dan çıkarabilmek için ilgili ayetlerde sanki sıradışı bir durum varmış gibi bir algı oluşturmuş, ardından bu sözde sıradışılığı Meryem validemizin hermafrodit olduğu iddiasına işaret sayarak kendi kurgusunu Kur’an’a söyletmiştir. Bunu yaparken Arapça’nın en temel kurallarını çiğnediğini, bu konuda bilgisi olmayan okuyucunun tespit edebilmesi mümkün olmadığı için Kur’an’dan çıkardığı aslı olmayan bir hükmü Kur’an’ın mucizelerinden biri olarak lanse edebilmiştir.[2]

    Önce varılacak sonucun belirlendiği, sonra Kur’an ayetlerinin bu sonucu çıkaracak şekilde bozulduğu bir diğer çalışmada da meleklerin Adem’e değil, Allah’a secde ettikleri iddia edilmektedir. Bu çalışmamızda Arap dilinin en temel kuralları ve Kur’an’ın ilgili bütün ayetleri ayaklar altına alınmadıkça ortaya atılmasının mümkün olmayacağını göstereceğimiz bu iddia, ‘Kıssalar Ne Söyler – Yaratılış ve Hz. Adem’ adlı kitapta yer almaktadır:[3]

    “‘Meleklere, Adem’e secde edin’ şeklinde yorumlanan âyeti anlayabilmemiz için öncelikle ilgili âyetler ve secdenin tanımı üzerinde durmalıyız. اسجدوا لآدم ibaresinde li edatı kullanılıyor. Denebilir ki ‘Secde kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de daima ‘lam’ edatıyla kullanılır.’ Bu yanlış bir yaklaşımdır; secde emrinin lâm edatsız kullanımları da Kur’an’da mevcuttur. Bu âyeti ele alırken kullanılan edatı görmek ve bunu anlama, meale, tercümeye yansıtmak durumundayız. Âyeti ‘Adem’e secde…’ olarak değil, ‘Âdem için secdeye kapanın’ şeklinde ele aldığımızda anlam tamamen değişiyor. ‘Adem için secdeye kapanın’ denince maksat değişir.”[4]

    Öncelikle yazarın yorum olduğunu dile getirdiği “meleklere, Adem’e secde edin dedik” şeklindeki ifade bir yorum değil, doğru bir çeviridir. Meallerin birkaç tanesi dışında büyük çoğunluğu da ayeti bu şekilde çevirmişlerdir. Bildiğimiz kadarıyla yukarıdaki satırların yazarının henüz bir meal çalışması bulunmamaktadır. Ayete yazarın iddia ettiğine benzer şekilde anlam veren birkaç mealden biri de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çıkardığı mealdir:

    “Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” dedik. İblis’ten başka hepsi saygı ile eğildiler. O, saygı ile eğilenlerden olmadı.”[5]

    Diyanet İşleri Başkanlığının daha önceki meallerinde ise ayete, “Adem’e secde edin” şeklinde, olması gereken doğru anlamın verildiğini belirtelim. Ayete “Adem için secde edin” şeklinde yanlış anlam veren ulaşabildiğimiz diğer mealler ise Bahaeddin Sağlam, İlyas Yorulmaz, Şaban Piriş mealleridir. Hasan Basri Çantay ise her iki ihtimali de mealine yansıtmıştır. Bunlardan İlyas Yorulmaz meali hariç hiçbirinde secdenin Allah’a yapıldığı açık olarak yazılmamış sadece “Adem için secde edin” ifadesine yer verilmiştir. Allah’a yapıldığı açık olarak yazılmasa bile ayette “için” ifadesini kullanmanın mümkün olamayacağını ilerleyen satırlarda ortaya koymaya çalışacağız.

    Adı geçen kitabın yazarı ile paralel görüşlere sahip olduğu bilinen bir başka meal yazarı ise ayetteki ifadeyi daha muğlak bir biçimde anlamlandırma yoluna gitmiştir: “Âdem(oğlu) lehine emre âmâde olun!”[6] Ayette “için” ifadesini kullanmanın mümkün olmaması ile aynı sebeplerden dolayı, “lehine” ifadesinin de kullanılamayacağı yine aşağıda görülecektir.

    İfadeye Verilen Anlamın Arapça’ya Göre Yanlışlığı

    Yukarıda alıntıladığımız bölümde yazar, Arapça’daki “secde etme, boyun eğme, saygıyla eğilme” anlamlarına gelen “سجد – secede” fiilinin “ل – lâm” harfi olmaksızın kullanımının da Kur’an’da mevcut olduğunu söylemekte ancak bu iddiasını bir ayetle delillendirmemektedir. Kitabının sadece o sayfasında bile ayetlerle ilgili delil göstermek gerektiğinde tam üç yerde dipnot veren yazar, nedense bu konuda bir dipnot vermemekte, iddiasını ispatlamaya gerek duymamaktadır. Bunun sebebi Kur’an’da bu iddiasına delil olabilecek bir kullanımın olmamasıdır. Diğer bir deyişle yazarın iddiası asılsızdır.

    Konuyu Arapça bilmeyenler için biraz açmamız gerekmektedir. Arapça’da bazı fiiller mutlaka bir takım “harf-i cer” denen harflerle kullanılırlar. Bu harfler cümlede mef’ûl yani tümleç bulunuyorsa o mef’ûl ile birlikte kullanılmak zorundadırlar. Türkçemizde yer almayan bu durumu İngilizcedeki benzer kullanımla örneklendirerek anlatmamız mümkündür: İngilizcede bir kişinin, emir kipinde “bak!” demek için sadece “look!” demesi yeterlidir. Ancak cümlede “bakılacak yer” de belirtilecekse, yani tümleç (mef’ûl) kullanılacaksa bu fiil mutlaka “at” ile birlikte kullanılır. “Bana bak” denilecekse mutlaka “look at me” denilmesi gerekmektedir. “Look me” şeklinde bir kullanım yoktur. Arapça’daki bir çok fiil gibi “سجد – secede”  fiilinin kullanımı da bu şekildedir. Eğer cümlede “سجد – secede”  kökünden türemiş bir fiil, mef’ûl (tümleç) ile kullanılacaksa, mef’ûlün “lâm” harf-i ceri ile birlikte kullanılması zorunludur. Diğer bir deyişle, cümlede secdenin kime/neye yapılacağının belirtilmesi durumunda “ل – lâm” harfinin kullanılmaması söz konusu değildir. Dolayısıyla yazarın iddiasının hiçbir dayanağı bulunmamaktadır; Kur’an’da سجد – secede fiilinin mef’ûl alıp da “ل – lâm” harfi almaksızın kullanıldığı bir yer yoktur,[7] olması da zaten mümkün değildir. Mef’ûl almadığı, yani secdenin kime/neye yapılacağının belirtilmediği yerlerde ise zaten harf-i cer kullanımından söz edilemez. Yazarın bahsettiği ayette fiilin bir mef’ûlü vardır. Yani ayette kime secde edileceği belirtilmiştir. O halde lâm harfi o mef’ûlün başına eklenmek zorundadır. Zaten öyle de olmuştur: “اسْجُدُوا لِآدَمَ – uscudû li Adem – Adem’e secde edin.”

    “ل – lâm” harfinde olduğu gibi harf-i cer ismi verilen harfler, bir fiile bağlı olmaksızın, tek başlarına kullanıldıklarında da belli anlamlara gelirler. Arapça’da “ل – lâm” harfi tek başına kullanıldığında “için” anlamına gelen bir edattır. Bu anlamda kullanılması, fiile bağlı olarak kullanılmasından farklıdır. Yine İngilizce’den örnek verelim: Beklemek anlamına gelen “wait” fiili beklenen şeyin de söylendiği bir cümlede mutlaka “for” ile kullanılır. Mesela “I am waiting for you” cümlesi “seni bekliyorum” anlamına gelir. Ancak “for” ifadesi “wait” ile birlikte değil de tek başına kullanıldığında “için” anlamına gelen bir edattır.

    Arapça’da bir harf-i cer ile kullanılması zorunlu olan fiillere sayısız örnekler verilebilir. Mesela “inanıp güvenmek” anlamındaki “آمن – âmene” fiili mef’ûl aldığında, yani kullanıldığı cümlede neye/kime güvenildiği belirtiliyorsa mutlaka “ب – be” harfi ile kullanılır. Bu sebeple “Allah’a inandım” demek için “آمنت بالله – âmentu billah” demek zorunludur. “Bi” demeden sadece “آمنت الله – âmentu Allah” gibi bir kullanım yoktur. Ancak “ب – be” harfi aynı zamanda, bir fiile bağlı olmaksızın tek başına kullanıldığında “ile” anlamına gelen bir edattır. Hatta aynı آمن – âmene fiili “ب – be” değil de “ل – lâm” harfi ile kullanılırsa fiilin anlamı değişir ve bir kişinin söylediği söze inanmak anlamını kazanır. Kur’an’da fiilin bu kullanımını görmek de mümkündür.

    Tüm bu sebeplerden dolayı; “ل – lâm” harfinin yazarın ele aldığı ayetlerde “için” anlamına gelebilmesinin, yani fiilden bağımsız bir edat olarak okunabilmesinin tek şartı “سجد – secede” fiilinin “ل – lâm”sız kullanılabilmesidir. Çünkü fiilin mef’ûl aldığı ama o mef’ûle ل – lâm harfinin bağlanmadığı bir kullanımı olmalıdır ki yazarın bahsettiği ayette de lâm harfi fiile bağlı olmayabilsin ve “için” anlamına gelsin, böylece ayetin anlamı “Adem için Allah’a secde edin” şeklinde olsun. Ancak fiilin ne Arapça’da ne de Kur’an’da böyle bir kulanımı bulunmamaktadır. Dolayısıyla yazarın “ل – lâm” harfine “için” anlamı vermesinin hiçbir lugavî ve mantıkî izahı yoktur.

    Ayrıca bir an için ayette “lâm” harfinin “için” manasında kullanıldığını farz etsek bile bize bu tercihi yaptıracak karinenin ne olduğu sorusu cevapsız kalmaktadır. Yani “lâm” harfinin meleklerin Adem Aleyhisselama secde etmesi ile ilgili kullanıldığı ayetlerde “için” manasına geldiğine kim, ne hakla, hangi gerekçeyle, hangi yetkiyle karar verecektir? İlahiyat alanında ihtisas yapmış olmak, insana Allah’ın Kitabındaki ve Arap dilindeki kelimeler üzerinde dilediği şekilde tasarrufta bulunma yetkisi mi vermektedir?

    Oysa yukarıda anlattığımız en temel Arapça kuralları gereği bir cümlenin “Adem için Allah’a secde edin” anlamına gelebilmesi için ifadenin اسجدوا لله لآدم (uscudû lillahi liadem) şeklinde olması gerekir. Ancak ayetlerde sadece “اسجدوا لآدم (uscudû liadem)” ifadesi kullanılmaktadır ve bu ifadenin “Adem’e secde edin” dışında bir anlama gelmesi imkansızdır.

    İfadeye Verilen Anlamın Diğer Ayetlere Aykırılığı

    Bahse konu kitabın alıntıladığımız bölümünde konuya, Meleklerin Adem’e secde etmesinin bir “yorum” olduğunu söyleyerek başlamak, sonuçları düşünülmemiş bir cesaretin veya Arap dil kuralları göz ardı edilerek varılmış bir ön kabulün eseridir. Bir ilahiyat fakültesi hocasına yakışmayacak anlatım bozuklukları ile dolu olan aşağıdaki ifadeler de aceleyle yazılıp bir daha okunmaya fırsat bulunamadan kitap haline getirildiği bahane edilse bile mazur görülemeyecek boyuttadır:

    “Hz. Adem’i bu şekilde dizayn ettiği için, varlık olarak fıtrat noktasında farklılıklar meydana getirdiği için ve meleklerin bilemediği şeyler onda Cenab-ı Hakk tarafından var edildiği için, Rabbimiz meleklerden insanın bu ayrıcalıklı noktalarına atfen, meleklere yönelik olarak gelen secde emrini içeren cümle ‘onu bu şekilde bilgi sahibi kılan Allah’a secde edin…’ demektir. Bu secdeyi Hz. Adem’e yapılan değil, Adem için yapılan secde olarak algılamak durumundayız. Adem için secde yapılması da onun bilmesi, bilen biri olarak dizayn edilmesi sebebiyledir. Bilginin asıl sahibine secde ediyoruz ve buradan bugüne dair sonuç çıkartıyoruz.”[8]

    Bu ifadelerde konumuz açısından dikkat çeken husus, yazarın “bilginin asıl sahibine secde ediyoruz” ifadesidir. Bu ifade çok açık bir şekilde ayete aykırıdır. çünkü ayette secde emri her kime yapılırsa yapılsın, bize değil meleklere verilmektedir. Bizim Allah’a secde etmeminizin sebebi ise sadece Allah’ın bilginin asıl sahibi olmasından dolayı değildir. Bizim secdemizin bu ayetle hiçbir ilgisi yoktur. Yazarın bu ifadesi adeta okuyan kişinin nasıl olsa yazılanı hiç düşünmeyeceği ön kabulüyle yazılmış gibidir. Ayrıca yukarıda anlattığımız sebeplerden ötürü ayetlerde meleklere verilen emir, “Adem için, bilginin sahibi olan Allah’a” değil, bizzat “Adem’e” secde etmeleridir. Ayetleri bunun dışında bir şekilde anlamamız ancak önceden belirlediğimiz bir sonucu, ayetlere söyletme çabamızla mümkün olabilir.

    Tüm bunlardan daha garip olanı ise; kitapta hiç gerek yokken, secde kelimesinin her zaman şekilsel bir eğiliş değil, boyun eğme manalarında kullanıldığının ispatlanmaya çalışılmasıdır.[9] Gerçekten de pek çok ayette “boyun eğme”, “saygı gösterme” anlamında kullanıldığı âşikâr olan secde ifadesinin bu anlamının, yukarıdaki “Adem için Allah’a secde” etme iddiasını destekleyecek hiçbir yönü bulunmamaktadır. Aksine meleklerin Adem’e secde etmelerinin ondaki Allah’ın verdiği üstünlüğe “saygı göstermeleri” olarak anlaşılması, secdenin, yazarın iddia ettiği gibi Allah’a değil, Adem’e yapıldığına delil olur. Ancak kitapta daha da ilginç bir durum, secde kelimesinin boyun eğme, saygı gösterme anlamlarında kullanıldığı ayetler verilirken karşımıza çıkmaktadır. Zira yazar konuyu şu şekilde anlatmaktadır:

    “Mesela Hz. Yusuf’un kıssasının başında ve son bölümünde bu kavram geçer. Kıssanın başında إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ ‘Bir zamanlar Yusuf babasına (Ya’kub’a) demişti ki: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm’”[10]

    Dikkat edilirse ayetin Arapça metninde سجد – secede fiili mef’ûl almış, yani secdenin kime yapıldığı belirtilmiş ve “ل – lâm” harfi kullanılmıştır. Yazar ayete meal verirken doğru olanı yapmış ve “onları bana secde ederlerken gördüm” şeklinde dilimize çevirmiştir. Oysa yukarıdaki iddiasına sadık kalsaydı ayete, “onları benim için (Allah’a) secde ederlerken gördüm” şeklinde meal vermesi gerekirdi. Bu durum, meleklerin Adem Aleyhisselama secdesi konusunda “ل – lâm” harfine “için” manası vermesinin bir temeli bulunmadığını göstermiş olmaktadır. Çünkü her iki ayette de secde kelimesinin kullanımında tamamen aynı gramer kuralları işlemiştir. Buna rağmen yazar istediği yorumu yapabilmek için ayetlerin birinde işlettiği kuralları diğerinde işletmemiştir. Hatta Yusuf Suresi’nin sonunda geçen secde ifadesinde de aynı dil kuralları işletildiği halde yazar yine ayete kendi iddiası doğrultusunda anlam vermeyi tercih etmektedir:

    “Mesela Yusuf kıssasının sonunda 100. ayette وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا ‘Ana ve babasını tahtın üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar.’ Bu ayette de sözü edilen secde, insana secde değildir. Buradaki secde ifadesi ‘saygı göstermek’ anlamındadır.”[11]

    Görüldüğü üzere ayetin Arapça metninde سجد – secede fiili ve ل – lâm harf-i cerinin kullanımı, Yusuf Suresinin başındaki ayetle tamamen aynıdır. Yazarın buradaki secdenin saygı gösterme anlamında olduğunu belirtmesi de doğru bir yaklaşımdır. Ancak bu saygı gösterme Yusuf Aleyhisselam’a yapılmaktadır, Allah’a değil. Yazar tamamen keyfî bir yorumla Surenin başındaki ayetlere verdiği anlamı burada vermemekte ve secdenin insana yapılmadığını söyleyerek ayete “onun için (ona kavuştukları için)” anlamını vermektedir. Oysa secde ifadesinin saygı gösterme anlamına gelmesi secdenin Allah’a değil, insana yapıldığının delili olur. Yani Yusuf Aleyhisselamın anne, baba ve kardeşleri Yusuf Aleyhisselam’a saygı göstermektedirler. Zaten baştaki ayette görüldüğü bildirilen rüyanın gerçekleşmesi de ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Baştaki ayette “bana secde ettiklerini gördüm” deyip, sondaki ayette “ona kavuştukları için Allah’a secde ettikleri” manasını uygun görmek, ayetler arasındaki konu bütünlüğüne de zarar vermektedir.

    Meleklerin Adem Aleyhisselama secde etme emri aldıklarını bildiren ayetlerden biri olan Bakara Suresi 34. ayet şöyledir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

    Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

    Eğer ayette emir “Adem için (Allah’a) secde edin” şeklinde olsaydı İblis’in büyüklenmesini gerektirecek olay ne olabilirdi? Emir zaten Allah’a secde ise, İblis de Allah’ın büyüklüğünü, yaratıcı olduğunu, ölüleri yeniden diriltip hesaba çekeceğini gayet iyi bildiği[12] halde neden Allah’a secde etmesin ki? Oysa İblis’in kibri Allah’ın yarattığı bir varlığı kendinden aşağı gördüğü için “o varlığa” secde etmemesinden kaynaklanmaktadır:

    وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ ۖ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ

    Sizi yarattık, sonra biçim verdik. Sonra meleklere “Âdem’e secde edin!” dedik. Hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. O, secde edenlere katılmadı. Allah: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen ne oldu?” diye sordu. “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın, onu balçıktan yarattın.” diye cevap verdi. (A’râf 7/11-12)

    Ayetlerde secdenin Adem Aleyhisselama yapılmasının emredildiği ve سجد – secede fiili ile kullanılan ل – lâm harf-i cerine hiçbir şekilde “için” anlamı verilemeyeceği başka ayetlerde de şüpheye yer bırakmayacak açıklıktadır:

    وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ ۚ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

    Eğer سجد – secede fiili ile kullanılan ل – lâm harf-i cerine “için” anlamı verilecek ve yazarın Adem – İblis kıssasında iddia ettiği anlam kullanılacak olursa; yukarıdaki ayeti şöyle tercüme etmek gerekir: “Güneş için de Ay için de (Allah’a) secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah için secde edin.” Yani yazarın iddiasına göre “Güneş ve Ay için secde etmeyin” ifadesi mecburen “Allah’a secde etmeyin” olarak anlaşılacaktır. Daha da önemlisi, Allah için secde etmekten bahsedildiğinde secdenin kime yapılacağı meçhul kalacaktır. Allah için secde edilecekse o secde kime yapılacaktır?

    İlgili ayetlerde secdenin Allah’a değil, Adem’e yapılmasının emredildiği o kadar açıktır ki bahsettiğimiz yazar bile kitabının bir sonraki başlığında, muhtemelen gayri ihtiyari olarak bu anlamı tercih etmek zorunda kalmıştır:

    “Hicr Suresi 33. ayetinde şu bilgi yer almaktadır: قَالَ لَمْ أَكُنْ لِأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ ‘(İblis) ‘Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim’ dedi.’ Bu ayet de Şeytanın ırkçılığından doğan kendi orijinini üstün görme durumunun bir sonucunu beyan eder.”[13]

    Görüldüğü gibi yazar aynı konudan bahseden ayeti meallendirirken bu kez “yarattığın bir insana secde edecek değilim” şeklinde doğru bir çeviri yapmıştır. Bu çevirisi meleklere verilen emrin insana (Adem’e) secde olduğunu da kabul ettiğini göstermektedir. Bu durum, yazarın sadece bir kaç sayfa önce ortaya attığı iddia ve verdiği meal ile çelişkiye düştüğünü gözler önüne sermektedir. Aynı çelişki aşağıdaki bölümde de kendini göstermektedir:

    “İsra Suresi 65. ayetinde diyor ki İblis (kitabın bizdeki baskısında ayet numarası yanlışlıkla böyle yazılmış, doğrusu 61. ayet olmalı): أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا ‘Çamur olarak yarattığın bu varlığa secde mi edecekmişim!’”[14]

    Yazar bu ayetteki ifadeyi doğru bir şekilde, “Allah’ın yarattığına secde” şeklinde meallendirmiş ve yine baştaki iddiası ile çelişmiştir. Ayetin bu doğru çevirisinden de anlaşılacağı üzere emir Allah’a değil, insana (Adem’e) secde emridir.

    Sonuç

    İncelediğimiz ayette meleklerin Adem’e değil de Adem için Allah’a secde ettiklerini söylemek ne Arapça’ya, ne Kur’an’daki secde ile ilgili diğer ayetlere, ne de akla uygundur. Bu sebeple ayete bu yönde meal verilmesi, basit bir yorum farklılığı olarak görülemeyecek kadar temel bir yanlıştır.

    Yazarımızın ilk bölümde paylaştığımız ifadeleri arasında şu cümlelere rastlanmaktadır:

    “Âdem için secdeye kapanın’ şeklinde ele aldığımızda anlam tamamen değişiyor. ‘Adem için secdeye kapanın’ denince maksat değişir.”

