Kategori: Kur’an Araştırmaları

  • Meryem Validemiz Hermafrodit Olabilir mi? / Erdem Uygan

    Meryem Validemiz Hermafrodit Olabilir mi? / Erdem Uygan

    Kur’an’da Meryem validemizin İsa Aleyhisselama babasız olarak hamile kalması konusu pek çok ayette dile getirilir. Konuyla ilgili birbirinin benzeri olan iki ayetin, Meryem validemizin genital organlarında erkek üreme organı vazifesi görecek bir yapının da bulunduğuna dair ifadeler içerdiği yorumu yapılmaktadır. Böylece Kur’an’da, İncil’de ve hatta Tevrat’ta geçen bu olağanüstü olayın aslında bugün bilimsel olarak açıklanabileceği öne sürülmektedir. Böyle bir iddia ortaya atmak, aynı zamanda Meryem validemizin yaşadığı bu olayın her an bir başka kadının da başına gelebileceğini, hatta Meryem validemizden önce de birilerinin başına gelmiş olabileceğini söylemek anlamına gelir. Peki bu gerçek olabilir mi? Yani Kur’an’a baktığımızda, gerçekten de Meryem validemizin hermafrodit bir yapıda olduğuna, yani genital organlarında erkek üreme organının işlevini görecek ve kendi kendini dölleyecek bir fiziksel yapının bulunduğuna herhangi bir işaret görmek mümkün müdür?

    İddianın dayandırıldığı iki ayet Enbiyâ Suresinin 91 ve Tahrîm Suresinin 12. ayetlerdir; özetle şöyle söylenmektedir:

    “Tahrîm Suresi 12. ayette Meryem validemize ruhun üflenmesi olayından bahsedilirken “onun içine” anlamına gelen فيه (fîhi) ifadesindeki müzekker (eril) zamir Meryem validemizin genital bölgesi anlamına gelen ferc فرج kelimesine gitmektedir. Aynı ifade Enbiyâ Suresi 91. ayette ise فيها (fîhâ) şeklinde müennes (dişil) zamirle gelmekte ve yine ferc kelimesini göstermektedir. O halde bu ayetler, Meryem validemizin vücudunda dişi üreme organlarının yanısıra onu dölleyebilecek erkek üreme organına ait dokuların da bulunduğuna işaret etmektedirler. Bu da günümüzde hermafrodizm olarak bilinen durumdur. Çünkü bu durumdaki bir kadın aslında tam bir dişidir ve hermafrodit olduğunun kendisi de farkında değildir. Meryem validemiz de böyle olmalıdır. Bu duruma işaret etmesi Kur’an’ın bir mucizesidir.”

    Bazı meal yazarları ise Tahrîm Suresindeki eril zamirin de Enbiyâ Suresindeki dişil zamirin de bizzat Meryem validemizi (ferc kelimesini değil) gösterme ihtimalinin bulunduğunu ileri sürerek Meryem validemizin hermafrodit yapıya sahip olabileceğini söylemişlerdir.

    Konuyla ilgili benzer bir yorum ve çıkarımı müfessir Elmalılı Hamdi Yazır da dile getirmiş ve Tahrîm Suresi 12. ayetin tefsirinde şunları söylemiştir:

    “Bu ayetin muhtevası bize şu fikri vermektedir: Demek ki bir erkeğin sulbünde meni hücresi, bir kadının rahminde yumurtalık hücresi nasıl yaratılıyorsa, bakire Meryem’in rahminde ikisi de öyle bir Rabbânî emirle yaratılıvermişti. Buna göre Meryem o üfürülme anında hem dişi hem erkek özelliğini toplayan fevkalade bir seçimle, ‘seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti (Âl-i İmrân 3/42)’ buyrulduğu gibi âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek, dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendine görünen ruhun (Cebrail’in) üfürmesinden gebe kalmıştı. Bu ayetin Enbiyâ Suresinde geçen benzerinde … zamirlerin hepsi müennes olduğundan فيها zamirinin de semâî (işitmeye bağlı) müennes olan ferc kelimesine gönderilme ihtimali olmakla beraber diğer zamirlerden ayrılmaması için Meryem’in kendisine gönderilmişti. Halbuki burada müzekker zamiriyle فيه buyurulmuş ve bu suretle diğer zamirlerden ayrılmış olmakla, dönüş yeri itibariyle elbette dikkati çekmektedir. Doğrusu, söz konusu zamirin ferce gönderilerek Enbiya 91. ayette bulunan فيها yı tefsir etmiş olmasıdır…. ‘Kanitin’ cem’i müzekker sîgası olmakla, Meryem ‘kânet’in altında ‘hiye’ zâmiri ile müennes (dişi) olarak ifade edilirken, erkek olan ‘kânit’lerden sayılarak, aynı zamanda hem dişi hem erkek vasfını biraraya toplayıcı bir halde gösterilmiştir.”

    Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Zehraveyn Yayıncılık, Tahrim Suresi 12. ayet tefsiri, c:8 s: 170

    Konuyla ilgili görüşler bu şekildedir. Bizim konumuz ise ilgili ayetlerin metnine bakıldığında böyle bir yorumun yapılmasının mümkün olup olmadığı yönünde olacaktır: Tahrîm Suresi 12. ayet şöyledir:

    وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِن رُّوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهِ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ

    Allah, fercini korumuş olan İmran kızı Meryem’i de örnek verir. Onun (fercinin) içine ruhumuzdan üflemiştik. O Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti. İçten boyun eğenlerdendi. (Tahrîm 66/12)

    Konumuz açısından kilit nokta, ayetteki “onun içine ruhumuzdan üflemiştik” ifadesinde “o” zamirinin Meryem validemize mi yoksa onun genital bölgesini ifade eden “ferc” kelimesine mi gittiğidir. Çünkü eğer Meryem validemiz kast ediliyorsa bu eril (müzekker) bir zamirle yapılmış demektir ki Enbiya 91. ayette aynı ifade dişil (müennes) zamirle gelmektedir. O zaman bu durum Meryem validemizde erkeklik görevini yapacak dokular olduğuna işaret sayılabilir. Ya da bu ayette zamir müzekker (eril) bir kelime olan ferc kelimesine gidiyorsa o zaman Enbiyâ 91. ayette de aynı kelimeye giden dişil zamir kullanılmıştır o halde yine Meryem validemizin hermafrodit olduğuna işaret sayılmalıdır.

    Arapça bakımından, ayette “onun içine” diye çevrilmiş olan فيه (fîhi) ifadesindeki ه (hu) zamirinin kendisine en yakın müzekker (eril) kelime olan فرج (ferc) kelimesinden başka bir yere götürülmesi mümkün değildir. Çünkü Arapçanın en temel kurallarından biri, zamirlerin kendilerine en yakın isimlere götürülmesi gerektiğidir. Ayrıca Arapça’da kelimeler eril (müzekker – maskülen) ve dişil (müennes – feminen) olarak iki kısma ayrılırlar. Eril kelimeler için eril zamirler, dişil kelimeler içinse dişil zamirler kullanılır. Ayetteki فيه fîhi ifadesinde kullanılan zamir eril kelimeler için kullanılan “o” anlamındaki ه (hu) olduğundan gideceği yerin de eril bir kelime olması gerekir. Bunun için de eril bir kelime olan ferc kelimesinden başka bir ihtimal yoktur. Kısacası “onun içine ruhumuzdan üflemiştik” derken anlatılanın Meryem validemizin “ferci” dışında bir şey olması mümkün değildir. Zamirin ferce değil de direkt Meryem validemize gitmesi için ه (hu) değil ها (ha) olması gerekirdi. Nitekim ayetin devamında “onun Rabbi” derken Meryem validemizin Rabbi kast edildiği için dişil zamir kullanılmış ربها (Rabbihâ) denmiştir. Bu durum فيه (fîhi)deki zamiri ferce götürmenin gerektiğini ortaya koyan bir diğer delildir. Zira aynı ayette geçen biri erkek biri dişi iki zamirin de Meryem validemize gitmesi mümkün değildir. Yani ayette “onun içine” ifadesi ile söylenenin “fercin içine” olduğu anlaşılmaktadır. Yani rahmin içinde gelişmekte olan İsa aleyhiselamdan bahsedilmektedir.

    Diğer ayetimiz Enbiyâ 91’de aynı durum anlatılırken şu ifadeler kullanılmıştır:

    وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ

    Ve fercini korumuş olan; onun içine ruhumuzdan üflemiştik, onu ve oğlunu çağdaşlarına bir belge yapmıştık. (Enbiyâ 21/91)

    Öncekinin aksine bu ayette Meryem kelimesi geçmemektedir. Ayet, Meryem validemizi sıfatlayan ism-i mevsul ve sıla cümlesi ile başlamaktadır: Dolayısıyla “onun içine” derken فيها (fîhâ – onun) ifadesindeki müennes (dişil) zamirin gidebileceği tek yer التي أحصنت فرجها (fercini korumuş olan) ifadesi ile kast edilen Meryem validemizdir. Zaten ayetin devamındaki وَجَعَلْنَاهَا (ve cealnâhâ) ve وَابْنَهَا (ve’bnehâ) “onu ve oğlunu kıldık” ifadelerindeki zamirler de tıpkı فيها (fîhâ)’daki gibi müennestir (dişil) ve onlar da فيها (fîhâ)’daki zamirin Meryem validemize yani التي (elletî) ifadesine gittiğinin en net göstergeleridir. Diğer bir deyişle “onu ve oğlunu” derken “o” ile kim kast ediliyorsa “onun içine” derken de “o” ile aynı kişinin kast ediliyor olması gereklidir. Bu sebeple ayetteki فيها (fîhâ – onun içine) ifadesiyle Meryem validemizin kendisi kast edilmektedir. Buradaki zamirin ferc kelimesine gitme ihtimali bulunmamaktadır.

    Yani iki ayetten birinde eril, diğerinde dişil zamirlerin kullanılmış olması, zamirlerin döndükleri ifadelerin birbirinden farklı olmasındandır. Bu zamirlerin gidecekleri eril ve dişil kelimeler ayetlerin her ikisinde de mevcuttur. Sanki zamirlerin dönecekleri isimler ayetlerin en az birinde yokmuş gibi her ikisinin de Meryem validemizin şahsını veya her ikisinin de Meryem validemizin fercini kast ediyor olduğunu söylemek mümkün değildir. Hal böyle olunca da “Meryem validemizin genital bölgesi için hem eril, hem dişil zamirler kullanılıyor, o halde onda erkeklik görevini yapabilecek bir yapı vardı” sonucuna varmak ayetlerin metnine uygun düşmemektedir. Bu durum bir ihtimal ferc kelimesinin müennes (dişil) bir kelime olması durumunda kabul edilebilir olarak görülebilir. Ancak ferc kelimesinin müennes olduğuna dair herhangi bir sözlükte veya kaynakta bir bilgiye rastlanmamaktadır. Dolayısıyla ferc kelimesi ister Meryem validemiz isterse erkek veya kadın bir başkası için kullanılsın bu kelimeye dönecek olan bir zamir kullanılması durumunda bu, müzekker zamir olan ه (hu) olmak zorundadır. Bu kelimeye ها (hâ) zamiri ile dönüş yapılamaz. Bu sebeple Enbiyâ 91. ayetteki zamir bu kelimeye dönüyor olamaz.

    Elmalılı Hamdi Yazır da Tahrîm 12. ayetteki فيه  ifadesindeki zamiri olması gerektiği gibi فرج ferc kelimesine göndermiştir. Ancak bu kelimeyi “semâî müennes” yani hakiki müennes olmadığı ve dişil alâmetleri taşımadığı halde müennes (dişil) kabul edilen bir kelime olarak nitelemesinin bir delili yoktur(1). Kaldı ki bize göre ferc kelimesi müennes bile olsa Enbiya 91. ayetteki فيها ifadesinin zamiri, devamındaki kelimelerin aldıkları zamirlerden dolayı, Tahrîm Suresinin aksine, ferc kelimesini değil Meryem validemizi göstermek durumundadır. Aynı sebepten Elmalılı’nın “Doğrusu, söz konusu zamirin ferce gönderilerek Enbiya 91. ayette bulunan فيها yı tefsir etmiş olmasıdır” yorumu da temelsiz kalmaktadır. Eğer bir tefsirden söz edilecekse Enbiyâ 91. ayette Meryem validemizin içine yapılan ruh üfleme eyleminin, Tahrîm 12. ayette “onun fercinin içine” yapıldığının belirtilmesiyile Tahrîm 12. ayetin sadece فيها ifadesini değil Enbiyâ 91. ayetin tamamını tefsir ettiğini söylemek daha doğru olur.

    Ayrıca müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’ın yukarıda alıntıladığımız tefsirindeki “Kanitin’ cem’i müzekker sîgası olmakla, Meryem ‘kânet’in altında ‘hiye’ zâmiri ile müennes (dişi) olarak ifade edilirken, erkek olan ‘kânit’lerden sayılarak, aynı zamanda hem dişi hem erkek vasfını biraraya toplayıcı bir halde gösterilmiştir” ifadelerine de gerek Arapça gerekse Kur’an’ın iç bütünlüğü bakımından katılmak mümkün değildir. Burada ayetin sonundaki وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ (ve kânet min el’kanitîn – içten boyun eğenlerdendi) ifadesinden bahsedilmektedir. Buradaki القانتين el’kanitîn ifadesi müzekker (eril) çoğul bir kelimedir ve “boyun eğenler” anlamına gelmektedir. كانت kânet ise cümleye “idi” anlamını veren ve Meryem validemizi kast ettiği için müennes yapıda (dişil) olan bir kelimedir. Hamdi Yazır buradaki kânitîn ifadesinin müzekker olmasını yaptığı yoruma delil göstermektedir. Oysa “kanitlerden (içten boyun eğenlerden) oldu” ya da “kanitlerdendi” ifadesi daha önce de kanitler olduğunu belirten bir ifadedir ki Kur’an’da bu türden ifadeler sayısı hayli fazladır. Eğer ifade dişil olsaydı yani كانت من القنتات (kânet min el’kanitât) ifadesi kullanılsaydı o zaman daha önceki kanitlerin tamamının dişi olması gerekirdir. Çünkü Arapça’da bir topluluktan bahsederken dişil kalıbın kullanılması topluluğun tamamının dişi olması durumunda mümkündür. O toplulukta bir tane bile erkek varsa ifade eril gelmek durumundadır. Dolayısıyla burada kânet ifadesinin dişi olması kanitîn ifadesinin de dişi olmasını gerektirmediği gibi kanîtîn ifadesinin gelmesi de Meryem validemiz için eril bir ifade kullanıldığı anlamına gelmez, daha önceki kanitlerin erkekli dişili olduğunu gösterir. Nitekim şu ayette de durum aynıdır:

    فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ

    Biz de karısı hariç onu ve bütün ailesini kurtardık. Karısı (yanardağ) külleri altında kalanlardan oldu. (A’râf 7/83)

    Burada da “karısı” ifadesi müennes (dişil) olduğu halde “küller altında kalanlar” ifadesi müzekkerdir (eril).

    Netice itibariyle; incelediğimiz bu iki ayetin metnine dayanarak Meryem validemizin hermafrodit yapıda bir kadın olduğunu söylemek Arap dili kuralları gereği imkan dahilinde görünmemektedir. Ayetlerden birinde Meryem validemizin içine ruhun üflendiğinden bahsedilmekte, diğerinde Meryem validemizin fercinin içine ruh üflendiği belirtilerek konu detaylandırılmakta, “Meryem validemizin içine ama nereye?” sorusu cevaplanmaktadır. Ayetlerdeki zamirlerin erkek ve dişiliği tamamen döndükleri ifadelerin erkekliği ve dişiliğindendir. Aynı ifadeye râcî olmadıkları için de aynı şey için hem erkek hem dişi zamir kullanılmış denemez ve buradan bir hermafrodit yorumu yapılamaz.

    Uzmanların söylemlerine göre bazı bitkiler de hermafrodit yapıda olduklarından kendi kendilerini dölleyebilmektedirler. Bu yüzden, Meryem validemizin hermafrodit olduğuna Âl-i İmrân Suresi 37. ayetteki şu ifade de delil olarak gösterilmektedir:

    فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا

    Rabbi Meryem’i güzelce kabul etti ve güzel bir bitki gibi yetiştirdi… (Âl-i İmrân 3/37)

    Oysa bu ayet bu duruma delil olamaz. Çünkü Rabbimiz Adem Aleyhisselam için de aynı ifadeleri kullanmaktadır:

    وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا

    Sizi topraktan bitki gibi bitiren Allah’tır. (Nuh 71/17)

    Dolayısıyla bu ifadelere bakılarak Meryem validemizde bitkilere has olan hem dişi hem erkek organlar olduğunu söylemek, Adem Aleyhisselam’da da bu özelliğin olması gerektiğini iddia etmek olacaktır.

    Ayrıca, Kur’an’da Meryem validemizin erkeğin zıddı olan ve hiçbir şekilde erkeklikle ilgili bir özellik taşımayan tam bir kız cinsiyetinde olduğu, annesinin ağzından açıkça belirtilmektedir:

    فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنثَىٰ وَاللَّـهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْأُنثَىٰ ۖ وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

    Doğum yapınca, ne doğurduğunu Allah daha iyi bildiği halde “Rabbim! Kız doğurdum. Erkek kız gibi olmazdı ki! Ben ona Meryem adını verdim; onu ve soyunu, taşlanan şeytandan korumanı bekliyorum.” dedi. (Âl-i İmrân3/36)

    Burada hermafrodit olan bir dişinin bu özelliğini kendisinin bile fark edemeyeceği, dolayısıyla annesinin de bilmesinin mümkün olmayacağı öne sürülebilir. Ancak bu ifadeler ayettir ve böylece Allah’ın Kitabında Meryem validemizin her yönüyle bir kız olduğu kayda geçmiş bulunmaktadır.

    Meryem validemizin diğer kadınlardan biyolojik ve fizyolojik olarak hiçbir farkı olmadığının en önemli delillerinden biri de şu ayettir:

    وَإِذْ قَالَتِ الْمَلَائِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَىٰ نِسَاءِ الْعَالَمِينَ

    Bir gün melekler Meryem’e de şöyle seslendiler: “Meryem! Allah seni seçti, tertemiz yaptı ve çağdaşın olan kadınlara tercih etti. (Âl-i İmrân 3/42)

    Allah Meryem validemizi diğer “kadınlara” tercih ettiğini bildirmektedir. Bu da başka birini de tercih edebileceğini yani diğer kadınlardan hiçbir farkı olmadığını gösterir. Bu ayete “diğer kadınlara üstün kıldı” şeklinde anlam vermek ayetin metnine uygun görünmemektedir. Zira اصطفى fiili seçmek anlamına gelir ki bu ayette iki kez geçmiş ve ilkine seçme anlamı verilmiştir. İkincisinde ise على harfi ceri ile kullanılarak “kimlerin içinden tercihle seçildiği” belirtilmiştir. Nitekim aynı fiilin aynı harfi cerle kullanıldığı aşağıdaki ayet tercih etmenin bu kullanıma en uygun anlam olduğunu gösterir:

    أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ

    Yani Allah kızları oğlanlara tercih mi etmiş? (Sâffât 37/153)

    Kısacası, Âl-i İmrân Suresi 42. ayet tek başına bile Meryem validemizin yapısal olarak normal bir kadın olduğunu göstermektedir.

    Asıl önemlisi; Kur’an’a göre İsa Aleyhisselamın babasız doğması kendisinden önceki Tevrat’ı tasdik etmesi için gerekli olan bir mucizedir. Böyle bir durumun sıradan insanların da başına gelebileceğini söyleyebileceğimiz bir karîneyi Kur’an’dan bulmamız mümkün görünmemektedir. Hatta ilahî kitaplar arası tasdik ilişkisi bakımından Meryem validemizin bir erkekle ilişkiye girmeksizin İsa Aleyhisselamı dünyaya getirmesi olayının yeryüzünde başka bir kişide daha görülmemesi gerekir:

    وَقَفَّيْنَا عَلَىٰ آثَارِهِم بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِۖ وَآتَيْنَاهُ الْإِنجِيلَ فِيهِ هُدًى وَنُورٌ وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ

    Sonra onların izinden Meryem oğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ı tasdik etsin diye gönderdik. Ona da içinde bir rehber ve nur olan İncil’i, önündeki Tevratı tasdik etsin, çekinerek korunanlar için bir rehber ve öğüt olsun diye verdik. (Mâide 5/46)

    Ayette İsâ Aleyhisselamın gönderilmesinin Tevrat’ı tasdik etmesiyle kendisine verilen İncîl’in Tevrat’ı tasdik etmesi birbirinden ayrılmaktadır. Diğer bir deyişle İsâ Aleyhisselamın hem kendisi doğumundaki özel durum sebebiyle, hem de ona verilen kitap olan İncîl, Tevrat’ı ayrı ayrı tasdîk etmektedir. Yukarıdaki Tahrîm Suresi 12. ayette Meryem validemizin Allah’ın kelimelerini ve kitaplarını tasdik etmesi de bu durumu göstermektedir. Zaten Enbiyâ 91. ayette Meryem validemiz ve oğlunun o günkü insanlar için “ayet” olduklarının söylenmesi de yine Tevrat’taki ilgili konuyu tasdik etmeleriyle ilgili olsa gerektir. Nitekim bir başka ayette daha Meryem validemiz ve İsa Aleyhisselamın “ayet” yapıldıkları belirtilir:

    وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً وَآوَيْنَاهُمَا إِلَىٰ رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ

    Meryemoğlunu ve annesini birer ayet yaptık. Oturmaya elverişli olan ve gözesi bulunan bir tümseğe yerleştirdik. (Mü’minûn 23/50)

    Kur’an’daki Meryem validemiz ve İsa Aleyhisselamın “ayet” oldukları ifadesi Tevrat’ta da ayet kelimesinin tam karşılığı olan “alâmet” ifadesi ile anlatılmaktadır:

    “Bunun için Rab kendisi size bir alâmet verecek; işte, bakire kız gebe kalacak ve bir oğul doğuracak ve onun adını İmmanuel (Allah bizimle) koyacak.”

    İşaya, 7:14

    Görüldüğü gibi İsa Aleyhisselamın bakire bir hanımdan dünyaya geleceği Tevrat ile bildirilmiş bir konudur. Bu sebeple ancak böyle bir doğumla dünyaya gelecek kişinin  Allah’ın nebîsi olacağı bilgisi İsraioğullarında vardır ve bu kişiyi beklemektedirler. Nitekim Matta İncilinin başlangıcında da Tevrat’taki bu ifadelere gönderme yapılmakta ve beklenen olayın gerçekleştiği şöyle ifade edilmektedir:

    “Ve bir oğul doğuracaktır; ve onun adını İsâ koyacaksın; çünkü kavmini günahlarından kurtaracak olan odur. İmdi peygamber vasıtası ile Rab tarafından söylenen: ‘İşte kız gebe kalacak ve bir oğul doğuracak ve onun adını İmmanuel koyacaklar’sözü yerine gelsin diye hep bunlar vaki oldu.”

    Matta, Bab1, 23

    Dolayısıyla böyle bir doğumun Meryem validemizden önce gerçekleşmiş olması ve ondan sonra da başka birinde böyle bir olayın gerçekleşme ihtimalinin bulunması mümkün olmamalıdır. Meryem validemizden başkasında karşılaşılamayacak bir olayın da tıbben ve bilimsel olarak açıklanabilir olmasını beklemenin bir anlamı yoktur.

    Şunu da söylemeliyiz ki uzmanların söylediklerine göre hermafrodit bir dişi tam bir dişidir, yani hermafrodizm çift cinsiyetlilik demek değildir. Dolayısıyla günümüzde bir tabib veya bilim adamının bu olayı hermafrodizm ile açıklamasında bir sakınca yoktur. Ancak bu iddianın ayetlerin metnine dayandırılması ve Meryem validemizin hermafrodit olduğuna Kur’an’dan delil olarak bu ayetlerin metnindeki zamirlerin gösterilmesinin problemlidir.

