Kategori: Kur’an Araştırmaları

  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -3 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -3 / Dr. Fatih Orum

    Yazımızda Muhammed suresinin 4. ayetiyle ilgili olarak; önce ayete dair geleneksel bakış açısını ortaya koymaya, ardından da ayeti Kur’ân bütünlüğü içerisinde ele almaya çalışacağız. Ayetin metni ve meali şöyledir:

    فَاِذَا لَق۪يتُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَۙ فَاِمَّا مَناًّ بَعْدُ وَاِمَّا فِدَٓاءً حَتّٰى تَضَعَ الْحَرْبُ اَوْزَارَهَاۚۛ ذٰلِكَۜۛ وَلَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْۙ وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَ۬ا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍۜ وَالَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَلَنْ يُضِلَّ اَعْمَالَهُمْ 

    “(Savaşta) kâfirlerle karşılaştığınızda onları yere serinceye kadar boyunlarını vurun. Sonra bağı sıkı tutun (esirler alın). Arkasından onları karşılıksız veya fidye alarak serbest bırakın. Savaş, ağırlıklarını bırakıncaya kadar böyle yapın…”

    Yukarıdaki ayete göre, savaş esnasında ve sonrasında yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:

    1. Savaş esnasında, tamamen etkisiz hale getirilinceye kadar düşmanın öldürülmesi,
    2. Savaş meydanında tam bir üstünlük elde edilince esir alınması ve alınan esirlerin sıkıca bağlanması yani herhangi bir tehlike oluşturmamaları için esirlerle ilgili gerekli emniyet tedbirlerinin alınması,
    3. Sonraki aşamada da bu esirlerin ya karşılıksız ya da fidye karşılığında salıverilmeleri.

    Ayet Üzerindeki Nesh Tartışmaları

    Bazıları bu ayetin mensuh yani hükmünün kaldırıldığını söylerken bazıları da ayetin neshedilmediğini dolayısıyla hükmünün geçerli olduğunu söylemişlerdir. Ayetin mensuh olduğu görüşünde olanlardan İbn Cüreyc ve Süddî, bu ayetin hükmünün Tevbe suresinin 5. ayetiyle; Katâde ise Enfâl suresinin 57. ayetiyle neshedildiğini söylemişlerdir. Tevbe suresinin 36. ayeti de bu ayeti nesheden ayetler arasında zikredilir. Ayetin neshedilmediğini düşünenler arasında İbn Ömer, Atâ b. Ebî Rebâh ve Hasan Basrî’nin isimleri geçer. Rivayete göre İbn Ömer, esirlerin öldürülemeyeceğine dair görüşünü Muham‐ med suresinin 4. ayetiyle delillendirmiştir.[1]

    Ayetin neshedildiğini düşünenler, ayetin hükmü gereği önceleri esirlerin öldürülmelerinin yasak olduğunu, ancak ayetin neshedilmesiyle esirlerin fidye karşılığı salıverilmeleri hükmünün kaldırıldığını ve esirlerin öldürülebileceği hükmünün konduğunu söylerler.[2]

    Müfessir Taberî, ayetin mensuh olup olmadığını düşünenlerden nakiller yaptıktan sonra kendi görüşü olarak ayetin mensuh olmadığını, esirlerin karşılıklı ya da karşılıksız serbest bırakılabileceği gibi Tevbe suresinin 5. ayeti gereği öldürülmelerinin de caiz olduğunu söyler.[3]

    Müfessir İbn Kesir bu ayetin Bedir savaşından sonra indiğinin çok açık olduğunu, çünkü Enfâl suresinin 67. ayetinde,[4] Bedir savaşında esir aldıkları için Müslümanların kınandığını, daha sonra inen bu ayetle de buna cevaz verildiğini söyler.[5]

    Bu durumda İbn Kesir’e göre Muhammed suresinin 4. ayeti, Enfâl suresinin 67. ayetini neshetmiş oluyor. Nitekim bazı fıkıh usûlü âlimleri nesih konusunu ele alırken Enfâl suresinin 67. ayetinin Muhammed suresinin 4. ayetiyle, bu ayetin de Tevbe suresinin 5. ayetiyle neshedildiği örneğini verirler.[6] Hanefî fıkıh usûlü eserlerinde, Muhammed suresinin 4. ayetinin Tevbe suresinin 5. ayetiyle neshedildiği görüşü Ebû Hanîfe’ye nispet edilir.[7]

    Fahrettin Râzî, ayetin tefsirinde, “فَاِمَّا مَناًّ بَعْدُ وَاِمَّا فِدَٓاءً = Arkasından onları karşılıksız veya fidye alarak serbest bırakın” ifadesindeki ” وَاِمَّا = ِimmâ” lafzının “hasr = sınırlama” ifade etse de esir alma işleminden sonra yapılacak şeylerin sadece bu iki şey olmadığını, öldürme ve köleleştirmenin de seçenek olduğunu söyler.[8]

    Hanefî mezhebi hariç tutulursa fıkıh mezhepleri, ayetin neshedilmediği görüşündedirler. Ancak ayetin neshedilmediğini söyleyenler, esirlere yapılacak muamelenin Muhammed suresinin 4. ayetiyle sınırlı olmadığını, gerektiğinde öldürme ve köleleştirmenin de uygulanabileceğini söylerler. Bunlar bu görüşü Tevbe suresinin ilgili ayetlerinin yanı sıra Rasûlullah’ın uygulamalarına da atıfta bulunarak delillendirirler.9 Muhammed suresinin 4. ayetinin neshedilmediğini düşünenler bu ayetin “ فَشُدُّوا الْوَثَاقَۙ = Sonra bağı sıkı tutun (esirler alın)” bölümünden esirlerin köleleştirilmesi hükmüne de varırlar.

    Mezheplerin Esirlere Muamele Hususundaki Yaklaşımları

    Hanefî fıkıh kaynaklarında, Muhammed suresinin 4. ayetinin mensuh olduğu, tüm halkın menfaatini ilgilendiren özel bir durum olmadığı sürece[10] esirlerin karşılıksız ya da fidye karşılığında salıverilmelerinin caiz olmadığı söylenir.[11] Bu konuda meşhur Hanefî fakihi Kâsânî’nin ifadeleri çok dikkat çekicidir. Devlet başkanının esirleri fidye karşılığı salıvermesinin mümkün olup olmadığına dair açtığı fasılda, İmam Şâfiî’nin buna cevaz verdiğini naklettikten sonra Hanefî âlimlerin buna cevaz vermediğini söyler ve bu görüşü şöyle temellendirir:

    “Şu ayet sebebiyle, bize göre esirlere yapılması emredilen muamele, onların öldürülmeleridir: “Siz bunların boyunlarının üstüne vurun = فَضَرْبَ الرِّقَابِۜ” Bu ayet, esirlerin alınması ve köleleştirilmesinden sonraki aşamayla ilgilidir.” [13]

    Kâsânî bu ayetin esirlerin alınmasından sonraki aşamayla ilgili olduğunu şöyle temellendirir:

    “Boyunlarına vurmak, boyunlarını vücuttan ayırmaktır. Bu da, savaş esnasında olmaz; ancak esir alındıktan sonra olur.”[14]

    Kâsânî esirlerin öldürülmesinin gerekliliğini ise şöyle izah eder:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün = فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ “ Ölüm emri onların İslâm’a girmelerine vesile olur. Öldürülmeleri emredildiği için bundan vazgeçmek caiz olmaz. Öldürme emri onların İslâm’a girmelerine vesile olur ama fidye karşılığı bırakılmaları onların İslâm’a girmelerine vesile olmaz…”[16]

    Kâsânî daha sonra Mu‐ hammed suresinin 4. ayetinde geçen ifadeden hareketle, mesela İmam Şâfî gibi, esirlerin fidye karşılığı salıverilebileceği görüşünde olanlara şöyle cevap verir:

    “Bazı müfessirler “فَاِمَّا مَناًّ بَعْدُ وَاِمَّا فِدَٓاءً = Arkasından onları karşılıksız veya fidye alarak serbest bırakın” ayetinin şu ayetlerle neshedildiğini söylüyorlar: “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün = فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْAllah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşın = قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ” Tevbe suresi Muhammed suresinden sonra inmiştir. Öte yandan Muhammed suresinin 4. ayeti Ehl-i kitapla ilgili olabilir.”[19]

    Kâsânî, Rasûlullah’ın Bedir savaşında esir almasının bir ictihad hatası olduğunu söyleyenlerden bahseder. Ayrıca Bedir’deki esirlerin fidye karşılığı bırakılmalarına izin veren hükmün daha sonra neshedilmiş olma ihtimalini de dile getirir. Dolayısıyla ona göre Bedir’de Rasûlullah’ın esir almış olması esirlerin fidye karşılığı bırakılmalarına delil gösterilemez.[20]

    Kâsânî’nin yukarıdaki görüşlerini kısaca hatırlatıp şöyle değerlendirebiliriz:

    Kâsânî Enfâl suresinin 12. ayetinde geçen “Siz bunların boyunlarının üstüne vurun” mealindeki bölümden ha‐ reketle esirlerin öldürülmelerinin emredildiği hükmüne varmaktadır. Kasânî, aynı ifadenin savaş sonrasındaki durumu düzenlediğini, çünkü bir kişinin boynunu vücudundan ayırmanın savaş esnasında değil; ancak o kişiyi esir aldıktan sonra olabileceğini söyler. Dolayısıyla Kâsânî’ye göre bu ifade, esirlere yapılacak muameleyle ilgilidir. Oysa bu ayet, Müslümanlara destek olmaları için meleklere verilen emirdir! Böylesi bir ifadeden bu tür çıkarımlar yapmak kabul edilebilir değildir.

    Kasânî esirlerin öldürülmesi hükmünü Tevbe suresinin 5. ayetine de dayandırır. İleride değineceğimiz üzere Tevbe suresinin 5. ayeti Hudeybiye Antlaşmasını bozan Mekkeli müşriklerle ilgilidir. Yani esirlerle ilgili değildir. Kâsânî, esirlerin öldürülmelerinin onların Müslüman olmaları sonucunu doğuracağını söylemektedir. Yani ona göre esir düşen biri Müslüman olmazsa öldürüleceğini bileceği için Müslüman olacaktır. Oysa böyle bir düşüncenin toplumda münafık üreteceği kesindir.

    Esirlerin fidye karşılığı salıverilmelerinin, bu kişilerin tekrar düşman askeri olarak Müslümanların karşısına çıkma ihtimalleri sebebiyle de kabul edilemez olduğu söylenir.[21]

    Toparlayacak olursak, Hanefîler Muhammed suresinin 4. ayetinin mensuh olduğunu iddia ederek esirlerin karşılıksız ya da fidye karşılığında salıverilmelerine cevaz vermezler. Onlar bu ayeti nesheden Tevbe suresinin 5. ayetiyle esirlerin öldürebileceğini söylerler.[22] Diğer üç mezhep ilgili ayetin mensuh olmadığını düşünür; ancak onlar da esirlerin gerektiğinde öldürülebileceğini kabul ederler. Ömer Nasuhi Bilmen esirlerin öldürülmesi ya da köleleştirilmesine dair geleneksel görüşü şöyle özetler:[23]

    “Harb neticesinde zor kullanılarak elde edilen esirler hakkında devlet başkanı, muhayyerdir. Bu hususta Müslümanların menfaatlerine göre hareket ederek dilerse bu esirlerin savaşçı takımını öldürüp kötülüğü tamamen ortadan kaldırır, dilerse bunların şerlerini def için yalnız istirkakleriyle, yani köle ve cariye edilmeleriyle yetinir, dilerse İslâm devletinin himaye ve korumasında olmak üzere hepsine hürriyet verir ve dilerse bunları İslâm esirleri ile mübadelede bulunur.”[24]

    Ömer Nasuhi Bilmen devamında, esirlerin öldürülmesine çeşitli gerekçelerle cevaz vermeyen bazı fukahadan bahsettikten sonra esirlerin öldürülmesinde karar verme yetkisinin devlet başkanında olduğunu, bazı durumlarda, mesela misilleme yapmak için esirlerin öldürülmesinin haklı gerekçelerinin olduğunu, bunu yerine getirmenin sosyal ve siyasal hayat için gerekli olduğunu şöyle ifade eder.

    “Farz edilsin ki bir düşman millet, Müslümanlardan aldığı esirleri idam ediyor veya köleleştirerek ebediyen hürriyetten mahrum bırakıyor. Şimdi bu halde Müslümanların o düşmandan alacakları esirler hakkında idam ve köleleştirme yollarına başvurmanın dinen yasak sayılması, ictimaî ve siyasî hayat bakımından uygun görülebilir mi?”

    “Binaenaleyh umum beşeriyetin eğilim, istek ve arzularını dikkate alan ve cihanşümul bir siyaset takip eden İslâmiyyet de kendi müntesiplerinin hayatî mücadelede muvaffakiyetlerini temin için esirler hakkında bir takım hükümler koymuş, bu hususta en büyük salâhiyeti hikmet ve maslahata göre hareket etmesi icap eden – devlet başkanına, İslâm hükümetine havale etmiştir.”[25]

    Ömer Nasuhi Bilmen daha sonra esirlerin karşılıksız salıverilmelerinin mümkün olup olmadığı meselesine geçer ve şunları söyler:

    “Hanefîlere göre esirleri karşılıksız salıvermek caiz değildir. Velev ki esir, İslâmiyyeti kabul etmiş olsun. Böylesi bir muamele, nassa muhalif davranmak, düşmanı güçlendirmek, mücahitlerin hukukuna tecavüz etmek demektir.”

    “İmam Mâlike göre de esiri karşılıksız salıvermek caiz değildir. Devlet başkanı, esirler hakkında muhayyerdir; ictihadına göre hareket eder. Göreceği maslahata binaen bunları, ganimetin taksim edilmesinden önce ya öldürür veya bir bedel mukabilinde azad eder veya cizyeye bağlar veyahut köleleştirir. Kadınlar ile çocuklar hakkında ise yalnız köleleştirmede bulunur veya bunları bir fidye mukabilinde azad eder, fakat öldürtemez.”

    “İmam Ahmed’e göre de esirleri karşılıksız salıvermek caiz değildir.”

    “İmam Şâfiîye göre devlet başkanı, göreceği bir maslahata binaen esirleri bir bedel mukabilinde olmaksızın azad edebilir.”[26]

    Ömer Nasuhi Bilmen esirlerin fidye karşılığı salıverilmesine dair görüşleri de şöyle özetler:

    “Esirleri para mukabilinde azad etmek hususunda Hanefî fukahasının muhtelif görüşleri vardır. Meşhur olan görüşe göre bu caiz değildir. Para mukabilinde düşmanın kuvvetlenmesine yol açmak uygun olmaz. Ancak Müslümanların paraya ihtiyacı olması durumunda İmam Muhammed’in beyanına göre caiz olur.”

    “İmam Şâfiî’ye göre büyük bir mal mukabilinde mübadele caizdir.”[27]

    Peki, Müslüman biri düşman elinde esir alınırsa ne olacak? Ömer Nasuhi Bilmen fukahanın bu konudaki görüşünü şöyle özetler:

    “Esir düşen Müslümanları para, silâh, kera’ denilen hayvanat ve saire mukabilinde esaretten kurtarmak ittifakla caizdir.”[28]

    Görüldüğü üzere, düşmandan ele geçirilen esirlerin öldürülmesi ve köleleştirilmesi hususunda tereddüt etmeyen, onları karşılıksız ya da karşılıklı salıverme hususunda, apaçık ayetlere karşın kafası karışık olan gelenek tereddüt eden gelenek, düşmana esir düşen Müslüman esirlerin fidye karşılığı kurtarılmasının cevazı hususunda ittifak etmiştir.

    Ayetin Kur’ân Bütünlüğü Açısından Ele Alınması

    Bir ayetin başka bir ayetle neshi için iki ayet arasında çeşitli ilişkilerin kurulabiliyor olması gerekir. Mesela neshedildiği iddia edilen ayette, o ayetin daha sonra hükmünün kaldırılabileceğine dair ifadenin bulunması önemli bir göstergedir. Nisâ suresinin 15. ayetinde, zina suçu işleyen kadınlar için tertip edilen cezanın ömür boyu devam edeceği belirtildikten sonra “…yahut Allah onlar için bir yol açıncaya kadar…” şeklindeki ifadenin geçmesi bu konuda bir nesih beklentisi oluşturmaktadır. Nitekim bu beklenti aynı konuda farklı bir hüküm getiren Nûr suresinin 2. ayetiyle gerçekleşmiştir.

    Nesih için iki ayet arasında konu birlikteliği de olmalıdır. Bakara suresinin 183. ayetinde, önceki ümmetlere olduğu gibi Ümmet-i Muhammed’e de orucun farz kılındığı belirtildikten sonra aynı surenin 187. ayetinde, oruç gecelerindeki cinsel ilişki yasağının son ümmet için kaldırıldığı bildirilmektedir.

    Öte yandan nesheden ayette, neshin gerçekleştiğini gösterir ifadenin olması da önemlidir. Enfâl suresinin 66. ayetinde geçen, “…Şimdi Allah, zayıf olduğunuzu gördü ve yükünüzü hafifletti…” şeklindeki ifade bir önceki ayetteki hükmün neshedildiğini göstermektedir. Buna göre, Muhammed suresinin 4. ayetinde ve de onu neshettiği iddia edilen Tevbe suresinin 5. ayetinde bu ilişkilerden herhangi biri bulunmakta mıdır?

    Muhammed suresinin 4. ayeti, savaş esnasında ve son‐ rasında yapılması gerekenleri bildirmektedir. Düşmanla karşılaşıldığında boyunlarına vurmak yani öldürücü darbeyi vurmak savaş esnasında yapılması gereken bir şeydir. Düşman etkisizleştirilip savaş meydanına serildiğinde, savaşma durumu kalmayanların savaş esiri olarak alınmaları ve sıkıca bağlanmaları gerekmektedir. Daha sonra bu esirlere yapılacak muamele olarak ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıvermeden sözedilmektedir. Enfâl suresinin 67. ayetinde, Bedir savaşında, düşman tam olarak etkisiz hale getirilmeden esir alma aşamasına geçildiği için Nebî dahil Müslümanların kınandığı dikkate alındığında Muhammed suresinin 4. ayetinin Bedir savaşından önce indiği rahatlıkla söylenebilir. Oysa bazı müfessirler bu ayetin Bedir savaşından sonra indiğini söylerler. Onlara göre bu ayet Bedir savaşından önce inmiş olsaydı Enfâl suresinin 67. ayetinde esir aldıkları için Müslümanlar kınanmazlardı. Böy‐ le düşünenlere göre Enfâl suresinin 67. ayeti Muhammed suresinin 4. ayetiyle neshedilmiş oluyor. Bu doğru değildir. Enfâl suresinin 67. ayetinde Müslümanlar, esir aldıkları için değil, esir alma safhasına erken geçtikleri için kınanmışlardır. Muhammed suresinin 4. ayetinde savaş meydanına ağırlığı koyuncaya kadar esir alınmaması söyleniyor. Zaten Enfâl suresinin 67. ayetinde de, savaş meydanına ağırlık koyma anlamındaki aynı ibare kullanılarak ْ حَتّٰى يُثْخِنَ فِي الْاَرْضِۜ / حَتّٰٓى اِذَٓا اَثْخَنْتُمُوهُمْ kınamanın) gerekçesinin esir alma değil esir alma aşamasına erken geçme olduğu bildirilmiş oluyor.