    Allah’ın Kitabı için maksat okuyuculuğu yapmak, ayetlerin satır aralarında Allah’ın söylediklerinin yanı sıra söylemek istediklerinin bulunduğunu ve bunları tespit etmek gerektiğini söylemek bir müminin aklından bile geçmemesi gereken bir tavırdır. Ele aldığımız örnekte yazar, Allah’ın Kitabında kendince tespit ettiği maksadı ortaya koymak için Arapça’nın en temel kurallarını bile göz ardı etmekten çekinmemiştir. Bununla da kalmayıp ayet için tercih ettiği anlam sayesinde, Kur’an’ın diğer pek çok ayetiyle çelişen bir hükmü Allah’ın Kitabından çıkarma faaliyetine girmiştir.

    Bazı çevrelerin bu ayetlerde Adem Aleyhisselama secde emri verilmesinden rahatsız olmalarının da makul ve anlaşılır bir yanı yoktur. Emri veren Allah’tır. Mühim olan O’nun emrine uymaktır. Bu sebeple Rabbimiz ayette özellikle “إذ أمرتك – sana emrettiğimde” ifadesini kullanmıştır:

    قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ ۖ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

    Allah: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen ne oldu?” diye sordu. “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın, onu balçıktan yarattın.” diye cevap verdi. (A’râf 7/12)

    Kısacası Adem’e secde emrini yerine getirmek, Allah’ın verdiği bir emri yerine getirmek olacaktır. Buna İblis de dahil hiçbir meleğin karşı çıkmayacağı çok açıktır.

    Allah’ın Kitabının Allah tarafından belirlenmiş bir açıklama metodu varken ve yorumlanmasına asla izin verilmemişken, sırf farklı bir şeyler söylemek adına önceden karar verilmiş bir hükmü Kur’an’dan çıkarmaya çalışmak her şeyden önce ilmî ilkesizliğin bir tezahürüdür. Bir araştırmacının, araştırdığı bir konudaki ilmi seviyesi bu derece düşük olduğunda, başka konulardaki söylemlerini kâle almak için elde geçerli bir sebep kalmamaktadır. Oysa Allah’ın Kitabı’nın; tutarlı, ayakları yere basan, müdellel ve ciddi çalışmaları hak ettiğini kabul etmeyen bir Kur’an araştırmacısından söz etmemiz mümkün olmamalıdır.

    Kur’an’ı hayatlarının merkezine koyma amacını taşıyan samimi müminlerin de Kur’an bilgilerini artırmaları büyük önem arz etmektedir. Günümüzde bu hocaları takip ederek kendilerini “Kur’an’cı” olarak tanımlayan kişilerin çoğunluğunun, Kur’an’ı aslında hiç bilmedikleri ve okumadıkları ne yazık ki bir gerçektir. Bu kişiler Allah’ın Kitabını kendileri okumak yerine hocalarının sözlerinden ve anlatımlarından öğrenmeyi tercih etmektedirler. Bu durum da hocaların bu yazımızda ele aldığımıza benzer yanlışlarını doğru kabul etmelerine sebep olmaktadır. Herhangi bir konuda yayın yapmış bir hocanın, yanlışını asla kabul etmeyeceği çok iyi bilinen bir gerçektir. O halde onları düzeltmeye çalışmak beyhûde bir çaba olur. Yapılması gereken, hocaların bu türden fahiş yanlışlarını görebilecek seviyede Kur’an bilgisine sahip olabilmeye çalışmaktır.

    Dipnotlar:

    [1] Bkz: Zeki Bayraktar, Hz. Meryem ve Kur’an Mucizesi, Kitap ve Hikmet Dergisi Sayı: 14. veya https://www.cerideiilmiyye.org/hz-meryem-ve-kuran-mucizesi/
    [2] Bu iddianın Kur’an’a aykırı olduğunu göstermeye çalıştığımız çalışmamız içi bkz: http://kuranmetodu.com/2019/02/meryem-validemiz-hermafrodit-olabilir-mi/
    [3] Mehmet Okuyan, Kıssalar Ne Söyler -1- Yaratılış ve Hz. Adem, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2017
    [4]  A.g.e.  s: 115
    [5]A’râf Suresi 11. ayet, D.İ.B. meali.
    [6]Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an meali, Araf Suresi 11. ayet.
    [7] Kur’an’da secede (سجد) fiilinin mef’ûl aldığı ve dolayısıyla lâm (ل) harf-i ceri ile birlikte kullanıldığı ayetler 24 tanedir. Bu ayetler şunlardır: Bakara 2/34, A’râf 7/11,206, Yusuf 12/4,100, Ra’d 13/15, Hicr 15/29,33, Nahl 16/48,49, İsrâ 17/61,107, Kehf 18/50, TâHâ 20/116, Hacc 22/18, Furkan 25/60,64, Neml 27/24,25, Sâd 38/72,75, Fussilet 41/37, Necm 53/62, İnsan 76/26.
    [8] a.g.e. s:117
    [9] a.g.e s: 118
    [10] a.g.e s:117
    [11] a.g.e. s: 119
    [12] bkz: A’râf 7/12-14
    [13] a.g.e. s: 122-123
    [14] a.g.e. s: 123


  • Kız İle Hala Veya Teyzesinin Aynı Nikah Altında Birleştirilmesi / Dr. Fatih Orum

    Kız İle Hala Veya Teyzesinin Aynı Nikah Altında Birleştirilmesi / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’da olmayıp Rasûlullah’ın teşrîi ile bilindiği iddia edilen meşhur bir örnek de bir kadının, hala veya teyzesi ile bir nikâh altında tutulmasının haram olduğuna dair hükümdür. Geleneğe göre, iki kız kardeşin bir nikâh altında birleştirilemeyeceğine dair hüküm Kur’ân’da olmasına rağmen, bir kadının hala veya teyzesiyle bir nikâh altında tutulamayacağına dair hüküm Kur’ân’da bulunmamaktadır ve bu yasak, Sünnet tarafından konulmuştur.[1] Bunun iddia edildiği gibi olmadığını şöyle ortaya koyabiliriz:

    Kendisiyle evlenilmesi haram olanların sayıldığı Nisâ sûresinin 23. âyeti şöyle bitmektedir:

    وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ

    “…İki kız kardeşi birlikte nikâhınız altında bulundurmanız da haram kılınmıştır. Geçmişte olan oldu…”(Nisâ 4/23)

    Bu, iki kız kardeşin bir nikâhaltında bulundurulamayacağının açık delilidir. Öte yandan Rasûlullah “Bir kadın halası veya teyzesi ile bir nikâh altında tutulamaz.” demiştir [2] Onun risâletle ilgili olan söz ve fiilleri, Kur’ân’dan çıkartılmış doğru hükümler (hikmetler)olduğuna göre,[3] onun yukarıdaki ifadesi de Kur’ân’ın konuyla ilgili hükmünden başka bir şey olamaz. İki kız kardeşin bir nikâhaltında bulundurulmasının akrabalık ilişkilerine zarar vereceği söylenir.[4] Aynı durumun, bir kadının halası veya teyzesi ile bir nikâh altında bulundurulması durumunda da ortaya çıkacağı açıktır. Çünkü, aşağıda görüleceği üzere, Kur’ân’daki miras hükümlerine göre kadının, halasıyla arasında kardeş; teyzesiyle arasında ana ilişkisi olduğu görülür. Yani, mirasta bazı durumlarda, ölenin, babasının ve kızının olmaması halinde ölenin baba tarafından kız kardeş(ler)i, yani olmayan kız(lar)ın halası, kızın alacağı payları alır(lar). Yine bazı durumlarda, ölenin, annesinin ve kızının olmaması halinde, ölenin anne tarafından kız kardeş(ler)i, yani olmayan kız(lar)ın teyzesi, kızın annesinin alacağı payları alır(lar). İşte böylesi durumlarda, bir kızın, halasıyla arasında kardeş; teyzesiyle arasında anne ilişkisi olur. Bir kadını kız kardeşiyle aynı nikah altında toplamak haram olduğuna göre o kadını, halasıyla da bir nikah altında toplamak da haram olur. Yine bir kadını anasıyla bir nikah altında toplamak haram olduğuna göre teyzesiyle de bir nikah altında toplamak haram olur. Şimdi bunu ayrıntılı bir şekilde görelim. Nisâ sûresinin 176. âyeti şöyledir:

    يَسْتَفْتُونَكَۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ فِي الْكَلَالَةِۜ اِنِ امْرُؤٌا هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُٓ اُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَۚ وَهُوَ يَرِثُـهَٓا اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌۜ فَاِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَۜ وَاِنْ كَانُٓوا اِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَٓاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۜ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اَنْ تَضِلُّواۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

    “Senden fetva istiyorlar, de ki; kelâlekonusundaki fetvâyı size Allah veriyor. Bir kimse ölür, çocuğu olmaz, tek bir kız kar-deşi bulunursa bıraktığı mirasın yarısı ona kalır. Kız kardeş ölür de çocuğu bulunmazsa erkek kardeş onun bütün mirasını alır. Kız kardeşler iki tane ise, mirasın üçte ikisi onlarındır. Mirasçılar; erkek ve kız kardeşler ise erkek, iki kıza eşit pay alır. Yanılırsınız diye açıklamayı size Allah yapıyor…”

    Âyette, ölen kişinin çocuğu olmaması durumunda bir kız kardeşi varsa, kız kardeşin, mirasın yarısını alacağı bildirilmektedir (إِنِ امْرُؤٌ هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُ أُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَ). Yine âyette çocuksuz ölen kadının erkek kardeşinin, bütün mirası alacağı bildirilmektedir (وَهُوَ يَرِثُهَا إِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌ). Kız kardeşler iki tane ise bunlar mirasın üçte ikisini alırlar (فَإِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ). Kardeşler kızlı erkekli ise, mirası ikili birli alırlar (وَإِنْ كَانُوا إِخْوَةً رِجَالًا وَنِسَاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ).

    Âyetin başında “kelâle” kelimesi geçmektedir. Kelâle; ölenin hem evladı hem de ana-babası veya birinin olmaması durumudur. Ölenin çocuğu olmazsa ama ana ve babası varsa kelâleden bahsedilemez. Bu durumda kardeşler mirasçı olamaz. Nitekim Nisâ sûresinin 11. âyetinde şöyle buyrulur:

    فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ

    “Ölenin çocuğu olmaz, ana-babası ona varis olursa anasına üçte bir vardır. Kardeşleri varsa, altıda bir anasınındır.”

    Âyete göre ölenin çocuğu olmaması ve ana-babasının ona mirasçı olması durumunda anaya üçte bir verileceği bildirilmektedir. Ölenin kardeşlerinin olması halinde anaya altıda bir düşer. Son durum, ölenin çocuğunun olmaması ama ana-babanın olması durumuyla ilgilidir. Bu durumda kardeşler mirastan pay alamaz ama ananın hissesini altıda bire düşürürler. Kardeşlerin mirastan pay alamamasının sebebi ana-babanın hayatta olması yani kelâledurumunun bulunmamasıdır. Çocuksuz ölen kişinin babası kendisinden önce ölmüşse baba tarafından kelâleolur ve babanın evladı yani ölenin kardeşi baba yerine geçip ölenin anası ile birlikte mirasa dahil olurlar. Anası kendisinden önce ölmüşse bu defa anası tarafından kelâle olur. Nisâ sûresinin 12. âyeti şöyledir:

    وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَاَةٌ وَلَهُٓ اَخٌ اَوْ اُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُۚ فَاِنْ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَهُمْ شُرَكَٓاءُ فِي الثُّلُثِ

    “Miras bırakan erkek veya kadın kelâleise bir erkek veya bir kız kardeşi varsa, her biri altıda bir alır; kardeşler daha çoksa mirasın üçte birine ortaktırlar.”

    Yukarıdaki âyette geçen kardeşler ana bir kardeşlerdir. Çünkü mirasın üçte birini veya altıda birini alabilmektedirler. Bunlar ananın miras paylarıdır.

    Kelâle olan kişinin babası tarafından kardeşleri mirasın tamamını alabildiği halde ana tarafından kardeşleri mirasın en fazla üçte birini alabilirler. Çünkü ananın miras payı en fazla üçte birdir. Ana tarafından kardeşlerde kadın-erkek ayırımı olmazken, baba tarafından kardeşlerde kız-erkek ayırımı vardır. Çocuksuz olarak ölen kişinin hem anası hem babası kendinden önce ölmüşse hem ana hem baba tarafından kelâleolur.

    Toparlayacak olursak Nisâ sûresinin 176. âyetine göre ölenin çocuğu ve babası olmazsa, ölenin baba tarafından kız kardeşi, kız evlat gibi mirasa dahil olur ve mirasın yarısını alır. Nitekim kız evlat yalnız başına mirasın yarısını alır. İlgili âyet şöyledir:

    وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ

    “…Ölenin bir kızı varsa mirasın yarısı onundur…” (Nisâ 4/11)

    Kadın çocuksuz ölse ve anayla erkek kardeş kalsa, bu erkek kardeş, ölenin anası hissesini aldıktan sonra mirasın tamamını alır. Bu, erkek evlat gibidir. Nitekim erkek evlat(lar), başka mirasçılar varsa onların paylarını almasından sonra arta kalanın tamamını alır(lar). Çünkü Nisâ sûresinin 11. âyetinde Allah erkek ve kız çocukların miras paylarının ikili-birli olmasını emretmiştir. Kız çocuklarının miras payları göz önünde bulundurulduğunda erkek evlat(lar)ın miras payları ortaya çıkar. Çocuksuz olarak ölenin baba tarafından iki kız kardeşi varsa bunlar mirasın üçte ikisini alırlar. Nitekim şu âyete göre ölenin oğlu olmaz da kızları ikiden fazla olursa mirasın üçte ikisini alırlar:

    فَاِنْ كُنَّ نِسَٓاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَۚ

    “…Eğer kızlar ikiden fazlaysa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır…” (Nisâ 4/11)

    Nisâ sûresinin 176. âyetinde iki kız kardeşin payı üçte iki olarak geçer. Yukarıdaki âyette ise kız evlatlar ikiden fazlaysa üçte iki pay sahibi oldukları bildiriliyor. İki âyet beraberce okunduğunda kız evlatların iki olması durumunda da paylarının üçte iki olduğu ortaya çıkmaktadır.

    Nisâ sûresinin 176. âyetine göre kardeşler kızlı-erkekli ise ikili-birli pay alırlar. Çocukların kızlı-erkekli olması durumunda da paylaşımın ikili-birli olduğunu şu âyet göstermektedir:

    يُوص۪يكُمُ اللّٰهُ ف۪ٓي اَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۚ

    “Allah size, evladınız hakkında, erkeğe iki kızın payını verme görevini yükler.”(Nisâ 4/11)

    Tüm bunlardan çıkan sonuç, kelâledurumunda, ölenin baba tarafından kardeşlerinin evlad gibi mirasa dahil olmalarıdır. Bu durumda, bir kadının halası, aslında onun kardeşi gibidir. Çünkü bu hala, kızın babasının kızı gibi mirasa dahil olabilmektedir. Dolayısıyla bir kadını, halası ile bir nikâhaltında toplamak, iki kız kardeşi bir nikâh altında toplamak gibidir.

    Benzer durum, bir kadını, teyzesi ile bir nikâhaltında toplama hususunda da görülmektedir. Ana tarafından kelâleolan kardeşler mirasa ananın miras payları oranında dahil olmaktadırlar. Yani bunlar en fazla mirasın üçte birini alırlar. Bunlar arasında erkek-kadın ayırımı da yoktur. Bu durumda bir kadının teyzesi, anası hükmünde olmaktadır. Buraya kadar anlattıklarımızı şöyle gösterebiliriz:

    Bu durumda bir kadının hala veya teyzesiyle bir nikâhaltında tutulamayacağına dair hükümKur’ân’ın hükmüdür. Rasûlullah, Kur’ân’daki bu hükmü bildirmiştir.

    Kur’ân’da olmayıp Rasûlullah’ın teşrîi ile bilindiği iddia edilen bir başka meşhur örnek debabanın annesi (babaanne)ile evlenmenin haramlığı meselesidir.

    Nisâ sûresinin 22. âyetinde şöyle buyrulur:

    وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ

    “Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın.” (Nisâ 4/22)

    Âyette, babaların nikahladığı kadınlarla nikahlanmanın yasaklandığı açıkça görülmektedir. Bu hükmün sadece kişinin babasının eşiyle sınırlı olduğu düşünülebilir mi? Mesela kişi, babasının babası yani dedesinin eşi (babaanne) ile nikahlanabilir mi? Nisâ sûresinin 23. âyetinde “analarınızla nikahlanmanız size haram kılındı” denildiğinde bu ifadeden kişinin anneannesi ile evlenebileceği hükmüne varabiliyor muyuz? Dolayısıyla yukarıdaki âyetin kapsamına babaanne de girer. Nitekim yukarıdaki âyete atıfta bulunarak babaanne ile evlenmenin haram olduğunu söyleyenler olmuştur.[5]


    KAYNAK: Dr. Fatih Orum, Kur’ân’ı Anlama Usûlü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2. Bs., İstanbul, 2015, s: 82-86.

    Notlar:
    [1] Mustafa Ahmet ez-Zerka, Hadislerin Anlaşılmasında Aklın ve Fıkhın Rolü,  trc. Abdullah Kahraman, Akademi, İstanbul, 2002, s. 16.
    [2] Müslim, Nikâh, 4.
    [3] Bkz. “Hikmet” başlığı.
    [4] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, Beyrut, 1973, VI, 167.
    [5] İbn Kudâme, el-Muğnî, Beyrut, 1984, VII, 470; Ebû Muhammed Abdurrahman b. Ebî Hâtim er-Râzî (ö. 327/938), Tefsîru İbn Ebî Hatim, Beyrut, trs., III, 910; Celâleddin Abdurrahman es-Suyûtî (ö. 911/1505), ed-Dürru’l-mensûr fi’t-tefsiri’l-me’sûr, Mısır, 2003, IV, 301; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, Beyrut, 1986, I, 608. Ayrıca bkz. http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/babaanne-torun-evliligine-dair-kuranda-bir-hukum-yok-mu.html

  • Kur’ân’a Göre Resulullah’ın Tebyîn Görevinin Anlamı / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’a Göre Resulullah’ın Tebyîn Görevinin Anlamı / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’a Göre Resulullah’ın Tebyîn Görevinin Anlamı

    Tebyin, açıklamak anlamına gelmektedir.[1]

    Pek çok âyette Kitab’ın apaçık olduğu belirtilmektedir.[2] Bir âyet şöyledir:

    الۤرٰ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ

    “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.” (Yusuf 12/1)

    Âyetlerin açıklanma işini Yüce Allah üzerine almıştır.[3] Yani açıklamaları O yapmıştır. Bir âyette şöyle buyrulmaktadır:

    لَا تُحَرِّكْ بِه۪ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه۪  اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُ  فَاِذَا قَرَاْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُ  ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ

    “Onunla acele hüküm vermek için dilini hareket ettirme. Onu toparlamak ve Kur’ân (kümeleşmiş) haline getirmek bizim işimizdir. Toparladığımızda hemen Kur’ânı’na (anlam kümesine) uy. Zaten onu açıklamak bizim işimizdir” (Kıyâmet 75/16–19)

    Yüce Allah, açıklama işini üzerine alma sebebi olarak da şöyle buyurmaktadır:

    الَر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ إِنَّنِي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ

    “Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri hakîm ve habîr olan Allah tarafından muhkem kılınmış ve de açıklanmış bir kitaptır. Böyle olması Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz içindir. (De ki:) Ben de O’nun tarafından size uyarı yapan ve müjde veren biriyim” (Hûd 11/1-2)

    Kitabın ayetleri, Allah’tan başkasına kulluk etmememiz için Yüce Allah tarafından muhkem kılınıp açıklandığına göre, kitabın açıklamaya ihtiyacı yoktur. Bize düşen,  Yüce Allahın yapmış olduğa açıklamalara bir usul çerçevesinde ulaşma gayreti göstermektir. Bizden istenen, başkalarının söyledikleri değil, Kitabın bildirdikleridir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    الۤمۤصۤ  كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ فَلاَ يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ لِتُنذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ  اِتَّبِعُوا مَاۤ اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِه۪ۤ اَوْلِيَاۤءَ قَل۪يلًا مَا تَذَكَّرُونَ

    “Elif, Lam, Mim, Sad. Bu, sana indirilen Kitap’tır. Ondan dolayı içinde bir sıkıntı olmasın. Onunla uyarıda bulunasın ve müminler için bir tezkîr olsun, bilgilerini kullansınlar diye indirilmiştir. Rabbinizden size ne indirilmişse ona uyun, Allah ile aranıza koyduğunuz velilere uymayın. Ne kadar az tezekkür ediyor; bilgilerinizi ne kadar az kullanıyorsunuz.” (A’râf 7/1-3)

    Bu durumda, tebyin kelimesinin nebî ve rasullere nisbet edilmesi, onların, Kitaplarda olanı ortaya koymaları anlamında olmalıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

    “Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. (O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’ân’ı indirdik.” (Nahl 16/43-44)

    Her iki âyette de “zikir” kelimesi geçmektedir. Rasûlullah’a indirilen zikir yani Kur’ân önceki kitapları tasdik etmektedir.[4] Yukarıdaki iki âyette buna dikkat çekilmektedir. Böylelikle Ehl-i Kitap ellerindeki kitapla Kur’ân’ı karşılaştırdıklarında Kur’ân’ın Allah’ın Kitabı olduğunu anlayacaklardır. Nitekim bunu itiraf edip gereğini yapanlar olduğu gibi, görmezlikten gelenler de olmuştur.[5] Burada Rasûlullah’ın Kur’ân’la tebyini önceki kitaplarda olanların Kur’ân’da açıkça ortaya konması anlamındadır. Zaten Rasûlullah’ın tebyininin Zikir’le yani Kur’ân’la olacağı âyette bildirilmektedir. Şu âyetler konuya daha da açıklık getirmektedir:

    وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُون  وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ  ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنجَيْنَاهُمْ وَمَن نَّشَاء وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

    “Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. Biz onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi. Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helak ettik. Andolsun size, içinde size indirilenlerin olduğu bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiya 21/7-10)

    Surenin devam eden âyetlerinde Ehl-i Kitabı’n, ellerindeki Kitap ile Kur’ân’ı karşılaştırmaları istenmekte ve şöyle denilmektedir:

    أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ هَذَا ذِكْرُ مَن مَّعِيَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُم مُّعْرِضُونَ  وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ

    “Yoksa ondan başka ilahlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların Kitab’ı ve işte benden öncekilerin Kitab’ı Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet edin’ diye vahyetmişizdir.” (Enbiya 21/ 24-25)

    Karşılaştırma, Rasûlullah’a da teklif edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:

    فَاِنْ كُنْتَ ف۪ي شَكٍّ مِمَّاۤ اَنْزَلْنَاۤ اِلَيْكَ فَسْـَٔلِ الَّذ۪ينَ يَقْرَؤُۧنَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَ لَقَدْ جَاۤءَكَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ

    “Sana indirdiğimiz şeyden şüphe ediyorsan senden önce indirilmiş kitabı okuyanlara sor. Doğrusu Rabbinden sana aynı gerçek gelmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma.” (Yunus 10/94)

    Kur’ân, önceki kitapların Arapça olarak indirilmiş şeklidir. Âyette şöyle buyrulmaktadır:

    وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰىۤ اِمَامًا وَرَحْمَةً وَهٰذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا وَبُشْرٰى لِلْمُحْسِن۪ينَ

    “Ondan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musa’nın kitabı vardır. Bu da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.” (Ahkâf 46/12)

    Arapça olarak indirilen Kur’ân’dakiler, önceki kitaplarda da vardı. Ellerinde kitap olanlar bunu biliyorlardı. İlgili âyetler şöyledir:

    وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ  اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِه۪ هُمْ بِه۪ يُؤْمِنُونَ  وَاِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ قَالُوۤا اٰمَنَّا بِه۪ۤ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَاۤ اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِه۪ مُسْلِم۪ينَ

    “Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye, sözü (vahyi) birbiri ardınca yetiştirmişizdir (aralıksız vahiylerimizi göndermişizdir). Ondan (Kur’an’dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara (Kur’an) okunduğu zaman: Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik, derler.” (Kasas 28/51 vd.)

    وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ  نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ  عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ  بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ  وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ  أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاء بَنِي إِسْرَائِيلَ  وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ  فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ

    “Şüphesiz bu Kur’ân, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir. Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir. Şüphesiz bu (Kur’ân’ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir? Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı yine buna inanmazlardı.” (Şuara 26/ 192-199)

    وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلًا قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ

    “Allah’ı görmezlik edenler; “Sen elçi olarak gönderilmiş değilsin” derler. De ki: “Aramızda Allah’ın ve o Kitab’ın bilgisine sahip olanların şahit olması yeter.” (Ra’d 13/43)

    Rasûlullah, Ehl-i Kitab’ın Kitap’tan gizledikleri ve ihtilafa düştükleri şeyleri Kur’ân’la ortaya koymuştur. Bu diğer peygamberler için de geçerlidir.[6] İlgili âyetler şöyledir.

    يَاۤ اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاۤءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍ قَدْ جَاۤءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ

    “Ey Ehl-i kitap! Resûlümüz size Kitap’tan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi.” (Mâide 5/15)

    تَاللّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ  وَمَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلاَّ لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

    “Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır. Sana Kitab’ı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.” (Nahl 16/63-64)

    Esasında âyette, insanların ihtilafa düştükleri şeyin kim tarafından beyan edildiği açıkça belirtilmektedir. Âyette, insanlara ihtilafa düştükleri şeyi açıklaması için Rasûlullah’a kitap indirildiği bildirilmektedir. Yani Rasûlullah kendisine verilen Kitap’la yapacaktır bu açıklamayı. Dolayısıyla bu tebyin, bir şeyin bildirilmesi, ortaya konması anlamındadır. Nitekim ihtilafa düşenlere ahirette yapılacak açıklama için Kur’ân’da tebyin[7], hüküm verme[8], haber verme[9], kazâ[10], tafsil[11] kelimeleri birbirinin yerine kullanılmaktadır. İhtilaf edilen şeylerin açıklığa kavuşturulmasının Kitap’la olduğuna dair şu âyetler dikkat çekicidir:

    إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَقُصُّ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَكْثَرَ الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ

    “Gerçekten bu Kur’ân İsrailoğulları’nın üzerinde çekişip durdukları konuların pek çoğunu aydınlatmadadır.” (Neml 27/76)

    İsrailoğullarının ihtilaf ettikleri pek çok şeyi Kitap anlattığına göre Rasûlullah kendisine indirilen bu Kitap vasıtasıyla açıklamada bulunmuştur.

    كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلاَّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ لِمَا اخْتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ وَاللّهُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

    “İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan peygamberler gönderdi. Onlarla birlikte gerçeği içeren kitap da indirdi ki, ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hakemlik yapsın. Kitapta ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah düzenine uyanı doğruya yöneltir.” (Bakara 2/213)

    Âyete göre insanların ihtilaf ettikleri konularda peygamberlerin hüküm vermesi için Allah kitap göndermiştir. O halde açıklama Kitap’la olmaktadır. Zaten yine âyetin son tarafına göre ihtilaf ettikleri konularda inananları doğruya ulaştıran Allah’tır. Bu da Kitap vasıtasıyla olmaktadır. Şu âyette de bu vurgulanmaktadır:

    وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ

    “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur. İşte, bu Allah, benim Rabbimdir. O’na dayandım ve O’na yönelirim.” (Şûrâ 42/10)

    Esasında ihtilafa düştükleri şeyler de Kitaptakiler hakkındadır:

    ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِي الْكِتَابِ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ

    “Bu böyledir; çünkü Allah o Kitab’ı, gerçeği içerir halde indirmiştir. Kitap konusunda anlaşamayanlar ise elbette derin bir ayrılığa düşerler.” (Bakara 2/176)

    وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

    “Kendilerine o açık âyetler geldikten sonra ayrı düşen ve ihtilaf çıkaranlar gibi olmayın. Böylelerinin payına düşen büyük bir azaptır.” (Âli İmrân 3/105)

    İnsanların ihtilafa düştükleri şeyden dolayı Ahirette hesaba çekilmeleri için ihtilafa düştükleri şeyin bu dünyada açık seçik ortaya konması gerekir. Bu, kitapla olur. Mesela insanların yeniden dirilme konusunda inkar ve şüphe etmeleri gibi. Kitapta bu gerçek açıklanmış olmasına rağmen kimileri bunu inkar edecek ve bu gerçeği ahirette anlayacaklar. Allah şöyle buyurur:

    وَأَقْسَمُواْ بِاللّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لاَ يَبْعَثُ اللّهُ مَن يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَاذِبِينَ

    “Allah ölen kimseyi tekrar diriltmez” diye bütün güçleriyle yemin ettiler. Hayır, bu Allah’ın verdiği hak sözdür ama bunu insanların çoğu bilmezler.  Tekrar diriltecek ki, görüş ayrılığına düştükleri şeyi onlara açıklasın ve Allah’ı görmezlikten gelenler, yalancı olduklarını öğrensinler.” (Nahl 16/38-39)

    Şu âyetlerde geçen tebyin kelimeleri gizlenenlerin, saklananların açıkça ortaya konması anlamındadır:

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَـئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ  إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَبَيَّنُواْ فَأُوْلَـئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ  إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ  خَالِدِينَ فِيهَا لاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ  وَإِلَـهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ

    “İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde onları gizleyenler… İşte Allah onlara lanet edecektir. Lanet edecek olanlar da lanet edecektir. Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim, ikramım boldur. Âyetlerimizi görmezlikten gelen ve görmez halde iken ölenler… Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti işte onların üzerinedir. Onlar, sürekli o lanet altında kalırlar. Ne azapları hafifletilir, ne de ara verilir. Sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. İyiliği çok, ikramı boldur.” (Bakara 2/159-163)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ

    “Ey Kitab ehli, Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi size açıklayan birçoğunu da affeden Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.” (Maide 5/15)

    Âyetlerde görüldüğü şekliyle tebyin, yani Kitaptakilerin olduğu gibi tebliğ edilmesi herkesin yapması gereken şeydir. Şu âyette bu açıkça belirtilmektedir:

    وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

    “Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitab’ı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alış veriş ne kadar kötüdür.” (Al-i imran 3/187)

    Kitaplardakilerin olduğu gibi ortaya konmaması yani saklanması durumunda Allah’ın lanetinden bahsedilmektedir.[12] Bu saklama işi, bazı âyetlerin kitaplardan silinmesi şeklinde değil de âyetlerin bağlantılarının kopartılarak kitapların tahrif edilmesi şeklinde anlaşılmalıdır.[13]

    Allah’ın indirdiği kitapla her şeyin açık açık anlatılabilmesi için rasullerin, o toplumun diliyle gönderilmeleri gerekir. İlgili âyet şöyledir:

    وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    “Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın. Bundan sonra Allahsapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Güçlü olan o, doğru karar veren odur.” (İbrahim 14/4)

    Muhatapların tebliği anlayabilmeleri için elçilerin, kendi toplumlarının diliyle gönderilmiş olması tabiidir. İlgili âyetler şöyledir:

    فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُّدًّا

    “Gerçekten Biz Kur’ân’ı kendi dilinle bildirip onun anlaşılmasını kolaylaştırdık, sakınanları müjdeliyesin, karşı koyanları da uyarasın diye.” (Meryem 19/97)

    فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

    “Biz o Kur’ân’ı senin dilinle bildirerek anlaşılmasını kolaylaştırmış olduk, öğütlensinler diye.” (Duhâ 44/58)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلَى فَتْرَةٍ مِّنَ الرُّسُلِ أَن تَقُولُواْ مَا جَاءنَا مِن بَشِيرٍ وَلاَ نَذِيرٍ فَقَدْ جَاءكُم بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    “Ey Kitab ehli, elçilere ara verildikten sonra, size açıklama yapan Elçimiz geldi. Bize müjdeci ve uyarıcı biri gelmedi diyebilirdiniz ama işte müjdeci ve uyarıcı geldi. Allah her şeye gücü yetendir.” (Mâide 5/19)

    Âyette, insanların, kendilerine müjdeci ve uyarıcı gelmedi dememeleri için müjdeci ve uyarıcı olarak onlara açıklama yapan Rasûl geldiği bildirilmektedir. Rasûlullah müjde ve uyarılarını Kitap’tan yaptığına göre, âyette sözü edilen açıklamalar vahyin tebliğinden başka bir şey olamaz. Şu âyetle birlikte değerlendirildiğinde Rasûlullah’ın getirdiği ve açıklama yaptığı şeyin ne olduğu daha iyi anlaşılmış olacaktır:

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ

    “Ey Kitab ehli, Kitap’tan gizlediğiniz bir çok şeyi size açıklayan bir çoğunu da affeden Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi.” (Maide 5/15)

    Kur’ân’da tafsîl kelimesi ile de Kur’ân’ın Allah tarafından açıklandığı, dolayısıyla mufassal bir kitap olduğu belirtilmektedir.[14]

    Pek çok ayette Kur’an’ın Allah tarafından açıklanmış bir kitap olduğu bildiriliyorsa hiç kimsenin onu açıklamak gibi bir görevi ve yetkisi olamaz. Bize düşen görev Allah’ın yapmış olduğu açıklamaları tespit etmeye çalışmaktır. Bu da, onun göstermiş olduğu usulün takip edilmesi ile mümkün olur.


    Notlar:

    [1] “B-y-n”, açık seçik olmak ve açıklamak anlamına gelir. Mastarı “beyân” ve “tibyân”dır. Açıklamak anlamına gelen tefil babından mastarı “tebyîn” ve “tibyân”dır. el-Mu’cemü’l-‘arabiyyü’l-esâsiyy, Komisyon, b-y-n md. Elmalılı Hamdi Yazır tefsir ve beyan arasındaki farkı ızah ederken şunları söylemektedir: “…usuli fıkıh ilminde de tefsir hafası bulunanı izah diye ta’rif olunur ve beyanın aksamından bir kısım sayılır. Şöyle ki: iyzahı meram diye ta’rif olunan beyan evvel emirde iki kısımdır: birisi ibtidaen beyan diğeri de binaen beyandır. Bir manâ ilk evvel söylendiği zaman ibtidaen beyandır. Bir nevi ifade sebkettikten sonra yapılan beyana da binaen beyan tabir olunur. Bu da beyanı takrir, beyanı tefsir, beyanı tağyir, beyanı tebdil, beyanı zaruret namiyle beş kısımdır. Ve işte tefsir bu beş kısımdan ikincisidir ki “ ءايضح ما فيه خفا ”  diye tarif olunur. Nazımda hafanın aksamı da dörttür: Hafiy, müşkil, mücmel, müteşabih. Tefsirde bu dörtten hafiy müşkil, mücmel kısımlarına lâhık olur. Manayı muradı tefsir edilmemiş olan mücmel müteşabih kalır. Hafiy ve müşkil olanlar taleb ve teemmül ve usule müracaat suretiyle dahi tefsir olunabilirse de mücmelin tefsiri ancak sahibinden beyana mütevakkıf olur. Bunun içindir ki Kur’anda hafiy ve müşkil kabilinden bulunanları ehli dirayet ve ictihad olan ulema taleb ve teemmül ve usule müracaat suretiyle beyan ve izah edebilirler ve buna dahi tefsir ıtlak olunur ise de mücmelin tefsiri mücmilin beyanına vabeste olduğundan ancak Allah ve resulünün beyanıyla olabilir. Asıl tefsir de işte budur. Yani tevkifîdir: rivayete mütevakkıftır…” Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dinin Kur’an Dili Yeni Meallı Türkçe Tefsir, Matbaai Ebüzziya, İstanbul, 1935, I, 26-27.  Elmalılı Hamdi Yazır özetlediği klasik beyan anlayışını şu şekilde gösterebiliriz:
    [2] Hicr 15/1; Şu’arâ 26/2; Kasas 28/2; Ya Sin 36/69; Zuhruf 43/2; Duhân 44/2.
    [3] Bakara 2/118; Âl-i İmrân 3/118; Hadîd 57/17.
    [4] Bakara 2/ 41, 89, 91, 97, 101; Âl-i İmrân 3/3, 81; En’âm 6/92; Yunus 10/37; Yusuf 12/111; Ahkâf 46/12.
    [5] Bakara 2/89; Mâide 5/82 vd.; Kasas 28/51vd.
    [6] Zuhruf 43/63.
    [7] Nahl 16/92.
    [8] Âl-i ‘Imrân 3/55; Hacc 22/69; Bakara 2/113; Nahl 16/124; Zümer 39/46.
    [9] Mâide 5/48; En’âm 6/164.
    [10] Yûnus 10/93; Câsiye 45/ 17.
    [11] Secde 32/25.
    [12] Âl-i İmrân 3/187.
    [13] Bakara 2/75; Âl-i İmrân 3/7; Nisâ 4/46; Mâide 5/13, 41.
    [14] En’âm 6/55, 97, 98, 114, 126; A’râf 7/32, 52, 174; Tevbe 9/11; Yunus 10/5, 24, 37; Hûd 11/1; Yusuf 12/111; Ra’d 13/2; Rûm 30/28; Fussılet 41/3.

  • Kur’ân’a ve Geleneğe Göre Dinden Dönmenin Cezası / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’a ve Geleneğe Göre Dinden Dönmenin Cezası / Dr. Fatih Orum

    Giriş

    Şeriatta devamlılık vardır. Muhammed (a.s.) ilk peygamber değildir.[1] Ona indirilenler daha öncekilere indirilenlerdir.[2] Tüm İlahi Kitap’lar kendilerinden öncekileri tasdik eder. Kur’ân’da önceki ilahi kitapları tasdik ettiğini belirtmektedir.[3] Allah’ın Elçisi, hakkında vahiy indirilmeyen konularda önceki şeriatlara göre hüküm vermek ve uygulamakla emrolunmuştur.[4] Kur’ân, kendinden önceki kitapların büyük bir kısmını misliyle, bir kısmını da daha hayırlısıyla neshetmiştir.[5] Bir ayet insanlar için daha hayırlı olan bir başka ayetle neshedildiğinde önceki uygulamalar bitmiştir. Mesela, Allah’ın Elçisi, kendisine konuyla ilgili bir vahiy indirilmediği için, zina suçunu işleyenlere, Tevrat ve İncil’e uygun olarak bir süre recim cezası uygulamıştır. Kur’ân’ın, konuyla ilgili hükmü gelince eski hüküm bırakılmış ve yeni hüküm uygulanmaya konmuştur. Dinden dönenin cezası konusunda da benzer bir durum olduğu kanaatindeyiz. Tevrat ve İncil’de konunun ele alınışı, Allah’ın Elçisi’nden nakledilen bazı rivayetler ve Kur’ân’ın meseleye bakışı bu konudaki kanaatimizi güçlendirici gözükmektedir.

    Geleneğe Göre Dinden Dönenin Cezası

    Fıkıhta kişinin İslam dininden dönmesine irtidat (riddet), dinden dönene de mürtedd denir. Gelenekte, irtidat eden kişinin öldürülmesi gerektiği hususunda ittifak vardır. Hanefiler, irtidat eden kadını bundan istisna ederler.[7] İrtidat eden kişiye, öldürülmeden tevbe teklifinde bulunulması gerektiği, bunun Hanefiler’e göre müstehab, diğerlerine göre vacip olduğu söylenir.[8] Geleneğe göre irtidat eden kişi; ölür, öldürülür veya ülke dışına kaçarsa sahip olduğu malları mülkiyetinden çıkar. Borçları ödendikten sonra malları Müslümanlar için ganimet sayılarak beytü’l-mala devredilir.[9] Ebu Hanife’ye göre, Müslüman iken kazandıkları mirasçılarına intikal eder. İmameyn’e göre ise her durumda malı mirasçılarına intikal eder. İrtidat eden kişinin nikâhı düşer, Şafiiler’e göre ise irtidat eden kişinin karısı iddet beklemelidir.

    Gelenek, irtidat edenin öldürülmesinin Kitap, sünnet ve icma ile temellendirmeye çalışmıştır. Şimdi bu delillere kısaca bakalım:

    Kitap Delili

    Şu iki ayetin, dinden dönenin öldürülmesine delil olduğu iddia edilmiştir.

    قُلْ لِلْمُخَلَّف۪ينَ مِنَ الْاَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ اِلٰى قَوْمٍ اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ اَوْ يُسْلِمُونَۚ فَاِنْ تُط۪يعُوا يُؤْتِكُمُ اللّٰهُ اَجْراً حَسَناًۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً اَل۪يماً

    “Geri kalanlara söyle: Güçlü bir kavme karşı çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya Müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz. Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama daha önceki gibi yüz çevirirseniz size acıklı bir azâb vardır.” (Fetih 48/16)

    Yukarıdaki ayette geçen “ev yüslimûn =  اَوْ يُسْلِمُونَ= veya Müslüman olurlar ”ifadesinden hareketle, dinden dönenin öldürülmesi gerektiğine hükmedilmiştir.[10]

    يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ

    “Sana haram ayını, o ayda yapılan savaşı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük suçtur. Ama Allah’ın yolundan engellemek, o yolu görmezlikten gelmek, Mescid-i Haram’dan engellemek ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitnenin sıkıntısı savaştan büyüktür. Onların gücü yetse, sizi dininizden çevirinceye kadar savaşa devam ederler. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, böylelerinin çalışmaları dünyada da ahirette de boşa çıkar. Onlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara 2/217)

    Yukarıdaki ayet dinden dönenin öldürülmesine şöyle delil getirilmektedir: “Âyette geçen “feyemut = فَيَمُتْ = ve ölürse” ifadesinin başındaki “fâ” harfi takibiyedir. Bunun anlamı,ölümün irtidatın hemen sonrasında geliyor olmasıdır. Bununla birlikte herkes bilir ki irtidat eden irtidat ettiği için hemen ölmez. O halde takibiye anlamı, yani ölümün irtidatın hemen sonrasında gelmesi, ancak şer’i bir ceza olarak irtidat sebebiyle cezalandırılmaları yoluyla olur. Böylece ayet, mürtedin öldürülmesinin vücubuna delil olur.”[11]

    Sünnet Delili

    Buhari ve diğerlerinin İkrime’den rivayetine göre, halife Ali (r.a.)’a zındıklar getirildi ve o da onları yaktı. İbn Abbas durumdan haberdar olunca şöyle dedi: “Ben olsaydım onları yakmazdım. Çünkü Rasulullah bunu yasakladı ve şöyle dedi: Allah’ın azabıyla ceza vermeyin. Ben olsaydım onları öldürürdüm. Rasulullah şöyle demiştir: Dininden döneni öldürünüz.”[12]

    “Müslüman bir kişinin öldürülmesi helal değildir. Ancak zina eden seyyib[13], cana karşı can ve dinini terk edip cemaatten ayrılan hariç”[14]

    “Her hangi bir erkek İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur. Her hangi bir kadın İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur”[15]

    İcmâ Delili

    Mürtedin öldürülmesi hususunda icma oluştuğu söylenmektedir.[16]

    Tevrat’ta Dinden Dönenin Cezası

    Tesniye, Bab 13

    • “Öz kardeşin, oğlun, kızın, sevdiğin karın ya da en yakın dostun seni gizlice ayartmaya çalışır, senin ve atalarının önceden bilmediğiniz,
    • dünyanın bir ucundan öbür ucuna dek uzakta, yakında, çevrenizde yaşayan halkların ilahları için, ‘Haydi gidelim, bu ilahlara tapalım derse,
    • ona uymayacak, onu dinlemeyeceksin. Ona acımayacak, sevecenlik göstermeyecek, onu korumayacaksın.
    • Onu kesinlikle öldüreceksin. Onu önce sen, sonra bütün halk taşa tutsun.
    • Taşlayarak öldürün onu. Çünkü Mısır’dan, köle olduğunuz ülkeden sizi çıkaran Tanrınız RAB’den sizi saptırmaya çalıştı.
    • Böylece bütün İsrail bunu duyup korkacak. Bir daha aranızda buna benzer kötü bir şey yapmayacaklar.
    • “Tanrınız RAB’bin yaşamanız için size vereceği kentlerin birinde, içinizden kötü kişiler çıktığını
    • ve, ‘Haydi, bilmediğiniz başka ilahlara tapalım diyerek kentlerinde yaşayan halkı saptırdıklarını duyarsanız,
    • araştıracak, inceleyecek, iyice soruşturacaksınız. Duyduklarınız gerçekse ve bu iğrenç olayın aranızda yapıldığı kanıtlanırsa,
    • o kentte yaşayanları kesinlikle kılıçtan geçireceksiniz. Kenti yok edip orada yaşayan bütün halkı ve hayvanları kılıçtan geçireceksiniz.
    • Yağmalanan malların tümünü toplayıp meydanın ortasına yığın. Kenti ve malları Tanrınız RAB’be tümüyle yakmalık sunu olarak yakın. Kent sonsuza dek yıkıntı halinde bırakılacak. Yeniden onarılmayacak.
    • Yok edilecek mallardan hiçbir şey almayın. Böylece RAB’bin kızgın öfkesi yatışacak ve RAB atalarınıza içtiği ant uyarınca size acıyacak, sevecenlik gösterecek, sizi çoğaltacaktır.
    • Çünkü Tanrınız RAB’bin sözünü dinleyeceksiniz. Böylece bugün size bildirdiğim buyruklara uyup O’nun gözünde doğru olanı yapmış olacaksınız.”