    Kur’an’ın başlı başına bir mucize olması için Meryem validemizin tıbben açıklanabilir bir fizyolojik yapıda olduğuna değiniyor olması gerekmez. Bu yazıda ele aldığımız tahlillerle de ortaya çıkan, Kur’an’ın hiçbir yoruma yer bırakmadan her konuyu detaylarıyla anlatıyor olması, Meryem validemizle ilgili yapılan bu yorumlara bile şaşmaz inceliği ile izin vermediğinin tesbit edilebiliyor olması mucizelerin en büyüğü olduğunu gösterir. Böylesi bir incelik ve hassasiyet hiçbir kul yapısı metinde bulunamayacak bir özelliktir. Kur’an üzerinde metodik olarak yapılan her çalışma onun Allah’ın Kitabı olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanı aciz bırakan Kitap böyle olur.

    Erdem Uygan

    (1) Semaî müennes için bkz: TDV İslam Ansiklopedisi Müzekker Müennes maddesi, c:32, s:243-245 veya https://islamansiklopedisi.org.tr/muzekker-ve-muennes

  • KUR’AN ÜZERİNDE BİREYSEL ÇALIŞMANIN YANLIŞLIĞI

    KUR’AN ÜZERİNDE BİREYSEL ÇALIŞMANIN YANLIŞLIĞI

    Kur’an üzerinde bir kişinin tek başına çalışma yapması, günümüz ilahiyat akademisyenlerinin ve araştırmacılarının benimsemiş oldukları ve sık sık eleştirdiğimiz yaygın bir durumdur. Bu durum, çalışan kişinin Allah’ın öğrettiği “Kur’an’ı anlama metodu”nu uygulamadığının veya yanlış ya da eksik uyguladığının en önemli göstergesidir. Tek başına çalışan kişi yaptığı yanlışı göremeyeceği için gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemekle işe başlamış olabilmektedir. Yine bu kişi çoğunlukla Allah’ın istediği metodu uygulamak yerine ve çoğu zaman da o metodu uyguladığı yanılgısıyla aslında kendine ait bir yöntemle Allah’ın kitabını anlamaya çalışmaktadır. Oysa bu, Rabbimizin asla cevaz vermediği bir tutumdur. Bu tutum, Kur’an’ı o kişinin kendisinin açıklaması anlamına gelir ki Allah, Nebîsinin bile Kur’an’ı açıklamaya yetkili olmadığını açıkça dile getirmektedir:

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. (Hûd 11/1)

    Üstelik Kur’an’ı Allah’tan başkasının açıklamasına izin verilmemesinin çok hassas bir sebebi vardır:

    Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir… (Hûd 11/2)

    Nitekim Rabbimiz, Kitabını doğru okuma ve anlama ilmini (1) çok sayıda ayetle detaylandırmakta (2) ve Kur’an üzerinde nebiler de dahil olmak üzere doğru hükme (hikmete) ulaşma amacıyla çalışma yapan herkese bu metodu ayrıntılarıyla öğretmektedir. Bununla da kalmayıp bu çalışmanın ekip halinde yapılması gerektiğini yine metodunu detaylandırdığı bir ayette dile getirmektedir:

    Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır. (Fussilet 41/3)

    Nebîmizin de Kur’an’dan hikmeti çıkarabilmek için ekip halinde çalıştığını ayetlerden görebilmemiz mümkündür:

    Ey içine kapanan kişi! Az bir kısmı dışında gece kalk! Ya gecenin yarısı kadar ya yarısından biraz az, ya da yarısından fazla bir süre kalk da Kur’ân’ı yavaş yavaş ve düşünerek oku! (Müzzemmil 73/1-4)

    Nebimizin bu ayetlerde şahsına verilen emri, bir ekiple çalışarak yerine getirdiğini aynı surenin son ayetinden öğreniyoruz:

    Senin ve seninle beraber olanlardan bir kısmının, gecenin üçte ikisine yakınını, yarısını ve üçte birini uyanık geçirdiğini Rabbin elbette biliyor… (Müzzemmil 73/20)

    Ancak tüm bu ayetlere rağmen ne yazık ki İslam ulemâsı geçmişte ve günümüzde kendi başlarına çalışmayı tercih etmiş ve etmektedir. Doğal olarak da Kur’an açısından kabul edilmeyen bu durumun çoğu zaman hazin sonuçları olmaktadır.

    Yazımızda yalnız çalışmayı tercih etmenin doğurduğu sıkıntılı sonuçların tipik örneklerinden birini Mehmet Okuyan’ın bir kitap çalışması üzerinden vermeye çalışacağız. Burada amacımız tenkîd etme ya da yerme değil, uyarma görevimizi yerine getirme ve Allah’ın emri olan Kur’an üzerinde ekipler oluşturarak çalışma konusunda hatırlatma yapmaktır.

    Prof. Okuyan, seri halinde yayınlayacağını anladığımız Kıssalar Ne Söyler isimli çalışmasının ilk kitabı olan Yaratılış ve Hz. Adem kitabında, Adem – İblis kıssasını ele alırken, meleklerin secde etmesi konusunda bir takım açıklama ve yorumlarda bulunmaktadır. Hocamızın zihninde oluşturduğu ve ulaşmak istediği sonuca göre, ilgili ayetlerde melekler Adem’e değil, Allah’a secde etmişlerdir. Ancak kendisi bu konuyu açıklarken hem bir takım Kur’an’a aykırı olduğunu göstereceğimiz bilgiler vermekte hem de bir kaç sayfa sonra kendi yazdığı satırlarla çelişmektedir.

    Okuyan, kitabının 115. sayfasında yer alan “Secde” başlıklı bölüme şu ifadelerle başlamaktadır:

    “‘Meleklere, Adem’e secde edin’ şeklinde yorumlanan âyeti anlayabilmemiz için öncelikle ilgili âyetler ve secdenin tanımı üzerinde durmalıyız. اسجدوا لآدم ibaresinde li edatı kullanılıyor. Denebilir ki ‘Secde kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de daima ‘lam’ edatıyla kullanılır.’ Bu yanlış bir yaklaşımdır; secde emrinin lâm edatsız kullanımları da Kur’an’da mevcuttur. Bu âyeti ele alırken kullanılan edatı görmek ve bunu anlama, meale, tercümeye yansıtmak durumundayız. Âyeti ‘Adem’e secde…’ olarak değil, ‘Âdem için secdeye kapanın’ şeklinde ele aldığımızda anlam tamamen değişiyor. ‘Adem için secdeye kapanın’ denince maksat değişir.”

    Mehmet Okuyan, Kıssalar Ne Söyler -1- Yaratılış ve Hz. Adem, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2017, s: 115

    Yukarıda alıntıladığımız bölümde Mehmet Okuyan, secde kelimesinin “lam – ل” harfi olmaksızın kullanımının da Kur’an’da mevcut olduğunu söylemekte ancak bu iddiasını bir ayetle delillendirmemektedir. Kitabın sadece bu sayfasında bile ayetlerle ilgili delil göstermek gerektiğinde tam üç yerde dipnot veren hocamız, nedense bu konuda bir dipnot vermemekte, iddiasını ispatlamaya gerek duymamaktadır. Oysa sadece dört satır sonra “Secde kavramı namazın bir rüknü olarak Kur’an’da zikredilmektedir.” ifadesini hemen bir dipnotla delillendirmekte ve o konuyla ilgili 4 ayeti dipnotta vermektedir. Yani kitabın tamamında, iddialarını destekleyen ayetleri dipnotlarda belirtmeyi üslup olarak benimsemektedir ki olması gereken de budur. Ancak “secede – سجد” fiilinin “lam – ل”sız kullanımı ile ilgili iddiasına dair herhangi bir delil göstermemektedir. Çünkü aslında iddia ettiği gibi bir kullanım Kur’an’da yoktur.

    Konuyu Arapça bilenler için biraz açmamız gerekmektedir. Arapça’da bazı fiiller mutlaka bir takım “harf-i cerr” denen harflerle kullanılırlar. Bu harfler cümlede mef’ûl yani tümleç bulunuyorsa o mef’ûl ile birlikte kullanılırlar. Bunu İngilizce üzerinden anlatmamız gerekirse; bir kişinin emir kipinde “bak!” demek için sadece “look” demesi yeterlidir. Ancak bu cümlede, “bakılacak yer” yani tümleç, yani mef’ûl kullanılacaksa bu fiil mutlaka “at” ile birlikte kullanılır. Yani “bana bak” denilecekse mutlaka “look at me” denilmesi gerekmektedir. Bu kullanımın bir istisnası yoktur.

    Arapça’daki “secede” fiilinin kullanımı da bu şekildedir. Eğer cümlede “secede سجد” kökünden türemiş bir fiil için mef’ûl yani tümleç kullanılacaksa “lam” harf-i ceri ile birlikte kullanılması zorunludur. Kur’an’da ve Arap dilinde bunun bir istisnası bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle secdenin kime/neye yapılacağının belirtildiği bir cümlede “lam” harfinin kullanılmadığı görülmemektedir ki zaten bu, dil bilgisi açısından da böyle olmak zorundadır. Dolayısıyla Mehmet Okuyan’ın bu paragraftaki iddiasının hiçbir dayanağı yoktur. Kur’an’da secde fiilinin mef’ûl alıp da “lam” harfi almaksızın kullanıldığı bir yer yoktur (3). Mef’ûl almadığı yerlerde ise zaten harf-i cer kullanımından söz edilemez.

    “Lam ل” harfi bir fiile bağlı olmaksızın, yani tek başına kullanıldığında “için” anlamına gelen bir edattır. Harfin Mehmet Okuyan’ın ele aldığı ayetlerde “için” anlamına gelebilmesi yani fiilden bağımsız bir edat olarak okunabilmesi için tek şart “secede سجد” fiilinin “lam”sız kullanılabilmesidir. Fiilin böyle bir kullanmı mümkün olmadığına göre Mehmet Okuyan’ın “lam” harfine “için” anlamı vermesinin dayanaksız kaldığını söylememize gerek yoktur.

    Ayrıca bir an için “lam” harfinin “için” manasına da gelebileceğini farz etsek bile Mehmet Hocaya bizi bu anlama götürecek karinenin ne olduğunu sormamız gerekecektir. Yani “lam” harfinin meleklerin Adem Aleyhisselama secde etmesi ile ilgili kullanıldığı ayetlerde “için” manasına geldiğine kim, ne hakla, hangi gerekçeyle karar verebiliyor? İlgili bölümde bu sorumuz da yanıtsız bırakılmıştır. Ancak Allah’ın kitabı için keyfîlik, her okuyanın kendine göre anlaması, anlamlandırması ve yorumlaması gibi durumlar asla düşünülemez. Halbuki eğer iddia edildiği gibi bu ifade Adem için Allah’a secdeden bahsediyor olsaydı, secde kelimesinin harf-i ceri olan “lam” harfinin başka hiçbir ayette ve Arapça’da “için” anlamına gelmemesinden dolayı ifadenin اسجدوا لله لآدم (Adem için Allah’a secde edin) şeklinde açıkça beyan edilmesi gerekirdi. Oysa ayetlerde sadece اسجدوا لآدم = Adem’e secde edin ifadesi kullanılmaktadır.

    Görülüyor ki alıntıladığımız bölümde konuya, Meleklerin Adem’e secde etmesinin bir “yorum” olduğunu söyleyerek başlamak sonuçları düşünülmemiş bir cesaretin veya Arap dil kuralları göz ardı edilerek varılmış bir ön kabulün eseridir. Nitekim Prof. Okuyan şu ifadelere yer vermektedir:

    “Hz. Adem’i bu şekilde dizayn ettiği için, varlık olarak fıtrat noktasında farklılıklar meydana getirdiği için ve meleklerin bilemediği şeyler onda Cenab-ı Hakk tarafından var edildiği için, Rabbimiz meleklerden insanın bu ayrıcalıklı noktalarına atfen, meleklere yönelik olarak gelen secde emrini içeren cümle ‘onu bu şekilde bilgi sahibi kılan Allah’a secde edin…’ demektir. Bu secdeyi Hz. Adem’e yapılan değil, Adem için yapılan secde olarak algılamak durumundayız. Adem için secde yapılması da onun bilmesi, bilen biri olarak dizayn edilmesi sebebiyledir. Bilginin asıl sahibine secde ediyoruz ve buradan bugüne dair sonuç çıkartıyoruz.”

    a.g.e. s:117

    Bu bölümde “bilginin asıl sahibine secde ediyoruz” ifadesiyle iddia edilenin aksine secde emri ayette bize değil, meleklere veriliyor. Ayrıca yukarıda anlattığımız sebeplerden ötürü ayetlerde meleklere verilen emir, “Adem için, bilginin sahibi olan Allah’a” değil, bizzat “Adem’e” secde etmeleridir. Ayetleri bunun dışında bir şekilde anlamamız ancak önceden belirlediğimiz bir sonucu, ayetlere söyletme çabamızla mümkün olabilir. Bu da Allah’ın kitabına asla yapılmaması gereken bir muameledir.

    Tüm bu açıklamalarımızdan daha garip olanı, kitapta hiç gerek yokken, secde kelimesinin her zaman şekilsel bir eğiliş değil, boyun eğme manalarında kullanıldığının ispatlanmaya çalışılmasıdır (4). Gerçekten de pek çok ayette “boyun eğme”, “saygı gösterme” anlamında kullanıldığı aşikâr olan secde ifadesinin bu anlamının, yukarıdaki “Adem için Allah’a secde” iddiasını destekleyecek hiçbir yönü bulunmamaktadır. Aksine meleklerin Adem’e secde etmelerinin ondaki Allah’ın verdiği üstünlüğe “saygı göstermeleri” olarak anlaşılması, secdenin Mehmet Hocanın iddia ettiği gibi Allah’a değil, Adem’e yapıldığına delil olur. Ancak kitapta daha da ilginç bir durum, secde kelimesinin boyun eğme, saygı gösterme anlamlarında kullanıldığı ayetler verilirken karşımıza çıkmaktadır. Zira Mehmet Okuyan konuyu şu şekilde anlatmaktadır:

    “Mesela Hz. Yusuf’un kıssasının başında ve son bölümünde bu kavram geçer. Kıssanın başında إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ ‘Bir zamanlar Yusuf babasına (Ya’kub’a) demişti ki: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm’”

    a.g.e s: 117

    Dikkat edilirse ayetin Arapça metninde secede fiili mef’ûl almış, yani secdenin kime yapıldığı belirtilmiş ve “lam” harfi kullanılmıştır. Mehmet Hoca ayete meal verirken doğru olanı yapmış ve “onları bana secde ederlerken gördüm” ifadesini kullanmıştır. Ancak eğer yukarıdaki iddiasına sadık kalsaydı ayete, “onları benim için (Allah’a) secde ederlerken gördüm” şeklinde meal vermesi gerekirdi. Bu durum, meleklerin Adem Aleyhisselama secdesi konusunda “lam” harfine “için” manası vermesinin bir temeli bulunmadığını göstermiş olmaktadır. Çünkü her iki ayette de secde kelimesinin kullanımında tamamen aynı gramer kuralları işlemiştir. Buna rağmen Mehmet hoca istediği yorumu yapabilmek için ayetlerin birinde işlettiği kuralları diğernde işletmemiştir.

    Hatta Yusuf Suresi’nin sonunda geçen secde ifadesinde de aynı dil kuralları işletildiği halde Mehmet Hoca yine ayete kendi iddiası doğrultusunda anlam vermeyi tercih etmektedir:

    “Mesela Yusuf kıssasının sonunda 100. ayette وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا ‘Ana ve babasını tahtın üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar.’ Bu ayette de sözü edilen secde, insana secde değildir. Buradaki secde ifadesi ‘saygı göstermek’ anlamındadır.”

    a.g.e s: 119

    Görüldüğü üzere ayetin Arapça metninde secde fiili ve lam harf-i cer’inin kullanımı bakımından Yusuf Suresinin başındaki ayetle hiçbir fark olmamasına rağmen, Mehmet hoca tamamen keyfî bir yorumla secdenin insana yapılmadığını söylemekte ve ayete “onun için (ona kavuştukları için)” anlamını vermektedir. Üstelik paragrafın sonunda da buradaki secde ifadesinin “saygı göstermek” anlamında olduğu vurgulanmakta, sanki bu yüzden bu anlam tercih edilmiş gibi yapılmaktadır. Oysa secde ifadesinin saygı gösterme anlamına gelmesi secdenin Allah’a değil, insana yapıldığının delili olur. Yani Yusuf Aleyhisselam’ın anne, baba ve kardeşleri Allah’a değil, Yusuf Aleyhisselam’a saygı göstermektedirler. Zaten baştaki ayette görüldüğü bildirilen rüyanın gerçekleşmesi de ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Yani baştaki ayette “bana secde ettiklerini gördüm” deyip, sondaki ayette “ona kavuştukları için Allah’a secde ettikleri” manasını uygun görmek, ayetler arasındaki konu bütünlüğüne de zarar vermektedir.

    Meleklerin Adem Aleyhisselama secde emri aldıklarını bildiren ayetlerden biri olan Bakara Suresi 34. ayet şöyledir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

    Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

    Eğer ayette emir “Adem için (Allah’a) secde edin” şeklinde olsaydı İblis’in büyüklenmesini gerektirecek olay ne olabilirdi? Emir zaten Allah’a secde ise, İblis de Allah’ın büyüklüğünü, yaratıcı olduğunu, ölüleri yeniden diriltip hesaba çekeceğini gayet iyi bildiği (5) halde neden Allah’a secde etmesin ki? Oysa İblis’in kibri Allah’ın yarattığı bir varlığı kendinden aşağı gördüğü için “o varlığa” secde etmemesinden kaynaklanmaktadır:

    وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ ۖ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ

    Atanızı yarattık, sonra biçim verdik. Daha sonra meleklere “Âdem’e secde edin!” dedik. Hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. O, secde edenlere katılmadı. Allah: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen ne oldu?” diye sordu. “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın ama onu balçıktan yarattın.” diye cevap verdi. (A’râf 7/11-12)

    Kaldı ki ayetlerde secdenin Adem Aleyhisselama yapılmasının emredildiği, secede fiili ile kullanılan lam harf-i cerrine hiçbir şekilde “için” anlamı verilemeyeceği başka ayetlerde de şüpheye yer bırakmayacak açıklıktadır. Mesela;

    وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ ۚ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

    Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun göstergelerindendir (âyetlerindendir). Güneş’e de Ay’a da secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah’a secde edin. (Fussilet 41/37)

    Eğer secede fiili ile kullanılan “lam” harf-i cerrine “için” anlamı verilecek ve Mehmet Hocanın Adem – İblis kıssasında iddia ettiği anlam kullanılacak olursa; yukarıdaki ayeti şöyle tercüme etmek gerekir: “Güneş için de Ay için de (Allah’a) secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah için secde edin.” Yani Mehmet Hocanın iddiasına göre “Güneş ve Ay için secde etmeyin” ifadesi mecburen “Allah’a secde etmeyin” olarak anlaşılacaktır. Daha da önemlisi, Allah için secde etmekten bahsedildiğinde secdenin kime yapılacağı meçhul kalacaktır. Yani Allah için secde edilecekse o secde kime yapılacaktır?

    İlgili ayetlerde secdenin Allah’a değil, Adem’e yapılmasının emredildiği o kadar açıktır ki Mehmet Hoca bile kitabının bir sonraki başlığında muhtemelen gayri ihtiyari olarak bu anlamı tercih etmek zorunda kalmıştır:

    “Hicr Suresi 33. ayetinde şu bilgi yer almaktadır: قَالَ لَمْ أَكُنْ لِأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ ‘(İblis) ‘Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim’ dedi.’ Bu ayet de Şeytanın ırkçılığından doğan kendi orijinini üstün görme durumunun bir sonucunu beyan eder.”

    a.g.e s: 122-123

    Görüldüğü gibi Okuyan aynı konudan bahseden ayeti meallendirirken bu kez “yarattığın bir insana secde edecek değilim” şeklinde doğru bir çeviri yapmıştır. Bu çevirisi meleklere verilen emrin insana (Adem’e) secde olduğunu da kabul ettiğini göstermektedir. Bu durum, hocanın sadece bir kaç sayfa önce ortaya attığı iddia ve verdiği meal ile çelişkiye düştüğünü gözler önüne sermektedir. Aynı çelişki aşağıdaki bölümde de kendini göstermektedir:

    “İsra Suresi 65. ayetinde diyor ki İblis (kitabın bizdeki baskısında ayet numarası yanlışlıkla böyle yazılmış, doğrusu 61. ayet olmalı): أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا ‘Çamur olarak yarattığın bu varlığa secde mi edecekmişim!’”

    a.g.e s: 123

    İşte burada da Mehmet Okuyan bu ayeti doğru bir şekilde “Allah’ın yarattığına secde” olarak meallendirmiş ve yine baştaki iddiası ile çelişmiştir. Ayetin bu doğru çevirisinden de anlaşılacağı üzere emir Allah’a değil, insana (Adem’e) secde emridir.

    Bazı çevrelerin bu ayetlerde Adem Aleyhisselama secde emri verilmesinden rahatsız olmalarının da makul ve anlaşılır bir yanı yoktur. Emri veren Allah’tır. Mühim olan O’nun emrine uymaktır.

    Kanaatimizce hocamızın bazı konularda Kur’an’dan onay almayacak sonuçlara ulaşmış olması tek başına çalışmayı tercih etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu şekilde Allah’ın emrettiği Kur’an’ı anlama metodunu doğru uygulayabilmesi, çok istese de mümkün olamaz. Çünkü doğru olduğunu düşündüğü bir konuda kendisine itiraz edecek, uyaracak ya da onun göremediği bir başka açıdan, bir başka ayetle konuya bakmasını sağlayacak bir ekibi bulunmamaktadır.

    Böylesi bir çalışma sistemini benimsememiz, Allah’ın öğrettiği Kur’an’ı anlama metodundan saptığımızı, diğer bir deyişle kendimize has bir metot geliştirdiğimizi gösterir. Ancak Allah buna izin vermemekte, yazımızın başında da kısaca özetlediğimiz şekilde kitabını kendi oluşturduğu metotla indirdiğini bildirmektedir. Doğru metodu uygulamanın da olmazsa olmazının ekip halinde çalışmak olduğunu bildirmekte ve Nebîsi de bu şekilde çalışarak hikmete ulaşmaktadır.

    Hikmet doğru hüküm anlamına gelir. Bir konuda sadece bir adet doğru sonuç olabilir. Allah’ın gösterdiği Kur’an’ı anlama metodu, her konuda işte bu “tek” doğru sonuca varmak için uygulanmak zorundadır. Bu da Kur’an’ın kişisel yorumlara açık olmadığı anlamına gelir. Diğer bir deyişle ilmimiz, ünvanımız, kariyerimiz, mevkimiz ne olursa olsun hiç birimizin Kur’an ayetlerini yorumlama yetkimiz yoktur.

    (1) Kur’an’ın bir metodu olduğu ile ilgili Nisa 4/105, A’râf 7/52 ayetlerine, bu metodun detaylandırıldığı ayetler için ise Hud 11/1-2, Fussilet 41/3, Âl-i İmrân 3/7, Zümer 39/23  ayetlerine bakılabilir.

    (2) Rabbimizin açıkladığı bu metot ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.: Fatih Orum, Kur’an’ı Anlama Usulü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2015.

    (3) Kur’an’da secede (سجد) fiilinin mef’ûl aldığı ve dolayısıyla lam (ل) harf-i ceri ile birlikte kullanıldığı ayetler 24 tanedir. Bu ayetler şunlardır: Bakara 2/34, A’râf 7/11,206, Yusuf 12/4,100, Ra’d 13/15, Hicr 15/29,33, Nahl 16/48,49, İsrâ 17/61,107, Kehf 18/50, TâHâ 20/116, Hacc 22/18, Furkan 25/60,64, Neml 27/24,25, Sâd 38/72,75, Fussilet 41/37, Necm 53/62, İnsan 76/26.

    (4) a.g.e. s118

    (5) bkz: A’râf 7/12-14

  • KİTAB’IN ALLAH’A AİDİYETİNİN DELİLİ OLARAK NEBÎ’NİN SÖZÜ

    KİTAB’IN ALLAH’A AİDİYETİNİN DELİLİ OLARAK NEBÎ’NİN SÖZÜ


    Allah’tan geldiği iddiasında olan bir kitabın bu iddiasının ispatını Nebî bile olsa bir insana bırakması düşünülemez. Gerçi bugün kendilerine Müslüman diyenlerin büyük çoğunluğu kendi kitaplarının Allah’tan geldiği iddiasına sahip olduğunu bile bilmezler. Bunun birinci sebebi atalarının dininin mensubu olmalarıdır. Yani onlara doğdukları toplumda birileri, “al bak bu Allah’ın kitabıdır” demiş ve onlar da bununla yetinip “atalarım öyle diyorlarsa öyledir” düşüncesiyle Allah’ın dinini bulmak konusunda hiç bir zahmete katlanmamayı tercih etmişlerdir.. Bu yüzden kitabın, Allah’tan geldiğini iddia edip etmemesinin bir önemi yoktur. Çünkü atalarının sözü tartışmaya açık değildir.