    Enfâl suresinin 67. ayetini nesheden Muhammed suresinin 4. ayetinin Tevbe suresinin 5. ayetiyle neshedildiği iddiası da isabetli değildir. İki ayet arasında konu birlikteliği yoktur. Tevbe suresinin 5. ayetinin metni ve meali şöyledir:

    فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

    “(Dört) yasak ay çıkınca o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın, onları kuşatın, onlar için her gözetleme yerinde oturun. Ama tevbe ederler, namaz kılarlar, zekât verirlerse yollarını açın. Allah’ın bağışlaması çok, ikramı boldur.”

    Yukarıdaki ayet Hudeybiye Antlaşmasını bozan Mekkeli müşriklerle ilgilidir. Bu ayet de dahil olmak üzere surenin ilk ayetlerinde bahsi geçen duyuru, uyarı ve emirler Zilhicce ayında yapılmıştır. Surenin 3. ayetinde geçen “يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ = Büyük hac gününde” şeklindeki ibareyle bu açıkça görülmektedir. Bilindiği üzere haram aylar Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep’tir. O halde Tevbe suresinin 5. ayetinde sözü edilen haram aylar yukarıda saydığımız haram aylar değil, surenin 2. ayetinde geçen ve antlaşmayı bozan müşriklere tanınan dört aylık süredir. Bu dört aylık sürenin ayette “haram aylar = الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ” olarak ifade edilmesi bu süre içerisinde müşriklere dokunulmayacağı, süre dolunca ise, anlaşmayı bozmaları sebebiyle cezalandırılacakları anlamındadır. O halde 5. ayette genel bir hükümden bahsedilmemektedir. Bu, sözü edilen Mekkeli müşrikler ve onlar gibi yapanlar içindir. Muhammed suresinin 4. ayetinde ise genel olarak savaş esnasında ve sonrasında yapılacaklar bildirilmiştir. İki ayet arasında nesh ilişkisinin düşünülmesini gerektirecek ne bir ibare ne de bir anlam örgüsü bulunmaktadır. Durum böyle olmakla birlikte, belli bir sebebe binaen inen Tevbe suresinin 5. ayetinin yüzlerce ayeti neshettiği söylenebilmiştir. İşte bu yüzlerce ayetten bir tanesi de Muhammed suresinin 4. ayetidir. Bu ayetin nesholunduğunu söyleyen Hanefî uleması, esirlere uygulanması gereken ve kıyamete kadar devam edecek olan hükmü yok saymışlar, esirler hakkındaki hükmün, onların öldürülmesi ya da köleleştirilmesi olduğunu söylemişlerdir. Bu ayetin neshedilmediğini düşünenler ise karşılıksız ya da fidye karşılığı salıvermenin yanı sıra esirlerin öldürülmesinin veya köleleştirilmesinin caiz olduğunu söylemişlerdir.

    Savaş, insanlık tarihi kadar eski bir vakıa olduğu için, Allah’ın dininde savaşa, dolayısıyla onun bir sonucu olan esirlere dair hükümler tüm şeriatlarda düzenlenmiş olmalıdır. Bu bağlamda mesela esirlerin fidye karşılığı salıverilmeleri ve de kurtarılmalarının bilinen ve uygulanan bir şey olduğuna dair Bakara suresinin 85. ayeti dikkat çekicidir:

    “Sonra öyle hale geldiniz ki, birbirinizi öldürüyor, içinizden bir takımını yurtlarından çıkarıyor, onlara yapılan kötülük ve düşmanlığa destek veriyorsunuz. Ama esir olarak gelirlerse fidyelerini verip kurtarıyorsunuz. وَاِنْ يَأْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ ) Onları sürgün etmek size zaten haramdır.”

    Oysa bazıları bu ayete rağmen, bir takım rivayetlerden hareketle esir almanın önceki ümmetlere haram iken Ümmet-i Muhammed’e helal kılındığını söylemişlerdir.[29]

    Rivayetlere göre Bedir savaşında alınan esirlerin bir kısmı fidye karşılığı bir kısmı da karşılıksız salıverildi. Enfâl suresinin 70. ayeti bunu doğrulamakta, aynı surenin 67. ayetinin Bedir’de alınan esirlerin öldürülmemesi üzerine indiğine dair yorumları ise geçersiz kılmaktadır:

    “Ey Nebî! Elinizdeki esirlere de ki: ‘Allah kalplerinizde bir hayır olduğunu bilse, sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlar, ikramda bulunur.”

    Benî Kurayza Yahudilerinin etkisiz hale getirilmesinden bahseden Ahzâb suresinin 26. ayetinde de düşmanın öldürüldüğünden, bir kısmının da esir olarak ele geçirildiğinden bahsedilmektedir:

    “Allah, kitap ehlinden, düşmana arka çıkanları da kalplerine korku salarak kalelerinden indirdi, onların kimini öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz.”

    Ayete göre Müslümanlar Yahudilerle çatışmış, bazılarını öldürmüş, düşman teslim olunca da esir alma süreci başlamış olmalıdır.[30]

    Sonuç

    Hanefî usûlcüler, Muhammed suresinin 4. ayeti ile Tevbe suresinin ilgili ayetleri arasında konu birlikteliği olduğunu, tarih açısından sonra gelen hükmün aynı konuda farklı bir hüküm getirmesi sebebiyle neshin gerçekleştiğini iddia ederler. Oysa Muhammed suresinin 4. ayetinde geçen “Arkasından onları karşılıksız veya fidye karşılığında serbest bırakın” şeklindeki ifade savaş esirlerine yapılacak muameleyle ilgiliyken Tevbe suresinin 5. ayeti, Hudeybiye Antlaşmasını bozan müşriklerle ilgilidir. İki ayet arasında herhangi bir konu birlikteliği yoktur. Hanefîler esirlerin öldürülmesi ya da köleleştirilmesini benimsemişlerdir. Bu, Allah’ın kitabında ve Rasûlullah’ın uygulamalarında olmayan bir şeydir.

    Muhammed suresinin 4. ayetinin neshedilmediğini söyleyenler ise esirlere uygulanacak muamelenin bu ayetle sınırlı olmadığını, esirlerin öldürülebileceğini ya da köleleştirilebileceğini de söylemişlerdir.

    Esirlerin öldürülebileceğine dair hükmü ve bu doğrultudaki tarihî tecrübeyi, bazı yazarların dile getirdiği gibi, Batı’nın bu yöndeki yasaklarının bir asırlık maziye sahip olmasını gündeme getirmek ya da bu uygulamaları “mukabele bilmisil” kuralının işletilmesinin bir sonucu olarak görüp normalleştirmek ya da aklamak[31] sorunun temeline inmemek anlamına gelir. Burada yapılması gereken, asırlardır yanlış bir uygulamanın sürdürüldüğünü ve ulemanın da bu uygulamayı temellendirmeye çalıştığı gerçeğiyle yüzleşmek ve yapılanın bir hata olduğunu kabul etmektir.

    Notlar

    1. Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö. 310/923), Câ‐ mi’u’l-Beyân, Beyrut, 1992, XI, 306; el-İmam Hafız İbn Kesîr (ö. 774/1373), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm li’l-Hafız İbn Kesîr, Kahire, 2005, VII, 309; Celâleddin Abdurrahman es-Suyûtî (ö. 911/1505), ed-Dürru’l-mensûr  fi’t-tefsiri’l-me’sûr, Mısır, 2003, XI, 136; Ebû Ömer Cemaleddin Yusuf b. Abdullah b. Muhammed Kurtubî İbn Abdilber en-Nemerî (ö. 463/1071), Câmi’u beyâni’l-‘ılm ve fadlihi, Demmam, 1994, XVI, 150 vd.
    2. Taberî, Câmi’u’l-Beyân, XI, 306.
    3. Taberî, a.g.e., XI, 307.
    4. Ayetin meali şöyledir: “Savaş alanında düşmanı yere serinceye kadar hiçbir nebinin esir alma hakkı yoktur. Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz Allah ise sonrasını istiyor. Allah güçlüdür, doğru karar verir.” (Enfâl 8/67)
    5. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, VII, 309.
    6. Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî Cessâs (ö. 370/981), el-Füsûl fi’l-usûl, Kuveyt, 1985-1994, III, 7; Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), Usûl’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 85.
    7. Cessâs, a.g.e., I, 385.
    8. Ebû Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer Fahreddin erRâzî, (ö. 606/1209), et-Tefsîru’l-Kebîr, Beyrut, 1999, X, 38- 39.
    9. Bu bağlamda, Bedir ve Uhut savaşları ile Benî Kureyza ve Mekke’nin fethinden sonraki bir takım uygulamalara atıfta bulunulur.
    10. Alınan esirlerin İhtiyaç halinde, fidye karşılığı bıraklıp bırakılmayacağına dair mezheb içinde bir tartışmanın olduğu görülmektedir. Mesela bkz. Cemaluddin Ebû Muhammed b. Abdillah b. Yusuf el-Hanefî ez-Zeyla’î (ö. 762/1361), Tebyî‐ nü’l-hakâik, Kahire, 1313, III, 249.
    11. Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, 1989, X, 24-25.
    12. Enfâl 8/12.
    13. Alâuddin Ebû Bekr b. Mesûd el- Kâsânî el-Hanefî (ö. 587/1191), Bedâi’u’s-sanâi’ fî tertîbi’ş-şerâi’, Beyrut, 1982, VII, 119.
    14. Kâsânî, a.g.e., VII, 119.
    15. Tevbe 9/5.
    16. Kâsânî, a.g.e., VII, 119-120
    17. Tevbe 9/5.
    18. Tevbe 9/29.
    19. Kâsânî, a.g.e., VII, 120.
    20. Kâsânî, a.g.e., VII, 120.
    21. Kemâlüddîn Muhammed b. Abdilvâhid İbnü’l-Hümâm (ö. 861/1457), Fethu’l-kadîr, Dâru’l-fikr, Beyrut, trs., V, 475.
    22. Serahsî, el-Mebsût, X, 139; Kâsânî, a.g.e., VII, 119 vd.
    23. Anlaşılmasında kolaylık sağlaması amacıyla ifadeler tarafı‐ mızdan sadeleştirilmiş ve yazım hataları düzeltilmiştir.
    24. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, III, 399.
    25. Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., III, 401.
    26. Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., III, 403.
    27. Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., III, 403.
    28. Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., III, 404.
    29. Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 304 vd.
    30. Benî Kurayza olayıyla ilgili olarak derginin bu sayısında Cemal Necm’in kaleme aldığı ve Dr. Abdurrahman Yazıcı’nın tercüme ettiği “Benî Kureyza Esirlerinin Âkibeti” isimli yazı‐ ya müracaat edilebilir.
    31. Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., III, 400-401; Ahmet Özel, “Esir”, DİA, XI, 386-387.

  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -2 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -2 / Dr. Fatih Orum

    Kur’ân’ı anlamanın bir usulü olduğunu ve bizzat Kur’ân’ın bu usulün hem yolunu gösterip kavramlarını bildirdiğini hem de örneklerini verdiğini biliyoruz. Kur’ân, insanların din adına Allah’ın yanı sıra kullara da kulluk etmemeleri için Kur’ân’ın açıklanması hususunda tek söz sahibinin Allah olduğunu bildirir. Yüce Allah Hûd suresinin ilk ayetlerinde şöyle buyurur:

    “Elif, Lâm, Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, ayetleri hem muhkem kılınmış hem de hep doğru karar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.”

    İnsanların bunu görmezden gelmesi iki şekilde olur. Ya bu usulü ihlal eder ya da kendisi yeni bir usul ihdas eder. Usulü ihlal etmenin en bilindik şekli, ayetler arası bağlantıları koparıp, zihindeki kurgularla örtüşen ayetlerin peşine takılmadır. Bu, kişiyi amacına ulaştırmanın en pratik yoludur. Çünkü bağlantıları koparmak suretiyle Allah’ın Kitabı’na söyletilemeyecek hiçbir şey yoktur. Konuyla ilgili olarak Allah Teâlâ Âl-i İmrân suresinin 7. ayetinde şöyle buyurur:

    “Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir; onlar Kitab’ın anasıdır. Diğerleri ise müteşâbihtir (onlarla benzeşirler). Kalplerinde kayma olanlar, fitne çıkarma ve onu tevil isteği ile Kitap’tan, (kafalarındakine) benzeyene uyarlar. Oysa onun tevilini yalnız Allah bilir. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: ‘Biz buna inandık; hepsi de Rabbimiz katındandır.’ Böyle bir bilgiye sadece sağlam duruşlu olanlar ulaşabilirler.”

    Yeni bir usul ihdas etme ise, Allah’ın Kitabı’nı anlama ve açıklama iddiasıyla yeni bir sistem kurup ilim görüntüsü altında din üzerinde tekel oluşturma şeklinde gerçekleşir. Kur’ân’ı anlamanın ve dini uygulamanın tek yolunun ataların kurguladığı sistemle mümkün olacağı bilinçlere yerleştirilir. Bu, asla aşılamayacak bir zümrenin varlığının kabulü sonucunu doğurur. Yüce Allah Yusuf suresinin 40. ayetinde şöyle buyurur:

    “Onun ile aranıza koyarak kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın kurguladığı isimlerden başkası değildir. Allah’ın onlar hakkında indirdiği bir yetki yoktur. Hüküm, Allah’ın hükmüdür. O, kendinden başkasına kul olmamanızı emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak, insanların çoğu bunu bilmezler.”

    Zihinlerdeki kurgulara Kitap’tan uygun bir ayet bulup, Kur’ân bütünlüğünü dikkate almadan ona her şeyi söyletmenin bir örneği olarak Nisâ suresinin 59. ayetinin gelenekte ele alınış tarzını göstermeye çalışacağız. Sözünü ettiğimiz ayetin metin ve meali şöyledir:

    “Ey inananlar! Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin; sizden olan yetki sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûl’e götürün. Allah’a ve Âhiret gününe inanıyorsanız böyle yaparsınız. Böylesi hayırlı olur ve çok da güzel sonuç verir.”

    Abdullah b. Abbâs (ö. 68/687), bu ayetin, bir askeri birliğe Rasûlullah tarafından komutan olarak atanan Abdullah b. Huzâfe (ö. 35/656) hakkında indiğini söylemiştir.[1] İçinde Ammar b. Yâsir (ö. 36/657)’in de bulunduğu ve komutanlığını Halid b. Velid (ö. 21/642)’in yaptığı askeri birlik içerisinde gelişen bazı olaylar üzerine bu ayetin indiğini söyleyen Mukâtil b. Süleyman (ö. 150/767), ayetten hareketle, herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşülmesi halinde konunun Allah’a ve Rasûl’e yani Kur’ân’a ve Sünnete götürülmesi gerektiğini söyler.[2]

    Müfessirler, ayette geçen “Allah’a itaat edin” ifadesi ile Allah’ın, emir ve yasaklarına (Kitab’a) uymanın, “Rasûle itaat edin” ifadesiyle de, hayatta iken onun emir ve yasaklarına, ölümünden sonra da Sünnetine tabi olmanın kastedildiğini söylerler.[3]

    Ayette geçen “ülü’l-emr” ifadesi ile kastedilenin,

    1. Ümerâ (yöneticiler, komutanlar),
    2. Ulemâ, fukahâ
    3. Sahâbe,
    4. Ebû Bekr ve Ömer (r.a.) oluduğu söylenir.[4]

    Râfizîlerin, ayette geçen bu ifade ile Ali b. Ebî Tâlib’in kastedildiğini söyledikleri nakledilirken[5] karşı grub da bizzat bu ayetin Şia’nın masum imam tezini geçersiz kıldığını söyler.[6]

    Buhârî, el-Câmi’u’s-Sahîh isimli hadis eserinin “Kitâbülahkâm” bölümünün ilk başlığında (bâb) bu ayete yer verir ve altında Ebû Hureyre’den şu hadisi nakleder: “Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim bana karşı gelirse Allah’a karşı gelmiş olur. Kim benim görevlendirdiğime itaat ederse bana itaat etmiş olur ve kim de benim görevlendirdiğime karşı gelirse bana karşı gelmiş olur.”[7]

    Müfessir Fahreddin Râzî (ö. 606/1209), ayette geçen “Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin” ifadesinin, Kitab ve Sünnete, “ve sizden olan yetki sahiplerine…” ifadesinin ümmetin icmâına, “Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Elçisi’ne götürünüz” ifadesinin de kıyasa delâlet ettiğini, böylelikle bu ayetin fıkıh usulündeki Kitap, Sünnet, icmâ ve kıyas olarak bilinen dört delili içerdiğini söyler. Yine ayetin, Kitab ve Sünnetin kıyasa önceliğine, yani Kitap ve Sünnetin kıyas için terk edilip kıyasla tahsis edilemeyeceğine delâlet ettiğini belirtir. Bu ayetin, istihsan ve istislah gibi diğer delillerin kabul edilemeyeceğine de delalet ettiğini belirttikten sonra Râzî, ayetin tefsiri bağlamında Rasûlullah’a itaatin çeşitlerine ve icmâ ile kıyasın şartlarına dair açıklamalarda bulunur.[8]

    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır da tefsirinde Razî’ye atıfta bulunarak ve ona katılarak ayette geçen ülü’lemr’in icmaya muktedir kişiler (erbâbı hall-ü akd) olduğunu ve Allah ve Rasûl’den sonra mutlak itaatin bunlara olacağını söyler. Yine tıpkı Râzî gibi o da bu ayetten Kitap, Sünnet, icmâ ve kıyas olmak üzere dört tür hüküm kaynağı olduğu sonucuna varır. Ancak Elmalılı bu dört delilden sonuncusu olan kıyasla da ihtilaf tam olarak bitmezse bu defa ülü’l-emrin yapacağı şûraya ve nihayet imamın emrine müracaat edilir der ve ayetin “Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûl’e götürün” kısmını hatırlatır. Böylelikle daha önce icma için temellendirdiği kısmı bu defa imama itaatin delili olarak sunar.[9]

    Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân isimli eserinde, ayetin, kıyas ve ictihada delalet ettiğini söyledikten sonra bunu ispatlamak için uzun uzun izahlara girişir ve böylesi bir delalete yöneltilen itirazları cevaplamaya çalışır.[10]

    Te’vîlâtü’l-Kur’ân isimli eserde, ayetin icmânın bir delil olduğuna delalet ettiği söylendikten sonra, bu delalet şöyle izah edilir: “Ayette “herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz bunu Allah’a ve Rasûl’e götürün” denilmektedir. Hakkında icmâ olan konuda böyle bir şey emredilmemektedir. İcmâ varsa tartışma yok demektir; tartışma yoksa Kitab ve Sünnete götürmeye gerek de yoktur.”[11]