    Çıkış, Bab 32

    • Musa döndü, elinde antlaşma koşulları yazılı iki taş levhayla dağdan indi. Levhaların ön ve arka iki yüzü de yazılıydı.
    • Onları Tanrı yapmıştı, üzerlerindeki oyma yazılar O’nun yazısıydı.
    • Yeşu, bağrışan halkın sesini duyunca, Musa’ya, “Ordugahtan savaş sesi geliyor!” dedi.
    • Musa şöyle yanıtladı: “Ne yenenlerin, Ne de yenilenlerin sesidir bu; Ezgiler duyuyorum ben.”
    • Musa ordugaha yaklaşınca, buzağıyı ve oynayan insanları gördü; çok öfkelendi. Elindeki taş levhaları fırlatıp dağın eteğinde parçaladı.
    • Yaptıkları buzağıyı alıp yaktı, toz haline gelinceye dek ezdi, sonra suya serperek İsrailliler’e içirdi.
    • Harun’a, “Bu halk sana ne yaptı ki, onları bu korkunç günaha sürükledin?” dedi.
    • Harun, “Öfkelenme, efendim!” diye karşılık verdi, “Bilirsin, halk kötülüğe eğilimlidir.
    • Bana, ‘Bize öncülük edecek bir ilah yap. Bizi Mısır’dan çıkaran adama, Musa’ya ne oldu bilmiyoruz’ dediler.
    • Ben de, ‘Kimde altın varsa çıkarsın’ dedim. Altınlarını bana verdiler. Ateşe atınca, bu buzağı ortaya çıktı!”
    • Musa halkın başıboş hale geldiğini gördü. Çünkü Harun onları dizginlememiş, düşmanlarına alay konusu olmalarına neden olmuştu.
    • Musa ordugahın girişinde durdu, “RAB’den yana olanlar yanıma gelsin!” dedi. Bütün Levililer çevresine toplandı.
    • Musa şöyle dedi: “İsrail’in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün.’”
    • Levililer Musa’nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü.

    İncil’de Dinden Dönenin Cezası

    Pavlus’un İbranilere Mektubu 10. Bölüm

    Musa’nın yasasını hiçe sayan bir kimse, iki ya da üç tanığın sözü üzerine acımasızca öldürülür.

    Yuhanna 15

    Bir kimse bende kalmazsa, çubuk gibi dışarı atılır ve kurur. Böylelerini toplar, ateşe atıp yakarlar.

    Hadislerde Dinden Dönmenin Cezası

    “Kim dinini değiştirirse onu öldürünüz.”[17]

    “Müslüman bir kişinin öldürülmesi helal değildir. Ancak zina eden seyyib[18], cana karşı can ve dinini terk edip cemaatten ayrılan hariç”[19]

    “Her hangi bir erkek İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur. Her hangi bir kadın İslam dininden dönerse onu İslam’a davet et. Tekrar Müslüman olursa oldu, olmazsa boynunu vur”[20]

    Kur’ân’a Göre Dinden Dönenin Cezası

    Kur’ân’da irtidat kelimesi fiil kalıbıyla sekiz yerde geçer. Bunların dördü, çeşitli kelimelerle birlikte, tekrar görmeye başlamak,[21] izleri takip ederek geri dönmek,[22]göz kırpmak[23] gibi anlamlara gelir. Konumuzla ilgili olarak ise, ikisi “dübür” kelimesiyle birlikte arkasını dönmek,[24] ikisi de “din” kelimesiyle birlikte dinden dönmek[25] olarak terim anlamında kullanılmaktadır. Bu ayetleri incelemeden önce, Tevrat ve incil’de geçen, dinden dönenin öldürüldüğüne dair hükmün Kur’ân’dan izini sürmek istiyoruz.

    Bakara suresinin 54. ayeti, Tevrat’ta geçen, dinden dönenlerin öldürülmesi gerektiğine dair hükmü tasdik etmektedir:

    وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

    “Bir gün Musa halkına şöyle seslenmişti: “Ey halkım! Siz o buzağıya tutulmakla kendinizi kötü duruma düşürdünüz. Hemen Yaratıcınıza tevbe edin, sonra kendinizi öldürün. Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir”. Arkasından Allah tevbenizi kabul etmişti. O, tevbeleri kabul eder, ikramı boldur.” (Bakara 2/54)

    İsrailoğulları, Musa (a.s.)’ın öncülüğünde pek çok sıkıntıdan kurtuldular. Bu onlara Allah’ın büyük bir lutfuydu. Kendilerine yapılan bu büyük lutfun karşılığı olarak onların dinden dönmelerinin cezası büyük olmalıdır. Bu ceza Tevrat ve İncil’de anlatılan ve Kur’ân’da da tasdik edilen ölüm cezasıdır.

    Musâ (a.s.) ümmetini bu konuda uyarmıştır. İlgili ayet şöyledir:

    يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْاَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّت۪ي كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ

    “Ey kavmim, Allah’ın size yazgısı olan şu kutsal toprağa girin; gerisin geri dönmeyin; yoksa elinizde ve avucunuzda olanı kaybedersiniz.” (Mâide 5/21)

    Şu ayet ise bu hükmün bizden kaldırıldığını göstermektedir:

    وَلَوْ اَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ اَنِ اقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْ اَوِ اخْرُجُوا مِنْ دِيَارِكُمْ مَا فَعَلُوهُ اِلَّا قَل۪يلٌ مِنْهُمْۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِه۪ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْ وَاَشَدَّ تَثْب۪يتاًۙ

    “Şayet onlara “Kendinizi öldürün” veya “yurdunuzdan çıkın” diye emretseydik, pek azı dışındakiler bunu yapmazlardı. Ama kendilerine verilen öğüt ne olursa olsun, onu yapsalardı onlar için daha iyi ve daha sağlam olurdu.” (Nisa 4/66)

    Bu hükmün kaldırıldığına dair pek çok ayet vardır. Dinden dönenlerle ilgili olarak Kur’ân’da geçen ayetler şunlardır:

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

    “Ey imân edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine bir toplum getirir; o onları sever, onlar da onu severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı sert olurlar. Allah yolunda savaşa atılır, kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın vergisidir, onu hak edene verir. Allah’ın imkânları geniştir, her şeyi bilir..” (Mâide 5/54)

    Yukarıdaki ayette geçen Allah onların yerine bir toplum getirir ifadesini şu ayetle birlikte okumalıyız:

    هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُۚ وَمَنْ يَبْخَلْ فَاِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِه۪ۜ وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْۙ ثُمَّ لَا يَكُونُٓوا اَمْثَالَكُمْ

    “İşte sizler! Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik yapıyorsunuz. Her kim cimrilik ederse kendisi için cimrilik etmiş olur. Allah zengin, siz fakirsiniz. Eğer yüz çevirirseniz yerinize sizin dışınızda bir toplum getirir. Sizin gibi olmazlar.” (Muhammed 47/38)

    Yani, insanlar dinlerinden dönerlerse bu onların kendi tercihleridir. Bu dünyada kendi tercihleri üzere yaşarlar ve bir gün ölürler. Hesapları Ahirete kalır. Onların ardından, Allah’ın koyduğu kurallara göre onlardan daha iyi olanlar gelir.

    Mukatil b. Süleyman’ın (ö. 150/767) bildirdiğine göre 12 kişi Müslüman iken kâfir olmuşlar, düşünceli bir şekilde Medine’den çıkmış, Mekke yolunu tutmuşlar ve Mekke kâfirlerine karışmışlardı. Sonra içlerinden Haris b. Süveyd pişman olup geri döndü ve kardeşi Cülâs’a haber gönderdi: “Ben tevbe ederek geri döndüm, Peygamberden öğren bakalım, tövbeye hakkım var mı, yoksa Şam’a giderim” dedi. Cülâs durumu Allah’ın Elçisi’ne bildirdi ama cevap alamadı. Sonra şu âyetler indi:[26]

    كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
    اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ
    خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ
    اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ 

    “İnandıktan sonra kâfir olan bir topluma, Allah hiç dirlik ve düzenlik verir mi? Bunlar, kendilerine açık belgeler gelince o Elçi’nin doğru olduğuna şahit olmuş kimselerdir. Allah yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. Onlar var ya, onların cezası; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetidir. Sürekli o lanet içinde kalırlar. Sıkıntıları hafifletilmez; onlara göz de açtırılmaz. Ama olup bitenden sonra tevbe edip durumunu düzeltmiş olanlar başka. Çünkü Allah çok bağışlar ve ikramı boldur.” (Al-i İmran 3/86-89)

    88. ayette geçen “الْعَذَابُ = el-azab” kelimesi, 87. ayette geçen Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lanetini göstermektedir. Kelimenin başındaki“ال= el” marifedir ve ahd içindir; 87. ayetteki mahuda işaret etmektedir.

    Tevbe suresinin 74. ayetinde dinden dönme suçu işleyenlerle ilgili azab kelimesi nekre olarak “عَذَابًا اَل۪يمًا  = azaben elimen” şeklinde zikretmiştir. Ayet şöyledir:

    يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ

    “Söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar ama kendilerini kâfir yapan sözü gerçekten söylediler ve Müslüman olmalarından sonra kâfir oldular. Üstelik başaramayacakları bir işe giriştiler. O yanlış işin sebebi olsa olsa, Allah’ın ve Elçisinin onları cömertçe zenginleştirmesidir. Tevbe ederlerse kendileri için iyi olur. Ama eğer yüz çevirmeye devam ederlerse Allah onları hem dünyada hem de Ahirette acıklı bir azaba uğratacaktır. Yeryüzünde onlar için artık ne bir koruyucu ne de yardımcı bulunur.” (Tevbe 9/74)

    Ayette geçen “فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ ” ifadesi, bu azabın dünya ve ahirette olacağını göstermektedir. Âl-i İmran suresindeki ayette geçen ve marife olan “el-azab” ise o azabın dünyadaki kısmını anlatmaktadır. 88. ayetteki خَالِد۪ينَ ف۪يهَا  ifadesi onların o lanet içerisinde hayatları boyunca kalacaklarını gösteriyor. Çünkü 89. ayette onlara tanınan tevbe fırsatı azabın sona erme ihtimalini göstermektedir ki bu da o azabın dünyada olmasını gerektirir. Ayette tevbeden sonra gelen ıslah ifadesi ise, mezheblerin dediği gibi tevbe müddetinin birkaç gün değil, kişinin durumunu düzeltip ıslah olmasından sonra olduğunu ifade etmektedir. Çünkü kafa karışıklığı yaşayan ve bundan dolayı irtidat eden bir kişinin zihnini toparlayıp durumunu düzeltmesi genelde uzunca bir zaman gerektirir.

    Dinden dönüp kâfir olana, insanların uygulayacağı bir ceza yoktur.Onun cezası, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetidir. Dünyadaki lanet bu insanların dışlanması, iç işlerine karıştırılmamaları, bir takım imkânlardan mahrum bırakılmaları olarak düşünülebilir. Tevbe eden olursa lanetten kurtulur. Hüküm bu olduğu halde mezheplerin, dinden döneni öldürme konusunda ittifak etmelerinin sebebini siyasi baskılarda aramak gerekir.

    Âl-i İmran suresinin 90 ve 91. ayetleri şöyle devam etmektedir:

    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّٓالُّونَ 
    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟

    “İnandıktan sonra kâfir olan, sonra kâfirliklerini sürekli artıranlar var ya, onlar tevbeleri kabul edilmeyecek kimselerdir. İşte asıl sapıklar onlardır. (İnandıktan sonra)[27] Kâfir olan ve kâfir olarak ölenler; yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye verseler bile kabul edilmez. Onların payına düşen elem verici bir azaptır. Onlara yardım edecek biri de olmayacaktır.” (Al-i İmran 3/90-91)

    Ayetlerde inandıktan sonra kafirlik eden ve küfrünü artıranlardan bahsedilmektedir. Bunlar tevbe etmeyip de bu hal üzere ölürlerse sonları cehennem olacaktır. Demek ki tevbe bu insanları kurtaracaktır ama bu tevbenin zamanının geçmemesi gerekir. Zamanı geçirilen tevbenin etkili olmayacağına dair şu ayet önemlidir:

    وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً 

    “Kötülükleri işlemeye devam eden, ölüm gelip çatınca da; “Ben şimdi tevbe ettim” diyenlerin tevbesi tevbe değildir. Kâfir olarak ölenlerin tevbesi de tevbe değildir. Onlar için elem verici bir azap hazırlamışızdır.” (Nisâ 4/18)

    Firavunun tevbesi de aynı gerekçe ile kabul edilmemiştir.[28]

    Mukatil b. Süleyman’ın yaptığı rivayette adı geçen Haris b. Süveyd’in, irtidat ettikten sonra öldürülme korkusu yaşamasının ardında, o günkü toplumda dinden dönenlerin öldürüldüğüne dair bilgi ve uygulamanın olduğu düşünülebilir. Rivayet doğruysa, Rasulullah’ın bir süre cevap vermeyip beklemesi, konuyla ilgili yeni bir hükmün gelmemesi ve önceki hükmün devam ediyor olmasıyla ilgili olabilir.

    Bir başka ayet şöyledir:

    يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ

    “Sana haram ayını, o ayda yapılan savaşı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş büyük suçtur. Ama Allah’ın yolundan engellemek, o yolu görmezlikten gelmek, Mescid-i Haram’dan engellemek ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suçtur. Fitnenin sıkıntısı savaştan büyüktür. Onların gücü yetse, sizi dininizden çevirinceye kadar savaşa devam ederler. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, böylelerinin çalışmaları dünyada da ahirette de boşa çıkar. Onlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara 2/217)

    Âyette, İslam dininden dönen ve bu hal üzere yani kâfir olarak ölenin, dünyada ve Ahirette amellerinin boşa çıkacağı bildirilmektedir. Ancak bu kişi yaptığı yanlıştan döner, tevbe eder ve durumunu düzeltirse dünyadaki amellerini ve ahiretini kurtarmış olur. Bir kişinin tevbe etmesi ve durumunu düzeltmesi çoğu zaman birkaç gün değil aylar belki yıllar alır.

    Ayette geçen “فَيَمُتْ = ve ölürse” ifadesinin başındaki “fâ” harfi takibiye değildir. Benzer bir ayet şöyledir:

    هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

    “O’dur sizi yaratan. İçinizden kafirlik edenler de vardır, mümin olanlar da. Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Tegabün 64/2)

    Şayet yukarıdaki ayette geçen “fâ” takibiye olsa, her insanın doğar doğmaz mümin ya da kafir olması gerekir ki bu aklen mümkün değildir.

    Bir başka ayet şöyledir:

    اِنَّ الَّذ۪ينَ ارْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَىۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْۜ وَاَمْلٰى لَهُمْ
    ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذ۪ينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ سَنُط۪يعُكُمْ ف۪ي بَعْضِ الْاَمْرِۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِسْرَارَهُمْ 
    فَكَيْفَ اِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ
    ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَٓا اَسْخَطَ اللّٰهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَاَحْبَطَ اَعْمَالَهُمْ۟

    “O kimseler ki, gerçek kendileri için ortaya çıktıktan sonra, geriye dönerler, bunlara şeytan kötü tavırlarını güzel göstermiştir, mühlet de vermiştir. Çünkü bunlar, Allah’ın indirdiği âyetlerden hoşlanmayanlara “bazı konularda sizinle beraber hareket edeceğiz” derler. Onların içlerinde asıl gizlediklerinin ne olduğunu Allah bilir.Melekler onları vefat ettirdikleri zaman ne olacak? Yüzlerine ve arkalarına vura vura. Çünkü onlar, Allah’ın rızası olmayan şeyi yaptılar, O’nun rızası olandan hoşlanmadılar. Allah’ta onların bütünamellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed 47/25-28)

    Dinden dönme konusu Kur’ân’da irtidat kelimesi dışındaki ifadelerle de geçmektedir. Biri şöyledir:

    اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ
    وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ حَسَداً مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

    “Yoksa siz de elçinizden, daha önce Musa’dan istenen şeylere benzer isteklerde bulunmayı mı arzu ediyorsunuz? Her kim imanı kâfirlikle değiştirirse, düz yoldan çıkmış olur. Kitap verilenlerin çoğu, bir yolunu bulup sizi, inanmanızdan sonra kâfirler haline getirmek isterler. Gerçekler onlar için açık hale gelince içten içe kıskandıkları için böyle yaparlar. Onlara ilişmeyin, Allah’ın emri gelinceye kadar gözyumun. Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Bakara 2/108-109)

    Kur’ân’a Göre Din Hürriyeti

    Kur’ân, insanlara din konusunda hürriyet vermiştir.[29] Dinde zorlama yoktur.[30] Allah’ın Elçileri, insanlara tebliğ faaliyetinde bulunurlar.[31] Uyarır, müjdeler[32] ve hatırlatırlar[33] ama baskı yapamazlar.[34] Allah’ın Elçisi’ne hitaben “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, fakat gayret göstereni Allah hidayete erdirir”[35]buyrulmaktadır. Yüce Allah, kendisi ile ilgili olarak kulların haddi aşması ve hakarette bulunmalarına rağmen onlara yaşama hakkı vermekte ve hesabı Ahirete bırakmaktadır.[36] Kur’ân’da, insanların inandıktan sonra tekrar tekrar küfre düşebilecekleri bildirilmekte[37], doğruları göstererek ve güzel sözle onların yeniden Allah’ın yoluna davet edilmesi emredilmektedir.[38]

    Dünyadaki imtihan gereği Ehl-i Kitab’tan ve müşriklerden rencide edici sözler işitileceği, bunlara sabredilmesi gerektiği ve nihayetinde “bizim amellerimiz bize sizin amelleriniz size”, “sizin dininiz size benim dinim bana” denilmesi istenmektedir.[39] Kur’ân’ın hedeflediği erdemli bir toplumun oluşabilmesi için, inanç hürriyetinin olması, inanmayanların açıkça bu düşüncelerini dillendirebilmeleri gerekir. İnanç hürriyetinin olmadığı bir toplumda, insanların inandıklarını beyan etmelerinin anlamı ve değeri olmayacağı gibi dahası münafıkların çoğaldığı bir toplum meydana gelecektir. Sonuç olarak denebilir ki, Kur’ân’ın öngördüğü iman, baskı ile değil, tefekkür, tezekkür ve tam bir tatmin duygusu sonucu oluşan imandır[40]

    Kur’an’daki din hürriyetinin önceki ilahi kitaplarda da olması gerektiği düşünülürse Tevrat ve İncil’de, dinden dönenlerin öldürülmelerine dair hükmün, yeryüzünde fesad çıkartma amaçlı olduğu söylenebilir. Nitekim Mâide suresinin 32. ayetinde yeryüzünde fesad çıkartmak, öldürülmelerinin sebebi olarak görülmektedir. Benzer bir durum Musa (a.s.) ile Hızır olduğu rivayet edilen melek kıssasında da mevcuttur.[41] Öte yandan, böylesi bir hükmün, kendilerine yapılan pek çok lütuf dolayısıyla İsrailoğulları’na mahsus olduğu da düşünülebilir.

    Sonuç

    Tevrat ve İncil’e göre dinden dönenlerin öldürülmesi gerekir. Allah’ın Elçisi, henüz vahiy inmeyen hususlarda önceki şeriatlara uymakla emrolunduğu için, bir müddet dinden dönenlerin öldürülmesine hükmetmiştir. Kendisinden bu yönde rivayet edilen hadisler, bunun varlığını göstermektedir. Ancak daha sonra bu hüküm Kur’ân ile neshedilmiştir. Aslında gelenek farkında olmadan, recm konusunda olduğu gibi dinden dönenin öldürülmesi konusunda da önceki şeriatların hükmünü devam ettirmektedir. Bunun temelinde, meselelere Kur’ân merkezli bakmama alışkanlığı vardır. Geleneğe göre sünnet, müstakil bir delil kabul edildiği için, hadisler Kur’ân bağlamında düşünülmemekte, Kur’ân’da olmadığı söylenen pek çok şeyin sünnetle düzenlendiği kabul edilmektedir. Böylece, Kuran ve sünnette birbirinden farklı iki hüküm görüldüğünde her iki hükmün de bir meselenin farklı yönlerini düzenlediği düşünülebilmektedir. Gelenekte Kur’ân-Sünnet ilişkisi bozulmuş, Sünnet, müstakil bir delil kabul edilmiş, mürtedin öldürülmesinde olduğu gibi birçok konuda tarihi arka plan göz ardı edilerek, Kur’ân’a ters düzenlemeler yapılmıştır. Bu tavır, müslümanları hayatın dışına itmiştir.