    İkinci sebep ise; kitaplarını hiç bilmedikleri bir dilde sayıklamalarıdır. Sayıklamaktan bahsetmemizin sebebi okuduklarını söyleyemiyor olmamızdır. Çünkü okumak denilen eylem her dilde anlamayı ifade etmek için kullanılır. Maksadı anlamak olmayan bir eyleme okumak denemez. Bu o kadar iyi bilinir ki; bir insan “ben şu yazıyı okudum” dediğinde ona “peki anladın mı?” diye sormak hakaret kabul edilir. “Okudum” dedikten sonra ayrıca “anladım” demek gülünçtür. Ancak ne acıdır ki Müslümanlar sadece Kur’an için “okudum” dediklerinde hiç kimse anladıklarını düşünmez.

    Konuyu sade vatandaş seviyesinden ilahiyatçı akademisyenler seviyesine taşıdığımızda da durum değişmez. Çünkü Kur’an’ın orijinal dilini anlıyor olmak ve o şekilde Kur’an’ı okumak, bu konuda uzman bir kişi için yine Allah’ın kitabını okumak anlamına gelmez. Zira Allah’ın kitabını, ondan hayata dair çözümler üretme amacıyla okumanın Allah tarafından belirlenmiş bir metodu vardır. Bu metodu Allah’ın gösterdiği şekilde uygulamadan yapılan çalışmalar kişisel yorumlara muhtaç olacaktır. Ancak yüce Allah hiç kimseye kitabını yorumlama yetkisi vermemiştir. Bu sebeple tefsir profesörü olmak ve ayetlerden dem vurmak dahi çoğu zaman sayıklamanın bir adım ötesine geçememekte ve okumak olarak adlandırılacak seviyeye ulaşamamaktadır. Nitekim bu ünvanlar Allah tarafından onaylanmış değillerdir. İnsanlar tarafından alınıp verilirler.

    İşte bu sebeplerden dolayı kendilerine müslüman denilmesinden hoşlanan toplumlarda insanların çok büyük bir kısmı kendilerine sunulan kitabın Allah’a ait olup olmadığını sorgulamamakta, Muhammed Aleyhisselam’ın onu getirmiş olmasının, kitabın Allah’a ait olduğunu göstermesi açısından yeterli olduğunu düşünmektedirler. Nitekim Prof. Dr. Mehmet Okuyan katıldığı bir televizyon programında şu cümleleri söyleyebilmektedir:

    “Biz Kur’an’ı Hz. Peygamberden öğrendik. Eğer o yoksa zaten Kur’an da yok.”

    Oysa Rabbimiz Kitabında şöyle buyurmaktadır:

    Muhammed sadece bir elçi­dir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz? Gerisin geri dönenin Allah’a bir zararı olmaz. Allah, görevini yapanları ödüllendirecektir. (Âl-i İmrân 3/144)

    Bir kişinin elçiliği en iyi şekilde yapması demek kendisini görevlendirenin ulaştırmasını istediği şeyi tastamam ulaştırmış olması demektir. Elçi de bir insandır. O ölse de tebliğ ettiği kitap kalacaktır. Elçinin kendisi de dahil olmak üzere herkes Kur’an’dan sorumludur. Yukarıda Okuyan hocamızdan yaptığımız alıntıdaki ifadede, “peygamber” kelimesi ile nebî mi yoksa rasul mü kast edildiği anlaşılmamaktadır. Ancak önemli olan bu sözün şu an hiçbir anlamı olmadığıdır. Zira “Hz. Peygamber” bugün yoktur ama Kur’an elimizdedir. Diğer bir deyişle neresinden bakılırsa bakılsın “peygamber yoksa Kur’an da yok” sözü düşünülmeden sarf edilmiş ve arkasında durulamayacak bir ifadedir.

    Yine “Kur’an’ı Anlama Yöntemi” isimli kitabında Mustafa İslamoğlu tam da ele aldığımız konuyla ilgili olarak “Kur’an’ın ilahi kelam olmasının delili nedir?” sorusuna şöyle yanıt vermektedir:

    “Müslümanlar Kur’an’ın ilahi kelam olduğuna iman ederler. Bu bir iman esasıdır. Kur’an’ın Hz. Muhammed’in sözü olmayıp Allah’ın kelamı olduğu şöyle delillendirilebilir:

    1.Hz. Muhammed’in güvenilir olması: Müslümanlar Hz. Muhammed’in Allah adına yalan söylemeyeceğine iman ederler. Buna delil olarak da onun samimi ve ayrıntılarını herkesin bildiği yaşantısını gösterirler…”

    Şüphesiz ki Muhammed Aleyhisselam çok güvenilir ve herkese örnek olacak bir insandı. Bunu elçiliği boyunca tüm zorluklara göğüs gerip Allah’ın emrini yerine getirmek ve elçiliği tam yapabilmek için gösterdiği olağanüstü gayretinden de anlayabiliyoruz. Ancak onun böylesine doğru bir insan olması getirdiği kitabın Allah’a aidiyetini göstermesi bakımından yeterli görülemez. Kur’an’ı Nebîmizden dolayı Allah’ın kitabı saymak dinimizi atamızın dini yapacaktır. Oysa Allah “şu kişinin getirdiğine” değil, “Allah’ın indirdiğine” uyun emri vermektedir. Atamızın dininin Allah’a aidiyetinin tedkik edilmesi Allah’ın emridir:

    Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun!” dense, “Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, ona uyarız!” derler. Peki, ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse, yine uyacaklar mı? (Bakara 2/170)

    Bu yüzden, gerek halk arasında gerekse ilahiyat camiasında yaygın olan kanaatin aksine Kur’an, onu getiren kişi “Muhammed Aleyhisselam” olduğu için Allah’ın kitabı olamaz. Bunu Kur’an’ın pek çok ayetinden de görebilmemiz mümkündür:

    Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirlik edenler): “Sen elçi olarak gönderilmiş değilsin” derler. De ki “Aramızda Allah’ın ve o Kitab’ın bilgisine sahip olanların şahit olması yeter.” (Ra’d 13/43)

    Ayete göre Rasulullah’ın Allah’ın elçisi olduğunu şahitlik edecek derecede bilenler, “Kitabı” bilenlerdir. Diğer bir deyişle Allah’ın elçisinin elçiliğinin delili “Kitap”tır. Yoksa kitabın Allah’a ait olduğunun delili Nebî olamaz. Çünkü o da bir insandır ve artık Kur’an’dan biliyoruz ki bu konuda kim olursa olsun bir insanın sözü bizi bağlamaz.

    Kur’an’ın bu konudaki söylemleri bununla sınırlı değildir. Aşağıdaki ayetlerde de önceki kitaplardaki metodu (ilim) bilen kişiler kendilerine Kur’an ayetleri “tilavet” edildiğinde yani Allah’ın koyduğu metoda uygun bir biçimde sıralandığında onun Allah’ın kitabı olduğunu anlamışlardır. Onlar için de Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun delili bizzat Kur’an’ın kendisidir, onu tebliğ eden Nebîmizin şahsı ya da sözü değil:

    De ki “Siz ona ister inanın, ister inanmayın. Ondan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara Kur’ân tilavet edildiği zaman çenelerinin üstüne kapanıp secde ederler. Derler ki “Rabbimize boyun eğeriz; demek ki Rabbimizin verdiği söz gerçekleşmiş.” Çenelerinin üstüne kapanır ağlarlar. Bu onların saygısını artırır. (İsrâ 17/107-109)

    Zaten Rabbimiz, “kendisine ilim verilmiş” dediği Allah’ın gönderdiği kitaplardaki metodu öğrenmiş kişiler üzerinde Kur’an’ın nasıl bir etkisi olduğunu şöyle belirtmektedir:

    Kur’an aslında, kendilerine ilim verilmiş olanların içine işleyen apaçık ayetlerden oluşur. Yanlışa dalanlardan başka hiç kimse ayetlerimizi bile bile inkar etmez. (Ankebût 29/49)

    Bu ayetin hemen ardından gelen ayette Rasulullah’a mucize indirilmesini isteyenlere ise Rabbimiz yine tilavet kavramını kullanarak karşılık vermektedir:

    “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” derler. De ki: “Mucizeler sadece Allah katındadır. Ben açıkça uyarıda bulunan bir kişiyim; o kadar.” Anlaşılır bir şekilde tilavet edilen bu Kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? İnanan bir topluluk için bu bir ikram ve doğru bilgidir. (Ankebût 29/50-51)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun delili yine Kur’an’ın kendisidir. Rasulullah da bu durum dolayısıyla Allah’ın elçisi olmaktadır. Bu sebeple onun elçiliğine delil olarak mucize isteyenler Kur’an’a yönlendirilmektedir. Yani yine “Kur’an” Rasulullah’ın elçiliğine delil olmaktadır. Bunun tersi mümkün değildir.

    Ayrıca ayetlerin tilavet edilmesi, Allah’ın koyduğu metoda uygun olarak okunması anlamına gelmektedir. Böyle bir okumanın yapılabilmesi için konuyla ilgili ve birbirlerini açıklayan ayetlerin tesbit edilip doğru şekilde sıralanması gerekir. Bunun için Rabbimizin pek çok ayetle öğrettiği Kur’an’ı anlama ve ondan hikmet denilen doğru sonuçlara ulaşma metodunun uygulanmasına ihtiyaç vardır. Dolayısıyla tilavet, Allah’ın Kur’an’da yaptığı açıklamalara ulaşma sonucunu doğurur. Bu da Allah’ın kitabı olduğunun en büyük delillerinden biridir. Bir insanın yazdığı bir kitapta böylesi bir metot ve ayetler arasında böylesine şaşmaz ve sarsılmaz anlam örgülerinden bahsetmek mümkün olmaz. Bu sebeple tilavet daima inanmayanları köşeye sıkıştıran bir okuma şekli olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Yine kendilerine ayetler tilavet edildiği zaman onun Allah’ın kitabı olduğunu anlayan kişilerden bahseden bir ayet grubu da şöyledir:

    Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır. Onlara tilavet edilince şöyle diyeceklerdir: Biz ona inandık; o Rabbimizden gelen gerçek kitaptır. Biz daha önce de Rabbimize teslim olmuş kimselerdik. (Kasas 28/52-53)

    Rasulullah’ın da kendisinin bile Allah’ın elçisi olduğunu ayetlerden görmesi gerekir:

    Bunlar Allah’ın âyetleridir. Onları sana gerçek olarak tilavet ediyoruz. Sen de O’nun elçilerindensin. (Bakara 2/252)

    Yukarıda da kısaca açıkladığımız gibi, bir yerde tilavetten bahsediliyorsa orada sadece Allah’ın koyabileceği muazzam bir metoda vurgu yapılıyor demektir. Bir kitaba böyle bir yapıyı sadece Allah koyabilir. İşte bu yüzden Rasulullah’ın kendisinin de bir elçi olduğunu belirten ayette tilavete vurgu yapılmış, ayetlerin belli bir metoda sahip olduğu belirtilmiştir. Kısacası Rasulullah’ın kendisi bile indirilenin Allah’ın ayetleri olduğunu net bir biçimde anlayabilmelidir. Çünkü kendisi de tebliğ ettiği şeyden sorumludur. Diğer insanlar gibi o da kendisine indirilen Kitaba tam olarak güvenmek zorundadır:

    Bu elçi, Rabbinden kendine indirilen her şeye inanıp güvenmiştir… (Bakara 2/286)

    Bir diğer ayette de kendilerine daha önce kitap verilenlerin rasul olduğunu söyleyen kişi geldiğinde sırf o söylüyor diye ona inanmakla yükümlü olmadıklarını, getirdiği kitap kendi ellerindekini tasdik ediyorsa ona inanma zorunlulukları doğduğunu görebilmekteyiz. Yani yine gelenin Allah’ın kitabı olduğu anlaşıldıktan sonra getiren Allah’ın rasulü olmaktadır:

    Allah nebîlerden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı tasdik eden bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir. (Âl-i İmrân 3/81)

    Maide Suresi 82. ayette, Hristiyanlar içerisinde kibirlenmeyen ve araştıran bir gruptan bahsedilmektedir. Devamındaki ayette ise bu kişiler, gelenin gerçekten Allah’ın kitabı olduğuna Nebîmizi gördüklerinde, onun sözüne bakarak değil, kendisine indirildiğini söylediği kitabın içeriğini dinleyerek kanaat getirmektedirler:

    Bunlar, o elçiye indirileni işittiklerinde tanıdıkları o gerçeklerden dolayı gözleri yaşarır. Derler ki “Rabbimiz! İnanıp güvendik; bizi şahitler arasına yaz. (Maide 5/83)

    Ayette elçinin tebliğini dinledikten sonra şahitlik ettiklerinin belirtilmesi çok önemlidir. Bir olayın şahidi olmak demek, o olayı görmüş olmak demektir. Bir trafik kazasına şahit oldum diyen kişi kazayı gördüğünü söylemektedir. Her Müslümanın söylediği şehadet cümlesi “eşhedü” (şahitlik ediyorum) ifadesi ile başlar. Bu sebeple “eşhedü enne Muhammeden rasul’ullah” cümlesinin tam karşılığı, “görüyorum ki Muhammed Allah’ın elçisidir” şeklindedir. Bu cümleden açıkça anlaşılır ki bir kişinin Muhammed Aleyhisselam’ın elçiliğine şahit olması demek o kişinin kendi çabasıyla onun Allah’ın elçisi olduğunu görmesi demektir. O halde bugün yaşayan Müslümanlar Rasulullah’ı hiç görmedikleri halde nasıl “eşhedü” diyerek onun elçiliğine şahitlik edebilirler?

    Rasulullah’ın elçi olduğunu anlamak için onu görmek yetmez. Asıl şart, onun getirdiği Kitabın Allah’a ait olduğunun görülmesidir. Ancak o durumda Muhammed Aleyhisselamın elçiliğine şahitlik edilebilir yani “eşhedü” denilebilir. Önce o kitabın Allah’tan gelen bir kitap olduğu görülmeli, “böyle bir kitabı Allah’tan başkası gönderemez” kanaatine bireysel olarak sahip olunmalıdır. İşte bu durum gerçekleştikten sonra onu tebliğ edenin Allah’ın elçisi olduğu zaten kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Şu ayette de Rasullullah’ın gerçekten Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik etmiş kişilerden bahsedilmektedir:

    Kendilerine açık belgeler geldikten ve Allah’ın elçisinin hak olduğuna şahit olarak inanıp güvendikten sonra da âyetleri görmezlikte direnen (kâfir olan) bir topluluğu Allah hiç yola getirir mi? Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Âl-i İmrân 3/86)

    Burada da rasulün Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik edenler kendilerine bunun belgesi geldikten sonra bu kanaate varmışlardır. Ardından kafir olduklarının belirtilmesi de bu bilgilerinin kesinlik derecesini göstermektedir. Zira kafir olabilmek için gerçeklerin üzerini örtmek yani önce iman etmiş olmak gerekir.

    Benzer bir durum Münafıkûn Suresi’nin ilk ayetlerinde de karşımıza çıkmaktadır:

    Münafıklar (iki yüzlüler) sana geldiklerinde derler ki “Biz şahidiz (neşhedü); gerçekten sen Allah’ın elçisisin.” Allah, elbette senin kendisinin elçisi olduğunu biliyor ama Allah şahit, münafıklar kesinlikle yalancıdırlar. (Münafıkûn 63/1)

    Bu ayette Muhammed Aleyhisselamın Allah’ın elçisi olduğuna yemin ederek şahitlik edenler Medine’deki Yahudilerdir. Yani üzerlerindeki, gelecek nebîye inanma ve destek olma (ısr) yükünü kendi kitaplarından dolayı bilen kişilerdir. Ayrıca bu kişiler Kur’an’ın kendi kitaplarını tasdik ettiğini görmüş olan kişilerdir. Bundan dolayı Nebîmizin Allah’ın bekledikleri elçisi olduğunu anlamışlardır. Nebimizin Allah’ın elçisi olduğu konusunda “eşhedü” diyebiliyor olmalarının sebebi bu kitap bilgisidir. Zaten devamındaki üçüncü ayette bu kişilerin iman ettikten sonra kafir oldukları belirtilmektedir.  İman etmeden yani gerçekleri görmeden kafir olmaktan söz edilemez. Bu da gösteriyor ki yukarıdaki ayette geçen yalancılık durumu, şahitlik ettikleri gerçeğin gerektirdiği gibi davranmamaları ve Allah’ın elçsini bile kandırmaları sebebiyledir. Rabbimizin kendilerini “yalancı” olarak nitelendirmesinin sebebi bir sonraki ayette belirtildiği gibi bu yeminlerini insanları etkilemek için kullanıp onları mümin olduklarına inandırarak gerçeklerden saptırmalarıdır:

    Bu gibi sözleri kalkan edinip Allah’ın yolundan çekilirler. Yapıp durdukları şey ne kötüdür! (Münafıkûn 63/2)

    Kur’an’ın Allah’tan gelen bir kitap olduğunu anlayan cin toplulukları da bu kanaate, onu dinledikten sonra varmışlardır:

    De ki “Bana şunlar vahyedildi: Cinlerin bir kısmı beni dinlemiş ve şöyle demişler: Biz hayranlık uyandıran bir Kur’an (bir söz kümesi), dinledik. Olgunlaşmanın yolunu gösteriyor. Ona inanıp güvendik; artık kimseyi Rabbimize ortak sayamayız. Rabbimiz çok yücedir; ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir. (Cinn 72/1-4)

    Hatta aynı cin topluluğu, dinledikleri şeyin ancak kendinden önceki kitapları tasdik ettiğini görünce gerçekleri söyleyip doğru yolu gösteren Allah’ın kitabı olduğuna, Allah’a çağırdığına kanaat getirmişlerdir. Yani onu okuyanın kimliğine değil, okunanın içeriğine odaklanmışlar ve bu sayede bir sonuca varmışlardır:

    Bir gün, cinlerden bir kaçını Kur’an’ı dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Onu dinlerken birbirlerine: “Susun” dediler. Okuma bitince uyarmak için topluluklarına geri döndüler. “Ey Halkımız! Musa’dan sonra indirilmiş bir kitap dinledik. Kendinden önceki kitapları da tasdik ediyor. Gerçekleri ve doğru yolu gösteriyor.” “Ey halkımız! Allah’a çağıran kişiye olumlu cevap verin ve ona inanıp güvenin ki Allah, günahlarınızı bağışlasın; sizi acıklı bir azaptan korusun.” “Ama kim, Allah’a çağıran kişiye olumlu cevap vermezse bu topraklarda onun elinden kurtulamaz. Allah ile arasına girecek dostları da olmaz. Böyleleri açık bir sapıklık içindedirler.” (Ahkaf 46/29-32)

    Aslında eğer Kur’an Allah’ın kitabı değilse elimizde Muhammed Aleyhisselamın elçi olduğuna dair de hiçbir kanıt yok demektir. Dolayısıyla tam manasıyla “eşhedü” yani “görüyorum” diyebilmemiz mümkün değildir. Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu kesin olarak anlaşılacak ki ondaki ayetler gereğince Muhammed Aleyhisselamın elçiliğine şahitlik edebilelim. Zira Allah mutlak gerçek dışında bir şey söylemez:

    Muhammed içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir. (Ahzab 33/40)

    Bütün bunların yanısıra, Allah’ın dininin hiçbir şekilde dogmatik bir imana bırakılamayacağını da pek çok ayetten görebiliriz. Rabbimiz inancın delile dayanması gerektiğini çok sayıda ayette dile getirmektedir:

    Yaratmayı başlatan, sonra bir kere daha yaratacak olan kim; size gökten ve yerden rızık veren kim? Allah ile birlikte başka bir ilah mı var? De ki: “Eğer doğru kimselerseniz delilinizi getirin.” (Neml 27/64)

    Yine de Allah’tan önce bir takım ilahlara mı tutundular? De ki “Delilinizi getirin. Benimle birlikte olanların Kitabı budur. Bu, benden öncekilerin de kitabıdır.” Onların çoğu, bu gerçeği bilmez de onun için yüz çevirirler. (Enbiya 21/24)

    Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki Türkçemizde elçi kelimesi ile karşılanan rasul, kendisini gönderenin mesajını taşıyan kişiye denir. Bir kişi bize başka birisinin elçisi olduğunu söylüyorsa artık bizim için önemli olan elçinin şahsı değil, taşıdığı mesajdır. Elçinin kişiliği ve kimliği ile olan ilişkimiz, yakınlığımız, güvenimiz, saygımız getirdiği mesajla ilgisi olmayan apayrı konulardır. Rasulullah’ın örnekliği ise yine Kur’an’ı nasıl yaşadığı ve ondaki hikmet metodunu nasıl uyguladığı ile ilgili olmak zorundadır. Çünkü ilgili ayette nebînin değil, rasulün örnekliğinden bahsedilmektedir.

    Ayrıca rasul kelimesinin Kur’an’da Kitap anlamında kullanıldığını da görebiliriz ki bu da son derece doğaldır. Aşağıdaki iki ayette birebir aynı ifadeler kullanılmakta, fakat birinde geçen rasul kelimesinin yerini diğerinde kitap kelimesi almaktadır. Bu durum bu iki kavramın gerektiğinde birbirlerinin yerine kullanılacak kadar iç içe olduklarını gösterir:

    Allah katından, yanlarında olanı onaylayan “kitap” gelince, önceleri kâfirlere karşı önlerinin bu Kitapla açılmasını bekliyorlardı. Ama tanıdıkları Kitap gelince onu görmezlikten geldiler. Allah’ın laneti (dışlaması) böylesi kâfirleredir. (Bakara 2/89)

    Allah katından, yanlarındakini onaylayan bir “elçi (rasul)” gelince, Kitap verilenlerden bir kısmı Allah’ın Kitabını, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi kulak ardı ettiler. (Bakara 2/101)

    Görüldüğü gibi rasul ve kitap kelimeleri birbirlerinin yerine kullanılarak, iki kavram arasındaki kitabın içeriğini anlatma bakımından eşdeğerliğe dikkat çekilmiştir. Bu sebeple Lisan’ul Arab adlı meşhur Arapça lugatte rasul kelimesinin karşılığı verilirken şu ifade kullanılmıştır: وسُمِّي الرَّسول رسولاً لأَنه ذو رَسُول أَي ذو رِسالة “Rasul’ün rasul olarak isimlendirilmesi, rasul sahibi yani risalet sahibi olduğu içindir.” Görüldüğü üzere “rasul” ile “risalet” yani “elçi” ile “iletmekle yükümlü olduğu mesaj” birbiriyle özdeştir. Bu yüzden rasul ve kitap kavramları birbirlerinin yerine kullanılabilmektedir.

    Yazımızın konusu olmadığı için sadece değinerek geçeceğimiz bir durum da yukarıdaki ayetlerde nebî değil rasul kavramının kullanılmış olmasıdır. Bunun sebebi de bahsettiğimiz gibi rasul kelimesinin risalete yani getirilen mesajın içeriğine vurgu yapmasıdır. Oysa nebîlik, rasullük görevini yapan kişinin ünvanıdır. Bu sebeple her nebînin görevi rasullük yapmaktır. Ancak her rasul nebîlik makamında oturup bu ünvanı taşımaz. Ayrıca nebîlik bitmiştir. Artık rasullüğü yapılacak olan “Kitap” tastamam elimizdedir. Kimseye vahiyle yeni bir kitap gelmeyecektir ama mevcut Kitap herkese ulaştırılmak zorundadır.

    Sonuç olarak; gökyüzünün Allah’ın bir ayeti olduğunu görmemiz için yine gökyüzüne bakmamız yeterlidir, başkasının sözüne ihtiyacımız yoktur. Tıpkı bunun gibi her insan Kur’an’ı okuyarak onun Allah’tan geldiğini rahatça görebilir. Bunu görebilmek için illâ Kur’an üzerinde derinlemesine araştırma yapmaya da gerek yoktur. Tıpkı gökyüzüne bakınca onun Allah’ın bir ayeti olduğunu anlayabilmek için astronom olmaya gerek olmadığı gibi. Fatiha Suresini doğru bir biçimde anlayarak okuyan bir kişi de onu Allah’ın indirdiğini hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde görebilir.