    Ayetin “ve sizden olan yetki sahiplerine…” kısmına fıkıh eserlerinde zaman zaman askerlerin başına atanan komutanlara ya da insanlar arasındaki davalara bakan kadılara itaatin gerektiğiyle ilişkili olarak,[12] bazen de söz konusu ifade ile kastedilenin ulema olduğundan hareketle ümmetin alimlerinin bazı konulardaki önceliği bağlamında atıfta bulunulur.[13]

    Usul alimi Basrî (ö. 436/1044), ayeti Kitap, Sünnet, icmâ ve kıyasın meşruiyeti bağlamında zikreder.[14] İbn Hazm (ö. 456/1064), Sünnetin gayr-i metlüvv vahiy olduğunu, Kur’ân’a itaat gibi Sünnete de itaat gerektiğini belirterek bu ayeti delil getirir ve ayette geçen “sizden olan yetki sahiplerine” ifadesi ile de icmâya atıfta bulunur.[15] Gerek İbn Hazm gerekse de başkaları, kıyasın meşru olmadığının delili olarak da eserlerinde ayete yer verirler.[16] Şîrâzî (ö. 476/1083), bu ayeti delil getirerek, sahabenin bir konu hakkında iki gruba ayrılması durumunda, tabiînin bu iki görüşten biri üzerinde icmâ etmesinin diğer görüşü geçersiz kılmayacağını, yapılacak olanın Kitap ve Sünnete müracaat olduğunu söyler.[17] Serahsî (ö. 483/1090), usûl eserinin, bilgi değeri açısından haberin kısımlarını ele aldığı bölümünde, sahabenin, “biz bununla emrolunduk, bundan nehyolunduk ya da bu konuda sünnet böyledir” gibi sözlerinin mutlak olarak Rasûlullah’ın emir, nehiy ya da Sünnetine hamledilemeyeceğini söyler ve delil olarak bu ayeti zikreder. Serahsî, ayete göre, emir ve nehyin Rasûlullah’tan gelme ihtimali olduğu gibi onun dışındaki birinden yani yetki sahiplerinden gelme ihtimalinin de bulunduğunu ve ifadenin mutlak olması durumunda ihtimalin en düşüğüne hamledilmesi gerektiğini söyler.[18] Serahsî, ayeti Sünnet ve kıyasın delili olarak da zikreder.[19] Abdülaziz el-Buhârî (ö. 730/1330), Rasûlullah’ın söz ve fiillerine ittibanın gerektiğini söyleyenlerin yukarıdaki ayeti delil getirdiklerini bildirir.[20]

    Mâverdî, bu ayeti delil göstererek yöneticilere itaat etmenin farz olduğunu söyler.[21]

    Cumhuriyet rejimini temellendirirken bu ayete Mustafa Kemal Atatürk’ün de atıfta bulunduğu söylenir. Devlet başkanına itaatin, esasında tek bir ferde itaat demek olmadığını, itaatin milletin tercihini ve güvenini kazanan temsilcilerden, vekillerden oluşan en büyük makama yani manevi şahsiyete olduğunu, yüce kudretin onda vücut bulacağını, dolayısıyla ona ve onun işleri idarede görevlendireceği ve vekilliğini yapacağı kişilere itaat etmenin gerektiğini söyler ve meclisin, adalet üzerine hareket ederse,  Kur’ân’ın ve Allah’ın istediği hükümet olacağını söyler.[22]

    Siyasetten Askeriyeye Fürûdan Usûle Her Konuda Kullanılmış Bir Ayet

    Yukarıda da görüldüğü üzere, Nisâ suresinin 59. ayeti Kitap, Sünnet, icma ve kıyasın delili olarak gösterilmiştir. İlginçtir, bazıları da bu ayeti kıyasın meşru olmadığının delili olarak kullanırlar. Ayet ayrıca yöneticilere, komutanlara, kadılara itaatin gerekliliğiyle bağlantılı olarak ele alınmıştır. Şia bu ayette Ali b. Ebî Talib’e atıf var derken diğer bazıları da ayette Ebû Bekir ve Ömer (r.a.)’ya atıf oluğunu söylemişlerdir. Sünnetin de Kitap gibi müstakil bir delil olduğunu, dolayısıyla Sünnetin de tıpkı Kitap gibi dinde helal ve haram koyma rolünün olduğunu düşünenlerin de ilk ileri sürdükleri delil genelde bu ayettir.

    Tüm bunlar bir yöntem sorunudur. Bir ayetin hem kendi içinde hem de Kur’ân genelinde bütünlüğü ihmal edildiğinde ortaya çıkan tablonun bu olması şaşırtıcı görülmemelidir. Nisâ suresinin 59. ayetinde geçen rasûl ifadesi bu ve benzeri ayetlerin anlaşılmasında en önemli noktayı teşkil etmektedir.

    Rasûl’e İtaat Etmek Ne Anlama Gelmektedir?

    Rasuller, kendilerine itaat edilmesi için gönderildiklerinden,[23] muhataplarından kendilerine itaat edilmesini istemişlerdir. Benzer pek çok ayetten birinde Hûd (a.s.), muhataplarına, kendisinin onlar için güvenilir bir elçi olduğunu, Allah’tan sakınmalarını ve kendisine itaat etmelerini istemektedir.[24]

    Rasuller kendilerine itaat edilmesini isterlerken aslında, kendilerine vahyedilene yani insanlara tebliğ ettiklerine itaat edilmesini istemişlerdir. Çünkü bu, Allah’a itaat demektir. Bundan dolayı bazı ayetlerde yalnız Rasûle itaat emredilirken[25] çoğunda da Allah ve Rasûlü’ne itaat edilmesi emredilir.

    Ülü’l-emre İtaat Ne Demektir?

    Rasûlullah’a itaat Allah’a itaatten yani Allah’ın emrettiklerine itaatten farklı bir şey olsaydı, Rasûlullah’a Kur’ân dışında tanındığı iddia edilen itaatin Nisâ suresinin 59. ayetine göre ülü’l-emr için de geçerli olması gerekirdi. Çünkü ayette Allah’a, Rasûl’e ve ülü’lemre itaat emredilmektedir. Ülü’l-emre de Rasûlullah’a da itaattan kasıt, ancak Allah’ın emrettiklerine itaattir. Ayetin devamında, anlaşmazlık durumunda sorunun Allah ve Rasûlü’ne havale edilmesi gereğinden bahsedilmektedir. Bu, ancak Kur’ân’la olur. Bugün bizim için herhangi bir konuyu Allah ve Rasûlü’ne ve hatta ülü’lemre havale etmek, Kur’ân’a havale etmek anlamına gelir. İhtilaf edilen hususlarda nihai merciin Allah olduğunu “ihtilaf ettiğiniz herhangi bir şey hususunda hüküm Allah’a aittir.” mealindeki Şûrâ suresinin 42. ayeti de desteklemektedir.

    Ülü’l-emr, üzerinde tartışılan meseleyi anlayıp çözüme kavuşturabilecek melekeye sahip olanlardır.[26] Bu kişiler idareci konumunda da olabilirler. Ama sadece onlar değildir. Nisâ suresinin 83. ayetine göre bu tür insanların Rasûlullah döneminde de olduğu görülmektedir. Ayet şöyledir:

    “Kendilerine güven veya korkuya dair bir haber geldiğinde onu yayarlar. Halbuki o haberi Rasûl’e veya kendilerinden olan yetki sahiplerine götürselerdi, aralarından, işin doğrusunu anlayanlar bunu söylerlerdi. Allah’ın bol nimeti ve ikramı olmasaydı, pek azınız bir yana, şeytana uyardınız.”

    Bağlantılar koparılınca ülü’l-emre itaat şu veya bu şekilde iktidarı ele geçiren idareciye ve onun atadığı görevlilere itaat olarak anlaşılmış yahut böyle bir anlam çıkartmak için Nisâ suresinin 59. ayeti kullanılmış, sonuçta da din kullanılarak siyaseten her türlü icraat yapılmış, halka düşen de hep itaat olmuştur! Oysa elimizdeki Kur’ân, hata yaptığında uyarılan bir Nebi’yi bize örnek göstermektedir.

    Nisâ Suresinin 59. Ayeti Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyasın Delili midir?

    Ayet, tek hüküm kaynağının Kitap olduğunu göstermektedir. Çünkü nihai itaat Allah’adır. O’na itaat de Kitabı’na itaat anlamına gelir. Dolayısıyla ayette geçen “Rasûl’e itaat”ten, müstakil olarak Sünnete itaat anlaşılamaz. Sünnet, Kur’ân’a tabidir.

    “Ülü’lemre itaat”ten kastedilenin icma olduğu sonucuna varmak da asla mümkün değildir. Fıkıh usulünde anlatıldığı şekliyle gerçekleşmesi mümkün olmayan icmanın Muhammed (s.a.v.)’in vefatından sonraki bir zaman diliminde geçerli bir delil olduğu söylenir. Oysa ayet Rasûlullah’ın da yaşadığı dönemi içine almaktadır. Hatta aynı surenin 83. ayetinde Muhammed (s.a.v.)’in dönemindeki ülü’l-emrden bahsedilmektedir. Ülü’lemr ile kastedilenin Rasûlullah’ın hayatından sonra yapılacak icmaların delili olduğunu söylemek, bir ayetin Rasûlullah’ın vefatından sonra yürürlüğe girecek bir kısmının olduğu anlamına gelir ki bu duyulmuş şey değildir.

    Ayette geçen “Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasûl’e götürün” şeklindeki ifade, fıkıh usulünde çerçevesi çizilen ve ne teorik olarak kabul edilebilecek ne de pratikte uygulanabilecek fıkh-i kıyasın delili olabilir.[27]

    Ayette kastedilen şey, her hangi bir hususta tartışma yaşandığında onu Kitab’a götürmektir. Bir meselenin Kitapla nasıl çözüleceğini ise Kur’ân ayrıntılı bir şekilde bize göstermektedir. Bunun yolu uygulamada tek bir örneği dahi bunmayan fıkhî kıyas değil Kur’ân’ın gösterdiği usuldür.

    Sonuç

    İnsanları gütmenin ve onları sömürmenin en kârlı, sıfır zararlı tek yolu, dini kullanmaktır. Bunun farkında olan kişiler planladıklarını temellendirmek için ya kurgularına uygun ayet seçerler ya da Rasûlullah’a bazı sözler söyletirler. Kur’an’ın pek çok ayetinde insanlar, din hususunda dikkatli olmaya çağrılır. Kur’ân’a göre, şeytanın mekanı doğru yolun tam ortası olduğundan, dindarlar kendilerine dinden bahseden insanlara karşı çok dikkatli olmalıdırlar. Dindarı saptırmanın yolu, dindarın değer vermediği şeylerden bahsetmekle değil, onun değer verdiği şeylerden delil getirmekle olur. Yukarıda Nisa suresinin 59. ayetinden hareketle tarih boyunca söylenenlere bakıldığında neye dikkat çektiğimiz daha iyi anlaşılacaktır. O halde şiir okuyana, hikaye anlatana bir; ayet okuyana on kez dikkat etmeliyiz!

    Notlar

    1. Muhammed b. İsmail el-Buhârî (ö. 256/870), el-Câmiu’sSahih, Kahire, 1400, Tefsîru’l-Kur’ân, 4/11; Ebû Abdirrahman Ahmed b. Ali b. Şuayb en-Nesâî (ö. 303/915), Sünen, Bey’at, 28. Farklı bir nuzül sebebi için bkz. Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-Taberî (ö. 310/923), Câmi’u’l-Beyân, Beyrut, 1992, IV, 150-151.
    2. Ebu’l-Hasen Mukâtil b. Süleyman b. Beşîr el-Ezdî (ö. 150/767), Tefsîr, Beyrut, 1423, I, 382-383. Ayrıca bkz. Ebû Abdullah Süfyan b. Saîd b. Meskuk Süfyan es-Sevrî (ö. 161/778), Tefsîru, Beyrut, 1983, I, 96.
    3. Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Muhammed Mâturîdî (ö. 333/944), Te’vîlâtü’l-Kur’ân, İstanbul, Mizan Yayınevi, 2005, III, 292, 293; Ebü’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman b. Ali İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201), Zâdü’l-mesîr fî ‘ılmi’t-tefsîr, Beyrut, 1987, I, 184; Ebu’l-Huseyn ibn ebi’l-Hayr Yahyâ b. ebi’l-Hayr b. Sâlim b. Es’ad el-‘Imrânî el-Yemânî (ö. 558/1163), el-Beyân fî mezhebi’l-İmam eş-Şâfiî, Beyrut, 1987, II, 116; Taberî, Tefsîr, IV, 150 vd.; el-İmam Hafız İbn Kesîr (ö. 774/1373), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm li’l-Hafız İbn Kesîr, Kahire 2005, II, 385; Carullah Ebu’l-Kasım Mahmud b. Ömer ezZemahşerî (ö. 538/1144), el-Keşşâf an Hakâik-i Ğavâmidi’ttenzîl ve ‘uyûni’l-akâvîl fî vücûhi’t-te’vîl, Riyat 1998, II, 96; Kurtubî, el-Câmi’, V, 167 vd.; el-Kadi Nasıruddin Ebi Said Abdullah b. Ömer b. Muhammed eş-Şîrâzî el-Beydâvî (ö. 685/1286), Envâru’t-Tenzîl ve esrâru’t-te’vîl, Beyrut, 2000, I, 365.
    4. İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201), Zâdü’l-mesîr, II, 116-117.
    5. Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, IV, 445.
    6. Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, IV, 445.
    7. Buhârî, el-Câmiu’s-Sahih, “Ahkâm”, 1.
    8. Râzî, Tefsîr, VI, 112.
    9. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Yeni Mealli Türkçe Tefsir, İstanbul, 1938, II, 1376 vd.
    10. Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, IV, 447 vd.
    11. Mâturîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, III, 295-296.
    12. Zeyla’î, Tebyin, Kahire, 1313, IV, 205.
    13. Zeyla’î, Tebyin, VI, 229.
    14. Basrî, el-Mu’temed, II, 15, 225.
    15. İbn Hazm, el-İhkâm, I, 97
    16. İbn Hazm, el-Muhallâ bi’l-âsâr, Beyrut, 1988, I, 77-78; Şîrâzî, el-Lüm’a, s. 781.
    17. Şîrâzî, el-Lüm’a, s. 726.
    18. Serahî, Usûl, I, 380. Aynı ifadeler için bkz. Cessâs, el-Füsûl, III, 197.
    19. Serahsî, Usûl, II, 106, 129.
    20. Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 380.
    21. Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed el-Mâverdî, el-Ahkâmü’ssultâniyye, Beyrut, trs. s. 5.
    22. http://milliiradebildirisi.org/index.php/ template/2011-08-04-23-45-19/sedat_senermen/mib/23- nisan-1920-turkiye-buyuk-millet-meclisi%E2%80%99ninkurulusu-milli-egemenlige-dayali-yeni-bir-turk-devletikurmak-kararidir-sedat-senermen.html (Bu adresteki Sedat Şenermen’e ait “23 Nisan 1920 TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN KURULUŞU: Milli Egemenliğe dayalı yeni bir Türk Devleti kurmak kararıdır  ” başlıklı yazının, yukarıda sözü edilen ifadelere düştüğü dipnotlar şöyle gösterilmiştir: BORAK, Sadi, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç,  Yazışma ve Söyleşileri, İstanbul, 1998, 3. Basım, Kaynak Yayınları, s. 186-187; SAĞ, Mustafa, Dini Atatürk Gibi Anlamak, İstanbul, 2006, s. 58; Ayrıca bakınız: Atatürk, Din ve Laiklik Üzerine, Derleyen: PERİNÇEK, Doğu, İstanbul, 1999, Kaynak Yayınları, s. 58-59.)
    23. Nisâ 4/64.
    24. Şu’arâ 26/126. Ayrıca bkz. Âl-i İmrân 3/50; Şu’arâ 26/108, 110, 131, 144, 150, 163, 179; Zuhruf 43/63.
    25. Nûr 24/56.
    26. Bu yöndeki rivayetler için bkz. Ebü’l-Haccac el-Mekki Mücâhid b. Cebr, (ö. 104/722), Tefsîrü’l-mücâhid, Mısır, 1989, I, 285; İbn Kesir, Tefsir, II, 384; Taberî, Tefsîr, IV, 183 vd.; Şevkânî, Fethu’l-kadîr, I, 768.
    27. Bu konuda yaptığımız bir doktora tezinde, ne üzerinde anlaşılan bir kıyas tanımına ne de bu tanımlardan herhangi birine uyan bir örneğe rastladık. Bkz. Fatih Orum, Fıkıh Usûlünde Kıyas Metodu, İstanbul, 2009.

  • Bir Ayetin Başına Gelenler! -1 / Dr. Fatih Orum

    Bir Ayetin Başına Gelenler! -1 / Dr. Fatih Orum

    Bilindiği üzere kul ile Allah arasındaki ilişkilerden (ibâdât) insanlar arası ilişkilere (muâmelât); suç-ceza meselelerinden (ukûbât) devletlerarası ilişkilere (siyer), velhasıl kişi ve toplum hayatının her safhasına dair düzenlemeleri ele alan fıkhın yöntemini; hükme varmada kullandığı kaynak ve gözettiği ilkeleri kendine konu edinen ve “fıkıh usûlü (usûlü’l-fıkh)” denilen bir bilim dalı vardır. Fıkhın ana malzemesi ayet ve rivayetler yani bir nevi metinler olduğu için fıkıh usûlü metin tahliline yoğunlaşır.[1] Bunun için metnin diline yani Arapça’ya ayrı bir önem verir. Bunu yaparken doğru düşünme ilkelerini de dikkate alır. Yani genel anlamda fıkıh usûlü müctehidlerin metinden hüküm çıkarmalarına yarayacak dil ve mantık kurallarından bahseder, fıkhın teorisini ortaya koymaya çalışır.

    Fıkıh usûlü bu kaideleri çıkartırken olması gerekenin mi peşindedir yoksa zaten tarihin belli bir döneminde ortaya konmuş olanı mı izah etmeye çalışmaktadır? Fıkıh usûlünün Kitap ve Sünnet algısı nasıldır? Bunlar arasındaki ilişkiyi nasıl kurgulamaktadır? Tüm bunlar ayrı birer tartışma konusudur. Biz burada her ne olursa olsun, fıkıh gibi hayatın her aşamasında varlığı hissedilen bir bilimin “yöntem bilimi” iddiasında bulunan fıkıh usûlünün, Enfâl suresinin 67. ayetine bakış açısını elimizden geldiğince göstermeye çalışacağız. Bu bize, bir yöntem bilimin zihniyetini anlamamıza yarayacak bazı ipuçları sunabilir.