    Konuyla ilgili dersler için bkz.

     http://www.kurandersi.com/mukayeseli-fikih-muzakereleri/2011/inanc-ozgurlugu.html

    http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2011/bakara-suresi-178-179.-ayetler-olum-cezasi.html

    Notlar:

    [1] Ahkaf 46/9.
    [2] Şura 42/13.
    [3] Âl-i İmrân 3/2-3, 50.
    [4] Enam 6/90.
    [5] Bakara 2/106.
    [6] Abdulaziz Bayındır, Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, 3. baskı, s. 296 vd.
    [7] Serahsî, el-Mebsut, X, 98; Kâsânî, Bedai, VII, 134.
    [8] Meydânî, el-Lübab, IV, 148; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, II, 448; Şirbînî, Muğni’l-muhtac, 149 vd.;İbn Kudâme, el-Muğni, VII, 124.
    [9] Muğni’l-muhtac, 149 vd.; Muğni, VII, 124.
    [10] Serahsî, el-Mebsût, X, 98.
    [11] İbn Aşur, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, 2/272.
    [12] Buhari, İstibane, 2.
    [13] Nikahlanıp ilişkiye giren erkek ya da kadın zina ettiğinde evli veya dul olabilir. Seyyib kelimesi her iki durumu da ihtiva etmektedir.
    [14] Buhari, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 6.
    [15] Zeylaî, Nasbü’r-raye III, 457.
    [16] Muğni, X, 72.
    [17] Buhârî, Cihad 149, İstitâbe 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîm 14; İbn Mâce, Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282.
    [18] Nikahlanıp ilişkiye giren erkek ya da kadın zina ettiğinde evli veya dul olabilir. Seyyib kelimesi her iki durumu da ihtiva etmektedir.
    [19] Buhari, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 6.
    [20] Zeylaî, Nasbü’r-raye III, 457.
    [21] Yusuf 12/96.
    [22] Kehf 18/64.
    [23] İbrahim 14/43; Neml 27/40.
    [24] Maide 5/21; Muhammed 47/25.
    [25] Bakara 2/217; Maide 5/54.
    [26] Tefsîru Mukatil b. Süleyman, Tahkik: Ahmed Ferîd, Beyrut 1424/2002, c. 1, s. 180-181.
    [27] Al-i İmran 106
    [28] Yunus 10/90-91
    [29] Kehf 18/29.
    [30] Bakara 2/256.
    [31] Nahl 16/35.
    [32] Maide 5/19.
    [33] Gaşiye 88/21
    [34] Gaşiye 88/21-26.
    [35] Kasas 28/56.
    [36] Âl-i İmrân 3/181; Yâ Sin 36/47, Meryem 19/88 vd.
    [37] Nisa 4/137.
    [38] Nahl 16/125.
    [39] Âl-i İmrân 3/186; Kasas 28/55; Kâfirun, 109/1 vd.
    [40] Enam 6/149.
    [41] Kehf 18/80.

  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -5 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -5 / Dr. Fatih Orum

    Bu sayıdaki yazımızda Hûd suresinin 114. ayetine meal ve tefsirlerde verilen geleneksel anlama değinecek, ardından da konuyu Kur’ân bütünlüğü açısından ele alıp ayetin doğru anlamını tespit etmeye çalışacağız.

    Söz konusu ayetin metni ve mealini vererek konuya başlayalım:

    وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِنَ الَّيْلِۜ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِۜ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِر۪ينَۚ

    “Gündüzün iki bölümünde ve gecenin gündüze yakın zamanlarında o namazı tam kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu konuda bilgi sahibi olanlar için bu bir hatırlatmadır.”

    Ayete verdiğimiz yukarıdaki mealin açılımını Kur’ân bütünlüğünde yapacağız. Ancak öncesinde, söz konusu ayete meallerde, tefsir ve fıkıh eserlerinde verilen anlamları kısaca yansıtmaya çalışalım.

    Ayete Verilen Geleneksel Anlam

    Bir komisyon[1] tarafından hazırlanan, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından basılan ve Türkiye’deki en yaygın meallerden biri olan “Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meali” isimli çalışma Hûd suresinin 114. ayetine şu meali vermiştir:

    “Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.”

    Aynı çalışmada bu meale düşülen dipnot da şöyledir:  

    “Tefsircilere göre, gündüzün iki tarafındaki namazlar, sabah, öğle ve ikindi; gecenin yakın saatlerindekiler de akşam ve yatsı namazlarıdır…”

    Dipnotta tefsircilere nispet edilen görüşün, meali yapan kişi[2] tarafından da paylaşılıp paylaşılmadığını bilmiyoruz. Şayet paylaşılıyorsa, ayette geçen gündüzün iki bölümünde ifadesiyle üç namaz (sabah, öğle, ikindi); gecenin gündüze yakın zamanlarında ifadesiyle de iki namazın (akşam, yatsı) kastedildiği düşünülmektedir. Bu durumda şöyle bir tablo (şekil 1) ortaya çıkmaktadır:

    Şekil 1’e göre, gecenin gündüze yakın zamanlarında kılınması emredilen iki namaz vardır; Akşam ve yatsı. Bilindiği üzere, geleneğe, göre yatsı namazının son vakti sabah namazının vakti girinceye kadar devam etmektedir. Bu durumda gecenin gündüze yakın zamanları ile kastedilen, gecenin tamamı olmaktadır. Yine tabloya göre sabah namazı gündüzün iki tarafında kılınması emredilen namazlardan biri olarak görülmektedir. Çünkü yine geleneğe göre, gündüzün, güneşin doğuşuyla değil; sabah namazının vaktiyle başladığı kabul edilmektedir. Nitekim aynı kuruma ait olan ve mealde ismi olanlar tarafından hazırlanan “Kur’an Yolu” isimli çalışmada ayetle ilgili şu açıklamalara yer verilir:

    “Gündüz, “tan yerinin ağarmaya başladığı andan güneşin batmasına kadar geçen süre” demektir. Gece ise “güneşin battığı andan başlayıp tan yerinin ağarmasına kadar geçen süre”yi ifade eder. Gündüzün iki tarafından maksat, geceyle birleşen iki tarafı, yani başı ve sonu olup tan yerinin ağardığı ve güneşin battığı zamanlardır. Buna göre gündüzün iki tarafında kılınması emredilen namazlardan biri sabah namazıdır; diğeri ise güneş batmadan önceki kısım (taraf) olarak alındığında öğle ve ikindi, battıktan sonraki taraf olarak alındığında akşam ve yatsı olarak yorumlanmıştır. “Gündüze yakın saatler” diye tercüme ettiğimiz zülef kelimesi ise zülfenin çoğulu olup gecenin gündüze yakın olan ilk saatlerini ifade eder; bu saatlerde kılınması emredilen namaz da yatsı namazıdır. Âyette namazın şekli ve zamanı belirlenmediği için âyet, vakti detaylı olarak tanımlamadan işaret edilen zamanlarda namaz kılmanın önemini vurgulamaktadır (Şevkânî, II, 603). Bu âyetin bütün farz namazların vakitlerini belirlediği kanaatinde olanlar da vardır (bk. Elmalılı, IV, 2831).”[3]

    Yukarıda söylenenleri anlamaya çalışalım. Gündüz, “tan yerinin ağarmaya başladığı andan güneşin batmasına”; gece de “güneşin battığı andan başlayıp tan yerinin ağarmasına kadar geçen süre” olarak tanımlanmaktadır. Bunu şekil 2’de şöyle gösterebiliriz:

    “Kur’an Yolu” isimli çalışmaya göre, ayette geçen gündüzün iki tarafından kastedilen, gündüzün geceyle birleşen iki tarafı, yani başı ve sonuymuş ve bunlar da tan yerinin ağardığı ve güneşin battığı zamanlarmış. Bu durumda gündüzün ilk tarafında kılınması emredilen namaz sabah namazıymış. Gündüzün diğer tarafında kılınması emredilen namazın hangisi olduğu hususunda ise iki ihtimal varmış; emredilen namazlar, şayet güneş batmadan önceki kısım dikkate alınırsa öğle ve ikindi; güneş battıktan sonraki kısım dikkate alınırsa akşam ve yatsı imiş. Şimdi söylenenleri şekil 3 ve 4’te görelim:

    Görüldüğü üzere ilk ihtimale göre (şekil 3) gündüzün iki tarafında kılınacak üç (sabah, öğle, ikindi); gecenin gündüze yakın zamanlarında kılınacak bir namaz (yatsı) vardır. İkinci ihtimale göre (şekil 4) ise gündüzün iki tarafında kılınacak üç (sabah, akşam, yatsı) namaz varken gecenin gündüze yakın zamanlarında kılınacak bir namaz kalmamaktadır.

    Gelenekte gündüzün, güneşin batışıyla sona erdiği hususunda ihtilaf olmamasına rağmen, dahası “taraf” kelimesi, Kur’ân’daki tüm kullanımlarında, izafet edildiği şeyin parçasını oluşturacak şekilde geçmesine rağmen ikinci ihtimalde akşam ve yatsı namazları gündüzün iki tarafında kılınacak namazlar arasında sayılmıştır. Oysa yukarıdaki ifadelerde yatsı namazının gecenin gündüze yakın zamanlarında kılınacak namaz olduğu da söylenmişti. Tüm bunlar, müfessirlerin, kendi yaptıkları gece-gündüz tanımlarına kendilerinin uymadıklarını göstermektedir.

    Tekrar dönecek olursak, yukarıdaki iddiaya göre gündüzün iki tarafı ile kastedilen, gündüzün başı ve sonuymuş. O halde Tâhâ suresinin 130. ayetinde geçen “وَاَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ifadesiyle kastedilen nedir? Aynı çalışmanın bu iki ifadeye farklı anlamlar vermesi beklenir. Çünkü وَاَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ile “طَرَفَيِ النَّهَارِ = َgündüzün iki tarafı” ifadeleri farklı şeylerdir. Birinde gündüzün iki tarafından, diğerinde ikiden fazla, en az üç tarafından bahsedilmektedir. Çünkü Arapça’da “tesniye = ikil” ile “cem’ = çoğul“ farklı sayısal değerleri ifade etmek için kullanılır. Sözü edilen kuruma ait meal Tâhâ suresinin 130. ayetine şu anlamı vermiştir:

    “(Resûlüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki, hoşnutluğa eresin.”

    Yukarıdaki meale düşülen dipnot şöyledir:

    “…Gündüzün etrafında, yani başında ve sonunda tesbih et ifadesi ile, önemine binaen, sabah ve akşam namazlarına ikinci defa dikkat çekilmiştir.”

    Görüldüğü üzere gündüzün taraflarında ifadesi “gündüzün iki ucu” olarak tercüme edilmiştir. Çünkü ayette geçen “وَاَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ifadesinin, önemine binaen, aynı ayette geçen ” قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ = güneş doğmadan ve batmadan önce” ifadesinin tekrarı olduğu düşünülmüştür. “Kur’an Yolu” isimli çalışmada da ayette geçen “وَاَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ifadesi “gündüzün iki ucunda” şeklinde tercüme edilmiştir.[4]

    Görülen o ki, ayetlerde geçen kelimelerin tekil, ikil ya da çoğul olmalarının meal ve tefsir hazırlayanlarca pek bir önemi yoktur. Bu durumda, pek çok ayette Kur’ân’ın Arapça olarak indirildiğine dair yapılan vurgular da önemsenmemiş olmaktadır.

    Tekrar Hûd suresinin 114. ayetine dönersek, “Kur’an Yolu” isimli çalışmada da ayette geçen “وَزُلَفاً مِنَ الَّيْلِۜ” ifadesi “gündüze yakın saatler” diye tefsir edilmekte ve kastedilenin “yatsı namazı” olduğu söylenmektedir. Yani ikil olan “طْرَافَ النَّ = َtarafeyn” kelimesi çoğul; çoğul olan “ زُلَفاً = zülef” kelimesi tekil olarak kabul edilmektedir.

    Yukarıdaki ifadelerin kaynağının tefsir eserlerinde yer alan geleneksel anlayış olduğunu göreceğiz. Ancak öncesinde, ele aldığımız ayetin Türkçe meallerde nasıl tercüme edildiğine dair birkaç örnek daha vermek istiyoruz.

    Türkiye Diyanet Başkanlığı Yayınlarından çıkan ve Halil Altuntaş ile Muzaffer Şahin’in hazırladıkları meal ayeti dilimize şöyle çevirmektedir:

    “(Ey Muhammed!) Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.”

    Ayete düşülen dipnot ise şöyledir:

    “Bu âyet, namaz vakitlerini göstermektedir. Gündüzün iki tarafından maksat, güneşin tepe noktasına gelmesinden önceki ve sonraki dilimleri demektir. Buna göre sabah namazı gündüzün bir tarafında, öğle ve ikindi namazları da öbür tarafında olmaktadır. Gecenin gündüze yakın vakitleri ise akşam ve yatsı vakitleridir.”

    Süleyman Ateş ayete şu meali verir:

    “Gündüzün iki tarafında (sabah, akşam) ve geceye yakın sâ’atlerde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.”

    Süleyman Ateş âyetin tefsirinde, gündüzün iki tarafıyla kastedilenin, gündüzün gece ile birleşen iki ucu olduğunu, ancak güneşin tam doğduğu ve tam battığı ân olan bu iki uçta namaz kılınamayacağı için bu ânların biraz öncesi ve biraz sonrasındaki vakitlerin yani sabah ve akşam namazlarının kastedildiğini söyler. Süleyman Ateş, gündüzün, güneşin doğuşu ile batışı arasındaki zaman dilimi olduğu söylemesine rağmen[5], âyette geçen “طَرَفَيِ النَّهَارِ” ifadesi ile kastedilenin sabah ve akşam namazları olduğunu söylemektedir. Ateş, âyette geçen ve “gecenin gündüze yakın zamanlarında” diye çevirdiğimiz “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ”  ifadesindeki “zülef = زُلَف” kelimesinin, burada olduğu gibi çoğul kabul edilmesi durumunda yatsı ve teheccüd; “zülf = زُلْف” şeklinde tekil kabul edilmesi halinde ise sadece yatsı namazı olarak anlaşılacağını söyler. Ateş’in söylediklerini şöyle gösterebiliriz:


    Şekil 5’te görüldüğü üzere, akşam namazı gündüzün iki tarafından birinde kılınacak namaz olarak gösterilmiştir. Güneş battıktan sonraki bir zaman diliminde kılınan akşam namazı, gündüzün bir tarafı olarak düşünülebilmiştir. Sabah namazının da esasında gece namazı olduğu düşünüldüğünde tablodaki vahamet daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü bu durumda, ayette geçen gündüzün iki tarafındaki ifadeye tekabül eden herhangi bir namaz bulunamamış olmaktadır. Ateş’e göre, Mekke’de ve belki de miraçtan önce inen bu ayet iki veya üç namazı yani sabah, akşam ve yatsıyı emretmektedir. Ateş’in konuyla ilgili devam eden ifadeleri çelişkiler içermekte ve ne dediği tam olarak anlaşılamamaktadır.[6] Ateş’in, söz konusu ayetin İsra olayından öncesine, yani beş vakit namazın farz kılınmasından önceki duruma işaret ettiğine dair ihtimalden İbn Kesîr de tefsirinde bahseder.[7]

    Bayraktar Bayraklı da, âyette geçen “طَرَفَيِ النَّهَارِ” ifadesini “gündüzün iki tarafı” olarak dilimize çevirmekte ve bununla sabah ve akşam namazlarının kastedildiğini söylemektedir. Bayraklı, “geceye yakın saatler” anlamı verdiği âyetin kısmıyla da kastedilenin yatsı namazı olduğu görüşündedir.[8] Tablo 3 için söylenenler Bayraklı için de geçerlidir.

    En ilginç meale ise Hasan Elik ve Muhammed Coşkun’un beraberce hazırladıkları “Tevhit Mesajı/ Özlü Kur’an Tefsiri” isimli çalışmada rastladık. Bu çalışmada mealin başına şayet ayet numaraları konmamış olsaydı, verilen mealin Hûd suresinin 114. ayetine ait olduğunu anlamamıza imkân ve ihtimal yoktu. Çalışmada 114 ve 115. ayetlere şöyle meal verilmiştir:

    “Ey Muhammed! Müşriklerin eziyetlerine karşı dayanıklı ol! Unutma ki Allah senin ve sana inananların sabır ve sebatını karşılıksız bırakmayacaktır. Daima tevhit üzere kulluk et! Namaz ve sabır ile Allah’dan yardım niyaz et! Çünkü sadece Allah’a ibadet etmek gibi iyilikler müminleri dirençli kılar, kötülükleri telâfi eder. Bu söylenenler ders alınmasını bilenler için çok mühim öğütlerdir.”[9]

    Yukarıdaki mealin gerçekten Hûd suresinin 114. ayetine ait olup olmadığından emin olmak için aynı çalışmada İsrâ suresinin 78. ayetine verilen meale bakma ihtiyacı hissettik. Ayete verilen şu meal şüphelerimizi giderdi:

    “Ey Muhammed! Müşriklerin giderek artan bu baskıları karşısında daha sabırlı ve dayanıklı olmak için daima tevhit üzere kullukta ve ibadette sebat et! Böylece sabah vakitlerinde yapacağın ibadet, gönlünü ferahlatacak, sana dinginlik verecek…”[10]

    Görüldüğü üzere ayetin metninden bağımsız olarak ve tamamen bir kurgu üzerinden yorum yapılmıştır. Böylesi bir yol takip edildiğinde Kur’ân’a söyletilemeyecek hiçbir şeyin olamayacağı ortadadır.

    Âyetin Tefsir Eserlerinde Ele Alınışı

    Taberî, âyette geçen “gündüzün iki bölümünde” şeklinde meal verdiğimiz kısmı “yani sabah (الغداة = el-ğadât) ve öğleden sonraki vakitlerde (العشيَّ = el-‘aşiyy)” şeklinde tefsir edip, “sabah vakti (الغداة)” ile kastedilenin “sabah namazı” olduğu hususunda icmâ bulunmakla birlikte “öğleden sonraki vakitler (العشيَّ)” ile kastedilenin ne olduğu hususunda ihtilaf olduğunu, bazılarının bununla “öğle ve ikindi namazları”, bazıları “akşam namazı”nın bazıları da sadece “ikindi namazı”nın kastedildiğini söylediklerini nakleder. Ancak Taberî âyetteki bu ifade ile kastedilenin “öğle ve ikindi namazları” olduğunu söyleyenlerden de bahseder. Yine onun bildirdiğine göre, bu kişiler, âyetin “gecenin gündüze yakın zamanlarında” mealindeki kısmı ile de “akşam, yatsı ve sabah namazları”nın kastedildiği görüşündedirler. Taberî tüm rivayetleri naklettikten sonra kendi tercihini aktarır. Ona göre, âyette geçen “gündüzün iki bölümü”nden kastedilen, “sabah ve akşam namazları”dır. O bunu şöyle temellendirir:

    “Gündüzün iki bölümünden ilkinin sabah namazı olduğu hususunda icmâ bulunmaktadır. Sabah namazı güneşin doğuşundan önce kılınır. İki bölümden birinin sabah namazı olduğu hususunda görüş birliği olduğuna göre diğer bölümün akşam namazı olması gerekir. Çünkü akşam namazı güneş battıktan sonra kılınır. Zira iki bölümden biri ile kastedilen, güneş batmadan önceki vakitte kılınan namaz olsaydı, diğer bölüm ile kastedilen, güneş doğduktan sonraki vakitte kılınan namaz olurdu. Oysa bunu söyleyen birini duymadık. Âyette geçen “gündüzün iki bölümünde” kısmıyla kastedilen öğle ve ikindi namazları olduğunu söyleyen birinin bu görüşünün yanlış olduğu ise ortadadır. Çünkü öğle ve ikindi namazlarının gündüzün iki ayrı bölümüne ait namaz olduğunu söylemek yerine bu iki namazın her ikisini gündüzün bir bölümüne ait namaz olarak görmek daha makul olurdu. Öğle namazı gündüzün yarısı geçtikten sonra kılınır ki bu vakit gündüzün ikinci yarısıdır. Dolayısıyla öyle namazının, gündüzün ilk bölümü olduğunu söylemek kabul edilemez. Aksine öğle namazı gündüzün diğer bölümünde yer alır.”[11]

    Taberî’nin ifadelerinden oluşan tablo (şekil 6) şöyledir:

    Taberî’nin, “gündüzün iki tarafından biri, güneş doğmadan önceki vakit ise diğeri mutlaka güneş battıktan sonraki vakit olmalıdır” şeklindeki denklemi bize göstermektedir ki o, gündüzün iki tarafını belirlemede ölçüt olarak güneşin ufkun altında ya da üstünde olmasını dikkate almaktadır. Nitekim iddia ettiği icmâ, gündüzün ilk tarafının güneş doğmadan önceki zaman dilimi yani sabah namazı hususunda gerçekleştiği için denklem gereği gündüzün diğer tarafı da yine güneşin ufkun altında olduğu zaman dilimi yani akşam namazı olmaktadır. Şayet iddia ettiği icmâ, gündüzün ilk tarafının güneş doğduktan sonraki zaman dilimi olduğu hususunda gerçekleşmiş olsaydı, bu defa güneşin ufkun üstünde olmasını ölçüt olarak kullanacak ve gündüzün diğer tarafı da güneşin batamadan önceki zaman dilimi olacaktı. Onun bu denklemi pek çok açıdan hatalıdır.

    Her şeyden önce herhangi bir kuralın temeli icmâya dayanamaz. İcmâ herhangi bir şeyin doğruluğunun ölçütü değil, belki, zaten doğruluğu kesin olan bir bilginin ifade tarzı olabilir. Hele icmâ ile kastedilen, Taberî’nin yaptığı gibi farklı düşünenleri dışlayarak oluşan zoraki birliktelik ise böylesi bir icmâ, bir denklemin temelini asla oluşturamaz. Ayetler icmâdan hareketle anlamlandırılamaz; belki ayetlerin ortaya koyduğu gerçekler icmâ adıyla ifade edilebilir.

    “Nehâr” kelimesine izafe edilen “taraf” kelimesinin güneş battıktan sonraki zaman dilimi, yani akşama namazı olarak görülmesi isabetli değildir. Aynı şekilde sabah namazı da gündüz değil gece namazıdır.

    Taberî, gündüzü güneşin doğuşuyla değil, fecir ile başlatmaktadır. Bu durumda gündüzün iki tarafından ilki gündüzün; ikinci kısmı gecenin içinde olmaktadır. Bu, ayette geçen gündüzün iki tarafında ifadesiyle örtüşmemektedir.