    Kısacası, bir kitabın Allah’a ait olması konusunda Nebî de dahil, bir insanın sözü delil sayılıyorsa, o kitabın Allah’a ait olmadığının delile ihtiyacı yoktur.

    Erdem Uygan

  • YANILIRIZ DİYE AÇIKLAMAYI ALLAH YAPIYOR

    YANILIRIZ DİYE AÇIKLAMAYI ALLAH YAPIYOR

    İlahiyat camiasında Kur’an üzerinde çalışanlar azınlıktadır. Bu azınlığın çoğunluğu ise Allah’ın kitabı üzerinde tek başlarına çalışma ve bu çalışmada kendi belirledikleri, kendilerince uygun olduğunu düşündükleri metodu izleme hastalığından muzdariptirler. Bu hastalığın en belirgin semptomu, hastaların kendilerinde Kur’an ayetlerini yorumlama yetkisi olduğunu sanmalarıdır. Oysa Kur’an şahsi yorumlara açık bir kitap değildir. Rabbimiz Nebîlerine bile böyle bir yetki vermemiş, Kur’an’ı, detaylı bir şekilde anlattığı anlama metodu ile bizzat kendisi açıklamıştır.(1) Bu açıklamaya ulaşmak için metodu bilen ve birbirlerine ayetlerle itiraz ederek varsa yanlıştan dönülebilmesini sağlayabilecek kişilerden oluşan ekiplerin oluşturulması elzemdir. Bunun alternatifi yoktur. Açıklamayı bizzat Allah’ın yaptığı bir kitabın, herhangi bir insanın yorumuna izin vermesi zaten düşünülemez. Allah’ın kitabını yorumlamak bir çeşit ilahlık iddiasından başka bir şey değildir. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir… (Hûd Suresi 11/1-2)

    Kur’an üzerinde bireysel çalışmanın ve onu yoruma açık zannetmenin ortaya çıkardığı problemlere bir örnek olarak ele alacağımız bu yazımızda konumuz Nisa Suresi’nin 7. ayeti ve Mehmet Okuyan ve Mustafa İslamoğlu’nun konuyla ilgili meal ve yorumları olacaktır. Öncelikle bu ilahiyatçıların ayete dayanarak ortaya attıkları iddia ve yorumları görelim:

    Bildiğimiz kadarıyla Mehmet Okuyan’ın ayetle ilgili yazılı bir eseri bulunmamaktadır. Ancak çeşitli videolarındaki konuşmalarından, kendisinin Mustafa İslamoğlu’nun mealindeki anlam ve yorumlarla örtüşen bir anlayışa sahip olduğu anlaşılmaktadır. Okuyan konuyla ilgili videolarından birinde kendisine vaktiyle sorulan bir soruya verdiği cevabı hikaye ederken şu cümleleri sarf etmektedir:

    “Nisa Suresinin 11-12. ayetlerinde hani kadına 1 erkeğe 2 gibi bir orandan söz ediyor, ama Nisa Suresinin 7. ayetini okumuyor, 9. ayetini okumuyor (farklı bir ayeti kast ediyor olmalı), 31. ayetini okumuyor (burada 32 demek istiyor olmalı), hiç okumuyor. İşine gelmiyor, mal gidecek. ….. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi, Kur’an’ın demek istediğidir.”(2)

    Okuyan, aynı videonun “Envâr’ul Kur’an” programından alınmış olan bölümünde ise Nisa Suresinin 7. ayetinde mirastan erkeğe ne veriliyorsa kıza da aynı payın verilmesi gerektiğinin söylendiğini iddia etmektedir.

    Konuyla ilgili olarak Mustafa İslamoğlu’nun Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal – Tefsir adlı çalışmasına baktığımızda ayete şöyle anlam verildiğini görmekteyiz:

    “Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.” (HKK meali, Nisa 4/7)

    Ayetin dipnotunda da şu açıklamalar yapılmaktadır:

    “Kur’an, daha önce mirastan hepten mahrum edilen kadına, mirastan pay vererek devrim çapında bir uygulama başlatmaktadır. ‘Az ya da çok’ ifadesi 32. ayetin de ışığında 11. ayetteki ikiye bir nisabının mutlak olmadığının en güzel delilidir. Bu ibarenin açılımı, ‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde de anlaşılabilir. ‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…”

    Görüldüğü üzere her iki ilahiyatçının da ittifak ettiği temel iddia Kur’an’daki miras paylaşımında erkeğe 2 kadına 1 pay şeklinde bildirilen miktarların asgari oranları belirttiği, Allah’ın asıl gayesinin bu paylaşımı eşit miktarda yapmak olduğu, delil getirilen ayetlerin de gösterdiği şekilde şartlar uygunsa bu paylaşımın eşit yapılmasının gerektiğidir.

    Ancak bu ifadeler ve ayetlere verilen anlamlar -ki videolarda Mehmet Okuyan, kimsenin okumadığını söylediği Nisa 7. ayeti kendisi de okumamaktadır- hem Arap dili kaidelerine hem de ayetlerin birbirleriyle olan bağlantılarına ve iç bütünlüğüne uygun görünmemektedir. O halde, bu meal ve yorumları tüm bu açılardan değerlendirerek konuyu ortaya koymaya çalışmamız gerekir.

    Arap Dili Kaidelerine Göre Nisa 7. Ayete Verilen Anlamın Yanlışlığı

    Mustafa İslamoğlu ayete “kadının az ya da çok bir payının olması gerektiği” şeklinde bir anlam vermiştir:

    “Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.” (HKK meali, Nisa 4/7)

    Öncelikle ayette yazarın dile getirdiği gibi “olmalıdır” şeklinde çevirebileceğimiz bir ifade bulunmamaktadır. Ayetin başında erkekler için geçen ifadenin aynısı, hemen devamında kadınlar için de kullanılmakta, her ikisi için de bir pay olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla parantez içindeki “zaten” ifadesini kullanmamızı gerektiren bir durum da yoktur. Bunlara dikkat ederek ayeti dilimize kazandırmaya çalışırsak meal şöyle olmalıdır:

    لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ ۚ نَصِيبًا مَفْرُوضًا

    Ana-baba ve en yakınların bıraktıklarından erkeklerin payı vardır. Ana-baba ve en yakınların bıraktıklarından kadınların da payı vardır. (Bıraktıkları miras) Az veya çok olsun, paylar farz olarak belirlenmiştir. (Nisa 4/7)

    Yazarın meali ile yukarıdaki meal arasındaki en temel fark, “az ya da çok olsun” şeklindeki ifadenin neyin azlığı ve çokluğunu kast ettiğinden kaynaklanmaktadır. Her dil gibi Arap dilinin de belli kaideleri vardır. Bu kaidelere uyulmayacak ya da istenilen şekilde esnetilecekse Allah’ın Kitabı her şeyin söyletilebileceği bir metin haline gelir. Oysa bu yazarlar, böylesi bir muameleyi kendi kitapları için bile kabul etmezler. Arapça’da zamirlerin kendilerinden önceki en yakın ifadeye götürülmesi, eğer daha uzağa götürülecekse mutlaka buna dair bir açıklama, yani bir karîne olması gerektiği çok iyi bilinen ve en temel konulardan biridir. Ayetin orijinalinde قل منه أو كثر (ondan az ya da çok) ifadesinde geçen “منه – minhu” (ondan) ibaresindeki “ه – hu” (o) zamiri de bu kural gereği kendinden önceki en yakın ifadeye götürülmek mecburiyetindedir, çünkü aksini gerektirecek bir durum yoktur. O da hemen öncesindeki ما ترك الوالدان والأقربون (ana – baba ve en yakınların bıraktıkları) ifsdesindeki ما ism-i mevsûlünü (bağlacını) gösterir. İsm-i mevsûlü de ardından gelen sıla cümlesi yani “ana – baba ve en yakınların bıraktıkları” ifadesi açıkladığından Rabbimiz “ana – baba ve yakın akrabanın bıraktığı miras” ister az olsun ister çok olsun kadının da o mirastan alması gereken bir pay olduğunu bildirmekte, azlık ve çoklukla “bırakılan mirasın” miktarından bahsetmektedir. Ancak İslamoğlu mealinde قل منه أو كثر (ondan az ya da çok) ifadesinde geçen “منه – minhu” (ondan) ibaresindeki “ه – hu” (o) zamiri, daha öncesinde geçen “نصيب – nasib” (pay) ifadesini gösterir şekilde anlamlandırılarak anlam değiştirilmiş ve “kadının alacağı pay”ın azlığı ve çokluğunun konu edildiği öne sürülmüştür. Hal böyle olunca, ayetin dipnotundaki açıklamada ‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde bir yorum yapılabilmesine imkan sağlanmıştır. Oysa açıklamaya çalıştığımız üzere, ayetin metni Arap dil kuralları gereğince bu yoruma izin vermemektedir. Kaldı ki ayetin sonundaki “(Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu” ifadesi de böyle bir yorumu imkansız kılmaktadır. Zira insanların takdirine göre değişen bir hüküm farz olamaz.

    Zamirin kendinden önceki ism-i mevsûl ile başlayan cümlenin tamamına götürüldüğü başka örnekler de Kur’an’da mevcuttur ve elbette İslamoğlu da o ayetlerde bunu yapmıştır. Bunun bir örneği Yunus Suresinin 59. ayetinde görülebilir:

    قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًا قُلْ آللَّهُ أَذِنَ لَكُمْ ۖ أَمْ عَلَى اللَّهِ تَفْتَرُونَ

    “Sor (onlara): “Ya Allah`ın sizin yararlanmanız için ikram (inzâl) ettiği, sizin de (keyfi olarak) bir kısmını haram bir kısmını helal saydığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: ‘Size Allah mı izin verdi, yoksa siz Allah`a iftira mı ediyorsunuz?’” (HKK Meali, Yunus 10/59)

    Bu ayetin mealinde de orijinal metne tam olarak bağlı kalındığı söylenemez. Ancak konumuzla ilgili bölümde “Allah’ın sizin yararlanmanız için ikram ettiği rızık” ifadesinde Rabbimiz Nisa 7. ayetteki ifade tekniğini kullanmış ve mealde de yazar “minhu – منه”daki zamiri, “ma – ما” ile başlayan cümlenin tamamı olan ما أنزل الله لكم من رزق (Allah’ın sizin için inzâl ettiği rızık) ifadesine götürmüştür. Demek ki yazarın Arapça konusunda bir sıkıntısı yoktur. Buna rağmen aynı teknikte bir ifadeyi barındıran Nisa 7. ayeti Arapça’ya aykırı bir şekilde çevirerek ayeti yapmak istediği yoruma uygun hale getirmiştir.

    Ayrıca Nisa 7. ayette erkeğin alacağı için de kadının alacağı için de نصيب – nasîb (pay) ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade nekre, yani belirsiz bir şekilde gelmiş, belirlilik takısı olan “ال – el” kullanılmamıştır. Zaten meallerde ifadenin “bir pay” olarak çevrilmesinin sebebi de budur. Bu durum payların birbirlerine eşit olmadığının ve olamayacağının da göstergesidir. Çünkü eğer eşit pay olsa idi birincisi  نصيب – nasîb şeklinde nekre (belirsiz), ikincisi de “yukarıdaki pay” anlamında النصيب – en’nasîb şeklinde marife (belirli) gelirdi. Ancak her ikisi de belirsiz olduğu için erkeğe ve kadına verilecek payların ne olduğu 11. ayette detaylı şekilde açıklanmıştır.

    Sonuç olarak ayette Mustafa İslamoğlu’nun mealindeki gibi kadının alacağı payın azlığı veya çokluğundan değil “bırakılan malın” azlığı ve çokluğundan söz edilmektedir. Dolayısıyla Arap dili kuralları gereği ayeti yazarın verdiği şekilde meallendirme imkanı bulunmamaktadır. Bu yüzden dipnottaki “ikiye bir şeklindeki nisab mutlak değildir” ve “kadının mirastan alacağı pay bugün az olur, günün birinde şartlar uygun olunca çok olur” şeklindeki yorumu yapmak hiçbir şekilde mümkün olamaz.

    Benzer şekilde Mehmet Okuyan’ın da videosunda sarf ettiği “Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir” şeklindeki sözler, Arapça dil kaideleri ve ayetin metni göz önüne alındığında olağanüstü cesur ifadeler olarak değerlendirilmek zorundadır. Arap dili kaidelerine aykırı bir yorumu ayetin hükmüymüş gibi sunmak adına, son derece dikkatsiz ve basiretsizce sarf edilmiş bu sözlerin Kur’an’daki hiçbir ayetten onay alabilmesi asla mümkün değildir.

    Ayetin İç Bütünlüğü ve Diğer Ayetlerle Birlikte Okunması Açısından Nisa 7. Ayete Verilen Anlamın Yanlışlığı

    Ayetlerdeki Farz Kılınma İfadeleri ve “Tavsiye” Kullanımının Yanlışlığı:

    İncelediğimiz Nisa 7. ayete verilen meal sadece Arapça bakımından değil, ayetin kendi iç bütünlüğü ve diğer ayetlerle ilişkisi açısından da kabul edilebilir gözükmemektedir. Nitekim ayetin son bölümünde, İslamoğlu’nun da meallendirdiği gibi, erkeğin ve kadının alacağı payların Allah tarafından farz kılındığı belirtilmektedir. Bu durum hiçbir koşulda bu pay oranlarının değiştirilemeyeceğinin en açık ifadesidir. Ayetin bu bölümü varken kadının payının “bugün az olur, gelecekte çok olabilir” şeklinde yorumlanması imkan dahilinde değildir. Ayetin bu bölümünden dolayı gelecek itirazları önlemek amacıyla yazarın ayetin dipnotunda yaptığı “‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…” yorumunun bir dayanağı yoktur. Kaldı ki yazarın miras paylarının belirlendiği 11. ayetin mealinde “tavsiye” kelimesini kullanması da ayetin anlamını yansıtması bakımından tatmin edici değildir:

    “Allah size çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kızın payını vermenizi tavsiye etmektedir. Eğer ikiden fazla kız iseler ölenin geriye bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır. Eğer sadece bir kızsa mirasın yarısı onundur. Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa o zaman annenin payı üçte birdir. Eğer kardeşleri varsa anneye verilecek pay altıda birdir. Bu (paylaştırma) ölenin yaptığı vasiyetin yerine getirilmesinden yahut borcunun ödenmesinden sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduklarını bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından farz olarak konulan hükümlerdir. Allah ilim sahibidir, hakimdir.” (HKK meali Nisa 4/11)

    İslamoğlu ayetteki يوصيكم – yûsîkum ifadesine “size tavsiye etmektedir” anlamı vermiştir. Arapça’dan dilimize geçmiş olan tavsiye kelimesi de aynı kökten türetilmiştir ama dilimize geçerken anlam kaymasına uğrayarak “bir şeyi önerme” anlamında kullanılır olmuştur. Kur’an’da bu kelime “buyurma, emretme, görev yükleme” anlamlarında kullanılır. Nitekim İslamoğlu da kelimenin geçtiği başka ayetlerde haklı olarak kelimeye bu anlamı vermiştir:

    “Nerede bulunursam bulunayım beni kutlu kıldı; ve bana hayatta olduğum sürece ibadeti diriltmeyi ve arınmak için verilmesi gerekeni vermeyi emretti” (HKK meali Meryem 19/31)

    Ayette “emretti” olarak çevrilen ifadenin orijinali de Nisa 11. ayette geçen ve tavsiye olarak çevrilen fiil ile aynıdır. Zaten ayette konuşan İsa Aleyhisselam’dır ve konu namaz ve zekâttır. Bunların Türkçemizdeki anlamıyla tavsiye değil, Kur’an’daki anlamıyla tavsiye yani emir verme ve bir görev yükleme anlamında olduğu açıktır. Aynı kökten olan “vasiyet” kelimesi de “bir başkasına görev yüklemek” anlamına gelmektedir. Tavsiye ile aynı kökten kelimelere “emir”, “buyruk” ve “görev yükleme” anlamı verildiğini arka arkaya gelen şu üç ayetten ve  bizzat Mustafa İslamoğlu’nun mealinden okuyalım:

    “De ki: “Gelin, Allah`ın size neyi haram ve dokunulmaz kıldığını aktarayam: O`ndan başka şeylere kesinlikle ilahlık yakıştırmayın; anne-babaya iyi davranın; rızkınıza ortak çıkar endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, zira sizin de onların da rızkını Biz veriyoruz; açık ya da gizli, sizi mahcup edecek bir günaha yanaşmayın; haklı bir gerekçeye dayanmaksızın Allah`ın kutsal saydığı insan hayatına kıymayın: Allah size işte bunları emretti ki aklınızı kullanabilesiniz.” (HKK meali En’am 6/151)

    “Rüştüne erinceye kadar, lehine olmadıkça yetimin malına dokunmayın; (maddi manevi her alanda) ölçüp tartarken hikmet ve hakkinayeti gözetin; (bilin ki) Biz insana gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz; ve biri hakkında konuşacaksanız yakınınız da olsa adil olun; Allah`la olan sözleşmenize sadakat gösterin! Bütün bunları Allah size emretti ki, sorumluluğunuzu aklınızdan çıkarmayasınız.” (HKK meali En’am 6/152)

    “Zira işte Benim dosdoğru yolum budur: Öyleyse bu yolu izleyin ve farklı yollara sapmayın ki; sizi O`nun yolundan uzaklaştırmasınlar! Bütün bunları Allah size emretti ki, O`na karşı saygıda kusur etmeyesiniz.” (HKK meali En’am 6/153)

    Görüldüğü gibi yazar yukarıdaki ayetlerde geçen وصى – vassâ fiillerine dilimizdeki en uygun karşılığı olan “emretti” anlamını vermiştir.

    Sonuç olarak Nisa Suresinin 11. ayetindeki ifadenin de “Allah size çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kızın payını vermenizi tavsiye etmektedir.” değil, “emretmektedir” veya “görev olarak yüklemektedir” şeklinde Türkçemize aktarılması gerekir. Zaten aynı ayetin sonunda da yine farz kelimesi kullanılmış ve bu durum incelediğimiz meale de yansımıştır: “Bunlar Allah tarafından farz olarak konulan hükümlerdir.” Ayetin sonundaki bu ifade de başındaki fiile Türkçe’deki değişmiş anlamıyla tavsiye etme manası verilemeyeceğinin bir başka göstergesidir. Kaldı ki 7. ayetin sonundaki bu payların “farz kılınmış” (نصيبا مفروضا) olması da 11. ayetin bu bölümü ile örtüşmekte ve tam bir bütünlük oluşturmaktadır. O halde 11. ayette bahsedilen erkeğe 2, kadına 1 oranının değişmesi ve günün birinde eşit olması asla mümkün olamaz.

    Bu durumda yazarın 7. ayetin dipnotunda yaptığı “‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…” yorumu bir kez daha havada kalmaktadır. Burada iddia edildiği gibi 7. ayetteki “farz kılınmış” (نصيبا مفروضا) ifadesi kadına mirastan pay vermeyi kast ediyor olsa bile, bu durum 11. ayetteki oranların farz olmadığını göstermez. Çünkü 11. ayette Rabbimiz bu meale de yansıdığı şekliyle oranlarla ilgili bu hükümlerin farz kılındğını ayrıca belirtmektedir.

    Ayrıca İslamoğlu’nun Nisa 7. ayetin dipnotunda kadına verilecek mirasla ilgili olarak sarf ettiği “‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde de anlaşılabilir” cümlesi ile Mehmet Okuyan’ın “erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir” cümlesi Kur’an’da miktarların oransal olarak verilmesi sebebiyle de doğru olamaz. Çünkü Kur’an’a göre her halükârda erkeğin alacağı pay kadınınkinin 2 katı olacaktır. Eğer kadının payının gün gelip yükselmesinden söz edilecekse erkeğinki her durumda onun 2 katı olmak zorundadır.

    Miras Oranlarının Değiştirilemeyeceğini Belirten Diğer Ayetler:

    Rabbimizin miras konusunda belirlediği oranlarla asla oynanamayacağının bir delili de 13. ayette karşımıza çıkmaktadır. O ayeti de aynı mealden okuyalım:

    “Bütün bunlar Allah tarafından çizilen sınırlardır. Kim Allah`a ve Rasulü`ne uyarsa, Allah onları içerisinde yerleşip kalacakları zemininden ırmaklar çağlayan cennetlere koyar; işte muhteşem kazanç da budur.” (HKK meali Nisa 4/13)

    Görüldüğü üzere Rabbimiz miras paylaştırmasını son derece detaylı olarak anlattığı 11 ve 12. ayetlerin hemen ardından bunların “Allah’ın sınırları” (حدود الله) olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla bu oranların şu veya bu şekilde değiştirilmesi Allah’ın koyduğu bu sınırların aşılması anlamına gelecektir. Bu sınırların aşılmasının sonuçlarını da Rabbimiz 14. ayette dile getirmektedir. Aynı mealden okuyalım:

    “Kim de Allah’a ve Rasulü’ne isyan eder ve O’nun çizdiği sınırları ihlal ederse, onları içerisinde yerleşip kalacakları ateşe sokar; onu da alçaltıcı bir azap beklemektedir.” (HKK meali Nisa 4/14)

    Ayrıca Kur’an’daki miras paylaşımında bir yerde daha ikiye birli oran bulunmaktadır. O da kelâle olarak adlandırılan durumda olur. Babası ve/veya anası ve çocuğu olmadan ölen kişiye kelâle denir. Babası ve çocuğu olmadan ölenin yani baba tarafından kelâle olanın mirasıyla ilgili hükümler şu ayette bildirilmektedir:

    Senden fetva istiyorlar. De ki “Kelâle (ana-baba ve çocuğu olmadan ölen kişi) konusundaki fetvâyı size Allah veriyor.” Bir kimse ölür, çocuğu olmaz, tek bir kız kardeşi bulunursa bıraktığı mirasın yarısı ona kalır. Kız kardeş ölür de çocuğu bulunmazsa erkek kardeş onun bütün mirasını alır. Kız kardeşler iki tane ise, mirasın üçte ikisi onlarındır. Mirasçılar; erkek ve kız kardeşler ise erkek, iki kıza eşit pay alır. Yanılırsınız diye açıklamayı size Allah yapıyor. Allah her şeyi bilir. (Nisa 4/176)

    Burada da ölenin babası ve evladı yok ama baba bir erkek ve kız kardeşleri varsa, erkek kızın 2 katı pay almaktadır. Ama bizim için ayetin sonundaki ifade önemlidir: “Yanılırsınız diye açıklamayı size Allah yapıyor.” Burada soru Nebîmize soruluyor ama cevabı Allah veriyor ki bir yanlışlık olmasın. Bu ifade Nebîmizin sözlerinin vahiy olmadığının da açık delilidir. İnsanlar yanlış yapmasın diye açıklamayı Allah yapıyorsa bu oranların herhangi bir zamanda değişmesi nasıl düşünülebilir? Bu oranlarda yapılacak herhangi bir değişiklik Rabbimiz tarafından bir yanılgı hatta ayetin orijinal ifadesiyle bir “sapma” olarak değerlendirilirken nasıl olur da mirastan alınacak paylar günün birinde değişip eşit olabilir?

    Ayrıca Kur’an’da kadın ve erkeğin eşit oranda miras aldığı durumlar da mevcuttur. Bunu da yine aynı yazarın mealinden okuyalım:

    “…Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir…” (HKK meali Nisa 4/11)

    Dikkat edilirse ölenin çocuğu varsa annesi ve babası ikili birli bir oranda değil, eşit oranda pay almaktadırlar. Ayrıca ana tarafından kelâle durumu, yani ölen kişinin annesinin kendinden önce ölmüş olma ve çocuğunun da olmaması durumunda, ana bir kardeşleri varsa bunlar arasında da kız erkek ayrımı yapılmaksızın mirasın üçte biri eşit oranda paylaştırılmaktadır:

    Miras bırakan erkek veya kadın kelâle ise (çocuğu ve anası yok da ana tarafından) erkek veya kız kardeşi varsa bunlardan her biri altıda bir paya; kardeşler birden çok ise eşit oranda üçte bir paya, yapılan vasiyetin veya borcun, zarar vermeyecek şekilde edasından sonra sahip olurlar… (Nisa 4/12)

    Görüldüğü gibi Rabbimiz kadın erkek miras pay oranlarının birbirlerine eşit olduğu durumları da ayrıca belirtmiştir. Bu durum da Nisa 11. ayette, ölenin oğlu ve kızı ile ilgili olarak bildirilen ikili birli oranın mutlak olduğunu ve asla değiştirilemeyeceğini bir kez daha göstermiş olur.