    Evet, hepimizin malumu, Enfâl suresinin 67. ayeti, Bedir savaşından hemen sonra inmiştir. Ayette Nebî (s.a.v.) ve onun yanında savaşanlar, henüz savaş meydanında düşmana karşı tam bir üstünlük kurmadan, Kur’ân’ın ifadesiyle[2] düşmanın kökünü kazımadan onları esir aldıkları için kınanmış, 68. ayette de yaptıkları bu hata sebebiyle başlarına gelecek büyük bir tehlikeden sırf Allah’ın vaadi sebebiyle kurtuldukları bildirilmiştir. İki ayetin metni ve meali şöyledir:

    مَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَكُونَ لَـهُٓ اَسْرٰى حَتّٰى يُثْخِنَ فِي الْاَرْضِۜ تُر۪يدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَاۗ وَاللّٰهُ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

    لَوْلَا كِتَابٌ مِنَ اللّٰهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ ف۪يمَٓا اَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ 

    “Hiçbir nebînin, savaş meydanına ağırlığını koyuncaya kadar esir alma hakkı yoktur. Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz; Allah ise sonrasını istiyor. Allah güçlüdür, doğru karar verir. Daha önce Allah yazıya geçirmeseydi, aldığınız esirlerden dolayı başınıza büyük bir felaketin gelmesi kaçınılmazdı.” (Enfâl 8/67-68)

    Hicretin hemen sonrasında inen3 ve tefsirlerde “kıtâl/ savaş ayeti” olarak bilinen Muhammed suresinin dördüncü ayetinde, kâfirlerle savaş meydanında karşılaşıldığında boyunlarının vurulması emredilmekte, savaş meydanına ezici ağırlığın konulmasından sonra da ele geçirilen esirlerin sağlam bir şekilde tutulması yani gerekli güvenlik önlemlerinin alınması, ardından da bunların ya karşılıksız yahut fidye karşılığı serbest bırakılması istenmektedir. Yani Bedir’de düşmanla karşı karşıya gelen Müslümanların savaşta ne yapmaları gerektiği, savaşa izin veren Muhammed suresinin 4. ayetiyle açık bir şekilde ortaya konmuştu.

    Enfâl suresinin 67. ayetinde Müslümanların, savaş meydanında esir alma zamanı hususunda Muhammed suresinin 4. ayetindeki emre uymadıkları, bundan dolayı da Rasûlullah dahil hepsinin, dünya malına gösterdikleri rağbet sebebiyle kınandıkları (îtâb) görülmektedir. Henüz düşmana karşı tam bir hâkimiyet kurmadan savaş esnasında esir almakla uğraşmak, can yakıcı sonuçlar doğurabilirdi. Nitekim daha sonra; Uhut savaşında, bu acı, Müslümanlar tarafından tecrübe edilecek, “şimdi sizin canınız yanıyorsa daha önce de onların yanmıştı”[4] denilecekti. Bedir savaşında da aynı acının yaşanmamasının tek sebebi, Enfâl suresinin 68. ayetinde belirtildiği üzere, savaş öncesinde Müslümanlara Allah’ın bir vaatte bulunmasıydı. Nitekim Enfâl suresinin 7. ayetinde, Yüce Allah’ın verdiği bu va’d hatırlatılmakta, 6. ayette de vaade rağmen yine de savaş öncesinde Müslümanların gösterdikleri bazı zaaflara işaret edilmektedir. Esasında Enfâl suresinin 7. ayetinde hatırlatılan vaat, Mekke’de inen Rûm suresinin ilk ayetlerinde bildirilen ve Müslümanları Mekke döneminden itibaren beklenti içine sokan vaaddi.[5]

    Aslında olay çok net. Bedir savaşından önce inen Muhammed suresinin 4. ayetinde savaş durumunda yapılması gerekenler bildiriliyor. Bedir savaşında esir alma hususunda hata yapıldığı için de savaştan sonra inen Enfâl suresinin 67. ayetinde kınama geliyor. Ancak tefsir, hadis ve fıkıh açısından bakılacak olursa durum bu kadar net değildir. Biz burada özellikle 67. ayetin fıkıh usûlünde nasıl anlaşıldığına, ayetin hangi konularla ilişkisinin kurulduğuna ve ayet etrafında geliştirilen kurgulara kısaca değinmek istiyoruz. Böylelikle bir ayetin başına neler gelmiş görmüş olacağız. Ancak öncesinde yukarıda ayetle irtibatlı olarak nakledilen yaygın bir rivayetten de söz etmeliyiz. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçtiği şekliyle rivayet şöyledir:

    (Ömer b. el-Hattâb anlatıyor) “…Bedir’de yetmiş esir alındı. Rasûlullah esirlerle ilgili olarak, Ebû Bekir, Ali ve Ömer (r.a.)’la istişare etti. Ebû Bekir şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın Nebîsi! Bunlar amcaoğulları, akraba ve kardeşlerdir. Benim görüşüm, bunlardan fidye almandır. Böylelikle onlardan aldıklarımızla kafirlere karşı güç elde etmiş oluruz. Belki de Allah onlara hidayet verir de bize arka çıkarlar.’ Rasûlullah, ‘senin görüşün nedir İbnü’l-Hattâb?’ dedi. -‘Vallahi ben Ebû Bekir gibi düşünmüyorum. Benim görüşüm, akrabam olan falanın boynunu vurmama müsaade etmendir. Müsaade et, Ali, Akîl’in boynunu vursun. Hamza’ya da müsaade et, kardeşi falanın boynunu vursun. Böylece Allah, kalplerimizde müşriklere karşı bir zaaf olmadığını bilsin. Bunlar müşriklerin eşrafı, önderi, elebaşlarıdır.’ Rasûlullah Ebû Bekr’in görüşüne meyletti benim görüşümü benimsemedi, esirlerden fidye aldı. Ertesi gün öğle vakti Nebî’nin yanına gittim. O ve Ebû Bekir oturmuş ağlıyorlardı. ‘Seni ve arkadaşını ağlatan nedir? Ağlanacak bir şey varsa ben de ağlayayım, en azından siz ağladığınız için ağlar gibi yaparım’ dedim. Nebî (a.s.) şöyle dedi: ‘Fidye aldıkları için arkadaşlarına öngörülen azaptan dolayı ağlıyoruz. (Yakınındaki ağacı göstererek) Bana, başınıza gelecek azabın şu ağaçtan daha yakın olduğu gösterildi.’”[6]

    Yukarıdaki rivayet, Rasûlullah’ın, Enfâl suresinin 67. ayetinin indiğini haber vermesiyle sona eriyor. Bu rivayet, yukarıdaki ana yapısı saklı kalmakla birlikte, bazı detay farklılıklarıyla da nakledilmektedir. Mesela bunlardan birine göre, Rasûlullah Ebû Bekr’i görüşünden dolayı İbrahim ve İsa (a.s.)’a; Ömer’i de Nuh ve Musa (a.s.)’a benzetir. Bir başka farklı rivayete göre istişareye katılanlar içinde Sa’d b. Mu’âz, Abdullah b. Revâha ve İbn Abbas’ın da adları geçer. Yukarıdaki rivayetle ilgili olarak, Rasûlullah’a nispet edilen “gökten azab inseydi Ömer (bazı rivayetlerde Ömer ve Sa’d b. Mu’âz) hariç hiç kimse kurtulamazdı” şeklindeki ifade ise hadis kaynaklarında yer almaz, sadece tarih eserlerinde zikredilir.[7]

    İşte bu rivayet, Enfâl suresinin anlaşılmasında hareket noktası kabul edilmiş, ayet, savaş esnasında yapılan hatayla değil, savaş sonrasında esirlere yapılacak muamelenin istişaresiyle bağlantılı olarak ele alınmış, neticede her şey birbirine karışmıştır.

    Rasûlullah’ın Bedir savaşından sonra Sahabe’den bazılarıyla, alınan esirlere ne şekilde bir muamelede bulunulacağına dair bir istişarede bulunması imkansızdır. Hakkında açık ayet olan bir konuda istişare yapılamaz. Muhammed suresinin 4. ayetine göre esirler ya karşılıklı ya da karşılıksız serbest bırakılmalıydı ki zaten Rasûlullah da öyle yaptı.[8] Şayet savaş sonrası bir istişare yapıldıysa, Enfâl suresinin 6. ayetindeki kınamaya sebep olan davranış sorgulanmış, bunun bir hata olduğu itiraf edilmiş ve bundan dolayı canlarının yanmasına ramak kaldığı konuşulmuş olmalıdır. Ama esirlere ne yapılacağına dair konuşma olmamıştır. Esirlerle ilgili bir konuşma olduysa da hangilerinin karşılıklı hangilerinin karşılıksız bırakılacağı, karşılıklı bırakılacakların fidyelerinin ne kadar olacağı konuşulmuş olmalıdır. Öte yandan Enfâl suresinin 67. ve 68. ayetlerinin inmesi sebebiyle, Müslümanlar arasında, aldıkları esirlerden elde ettikleri fidyenin helal olup olmadığı hususunda da bir şüphe yaşanmış ve bu kendi aralarında sorgulanmış olabilir. Ganimetlerin helal olduğunu bildiren Enfâl suresinin 69. ayetinin bunun üzerine inmiş olması muhtemeldir. Nitekim müfessir Beğavî 67. ve 68. ayetlerin inmesinden sonra Sahabe’nin, ellerindeki esirleri tuttukları, yani bu konuda tereddüt yaşadıkları, bunun üzerine de 69. ayetin indiğini söyler.[9] Alûsî de Beğavî’ye atıfta bulunarak aynı görüşü nakleder.[10]

    Yukarıdaki ihtimaller hariç tutulursa, bir kurgudan ibaret olduğunu düşündüğümüz bu rivayetten hareketle Enfâl suresinin 67. ayeti hakkında usûlcülerin yani fıkhın teorisyenlerinin neler söylediğini görelim.

    Fıkıh usûlünde usûlcüler, hakkında nas olmayan konularda Nebî (a.s.)’ın ictihad etme yetkisinin olup olmadığını, şayet varsa bu yetkinin sınırlarının neler olduğunu tartışmışlar, onun ictihat yetkisi olduğunu düşünenler, Enfâl suresinin 67. ayetinin bunun delillerinden biri olabileceğini ifade etmişlerdir.[11] Mesela bazı usûlcüler, ayetteki kınamanın Nebî’nin ictihad ederek hüküm verdiğini gösterdiğini söylemişlerdir.[12] Yine bazıları, hakkında bir nas (ayet, hüküm) olsaydı Nebî (a.s.) esirler konusunda istişare yapmazdı diyerek bu ayete atıfta bulunmuşlardır.[13] Ancak bunun yanı sıra söz konusu ayeti delil göstererek Muhammed (a.s.)’ın ictihatla hüküm verdiğini iddia etmenin Allah’a iftira olduğunu, çünkü bunu söylemenin, onun hata yaptığını kabul etme anlamına geleceğini ifade eden usûlcüler de olmuştur.[14]

    Bu ayeti delil alarak, Nebî’nin ictihad yetkisinin olduğunu söyleyenler, “peki ama o halde ayette niçin kınama var, hakkında nas olmayan bir konuda ictihad eden kınanır mı?” şeklindeki bir soruya tatmin edici bir cevap verememişlerdir. Mesela ayeti ictihadın delili olarak sunan Cessâs’ın bu soruya verecek cevabı yoktur. O, böylesi bir soruyu, konudan uzaklaşmak olarak görür ve istişareyle ilgili yukarıdaki rivayetin sahih olduğunu ve bunun ictihadın cevazı için yeterli bir delil olduğunu söylemekle yetinir.[15] Gerçekten de şayet ayet, bazılarının iddia ettiği gibi, hakkında nas olmayan bir konuda, yani esirlere yapılacak muamelenin ne olacağı hususunda yapılan istişare ve ictihadın örneği ise, yapılan hatadan dolayı 67. ve 68. ayette yer alan kınama ne anlama gelmektedir? Bu, “muhattıe” ve “musavvibe”nin[16] kısır tartışmalarına kurban edilmeden cevaplanması gereken bir sorudur.[17] Debbûsî de ayet ve rivayetten hareketle, “Ebû Bekr’in ictihadının hatalı olduğunu kabul etmek gerekmez mi?” şeklindeki soruya, “hayır böyle denemez, çünkü Rasûlullah Ebû Bekr’in görüşüyle amel etti, 69. ayetle de bu görüş onaylandığı için Ebû Bekr’in görüşü doğru kabul edilir’ der.[18] İbn Emîri’l-hâcc’ın da dillendirdiği Debbûsî’nin bu sözlerini nasıl anlamamız gerekir? Böyle bir sözle, Allah katında hatalı olan bir görüşün, Rasûlullah o görüşle amel etti diye Allah tarafından da doğru kabul edilip bunu onaylayan ayetin indiği mi söylenmiş olmaktadır? Oysa yine bir başka Hanefî usûlcü Cessâs aynı konuyla ilgili olarak “Allah, hükmüne muhalif hiçbir hatayı onaylamaz” demektedir.[19] Kaldı ki, ne “şayet azab inseydi sadece Ömer kurtulurdu” şeklinde bir söz gerçektir, ne de esirlere yapılacak şey istişare edilmiş ve ne de Rasûlullah Ebû Bekrin görüşünü benimsemiştir. Tümü kurgu olan bir rivayet etrafında anlamsız bir yığın söz söylenmiştir.

    Aynı konuda ictihad eden her müctehidin ulaştığı görüşün doğru kabul edilemeyeceğini yani doğrunun tek olduğunu savunan bazı usûlcüler 67. ve 68. ayeti delil olarak kullanırlar. Ayeti yukarıdaki rivayet çerçevesinde ele alan usûlcüler, Bedir savaşı esirleri hakkında Ömer’in görüşünün doğru olduğunun bu ayetlerle ortaya çıktığını, Ebû Bekr’in görüşünün ayet tarafından onaylanmadığını, dolayısıyla herhangi bir konuda ictihad edip farklı görüşe varan müctehidlerin her birinin görüşünün doğru kabul edilmeyeceğini, doğrunun tek olduğunu söylerler. Mesela Serahsî, ictihadın gerekliliği ve Rasûlullah’ın bunu teşviki bağlamında bunları söyledikten sonra, kendisine 68. ayeti hatırlatarak, “ictihad madem güzel görülen bir şey, o zaman niçin bu ayette kınama var?” diyen muhatabına, kınamanın istişarede değil, Allah’ın hüküm verdiği hususta olduğunu söyler.[20] Buhârî de 67. ve 68. ayetten hareketle, ictihadında yanılanın günah kazanacağı ve kınamayı hak edeceğini söyleyenlerden bahseder ve bu görüşü reddeder.[21] Buhârî 68. ayette sözü edilen “daha önceki yazgı”nın Levh-i Mahfûz’da yazılı olan, ictihadında hata edenin hesaba çekilmeyeceğine dair kural olduğunu söyler.[22]

    Öte yandan yukarıdaki rivayete göre Rasûlullah’ın esirler konusunda Ebû Bekr’in de Ömer’in de görüşünü hatalı kabul etmemesi, her ikisini de farklı nebîlere benzetmesi, 67. ayette Nebî’nin kınanmış olması, 68. ayette de çok yaklaşılan tehlikeden bahsedilmesi sebebiyle her ikisinin görüşünün de doğru olamayacağını iddia eden birine Cessâs “hayır, sandığın gibi değil, Allah onların, Nebî kendileriyle istişare yaptığında ictihad etmelerine izin verdi” der. Cessâs’ın, devamında söylediği ise çok daha ilginçtir. Cessâs, 67. ayette, Muhammed (a.s.)’dan önceki nebîlere savaş meydanında esir almanın yasak olduğunun, ona ise bunun helal kılındığının bildiriliyor olma ihtimalinden bahseder. Bu ihtimale göre ayette sözü edilen yasak Muhammed (a.s.)‘a yönelik değildir. Ayet, esir almanın önceki nebîlere yasak olduğunu bildirmektedir. Cessâs bunu teyiden de Rasûlullah’tan şu rivayeti nakleder: “Benden önceki nebîlere verilmeyen beş şey bana verildi: Ganimet…”[23] Cessâs bu durumda 68. ayetin anlamının da, şayet bunun size helal olduğunu bildiren kitap olmasaydı, işte o zaman büyük bir azab size dokunacaktı” anlamına geleceğini söyler.[24]

    67. ayetle yukarıdaki rivayet arasında irtibat olduğunu söyleyip, sonra da 67. ayette önceki nebîlere ait durumun bildirildiğini, Muhammed (a.s.)’a ganimetin helal kılındığını söylemek durumu izah edilemez hale sokmak anlamına gelir. Bu durumda, ayette bir kınama olmadığı söylenmekte ama rivayette Nebî’yi ve Ebû Bekr’i ağlatan şeyin; vuku bulmasına ramak kaldığı bildirilen azabın sebebi izah edilememektedir. Ayrıca kınama yoksa Levh-i Mahfûz’da yazılı olduğu söylenen, “ictihadında hata edenin hesaba çekilmeyeceğine dair kural gereği azab gelmedi” şeklindeki düşünce ne anlama gelmektedir?

    Öte yandan, 67. ayette kınama olduğunu kabul edenler, kınamanın sebebini şöyle izah etmeye çalışırlar: Müslümanlar esirleri serbest bırakmakla onların kalbini kazanmaya; Müslüman olmalarını sağlamaya çalıştılar. Böylelikle aldıkları fidyeler sayesinde de ekonomik açıdan iyi olacak ve savaşa daha iyi hazırlık yapacaklardı. Oysa esirleri öldürme durumunda İslâm aziz olacak, diğerlerine de mesaj verilmiş olacaktı. İşte bu onlara gizli kaldı, yani onlar hikmeti yakalayamadılar.[25] Nitekim ayette kınamanın, hatadan değil de daha iyisini yapmamaktan (terk-i evlâ) dolayı olduğunu söyleyenler de aynı izaha atıfta bulunurlar.[26] İddia edildiği gibi bir terk-i evlâ durumu olsa, 68. ayette büyük bir acıya ramak kaldığı gibi bir ifade kullanılır mıyd?