    Taberî, yukarıdaki kişileri eleştirirken, gündüzün; “güneşin doğuşundan öğleye kadar” ve “öğleden itibaren güneşin batışına kadar” olmak üzere iki bölüme ayrılmasının daha makul olacağını söylemekteydi.[12] Bu durum bizi, Taberî’nin, Tâ Hâ sûresinin 130. âyetinde geçen “أَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ifadesini nasıl anladığı hususunda meraka sevketti. Çıkan sonuç ilginçti. Taberî Tâ Hâ sûresinin 130. âyetinde geçen “أَطْرَافَ النَّهَارِ = gündüzün tarafları” ifadesi ile kastedilenin öğle ve akşam namazları olduğunu söylemektedir. “أَطْرَافَ = etraf = taraflar” kelimesinin âyette çoğul geçmesine rağmen ikil kastedilmesinin mümkün olduğunu belirten Taberî, Tahrîm sûresinin 4. âyetinde geçen “قُلُوبُكُمَا = kulûbükümâ = o ikisinin kalpleri” kelimesinin çoğul olmasına rağmen ikil anlamın kastedildiğini hatırlatarak görüşünü temellendirmeye çalışır.[13]

    Görüldüğü üzere Taberî şöyle bir iddiada bulunmaktadır: Tâ Hâ sûresinin 130. âyetinde geçen “أَطْرَافَ النَّهَارِ” şeklindeki ifadedeki “أَطْرَافَ = etraf” kelimesi çoğul formda olsa da burada iki namaz kastedilmektedir. Nitekim Tahrîm sûresinin 4. âyetinde geçen “قُلُوبُكُمَا” ifadesinde, iki kişinin kalbi kastedilmesine rağmen, “قلب = kalp” kelimesi, ikil değil çoğul formda yani “قلوب = kulûb = kalpler”  olarak kullanılmıştır. Taberî’nin bu iddiası kabul edilemez. Çünkü Arapça dil kuralına göre, tesniye (ikil) formundaki kelime bir diğer tesniye formundaki kelimenin tamlayanı (muzaf) olduğunda, tamlayan (muzaf) tamlananın (muzafun ileyh) bir parçası ise, tamlayan çoğul formunda kullanılır.[14] Çünkü böyle bir kullanım anlam karışıklığı doğurmaz. Taberî’nin delil getirdiği “قُلُوبُكُمَا” ifadesi bunun bir örneğidir. Bu örnekte, tamlayan durumundaki “قلب = kalp” kelimesinin çoğulu olan “قلوب = kulûb = kalpler” kelimesi, tamlanan durumundaki “كما = kümâ = siz ikinizin” zamirinden kastedilen iki kişiye izafe edildiği için için burada bir kafa karışıklığı olmaz. Yani “ikinizin iki kalbi = قَلْبَانِكُمَا = kalbânikümâ” değil “ikinizin kalpleri = قُلُوبُكُمَا = kulûbükümâ” şeklinde ifade edilir. Bahse konu olan “أَطْرَافَ النَّهَارِ” ifadesinde ise durum farklıdır. “أَطْرَافَ = etraf” kelimesi, gündüzün parçaları olduğu gibi başka şeylerin de parçaları anlamına gelebilir. O halde kastedilen anlam ne ise kelime o anlama göre düzenlenmek zorundadır. Ya da kelimenin kalıbı nasıl düzenlenmiş ise mana ona göre verilmelidir.

    Taberî, yukarıdaki âyetin “gecenin gündüze yakın zamanlarında” diye tercüme ettiğimiz “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” ifadesini “gecenin saatleri” diye tefsir etmekte ve kastedilenin “yatsı namazı” olduğunu söylemektedir. Bu görüşünü çeşitli rivayetleri naklederek destekleyen Taberî, bununla birlikte âyetin bu kısmıyla kastedilenin “akşam ve yatsı namazları” olduğuna dair nakillere de yer vermektedir.[15]

    Bir diğer müfessir İbn Kesîr, “gündüzün iki bölümünde” şeklinde meal verdiğimiz kısım ile a. sabah ve akşam, b. sabah ve ikindi, c. sabah, öğle ve ikindi; “gecenin gündüze yakın zamanlarında” şeklinde meal verdiğimiz kısım ile de a. yatsı, b. akşam ve yatsı namazlarının kastedildiğine dair rivayetleri aktarır.[16] Benzer rivayetler başka tefsirlerde de geçer. Mesela Beydâvî de “gündüzün iki bölümünde” şeklinde meal verdiğimiz kısmın sabah ve öğle sonrası anlamına geldiğini, bundan kastedilenin de a. sabah ve ikindi veya b. sabah, öğle ve ikindi namazları olduğunu; “gecenin gündüze yakın zamanlarında” mealindeki kısmı ile de akşam ve yatsı namazları olduğunu söyler.[17] Zemahşerî’ye göre de âyetin ilk kısmıyla sabah, öğle ve ikindi; ikinci kısmıyla da akşam ve yatsı namazları kastedilmektedir.[18] Mâtürîdî, âyette üç namazın zikredildiğini, âyetteki “gündüzün iki tarafı” ifadesiyle sabah ve ikindi; “gecenin gündüze yakın zamanlarında” ifadesiyle de akşam namazının kastedildiğini söyler. Mâtürîdî, âyette geçen “zülef = زُلَف” kelimesinin çoğul bir kelime olması üzerinde değil de, kelimenin “yakınlık” anlamına geldiği üzerinde durmaktadır.[19] Cessâs da âyetin ilk kısmıyla sabah, öğle ve ikindi; ikinci kısmıyla da akşam ve yatsı namazlarının kastedildiğini söyler.[20]

    Âyet fakihler tarafından da ele alınmıştır. Mesela Serahsî, meşhur eseri el-Mebsût’un “namazın vakitleri” başlığı altında bu âyetin ilk kısmıyla sabah; ikinci kısmıyla da akşam ve yatsı namazlarının kastedildiğine dair rivayetlere yer verir.[21] Kâsânî’ye göre bu âyet, beş vakit namazı göstermektedir. Bu âyete göre sabah namazı gündüzün bir tarafını, öğle ve ikindi namazı gündüzün diğer tarafını ifade eder. Çünkü gündüz, sabah (غداة) ve öğleden sonra (عشي) olarak ikiye ayrılır. Sabah (غداة), gündüzün ilk ânından zevale kadar devam eder. Sonra öğleden sonraki kısım (عشي) başlar. Âyetin ikinci bölümüne da akşam ve yatsı namazı girer.[22] Durum Şafii mezhebinde de farklı değildir. Mesela Mâverdî, âyetin ilk kısmıyla sabah, öğle ve ikindi; ikinci kısmıyla da akşam ve yatsı namazlarının kastedildiğini söyler.[23]

    Görüldüğü üzere Hûd sûresinin 114. âyetinde geçen ve ikil formda olan “طَرَفَيِن = tarafeyn” kelimesine çoğul; çoğul formda olan “زُلَف = zülef” kelimesine de tekil muamelesi yapılmıştır. Şimdi âyeti Kur’ân bütünlüğü içinde ele alabiliriz.

    Kur’ân Bütünlüğünde Âyetin Doğru Anlamı

    Ele aldığımız âyette, “gündüzün iki bölümünde = طَرَفَيِ النَّهَارِ” ve “gecenin gündüze yakın zamanlarında = زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” namaz kılınması emredilmektedir. “Gündüzün iki bölümü” diye anlam verdiğimiz ifade âyette “طَرَفَيِ النَّهَارِ = tarafeyin-nehâr” şeklinde geçmektedir. “طَرَفَيِن = tarafeyn” kelimesi Arapça’da “iki taraf/bölüm/uç” anlamına gelir. Kelimenin tekil hali “طَرَف = taraf”tır. Taraf kelimesi Kur’ân’da “kafirlik edenler”[24], “arz = yeryüzü”[25] ve “nehâr = gündüz”[26] kelimelerine izafe edilir ve izafe edildiği şeylerin “parçası/bölümü” anlamını verir. Bu durumda yukarıdaki âyette “gündüz” anlamına gelen “nehâr” kelimesine izafe edilen “tarafeyn” kelimesi “gündüzün iki bölümü” anlamına gelir. Gündüzün taraflarında kılınması emredilen iki namaz, öğle ve ikindi namazları olmalıdır. Çünkü İsrâ sûresinin 78. âyetinde, gündüz kılınması gereken ilk farz namazın vakti, güneşin batıya meyletmesi ile başlar ve bunun da öğle namazı olduğu aklen ve naklen sabittir.

    Âyette “gecenin gündüze yakın zamanları” anlamına gelen ve “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ = zülefen mine’l-leyl” şeklinde geçen ifadedeki “زُلَف = zülef” kelimesi “yakınlık” anlamına gelen “زُلْفَة = zülfe” kelimesinin çoğuludur. Yani “zülef”, “zülüfler” demektir. Kelime Kur’ân’da pek çok âyette geçer. Mesela Tekvîr sûresinin 13 (وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ = Cennet yaklaştırılınca), Şu’ârâ sûresinin 90 ile Kâf sûresinin 31 (وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ = Cennet müttekîlere yaklaştırılır) ve yine Şu’arâ sûresinin 64. âyetlerinde  (وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ = Öbürlerini o yerde onlara yaklaştırdık) kelimenin fiil hali “yaklaşmak” anlamında kullanılmıştır. “Zülfe” kelimesi de “yakınlık” anlamında Mülk sûresinin 27. âyetinde kullanılır (فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا = O tehdidi yakından görünce kafirlerin yüzleri fenalaşır). Yine “zülfâ = زُلْفَى” kelimesi de Sebe sûresinin 37 (وَمَا أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُم بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِندَنَا زُلْفَى = Sizi bizim katımıza yaklaştıracak şey ne mallarınız ne de çocuklarınızdır), Sâd sûresinin 25 ve 40 (وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ = Bize daha yakın olma ve mutlu son onun hakkıdır) ile Zümer sûresinin 3. âyetlerinde (وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى = Allah’tan önce evliyaya tutunanlar derler ki, ‘Bizim bunlara kulluk etmemiz, sırf bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diyedir.’) “yakın olmak” anlamında geçer. Aynı kökten türeyen “Müzdelife” kelimesinin de insanları Allah’a yaklaş-tırması yahut Arafat’tan hareketle buraya yaklaşıldığı veya insanların buraya gelmekle Mina’ya yaklaşmaları veya gecenin ilk zaman diliminde Arafat’tan buraya gelinmesiyle irtibatlı olduğu söylenir.[27]

    Âyette geçen “zülef” kelimesinin çoğul olduğunu söylemiştik. Bu durumda gecenin gündüze yakın en az üç kısmında kılınması gereken namaz olmalıdır. Arapça’da çoğulun en azı üçtür. Bir şeyin yakın-lığından, o şeyin ancak bir başka şeyle olan mesafesi tasavvur edildiğinde bahsedilebilir. Gecenin yakınlığı, gecenin gündüze yakınlığı söz konusu olduğunda bir anlam taşır. O halde gecenin yakın kısımları, gecenin gündüzden emareler taşıyan zaman dilimleri için söz konusu olur. Gecenin gündüze yakın kısımlarında kılınacak namazlar akşam, yatsı ve sabah namazları olur. Akşam namazının vakti, güneşin batışıyla başladığı için akşam namazı gecenin bir zülfü yani gecenin gündüze yakın bir ânı olur. Akşam namazının bitişinde, batı ufkunda batan güneşten hâlâ emareler kaldığı ve batı ufkunda aydınlık bir süre daha devam ettiği için yatsı namazının vakti de gecenin bir zülfü yani gecenin gündüze yakın bölümlerinden biri olur. Çünkü yatsı namazının vakti sabah namazının vaktine kadar değil, batı ufkunda, batan güneşten herhangi bir emarenin kalmadığı yani gecenin karanlığının bastırdığı âna kadar devam eder.[28]

    İsrâ sûresinin 78. âyetinde şöyle buyrulur:

    أَقِمِ الصَّلَاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا

    “O namazı, güneşin batıya kaymasından gecenin kararmasına kadar, bir de fecrin yoğunlaşması sırasında kıl. Fecirdeki yoğunluk gözle görülebilir.” 

    Âyette namazın, “güneşin batıya kaymasından (لِدُلُوكِ الشَّمْسِ)”, “gecenin karanlığına kadar geçen sürede (إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ)” ve bir de “fecir ışığının toplanma anında (وَقُرْآَنَ الْفَجْر)” kılınması emredilmektedir. Yine âyette, Hûd sûresinin 114. âyetinde geçen, gündüz kılınması gereken iki namazdan ilkinin yani öğle namazının başlangıç vakti belirtilmektedir. Ayrıca bu âyette, Hûd sûresinin 114. âyetinde geçen gecenin gündüze yakın zamanlarından birinin –ki bu, yatsı namazıdır- son vakti belirtilmiştir. Gecenin gündüze yakın vakitlerinden diğeri olan sabah namazının vakti de bu âyette belirtilmiştir. Demek ki, Hûd sûresinin 114. âyetinde geçen gündüzün iki tarafı, öğle namazıyla başlamaktadır. Gecenin gündüze yakın zamanları da güneşin batmasından sonraki ve doğmasından önceki zamanlardır. Gecenin bu iki ucundaki zamanlar, gecenin gündüze yakın zaman dilimleridir.

    Cibrîl’in Kâbe’nin yanında iki gün üst üste Rasûlullah’a namaz kıldırdığına dair meşhur şu rivayet de yukarıda anlatılanlarla örtüşmektedir:

    “Cibrîl Kâbe’nin yanında bana iki kere imamlık yaptı. Birincisinde öğle namazını, gölgeler bir ayakkabı bağı kadar iken kıldırdı. Sonra her şeyin kendi gölgesi kadar olduğu zaman ikindiyi kıldırdı. Güneşin battığı ve oruçlunun iftar ettiği saatte akşam namazını kıldırdı. Şafağın kaybolduğu saatte de yatsıyı kıldırdı. Sabah namazını da tan yerinin ağardığı, oruç tutana yemenin içmenin yasak olduğu saatte kıldırdı. Cibrîl ikinci kez imamlık yaptığında öğle namazını, dünkü ikindi vaktinde; her şeyin gölgesinin kendi boyu kadar olduğu vakitte kıldırdı. İkindiyi, her şeyin gölgesi kendinin iki katı olduğu vakitte kıldırdı. Sonra akşam namazını ilk günkü vaktinde kıldırdı. Sonra yatsı namazını gecenin üçte biri geçerken kıldırdı. Sabah namazını da ortalık aydınlandığı sırada kıldırdı. Sonra Cibrîl bana döndü ve dedi ki, ‘Ey Muhammed, bu senden önceki nebîlerin ibadet vaktidir. İbadet vakti bu iki vaktin arasıdır.’”[29]

    Bu durumda ortaya çıkan tablo şöyle olmalıdır:

    Âyete Doğru Anlam Verenler

    Bazı meallerde âyete doğru anlamın verildiğini de görmekteyiz. Mesela Hayrat Neşriyat’a ait meal şöyledir:

    “Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindi vakitlerinde) ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde (akşam, yatsı ve sabah vakitlerinde) ise namazı hakkıyla edâ et! Muhakkak ki iyilikler, (büyük günahlardan kaçınmak şartıyla) kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir nasîhattir.”

    Cemal Külünkoğlu’na ait meal de böyledir:

     “Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindide) ve gecenin (gündüze) yakın vakitlerinde (akşam, yatsı ve sabah da) dosdoğru namaz kıl. Muhakkak ki iyilikler (elde edilen dereceler) kötülükleri (küçük günahları) ortadan kaldırır. İşte bu, anlayışı ve kavrayışı olanlar için bir öğüttür.”

    Ali Fikri Yavuz, âyetin ifadelerine açtığı parantezlerde isabet etmiş ancak ayette geçen “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” ifadesini “geceye yakın üç vakitte” diye hatalı çeviri yapmıştır. Ona ait meal şöyledir:

    “Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindi vakitlerinde) ve geceye yakın üç vakitte (akşam, yatsı ve sabah vakitlerinde) gereği üzere namaz kıl. Doğrusu bu hasenat (beş vakit namazın sevabı, küçük) günahları mahveder, Bu, ibretle düşünenlere bir nasihattır.”

    Âyete düştüğü açıklamalara bakıldığında Mustafa İslamoğlu’nun da âyetin meal ve tefsirinde isabet ettiği söylenebilir. Ancak söz konusu âyetten kastedilen namazların hangileri olduğuna dair tespitin ancak Rasûlullah’ın uygulamalarıyla mümkün olduğuna dair yorumlarına katılmamız mümkün değildir.

    Ömer Nasuhi Bilmen, bu âyetin beş vakit farz namazın açık bir delilini teşkil ettiğini ve âyetin ilk kısmıyla kastedilenin öğle ve ikindi namazları olduğunu söyler. Âyette geçen “zülef” kelimesinin “zülfe”nin çoğulu olduğunu belirten Ömer Nasuhi Bilmen, Arapçada çoğulun (cem’) en azının üç olduğunu hatırlatır ve âyetin ikinci kısmıyla sabah, akşam ve yatsı namazlarının kastedildiğini söyler.[30] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır da Ömer Nasuhi Bilmen gibi düşünür.[31]

    Sonuç

    Görüldüğü üzere, Hûd sûresinin 114. âyetinde geçen ve ikil anlam taşıyan “طَرَفَيِ النَّهَارِ” ifadesine çoğul; çoğul anlam taşıyan “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” ifadesine de tekil veya ikil anlamlar yüklenebilmiştir. Ayrıca sabah namazının gündüz namazı olduğu düşünülmüş, hatta akşam ve yatsı namazlarını, âyette geçen “gündüzün iki tarafında” ifadesinin kapsamına sokanlar bile olmuştur. Âyetin metnine bu tür anlamların giydirmesinin temelinde, muhtemelen, âyetlere Kur’ân bütünlüğü içinde değil de bir takım algı ve kurgulardan hareketle yaklaşılmış olması yatmaktadır.

    Sabah namazının, âyetin ilk kısmındaki “gündüzün iki bölümünde = طَرَفَيِ النَّهَارِ”  ifadesi içerisinde değerlendirilmesi, geleneksel “gündüz” tanımının bir sonucu olabilir. Gündüzün, güneşin doğuşuyla değil de fecrin doğuşuyla başladığı düşünülmüş, böylece sabah namazı gündüz namazlarından sayılmıştır. Gündüzün fecrin doğuşuyla başladığına dair düşüncenin temelinde, orucun gündüz vakti yerine getirilen bir ibadet olduğu, bu ibadete de fecrin doğuşuyla başlanıldığı düşüncesi olabilir.[32] Nitekim Arapça’da “gündüz” anlamına gelen “nehâr” kelimesinin, “güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre” olduğunu hatırlatanlara fakihler “şer’î nehar” kavramını kullanır ve oruç ibadetinin zamanını buna delil gösterirler.[33] Tahmin edileceği üzere, delil gösterdikleri âyet Bakara sûresinin 187. âyetidir. Âyette orucun fecrin başlangıcından geceye kadar tutulmasının emredildiğine (وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ) dikkat çekerler ve buradan hareketle gündüz vaktinin, fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan zaman olduğunu söylerler. Bununla birlikte orucun tarifinde “nehar” kelimesini değil de “sabah” kelimesini tercih edenler de vardır. Mesela Zeyla’î, oruç ibadetini “هو تَرْكُ الْأَكْلِ وَالشُّرْبِ وَالْجِمَاعِ من الصُّبْحِ إلَى الْغُرُوبِ بِنِيَّةٍ من أَهْلِهِ الصوم = oruç, niyetli olarak, sabah vaktinden güneş batana kadar yeme-içme ve cinsel ilişkiyi terk etmektir.” şeklinde tanımladıktan sonra tanımda geçen “من الصُّبْحِ = mine’s-subh = sabah vaktinden itibaren” ifadesinin özellikle kullanıldığını, mesela “نهارا = nehâran = gündüz vakti” denilmediğini, çünkü “nehar”ın güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi olduğunu söyler ve Kudûrî’yi, oruç tanımında “nehar” kelimesini kullanması sebebiyle (الصوم هو الإمساك عن الأكل والشرب والجماع نهارا مع النية = oruç, niyetli olarak, gündüzleyin yeme-içme ve cinsel ilişkiden uzak kişinin kendisini tutmasıdır) eleştirir.[34]

    Ancak, gündüzün, güneşin doğuşuyla başladığını söyleyenler de vardır. Mesela, gündüz namazlarında kıraatin sesli yapılmadığı kuralını hatırlatıp sabah namazının gece namazı olması gerektiğini, bu durumda gündüzün güneşin doğuşuyla başladığını söyleyenler bulunmaktadır.[35] Görünen o ki, gündüz namazlarının kıraatinin sessiz olduğuna dair Rasûlullah’a nispet edilen sözün,[36] gündüzün fecrin doğuşuyla başladığına dair düşünceyle çelişmemesi sebebiyle “sabah” ve “nehar” diye iki ayrı kavram oluşturulmuş, sabah, “fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar”; gündüz de “güneşin doğuşundan batışına kadarki zaman dilimi” şeklinde tanımlanmıştır.

    Görüldüğü üzere gündüzün tanımında bir kafa karışıklığı vardır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu kafa karışıklığı Hûd sûresinin 114. âyetinin anlaşılmasında etkili olmuş gözükmektedir.

    Öte yandan yatsı namazının son vaktinin sabah namazına kadar devam ettiğine dair düşüncenin de söz konusu âyetin yanlış anlaşılmasına sebep olduğu söylenebilir. Zülfe kelimesi yakınlık anlamına gelir. Âyette geçen “زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” ifadesini, yani “gecenin zülfelerini” gecenin gündüze yakın vakitleri olarak düşünebilmek için yatsının son vaktinin sabah namazına kadar devam etmediğini kabul etmek gerekir.

    Namazın Mekke’de bilinmediğine dair algının da yukarıdaki âyetin anlaşılmasında engel oluşturduğu düşünülebilir. Beş vakit namazın miraçta farz kılındığına dair düşünce, bu ve benzeri âyetlerin beş vakit namazla irtibatlı olarak ele alınmamasının sebeplerinden biri gibidir. 