    Aslında miras oranlarının belirlendiği ayetler öylesine detaylı ve boşluksuzdur ki burada herhangi bir oranın değiştirilmesinin asla mümkün olamayacağı bu ayetleri hayatında sadece bir kez okuyan bir kişi tarafından bile kolayca görülebilir. Çünkü belli şartlarda değişebilecek hükümler için bu derece ayrıntılı bir anlatım düşünülemez.

    İktisâb Fiili ve Nisa 32. Ayetin Konuyla İlgisizliği:

    Mustafa İslamoğlu, Nisa 7. ayetin dipnotunda yaptığı açıklamaya Nisa 32. ayeti de delil olarak göstermektedir. Aynı tutumu, paylaştığımız videolarında Mehmet Okuyan da sergilemektedir. İslamoğlu’nun mealinde bu ayet dilimize şöyle aktarılmıştır:

    “O halde Allah`ın size bahşettiği sizi birbirinize üstün kılan farklı değerleri temenni etmeyin. Erkeklerin kendi kazançlarından bir payı vardır; kadınların da kendi kazançlarından bir payı vardır. İhsanından bahşetmesi için Allah`tan isteyin; kuşkusuz Allah her bir şeyi hakkıyla bilmektedir.” (HKK meali Nisa 4/32)

    Yazar ayete düştüğü dipnotta şu açıklamayı yapmaktadır: “Bu ayet, bir sonraki ayetin de delalet ettiği gibi mirasın illet ve ruhuyla ilgili bir biçimde anlaşılmalıdır…”

    Ancak ayette miras ayetlerinin aksine ana baba ve yakın akrabanın bıraktıklarından değil, kadın ya da erkeğin kendi kazandığından (iktisâb) bahsedilmektedir. Nitekim ayetteki “ihsanından bahşetmesi için Allah`tan isteyin” ifadesi de bunu göstermektedir. Allah’tan bu isteğin nasıl yapılacağını anlatan ve yine “kesb” ve “nasîb” ifadelerinin kullanıldığı, dolayısıyla bu ayeti açıklayan bir başka ayet grubunda iktisâbın kişinin kendi emeği ile  elde ettiği kazançla ilgili olduğu görülmektedir:

    وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِأُولَٰئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِمَّا كَسَبُوا ۚ وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ

    Kimileri de şöyle der: “Rabbimiz! Bize bu dünyada güzellik ver, ahirette de güzellik ver. Bizi o ateşin azabından koru!” Bunlardan her birine kazandıklarından bir pay vardır. Allah hesabı çabuk görür. (Bakara 2/201-202)

    Görüldüğü üzere burada bahsedilen kazanç, dünyadaki çalışmalar, nasîb (pay) de bu çalışmaların karşılığında Allah’ın vereceği paydır. Kesb ya da iktisâb fiillerinin dünyada yaptıklarımızla elde ettiklerimiz veya kazandıklarımızı anlattığı bir başka ayette son derece açıktır. Çünkü Rabbimiz her kelime ve kavramın anlamını bizzat kendisi vermekte bizi Kur’an’dan başka bir kaynağa muhtaç bırakmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında Rabbimiz şu ayette bu fiilin anlamını vermektedir.  Yazarın mealinden ayetin ilgili bölümünü okuyalım:

    لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا ۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ…

    “Allah hiç kimseye taşıyacağından fazlasını yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir…” (HKK meali Bakara 2/286)

    İslamoğlu’nun “kazandığı” şeklinde çevirdiği bölümde كسب – kesebe, “işlediği” şeklinde çevirdiği bölümde de اكتسب – iktesebe fiili kullanılmış, bununla da kazandığı kötülük kast edilmiştir. Dolayısıyla bu fiil kişinin kendi yaptığı ile elde ettiği kazanımlar için kullanılmaktadır. Miras için kullanılması mümkün değildir.

    Tüm bu bilgilerin ışığında اكتسب – iktesebe fiilinin kullanıldığı Nisa Suresi 32. ayeti miras ile ilişkilendirmek doğru değildir.

    Cahiliye Döneminde Kadına Mirastan Pay Verilmediği İddiası

    Gerek Mustafa İslamoğlu’nun Nisa Suresinin 7. ayetinin dipnotunda, gerekse Mehmet Okuyan’ın videodaki konuşmasında, cahiliye döneminde kadına mirastan pay verilmediği, bu sebeple Kur’an’ın kadına mirastan pay vermekle devrim niteliğinde bir yenilik yaptığı iddia edilmektedir. Hatta İslamoğlu’nun Nisa Suresi 32. ayetin dipnotunda kadına mülkiyet hakkı da tanınmadığına dair ifadesi şöyledir:

    “…İstisnalar dışında kadının mülkiyet edinemediği, mirastan hiç pay alamadığı bir toplumda kadının ilk kez mülkiyet ve miras hakkını teslim eden bu devrim çapındaki sosyal uygulama, elbette erkek eksenli bir toplum içerisinde şaşkınlığa neden olmuştu…”

    Oysa Kur’an’da kadının o devirde dahi mülkiyet hakkı olduğuna ve miras alabildiğine işaret eden ifadeler bulunmaktadır. Mesela Hudeybiye antlaşmasından sonra müşrik kocalarını bırakarak Medine’ye gelen kadınlardan bahseden şu ayet, bu kadınların kocalarından mehir ve başka mallar aldıklarını net bir biçimde ortaya koymaktadır:

    Ey inanıp güvenenler (Müminler)! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bu kadınlar onlara helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar. Onların bunlara harcadıklarını geri verin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur. Ayrılmak isteyen kafir kadınları engellemeyin; onlara harcadığınızı isteyin. Onlar da harcadıklarını istesinler. Bu, Allah’ın size hükmüdür; aranızda o hükmeder. Allah bilir, doğru karar verir. (Mümtahine 60/10)

    Kadınların mal mülk edindiklerini görebileceğimiz bir diğer ayet de şöyledir:

    Ey inanıp güvenenler (müminler)! Kendilerinden hoşlanmadığınız halde kadınlara mirasçı olmaya kalkmanız size helal değildir. Onlara verdiğinizden geri almak için baskı da yapmayın; ispatlanabilir bir fuhuş yapmış olurlarsa o başka. Onlarla marufa (Kur’an ölçülerine) uygun geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız bakarsınız ki siz bir şeyden hoşlanmıyorsunuz ama Allah onda birçok hayırlar yaratacak olabilir. (Nisa 4/19)

    Ayette kadınlara sadece mirasçı olmak amacıyla evlenilmemesinden bahsedilmektedir. Bu da onların mal mülk sahibi olduklarını göstermektedir. Ayette helal olmadığından bahsedilecek seviyede ele alınan bir uygulama, herhalde İslamoğlu’nun sözünü ettiği şekilde istisna olarak görülebilecek durumları konu ediyor olmasa gerektir. Ayrıca kadının bu malı sıfırdan kendi çalışması ile elde etme ihtimali de çok zayıf olduğundan miras olarak elde ettiği de söylenebilmelidir. En azından bunu söylememizi engelleyecek bir bilgi yoktur.

    Ayrıca hepimiz biliyoruz ki Nebimiz Muhammed Aleyhisselam’ın ilk eşi Hatice validemiz zengin bir kadındı. Sahip olduğu ve ticaret yapmakta kullandığı varlığı da kendisine ailesinden miras yoluyla intikal etmiş olmalıdır. Zira babası Huveylid Kureyş’in eşrafından bir zattır. Hatice validemizle ilgili İslam Ansiklopedisindeki şu bilgiler önemlidir:

    “Hatice’nin önce Atîk ile, onun ölümü üzerine Ebû Hâle ile evlendiği de kaydedilmektedir. İkinci kocasının ölümünden sonra Kureyş’in ileri gelenlerinden bazıları soylu, güzel ve zengin oluşu sebebiyle kendisiyle evlenmek istedi; ancak Hatice bu tekliflerin hiçbirini kabul etmedi. Güvenli bulduğu kimselerle ortaklaşa ticaret yapmaktaydı. Tanıdıklarının tavsiyesi üzerine, çevresinde üstün ahlâk sahibi ve güvenilir bir genç olarak bilinen Hz. Muhammed ile ortaklık anlaşması yaptı ve kölesi Meysere’yi de hizmetine vererek Şam’a (Suriye) gitmesini istedi. Dönüşte başarılı bir tâcir, dürüst ve doğru sözlü bir insan olduğunu gördüğü, Meysere’den ahlâkı ve davranışları hakkında bilgi aldığı, bütün bu özellikleri sebebiyle kendisine hayran kaldığı Hz. Muhammed’e evlenme teklif etti, o da bunu kabul etti.

    Hz. Muhammed’e Hatice ile evlenmeyi düşündüğü takdirde bunu sağlamaya çalışacağını belirttiği, kaynakların çoğunda ikinci bir ihtimal olarak kaydedilmektedir. Hz. Muhammed aldığı bu teklifi amcalarına götürdü. Ebû Tâlib, kardeşleri ve Hz. Muhammed’in katılması ile Hatice’nin evinde yapılan toplantıda onun amcası Amr b. Esed’den yeğeni Muhammed için Hatice’ye tâlip olduğunu söyledi ve yeğeninin 500 (veya 400) dirhem, bazı kaynaklara göre ise yirmi dişi deve mehir vereceğini belirtti. Amr da bu evliliğe izin verdi.

    Görüldüğü üzere Hatice validemiz hem soylu ve zengin bir iş kadınıdır hem de Nebîmiz ile evlenirken mehir almıştır. Henüz risaletten önce gerçekleşmiş olan bu olay cahiliye devrinde de kadının mal mülk sahibi olduğunu, ailesinden miras aldığını göstermesi açısından önemlidir.

    Bu durumda Mustafa İslamoğlu’nun Nisa 7. ayetin mealinde kullandığı parantez içindeki “zaten” ifadesi de mesnetsiz kalmaktadır. Çünkü geldiğimiz noktada, ortada “erkek bugüne kadar mirastan zaten bir pay alıyordu, artık kadın da almalı” şeklinde anlamamızı gerektirecek bir durum olduğuna dair bir delilimiz yoktur.

    Sonuç

    Kur’an’da, yazımızın başından beri incelediğimiz miras ayetlerinde;

      • oranların farz olarak belirlenmiş olduğu,
      • Allah tarafından farz kılınmış olduğu,
      • insanlar yanılmasın diye açıklamanın Allah tarafından yapıldığı,
      • bunların Allah’ın sınırları olduğu,
    • bu sınırların aşılmasının ateş azabına sebep olacağı

    gibi son derece kesin, net ve sert ifadeler kullanıldığını gördük. Tüm bunlardan sonra yazımızın başında alıntı yaptığımız Mehmet Okuyan’ın şu ifadeleri nasıl kabul edilebilir?

    “Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir.”

    Kaldı ki Allah’ın Kur’an’da herhangi bir konuda demek istemiş olması ama diyememesi nasıl düşünülebilir? Bu ifade Allah’ın bir şeyi söylemekten çekindiği anlamına gelmektedir. Böyle bir durum Allah için nasıl söz konusu olabilir? Ayrıca mirasın tüm kalemlerinin detaylı olarak oransal biçimde anlatılmış olduğu, üçte bir, üçte iki, altıda bir, iki katı, yarısı gibi ifadelerin açıkça zikredilip belirlendiği miras ayetlerinde nasıl olur da erkek evlada 2 kıza 1 oranının değişebileceğinden bahsedilebilir?

    Gerek Mehmet Okuyan, gerekse Mustafa İslamoğlu’nun miras oranlarının günün birinde eşit olabileceğini, yani mutlak olmayıp değişebileceğini, Allah’ın demek istediğinin bu olduğunu söylemeleri, Allah’ın sözlerinin bir kısmını anlatamadığını, konuyu tamamlamayı insanlara bıraktığını, “ben bu kadarını söylerim, siz gerisini anlayın, bana her şeyi açık açık söyletmeyin” dermiş gibi bir tutum takındığını iddia etmekten başka bir şey değildir. Oysa Rabbimiz kendi sözleri için şöyle buyurmaktadır:

    Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamdır. O’nun sözleri yerine geçecek söz yoktur. O dinler, bilir. (En’am 6/115)

    Ayrıca yukarıda gördüğümüz Nisâ 176. ayette Nebîmize sorulan bir soruyu bizzat Allah cevaplarken “yanılırsınız diye” ifadesini kullanıyor. Demek ki Nebî de olsa hiçbir insanın Allah’ın ayetlerini açıklama ve yorumlama yetkisi yoktur, çünkü yanılabilir. O yüzden de açıklamayı Allah yapmıştır. Ağer Allah’ın söylediği ile söylemek istediği farklı olsaydı ve söylemek istediğini birileri kestirebiliyor olsaydı Allah “yanılırsınız” diye bir ifade kullanır mıydı? Allah’ın dedikleri ile yetinmeyip, onlar eksikmiş gibi demek istediğini ortaya çıkardığını iddia etmek Kur’an’da Şeytan’a atfedilen bir tutumdur. Rabbimiz Adem Aleyhisselam ve eşine ağaca yaklaşmamaları emrini verirken şöyle buyurmuştur:

    Bak Âdem, sen ve eşin şu bahçeye yerleşin. Beğendiğiniz yerden yiyin ama bu ağaca yaklaşmayın. Yoksa yanlış yapmış olursunuz. (A’râf 7/19)

    Şeytan ise Allah’ın bu söylediklerini yorumlamış ve aslında hiç söylemediği şeyleri, kast ettiği iddiasında bulunmuştur. Diğer bir deyişle Allah’ın dediği böyle olmasına rağmen demek istediğinin başka olduğunu, onu da kendisinin bildiğini iddia etmiştir. Rabbimiz sadece ağaca yaklaşmayın dediği halde, o bu emri neden verdiğini bildiğini iddia ederek “maksat eksenli okuma” yapmak suretiyle vesvese vermiştir:

    Sonra Şeytan vücutlarından açılması hoş olmayacak yerlerinin örtüsünü açıp onlara göstermek için şöyle vesvese verdi: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması sadece hükümdar (saltanat sahibi) olmanızı ya da ölümsüzleşmenizi engellemek içindir.” (A’râf 7/20)

    Şeytanın versvese vermek amacıyla baş vuruduğu, Allah’ın maksadını söyleme eyleminin bizzat kendisi yanlıştır, onu şeytanın yapıyor olması değil. Dolayısıyla iyi niyetle ve iyi bir amaç için yapılması eylemi doğru hale getirmez.

    Tüm bunların yanısıra, miras oranlarının mutlak olmadığını, şartlar uygun olunca eşitlenecek bir asgari orandan bahsedildiğini söylemek Kur’an’ı tam bir tarihselci gözle yorumlamak demektir. Oysa tarihsel olan yani o günün şartlarında farklı, bugün için farklı hükümler içerebilen bir kitap Allah’ın kitabı olamaz.

    Bazı çevrelerin özellikle bu konu üzerinden dinimize saldırmaları bizleri “konu sizin bildiğiniz gibi değil, Allah öyle demek istemiyor, aslında şunu demek istiyor” şeklinde Kur’an’a tamamen aykırı bir şekilde cevap vermeye itmemelidir. Yapılması gereken Kur’an’daki muhteşem miras hukukunu tüm yönleriyle ele alarak insanlığa kalıcı çözümü Allah’ın kitabından sunmak olmalıdır.

    Zikredilen ayetlerden Kur’an’a tamamen ters bir hüküm bina edilmesi Kur’an üzerinde çalışan araştırmacıların kendilerine itiraz edebilecek kabiliyette ekipler oluşturmaksızın, tek başlarına ve Allah’ın öğrettiği metodu göz ardı ederek, kişisel yoruma dayalı yöntemlerle çalışmalarından kaynaklanmaktadır.

    Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki; Kur’an üzerinde çalışma yapanların birincil görevleri öncelikle kendileri gibi Kur’an’ı anlama çalışmaları yapan kişileri isim ve ünvanlarına bakmaksızın uyarmak ve yine bu vasıflara sahip kişiler tarafından Allah’ın ayetleri ile uyarılmayı talep etmek olmalıdır. Çünkü bu kişileri takip eden kitlelerin Allah’ın ayetlerine onlar kadar vâkıf olmaları beklenemez. Bundan dolayı Kur’an araştırmacısı hocaların yapacakları hatalar kendilerini takip edenlerce Kur’an’da yer alan doğrular olarak görülecektir. Yeryüzünde bundan daha büyük bir tehlike yoktur.

    (1) Kur’an’ı anlama metodunun detayları için bkz: Erdem Uygan, Kur’an Kavramı, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017

    (2)  

    (3) Aynı videonun 4. dakikasından itibaren.

    (4) Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yayıncılık, 11. Baskı, İstanbul, Mayıs 2010, s: 146

    (5) a.g.e., s: 146, 1 nolu dipnot.

    (6) a.g.e. s: 383

    (7) a.g.e. s: 146

    (8) a.g.e. s: 583

    (9) a.g.e. s:256, 257

    (10) a.g.e. s: 148

    (11) a.g.e. s:148

    (12) Konunun ayrıntısı için bkz:Fatih Orum, Kur’an’ı Analama Usulü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul 2015, s: 84 – 85

    (13) Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yayıncılık, 11. Baskı, İstanbul, Mayıs 2010, s: 155

    (14) a.g.e. s: 156, 3 numaralı dipnot.

    (15) a.g.e. s:101

    (16) a.g.e. s: 156, 3 numaralı dipnot.

    (17) Yaşar Kandemir,  İslam Ansiklopedisi, “Hatice” Maddesi, cilt 16 s:465

  • “De ki “Ne dersiniz?! Ya O Allah Katındansa!..”[1]

    “De ki “Ne dersiniz?! Ya O Allah Katındansa!..”[1]

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olup olmadığı sorusu, kendisini Müslüman kabul eden bir ailede yetişmiş biri için kolayca sorulabilecek bir soru değildir. Hele de bu kişi, dinini öyle veya böyle yaşamak çabasında olan bir ailenin ferdi olmuşsa böyle bir soruyu aklına dahi getirmeyi günah sayan görüşlerle karşılaşması işten bile değildir. Fakat içine doğduğunuz toplum kendisini hangi dinden sayarsa saysın şu ayete göre bu soru mutlaka sorulmalı değil mi?

    “Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” dense, “Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak ona uyarız” derler. Peki, ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse yine uyacaklar mı?” (Bakara Suresi 2/170)[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][2]

    Ayete göre hayatımızın bir döneminde “Allah’ın indirdiğine uyun” sözü ile karşılaştığımızda vereceğimiz cevap hayati önem taşımaktadır. Vermememiz gereken cevap ayette son derece açıktır. Atalarımızın yoluna sorgusuz sualsiz uymamızın kabul edilmemesi, o yolun ve dolayısıyla bize din diye sunulabilecek her yolun sorgulanması ve bir takım testlere tabi tutulması gerekliliğini doğurur. Ayette ataların dininin yanlışlığından ya da doğruluğundan bahsedilmiyor. Ancak yanlış olma ihtimalinin dikkate alınması gerektiği, çünkü Allah’ın dininden başkasının kabul edilemeyeceği vurgulanıyor.

    Bize “Allah’ın indirdiğine uy” dendiğinde “ben büyüklerimden ne gördüysem ona uyarım” sözü cevap olarak kabul edilmiyorsa ne yapabiliriz? Yapacağımız tek şey Allah’ın indirdiğine uymayı kabul etmek değil midir? Peki bir dini ya da onu içeren kitabı Allah’ın indirdiğini nereden bileceğiz? Bir büyüğümüz bize “bu Allah’ın indirdiği kitaptır” diyerek bir kitap uzatsa biz de ona güvenip kabul etsek bu tavrımız geçerli olabilir mi? Bize verdiği kitap her ne olursa olsun yaptığımız yine bir büyüğümüzün, yani bir insanın sözüne uymak değil midir? Bize herhangi bir kitabın Allah tarafından indirilen kitap olduğunu söyleyen kişiye, hiç bir sorgulama yapmaksızın inansak, yine yukarıdaki ayette söylenilen şekliyle bir atamıza uymuş olmaz mıyız? Hatta bu kitap Kur’an dahi olsa, onu bize “bu Allah’ın kitabıdır” diyerek uzatan kişiye güvenip hemen kabul etmemiz yine yukarıdaki ayetin kapsamına giren bir davranış olmaz mı? Ayet zaten tam da bu tavrı eleştirmiyor mu?

    “De ki “Ne dersiniz?! O (Kur’an) Allah katındansa, siz de onu görmezlikten geliyorsanız; böyle derin bir ayrılık içinde olandan daha şaşkını kim olabilir?” (Fussilet Suresi 41/52)

    Yukarıdaki ayette de “Kur’an Allah katındansa siz de onu görmezlikten geliyorsanız” ifadesi Kur’an’ın Allah katından olup olmadığının şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesinleşmesi gerektiğini ortaya koyuyor ve bizim bir biçimde bu araştırmayı yapmamız gerektiğini zımnen ifade ediyor.

    “Kulumuza (Muhammed’e) parça parça indirdiğimiz şeyden şüpheniz varsa Allah ile aranıza koyduğunuz ulu kişilerinize yalvarın da ondakine denk bir sure getirin. Dürüst kimselerseniz yaparsınız.” (Bakara Suresi 2/23)

    Bu ayetten de gördüğümüz gibi Kur’an sadece Allah’ın kitabı olduğunun araştırılmasını değil, Allah’ın kitabı olmadığı iddiasının da ispatlanması gerektiğini söylüyor. Şüphesi olanlara meydan okuyan bu ve benzeri ayetler[3] de Kur’an’ın detaylıca tedkik edilmesi gerektiğini bildiren en güçlü ayetlerdendir. Zira içerdiği ayetler topluluğunun (sure) denginin getirilmesini istemek, öncelikle o surelerin aslının neler olduğunun, ayetlerinin birbirleri ile nasıl bir ilişki içerisinde bulunduklarının çok iyi bilinmesini gerektirir. Aslı iyi bilinmeden dengini getirebilmek mümkün değildir. Üstelik ayet değil de sure talep ediliyor olmasının da bir anlamı olmalıdır. Zira bir çok ayetten oluşan bir yapıyı Kur’an’daki gibi biraraya getiremezsiniz demek, ayetler arasında sadece Allah’ın koyduğu bir ilişkinin olduğunu da ima etmektir (Kur’an’ın bu özelliğinden bir aşağıda bahsedeceğiz.). Bir de şu var ki; şüphesi olanlardan kanıt isteyecek kadar iddialı bir kitabın, kendisinin Allah tarafından gönderildiğini ispatlamıyor olması düşünülemez. Kaldı ki bu ayetteki meydan okuma devamındaki ayetle en üst seviyede kendini göstermektedir:

    “Bunu yapmazsanız ki asla yapamazsınız; o zaman tutuşturucusu insanlar ve taşlar olan o ateşe karşı kendinizi koruyun! Orası, kâfirler (âyeti görmezlikten gelenler) için hazırlanmıştır.” (Bakara Suresi 2/24)

    Peki bu kitabı bize Allah katındandır iddiası ile veren kişi Allah’ın nebisi olduğunu iddia ediyorsa o zaman ne kadar güvenilir olursa olsun onu da sorgulamamız gerekmez mi? Zaten onun Allah’ın elçisi olduğu da bize uzattığı kitabın iddiasıdır. Öyle de olmalıdır. Çünkü biz bir insana değil Allah’ın sözüne kayıtsız şartsız güvenmeli ve uymalıyız. O halde Allah’ın kitabı olduğu iddia edilen kitapta onun gönderildiği kişinin de nebi ve rasul olduğunun iddia ve ispat edilmesi gerekmektedir. Ancak o zaman o nebiye uyma yükümlülüğümüz doğar.

    Demek ki bir kişi kendisine Allah katından bir kitap verildiğini iddia ediyorsa, kendisini Allah’ın nebisi olarak tanıtsa dahi bakmamız gereken ilk şey o kişinin güvenilirliği veya kişiliği olamaz. Bakmamız gereken ilk şey bize verdiği kitap olmak zorundadır. Nebilik dış görünüşle veya mizacla anlaşılacak bir şey değildir. Kısacası Rasulullah’ın Nebiliğinin ve Rasullüğünün delili de yine bize ulaştırdığı kitapta olmak zorundadır. O halde onun bu iddiasını da ispatlayan yine Kur’an olmalıdır.