    Bazı usûlcüler, ayetteki kınamayı tevil eder ve ayet “Rasûlullah’ın hususiyetini ortaya koymaktadır, ‘Sana yapılan bu hususiyet, yani öncekilere haram kılınan sana helal kılınmasaydı azab gelirdi’ anlamındadır” derler. Bir başka tevile göre ise ayet şu anlama gelir: “Savaş meydanına ağırlığı koymadan nebîlere esir almak yasaktır, sen Bedir’de savaş meydanına ağırlığı koyduğun için diğerleri gibi sen de esir alabilirsin. Ancak esirler konusunda yapılacak şey ya onları öldürmek ya da karşılıksız serbest bırakmaktır. Fidye almak önceki nebîlere helal kılınmamıştı. Ancak bu sana helal kılındı. İşte bu sana helal kılınmasaydı azap dokunurdu.”[27]

    Serahsî, icmânın kat’î bilgi ifade eden bir huccet olduğunu, onun sunduğu bilgiyi inkâr edenin, Kitab’ı ve mütevatir haberi inkâr eden gibi kafir olacağını söyledikten sonra, bu ayeti örnek göstererek Nebî’nin dahi hata yaptığını, dolayısıyla hiç kimsenin görüşünün onu reyinden daha üstte olamayacağını söyleyene cevaben, söyleneni hiç duymamış gibi yaparak “Rasûlullah özellikle dini hükümlerin ortaya konması hususunda hata üzere bırakılmaktan masumdu. Bundan dolayı onun sözü ilm-i yakin yani kesin bilgi ifade eder. Ona tabi olmak ümmete farzdır.” der ve konuyla hiç alakası olmayan Haşr suresinin 7. ayetini zikreder. Yani yerinde bir soru soran kişiye nasihat etmekle yetinir.[28]

    Usulcüler arasında yaygın olan görüşe göre, 68. ayette geçen “daha önceki yazgı”dan kastedilen, Levh-i Mahfuz’da yazılı olan, ictihad edenin hatasından dolayı cezalandırılmayacağına dair hükümdür.[29] Ayetteki yazgı ile kastedilenin, Rasûlullah onlar arasında olduğu sürece onlara azab inmeyeceğine dair kural olduğu da söylenir. Buna göre ayet “sen onların içlerinde olmasaydın azab inecekti” şeklinde anlaşılmaktadır.[30] Yine Levh-i Mahfûz’da yazılı olan şeyle ilgili olarak, a. Bedir ashabına azab edilmeyeceği, b. onlara ganimet ve esirlerden fidye almanın helal kılındığı, c. bir şey yasaklanmadan o şey sebebiyle herhangi bir kavmin cezalandırılmayacağına dair rivayetler nakledilir.[31] 68. ayet, sonradan inen nassın, önceki ictihad ile yapılan ameli geçersiz kılmadığının delili olarak da zikredilir.[32]

    67. ayette geçen “Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz” ifadesinde kastedilenlerin Sahabe olduğu, Rasûlullah’ın bu hitaba girmediği, çünkü onun ismet sıfatına sahip olduğu da söylenmiştir.[33] Mesela Gazâlî de “Muhammed (a.s.) esirleri serbest bırakmak, öldürmek ya da fidye almak hususunda muhayyer bırakılmış, Sahabe fidye almayı seçmiş, dolayısıyla ayetteki kınama ona yönelik değil Sahabeye yöneliktir.” demiştir.[34]

    67. ayeti, Muhammed suresinin 4. ayetinin, Muhammed suresinin 4. ayetin de Tevbe suresinin 5. ayetinin neshettiği de söylenmiştir.[35]

    Şimdi 67. ayetle ilgili olarak usûlcülerin yorumlarını özetleyelim:

    1. Bazı usûlcüler bu ayetin, Nebî’nin ictihad yetkisi olduğunun delillerinden biri olduğunu söylerken, bazıları da Nebî’ye hata nispet etmek anlamına geleceği için buna karşı çıkmışlardır.
    2. Enfâl suresinin 67. ayeti, aynı konuda farklı ictihatların doğru olabileceğinin delili olarak da sunulmuştur.
    3. Ayetteki kınamanın, hatadan değil de daha iyisini yapmamaktan (terk-i evlâ) kaynaklandığını iddia edenler olmuştur.
    4. Ayetteki, esir alma yasağının önceki nebîlere ait bir hüküm olduğu, Muhammed (a.s.)’a bunun helal kılındığı söylenmiştir.
    5. 67. ayette geçen “Siz, hemen elde edeceğiniz bir mal istiyorsunuz” ifadesinde kastedilenlerin Sahabe olduğu, Rasûlullah’ın bu hitabın kapsamına girmediği, çünkü onun ismet sıfatına sahip olduğu da söylenmiştir.
    6. 67. ayetin Muhammed suresinin 4. ayeti ile neshedildiği söylenmiştir.

    Özetle şu yapılmıştır: Enfâl suresinin 67. ayeti, rivayete bağımlı olarak okunmuş, savaş esnasındaki bir durum, savaş sonrası bir durum gibi algılanmış, ardından da hayali birçok söz söylenmiştir. Bu tür şeylere yani rivayete bağımlı ayet yorumlarına tefsir eserlerinde çok sık rastlanır. Ancak fıkhın metodunu ortaya koymaya soyunan bir bilim dalında bunların olması düşündürücüdür. Bu bir metod hatasıdır. Yani usûlsüzlüktür. Usulsüzlüğün asıl olduğu bir usûl ise asla Kur’ân’ı anlamanın bir usûlü olamaz.

    [1] Fıkıh usûlünün, delâlet türlerinden “lafzî vaz’î delâlet”e yoğunlaşması, hatta Rasûlullah’ın fiillerinin dahi nihayetinde metne sokularak lafzî malzemeye dahil edilmesi bunun bir göstergesidir. Konuyla ilgili kapsamlı bir çalışma için bkz. Davut İltaş, Fıkıh Usulünde Mütekellimîn Yönteminin Delâlet Anlayışı, İstanbul, 2011, s. 127 vd.
    [2] Enfâl 8/7.
    [3] Muhammed suresinin 13. ayeti surenin Rasûlullah’ın Medine’ye hicretinin hemen akabinde indiğini gösterir. (Bu ayetin veda haccından sonra indiğine dair bir rivayet için bkz. Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’il-Kur’ân, Beyrut, 1988, XVI, 148.) Dördüncü ayet de savaş izni vermesi ve savaşta uyulması gereken kuralları düzenlemesi sebebiyle savaş öncesi bir döneme işaret eder. İlk savaş Bedir olduğuna göre en azından bu ayetler Enfâl suresinin 67. ayetinden önce inmiş olmalıdır. Muhammed suresinin iniş zamanına dair bkz. M. Kâmil Yaşaroğlu, “Muhammed Sûresi”, DİA, XXX, 569; Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı meal-tefsir, (trc. Cahit Koytak-Ahmet Ertürk), İstanbul, 1996, III, 1034; Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’ân, İstanbul, 2010, s. 1006.
    [4] Âl-i İmrân 3/140.
    [5] Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. http://www.youtube. com/watch?v=yCw-JFXB1qY; http://www.youtube.com/ watch?v=BE9g9IVgUWE; http://www.youtube.com/watch?v=qwdBNve5oJk; http://www.youtube.com/watch?v=PPODJwxAerk;
    [6] Ahmed b. Muhammed eş-Şeybânî Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Müsnedü’l-İmam Ahmed b. Hanbel, Daru’l-fikr, y.y., trs., I, 30-31, 383; Ayrıca bkz. Ebu’l-Huseyn Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Neysâbûrî (ö. 261/875), Sahîh-u Müslim, Beyrut, trs., Kitâbü’l-cihât ve’s-siyer, 58; İsa b. Sevre es-Sülemî Tirmizî (ö. 279/892), el-Câmi’u’s-sahîh Sünenü’t-Tirmizî, Beyrût, trs., Kitâbü Tefsîri’l-Kur’ân, 9 (Hadis no: 3084).
    [7] Msl. Bkz. Vâkidî, el-Meğâzî, I, 111. Rivayetin tahliline ve sahih olmadığına dair bkz. Cemâlüddîn Abdullah b. Yusuf b. Muhammed ez-Zeyla’î, Tahrîcü’l-ehâdîs ve’l-âsâri’l-vâkı’ati fi’t-tefsîri’l-Keşşâf li’z-Zemahşerî, Riyad, 1414, II, 38-39; Ebû Muhammed b. Ali b. Ahmed b. Saîd ez-Zâhirî İbn Hazm (ö. 456/1064), el-Fasl fi’l-milel ve’l-ehvâ ve’n-nihal, Kahire, trs. IV, 18; http://www.ahlalhdeeth.com/vb/showthread. php?t=114479
    [8] Ebû Bekr Abdurrezzâk b. Hemmâm b. Nafi’ el-Himyerî elYemânî es-San’ânî (ö. 211/826) Musannefü ‘Abdi’r-Razzâk, Beyrut, 1403, V, 352.
    [9] Ebû Muhammed Muhyissünne Hüseyin b. Mesud Beğavî (ö. 516/1122), Me’âlimü’t-tenzîl, Riyad, 2010, II, 240.
    [10] Allame Ebu’l-Fadl Şihâbuddîn es-Seyyid Mahmud el-Alûsî (ö. 1270/1854), Rûhu’l-Me’ânî fi Tefsîri’l-Kur’âni’l-‘Azîm ve’sSeb’ıl-Mesânî, Kahire, 2005, IX-X, 320. Ayrıca bkz. http:// www.suleymaniyevakfi.org/bulten/imam-safiinin-hikmet-anlayisi-2.html
    [11] Muhammed b. Ahmed b. Sehl es-Serahsî (ö. 483/1090), Usûlü’s-Serahsî, İstanbul, 1984, II, 131; Abdülaziz Ahmed elBuhârî (ö. 730/1330), Keşfü’l-esrâr, Beyrut, 1991, III, 393.
    [12] Muhammed b. Sâlim Âmidî (ö. 631/1233), el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, Beyrut, trs., IV, 173.
    [13] 81), el-Füsûl fi’l-usûl, Kuveyt, 1994, IV, 33.
    [14] Ebü’l-Meâlî İmâmü’l-Harameyn Rükneddin Abdülmelik Cüveynî (ö. 478/1085), et-Telhîs fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 1996, III, 408.
    [15] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 33-34.
    [16] Bir meselede tek doğrunun olduğunu, onun dışındakilerin hatalı olduğunu düşünenlere “muhattıe” denir. Bir de bunların karşısında “musavvıbe” denilen bir başka görüş sahipleri daha vardır ki bunlara göre ise aynı konuda farklı sonuçlara ulaşan müctehidlerin hepsinin görüşleri doğru kabul edilir. Gazzâlî, Bâkıllânî, Müzenî gibi bazı Şâfiî bilginler ile Mutezilî âlimlerinin çoğunluğunun “musavvibe”, bunların dışındaki çoğunluğun da “muhattıe” görüşünde oldukları söylenir. Konuyla ilgili bkz. M. Rahmi Telkenaroğlu, Fıkıh Usulünde Muhattıe ve Musavvibe, Doktora Tezi, Konya, 2009; Adnan Koşum, “İçtihatta Hata ve İsabet Tartışmaları Işığında Öznellik ve Nesnellik Sorunu”, Usul, 5, (2006/1), Adapazarı, s. 5 vd. Cessâs’ın konuya yaklaşımı ve hangi konularda doğrunun birden fazla olabileceğine dair taksimi için bkz. a.g.m., el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 301 vd.
    [17] Ebû Zeyd Abdullah b. Muhammed b. Ömer b. İsa ed-Debbûsî (ö. 430/1039), Takvîmü’l-edille fî usûli’l-fıkh, Beyrut, 2001, s. 411-412.
    [18] Debbûsî, Takvîmü’l-edille, s. 411-412. (Elimizdeki nüshadaki ibarede “ ا “kelimesi düşmüş, metnin doğru haline İbn Emîri’l-hâcc (ö. 879/1473)’ın et-Takrîr ve’t-Tahrîr fî ‘ılmi’l-usûl isimli eserinde rastladık. Bkz. a.g.m., a.g.e., Beyrut, 1996, III, 395-396)
    [19] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 306.
    [20] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, II, 131.
    [21] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 50.
    [22] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 393.
    [23] Müslim, Mesâcid, 3.
    [24] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, IV, 304 vd. Hanefîlerin musavvibe değil muhattıa görüşüne sahip oldukları ancak Cessâs ve benzerlerinin yukarıda olduğu gibi farklı söylemlerde bulunmalarının ne anlama geldiğine dair tespit ve tartışmalar için bkz. M. Rahmi Telkenaroğlu, Fıkıh Usulünde Muhattıe ve Musavvibe, Doktora Tezi, Konya, 2009; Bilal Esen, İctihadda İsabet Meselesi Bağlamında Ebu Hanife ve Hanefi Usulcüler Hakkında İleri Sürülen Görüşlerin Değerlendirilmesi, İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 19, 2012, s. 269 vd.
    [25] Ebû Abdillah Şemseddin Muhammed b. Muhammed İbn Emîri’l-Hâcc (ö. 879/1474), et-Takrîr ve’t-tahbîr, Beyrut, 1983, III, 393.
    [26] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 396; Abdülali Muhammed b. Nizameddin el-Leknevî (ö. 1225/1810), Fevâtihu’r-rahamût bişerhi Müsellemi’s-sübût, Beyrut, 2002, II, 81; Zekeriyya b. Muhammed b. Ahmed b. Zekeriyya elEnsârî (ö. 926/1520), Ğayetü’l-vüsul fî şrehi Lübbi’l-usûl, y.y., trs., s. 165.
    [27] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 395; Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 52.
    [28] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, I, 318.
    [29] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, III, 393; Leknevî, Fevâtihu’r-rahamût, II, 80.
    [30] Leknevî, Fevâtihu’r-rahamût, II, 80.
    [31] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 50.
    [32] Buhârî, Keşfü’l-esrâr, IV, 172.
    [33] İbn Emîri’l-Hâcc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, III, 395-396; Cüveynî, et-Telhîs fî usûli’l-fıkh, III, 409.
    [34] Muhammed b. Muhammed Gazâlî (505/111), el-Müstesfâ, Beyrut, 1413, I, 347.
    [35] Cessâs, el-Füsûl fi’l-usûl, III, 7; Serahsî (ö. 483/1090), Usûlü’s-Serahsî, II, 85.

  • Meyl Kelimesi Örneğinde Kur’an’ın Kendi Kavramlarını Anlamlandırması

    Meyl Kelimesi Örneğinde Kur’an’ın Kendi Kavramlarını Anlamlandırması

    Türkçe’de de kullandığımız meyletme ifadesinin aslı Arapça الميل (meyl) kelimesidir ve Kur’an’da üç ayette karşımıza çıkmaktadır. م ي ل kök harflerinden oluşan kelimenin mâzî fiil hali مال şeklindedir. Arapça sözlükler kelimeye ortadan ayrılıp iki yandan birine doğru sapma anlamını vermektedirler (1). ملت إلى فلان ifadesinin “filan kişiye yardım ettim, destek verdim” anlamına geldiği, sözlüklerin ifadeleri arasındadır (2). Türkçemizde de bir şeye eğilim gösterme, yönelme, eğilme anlamlarında kullanılmaktadır. Ayrıca dilimizde mecâzen ilgi gösterme, sevme, arzu duyma gibi anlamlarda kullanımı vardır (3).

    Kur’an’da kelimenin geçtiği üç ayetten biri Nisâ Suresi 102. ayettir. Elimizdeki meallerin ayete verdikleri karşılıklarda, kelimeye verilen anlam yukarıda saydığımız anlamların hiçbiri değildir. Diğer bir deyişle; kelimenin geçtiği ayette anlatılan konu gereği, sözlüklerde kelimenin karşılığı olduğu söylenen ifadelerin hiçbiri meallerde kullanılamamıştır. Mealler ayetin ilgili bölümünü dilimize şöyle aktarmaktadırlar:

    …وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً…

    …İnkâr edenler arzu ederler ki, silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar…  (Nisâ 4/102) (4)

    İncelediğimiz kelime ayette, biri fiil, diğeri o fiili niteler şekilde (mef’ûl mutlak) mastar olarak kullanılmıştır: فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً (feyemîlûne aleykum meyleten vahideten). Fiilin ayetteki gibi على (alâ) harf-i ceri ile kullanımı durumunda anlamının “taraf tutmak, tarafgir davranmak” olduğunu yine sözlüklerden öğrenmekteyiz (5). Ancak görüldüğü gibi kelimenin geçtiği ifade meale “ani baskın yapmak” şeklinde yansımıştır. Oysa sözlükler kelimenin böyle bir anlamından bahsetmemektedirler. 101. ayetten itibaren konu, yolculuk esnasında düşmanla karşılaşıp sıcak çatışmaya girilmesi durumunda namazın nasıl kılınacağı konusudur. Rabbimiz, imamın iki rekat kılarken cemaatin ikiye ayrılarak her bir grubun birer rekat kılması gerektiğini tarif etmektedir. Konumuzla ilgili bölümde de silahların bırakılmaması gerektiği dile getirilmekte ve yukarıda aldığımız bölüm aktarılmaktadır. Dolayısıyla böyle bir ayetin mealinde kelimeye meyletme anlamı da verilememekte, kelimenin anlamları arasında bulunmayan “baskın yapma” ifadesi tercih edilerek konu kapatılmaktadır. 

    Oysa söz konusu olan Allah’ın Kitabı olduğunda, kelimelere verilecek anlamların insanlar tarafından tercih ve takdir edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Hele Kur’an gibi kullandığı her kavramı mutlaka açıklayan ve detaylandıran bir kitap için kelimelerin sözlüklerdeki karşılıklarına bile ihtiyatla yaklaşılması gerekir. Ayrıca incelediğimiz kelime bu ayet dışında iki ayette daha geçmektedir. O ayetlerde kelimeye ne “baskın yapma” ne de buna benzer bir anlam vermek mümkün olmamaktadır. Yine aynı mealden bakacak olursak:

    Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. (Nisâ 4/129)

    Allah, sizin tövbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi istiyorlar. (Nisâ 4/27)

    Ele aldığımız ميل (meyl) kelimesi 129. ayette “gönül vermek”, 27. ayette ise “büyük bir sapıklığa düşmek” şeklinde çevrilmiş. Şu durumda aynı mealde (ulaşabildiğimiz diğer meallerde de durum aynı) bir kelime geçtiği üç ayette de birbiri ile hiç ilgisi bulunmayan üç ayrı anlamda dilimize aktarılmış olmaktadır. Üstelik kelimeye verilen anlamların hiçbiri sözlüklerde kelimeye verilen karşılıklara uygun değildir. Oysa Kur’an’da geçen bir kelimenin bir anlamı olması ve geçtiği her yerde o anlama uygun karşılıklar verilebilmesi gerekir. 

    Bu kelimenin geçtiği ayetlerin hepsinde kullanabileceğimiz gerçek anlamını tespit etmenin yolu ise ayetleri birlikte iyi incelemek ve doğru bir değerlendirme yapmaya çalışmaktan geçmektedir. Aslında kelimenin geçtiği ayetler bize gerekli ip uçlarını vermektedirler. 