    Taberî’nin bir görüş olarak naklettiği ve ayette geçen “gündüzün iki bölümünde = طَرَفَيِ النَّهَارِ” ifadesi ile kastedilenin öğle ve ikindi; “gecenin gündüze yakın zamanlarında = زُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ” ifadesi ile kastedilenin de akşam, yatsı ve sabah namazları olduğuna dair görüş, âyeti doğru bir şekilde ele alanların bulunduğunu göstermesi açısından önemli iken, Taberî’nin bu görüş sahiplerine cevap verme saikiyle dile getirdiği iddialar da bir o kadar önemsizdir. Sabah namazını gece namazı olarak görenlerden bahsetmesine, hatta onlara cevap vermeye çalışmasına rağmen sabah namazının gündüzün tarafların bir taraf olduğu hususunda icmâ olduğunu söyleyebilmesi, geleneksel icmâ anlayışını yansıtması açısından dikkat çekicidir.

    Neticede, Kur’ân bütünlüğü açısından değil de algı ve kurgular üzerinden hareket edilmiş ve bir âyetin daha başına gelmeyen kalmamış.

    Notlar

    1. Her ne kadar komisyon desek de, önsözündeki açıklamalara bakıldığında çalışmanın, tercüme yapmak ve açıklayıcı notlar koymak üzere altı kişi arasında paylaştırılmış bölümlerin bir araya getirilmesiyle oluşmuş bir meal olduğu anlaşılmaktadır.
    2. Çalışmanın önsözündeki açıklamalara bakılırsa söz konusu ayetin meali ve meale düşülen dipnot Sadrettin Gümüş’e ait olmalıdır.
    3. Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara, 2003, III, 196.
    4. Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, III, 560.
    5. http://www.suleyman-ates.com/index.php?option=com_ content&view=article&id=1012%3Aftar-vakt-le-lgl-br-soru&catid=63%3Anisan-2014&Itemid=97
    6. Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, IV, 342 vd.
    7. el-İmam Hafız İbn Kesîr (ö. 774/1373), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm li’l-Hafız İbn Kesîr, Kahire 2005, IV, 364.
    8. Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, IX, 338 vd.
    9. Hasan Elik, Muhammed Coşkun, Tevhit Mesajı, İstanbul, 2013, s. 519.
    10. Hasan Elik, Muhammed Coşkun, Tevhit Mesajı, s. 621.
    11. Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö. 310/923), Câmi’u’l-Beyân, Beyrut, 1992, VII, 124 vd.
    12. Taberî, Câmi’u’l-Beyân, VII, 126.
    13. Taberî, Câmi’u’l-Beyân, VIII, 477. Benzer bir mesele olarak, Nisâ sûresinin 11. âyetinde geçen “ٌ ة َ إخو = ْ kardeşler” kelimesinin çoğul olmasına rağmen ikil anlama da geldiğine dair klasik kaynaklardaki tartışmalar için bkz. Tahâvî, Ahkâmü’l-Kur’ân, II, 378; Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, IV, 107-108; Serahsî, el-Mebsût, XXIX, 144.
    14. Şeyh Ebu’l-Hayyan Siracuddin en-Nahvî, Hidâyetü’n-nahv, Karaçi, Pakistan, s. 58.
    15. Taberî, Câmi’u’l-Beyân, VII, 124 vd.
    16. el-İmam Hafız İbn Kesîr (ö. 774/1373), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm li’l-Hafız İbn Kesîr, Kahire, 2005,
    17. el-Kadi Nasıruddin Ebi Said Abdullah b. Ömer b. Muhammed eş-Şîrâzî el-Beydâvî (ö. 685/1286), Envâru’t-Tenzîl ve esrâru’t-te’vîl, Beyrut, 2000, II, 153-154.
    18. Carullah Ebu’l-Kasım Mahmud b. Ömer ez-Zemahşerî (ö. 538/1144), el-Keşşâf an Hakâik-i Ğavâmidi’t-tenzîl ve ‘uyûni’l-akâvîl fî vücûhi’t-te’vîl, Riyat, 1998, III, 242-243.
    19. Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Muhammed Mâturîdî (ö. 333/944), Te’vîlâtü’l-Kur’ân, İstanbul, Mizan Yayınevi, 2006, VII, 249.
    20. Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî Cessâs (ö. 370/981), Ahkâmü’l-Kur’ân, Beyrut, trs., II, 267.
    21. Ebû Bekr Şemsü’l-eimme Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), el-Mebsût, Beyrut, 1989, I, 141.
    22. Alâuddin Ebû Bekr b. Mesûd el-Kâsânî el-Hanefî, (ö. 587/1191), Bedâi’u’s-sanâi’ fî tertîbi’ş-şerâi’, Beyrut, 1982, I, 89.
    23. Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habib Mâverdî (ö. 450/1058), el-Hâvî fî fıkhi’ş-Şâfi’î, Beyrut, 1994, el-Hâvî, II, 6.
    24. Âl-i İmrân 3/127.
    25. Ra’d 13/41; Enbiyâ 21/44.
    26. Tâhâ 20/130.
    27. Dursun Ali Şeker, “Müzdelife”, DİA, XXXII, 239.
    28. Konuyla ilgili bkz. Abdulaziz Bayındır, http://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/kuranda-namaz-vakitleri. html
    29. Tirmizî, Mevâkît, 1.
    30. Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’anı Kerim’in Türkçe Meâli Âlisi ve Tefsiri, Bilmen Yayınevi, İstanbul, III, 1528.
    31. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Yeni Mealli Türkçe Tefsir, İstanbul, 1938, IV, 2832.
    32. İbn Teymiyye, Câmi’u’l-mesâil, VI, 342.
    33. Ekmeleddin Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd b. Ahmed Bâbertî (786/1384), el-İnâye, III, 280.
    34. Fahreddin Osman b. Ali b. Mihcen Zeylai (743/1342), Tebyînü’l-hakâik fî şerhi Kenzi’d-dekâik, I, 312.
    35. Ebü’n-Necâ Şerefeddin Musa b. Ahmed b. Musa el-Haccâvî (ö. 968/1560), el-İknâ’ fî fıkhi’l-imâm Ahmed b. Hanbel, Beyrut, trs., s. 118.
    36. Rivayet şöyledir. “صَلَاةُ النَّهَارِ عَجْمَاءُ = gündüz namazları(nda kıraat) sessizdir.” Muhakkikler hadisin zayıf olduğunu söylemişlerdir. Bkz. Cemaluddin Ebû Muhammed b. Abdillah b. Yusuf el-Hanefî ez-Zeyla’î (ö. 762/1361), Nasbü’r-râye li ehâdîsi’l-Hidâye, Kahire, trs., II, 1-2.


  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -4 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -4 / Dr. Fatih Orum

    Yazımızda Sâd suresinin 44. ayetine meal ve tefsirlerde verilen geleneksel anlama değinecek, bu anlam üzerinden ayetten hangi çıkarımların yapıldığını göreceğiz. Ardından da konuyu Kur’ân bütünlüğü açısından ele alıp, ayetin olması gereken anlamını tespit etmeye çalışacağız.

    Ayete Verilen Mealler

    Sâd suresinin 44. ayetinin metni ve ayete verilen geleneksel meal şöyledir:

    وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِراًۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

    Ey Eyyûb! Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma’ demiştik. Doğrusu Biz onu sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu, daima Allah’a yönelirdi.”

    Görebildiğimiz kadarıyla tüm meal ve tefsirlerde ayetin metninde geçen “لَا تَحْنَثْ = َlâ tahnes” ifadesine yukarıda olduğu gibi “yeminini bozma” anlamı verilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığına ait olan yukarıdaki mealde[1] de görüldüğü üzere ayette geçen söz konusu ifadeye “yeminini bozma” anlamının verilmesinin arka planında bir kurgu yatmaktadır. Bu kurgunun izleri yukarıdaki meale düşülen şu dipnotta görülmektedir:

    “Tefsir kaynaklarında ifade edildiğine göre, Eyyûb peygamber bir olay üzerine karısına yüz sopa vuracağına yemin etmiş, kendisine has bir ruhsat olmak üzere de ayetteki çözüm kendisine öğretilmişti.”

    Türkiye’deki en yaygın meallerden biri olan Türkiye Diyanet Vakfı’na ait mealde[2] de ayet Türkçe’ye şöyle çevrilmiştir:

    “Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir…”

    Ayetin mealine düşülen dipnot ise şöyledir:

    “Rivayete göre Eyyûb (a.s.) hanımının bir hatasından ötürü sıhhate kavuşunca ona yüz değnek vurmaya yemin etmişti. Halbuki karısının, ona karşı hizmetleri, fedakârlıkları büyüktü. Onun için Cenab-ı Hak, yüz tâne ekin sapından oluşan bir demetle bir kere vurulmasını kâfi görmüştü.”

    Yine aynı yazarlar tarafından Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlarından çıkan Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir isimli eser de ayette geçen “لَا تَحْنَثْۜ = َlâ tahnes” ifadesi “… böylece yeminini bozmamış ol (dedik).” şeklinde tercüme edilmiş ve şu açıklamalara yer verilmiştir:

    “Eyyûb’un eşi, hastalığı süresince ona hizmetten bir an bile geri durmamıştı. Fakat bir defasında üzüntüsü yüzünden Eyyûb’u isyana teşvik eden bazı sözler söylemiş, buna canı sıkılan Eyyûb da iyileştiği zaman ona yüz sopa vurarak cezalandıracağına yemin etmişti. Ancak kadının maksadı kötü olmadığı, Eyyûb de sadakatinden ve hizmetinden dolayı onu çok sevdiği için 44. ayette Allah Teâlâ Eyyûb’a bu cezayı sembolik bir şekilde uygulama yolunu göstermiştir. Bu olay, cezadan maksadın, insanlara acı çektirmek değil, düzeni ve asayişi korumak, haksızlıkları engellemek olduğunu; uygulamada suçlunun özel durumunun, iyi halinin göz önüne alınması gerektiğini hatırlatması bakımından da önem taşımaktadır.”[3]

    İsrâiliyyât Kaynaklı Bir Kurgu

    Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ – lâ tahnes” ifadesine, yukarıdaki örneklerde de görüldüğü üzere “yeminini bozma”, “yeminini böyle yerine getir” gibi anlamlar verilmiştir. Meallerin hepsine yansıyan bu anlamın kaynağı tefsir eserleridir. Tefsirlerin kaynağının ise Kitab-ı Mukaddes’e dayandığı görülür. Kitab-ı Mukaddes’te, yakalandığı hastalıktan dolayı kötü duruma düşen Eyyûb (a.s.)’a karısı, Allah’a sövmesini söyler. İlgili bölüm şöyledir:

    “1. Başka bir gün ilâhi varlıklar RAB’bin huzuruna çıkmak için geldiklerinde Şeytan da RAB’bin huzuruna çıkmak için onlarla gelmişti. 
    2. RAB Şeytan’a, “Nereden geliyorsun?” dedi. Şeytan, “Dünyada gezip dolaşmaktan” diye yanıtladı.
    3. RAB, “Kulum Eyüp’e bakıp da düşündün mü?” dedi, “Çünkü dünyada onun gibisi yoktur. Kusursuz, doğru bir adamdır. Tanrı’dan korkar, kötülükten kaçınır. Senin kışkırtmaların sonucunda onu boş yere yıkıma uğrattım, ama o doğruluğunu hâlâ sürdürüyor.”
    4. “Cana can!” diye yanıtladı Şeytan, “İnsan canı için her şeyini verir. 
    5. Elini uzat da, onun etine, kemiğine dokun, yüzüne karşı sövecektir.”
    6. RAB, “Peki” dedi, “Onu senin eline bırakıyorum. Yalnız canına dokunma.” 7. Böylece Şeytan RAB’bin huzurundan ayrıldı. Eyüp’ün bedeninde tepeden tırnağa kadar kötü çıbanlar çıkardı. 
    8. Eyüp çıbanlarını kaşımak için bir çömlek parçası aldı. Kül içinde oturuyordu.
    9. Karısı, “Hâlâ doğruluğunu sürdürüyor musun?” dedi, “Tanrı’ya söv de öl bari!”
    10. Eyüp, “Aptal kadınlar gibi konuşuyorsun” diye karşılık verdi, “Nasıl olur? Tanrı’dan gelen iyiliği kabul edelim de kötülüğü kabul etmeyelim mi?” Bütün bu olaylara karşın Eyüp’ün ağzından günah sayılabilecek bir söz çıkmadı.”[4]

    Eyyûb (a.s.) ile karısı arasında geçtiği söylenen yukarıdaki ifadelerden esinlenerek, Eyyûb (a.s.)’ın, iyileştiğinde karısına yüz değnek vuracağına dair yemin ettiğine, iyileşince de bu yeminini yerine getirmesi için Allah’ın ona bir yol öğrettiğine dair kurguya tefsir eserlerinde yer verilir. Hatta Sâd suresinin 44. ayeti bu kurguya göre okunduğu için fıkıh kitaplarında “hile-i şer’iyye”[5]nin delili olarak bu ayete atıfta bulunulur.

    Bir Kurgudan Yapılan Çıkarımlar

    Meşhur Hanefî âlimi Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân isimli eserinde bu ayeti ele alır ve ayetten hareketle tespit ettiği bir takım hükümleri sıralar. Cessâs, ayetin tahliline İbn Abbas’a dayandırdığı şu hikayeyle başlar:

    “İblis, Eyyûb (a.s.)’ın karısına; kocanı iyileştirirsem ‘onu iyi eden sensin ey İblis’ der misin? deyince, kadın bu durumdan Eyyûb (a.s.)’a bahseder. Bunun üzerine o da karısına; ‘Allah bana şifa verirse sana yüz sopa vuracağım’ der ve iyileşince de yüz dalı bir demet yapıp bu demetle karısına bir kez vurur.”[6]

    Cessâs, benzer hikayeyi Katâde’ye dayandırarak da nakleder ve bu ayetin hükmü gereği, mesela kölesine on sopa vuracağına yemin eden kişinin de, on daldan oluşan bir demet yapıp kölesine bir kez vurmakla yeminini yerine getirmiş olacağını söyler ve demetin nelerden oluşabileceğine dair detaylar verir.[7]

    Cessâs konunun devamında, Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf, Züfer ve İmam Muhammed’in böylesi bir uygulama ile yeminin yerine getirilmiş olacağı görüşünde olduklarını, ancak İmam Mâlik ve Leys’in böyle düşünmediklerini aktarır. Cessâs’a göre İmam Mâlik ve Leys’in bu görüşü Kur’ân’a aykırıdır, çünkü Allah Teâlâ böylesi bir uygulamayla, yeminin bozulmadığını bildirmiştir. Cessâs ayrıca böyle bir uygulamanın sadece Eyyûb (a.s.)’a has olduğu iddiasının da kabul edilemez olduğunu söyler ve bunun bazı gerekçelerinden bahseder. Bu uygulamanın bizim için geçerli olmadığını, mesela zina haddi için yüz değnek yerine yüz daldan oluşan bir demetle vurmanın had cezası yerine geçmeyeceğini söyleyen birine de, cevaben, zina suçu işleyene bu uygulamanın ancak hastalık durumunda olacağını söyler ve zina suçu işleyen ama çok hasta olan birine Rasûlullah’ın yüz daldan oluşan bir demetle had vurduğu şeklinde bir rivayet nakleder.

    Cessâs daha sonra bu ayetten çıkardığı bazı hükümleri sıralar. Şimdi bunları görelim:

    1. Terbiye etmek için koca, karısını dövebilir. Aksi takdirde Eyyûb (a.s.), karısını döveceğine yemin edemez, Allah da karısını döveceğine yemin eden Eyyûb (a.s.)’a yeminini yerine getirebilmesi için yol göstermezdi. Nüşûzu8 durumunda kadını dövmenin caiz olduğu Nisâ suresinin 34. ayetinden anlaşılmaktadır. Sâd suresinin 44. ayetinde de nüşûz durumu olmaksızın terbiye etmek amacıyla kadının dövülebileceğine hükmedilir.

    2. Ayet, istisna yapmadan (inşallah demeden) yemin edebileceğine de bir delildir. Eyyûb (a.s.) istisna yapmadan yemin etmiştir. Bunun bir benzerini Nebî (a.s.) da yapmıştır. Cihada çıkmak için kendisinden binek isteyen bir gruba, ‘vallahi size hiçbir binek vermeyeceğim’ demiş, daha sonra onlara binek göndermiş ve şöyle demiştir: ‘Yemin eden ama yeminden dönmenin daha hayırlı olacağını gören kişi, yemininden dönsün ve yemin keffareti ödesin’

    3. Ayet, yemin eden kişinin, daha sonra yemininden dönmesinin daha hayırlı olacağını görmesi halinde, yemininden döndüğü için ona keffaret gerekeceğinin de delilidir. Keffaret gerekmeseydi Eyyûb (a.s.) yemininden döner, karısına bir demetle vurmaya gerek duymazdı. Bu, yemininden dönmede hayır görüp dönen kişiye keffaret gerekmeyeceğini söyleyenlerin görüşlerinin isabetli olmadığını gösterir. Zaten Rasûlullah da, ‘yemin eden ama yeminden dönmenin daha hayırlı olacağını gören kişi, yemininden dönsün ve yemin keffareti ödesin’ demiştir.

    4. Ayette, hadd9 cezalarını aşan ta’zîr 10 cezaları verilebileceğinin de delili vardır. Çünkü Eyyûb (a.s.), zina suçu işlememesine rağmen, karısına yüz değnek vuracağına yemin etmiş, Allah da ona bunu yerine getirmesini emretmiştir. Ancak Rasûlullah, haddleri aşan ta’zîr cezası verenlerin sınırı aşanlar olduğunu söylemiştir.

    5. Ayet, her hangi bir kayıt düşülmeden (mutlak) yapılan yeminin hemen yerine getirilmesinin gerekmediğine de delildir. Çünkü Eyyûb (a.s.) yemin etmiş ama yemini hemen yerine getirmemiştir.

    6. Ayette, kölesini dövmeye yemin eden birinin, kendi eliyle dövmedikçe yemini yerine getirmiş olmayacağına da delil vardır. Çünkü ayette “ وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً = eline bir demet al” denilmektedir. Ancak imamlarımız, böyle bir kişinin, kölesini dövmesi için bir başkasına emir vermesiyle de örfen yeminini yerine getirmiş olacağı görüşündedirler.

    7. Ayet, yeminde istisnanın ancak yemin edildiğinde yapılabileceğine de delildir. Şayet yemin edildikten daha sonra yeminden istisna caiz olsaydı, Eyyûb (a.s.)’a karısını dövmesi değil yemininde istisnaya gitmesi emredilirdi.

    8. Ayette ayrıca, yapılması caiz olan şeye hile ile ulaşmaya, güçlüğü kendisinden veya başkasından hile ile kaldırmaya da delil vardır. Çünkü Allah Teâlâ, Eyyûb (a.s.)’ın yemininden kurtulması ve hanımının daha fazla zarara uğramaması için bir demet sapla vurmasını emretmiştir.[11]

    Meşhur Hanefî fakihleri Serahsî ve Kâsânî de bu ayeti hile-i şer’ıyyenin delillerinden biri olarak gösterirler.[12] Durum Şâfiî mezhebinde de farklı değildir. İmam Şâfi’î, kölesine yüz değnek vurmaya yemin eden kişinin, şekil şartlarını yerine getirerek yüz daldan oluşan bir demetle kölesine bir kez vurması durumunda, yeminini yerine getirmiş sayılacağını söyler ve söz konusu ayete atıfta bulunur.[13] Onun bu görüşü mezhebin de genel görüşüdür.[14] Eyyûb (a.s.)’a atfedilen hikayeyi sadece ona mahsus bir ruhsat olarak değerlendirenler ise, kölesine yüz değnek vurmaya yemin eden kişinin, yüz daldan oluşan bir demetle kölesine bir kez vurması durumunda, yeminini yerine getirmiş sayılmayacağını söylerler.[15]

    Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesi yeminle ilişkilendirilerek fıkıh usûlünde de kullanılır. Fıkıh usûlünde, beyan-ı tağyîrin[16] unsurlarından biri olan istisnanın[17] munfasıl olamayacağı yani iki cümle arasında belli bir zamanın geçmemesi gerektiğine dair kuraldan bahsedilirken bu ayete atıfta bulunulur ve şayet yemin yapıldıktan daha sonra yeminde istisnaya gitmek caiz olsaydı, Eyyûb (a.s.)‘a yeminini yerine getirmesi değil istisna yapması emredilirdi denilir.[18]

    Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesine hadis eserlerinde de atıfta bulunulur. Mesela muhaddis Beyhakî’nin meşhur eseri es-Sünenü’l-kübra’daki yemin bahsinin bir başlığı (bâb) şöyledir:

    “Kölesine yüz değnek vurmaya yemin eden bir kişi, yüz daldan oluşan bir demetle kölesine vurursa, ” وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ ” ayeti sebebiyle yeminini bozmamış olur.”[19]

    Beyhakî bu başlığın altında şöyle bir rivayete yer verir: Ebû Ümâme b. Sehl b. Huneyf, Ensar’dan olan bazı sahabilerden şunu nakleder: “Ensar’dan bir adam hastalanıp bitkin düştü. Öyle ki; bir deri bir kemik kaldı. Bir ara hastanın yanına bir cariye girdi. Adam, cariyeden hoşlanıp onunla ilişkiye girdi. Olay Rasûlullah’a intikal edince, yüz tane hurma çubuğu alıp adama bir kere vurulmasını emretti.”[20]

    Yukarıdaki rivayeti bazı lafız farklılıklarıyla nakleden Şevkânî, rivayetle ilgili yorumları aktardıktan sonra, böylesi hilelerin ” وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ ” ayeti sebebiyle şer’an caiz olduğunu söyler.[21]

    Özetle…

    Buraya kadar aktardıklarımızı özetleyelim ve Sâd suresinin 44. ayetine Kur’ân bütünlüğü içinde anlam vermeye çalışalım.

    Sâd suresinin 44. ayeti, Eyyûb (a.s.)’ın hastalığı esnasında hanımıyla arasında geçtiği rivayet edilen ve temelleri Kitab-ı Mukades’te geçen bir hikaye üzerinden anlaşılmaya çalışılmış, ayetin metninde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesi “yeminini bozma!” olarak tercüme edilmiş, dahası, ayete verilen bu anlam üzerinden bir takım istidlaller/çıkarımlar yapılmıştır. Mesela ayetin hükmünün sadece Eyyûb (a.s.)’a has olmayıp bizim için de geçerli olduğunu düşünenler tarafından hile-i şer’ıyyenin delillerinden biri olarak bu ayete atıfta bulunulmuştur.