    Şu durumda; “Allah’ın indirdiğine uy” emrini almış bir kişinin ilk aklına gelen şey “Allah’ın indirdiği nedir veya hangisidir?” sorusu olmak zorundadır. Bu sorunun cevabı olan kitap da bize Allah’ın kitabı olduğunu kanıtlayacak bir takım özellikler barındırmalıdır.

    Öncelikle bu kitap Allah’ın indirdiği kitap olduğu iddiasını bizzat içermelidir ki Kur’an çok sayıda ayetinde bu iddiayı dile getirir:

    “O Kur’ân, elbette varlıkların Rabbi tarafından indirilmiştir.” (Şuara Suresi 26/192)

    “Elif! Lam! Ra!. İnsanları, Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, üstün ve her şeyi güzel yapanın yoluna çıkarasın diye sana indirdiğimiz kitap budur.” (İbrahim Suresi 14/1)

    Ayrıca bu iddianın isbatını da yine bizzat kendi içinde barındırmalıdır. Ancak bu kendilerine “tarihselci” diyen bir kısım aydının (!) Allah’ın kitabında olduğunu iddia ettikleri gibi “totoloji”[4] ile değil, tüm muhataplarını tatmin edebilecek somut delillerle olmalıdır.

    Yine bu kitabın Allah’ın kitabı olduğu iddiasını kanıtlamayı, eski nüshalarının kağıdına, mürekkebine uygulanacak testlere bırakması da kabul edilebilir değildir. Zira bir kitap gerçekten Allah’ın kitabı ise bunu kanıtlamak, kitabın indirildiği günden yüzlerce yıl sonra herkesin her zaman sahip olamayacağı bir takım tekniklerin, güvenilirliği tartışmalı çalışma ve araştırmaların işi olmamalıdır. Velev ki bu testler, sözü edilen metni indirildiği iddia edilen zamana tarihlese bile buna inanmamız yine bir insan sözüne sorgusuz inanmak olacaktır. Bu tavrın kabul edilemeyeceğini artık biliyoruz. O halde bu kitap öylesine tartışmasız deliller içermelidir ki, yeryüzündeki en eski nüshasına, tüm insanlığın bir araya gelerek uyguladığı ve sonuçlarında ittifak ettiği testler aksini söylese dahi, bizi Allah’ın kitabı olduğuna ikna edebilme gücüne sahip olmalıdır. Çünkü iddia, her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan Allah’ın kitabı olduğu iddiasıdır. O zaman Allah bunu ispatlamayı başkasına bırakmamalıdır. Zaten Allah’tan başkasının yapacağı ispat da hiçbir zaman ikna edici olmayacak, daima şüphe barındıracaktır.

    Ayrıca bir insan tüm hayatını değiştirecek olan bir kitaba uyacaksa, hatta bu kitaptaki hükümleri özgürce yaşayabilmek uğruna her zorluğa katlanacaksa onun Allah’ın kitabı olduğuna şahsen ikna olmalıdır. Birilerinin söylediğine uyarak yapacağı hiçbir uygulamanın Allah’ın emri olduğunun kanıtı yoktur. Çünkü insanlar menfaatlerini tercih eden canlılardır. Bunun için de kayıtsız şartsız güvenilecek bir mevkide olamazlar. Kafalarında din diye kurguladıkları hayaller ve varsayımlarla nebileri bile yoldan çıkarabilirler:

    “Yeryüzündeki insanların çoğuna uyacak olsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar, sadece varsayımlarla hareket ederler. Onlar, sadece atarlar.” (En’am Suresi 6/116)

    İşte bu sebeple ataların ya da birilerinin din olduğunu iddia ettiği şeyi, sırf onlar öyle söyledi diye Allah’ın dini saymamız olacak şey değildir. Hatta Allah’ın kitabı olduğu iddia edilen kitap, içindeki ayetleri açıklamayı bile hiç kimseye bırakmamalıdır. Çünkü o Allah’ın sözü ise tartışmasız kabul etmek gerekir. Sözü tartışmasız olarak kabul edilen herkese kul olunur. Allah’tan başka birine kul olmak her canlıya ağır gelir:

    “Elif! Lam! Ra! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru karar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.” (Hud Suresi 11/1-2)

    Buraya kadar edindiğimiz sonuca göre Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun kanıtlarını yine Kur’an’da aramak zorundayız. Ulaşacağımız sonuçlar ancak Allah tarafından yapılmış ispatlar olmak zorundadır. Böylece her insan için ikna edici, karşı konulmaz ve bağlayıcı özelliğe sahip olurlar.

    Kur’an’ın bir insan sözü olamayacağı, Allah’ın kitabı olduğu, Kur’an’da üç farklı yöntemle kanıtlanmaktadır. Aşağıda ortaya koymaya çalışacağımız bu üç yöntemin her biri birer kitap konusudur. Bu sebeple her detayı ele almamız mümkün değildir. Yine de konuyu bize ayrılan alanın içinde kalmaya çalışarak mümkün olduğunca detaylı bir şekilde ele almaya çalışacağız:

    1. Önceki Kitapların Mensuplarına Deliller:

    Kur’an’ın kendisinden önceki kitapların mensupları için son derece ikna edici delilleri içermesi bir zorunluluktur. Çünkü yine kendisinin bildirdiğine göre bu kişiler gelecek yeni nebiye uymak ve ona yardımcı olmak zorundadırlar. Kur’an buna “ısr” yükü diyor:

    “Allah nebilerden kesin söz aldığında hep şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir. Bundan sonra sözünden dönenler, yoldan çıkarlar.” (Al-i İmran Suresi 3/81-82)

    O halde önceki kitapların mensuplarının, gelenin nebi, getirdiğinin de gerçekten Allah’ın kitabı olduğunu hiç bir şüpheye yer bırakmaksızın kabul edebilmeleri gerekir. Bu yüzden ayete göre yeni kitabın “ellerinde olanı onaylaması” gerektiğine dikkat edelim. Zaten Allah’ın kitabı olduğuna dair kanıtı da bizzat kendileri talep etmişlerdir:

    Aslında onlar şöyle derler: “Bunlar karma karışık hayallerdir.  Hayır, bu adam Allah’a iftira ediyor.  Belki de şairdir. Eğer elçi ise bize bir belge getirsin; öncekilere gönderilen belgelerden olsun.” (Enbiya Suresi 21/5)

    Kur’an’ın bu talebe cevabı, soranları direkt olarak kendi kitaplarını iyi bilen kişilere yönlendirmesi şeklindedir:

    “Senden önce gönderdiğimiz elçiler sadece vahyettiğimiz erkeklerdi. Bilmiyorsanız o “Zikri” (kitabı) bilenlere sorun.” (Enbiya Suresi 21/7)

    Üstelik bununla da kalmaz kitaplarında ne aramaları gerektiğini bile bizzat bildirerek adeta “bunları gayet iyi biliyorsunuz” dercesine şunları aktarır:

    “Onları yemek yemeyen bedenler yapmadık; ölümsüz de değillerdi. Sonunda onlara verdiğimiz sözü tuttuk; onları ve kurtulmasını  tercih ettiklerimizi kurtardık. Aşırı gidenleri de etkisizleştirdik.” (Enbiya Suresi 21/8-9)

    Bu kadarla da kalmaz, kendilerine verilen kitabın içinde de bu bilgilerin olduğunu özellikle dile getirerek onları kendi kitaplarını araştırmaya çağırır.

    “Size de bir Kitap indirdik; “zikriniz” ondadır. Aklınızı kullanmaz mısınız?” (Enbiya Suresi 21/10)

    Bu ayetteki “zikriniz” ifadesi surenin 24. ayetinin, 3. ayetinden itibaren anlatılan konunun, 7. ayetinde de geçen “zikir” ifadesinin ve aşağıda göreceğiniz, bu ayetlerle aralarında büyük benzerlikler olan, Nahl Suresi 44. ayetin delaleti ile “ehl-i kitaba indirilen kitap” olduğu son derece nettir. Yani kast edilen Muhammed Aleyhisselam’a indirilenin içinde, ehl-i kitaba daha önce indirilmiş bilgilerin olduğu bu sebeple tasdik sisteminin çalıştırılarak bunun bekledikleri kitap olduğunun anlaşılabileceğidir.[5]

    Bu ayetlerdekine benzer ifadeleri şu ayetlerde de görmekteyiz:

    “Senden önce elçi gönderdiklerimiz, sadece kendilerine vahyettiğimiz erkeklerdi. Bilmiyorsanız o Zikri bilenlere sorun. Onları mucizelerle ve hikmet dolu sayfalarla[6] gönderdik. O Zikri (Kitabı) sana da indirdik ki kendilerine gönderilenin ne olduğunu o insanlara “açıkça anlatasın” (beyan), belki düşünürler.” (Nahl Suresi 16/43-44)

    Böylece Rasulullah’ın kitabı beyan etmesinin de Kur’an’ın önceki kitaplarda olanı tasdik etmesi sebebiyle Allah’ın kitabı olduğunu ortaya koyması demek olduğunu görüyoruz. Yani Allah’ın elçisi ehl-i kitabın bilgililerini, Kur’an’ın Allah’ın gönderdiği kitap olduğunu anlayacakları şekilde kendi kitaplarına bakmaya yönlendirecektir. Böylece onlara Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu “beyan” edilmiş olacaktır.

    Kısacası Kur’an önceki kitapların mensuplarına adeta “kendi kitabınızı Kur’an ile karşılaştırmalı olarak okursanız Kur’an’ın Allah’tan geldiğine şüpheniz kalmaz” demekte ve gelecek kitaba uyma zorunlulukları olduğu için bu kitabın o bekledikleri kitap olduğunun araştırmasını kendi kitapları ile yapmaya yönlendirmektedir. Kur’an’ın önceki kitapları tasdik edici olmasının anlamı da budur. Bu sebeple “önceki kitapları iyi bilen din alimleri” (ehl-i zikir), Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu da çok açık bir şekilde görürler:

    “(De ki) “Allah’tan başka bir hakem mi ararım?” Kitap’ı size açıklanmış olarak indiren O’dur. Kendilerine Kitap verdiklerimiz bilirler ki bu Kitap, Rabbin tarafından gerçek olarak indirilmiştir. Sakın tereddüt edenlerden olma.” (En’am Suresi 6/114)

    “Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır.”[7] (Kasas Suresi 28/52)

    Hatta Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu anlamadaki bu metot bizzat Rasulullah Aleyhisselam’a da tavsiye edilmektedir:

    “Sana indirdiğimiz şeyden dolayı şüphen varsa senden önce indirilmiş kitabı okuyanlara sor. Doğrusu Rabbinden sana da aynı gerçek gelmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma.” (Yunus Suresi 10/94)

    Bu çok önemli ayetten çıkarmamız gereken sonuçlardan biri de Kur’an’ın Allah’tan gelen bir kitap olduğunun ispatlanması çalışmasını her müminin yapması gerektiğidir. Zira Rasulullah’ın bile zaman zaman buna ihtiyaç duyacak hale gelmesi ihtimaline karşılık, kendisine Rabbimiz tarafından söylenen “tasalanma, bunlar Allah’ın ayetleridir” şeklinde bir dayatma değil, “o halde şu testi yap kendin gör” şeklinde bir “metot” tavsiyesidir. Hatta bu metot bir başka ayette Rasulullah’a indirilen kitabın önceki kitaplarda da yer aldığı bildirilerek ortaya konmakta ve İsrailoğullarından alim olanların bunu bildikleri belirtilmektedir[8]:

    Kur’ân, elbette öncekilerin Kitap’larında da vardı. İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmesi, onlar için bir delil (ayet) değil midir? (Şuara Suresi 26/196-197)

    Konumuzla ilgili dikkat çekici bir ayette de Kur’an üzerinde gerekli çalışmayı yapan önceki kitaplardan bilgi sahibi olan kişilerin, Kur’an’ın Allah’tan gelen o bekledikleri kitap olduğu sonucuna ulaşacakları vurgusu yer almaktadır:

    “Bu sözü etraflıca düşünmüyorlar mı? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir kitap mı geldi?” (Müminun Suresi 23/68)

    Yukarıda ele aldığımız Al-i İmran Suresi 81. ayet, gelecek nebiyi bekleyen ehl-i kitabın bu beklentilerini ağır bir yük (ısr yükü) olarak nitelemişti. Bu sebeple Kur’an’ı ve kendi kitaplarını inceleyip iki kitap arasındaki tasdik ilişkisini tespit eden ehl-i kitabın, Kur’an’ın bekledikleri kitap olduğunu anladıkları zaman ısr yükünden kurtuldukları için sevinmeleri de gerekir:

    Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilenle sevinirler. İçlerinde onun (Kitabın) bir kısmından hoşlanmayan topluluklar vardır. De ki “Bana emredilen, yalnız Allah’a kul olmam ve O’na ortak oluşturmamamdır (şirk koşmamamdır). Ben insanları Allah’a çağırırım, varıp gideceğim yer O’nun huzurudur.”” (Ra’d Suresi 13/36)

    Zaten Araf Suresi’nin 157. ayeti de Rasulullah’a uyan ehl-i kitabın üzerinden, Al-i İmran Suresi 81. ayetteki gelecek nebiye inanma yükü olarak tanımlanan ısr yükünün kaldırıldığını net bir biçimde ortaya koymaktadır:

    “Onlar bu elçiye, bu ümmi nebiye uyan kimselerdir. Onu(Nebinin adını) yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulurlar. O, onlara marufa (Kur’ân ölçülerine) uygun olanı emreder ve münkeri (o ölçülere uymayanı) yasaklar. Temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isrlarını (ağır yüklerini) ve üzerlerindeki bağları kaldırıp atar. Kim ona inanır, onu destekler, ona yardım eder ve onunla birlikte indirilen nûra (Kitaba) uyarsa, işte onlar umduklarına kavuşacak olanlardır.” (Araf Suresi 7/157)

    Allah’ın kendilerine gönderdiği kitapta “yazılı” buldukları için de Muhammed Aleyhisselam’ı kendi evlatlarını tanır gibi tanırlar:

    “Kitap verdiğimiz kimseler onu, kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerine yazık edenler, ona inanıp güvenecek değillerdir.” (En’am Suresi 6/20)

    Sonuç olarak kendilerine daha önce Allah tarafından kitap indirilmiş toplumların gelecek nebiye inanma ve yardım etme yani Allah’ın dinini yaşama ve ulaştırma görevleri bulunmaktadır. Bu ağır görevden kurtulabilmeleri için yeni gelen kitabın Allah’ın gönderdiği kitap olup olmadığını net olarak anlamaları gerekir. Bunun için de yapmaları gereken bu yeni kitabı kendilerinde bulunan ile test etmeleridir. Zira Kur’an önceki kitapların bir kısmını tasdik edip bir kısmını da nesh[9] etmektedir[10] (hükümlerini misli veya daha hayırlısı ile değiştirmektedir[11]). Böylesi bir çalışmanın neticesinde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu anlayabilir ve ona tabi olabilirler. Üstelik bu şekilde Allah’ın İslam’dan başka bir din göndermediğini, kendilerine gelenin de İslam olduğunu görür, tam bir tatminle Kur’an’a uymak suretiyle kendi kitaplarındaki en önemli emri de yerine getirmiş olurlar.

    Konuya bir başka açıdan baktığımızda, ehl-i kitaba[12] yapılacak tebliğin yöntemini de görmüş oluruz. Onlara yapacağımız şey “Kur’an’ı detaylı bir biçimde kendi kitabınızla ya da kitabınız hakkında doğru bilgiye sahip uzman kişilerle okuyun” çağrısını yapmaktır. Ancak bu şekilde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu anlayabilirler.

    2. Ayetler Arası İlişkiler Ağı:

    “Kur’an’daki ilişkiler ağına bakmazlar mı? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı.” (Nisa Suresi 4/82)

    Ayette geçen “efela yetedebberunel Kur’an” ifadesindeki “tedebbür” kavramı ayetin devamında bahsedilen ayetler arasında çelişki olmadığını ortaya çıkaran bir eylem olduğuna göre, özel bir okuma ve araştırma olmalıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Allah tarafından indirilmiş olduğu iddiasında bulunan bir kitap yine Allah tarafından açıklanmalıdır. Diğer bir deyişle, Allah indirdiği kitabı ayrıntılı olarak açıklamalı, kitabını açıklamayı kimseye bırakmamalı, böyle bir yetkiyi kimseye vermemelidir. Hud Suresi’nin ilk ayetlerini bu bağlamda bir kez daha okumak yerinde olacaktır:

    “Elif! Lam! Ra! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru karar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.” (Hud Suresi 11/1-2)

    O halde kitabını bizzat Allah açıklayacaksa bu açıklamaya ulaşmanın sistematiğini yani metodunu da bize bildirmiş olması gerekir. İşte bu konuda da şu ayetler bize Kur’an’da Allah’ın koyduğu açıklamaya ulaşmanın bir metodu olduğunu belirtmektedirler:

    “Bu Kitab’ı sana indiren O’dur. Bunun bir kısmı muhkem (hükme esas alınan) âyetlerdir; onlar Kitab’ın anasıdır. Diğerleri müteşâbihtir (muhkemlerle benzeşirler). Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vîli (bağlantıyı) kurup fitne çıkarmak için kendi eğrilikleriyle benzeşen âyetlere uyarlar. Oysa Kitab’ın tevilini (iç bağlantısını) sadece Allah bilir. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: “Biz, bu Kitab’a inandık; (muhkem, müteşâbih ve tevil) hepsi de Rabbimiz katındandır.” Böyle bir bilgiye sadece sağlam duruşlu olanlar ulaşabilirler.” (Al-i İmran Suresi 3/7)

    “Allah sözlerin en güzelini, birbirine benzer, ikişerli (âyetler içeren) bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden (Sahiplerinden) korkanların tüylerini ürpertir; sonra onların kalpleri ve vücutları Allah’ın bilgisiyle yumuşar. İşte bu, Allah’ın yoludur. Onu tercih edeni o yola yöneltir. Allah’ın sapık dediğine kimse “Doğru yoldadır” diyemez.” (Zümer Suresi 39/23)

    “Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır.” (Fussilet Suresi 41/3)

    Allah ayetlerini kesin hüküm bildiren (muhkem), bu hüküm bildirenlerle benzeşen (müteşabih) ve ikişerli (mesani) ayetler olarak tanımladığı yapılarda indirmiş, bunları Arapça kümeler (kur’an) oluşturacak şekilde açıklamış ve bunlar üzerinde ekipler (bilenler topluluğu) oluşturarak yapılacak bir çalışma ile o açıklamaya ulaşmanın metodunu bizlere göstermiştir. Bu konunun ayrıntısını öğrenmek isteyen okuyucularımıza Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır hocamızın Doğru Bildiğimiz Yanlışlar kitabının ilgili bölümlerini ve Dr. Fatih Orum’un Kur’an’ı Anlama Usulü kitabını okumalarını tavsiye ederiz. Takdir edilecektir ki; konu bir makalenin bir bölümüne sığdırılamayacak bir öneme ve hacme sahiptir.

    Kısaca söylemek gerekirse; Kur’an üzerinde, herhangi bir konuda, yukarıdaki ayetlerde belirtilen metot uygulanarak yapılan bir çalışmayla, çalışılan konuyla ilgili olarak akla durgunluk verecek detaylara ulaşılabilmektedir. Zaten eğer Allah’ın kitabı ise böyle de olmalıdır. Bunu tıpkı bulutsuz bir gecede gökyüzüne bakan bir kişinin, gördüğü manzara karşısında duyduğu hayranlıkla, nefesinin kesilmesine benzetebiliriz. Allah’ın indirdiği ayetler üzerinde çalışan kişi de benzer duyguyu yaşar ve ayetler arasına konulmuş olan bu muazzam ayrıntının ancak Allah tarafından konulmuş olabileceğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kavrar. Bunu test etmek, konuya samimiyetle yaklaşan her insan için mümkündür.

    3. Bilimsel Çalışmalara Teşvik ve Kainatın Okunması:

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu konusunda en önemli delillendirme ise Kur’an ayetleri ile kainatta yaratılmış olan her şey arasında tam bir uyum olduğu gözler önüne serilerek ortaya konmaktadır. Kur’an bu konuda muhataplarını yaratılmış ayetlerle indirilmiş ayetleri birlikte okumaya davet etmekte ve kendisinin Allah’ın kitabı olduğunun bu şekilde netlik kazanacağını bildirmektedir:

    Âyetlerimizi onlara, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde öyle göstereceğiz ki sonunda onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlar açısından iyice ortaya çıkacaktır. (Fussilet Suresi 41/53)

    Ayetin devamından bu araştırmanın Kur’an’ın Allah’tan olduğu şüphesini gidermek dışında bir sonuç vermeyeceği, hala şüphe içinde olanlarınsa Kur’an konusunda değil Rabbimizin karşısında hesap verme konusunda şüphede oldukları, diğer bir deyişle içinde bulundukları durumun hesabını veremeyeceklerini bildikleri için inkarda ısrar ettikleri anlaşılmaktadır. Bu da İblis’in yaptığı yanlışta diretmesi tavrının[13] birebir aynısıdır:

    İyi bilin ki onların, Rableriyle yüzleşme konusunda şüpheleri vardır. İyi bilin ki O, her şeyi kuşatma altında tutar. (Fussilet Suresi 41/54)

    Fussilet Suresi 53. ayette sadece çevremizdeki değil, kendi içimizdeki ayetlerin de bizlere gösterileceği bildiriliyor. Benzer bir ifade şu ayetlerde de karşımıza çıkmaktadır:

    Kesin bilgi sahibi olmak isteyenler için yeryüzünde ayetler var! Kendinizde de var; gözlemlemiyor musunuz? (Zariyat Suresi 51/20-21)

    Görüldüğü üzere gerek kendimizde gerekse tüm kainatta bulunan her şey için tıpkı Kur’an ayetleri için kullanıldığı gibi “ayet” kelimesi kullanılıyor. Yani Rabbimiz indirdiği ayetlerle yarattığı ayetleri birbirinden ayırmaksızın aynı kelime ile ifade ediyor. Sadece bu bile yaratılmış ve indirilmiş ayetler arasında bir fark bulunmadığının, bilakis tam bir uyum olduğunun delilidir. O halde yapılması gereken şey yaratılmış ayetlerle indirilmiş ayetler arasındaki uyumu ortaya koyacak şekilde çalışmak olmalıdır. Her ikisini de yaratan aynı olduğuna göre aralarında bir uyumsuzluk olması düşünülemez.

    Dikkatimizden kaçmaması gereken bir diğer nokta da şudur: Fussilet Suresi 53. ayette olduğu gibi şu ayetlerde de ayetlerin bize gösterileceği ifade ediliyor:

    “Size ayetlerini gösteren, gökten sizin için rızık indiren, odur. Allah’a yönelenden başkası, bu bilgiyi doğru kullanmaz.” (Mü’min Suresi 40/13)

    “O, size âyetlerini gösteriyor. Allah’ın ayetlerinden hangisini içinize sindiremiyorsunuz? Bunlar yeryüzünde dolaşmadılar mı ki öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görsünler. Onlar oralarda bunlardan daha çok, daha kuvvetli, bıraktıkları eserler daha güçlüydü. Yaptıkları, onların bir işine yaramadı.” (Mü’min Suresi 40/81-82)

    Nitekim her insan dünyaya geldiği andan itibaren ayet okumaya başlar. Fakat bir şeyin gösterilmesi görülmesi anlamını taşımaz. Bu sebeple Ğaşiye Suresinde kainat ayetlerinden bahsedilirken “hiç bakmazlar mı?” ifadesi kullanılmaktadır:

    “Hiç bakmazlar mı, bulut nasıl yaratılmış? Gök nasıl yükseltilmiş? Dağlar nasıl dikilmiş? Yer nasıl döşenmiş? Öyleyse sen doğru bilgi ver (Kur’an’ı tebliğ et); senin görevin sadece bilgi vermektir. Yoksa tepelerine dikilecek değilsin.” (Ğaşiye Suresi 88/17-22)

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun en önemli delilinin, yaratılmış ayetlerle Kur’an ayetleri arasındaki muazzam uyum olduğunu anlayabilmek için yaratılmış ayetleri okumak gerekir. Bu nedenle Kur’an sayısız ayette insanı kainatı okumaya çağırır. Onlardan biri şöyledir[14]:

    Hayır! Kendilerine gelen bu gerçek karşısında yalan söylediler; tam bir tereddüt içindeler. Üstlerindeki göğü düşünmezler mi; nasıl yükseltmişiz ve nasıl süslemişiz; tek bir çatlağı bile yok. Yeryüzünü de yayıp uzattık, oturaklı dağları içine kazık gibi çaktık. Orayı güzelleştiren her bitkinin erkeğini de dişisini de bitirdik. Gerçeği göstersin, O’na yönelen her kul için doğru bilgi (zikir) kaynağı olsun diye. (Kaf Suresi 50/5-8)

    Zaten yukarıdaki ayete dikkat edilirse, kainat ayetlerini okumayla elde edilen bilgi de tıpkı Allah’ın indirdiği tüm kitapların içerdiği bilgi gibi “zikir” olarak isimlendirilmektedir. İster indirilmiş ister yaratılmış olsun, okunacak olan şey aynı olunca (ayet) onların içerdiği bilgi de aynı olacaktır (zikir).