    الميل Meyl İfadesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    ميل ifadesi geçtiği ayetlerin üçünde de hem fiil hem de mastar formunda yer almakta, bu kullanımla fiilin anlamı tahsis edilmekte, pekiştirilmekte veya vasıflandırılmaktadır. Nisâ 102. ayette kullanımı, kelimenin anlamı hakkında önemli bilgiler vermektedir:

    وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلَاةَ فَلْتَقُمْ طَائِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُوا أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِن وَرَائِكُمْ وَلْتَأْتِ طَائِفَةٌ أُخْرَىٰ لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ ۗ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً ۚ وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْضَىٰ أَن تَضَعُوا أَسْلِحَتَكُمْ ۖ وَخُذُوا حِذْرَكُمْ ۗ إِنَّ اللَّـهَ أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا

    İçlerinde olur da onlar için namazı tam kılarsan, onların bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar ve silahlarını kuşansınlar; (ilk) secdeyi yaptıktan sonra çekilsinler; bu defa namazı kılmamış öbür kısım gelsin, seninle namaz kılsınlar, tedbirli olsunlar ve silahlarını kuşansınlar. Kafirlik edenler isterler ki silahlarınızdan ve eşyanızdan uzak kalasınız da size bir kere meyletsinler. Yağmurdan zarar görür veya hasta olursanız, silahlarınızı bir yere koymanızda bir günah yoktur ama tedbiri elden bırakmayın. Allah, o kâfirlere küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır. (Nisâ 4/102)

    Yolculuk esnasında düşmanla karşılaşma ve sıcak çatışma ortamının oluşması durumunda namazın nasıl kılınacağını tarif eden ayette, “size sadece bir kez meyletsinler” anlamında فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً ifadesi geçmektedir. Ayetin burada söylediği şey namazda silahlı olup tedbiri elden bırakmama konusudur. Burada kilit ifade “bir kere” ifadesidir. Diğer bir deyişle; ayette meyletme fiiline ne anlam verilecekse kâfirler o eylemi sadece bir kez yapmak istemektedirler. Yani kâfirlerin isteği müminlerin işini, onlarla bir daha ilgilenmelerine gerek kalmayacak şekilde, bir kerede bitirmektir. Bu sebeple ayette meyletme kelimesi iki kez kullanılmış, birinde fiil, diğerinde de fiili pekiştirme maksadıyla mastar olarak gelmiştir (mef’ûl mutlak). Mef’ûl mutlak ifadenin واحدة sıfatı ile kullanılması anlama, işin bir kerede tam bir şekilde yapılarak bitirilmesi anlamını katmaktadır. Dolayısıyla ayette kelimenin anlamını “ilgilenmek, vakit ayırmak” olarak anlamamız doğru olacaktır. Düşmanın isteği, bu konuyla sadece bir kez ilgilenmek, böylece “müminler” defterini bir daha açılmamak üzere kapatmaktır. Yani ayete şöyle anlam vermek gerekir:

    …Kâfirlik edenler isterler ki silahlarınızdan ve eşyanızdan uzak kalasınız da sizinle sadece tek bir kez ilgilensinler (bir daha size vakit ayırmalarına gerek kalmasın)…

    Kelimenin “ilgilenmek, ilgi göstermek, vakit ayırmak” şeklinde tespit ettiğimiz anlamını aşağıdaki ayette yer alan kullanımında daha net görmek mümkündür:

    وَلَن تَسْتَطِيعُوا أَن تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ ۖ فَلَا تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ ۚ وَإِن تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ اللَّـهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا

    Çok kararlı olsanız bile kadınlar arasında adil davranmaya güç yetiremezsiniz. Öyleyse bütün ilginizi birine gösterip diğerini ortada bırakmayın. Eğer uzlaşır ve Allah’tan çekinerek kendinizi korursanız bilin ki Allah, bağışlar ve ikramda bulunur. (Nisâ 4/129)

    Ayetteki فَلَا تَمِيلُوا كُلَّ الْمَيْلِ ifadesinde de fiil, mef’ûl mutlak ile pekiştirilmiş; önceki ayette “sadece bir kez meyletme” ifadesi yer alırken bu ayette “bütün meyli gösterme” dile getirilmiştir. Ayetin konusu gereğince de kelimeye “ilgilenme, ilgi gösterme” anlamı verilmesinin doğru olacağı rahatça görülebilmektedir. Dolayısıyla ifadenin Türkçe karşılığı bütün ilginin eşlerden birine gösterilmesi şeklinde anlaşılmalıdır. مال fiilinin geçtiği son ayet de yine aynı surenin şu ayetidir:

    وَاللَّـهُ يُرِيدُ أَن يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُرِيدُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ أَن تَمِيلُوا مَيْلًا عَظِيمًا

    Allah, sizin dönüşünüzü (tevbenizi) kabul etmek, arzularının peşine takılanlar ise kendilerine büyük bir ilgi göstermenizi isterler. (Nisâ 4/27)

    Bu ayetin son bölümü dilimize genellikle “büyük bir sapışla sapmanızı isterler” şeklinde çevrilmektedir. Oysa kullanılan fiil yukarıda gördüğümüz ayetlerde olduğu gibi مال fiilidir. Ayrıca sapıklık şeklinde çevrilebilecek kelime olsa olsa ضل kelimesi olabilir, ancak bu ayette geçmemektedir. Dolayısıyla burada bu ifadeye önceki ayetlerde verilenle aynı anlamı vermek gerekir. Bu da “büyük bir ilgi göstermenizi isterler” şeklindedir.

    Sonuç

    Sonuç olarak الميل kelimesinin Kur’an’daki anlamını, Türkçe’de de kullanılan şekliyle; meyletmek, eğilmek kelimeleriyle karşılamanın yeterli olmadığı ve kelimenin geçtiği her ayete uygun düşmediği görülmektedir. İfadeye bugün kazandığı anlamdan farklı olarak; ilgilenmek, ilgi göstermek, vakit ayırmak anlamlarını vermek gerektiği, bu kelimenin anlamını Kur’an’dan öğrenmeye kalktığımızda ortaya çıkan sonuçtur.

    İncelediğimiz kelime, Kur’an’ın kendi kavramlarının içini kendisinin doldurduğuna, insanları sözlüklere muhtaç bırakmadığına da güzel bir örnektir. Diller canlı organizmalar gibidirler. Zamanla gelişir, değişir hatta kaybolur, ölürler. Bu sebeple Allah’tan gelmiş bir kitabın dildeki değişimlerden etkilenmeyecek yapıda olması gerekir. Zaten sadece Allah’ın gönderdiği bir metin bu özellikte olabilir. 

    Bu örnekte de gördüğümüz gibi Kur’an, Arap dilindeki değişimlerden etkilenmemiştir. Kur’an’da geçen kelimelerin anlamları, Arap dilinin insanlar arasındaki kullanımında değişime uğramış olsa da Kur’an’ın kendi iç bütünlüğü, Allah tarafından belirlenmiş şaşmaz metot iyi uygulanırsa, kelimelerin anlamlarını doğru tespit etmemizi sağlamaktadır. Böylece bir kelimenin anlamı sözlüklerde tamamen bozulmuş ve değişmiş dahi olsa Kur’an’ın o kelimeye yüklediği anlamı tespit etmek mümkün olmaktadır. Bu durum meal yazmanın ne kadar zor ve uzun süreli bir çalışma olacağını da gözler önüne sermektedir. Bir ayette geçen tek bir kelimeye Kur’an’ın verdiği anlamı tespit etmek için böylesi büyük bir çalışma yapma gerekliliği günümüzde pıtrak gibi çoğalan meallerin ne kadar üstün körü yazıldığı hakkında da fikir vermektedir.

    Dipnotlar:

    (1) Müfredat Elfâzil Kur’an, Ragıp El İsfahânî, م ي ل maddesi
    (2) A.g.e.
    (3) http://lugatim.com/s/MEYLETMEK–MEYLEYLEMEK
    (4) Diyanet İşleri Başkanlığı Meali
    (5) Müfredat Elfâzil Kur’an, Ragıp El İsfahânî, م ي ل maddesi

    Erdem Uygan

  • Sorgulanmamış “Sorgulama”

    Sorgulanmamış “Sorgulama”

    Günümüzde Sorgulama Anlayışı

    Sorgulama kelimesi “bir konuyu sorular sorup cevaplar vererek araştırma” şeklinde tarif edilebilir. Bu durumda gerçeğin tespit edilmesi için yapılması gereken en önemli şeylerden biri, belki de ilkidir. Ancak doğru cevapların alınabilmesi için doğru soruların sorulabilmesi, bu soruların doğru cevaplarına ulaştıracak doğru çalışmaların yapılması gerekir.

    İnançla ilgili konularda sorgulama kelimesi teslimiyetin zıttı olarak kullanılmaktadır. Buna göre dinde sorgulanması gereken ilk ve en önemli konunun Allah’ın varlığı olduğu ileri sürülür. Allah’a sorgulamadan inanmanın dogmatik bir inanç olduğu oysa olması gerekenin akılla Allah’ı bulmak olduğu iddia edilir. Allah’ın varlığı ile ilgili sorgulamadan sonra sıra dini konulardaki uygulamaların sorgulanmasına gelmektedir. Bu konuda da sorgulama yine teslimiyetin zıttı olarak kullanılmaktadır. Bir kişinin dini konulardaki herhangi bir inanç veya uygulaması yanlış bulunuyorsa onun bu uygulamasıyla ilgili olarak bir sorgulama yapmadığı körü körüne teslimiyet gösterdiği iddia edilir.

    Özellikle Kur’ânî hassasiyetleri olduğunu iddia eden bazı çevreler tarafından gereğinden fazla istismar edildiğini düşündüğümüz sorgulama eyleminin kendisinin ise pek sorgulanmadığı görülmektedir. Mesela dînî alanda sorgulama hangi konularda yapılmalıdır? Bunun bir sınırı olmalı mıdır, yoksa her şey sorgulamanın konusu olabilir mi? Sorgulama nasıl yapılır? Kimler yapabilir? Sorgulama hangi ölçüt esas alınarak yapılmalıdır? Sorgulama sonrasında ortaya çıkan sonucun doğru olup olmadığına nasıl karar verilir, diğer bir deyişle bir konuda yapılan sorgulama ne zaman biter? Sorgulamanın sonucuna karşı tavrımız ne olmalıdır? Yani sorgulama da bir teslimiyeti doğuracak mıdır? 

    Kur’an’a bakıldığında ise sorgulamanın yukarıda bahsettiğimiz ilk adımının yanlış olduğu görülür. Zira Kur’an’a göre Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayan bir canlı bulunmamaktadır. Allah’a karşı kibirlenen İblis bile kafir olarak nitelendirilmesine rağmen Allah’ın varlığı ve birliği konusunda şüphesi olmayan bir varlıktır. Hatta şu sözleri söyleyen meleklerden biri de İblistir:

    قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۖ إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

    Dediler ki; biz sana boyun eğeriz, bizim senin öğrettiğin dışında bir bilgimiz yoktur. Her şeyi bilen ve her kararı doğru olan sensin. (Bakara 2/32) 

    İblis kibrinden dolayı kovulup şeytan vasfını kazandıktan sonra bile Allah’tan korktuğunu söylemektedir:

    كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّـهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ

    Bunlar şeytan gibidirler. O insana “kâfir ol” der. İnsan da kâfir olunca bu kez; “ben senden uzağım, ben varlıkların Rabbi olan Allah’tan korkarım.” der. (Haşr 59/16)

    Kur’an’da kâfir kelimesi de gerçeği bildiği halde üzerini örterek görmezden gelen kişi için kullanılır. Kur’an’ın kâfir dediği kişi Allah’a iman etmeyen değil, istediği halde onun emirlerine teslim olmaya direnen kişidir:

    رُّبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ

    Kâfirlik edenler zaman zaman teslim olanlardan olabilmeyi öyle çok isterler ki. (Hicr 15/2)

    Yine Kur’an’ın müşrik dediği kişilerin Allah’ın varlığı, birliği ve kudreti konusunda hiçbir şüpheleri yoktur:

    قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ سَيَقُولُونَ لِلَّـهِ ۚ قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ قُلْ مَن بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ سَيَقُولُونَ لِلَّـهِ ۚ قُلْ فَأَنَّىٰ تُسْحَرُونَ

    De ki; yedi göğün Rabbi kimdir ve o büyük arşın Rabbi, kimindir tüm bunlar? Allah’ındır diyecekler. De ki; hiç çekinmiyor musunuz? De ki; her şeyin yönetimi kimin elindedir, koruyan ama kimsenin kendisinden korunamayacağı zat kimdir? Biliyorsanız söyleyin! Allah’tır diyecekler. De ki; nasıl oyuna getiriliyorsunuz? (Mü’minûn 23/86-89)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın Allah’ın varlığını kanıtlamak gibi bir konusu yoktur. Hatta hiçbir nebî insanlara Allah’ın varlığını ispatla uğraşmamıştır. Çünkü insanların hepsinde bu bilgi zaten çürütülemez biçimde mevcuttur. Nebîler insanlara Allah’tan başka ilah olmadığını bildirmişlerdir. Yani emirlerine, hüküm ve kanunlarına kayıtsız şartsız uyulacak, diğer bir deyişle kayıtsız şartsız teslim olunacak tek zat Allah’tır:

    لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّـهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـٰهٍ غَيْرُهُ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

    Nuh’u kendi toplumuna elçi olarak göndermiştik ve şöyle demişti: Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Ben o büyük günün azabının size gelmesinden korkuyorum. (A’râf 7/59)

    Kısacası; Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği konusu tartışılacak bir konu değildir. Bu konuda kimsenin bir şüphesi olmadığından sorgulanması da anlamsızdır. Dolayısıyla sorgulamadan bahseden çevrelerin Allah’ın varlığının akılla bulunabileceği şeklindeki en temel argümanları Kur’an’a dayanmamaktadır. Nitekim insanlık tarihinde yüce bir Yaratıcı inancına sahip olmayan bir toplumun yaşadığına dair de hiç bir delil yoktur. Kendilerine bile yalan söyleyen birkaç kibirli insanın ateist olduklarını iddia etmesi, hiçbir müslümana bu kişilere Allah’ın varlığını ispatlama görevi vermez.

    Dinde sorgulama mecburiyetinin bilinçsizce kullanıldığı diğer bir alanın da dînî hüküm ve uygulamalarla ilgili olduğunu söylemiştik. Buna göre “her dînî uygulama sorgulanabilir. Allah insana sorgulasın diye akıl vermiştir. O halde insan dinle ilgili her bir konuyu akıl süzgecinden geçirmelidir.” Aslında mutlak olarak yanlışlanamayacak bu söylem, sorgulamada bir sınır ve ölçüt belirlenmediği zaman insan aklını ilahlaştırmanın kapılarını sonuna kadar açan bir uygulamaya dönüşmektedir. Bazı Kur’an’dan konuştuğu iddiasındaki hocalar tarafından da gelişigüzel kullanılan sorgulama ifadeleri onları takip edenlerde daha vahim sonuçlara varabilmektedir.

    Özellikle geleneksel dinin yanlışlarına ve hurafelerin din sayılmasına tepki gösterme ile başlayan bir serüven, bazı kişiler üzerinde insan aklına sınırsız bir sorgulama yetkisi verme eğilimini doğurmuştur. Günümüzde Kur’an’dan bir ayetin Arapçasını okuyamayacak, Kur’an’daki yerini gösteremeyecek seviyede oldukları halde sırf cemaat ve tarikatlere tepki gösterdikleri için Kur’an’ı bildikleri sanılan hoca takımı türemiştir. Bu kişilerin jargonunu ezberleyerek Kur’an’cı (!) olmuş, Kur’an’dan bîhaber bir takipçi kitlesi de sosyal medyanın sağladığı imkanlarla dinde sınırsız ve gelişigüzel bir sorgulama anlayışının yerleşmesinde pay sahibi olmuştur. Bu kişilerin sosyal medyada sarf ettikleri cümlelerin en hafiflerinden bazı örnekler vermemiz mümkündür:

    “Koskoca bir kainatı yaratan Allah ın bir kadının saçının teliyle ilgili ayet göndermesine mantıklı bir sebep bulmakta zorlanıyorum”

    “Sorgusuz sualsiz itaat Allah’ın akıllı ve iradeli bir varlık olarak insandan beklediği şey değildir. İnsan sorgulamalı, Allah’tan olsa bile “niçin” diye sorup hikmetini anlamaya çalışmalıdır. Allah’ın insandan beklediği körü körüne itaat değil, bunu yapan varlıklar var zaten.”

    Kur’an’ı bilen biri bu satırları yazanların Kur’an’ı bir kez bile okumadıklarını rahatlıkla anlar. Bunlar gibi kişilerin oluşturduğu büyük bir kitlede hakim kanaat, Allah’ın Kitabındaki emirlerin tamamının sorgulanması gerektiğidir. Ancak bu görüş bizzat Kur’an’la taban tabana zıttır.

    Kur’an’da Teslimiyet

    Rabbimiz insanlığa gönderdiği tüm kitaplarda aynı dini indirdiğini ve isminin İslam olduğunu bildirmektedir Nebîleri sıraladığı ve aralarında bir fark olmadığını söylediği ayetin arkasından şöyle buyurmaktadır:

    وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

    Kim din olarak İslam’dan başka bir şeyin peşine düşerse ondan kabul edilmez. O kişi Ahirette de kaybedenlerdendir. (Âl-i İmrân 3/85)

    Bir başka ayette Rabbimiz, İslam adını verdiği dinini son haline getirdiğini belirtmektedir:

    …الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا…

    … Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı uygun gördüm… (Mâide 5/3)

    İslam kelimesi “boyun eğme, teslim olma” anlamına gelir. Müslim, teslim olmuş olan kişiye denir. O halde dînî konularda yapılacak bir sorgulama yine teslim olunacak bir sonuca varmak zorundadır. Diğer bir deyişle sırf teslim olunmuş olması, bir inancı yanlış yapmaya yetmez. Çünkü neticede doğru dine de teslim olmak gerekecektir. 

    Zaten bir şey doğru din ise ona ancak teslim olunur. Bu durumda sorgulamanın teslim olmanın zıttı olarak kullanılması hatalıdır. Sorgulama teslim olunacak şeyi bulmak için yapılır. Diğer bir deyişle Allah’ın dinini arayan samimi bir kişi, sorgulamayı neye teslim olması gerektiğini bulmak için yapacaktır. Nitekim dininin adını “teslim olma” anlamına gelen İslam koymuş olan Rabbimiz, indirdiği son Kitapta İbrahim Aleyhisselamın, oğlu İsmail Aleyhisselamla birlikteyken yaptığı şu duasını bize bildirmektedir:

    رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ …

    Rabbimiz! İkimizi sana teslim olmuş kişiler yap, soyumuzdan gelenlerden de sana teslim olmuş bir toplum oluştur!.. (Bakara 2/128)

    Zaten İbrahim Aleyhisselamın Allah’tan aldığı emir de teslim olma emridir: 

    إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ ۖ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

    Rabbi ona “Teslim ol!” dediğinde o, “Varlıkların Rabbine teslim oldum!” demişti. (Bakara 2/131) 

    Görüldüğü gibi İbrahim Aleyhisselam emri aldığında hiçbir şekilde sorgulamammıştır. Neye teslim olacağım, neden teslim olacağım dememiş, Alemlerin Rabbi teslim ol diyorsa ne derse desin O’na teslim olacağım demiştir. İbrahim ve Yakub Aleyhimesselam oğullarına da Allah ne diyorsa ona teslim olmadan ölmemelerini emretmişlerdir:

    وَوَصَّىٰ بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ يَا بَنِيَّ إِنَّ اللَّـهَ اصْطَفَىٰ لَكُمُ الدِّينَ فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ

    İbrahim, bu dine uymayı oğullarına emretmişti. Yakup da… Dedi ki: “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti, ölene kadar teslim olmuş kişiler olarak yaşayın.” (Bakara 2/132) 

    Görüldüğü üzere Allah’ın dini söz konusu olduğunda hiçbir şekilde sogulama gündeme gelmemekte, sadece teslim olmaktan bahsedilmektedir. Allah’ın verdiği emre, O’nun koyduğu kanuna teslim olunması gerektiği herkes tarafından iyi bilinen bir gerçektir. Zira Allah’a kul olmak budur. Aşağıdaki ayette Allah’a kulluk ile emrine teslim olmak arasındaki sıkı bağ dile getirilmektedir:

    إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ رَبَّ هَـٰذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍ ۖ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ

    “Ben bu şehrin Rabbine kulluk etme emri aldım. Burayı harem bölgesi yapan odur; her şey onundur. Bana, teslim olanlardan olmam emredilmiştir.” (Neml 27/91)

    Teslim olma emri almak, emri verene kayıtsız şartsız boyun eğmekle yükümlü olmak anlamına gelir. Verilen emrin hem sorgulanması hem de ona teslim olunduğunun söylenebilmesi mümkün değildir. O halde “dinde sorgulanması gereken şey nedir” sorusunun mutlaka doğru bir biçimde cevaplanması gerekir. 