    Böylelikle, mesela kölesine yüz sopa atacağına yemin eden bir kişinin yüz dalı bir demet haline getirip kölesine bununla bir kez vurması halinde yeminini yerine getirmiş olacağına hükmedilmiş, benzer bir uygulama Rasûlullah’a da nispet edilmiştir. Bazıları, Eyyûb (a.s.)’ın, karısını döveceğine dair yemin ettiğine dair hikayeden hareketle, terbiye etmek için kocanın karısını dövebileceğini söylemişler, yine bu kurgudan, yemin ahkâmına dair çıkarımlarda bulunmuşlardır.

    Ayetin Kur’ân Bütünlüğü Açısından Ele Alınması

    Şimdi söz konusu ayeti Kur’ân bütünlüğü içersinde ele alalım.

    Enbiyâ suresinin 83. ayetinde, Eyyûb (a.s.)’ın Allah’a şöyle dua ettiği bildirilir:

    وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ

    Eyyûb bir gün Rabbine şöyle seslenmişti: ‘Ben sıkıntıya uğradım. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.’”

    Onun bu duasının kabul edildiğini devamındaki şu ayetten anlıyoruz:

    فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ

    “Ona olumlu cevap verip ondaki sıkıntıyı gidermiştik.”

    83. ayette geçen “ed-durr = “الضر” kelimesi, Kur’ân’da, insanların başına gelen çeşitli sıkıntılar için kullanılır. Mesela Yusuf suresinin 88. ayetinde bu kelime, yiyecek-içecek sıkıntısını (kıtlık), İsra suresinin 67. ayetinde, denizin ortasında karşı karşıya kalınan, muhtemelen fırtınadan kaynaklanan batma tehlikesi ve çaresizliği ifade için kullanılır. Bu kelime bazı ayetlerde de maddî-manevî tüm sıkıntıları kapsayacak şekilde kullanılır.[22]

    Yukarıda, Enbiyâ suresinin 83. ayetinde geçen “ed-durr = ُّ الضر” ُkelimesiyle ifade edilen, Eyyûb (a.s.)’ın başına gelen sıkıntı şu ayette ” نُصْبٍ وَعَذَابٍۜ = nusb ve azâb” şeklinde geçmektedir:

    وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ

    “Kulumuz Eyyûb’dan da bahset; bir gün Rabbine, ‘Şeytan bana nusb ve azap verdi’ diye seslenmişti.” (Sâd 38/41)

    Müfessirler yukarıdaki ayette geçen “نُصْبٍ  = nusb” kelimesini bedeni; “ عَذَابٍۜ = azâb” kelimesini de maddî sıkıntıyla ilişkilendirirler. “نُصْبٍ = nusb” kelimesiyle aynı kökten olan “نُصْبٍ = nasab” kelimesinin Kur’ân’daki kullanımları[23] dikkate alındığında insanlara isabet eden “nusb”un, kişiye yorgunluk, bitkinlik, tükenmişlik veren bir sıkıntı anlamına gelmesi muhtemel gözükmektedir.

    Kitab-ı Mukaddes’te Eyyûb (a.s.)’ın vücudunun çıbanlarla kaplandığı bildirilir.[24]

    Şu ayetler de, Eyyûb (a.s.)’ın bedeni bir hastalığa yakalandığına işaret etmektedir:

    اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ

    “Ona, ‘ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su’ dedik.” (Sâd 38/42)

    … وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪

    “Ona, ‘eline bir demet ot al, onunla (tenine) vur’ dedik…” (Sâd 38/44)

    Kişinin yıkanıp içebileceği soğuk bir sudan bahsediliyor olması, bedenî bir rahatsızlığa işaret ediyor gibidir. Eline alacağı bir demetle vücuduna vurması da bu ihtimali güçlendirmektedir.

    “Ed-durr = الضر” kelimesinin geçtiği bazı ayetlerde dikkat çeken bir husus, insanın başına gelen ve “ed-durr =الضر” kelimesiyle ifade edilen sıkıntıların Allah’a nispet edilmesidir. Mesela şu ayete göre sıkıntı Allah’a nispet edilmekte ve bu sıkıntıyı kaldıracak olanın da O olduğu bildirilmektedir:

    وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ

    “Allah sana bir sıkıntı verse onu ondan başkası gideremez.” (En’âm 6/17)

    Yasin suresinde zikri geçen ve kavmini uyaran kişinin şu sözü de bu durumu göstermektedir:

    ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنّ۪ي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا يُنْقِذُونِۚ

    “Allah’tan önce başka ilâhlara tutunur muyum hiç? Rahman bana bir sıkıntı vermek istese onların şefaati işe yaramaz. Onlar beni kurtaramazlar.” (Yâsîn 36/23)

    Şu ayetten, Eyyûb (a.s.)’ın, başına gelen sıkıntıyı şeytana nispet ettiğini anlıyoruz:

    وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ

    “Kulumuz Eyyûb’dan da bahset; bir gün Rabbine: ‘Şeytan bana nusb ve azap verdi’ diye seslenmişti.” (Sâd 38/41)

    Oysa şeytan insana böylesi bir rahatsızlık veremez. Ona hastalığı veren Allah’tır. Bundan dolayı Eyyûb (a.s.)’a, hastalığının tedavisiyle meşgul olması ve hastalığı şeytandan bilerek günaha girmemesi gerektiği bildirilmektedir. İşte Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesi “günaha girme!” anlamına geliyor olmalıdır. Bu durumda Sâd suresinin 44. ayetinin meali şöyle olmalıdır:

    “Ona, ‘eline bir demet ot al, onunla (tenine) vur da günaha girme’ dedik. Onu pek sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu! Çok da saygılıydı.”

    Ayetin metninde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesindeki “hanise” fiilî “günaha girmek” anlamına gelir. Meşhur lügat âlimi İbn Fâris, Mekâyîsü’l-lüğa isimli eserinin “h-n-s” maddesinde şunları söyler:

    “… ‘Hıns (حنث ,‘(günah ve sıkıntı anlamına gelmektedir. Mesela bir kimse günah işlediği ya da bir sıkıntıya düştüğü zaman “Hanise fülânün fî kezâ” denilir. Yine Arapların, ‘çocuk günah ya da sevap işledi denilecek yaşa geldi” manasında kullandıkları ‘beleğa’l-ğulâmu’l-hınse = ثْ َ sözlerinin şeklindeki بلغ الغالم الحن kaynağı da budur. ‘Yemini bozmak’ manasını ifade etmek için ‘hıns’ kelimesinin kullanılmasının temelinde de günah anlamı vardır.”[25]

    Yine bir başka meşhur lügat âlimi Feyyûmî de, el-Misbâhu’l-münîr isimli eserinde, “حنث = hıns” kelimesinin lügat anlamının “günah” olduğunu söyler, “yemini bozmak” anlamını ifade etmek için ise bu fiilin “yemin” kelimesi ile birlikte kullanıldığını vurgular.

    Aynı kökten olan “tehannüs” kelimesi de “günahtan kaçınmak” anlamına gelir ve mecazen Allah’a kulluk etmek anlamında kullanılır. Mesela Muhammed (s.a.v.)’in, kendisine nübüvvet verilmeden önce Hira mağarasındaki uzleti için bu kelimenin kullanıldığı görülür.[26]

    ” حنث = hanise” fiilinin, yemini bozmak anlamında kullanıma dönüşmesi, yemini bozmanın günah olmasıyla olan irtibatı sebebiyledir.[27] Nitekim fıkıh eserlerinde de yemin bahislerinin ele alındığı bölümlerde “yeminin bozulması” bu fiille ifade edilmiştir. Hatta bazı hadis metinlerinde de bu fiil aynı anlamda kullanılır. Bu tür kullanımların etkisi olmuş mudur bilmiyoruz ama “حنث = hanise” fiilinin “yemini bozmak” anlamı merkeze konularak tefsir ve meallerde Sâd suresinin 44. ayetinde “ث” geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesine “yeminini bozma!” anlamı verilmiş, yukarıda geçtiği üzere, bu anlama bir de hikaye kurgulanmıştır.

    Şu ayet, “حنث = hanise” fiilinin “günaha girmek” anlamına geldiğini göstermektedir:

    وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ

    “O büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.” (Vâkıa 56/46)

    Yukarıdaki ayette geçen “ الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l-‘azîm” kelimesi Sâd suresinin 44. ayetinde geçen “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesiyle aynı köktendir. Vâkı’a suresinin 46. geçen ayetinde ” الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l-‘azîm” ifadesine “büyük günah” anlamı verirken Sâd suresinin 44. ayetindeki “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” ifadesine “yeminini bozma!” anlamı vermenin tek geçerli gerekçesi, İsrailiyyât[28] kaynaklı bir kurgu gibi gözükmektedir. “Öldükten sonra tekrar dirilişin olmayacağına dair büyük yemin” şeklinde anlam verilebileceğini söyleyenleri saymazsak, Vâkıa suresinin 46. ayetinde geçen “الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l- ‘azîm” ifadesinin, “büyük günah/şirk” anlamına geldiği hususunda tefsir ve meallerde fikir birliği vardır diyebiliriz.

    Şirkin Kur’ân’da “اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ = hiç şüphesiz şirk büyük bir zulümdür”[29] şeklinde ifade edilmiş olması, Vâkıa suresinin 46. ayetinde geçen “الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ = ْel-hınsü’l- ‘azîm” ifadesinin büyük günah yani şirk anlamına geldiğini gösterir.30 Bazı müfessirler ayette geçen büyük günah ile kastedilenin şirk olduğunu, Nebî (s.a.v.)’e nispet edilen şu sözle de teyid ederler:

    “Allah katında en büyük günahın hangisi oluğunu soran birine Nebî (s.a.v.) şöyle dedi: ‘Seni yaratan Allah’a ortak koşmandır.”[31]

    Ayette geçen büyük günahın, insanın Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğine dair verdiği misakı bozmak anlamına geldiği de söylenir.32 Bu, misakı bozmanın günah olmasından hareketle dolaylı bir anlam olarak düşünülebilir. Ancak Kur’ân’da söz konusu misakın bozulması “kat’ = القطع “ve “nakz = النقض “kelimeleriyle ifade edilir. 33 Ayetteki büyük günah ile yeniden dirilişin olmayacağına yemin edenler olduğundan bahsetmiştik. Bunu söyleyenler şu ayeti delil getirirler:[34]

    وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ لَا يَبْعَثُ اللّٰهُ مَنْ يَمُوتُۜ

    “‘Allah ölen kimseyi tekrar diriltmez’ diye bütün güçleriyle yemin ettiler.” (Nahl 16/38)

    Ancak Vâkıa suresinin 47. ayetinde, tekrar dirilişi reddedenlerden bahsedilirken atıf vâv’ı (و (kullanılmasından hareketle ve genel kural gereği atıf vâv’ının, öncekiyle farklı bir hususu bildirme gereği sebebiyle 46. ayette geçen büyük günah ifadesiyle şirkin kastedildiğini, dirilişin olmayacağına dair yemin anlamına gelmediği de söylenir.[35] Bu durumda Vâkıa suresinin 46. ayetinde geçen günah ile kastedilen şirk olur.

    Yüce Allah yeminlerin yerine getirilmesini istemiştir. İlgili ayet şöyledir:

    وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْك۪يدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَف۪يلاًۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ

    “Sözleştiğiniz zaman Allah için verdiğiniz sözü yerine getirin, bir de Allah’ı kendinize kefil ederek sağlamlaştırdığınız yeminlerinizi bozmayın. Allah ne yaptığınızı bilir.” (Nahl 16/91)

    Ayetin metninde geçen “وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ ” şeklindeki ifade “yemini bozmamak” anlamına gelir. Yani Kur’ân’da “yeminini bozma!” ifadesi “لَا تَحْنَثْۜ = lâ tahnes” şeklinde değil yukarıdaki ayette olduğu gibi “وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ = lâ tenkuzu’l-eymân/yemîn” şeklinde ifade edilmektedir. Yeminlerin yerine getirilmesi ifadesi Kur’ân’da “ وَاحْفَظُٓوا اَيْمَانَكُمْۜ = ihfezû eymânekum/yemîn” şeklinde de geçer.[36]

    Yeminlerin yerini getirilmesini isteyen yüce Allah, bazı hallerde yeminlerin bozulmasını emretmiştir. İlgili ayet şöyledir:

    وَلَا تَجْعَلُوا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَيْمَانِكُمْ اَنْ تَبَرُّوا وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَيْنَ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

    “Yeminlerinizde Allah’ı; iyilik yapmanıza, takvanıza/çekinmenize ve insanların arasını düzeltmenize engel yapmayın. Allah işitir ve bilir.” (Bakara 2/224)

    Nitekim Muhammed (s.a.v.), ettiği bir yemin sebebiyle uyarılmış ve yeminini bozması emredilmiştir. İlgili ayet şöyledir:

    قَدْ فَرَضَ اللّٰهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ اَيْمَانِكُمْۚ وَاللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

    “Allah, yeminlerinizden dönmenizi emretmiştir. Sizin dostunuz O’dur. O, her şeyi bilir, her hükmü doğru verir.” (Tahrîm 66/2)

    Nebî (s.a.v.)’in şöyle dediği rivayet edilir:

    “Yemin eden ama yeminden dönmenin daha hayırlı olacağını gören kişi, yemininden dönsün ve yemin keffareti ödesin”[37]

    Sonuç

    Eyyûb (a.s.), rivayetlerde geçtiği şekliyle karısını döveceğine dair bir yemin etmiş midir? Şayet ettiyse, bu yeminini bozamaz mıydı? Dahası bozması gerekmez miydi? Anlamsız bir yemini bozmaması kendisinden niçin istensin? Hele de dinin ruhuna aklın ölçülerine uymayacak bir uygulamayla: Yüz sopa vurmak yerine yüz daldan oluşan bir demetle vurmakla!

    Hikayenin doğru olduğunu farzedelim. Eşlerini hoşnut etmek için, esasında helal olan bir şeyi kendisine haram kılan, bu konuda yemin eden Muhammed (s.a.v.)’i uyaran Allah, eşini dövmeye yemin eden Eyyûb (a.s.)’a, bu yeminini yerine getirmesini niçin emretmiş olsun?

    Yine hikayenin doğru olduğunu farzedelim. Eyyûb (a.s.) yemininden dönseydi ve keffaret ödeseydi olmaz mıydı? Kendisine niçin bu yol hatırlatılmadı? Yüz daldan oluşan bir demetle karısına vurmasını, keffaretten daha iyi bir davranış kılan şey nedir? Kaldı ki; iyiliğe, takvaya ve insanların arasını düzeltmeye engel olması durumlarında yeminlerin bozulmasının daha iyi olacağı ayette bildirilmiş iken! Keffaret Eyyûb (a.s.)’ın şeriatında yok muydu? Bu iddia ediliyorsa bunun delili nedir? Uygulamanın Eyyûb (a.s.)’a has olduğu iddia ediliyorsa bunun delili nedir?

    Zina eden birine, ağır hasta olduğu için, yüz kamçı (celde) yerine yüz daldan oluşan bir demetle bir kez vurulmasına dair bir rivayetin Rasûlullah’a nispet edilmesinin temelinde de ayete verilen bu anlamı ve kurguyu meşrulaştırma amacının olması ihtimalden uzak değildir.

    Görünen o ki; Sâd suresinin 44. ayeti, İsrâiliyyat kaynaklı bir kurgu üzerinden okunmuş, bir yanlış, başka yanlışları doğurmuş, böylelikle bir ayetin daha, başına gelmeyen kalmamış!

    Notlar:

    1. Bu meal Doç. Dr. Halil Altuntaş ve Dr. Muzaffer Şahin tarafından hazırlanmıştır.
    2. Bu meal Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Ali Özek, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş ve Doç. Dr. Ali Turgut tarafından hazırlanmıştır.
    3. Komisyon, Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara, 2004, IV, 510-511.
    4. Kitab-ı Mukaddes, Eyub, Bâp 2. http://www.kitabimukaddes.com/kutsal-kitap-tr/eski-antlasma/eyup.html
    5. Şekil bakımından hukuka uygun bir işlemi vasıta kılarak yasaklanmış bir sonucu elde etmek amacıyla yapılan muameleye fıkıhta hile-i şer’ıyye denir. Konuyla ilgili olarak bkz. Saffet köse, “Hiyel”, DİA, XVIII, 170 vd.
    6. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, Lübnan, trs., III, 382.
    7. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 382.
    8. Nisâ suresinin 34. ayetinde mealen, “nüşûzundan havf ettiğiniz kadınlara gelince; onlara öğüt verin…” buyrulur. Konuyla ilgili bazı ayetlerin sonucunu göre kadının nüşûzu, “gözünü başkasına dikmesi” anlamına gelmektedir. Ayette geçen “havf” ifadesi de “zanna veya bilgiye dayalı korku” anlamına gelir. Kocasının istemediği bir erkeği eve alan kadın hakkında zanna dayalı olarak onun gözünü başkasına diktiği korkusu ortaya çıkar. İşte bu noktada nisâ suresinin 34. ayetinin devamına göre kocası karısına öğüt verir, dinlemezse onu yatakta yalnız bırakır, yine dinlemezse onu döver. Bu davranışından vazgeçerse artık ona karşı başka bir yol aramaz. Konuyla ilgili olarak bkz. ABDULAZİZ Bayındır, Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, İstanbul, 2014, s. 399 vd.
    9. Fıkıhta kabul edildiği şekliyle, sınırları kanun koyucu (Şâri) tarafından çizilen, eksiltme, artırma ve affın söz konusu olmadığı belli sayıdaki suçlar için öngörülen cezalara hadd cezaları denir. Bkz. Suat Erdoğan, Kur’ân ve Sünnet Işığında Suç-Ceza Uygunluğu (Mümâselet), İstanbul, 2014, s. 46.
    10. Fıkıhta kabul edildiği şekliyle, sınırları kanun koyucu (Şâri) tarafından çizilmeyen, takdiri yetkili makamlara bırakılmış suçların cezalarına ta’zîr cezası denir. Bkz. Suat Erdoğan, Kur’ân ve Sünnet Işığında Suç-Ceza Uygunluğu (Mümâselet), İstanbul, 2014, s. 46.
    11. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 383-384.
    12. Serahsî, el-Mebsût, XXX, 209; Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi’, V, 35.
    13. Şâfi’î, el-Ümm, VII, 135.
    14. Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, IV, 347-348.
    15. İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 326
    16. Fıkıh usûlünde beyan kavramı, manadaki kapalılığı gidermek yahut hükümlerin Allah tarafından açıklanma keyfiyetini ifade etmek için kullanılır ve Hanefî fıkıh usûlcülerine göre takrir, tefsir, tağyir, tebdil ve zaruret olmak üzere beş kısma ayrılır. Tahsis, istisna, bedel, sıfat, gaye ve şart gibi unsurlarla yapılan açıklamaya beyân-ı tağyir denir.
    17. İstisna, lafzın delalet ettiği şeylerden bir kısmını “illâ = ” ve benzeri isimlerle cümlenin hükmünden çıkarmaktır. İstisna münfasıl olamaz yani iki cümle arasında zaman farkı bulunamaz. Mesela “benim falana 1000 Lira borcum var’ dedikten belli bir süre sonra “500 Lira hariç” denemez. Bu iki cümle peş peşe söylenirse istisna caiz olur. (konuyla ilgili olarak bkz. Ferhat Koca, İslâm Hukuk Metodolojisinde Tahsis, İstanbul, 1996, s. 124 vd.)
    18. Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 179; Zerkeşi, Bahru’l-muhît, II, 430.
    19. Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 64.
    20. Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 64.
    21. Şevkânî, Neylü’l-evtâr, VI, 130.
    22. Zumer 39/8. 23. Tevbe 9/120; Hicr 15/48; Fâtır 35/35. 24. Kitab-ı Mukaddes, Eyub, Bâp 2. http://www.kitabimukaddes.com/kutsal-kitap-tr/eski-antlasma/eyup.html
    25. İfade şöyledir:
    26. İbn Fâris, Mekâyîsü’l-lüğa, “h-n-s” md.; Feyyûmî, el-Misbâhu’l-münîr, “h-n-s” md. Sahîh-u Müslim’de (İmân, 252) geçen ifade şöyledir: …فكان يخلو بغار حراء يتحنث فيه. “…Hira mağarasında yalnız kalıyor ve orada ibadete çekiliyordu…”
    27. Şihâbüddin Ebî Muhammed Abdirrahman b. İsmail, Şerhu’l-hadîsi’l-muktefâ fî meb’asi’n-nebîyyi’l-mustafâ, Şârika, 1999, s. 98.
    28. İsrâiliyyat, Yahudilik ve Hristiyanlık’tan İslâm kaynaklarına geçtiği kabul edilen bilgiler için kullanılan terimdir. Bkz. İbrahim Hatipoğlu, “İsrâiliyat”, DİA, XXIII, 195 vd.
    29. Lokmân 31/13.
    30. Muhammed Tâhir b. Muhammed b. Muhammed et-Tunûsî İbn Âşûr (ö. 1394/1973), Tefsîru’t-tahrîr ve’t-tenvîr, Tunus, 1997, XXVII, 306.
    31. İbn Âşûr, Tefsîru’t-tahrîr ve’t-tenvîr, XXVII, 306. Rivayet için bkz. Buhârî, Tevhîd, 46; Müslim, İmân, 142.
    32. Seyyid Kutub, Fî zılâli’l-Kur’ân, XXVII, 136.
    33. Bakara 2/27; Ra’d 13/25.
    34. Nesefî, III, 1747; İbn Âşûr, Tefsîru’t-tahrîr ve’t-tenvîr, XXVII, 306.
    35. Muhammed b. Yusuf Ebû Hayyân el-Endelusî (ö. 754/1256), el-Bahru’l-muhît, Beyrut, 1992, X, 86.
    36. Mâide 5/89.
    37. Tirmizî, en-Nüzûr ve’l-eymân, 6.