    Bu durumda Kur’an’ın din ile bilim arasında bir ayrım yaptığını söylemek de olacak iş değildir. Esasen Kur’an’ın din dediği, bizim bilim dediğimiz şeydir. Yani ayet okuma işi. O halde Allah’ın kitabını elinde bulunduran bir toplumun bilimsel gelişmeyi elinde böyle bir kitap bulunmayan bir topluma terk etmesi düşünülemez. Bir kere kainat ayetleri ile Kur’an ayetleri arasındaki muhteşem uyum görülüp Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu anlaşıldıktan sonra artık bilimsel faaliyetlerde de yöntem belirlenmiş olur. O da bu kainat ayetlerini Kur’an ile birlikte okumaktır. Zira ancak bu şekilde bilimsel gelişme güvenilir olabilir. Yaratılmış ayetin okunması Kur’an ayeti ile paralel olarak yapılınca bilimsel ilerlemede ulaşılacak nokta hayallerin çok ötesinde ve hedeflenenden çok daha büyük olacaktır.

    Sonuç olarak din dediğimiz şey içine doğduğumuz toplumun hiçbir ferdinin eline bırakılamayacak kadar önemlidir. Böylesine önemli bir konuyu ne kadar büyük alim olursa olsun hiçbir insandan sorgusuz sualsiz alıp kabul edemez, dünyamızı ve ahiretimizi bize sunulan bir takım iddialar üzerine bina edemeyiz. Talebimiz Allah’ın dini ise onu öğreneceğimiz yer de Allah’ın kitabı olmalıdır. O halde Allah’ın kitabı olduğu iddia edilen metin üzerinde bizzat kendimiz tam bir tatmin duygusuna ulaşana kadar ciddiyetle çalışmalıyız. Zira ancak böyle bir emek sonucunda kitabın Allah’a ait olduğuna şüphemiz kalmadığında ona tam bir teslimiyetle uyabilir ve “Allah ne diyorsa o!” diyecek kıvama gelebiliriz. Böyle bir tatmin olmaksızın iman, ancak bir dogma olur. Allah’ın dini ise dogma olamaz, dogma da Allah’ın dini olamaz.

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğuna şüphesi kalmayan bir insan tıpkı ilk uçuşu için kendisini uçurumun kenarından boşluğa bırakan kartal yavrusu gibidir. O yavrunun kendini tam bir güvenle teslim ettiği şeyler; kanatları, hava, sürtünme kuvveti, yerçekimi yasası gibi Allah’ın ayetleridir. O ayetlerin görevlerini eksiksiz yapacaklarına, asla değişmeyeceklerine, her kuşa karşı aynı şekilde işlediğine dair en küçük bir şüphesi yoktur. Bir Kur’an mümininin de yaptığı bundan farklı bir şey değildir.

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu, bu sözü edilen yöntemlerle görüp şüphesi kalmamış bir insan artık onu elinden bırakamayacak, hayatının her anını ona göre dizayn edecek, Allah’ın orada kendisine verdiği her emrin üzerine titreyecek, her okuyuşunda ve ayetleri üzerinde yaptığı her çalışmasında başka bir mucizesini görerek mutlak gerçek bilgiye ulaşmanın hazzını yaşayacaktır. İşte bu sebepledir ki;

    “O’na yönelenler, inanıp güvenen ve Allah’ın zikri (Kitabı) ile kalpleri yatışanlardır. Kalpler ancak Allah’ın zikri ile yatışır.” (Ra’d Suresi 13/28)

     

    [1] Fussilet Suresi 41/52, Ahkaf Suresi 46/10

    [2] Ayrıca bkz: Maide Suresi 5/104, Araf Suresi 7/28, Lokman Suresi 31/21, Zuhruf Suresi 43/20-24

    [3] Hud Suresi 11/13, Yunus Suresi 10/38

    [4] “…Çünkü Kur’an’a baktığınızda “Ben Allah’ın kelamıyım” diyor. Böyle olduğunu nereden bileyim diye sorduğunuzda, “çünkü Allah kelamıyım” diye cevap verip, “bunda hiç şüphe yok” diye de ekliyor. Oysa bu daha önce de belirttiğimiz gibi düpedüz bir totoloji, yani bir şeyin kanıtının yine aynı şey olmasıdır. Bu noktada aklı ve akli sorgulamaları askıya alıp sorgusuz sualsiz iman etmedikçe böyle bir kanıtlamanın hiçbir geçerliliği yoktur. Diğer bir deyişle Kur’an’ın Allah sözü olduğuna iman etmeyen biri için “Bu bir ilahi kelamdır. Bunda hiç şüphe yok” mealindeki ayetlerin hiçbir anlamı yoktur.” – Mustafa Öztürk – Kıssaların Dili, Ankara Okulu Yayınları 2014, s:76.

    [5] Konunun ayrıntısı yakında vakfımız yayınlarından çıkacak olan Dr. Fatih Orum’un “Kur’an’ı Anlama Usulü 2” kitabında bulunabilir.

    [6] Zübür

    [7] Ayrıca bakınız: Ankebut Suresi 29/47

    [8] Kur’an’ın Musa Aleyhisselam’a verilen kitabı Arapça olarak tasdik ettiğine dair de bkz: Ahkaf Suresi 46/12

    [9] Kur’an’ın önceki kitaplarla tasdik ve nesh ilişkisi hakkında Dr. Fatih Orum’un Kur’an’ı Anlama Usulü kitabından detaylı bilgi edinilebilir.

    [10] Nitekim Maide Suresi’nin 15. ayeti de bu bağlamda okunmalıdır.

    [11] Bkz: Bakara Suresi 2/106

    [12]Ehl-i kitap ile kast edilen sadece Yahudi ve Hristiyanlar değil, ellerinde kitapları olan her toplumdur.

    [13] Bkz: Bakara Suresi 30 ve devamı, Araf Suresi 12 ve devamı ayetler.

    [14] Yaratılmış ayetleri okumaya çağıran ayetlere örnek olarak bakınız: Bakara Suresi 2/164, Al-i İmran Suresi 3/189-191, Şuara Suresi 26/7-8-65-67, Ankebut Suresi 29/20-33-35,[/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

  • TESLİM OLMAK YA DA OLMAMAK! İŞTE BÜTÜN MESELE!

    TESLİM OLMAK YA DA OLMAMAK! İŞTE BÜTÜN MESELE!

    Şöyle bir cümle kuralım: “Osman’ın arabasından daha güzelini mi bulacaklar, herkes onu çok beğenir.” Bu cümlede herkesin beğendiği şey Osman mıdır yoksa Osman’ın arabası mı? Aslında bu sorunun sorulması bile abestir. Zira bu cümleden Osman’ın arabasının beğenildiği açıkça anlaşılmaktadır. Belki Osman’ı da herkes beğeniyor olabilir, ancak belli ki anlatılmak istenen o değildir.

    Türkçemizde belirtili isim tamlaması olarak bilinen ve her dilde aynı şekilde kullanılan bu ifade tarzında konu tamlayan değil tamlanandır. “Osman’ın arabası” isim tamlamasında da konu Osman değil, arabadır. “Osman’ın” kelimesi sadece herhangi bir arabadan değil, özel bir arabadan bahsedildiğini göstermek için yani ifadeyi “tamlamak” için kullanılmıştır.

    İşte Allah’ın kitabını okurken de bu basit ifade şekline dikkat etmemiz gerekir:

    Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek ona teslim olmuştur. O’na döndürüleceklerdir.” (Al-i İmran Suresi 3/83)

    Ayet Allah’ın dininden bahsediyor ve devamındaki cümlede zamir kullanılarak “ona teslim olmuştur” ifadesine yer veriliyor. Aslında müdahale edilmediği takdirde her okuyan “o” zamirinin Allah’a değil, Allah’ın dinine gittiğini görebilecekken meal “O’na teslim olmuştur” şeklinde yazılırsa anlam bir anda değişiyor. Gerçekte teslim olunan, Allah’ın dini iken “O’na” şeklinde yazılınca zamir Allah’ı gösterir hale geliyor. Peki Allah’a teslim olan zaten Allah’ın dinine teslim olmuş olmaz mı? Bu ayette her iki şekilde de yazılsa ne fark eder? Belki ilk bakışta bir şey fark etmez. Ancak aralarında mutlaka ince de olsa bir fark olmalıdır. O halde bu sorulara cevap aramaya çalışalım:

    1- Göklerde ve yerde her kim varsa isteyerek veya istemeyerek Allah’a değil de Allah’ın dinine teslim olmuş ise o zaman Allah’ın dininin tüm kainatta geçerli bir kanun, bir sistem olduğunu anlamamız isteniyor olmalıdır.

    2- Ayetin devamı konunun Allah’a teslim olmak diye anlaşılamayacağını da teyid etmektedir: “Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek ona teslim olmuştur.” Ayetteki “istemeyerek” kısmı Allah’a teslimiyetle örtüşmemektedir. Zira Allah’a teslim olmaktan herhalde Allah’ın emir ve yasaklarına uymak anlaşılacaktır. Peki Allah’ın emirlerine istemeyerek teslim olmak nasıl oluyor? Allah kullarını emirlerine teslim olmaya zorluyor mu? Ayette, “göklerde ve yerde kim varsa” ifadesinde de görüldüğü üzere, akıllı varlıkları içeren bir ibare kullanılmış (orijinal metindeki akıllı ve akılsız varlıkların bir arada zikredildiği cümlelerde kullanılan “men” bağlacı ile). Dolayısıyla akıllı varlıkları yani iradesi ile Allah’ın emrine teslim olmama özgürlüğüne sahip varlıkları da içeren bir konu hakimdir. Oysa biz Allah’ın bu varlıkları emirlerine uymaya zorlamadığını hem ayetlerinden hem de yaşayarak görüyoruz, biliyoruz. (Hatta Fussilet Suresi’nin 11. ayetine göre bizim akılsız dediğimiz varlıklar da “isteyerek” teslim olmuşlardır. Yani onlar için de Allah’ın sisteminin kusursuz olacağına dair güvenden bahsedilebilir.)

    3- Konumuz olan Al-i İmran Suresi 83. ayette geçen zamir, “O’na” şeklinde değil de “ona” biçiminde meallendirilirse aslında Rabbimizin “din” kavramını tarif ettiği görülecektir. Yani Allah’ın tüm evrene koyduğu ve her an her şeyin ister istemez tüm kurallarına uyarak içinde yaşadığı “sistem”den bahsedildiği kolayca anlaşılacaktır. İşte ancak bu anlaşılırsa devamındaki 85. ayette yine “din”den bahsedilerek “İslam” kelimesinin kullanıldığı fark edilebilmekte ve Allah’ın kainata koyduğu sistemle ilişkisi kurulabilmektedir. Yani “Allah’ın kainata koyduğu düzen, sistem ne ise İslam da odur” denilmektedir. Allah’ın yarattığı ile indirdiği ayetler aynı sistemi anlatır aynı sisteme göre çalışırlar. İslam bu yüzden Allah’ın tek dinidir:

    Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek ona teslim olmuştur. O’na döndürüleceklerdir.” De ki “Biz Allah’a inandık ve güvendik. Bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene; Nebilere Rableri tarafından ne verilmişse hepsine inandık. Hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz ona (tüm nebilere indirilene) teslim olmuş kimseleriz. Kim İslam’dan başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette kaybedenlere karışır.” (Al-i İmran 84-85)

    Yukarıdaki 84. ayette geçen “biz ona teslim olmuş kimseleriz” ifadesinin orijinali “nahnu lehu muslimun” şeklindedir. Buradaki lehu kelimesindeki “hu” zamiri de ayette bahsedilen “tüm nebilere indirilen” vahye (“ma unzile ala” ifadesine) gönderilebilmelidir. Zira hem gramer bakımından zamirin gideceği en yakın merci odur, hem de ayetin devamında adı konulan sistem yani İslam da odur. Bunu ayetimizin müteşabihi olan şu ayetlerde daha açık bir şekilde görmekteyiz:

    “(Bir taraf) “Doğru yola gelmek için Yahudi olmalısınız”, (diğeri) “Hristiyan olmalısınız!” dedi. De ki: “Hayır, İbrahim’in dosdoğru şeriatına uymalısınız! O, müşriklerden değildi.” Siz şöyle söyleyin: “Biz Allah’a inanıp güvendik; bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene, Rableri tarafından Nebîlere verilene inandık. Hiç birini diğerinden ayırmayız. Biz ona teslim olmuş kimseleriz.” (Bakara Suresi 2/135-136)

    Bu ayetlerde açıkça Yahudi ve Hristiyanlara verilenin diğer nebilere verilenden farklı olmadığı ortaya konmaktadır. Yani vahyin içerik olarak tek bir vahiy olduğu vurgusu ayet boyunca hakimdir. Hatta nebiler sayılarak indirilenlerden bahsedildikten sonra ayrıca bir kez daha “Rableri tarafından nebilere verilene” (ve ma utiye-nnebiyyune mir-rabbihim) diye açıklama getirilmektedir. O halde bu ifadenin başındaki “vav” da “yani” anlamında düşünülebilir. Özetle bu ayetin sonundaki “biz ona teslim olmuş kimseleriz” ifadesindeki “o” zamiri de öncelikle vahye gidiyor olmalıdır.

    Dolayısıyla ana ayetimiz olan Al-i İmran 84. ayette de zamir, vahyi ve dolayısıyla Allah’ın indirdiği sistemi gösteriyor olmalıdır. Zira 83. ayetin de delaletiyle teslim olunan Allah’ın koyduğu sistemdir (Allah’ın dini).

    Teslimiyetin, “Allah’ın dini”ne değil de direkt olarak Allah’a atfedildiği durumda ise O’na kulluk etmek yani O’ndan başka otorite tanımamak anlamına geldiğini şu ayette görebiliyoruz:

    “Yakub’un ölmek üzere iken ne yaptığını biliyor musunuz? Oğullarına, “Benden sonra neye kul olacaksınız?” diye sordu. Onlar, “Senin İlahına; ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlahına, o bir tek ilaha kul olacağız. Biz, zaten, O’na teslim olmuş kimseleriz!” dediler.” (Bakara Suresi 2/133)

    Bu ayetteki teslimiyet sadece Allah’a kulluk etmekle ilişkilendirilmiş. Zira sadece Allah’a kulluk eden biri O’na ve dolayısıyla onun koyduğu sisteme (dine) teslim olmuş demektir. Ancak burada istemeyerek kulluk yani zorunlu kulluk söz konusu edilmemiş, sadece isteyerek yapılan teslimiyet yani gönüllü kulluğa vurgu yapılmıştır. O halde “Allah’ın dini”ne yani kurduğu sisteme teslim olmaktan bahsederken istense de istenmese de bunun yapıldığını, çünkü tüm kainatın bir parçası olduğumuzu, “Allah’a” teslim olmak olan sadece O’na kulluğu ise isteyerek seçmemizin şart olduğunu söyleyebiliriz.

    Allah’a teslim olmanın, kulluğu sadece O’na has kılmaya yani isteyerek teslim olmaya işaret ettiğini Hacc Suresi’nin 34. ayetinde kurban edilen hayvanların üzerine Allah’ın adının anılması bağlamında daha açık bir biçimde görmek de mümkündür.

    Zaten “Allah’ın dini” tamlaması Kur’an’da geçtiği diğer 2 ayette de Allah’ın koyduğu sistem, kanun anlamına gelmektedir. Bu ayetlerden ilki şöyledir:

    “Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüz kamçı vurun. Eğer Allah’a ve son güne inanıyorsanız, Allah’ın dinini (verdiği cezayı) yerine getirirken onlara karşı yumuşamayın. İnanıp güvenenlerden (müminlerden) bir takımı da onlara yapılan azabı gözleriyle görsün.” (Nur Suresi 24/2)

    Bu ayette de “Allah’ın dini” tamlaması Allah’ın konu edilen suça dair koyduğu kanunu yani cezayı ifade etmek için kullanılmıştır. Yani bu kanunun genel geçer, evrensel bir yasa olduğuna vurgu yapılmaktadır. Dolayısıyla cezayı hak eden “istemese” de uygulanır. Tamlamanın geçtiği son ayet ise Nasr Suresi’ndedir:

    “Allah’ın yardımı gelip önün açıldığında, insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, her şeyi güzel yaptığından dolayı Rabbine yönel ve bağışlanma dile. Çünkü O, kendine yönelenleri kabul eder.”

    Burada da yine Allah’ın koyduğu sistemin üstünlüğünün kabul edildiği, Nebimizin kazandığı zaferin ardından insanların kitleler halinde Allah’ın koyduğu sisteme dahil oldukları açıkça görülmektedir. Teslimiyet yerine dahil olmaktan bahsedilmesi müslüman olunmasa da; diğer bir deyişle, istenmese de Allah’ın indirdiği sosyal kanunun üstünlüğünün görüldüğünü ve bu sebeple tercih edildiğini belirtiyor olsa gerektir. Yani kabul etmek işlerine gelmese de sistemin mükemmel olduğunu inkar edemeyenlerin varlığından söz etmek mümkündür.

    Kısacası her zaman dile getirdiğimiz ve dini fıtrat olarak tarif eden Rum Suresi’nin 30. ayetinde olduğu gibi Al-i İmran Suresi’nin 83. ayetinde de dinin tüm kainatta geçerli olan yasalar anlamındaki “sistem – düzen” olduğunu görmemiz gerekir. Bunu net olarak görmeden, istemeden teslim olmanın ne demek olduğunu da anlamamız mümkün değildir. Zira iradeli varlıkların istemeden de olsa teslim oldukları sistemin sahibine, isteyerek kul olmaları zorunludur. Diğer bir deyişle Allah’ı tek otorite kabul etmeyenler istemeden de olsa Allah’ın koyduğu yasalara göre yaşarlar (Allah’ın dinine teslimdirler) ancak isteyerek de teslim olmak için (Allah’a teslim olmak için) aynı yasaları koyan tarafından indirilen vahye uymak gerekir.

    Bu sebeple Al-i İmran 83. ayette isteyerek veya istemeyerek teslimiyet söz konusu edildiğinde “Allah’ın dini” ifadesini, 84. ayette ise müslim yani isteyerek teslim olabilmek için uyulması gereken, “nebilere indirilmiş vahyi” görmekteyiz. Ancak asıl önemli olan her ikisinin de İslam olduğunu görebilmemizdir.

    Erdem Uygan

  • Kurban Bayramınız Kutlu Olsun

    Kurban Bayramınız Kutlu Olsun

    Değerli kardeşlerim;

    Kurban ibadeti Allah’a kulluğun simgelerindendir (Hacc Suresi 36).

    Bugün, hepimizin sadece bir tek ilahımız olduğunu, Allah’tan başka bir tanrı fikrinin asla kabul edilemeyeceğini (Hacc Suresi 34), O’na teslim olmamız gerektiğini (Hacc Suresi 34), O’na teslim olmanın O’nun emirlerine teslim olmak olduğunu idrak etmemiz ve kurbanlıklarımızı bu idrak ile kesmemiz gerektiğini bilmeliyiz.

    Tüm ibadetlerin bir anlamda kimin Allah, kimin kul; kimin emreden, kimin itaat eden olduğunu idrak ettiğimizin de bir göstergesi olduğunu (şeairillah – Hacc Suresi 36) unutmamalıyız.

    Kurban keserken Allah’a ibadet etiğimizi gözden kaçırmamalıyız. Bu güzel ibadeti her anında her türlü sıkıntısına katlanarak yapmaya çalışmalı, ibadet huşuundan uzaklaşmamalı, Allah’ın bir ayetini O’nun emri ile kurban ederken başka ayetlerine zarar vermemeliyiz.

    Kurban Bayramının tatil değil, Allah’ın bir emrini daha yerine getirebilmek amacıyla işimizi gücümüzü bıraktığımız günler olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Yüce Allah’ın akrabalarımıza olan görevlerimizi sıklıkla bizlere hatırlattığını unutmamalı (Nahl Suresi 90, Bakara Suresi 215, Nisa Suresi 1), bayramda bu emirleri de yerine getirmek için fırsat kollamalıyız.

    Kurban Bayramınızı tüm kalbimle kutlarım. Allah bu güzel günlerde yapacağınız ibadetleri, keseceğiniz kurbanları ve dualarınızı kabul buyursun.

    “De ki: “Benim duam, ibadetim/kurbanım, hayatım ve ölümüm, varlıkların Rabbi olan Allah içindir.”
    Onun ortağı yoktur. Böyle emir aldım. Ben müslümanların en önde olanıyım.””

    En’am Suresi 162-163.

    Erdem Uygan

  • YOLBAŞI

    YOLBAŞI

    Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

    “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmışlardır.”

    Haşr Suresi 19. ayet

    Bu kerim ayette açıkça görüldüğü üzere Allah’ı unutmanın doğal sonucu, Allah’ın kişiye kendini unutturmasıdır. Kendisi olamayan bir kişiye “bir kişi” demek bile abes olacaktır. Kendini unutmuş olan kişi ister istemez bir başkası olacaktır. Kim olduğunu bilmeyen, kendini tanımayan ve tanımlayamayan ya da kendini başkası üzerinden tanımlayan bir kişi olacaktır.

    Bugün yılbaşını kutlamaya hazırlanan Müslümanların durumu da tam olarak budur. Onlar Allah’ı unuttukları için Allah da onlara kendilerini unutturmuştur. Yani artık kendilerinde değillerdir. Onlara Müslüman demeye binlerce şahit ister; tabi yalancı şahitlik yapmaya ikna olurlarsa.

    “Müslümanların Allah’ı unuttuğunu nereden çıkarıyorsun?” diyenler olacaktır. Ben de “Allah’ı unutmadıklarını gösteren nedir?” diye sorarım. Ve eklerim:

    Bugün devletin oynattığı resmi kumar olan piyango pisliğinin içine girmiş olanların büyük kısmı Müslümanlık iddiasında değiller midir?

    Evlerine envai çeşit içki stoklayanların, marketlerde bu geceye özel olarak kurulmuş içki raflarına hücum edenlerin büyük çoğunluğuna sorsanız hangi dinden olduklarını söylerler?

    Aylardır en ciddi haber kanalları, dergiler, gazeteler başta olmak üzere her mecrada uzun uzun yeni yıl falları bakan ve baktıran, gelecek kehanetleri yapanların büyük bir bölümü İslam’dan başka bir dinin mensubu olduklarını mı öne sürmekteler?

    İşte bu gecede, Müslümanım diyenlerin göstere göstere ve hatta övünerek yaptıkları bu eylemlerin tamamına Yüce Allah Subhanuhu ve Teala tüm insanlığa gönderdiği son kitabında PİSLİK diyor:

    “Müminler! Hamr (kişiyi sarhoş edip uyuşturan şey) kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi pisliklerdir. Onlardan uzak durun ki umduğunuza kavuşasınız.”

    Maide Suresi 90. ayet

    Kısacası Allah’ın “pislik” dediği her şeyin alenen yapıldığı geceye “yılbaşı gecesi” denmektedir.

    Ölüme biraz daha yaklaşmayı kutlamanın hiçbir akli açıklaması olamayacağı gibi aklını kullanan hiç kimse her an öleceğini bilerek Allah’ın pislik dediği her şeyi uydurma bir gece uğruna yapmaz. Zaten Rabbimiz aklını kullanmayanların başına gelecekler için de aynı kelimeyi kullanmaktadır: Pislik!