    Kur’an’a Göre Dinde Sorgulanması Gereken Şey Nedir?

    Bu soru Kur’an’a sorulduğunda alınan cevap sorgulamanın sadece dinin Allah’ın dini olup olmadığının tespiti aşamasında yapılabileceği olmaktadır:

    وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئاً وَلاَ يَهْتَدُونَ

    Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun!” dense, “Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, ona uyarız!” derler. Peki, ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse, yine uyacaklar mı? (Bakara 2/170)

    “Allah’ın indirdiğine uyun!” emri Allah’ın indirdiğinin ne olduğunu ya da diğer bir deyişle Allah’ın indirdiği iddiasıyla elimizde bulunanın, bu iddiasının doğru olup olmadığını araştırmayı gerektirir. Ataların üzerinde bulunduğu yolun doğru yol olması bile o yolun tedkîk edilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. O halde içinde doğduğumuz toplumun dini hak din bile olsa sırf toplumumuz öyle dedi diye onu Allah’ın dini olarak kabul edemeyiz. Diğer bir deyişle, o dinin hak din olduğu, ne kadar büyük âlim olursa olsun, toplumun hiç bir ferdinin sözüne dayandırılamaz. Çünkü ayette de belirtildiği gibi atalarımızın akıllarını çalıştırmamış olma ihtimalleri her zaman vardır. Şu halde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olup olmadığı sorusu Kur’an’a göre de mutlaka sorulmalıdır. Bir başka ayette şöyle buyrulur:

    قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن كَانَ مِنْ عِندِ اللَّهِ ثُمَّ كَفَرْتُم بِهِ مَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ

    De ki “Hiç düşündünüz mü, o (Kur’ân) Allah katındansa, siz de onu görmezlikten geliyorsanız; böyle derin bir ayrılık içinde olandan daha şaşkını kim olabilir.” (Fussilet 41/52)

    “Ya öyleyse” şeklindeki ifadeler, “ ya öyle değilse” ihtimalini içerirler. Zaten bu tür ifade kalıbı bu yüzden kullanılır. O halde Kur’an’ın Allah katından olup olmadığı sorusu her insanın kendi çabasıyla net bir sonuca varması gereken en önemli sorudur.

    Bu ayetler aynı zamanda Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığının herkes tarafından tespit edilebileceği sonucunu da içermektedirler. Madem Allah’ın indirdiğine uyulacaktır, o halde onun tespiti de mümkün olmalıdır. Aksi halde uyma zorunluluğumuz ortadan kalkar. Ayrıca Allah’ın dinini tespit edemeyecek birinden ona uymasının istenmesi o kişiye taşıyamayacağı bir yükün yüklenmiş olması anlamına gelir ki bu Allah’tan beklenmeyecek bir tutumdur. Rabbimiz pek çok ayette insanlara kaldırabileceklerinden fazlasını yüklemediğini bildirmiştir.

    Sonuç olarak sorgulamanın yapılması gereken nokta, bize sunulan dinin Allah’ın dini olup olmadığı noktasıdır. Allah’ın dininin ne olduğu sorusu da ancak Allah tarafından cevaplanabilecek bir sorudur. O halde mantıken Allah dinini insanlara bildireceği bir iletişim aracı kullanmış olmalıdır. İşte Kitap göndermiş olmasının mantıkî temelini bu gereksinim oluşturur. Elimizde Allah’tan geldiği iddia edilen bir kitap olduğuna göre asıl sorgulanması gereken şey, bu kitabın gerçekten Allah’tan gelip gelmediği konusu olmalıdır. 

    Zaten Allah’tan gelen her şey için sadece teslimiyetten bahsedilebilir, sorgulamadan değil. Kaynağının Allah olduğu bilinen bir şey için sorgulama yapmak olanaksızdır. Kur’an’da Allah’ın yarattığı sisteme de ancak teslim olunacağı bildirilmektedir:

    أَفَغَيْرَ دِينِ اللَّـهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

    Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerdeki her şey isteyerek veya istemeyerek O’nun dinine teslim olmuştur. O’nun huzuruna çıkarılacaklardır. (Âl-i İmrân 3/83)

    Göklerde ve yerdeki herşeyin Allah’ın dinine teslim olduğunun belirtilmesi, Allah’ın dini ifadesiyle, Allah’ın kâinata koyduğu sistemden bahsedildiğini gösterir. Dolayısıyla bir şeyi Allah belirlediyse ona teslim olmaktan başka yapılacak bir şey yoktur. Mesela doğada yaşam mücadelesi vermek durumunda kalan bir insanın yapabileceği tek şey çevresindeki şartlara teslim olarak uyum sağlamak olacaktır. Aksi halde hayatta kalması mümkün değildir. 

    Tüm bunların yanısıra Rabbimiz vahye karşı tavrın ancak ona itaat şeklinde olabileceğini bildirmektedir. İtaatin zıttı isyandır. Yani Allah’tan geldiği anlaşılan bir bilgiye ya itaat edilir, ya da isyan. Üçüncü bir ihtimal yoktur:

    آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ ۚكُلٌّ آمَنَ بِاللَّـهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ ۚ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا ۖ غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ 

    Bu elçi, Rabbinden kendine indirilen her şeye inanıp güvenmiştir, müminler de öyle! Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inanıp güvenir. “O’nun elçileri arasında ayrım yapmayız.” derler. Şunu da derler: “Dinledik ve itaat ettik! Bağışla bizi ey Rabbimiz! Dönüp varılacak yer senin huzurundur.” (Bakara 2/285)

    Kur’an’dan önce kendilerine Kitap verilmiş toplumların kibirlenmeyen alimlerinin Kur’an’ı işittiklerinde gösterdikleri tavır da konumuz açısından dikkat çekicidir:

    وَإِذَا سَمِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَىٰ أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ ۖ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ

    Bunlar, o elçiye indirileni işittiklerinde tanıdıkları o gerçeklerden dolayı gözleri yaşarır. Derler ki “Rabbimiz! İnanıp güvendik; bizi şahitler arasına yaz. (Mâide 5/83)

    الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِهِ هُمْ بِهِ يُؤْمِنُونَ وَإِذَا يُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ قَالُوا آمَنَّا بِهِ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ

    Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır. Onlara bağlantıları ile okununca şöyle diyeceklerdir: Biz ona inandık; o Rabbimizden gelen gerçektir. Biz daha önce de O’na teslim olmuş kimselerdik. (Kasas 28/52-53)

    Görüldüğü gibi önemli olan dinin kaynağının Allah olup olmadığıdır. Allah’tan geldiği anlaşıldıktan sonra yapılacak tek şey teslim olma ve itaattir. Ayrıca Rabbimiz nebîmize şöyle buyurmaktadır:

    وَمَا أَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْ ۖ إِنْ تُسْمِعُ إِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ

    Sen körlerin sapmalarını önleyecek bir rehber değilsin. Sen, sadece ayetlerimize inanarak teslim olanlara dinletebilirsin. (Neml 27/81)

    Ayette Rabbimizin ayetlerine teslim olmak istemeyenler “körler” diye adlandırılmaktadır ve teslim olmayan kişi için nebî de gelse yapacak bir şey yoktur. Rabbimiz şöyle buyurur:

    وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَىٰ وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَّا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا إِلَّا أَن يَشَاءَ اللَّـهُ وَلَـٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ

    Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi önlerine döksek, yine de inanıp güvenmezler; gerekeni Allah yaparsa başka. Fakat (tercih onlara bırakıldığı için) çoğu kendine hakim olmaz. (En’âm 6/111)

    Hem Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olduğu söylenip hem de Allah’ın Kitabı sorgulanmaya kalkılırsa bunun duracağı yer kişinin aklının ilahlaştırılması, yani şirktir. Dinde sorgulanacak şey sadece Kitabın Allah’a ait olup olmadığıdır. Başka bir deyişle bize din diye sunulan şeyin Allah’ın dini olup olmadığını sorgulamak zorunluluğumuz bulunmaktadır. Allah’ın dini olduğu görülünce yapılacak tek şey kayıtsız şartsız itaat ve teslimiyettir. Aksi halde günümüzde kurban kesmenin farz olmadığı, Allah’ın kadının saçını örtmesiyle ilgilenmeyeceği, bizim ne yiyip içtiğimizle Allah’ın ilgilenmesinin mantıksız olduğu, kiminle evlenebileceğimizi dinin belirlemesinin anlamsız olduğu, faizsiz bir ekonomik sistemin artık işe yaramayacağı, mirastan kız çocuğun da erkekle eşit pay alabileceği, Allah’ın söylediklerinin yanısıra bir de söylemek istediklerinin olduğu, hırsızın elinin kesilmesinin mecaz olduğu gibi bir sürü Kur’an’a aykırı ve insan üretimi sonuçlara ulaşılacaktır. Bu türden hadsizliklerin sorgulama gibi süslü bir kelimeyle mazur gösterilmesi mümkün değildir. Bunlar Kur’an’a göre Allah’a isyan, küfür ve şirktir. Rabbimiz sadece kendisine itaati emretmektedir.

    Kur’an’da Her Şeyin Sorgulanmasının Emredildiği İddiasına Gösterilen Deliller

    Dinde sorgulamanın sadece Kitabın yani din olarak sunulanın Allah’a ait olup olmadığı konusunda yapılabileceğini söylediğimizde bunun doğru olmadığına dair Kur’an’dan getirilen delillerin başında şu ayet yer almaktadır:

    وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَىٰ ۖ قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن ۖ قَالَ بَلَىٰ وَلَـٰكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي ۖ قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَىٰ كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًاۚ وَاعْلَمْ أَنَّ اللَّـهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Birgün İbrahim şöyle demişti: Rabbim ölüyü nasıl dirilteceksin bana göster. İnanmadın mı dedi. Elbette inandım, kalbim tatmin olsun diye sordum. Dört kuş al dedi. Onları kendine alıştır. Her dağa bir parçasını koy ve çağır onları. Tüm güçleriyle sana gelecekler. Bil ki Allah üstündür, doğru karar verir. (Bakara 2/260)

    Bu ayetin sorgulamanın delili olamayacağını görmek için bir kez okumak yeterlidir. Zira ayette İbrahim Aleyhisselamın sorguladığı hiçbir şey yoktur. Ayete göre İbrahim Aleyhisselamın Allah’ın ölüleri tekrar dirilteceği ile ilgili bir şüphesi yoktur, çünkü “ölüleri nasıl yaratacaksın bana göster” diyen zaten kendisidir. Ölüleri tekrar yaratacak olanın Allah olduğunda da hiçbir şüphesi olmadığı açıktır. Ayette Allah’ın verdiği bir emir de sorgulanmamaktadır; aksine, Allah “4 kuş al” dediğinde ve diğer emirlerinde İbrahim Aleyhisselamın hiçbir itirazı veya sorgulaması yoktur. Neden kuş, neden 3 değil de dört, 1 tane olmaz mı gibi insanın aklına gelen hiçbir soruyu sormadan Allah ne demişse aynen yerine getirmiştir. Ayrıca ayette İbrahim Aleyhisselamın niyetinin ne olduğu da açıkça bildirilmiştir: kalbi tatmin… Bunun sorgulamayla, Allah’ın verdiği bir emrin sebebini araştırmaya çalışmakla hiç ilgisi yoktur. Allah’ın “iman etmedin mi” sorusuna “elbette iman ettim” diyen de İbrahim Aleyhisselamdır. Dolayısıyla bu ayet sınırsız bir sorgulama yapılabileceğine hiçbir şekilde delil olamaz.

    Her konuda sorgulama yapılması gerektiğine delil olarak şu ayet de gösterilmektedir:

    وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۚ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولً

    Bilgi sahibi olmadığın bir konuda konuşma. Sende olan dinleme, görme (basiret) ve gönül özellikleri ondan sorumlu tutulmanı gerektirir. (İsrâ 17/36) 

    Bu ayet sorgulamanın, bilginin kaynağı konusunda olması gerektiğini söylediğinden aslında buraya kadar savunduklarımızı teyid etmektedir, dolayısıyla lehimize bir delil olabilir. Ayete göre bilgi sahibi olmadan konuşmamak gerekir. Zaten biz de sorgulamanın, bilginin Allah’tan olup olmadığı konusunda yapılması gerektiğini, Kur’an’ın sadece bunu zorunlu tuttuğunu,  sorgulamanın orada bittiğini söylüyoruz. Zira Allah’tan daha doğru bilgi veren olmaz. Bilgiyi Allah’ın verdiği anlaşılınca artık o bilginin sorgulanacak bir yanı kalmaz.

    فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَىٰ يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ

    İbrahim’den korku gidip müjde gelince Lût halkı hakkında bizimle tartıştı. (Hûd 11/74)

    Yukarıdaki ayette İbrahim Aleyhisselamın, Lût Kavmine azap getiren meleklerle tartıştığı anlatılmakta ve buna dayanarak “daha iyi öğrenmek amacıyla” sorgulamanın yapılması gerektiği öne sürülmektedir. Oysa bu ayette İbrahim Aleyhisselamın yaptığının kabul edilemez olduğu devamındaki ayetlerde bildirilmektedir:

     إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُّنِيبٌ يَا إِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَـٰذَا ۖ إِنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ ۖ وَإِنَّهُمْ آتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ

    İbrahim yumuşak huylu, ahvah edip yakaran bir kişiydi. Melekler ey İbrahim, bundan vazgeç! Rabbinden emir geldi artık. Onlara geri çevrilemez bir azap gelecektir. (Hûd 11/75-76)

    Görüldüğü gibi Allah’tan bir emir çıktığında artık hiçbir gerekçeyle onun sorgulanması, değiştirilmesi, engellenmesi mümkün değildir. Allah’ın Nebileri de bu konuda istisna değillerdir.

    Allah’tan Gelene Kayıtsız Şartsız Teslimiyete Kur’an’dan Bir Örnek

    Kur’an’dan Allah’ın emirlerinin sorgulanamayacağına dair sayısız örnek göstermek mümkündür. Bunlar içinde belki de en etkili olanı Nebîmizin bizzat kendisinin istemeye istemeye yaşadığı bir olaydır. Ahzâb Suresi 36. ayet ve devamında bu konu şöyle anlatılır:

    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّـهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ ۗ وَمَن يَعْصِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

    Allah ve Rasulü bir işi kesinleştirmişse inanıp güvenmiş bir erkeğin ve kadının, o konuda bir tercih hakkı kalmaz. Kim, Allah’a ve Rasulüne baş kaldırırsa açık bir şekilde sapmış olur. (Ahzâb 33/36)

    Bu ayet de tek başına Allah’ın hiçbir ayetinin ve emrinin sorgulanamayacağının en güçlü delili olabilir. Ayette nebî değil rasul kelimesi kullanılmıştır. Yani hüküm veren Allah’ın Kitabıdır. Ayetin devamında o hükmün ne olduğu açıklanmıştır:

     وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّـهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّـهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّـهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّـهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ ۖفَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا ۚوَكَانَ أَمْرُ اللَّـهِ مَفْعُولًا

    Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kişiye: “Eşini bırakma, Allah’tan kork” diyordun ama aslında insanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun. Oysa doğru olan Allah’tan çekinmendir. Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu seninle evlendirdik. Bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın. Allah’ın buyruğu yerine gelmiştir. (Ahzâb 33/37)

    Evlatlıkların öz çocuklar gibi olmadığı, onların evlatlık olduklarını bilerek yetiştirilmeleri gerektiği bu surenin 4 ve 5. ayetlerinde bildirilmektedir. Dolayısıyla bir kişinin evlatlığı varsa, günün birinde onun evlenip boşadığı eşi kendi çocuğunun boşadığı eşi gibi olmaz. Yani onunla evlenebilir. Dolayısıyla Nebimiz bu ayetten dolayı eğer evlatlığı olan Zeyd eşini boşarsa Allah’ın kendisini onunla evlendireceğini anlamıştır. Çünkü Nebîmiz bu konuda örneklik yapabilecek tek ve son kişidir, artık başka nebî gelmeyecektir. Böyle bir evlilik yapmamak için evlatlığı Zeyd’e eşini boşamamasını söylemektedir. Allah onun boşadığı eşiyle kendisini evlendirirse toplumda bunun hiç de hoş karşılanmayacağını bilmektedir. Buna rağmen Rabbimiz kararını vermiştir. Zeyd boşayınca onun eski eşini Nebimizle bizzat Allah evlendirmiştir. Görüldüğü gibi böyle bir konuda bile Nebimizin sorgulama veya itiraz etme hakkı yoktur. Ayrıca Rabbimiz “bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın” diyerek neden böyle yaptığını da açıklamaktadır. Bu da Rabbimizin gerektiğinde emirlerinin gerekçesini kendisinin açıkladığını göstermektedir. Onun emirlerinin gerekçelerini sorgulamak bize düşmez. Böyle bir iddiada bulunan kişinin İblis’ten hiç bir farkı kalmaz. Bir sonraki ayette Nebî de dahil herkesin Allah’ın emrine kayıtsız şartsız itaat etmesi gerektiği bildirilirken her konuda ölçüyü belirleyenin Allah olduğu söylenerek insana söz düşmeyeceği vurgulanmıştır:

    مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ ۖ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُ ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَقْدُورًا

    Allah’ın, Nebîsi için farz kıldıklarında, sıkıntı doğuracak bir şey yoktur. Bu, Allah’ın bundan öncekilere de uyguladığı yasasıdır. Allah’ın emri ölçülü biçilidir. (Ahzâb 33/38)

    Kur’an’da Allah’ın emrinin ölçüsünü beğenmeyip ayetleri kendi ölçülerine göre değerlendiren, tıpkı bugünün sorgulamacılarının davranışını sergileyen bir kişinin durumu da örnek verilmektedir:

    إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُمَّ نَظَرَ ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ فَقَالَ إِنْ هَـٰذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ إِنْ هَـٰذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ

    O düşündü, ölçtü biçti. Kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Ah kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Şöyle bir bakındı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı; sonra geri döndü ve kibir­lendi. Ve şöyle dedi: Bu olsa olsa etkilenilen bir büyüdür! Bu, olsa olsa bir insan sö­züdür! (Müddessir 74/18-25)

    Allah’ın ayetlerini bir insanın kendi ölçülerine göre değerlendirip sorgulaması olacak iş değildir. Dinde ölçüleri koyan, sınırları belirleyen sadece Allah’tır. Başkasına söz hakkı tanınmamıştır. Bu sebeple Rabbimiz bu kişi için şu ifadeleri kullanmaktadır:

    سَأُصْلِيهِ سَقَرَ وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ لَوَّاحَةٌ لِّلْبَشَرِ

    Onu Sekar’da kızartacağım. Sekar nedir? Onu nereden bileceksin? O, ne yaşatır ne yok eder! İnsanın derisini kavurur! (Müddessir 74/26-29)

    Sonuç

    Dinde hiçbir sınır insanlar tarafından çizilemez, belirlenemez. Buna sorgulamanın sınırları da dahildir. Rabbimiz neyin sorgulanması ve neye teslim olunması gerektiğini göstermiştir. Buna göre; sonuçta neye teslim olunacağını tespit etmek için yapılan araştırmaya sorgulama denir. Bunun dışında başka bir sorgulama alanı yoktur. Bu da pratikte ancak Kur’an’ın Allah’ın Kitabı olup olmadığının sorgulanması anlamına gelir. Kendisinin Allah’ın Kitabı olduğunu gösterecek ve ispatlayacak olan da sadece Kur’an’dır. Zira Allah’ın Kitabı olduğu iddiası Kur’an’a aittir; o halde bu iddiayı ispatlaması gereken de bizzat Kur’an olmak zorundadır. Bu konuyla ilgili müstakil bir çalışmamız bulunduğundan burada detaylarına girilmeyecektir.