    Allah’ın onayı olmadan kimse imana gelmiş sayılmaz. Allah, aklını kullanmayanların üstünde inançsızlık pisliği oluşturur.

    Yunus Suresi 100. ayet

    Kanunlarca da suç sayılmayan, neredeyse iftihar edilecek bir fiil gibi algılanan ve Rabbimizin hakkında şöyle buyurduğu zina da yine bu gece iyice ayyuka çıkmakta değil midir?

    “Zinaya yaklaşmayın; o, çirkin bir iştir, kötü bir yoldur”

    İsra Suresi 31. ayet

    Her türlü sınırın aşılmasının ertesi gün anlatılacak bir övünç kaynağı haline getirildiği bu gecede yapılan israfı söylemeye gerek bile yok. İsrafın Allah’ın kesin bir yasağı olduğu (Araf 31) Müslüman toplumlarında sadece söz ve söylemlerde kalacak kadar küçümsenmiştir ne yazık ki.

    Şimdi bu ayetleri unutmuş olan kişilerin Allah’ı unutmamış olmaları mümkün müdür? Üstelik Maide 90. ayetin sonu Müslümanlık müddeilerinin durumunun hiç de iç açıcı olmayacağını belirtiyor: “Onlardan uzak durun ki umduğunuza kavuşasınız”.. Yani bu gidişle umduğunuz o mutlu sona kavuşmanız mümkün değildir. Zaten Haşr 19. ayet de Allah’ı unutanlar için boşuna “onlar yoldan çıkmıştır” demiyor herhalde..

    Müslümanlar Allah’ın ayetlerini hayatlarına geçirmemişlerdir. Müslümanlar Allah’ı unutmuşlardır. Bunun en tabii sonucu olarak da Allah da onlara kendilerini unutturmuştur. Müslümanlar kendilerinde değillerdir.

    Haşr Suresi 19. ayet sadece Müslümanlara değil, herkese hitap ediyor. Yani bu unutma ve unutturulma kuralı her insan için geçerlidir. Bugün yılbaşı kutlamasını uyduran, o günü, ilahlaştırdıkları, ancak aslında Allah’ın çok değerli bir elçisi olan İsa Aleyhisselam üzerinden kutsayan kitap ehlinin de bu yaptığının hiçbir delili yoktur. Hiç bir temele dayanmamaktadır. Onlar da Allah’ı unutmuşlardır. Dahası O’na ortaklar uydurmuşlardır. Oysa hiç değilse kendi kitaplarına uymaları gerekmektedir:

    “De ki: Ey kitap ehli, Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirilmiş olanı tam yerine getirmedikçe temelsiz kalırsınız. Rabbinden Sana indirilen (Kur’an) onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttıracaktır. Artık o kâfilere üzülme.”

    Maide Suresi 68. ayet

    Ayrıca onların kitaplarında kendilerinden istenen de bizde olandan farklı bir şey değildir:

    “Onlara (ehl-i kitaba) sadece şu emir verilmiştir: Doğrudan doğruya yalnız Allah’a boyun eğerek O’na kul olun, namazı sürekli kılın ve zekatı verin. İşte sağlam din budur.”

    Beyyine Suresi 5. ayet

    Ancak gayri müslimlerin büyük bölümünün elinde Kur’an yoktur. Onlara Allah’ın bu son kitabının ulaşmaması da gerçekte Müslümanların ayıbı olsa gerektir. Peki bu ayetler ellerinin altında bulunan Müslümanlar nasıl olur da onlar gibi ağaçları süsleyip, kılıksız bir ihtiyarın saçmalıklarıyla çocuklarını büyütebiliyorlar? İşte bunu anlamak çok da kolay değildir.

    Allah biliyor ki bu satırları yazan kişi de Allah’ın ayetleri ile buluşup onları hayatına geçirme kararı almadan evvel bu çirkinliklerin içine girmiştir. Allah’ın kendisine sınırsız ikramı sayesinde, o halde iken ölmeyip gerçekleri fark edecek kadar yaşamıştır. Bu nedenle amacı kimseyi tahkir etmek veya incitmek değil, belki Allah’ın bir tek kulunun mutlak gerçekle biraz daha erken buluşmasında elinden gelen bir şey varsa onu yapmaktan geri durmamaktır.

    Zira Müslümanların büyük çoğunluğu ne yazık ki batının ve dolayısıyla batılın yetiştirdiği kimselerdir. Oysa onların da bir temelleri olmadığını gördük. Her iki zümrenin de gerçeklerle karşılaştıklarında yanlışlarından dönme ihtimalleri yüksektir. Çünkü hakkın batıl karşısında kıyaslanmaz ve karşı konulamaz bir gücü vardır.

    Haşr Suresi 19. ayetteki çok önemli bir noktaya daha dikkat etmemiz gerekmektedir: Allah’ı unutanlara Allah da kendilerini unutturur deniyor ancak “Allah da onları unutur” denmiyor. Bu ne muazzam bir müjdedir! Rabbi insanı hiçbir zaman gözden çıkarmamaktadır. Allah’ın her kulunun her an dönüş yapma ihtimali bulunmaktadır. Bu büyük müjdeyi şu ayetten de okuyabiliriz:

    “Şu sözümü ilet; “Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.””

    Zümer Suresi 53. ayet

    Yılbaşını diğer günlerden değerli kılan hiçbir şey yoktur ama doğru yola giden yolun “yolbaşı” ne kadar da değerli olacaktır!

    O halde yılbaşı kutlamaya hazırlanılan gün neden keskin bir dönüşle girilen doğru yolun “yolbaşı” olmasın?

    Selam ve dua ile

    Erdem Uygan

  • Din ve Delil

    Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla;

    “Rahman’ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaratılışlarına mı şahit oldular? Şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekilecekler.
    Bir de “Rahman dileseydi biz onlara kulluk yapmazdık” dediler. Onların bu konuda bir bilgileri yoktur. Onlar sadece atıyorlar.”

    Zuhruf Suresi 19-20. Ayetler

    Ne yazık ki delilsiz konuşmak insanın en önemli hastalıklarından biri. Özellikle din konusunda Allah’ın ayetlerine dayananı bulmak kadar, kendilerine alimler, hocalar tarafından söylenenler için Allah’ın kitabından delilini soranı bulmak da çok zor. Oysa yukarıdaki ayetlerde din zannedilenin koca bir yalan olabileceği açıkça görülüyor. Bu ayetler bize sorgulayıcı ve araştırıcı olmamız, Allah’ın tek dini olan “Kur’an’daki İslam”ın mümini olmamızın tek yol olduğunu göstermek için indirilmiştir. Allah sözün en güzelini söylediği için bakın konuyu nasıl da çarpıcı bir biçimde anlatmaya devam ediyor:

    “Yoksa onlara bundan önce kitap VERDİK de ona mı dayanıyorlar?”

    Zuhruf Suresi 21. ayet

    Yani iddianız, inancınız, dininiz “Allah’ın verdiği” bir kitaba dayanmak zorundadır.  Peki ama bu kişiler Allah’ın verdiği bir kitaba dayanmıyorlarsa neye dayanıyorlar?

    “Hayır! Dediler ki “Biz babalarımızı bir ÜMMET üzerinde BULDUK, biz de onların izleri üzerinde doğruyu bulmuş olanlarız”
    İşte bunun gibi senden önce de bir bölgeye bir elçi göndermedik ki oranın elit tabakası, “biz babalarımızı bir ÜMMET üzerinde BULDUK, biz de onların izinden gidiyoruz” demiş olmasınlar.”

    Zuhruf Suresi 22 – 23. ayet

    Burada “bulduk” kelimesi çok önemli. Yani kendilerine ne söylendiyse kabul etmekteler. Söyleyen babaları, ataları, büyükleri, itibar ettikleri kimseler olsunlar yeter. Onların hata yapabilecekleri akıllarının ucundan bile geçmiyor. Hatta belki de iyi niyetle babalarının “kitaba” dayandıklarını zannediyorlar. Bu nedenle sorgulamıyorlar. Ancak biz biliyoruz ki zannetmeyle din olmaz (Bakara 78). Din, sağlam bir temele dayanmak zorundadır. Din konusunda bilgi en güvendiğimiz kişiden bile gelse kaynağının Allah’ın sözü olup olmadığı mutlaka araştırılmalıdır.

    Peki kendilerine ne söylendiyse ya da büyüklerinden ne gördülerse ÜMMET kabul ediyorlar ne demek? Rabbimizin burada bu kelimeyi kullanması da çok manidar.

    Kelimenin bu ayette “din” manasına geldiğinde benim ulaşabildiğim alimler ittifak etmiş durumdalar. Elbette doğrudur da. Ancak inançla doğrudan ilgili bir kelime seçilmemiş olması da ayetin kapsama alanını genişletmektedir diye düşünüyorum. Zira Ragıp El İsfehani (vefatı hicri 425) Müfredat’ında ümmet kelimesinin anlamını şöyle vermiş:

    “Aynı din, aynı zaman ya da aynı mekan olsun, herhangi bir şeyin kendilerini bir araya getirdiği her çeşit cemaat, topluluk…”

    Yani ayette sorgulanmadan kabul edilen her tür olgudan bahsediliyor olmalıdır. Ümmet kelimesinin içerdiği bu “kültürel bağ” anlamı, inanılan şeylerin örf, adet gibi uygulamalar olabileceği ve bunların din zannedilmesinin kabul edilemeyeceğini de göstermektedir. İnsanların, içinde bulundukları toplum tarafından kendilerine empoze edilmiş bir takım inanç ve yaşayış biçimlerini tartışmasız doğru kabul edip yaşamaları çok yaygın bir durumdur. Ancak Allah’ın dinine aykırı olup olmadığı kontrol edilmelidir. Aykırı ise en köklü gelenek, en önemli adet, en sıkı kural bile asla kabul görmemelidir.

    Bazı dindar kişiler bir takım hoca, alim, şeyh gibi kimselerin hata yapacaklarını hiç düşünmez, ne derlerse kabul ederler. Bu öyle seviyelere gelmiştir ki Allah’ın ayetlerini bile kendi hocalarına onaylatma ihtiyacı duyanlar bulunmaktadır.

    Batının bilim olarak sunduğunu kendine din edinmiş kesim de yukarıda anlatılan gibi bir din algısına tepki olarak oluşmuş gibi görünüyor belki; ancak kendi uygulamaları da bundan öteye geçememektedir. Allah’ın kitabından delil gösterilmeden oluşturulmuş bir din Allah’ın kullarını bağlamaz. Aynı bunun gibi, Allah’ın yarattığı ayetleri okuyan bilim insanları da Allah’ın kitabından bağımsız kalamazlar.

    Tartışmasız kabul edilen bilgi ile ilgili benzer bir pasaj da Lokman Suresinde bulunuyor. Ancak burada Allah’ın yarattığı ayetlere de atıf yapılması hayli manidar:

    “Görmediniz mi ki, Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize vermiş, gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır. Bununla beraber insanlar içinde kimi de var ki ne bir ilme, ne bir yol göstericiye ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışıp durur.
    Kendilerine “ALLAH’IN İNDİRDİĞİNE UYUN” denildiği zaman, “hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu izleriz” derler. Şeytan kendilerini alevli ateşin azabına çağırıyor olsa da mı?”

    Lokman Suresi 20- 21. Ayetler

    O halde Allah’ın “yarattığı ayetleri” konusunda da bir körü körüne takipten bahsedilebileceği anlaşılıyor. Üstelik bu tavır şeytanın kullandığı tuzaklardan biri olarak görülüyor. Bu tuzağa düşmemenin formülü de hemen ardından geliyor:

    “Kim güzel davranarak BÜTÜNÜYLE Allah’a yönelirse EN SAĞLAM İPE sarılmıştır. Tüm işlerin sonu Allah’a varır.”

    Lokman Suresi 22. ayet

    Bütünüyle Allah’a yönelmek ve Allah’ın ipine sarılmak elbette Allah’ın ayetlerine sarılmak demektir. Hayatınızı Allah’ın kitabına dayanan sağlam bir temel üzerine inşa etmek demektir.

    Bu konuda bir ayet grubu daha paylaşmak istiyorum. Maide Suresi’ne bakalım:

    “Allah ne Behireyi, ne Sahibeyi, ne Vasılayı, ne Hâm’ı meşru kılmıştır. (Bunlar cahiliye devrinde Arapların tapıp kurban ettikleri develerin isimleridir) fakat kâfir olanlar Allah’a yalan yere iftira atarlar. Ve ÇOĞU AKLI ERMEZLERDENDİR.
    Onlara Allah’ın indirdiğine ve Elçisine gelin dense; ”Babalarımızda gördüğümüz bize YETER” derler. Ya babaları bir şeyi bilememiş ve doğruyu bulamamışlarsa?”

    Maide Suresi 103 – 104. ayetler

    Din konusunda konuşacaksanız, Allah’ın ayetleri ile konuşmak zorundasınız demenin bundan daha güzel bir şekilde söylenmesi, daha güzel örneklendirilmesi mümkün değildir.

    Bu ayetlerin putperest kafirlerden bahsettiği bahane edilebilr. Fakat günümüzde de Maide 103’te bahsedilen “putlaştırılmış isimler” yerine neler konabilir neler! Allah’ın meşru kıldığı yani Allah’ın kanunu olduğu zannedilen ne isimler, ne hiyerarşik yapılar, ne sahte tanrılar, ne tabular, ne kurallar bugün de maalesef dinin içine sokulmuştur.  Ayetler evrenseldir, her zaman geçerlidirler ve okuyana hitap ederler. O halde bu ayetleri belli zamana ve zümreye hapsetmek olacak şey değildir.

    Beni burada etkileyen ifade “bize yeter” (hasbuna) kelimesidir. Zira insanların ne kadar cesur olduklarına şaşkın şaşkın bakakalmamak elde değil. Her an ölme ve bir sonraki anda Allah’a hesap verme durumunda olan ve düşünebilen bir canlının atalarından duyduğu ile yetinmesi ne büyük cesaret! “Ya babaları bir şeyi bilememiş ve doğruyu bulamamışlarsa” ayetini okuyup da hala aynı tavrı sürdürebilmek ise zaten akıl alacak iş değil. Bu son ifade “araştırsanıza, sorgulasanıza” demenin Allah’ın muhteşem üslubunda söylenişi değil de nedir?

    Bakara Suresi 170. ayetindeki benzer ifadelerin sonuç cümlesi de etkileyici:

    Onlara: “Allah ne indirmişse ona uyun” dense, “Hayır! Biz atalarımızın yoluna uyarız” derler. Peki, ya ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa?!

    Bakara Suresi 170. Ayet

    Demek ki atalar, büyükler, geçmiş ulema da olsa akıllarını çalıştıramamış ve doğru yolu bulamamış olma ihtimalleri her zaman vardır. Çünkü insandırlar. Yani sorgulanamaz olmaları imkansızdır. Mutlak doğru olan ise Allah’ın sözüdür. Öyleyse temel de o olmalıdır.

    Zaten alim bile olsalar din konusundaki bilgileri Allah’ın kitabına dayanmayan kişilere Allah “ümmi” yani anasından doğduğu gibi kalmış, bir şey öğrenememiş kişi diyor:

    “İçlerinde ümmî olanlar vardır. Onlar o Kitab’ı bilmezler. Bütün bildikleri (emanî) anlamadan okumaktır. Bunlar sadece tahminde bulunurlar.”

    Bakara Suresi 78. ayet

    Sonuç olarak, herkes Allah’ın ayetlerini en iyi şekilde anlamak zorundadır. Bir insanın bundan daha önemli bir görevi ve işi olamaz. İnsanlara ayetleri okuyup din zannetiklerinin Allah’ın dini olmadığını anlattıkça duymaya alıştığımız “bu kadar alim yanlış da sen mi doğrusun” sözlerine en iyi karşılık bu ayetlerdir. Bu nedenledir ki hiçbir Müslümanın Kur’an’ı anlamaya çalışma konusunda asla bir bahanesi olamaz. Üstelik en iyi şekilde anlamak için her imkanı kullanmak zorundadır. Hatta her Müslüman Arapça’yı öğrenmeli, hayatının en önemli konusunu orijinal dilinden anlayabilmelidir.

    Şu anda “yok artık” diyenleri duyuyor gibiyim. Ancak “herkes Arapça öğrenemez ki” safsatasını veya “ben Arapçayı öğrenmek zorunda mıyım” burnu büyüklüğünü benim kabullenmem imkansızdır. Dünyadaki kısacık ve azıcık menfaati için “herkes İngilizce öğrenmelidir” cümlesi saçma bulunmazken, hatta neredeyse 3 yaşından itibaren herkese zorla öğretilirken, sonsuz ahiret hayatı için “herkes Arapça öğrenmelidir” cümlesini garip karşılamak herhalde şu ayetin anlattığı sebeplerden dolayıdır:

    “Şüphesiz şu insanlar çarçabuk geçip gideni sever, önlerindeki ağır bir günü kulak ardı ederler”

    İnsan Suresi 27. ayet

    Selam ve dua..

     

  • www.diniyazılar.com Yönetimine Uyarıdır!

    Esselamu Aleykum,

    Facebook hesabımı takip edenlerin bildiği gibi, 8 Ekim tarihinde benim aslında daha önceden yazıp kendi sitemde yayınladığım “Yandınız” başlıklı yazım www.diniyazılar.com adlı internet sitesinde yayınlandı.

    Aradan 3 gün geçtikten sonra facebook hesabımda linki hala bulunan bu yazı hiçbir gerekçe gösterilmeden ve haber verilmeden yayından kaldırıldı.

    Hemen ilgili siteye bunun nedenini sordum ancak bir cevap alamadım. Ardından bu siteyi hazırlayanlara yakınlığını bildiğim birkaç dostumu devreye soktum ve dün gece itibariyle şu acıklı sebebi zorla ve kendi çabamla öğrendim: “Yazı beğenilmiş (zaten aksi halde yayınlanmazdı) ancak çok tepki gelmiş, kemalist çevreleri küstürmekten dolayısıyla tebliğe zarar vermekten korkmuşlar”… :)))

    Eğer bana makul bir cevap ve gerekçe göstermiş ve muhatap almış olsalardı bu yazıyı hiç yazmayacaktım. Ancak hala bu sitenin yönetiminden bir cevap almış değilim. O yüzden kendilerine buradan seslenmek zorunluluğum doğmuştur:

    Öncelikle şunu söyleyeyim ki; benim hiçbir “izm”le ve onun takipçisi olduğunu söyleyen hiçbir “ist” ile bir sorunum yoktur. Bütün izmlerden birçok sevdiğim ve saydığım dostum vardır. Ancak bu, fikrimi söylememem veya hepsi ile aynı fikirde olmam anlamına gelmez. Allah’ın ayetleri ile onların sorunları varsa; adı üzerinde bu “onların sorunu”dur.

    Bu sitenin ve facebook hesabımın takipçileri ve beni tanıyanlar bilirler ki Allah’ın ayetleri varken benim hiçbir izm’e ihtiyacım yoktur. Hiçbiri beni bağlamaz. Ayetlerle delillendirerek her konudaki fikrimi kimseden çekinmeden yazar ve söylerim. Bu bir “izm”i rahatsız edecekmiş, bir camaate dokunacakmış umrumda olmaz. Bir konu Allah’ın ayetlerine aykırı ise onu savunan hangi “ist” olursa olsun kaale alınmaz. Tabi Kemalist çevrelerin baskısı benim ispatlayamayacağım bir iddiadan ibarettir. Bu çevreleri kim temsil eder? Neden siteye baskı yapar da dertlerini yazıyı yazana anlatmayı uygun bulmazlar? Beğenmediğini zorla dışlatan kişi Kemalist olabiliyor mu? O zaman bahsi geçen makaledeki sözlerin doğruluğu büsbütün ispatlanmış olmuyor mu? Bütün bu konular muamma! Zaten benim muhatabım, var olduğu iddia olunan bu çevreler değil, adı geçen sitenin yönetimidir:

    Bu nasıl bir tebliğ faaliyetidir ki birilerini küstürmemek için doğru bulunup, beğenilip yayınlanmış ve ayetlere dayandırılmış bir yazı yayından kaldırılıyor? Allah’ın elçisi Ebu Cehil’i küstürmemek için tebliğini gizlemiş midir? Gizleseydi elçilik görevini yapmış olur muydu? Bunu hiç Kur’an’a sormadınız mı?

    “Ey Elçi! Rabbinden sana NE İNDİRİLDİYSE onu tebliğ et. Tebliğ etmezsen vazifeni yapmış olmazsın. Allah seni insanlardan korur. Allah kâfirler topluluğunu yola getirmez.” Maide Suresi – 67

    Allah’ın ayetleri gizlenerek tebliğ yapılabiliyor muymuş? Madem böyle; biz her konuyu o ayetlere göre değerlendirip anlatmak durumunda değil miyiz?

    Hem yarın cemaatlerden biri bir yazıya tepki gösterirse (ki başka işleri yoktur zaten) onu da kaldıracak mısınız? Kaldırmayacaksanız aradaki farkı bana açıklar mısınız? Yoksa birine cemaat, diğerine bilmemne-ist demek midir o fark?

    Ayrıca bu nasıl bir tebliğdir ki herkesin kabul etmesi, herkesin memnun olması bekleniyor? Allah’ın elçisinin aldığı tepkileri hiç mi bilmiyorsunuz? Tepki çekmeyen tebliğ mi olur? Yoksa siz kimseyi küstürmeyerek herkesi zorla doğru yola getireceğinizi mi hayal ediyorsunuz? Bunun boş bir hayal olduğunu söyleyen de ben değilim! Herşeyi Yaratan’dır:

    “Ne kadar çırpınırsan çırpın, insanların çoğu inanacak değildir.” Yusuf 103

    Tebliğ demek insanlara Allah’ın ayetlerini zorla ya da birilerini küstürmeden kabul ettirmek değildir. Bilgiyi verip çekilmektir tebliğ. Allah’ın ayetlerini yani o zikri hatırlatır geçer gidersiniz. Ondan sonrası sizi enterese etmiyor ki:

    “Öyleyse sen bilgi ver; senin görevin sadece bilgi vermektir. Yoksa tepelerine binecek değilsin.” Ğaşiye Suresi 21-22

    Yani eğer söz konusu olan Allah’ın kullarını Allah’ın ayetleri ile buluşturmaksa yapılacak şey, yazının ayetlere dayanıp dayanmadığını kontrol etmektir. Şahsi görüş bile olsa doğruluğu ancak Kur’an ile tesbit edilebilir. Bir Müslüman’ın tavrı budur. Kur’an ile çelişen görüş en yakınımıza, babamıza bile ait olsa onu küstürmemek için doğruyu gizleyemeyiz. İbrahim Aleyhisselam ile babası arasında geçenler bunun en güzel örneğidir.

    Siz herşeyi göze alarak tebliğ yapacaksınız. Çünkü dine karşı çıkanların çoğu Allah’ın ayetlerine değil, din zannettiği şeye karşı çıkmaktadır. Bu kişiler gerçekleri öğrenince hemen kabul etmeleri beklenemez. Ancak doğruların karşı konulmaz bir gücü vardır. Değerlendirme yapmaları gerekir. Ondan sonra istediklerini yaparlar. Hesabını verecek olan kendileri değil midir? Hem biz ne hakla herhangi bir konuda Allah’ın kullarını Allah’ın ayetlerinden mahrum bırakabiliriz?

    Bu arkadaşların demek istedikleri aslında şudur: “Yazdıkların doğru ama söylenmesi caiz değil”

    Bunun cevabı da şudur: Söylenmeyen doğrunun doğru olmasının hiçbir anlamı yoktur.

    Bu yazımın amacı sadece bu kardeşlerimizi uyarmaktır. Bundan sonra da inşaallah yazılarımı kendilerine göndermeye devam edeceğim. Çünkü gerçeği yani Allah’ın ayetlerini ne gerekçe ile olursa olsun gizlemenin vebali büyüktür:

    “İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde gizleyenler var ya, işte Allah onları dışlayacaktır. Dışlayacak olanlar da dışlayacaktır.” Bakara Suresi 159

    Eğer bu ayetin hükmüne girerseniz tevbe etmeniz de yetmez, gizlediğinizi açıklamanız da gerekir:

    “Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben her tevbeyi kabul ederim, ikramım boldur. ” Bakara Suresi 160

    Allah’a emanet olunuz. Hayırlı Cumalar..