    Namazın neden kılındığı, akşam namazının neden üç rekat olduğu, orucun neden bir ay sürdüğü, teyemmümün neden yüzeyde bulunan toprakla yapıldığı, tavşandan neden kurban olmadığı, hırsızın neden elinin kesildiği gibi soruların kesin olan tek bir cevabı vardır: Allah öyle emrettiği için. Hangi insan aklı, kocası ölen kadının neden 4 ay 10 gün iddet beklediğini, bu sürenin neden sadece 4 ay olmadığını, 10 günlük fazlalığın sebebinin ne olduğunu sorgulayabilir? Sırf bu kural bile Allah’ın belirlediği kuralların ne kadar hassas olduğunu gösterir. Üzerine Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmiş bir kurbanlığın, Allah’ın adı anılarak kesilenden anatomik, biyolojik ve lezzet bakımından hiçbir farkı yoktur. Ancak ilki bir mümine haram, ikincisi helaldir. Hiçbir sorgulama bunu Allah’ın emri dışında bir sebebe bağlayamaz. Tüm ibadet ve emirler için bu geçerlidir. Bunun dışında bizim kendi tecrübelerimizden kaynaklı olarak sayacağımız sebepler sadece bizi ilgilendirir ve kimseyi bağlamaz. Allah gerekçesini açıklamayı uygun gördüğü konularda gereken açıklamayı zaten kendi yapmış, hiçbir insana söz bırakmamıştır. Bize düşen onun emrine uymaktır:

    وَأَنِيبُوا إِلَىٰ رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

    O azap gelip çatmadan Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Yoksa daha sonra yardım göremezsiniz. (Zümer 33/54)

    Erdem Uygan

  • Kur’an’da Rasul Kelimesinin Kitap Anlamında Kullanımı

    Kur’an’da Rasul Kelimesinin Kitap Anlamında Kullanımı

    Kur’an’da peygamber kelimesinin geçmediğini, bu kelimenin Arapça bile olmadığını ve dilimize Farsça’dan girdiğini biliyoruz. Yine bu kelimenin Kur’an’ın iki önemli kavramı olan rasul ve nebî kavramlarının hiçbirini karşılamadığını da bilyoruz. Bu kavramları kısaca tarif etmek gerektiğinde nebî için “Allah’ın kendisine risaletle ilgili vahiy göndermek suretiyle değerini yükselttiği kişi”, rasul için ise “Allah’ın ayetlerini insanlara ulaştıran kişi” anlamlarını vermek uygun olacaktır. Her nebî risaletle görevlendirildiği için otomatik olarak rasuldür. Ancak her rasul nebî olmak zorunda değildir. Yani bir kişiye rasul diyebilmek için Allah’tan vahiy almış olma şartını aramak gerekmez. Vaktiyle nebîye indirilmiş olan Allah’ın Kitabını, Allah’ın kullarına ulaştıran kişi de rasul yani elçidir. Kitabın kendisi de Allah’ın indirdiği vahyi tastamam içerdiği için rasuldür. Bu anlamda nebî olmayan ilk rasul Kitabın bizzat kendisi olacaktır. Zaten rasul kelimesinin Arapça sözlüklerdeki ilk anlamı da budur:

    و سُمِّي الرَّسول رسولاً لأَنه ذو رَسُول أَي ذو رِسالة 

    “Rasul’ün rasul olarak isimlendirilmesi, rasul sahibi yani risalet sahibi olduğu içindir.” 

    Dolayısıyla rasul kelimesinin anlamı olarak, öncelikle risaletin yani tebliğ edilen mesajın bizzat kendisinin kast edildiğini söylemek Arap dili bakımından da yanlış olmayacaktır. Nitekim Kur’an’da da rasul kelimesinin bir çok yerde risaletin içeriği, yani Kitabın ta kendisi kast edilerek kullanıldığını görmekteyiz. Rasul ve Kitap kelimelerinin birbirlerinin yerine kullanıldığını gördüğümüz müteşabih iki ayet bu durumun en güzel örneklerindendir:

    وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَمَّا جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِ ۚ فَلَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الْكَافِرِينَ 

    Allah katından, yanlarındakini onaylayan “bir kitap” gelince, önceleri kâfirlere karşı önlerinin bu Kitapla açılmasını bekleyenler, tanıdıkları (Kitap) gelince onu görmezden geldiler. Allah’ın laneti böylesi kâfirleredir. (Bakara 2/89)

    وَلَمَّا جَاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرِيقٌ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ كِتَابَ اللَّهِ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ كَأَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ 

    Allah katından, yanlarındakini tasdik eden “bir rasul” gelince, Kitap verilenlerden bir kısmı Allah’ın bu Kitabını, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi göz ardı ettiler. (Bakara 2/101)

    Birbirinin tıpatıp aynı ifadeleri taşıyan iki ayetin birinde kitap diğerinde rasul kelimeleri kullanılarak aynı şeyler anlatılmıştır. Bu durum rasul kelimesinin risaleti içeren Kitap anlamına geldiğini gösterdiği gibi Kitabın da rasul olarak anlaşılabileceğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Bakara Suresi 101. ayette, kendilerine yanlarındaki Kitabı tasdik eden “rasul” gelen kişilerin, “Allah’ın Kitabını” göz ardı ettikleri söylenmektedir. Bu ifade de rasul ile kast edilenin Allah’ın Kitabı olduğunu net bir biçimde göstermektedir. Birbirinin müteşabihi olan aşağıdaki ayetlerde de benzer bir durumu görmek mümkündür:

    الر ۚ كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ ۚ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o Kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim. (Hûd 11/1-2)

    كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ بَشِيرًا وَنَذِيرًا فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ

    Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır. Müjdeleyen ve uyaran bir yapıdadır ama çokları ondan yüz çevirir; dinlemezler. (Fussilet 41/3-4)

    Hûd Suresinin ayetlerinde Rabbimiz Kitabının kendisi tarafından açıklandığını belirttikten sonra Rasulullah’a “ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim” dedirtiyor. Rabbimizin Kitabını nasıl açıkladığının ortaya konduğu Fussilet Suresi’nin ayetleri ise bu özelliklere sahip Kitabın müjdeleyici ve uyarıcı olduğunu belirtiyor. Her iki ayet grubu birlikte değerlendirildiğinde Hûd Suresindeki “ben de” ifadesiyle kast edilenin rasul olduğunu ve müjdeleyici, uyarıcı vasıflarını kendi kendini açıklayan Kitap sayesinde aldığını görebilmekteyiz. Bu da rasul ile kast edilenin Kitabın mufassal vasıflı muhtevası olduğunu gözler önüne sermektedir. Rasul kelimesi ile Kitap arasındaki anlam birliğini görebileceğimiz bir diğer ayet şöyledir:

    وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ ۚ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَىٰ ذَٰلِكُمْ إِصْرِي ۖ قَالُوا أَقْرَرْنَا ۚ قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ 

    Allah nebîlerinden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de yanınızda olanı onaylayan bir rasul gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar: “Kabul ettik.” demişlerdi. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim.” demişti. (Âl-i İmrân 3/81)

    Ayette nebilere verilen “Kitabı” tasdik eden “rasul” geldiğinde ona inanma ve destek olma görevi yüklenmektedir. Daha önce verilmiş bir Kitabı gelen yeni rasulün tasdik etmesi ifadesi rasul ile kast edilenin yeni musaddik (tasdik edici) Kitabın ayetleri olduğunu göstermektedir. Rasul, burada da ayetleri tebliğ eden bir insan olabileceği gibi bizzat Kitabın kendisi olarak anlaşılabilir. Rasul kelimesinin anlamına dair bir diğer çarpıcı ifadeye de şu ayetlerde rastlamaktayız:

    قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ ۖ فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلَـٰكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّـهِ يَجْحَدُونَ وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَىٰ مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّىٰ أَتَاهُمْ نَصْرُنَا ۚ وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللَّـهِ ۚ وَلَقَدْ جَاءَكَ مِن نَّبَإِ الْمُرْسَلِينَ

    Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar seni yalanlamıyorlar, aslında yanlış yapan o kimseler Allah’ın âyetleri karşısında bile bile yalan yanlış şeylere sarılıyorlar. Senden önce nice rasuller yalanlandı. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Nihayet yardımımız ulaştı. Allah’ın sözlerini kimse değiştirebilecek değildir. İşte o elçilerin haberinden bir kısmı sana da gelmiş oldu. (En’âm 6/33-34)

    Rabbimiz 33. ayetin başında Nebîmize hitaben “seni” yalanlamıyorlar dedikten sonra, bu kişilerin “Allah’ın ayetleri” ile problemleri olduğunu belirtmektedir. Demek ki “seni” ifadesi ile kast edilen rasul değil nebîdir. Çünkü devamında “senden önce nice rasuller yalanlandı” buyrulmaktadır. “Seni yalanlamıyorlar” dedikten sonra “senden önce de nice rasuller yalanlanmıştı” demek çelişkili gibi durmaktadır. Zira normal bir cümlede “seni yalanladılar, zaten daha önce de nice rasulleri yalanlamışlardı” denmesi beklenir. Nitekim bir ayetlerde öyle söylenmiştir:

    فَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَاءُوا بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنِير

    Seni yalanlarlarsa yalanlasınlar, senden önceki rasuller de yalanlanmıştı. Onlar; açık belgelerle ve zebûrlarla, aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi. (Âl-i İmrân 3/184)

    وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ ۚ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ

    Seni yalanlarlarsa bil ki senden önce de nice rasuller yalanlandı. Bütün işler Allah’a döndürülür. (Fâtır 35/4)

    O halde En’âm Suresindeki ayette “seni yalanlamıyorlar” derken rasul değil nebî kast edilmiştir. Zaten bu durumu ayette “seni değil, Allah’ın ayetlerini yalanlıyorlar” denmesinden de anlamaktayız. Yani rasul ile Allah’ın ayetleri kast edilmiş, “seni” derken rasulden değil, nebîden bahsedilmiştir. Kısacası ayette yalanlanmadığı söylenen şey nebî olan Muhammed Aleyhisselamın kendisi, yalanlandığı söylenen ise rasul olan Allah’ın ayetleridir. Çünkü daha önce de “rasuller” yalanlanmıştır. Rasul kelimesiyle Allah’ın ayetlerinin kast edildiğini net olarak görebildiğimiz bir diğer ayet de şöyledir:

    وَلَوْ أَنَّا أَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِهِ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَذِلَّ وَنَخْزَىٰ 

    Elçi gelmeden onları bir azap ile etkisizleştirseydik derlerdi ki “Rabbimiz! Böyle aşağılık hale düşüp sürünmeden önce keşke “bir rasul” gönderseydin de “senin ayetlerine” uymuş olsaydık.” (Tâhâ 20/134)


    Ayetteki “rasul gönderseydin de senin ayetlerine uysaydık” ifadesi, rasul ile risaletin yani yine vahyin içeriği olan Allah’ın ayetlerinin kast edildiğini açık bir şekilde göstermektedir. Benzer durum aşağıdaki ayette de görülebilir:

    وَلَوْلَا أَنْ تُصِيبَهُمْ مُصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

    Bunu, kendi elleriyle yaptıklarından dolayı başlarına bir kötülük geldiğinde şöyle demesinler diye yaptık: “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir rasul gönderseydin de senin ayetlerine uyup biz de müminlerden olsaydık.” (Kasas 28/47)

    Görüldüğü gibi rasul ifadesi sadece Allah’ın ayetlerini vurgulayan bir ifade olarak kullanılmaktadır. Ancak nebî ifadesi nebîmizin insan yönünü de vurgular şekilde yer alır. Bu sebeple Kur’an’da daima rasule itaat emredilirken nebîye itaatten bahsedilmemektedir. Rasul ifadesinin Allah’ın indirdiği ayetler yani Kitap anlamında olduğunu aşağıdaki müteşabih ayetlerden de görebiliriz:

    وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللَّـهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا ۗ أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

    Onlara “Allah’ın indirdiğini takip edin!” dense,“Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, o yolu izleriz!” derler. Peki, ya ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse? (Bakara 2/170)

    وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلَىٰ مَا أَنزَلَ اللَّـهُ وَإِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا ۚ أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ

    Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve bu Rasule gelin” dense, ”Atalarımızda gördüğümüz bize yeter” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğru yolu bulamamışlarsa? (Mâide 5/104)


    Bakara 170. ayette “Allah’ın indirdiğini takip edin” emri, Mâide 104. ayette Allah’ın indirdiğine ve bu Rasule gelin” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Buraya kadar gördüğümüz tüm ayetlerdeki kullanımına bakarak buradaki rasul kelimesinin de Allah’ın indirdiği ayetler ya da Kitap anlamında olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Arapça bakımından da “ve bu Rasule” ifadesindeki “ve” atf-ı tefsir olarak anlaşılabilir. Yani buradaki “bu Rasul” ifadesi Allah’ın indirdiği şeyin ne olduğunu açıklama bağlamındadır. Dolayısıyla ayet, “Allah’ın indirdiğine yani bu Rasul’e gelin” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu da bir kez daha rasul kelimesinin Allah’ın indirdiği ayetler anlamında kullanıldığını gösterir.

    Rasule itaati emreden ayetlerin ilk muhatabı elbette ki Nebîmiz Muhammed Aleyhisselamdır. Yani Nebî’nin de Rasul’e itaat etme yükümlülüğü vardır. Bir örnek vermek gerekirse;

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ ۖ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ۚ ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا

    Ey inanıp güvenenler, Allah’a itaat edin ve bu Rasule itaat edin ve sizden olan yetki sahiplerine de. Eğer (o yetkililerle) bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu, Allah’a ve Rasulüne götürün. Allah’a ve ahiret gününe inanıp güveniyorsanız böyle yaparsınız. Böylesi hayırlı olur ve çok güzel sonuç verir. (Nisâ 4/59)

    Bu ayette de “Allah’a itaat edin ve bu Rasule itaat edin” ifadesinde itaat etme fiilinin tekrarlanması “ve” bağlacının atf-ı tefsir olarak anlaşılması gerektiğini gösterir. Oysa ulu’l emr’e (yetki sahiplerine) itaat emredilirken itaat fiili tekrar kullanılmamıştır. Dolayısıyla ayet “Allah’a yani “bu Rasul”e ve sizden olan yetki sahiplerine itaat edin” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu durumda “bu Rasul” ifadesinin Allah’ın Kitabını işaret ettiği anlaşılır. Ayrıca ayetin indiği dönemde Nebîmizin “ulu’l emr” yani yetki sahibi olduğunda şüphe yoktur. O halde bu ayetin emri gereği Nebîmiz de kendisi ile anlaşmazlığa düşüldüğünde konuyu Allah’a ve Rasulüne götürmekle yükümlüdür. Bir diğer ifadeyle Nebî de Rasule itaat etmek durumundadır. Dolayısıyla bu açıdan da ayette Rasul ifadesi ile Allah’ın Kitabının kast edildiği açıktır. Bu durumu şu ayetlerde de görebilmekteyiz:

    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ ۗ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبِينًا

    Allah ve Rasulü bir işi kesinleştirmişse inanıp güvenmiş bir erkeğin ve kadının, o konuda bir tercih hakkı kalmaz. Kim, Allah’a ve Rasulüne  baş kaldırırsa açık bir şekilde sapmış olur. (Ahzâb 33/36)

    Ayette Allah ve rasulünün bir konuda kesin bir hüküm verdiği zaman o hükmün mutlak bağlayıcılığı anlatıldıktan sonra şöyle buyrulmaktadır:

    وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَاهُ ۖ فَلَمَّا قَضَىٰ زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا

    Allah’ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kimseye: “Eşini bırakma, Allah’tan kork” diyordun ama aslında insanlardan çekinerek Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyordun. Oysa doğru olan Allah’tan çekinmendir. Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu seninle evlendirdik. Bunu yaptık ki, müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmasın. Allah’ın buyruğu yerine gelmiştir. (Ahzâb 33/37)

    Ayetten anlaşıldığı üzere, Nebîmizin evlatlığı olan Zeyd eşiyle ilişiğini kesince onu Nebîmizle evlendiren bizzat Allah Teâlâdır. Yani 36. ayette söylendiği gibi Allah bir konuda kararını vermiş ve mümin bir erkek (Nebîmiz) ile mümine bir hanımın (Zeynep validemiz) artık bu konuda farklı bir tercihte bulunma şansları kalmamıştır. Eğer Allah’ın bu hükmüne uymazlarsa isyan etmiş olacak ve sapmış sayılacaklardır. Dolayısıyla Nebî, 36. ayette geçen rasule uymak zorunda kalmıştır. Bu durum da 36. ayetteki rasul ifadesinin Allah’ın emri, hükmü, yani 37. ayette söylendiği gibi “müminlerin evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenmeleri konusunda bir sıkıntı olmadığı” kuralı anlamında kullanıldığını gösterir. Nitekim devamındaki ayet Nebî’nin rasule uyma zorunluluğunu vurgulamaktadır:

    مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ ۖ سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُ ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَقْدُورًا

    Allah’ın, Nebîsi için farz kıldıklarında, sıkıntı doğuracak bir şey yoktur. Bu, Allah’ın bundan öncekilere de uyguladığı yasasıdır. Allah’ın emri ölçülü biçilidir. (Ahzâb 33/38)

    Bu ayette “Allah’ın Nebîsi için farz kıldığı şey” olarak ifade edilen, 36. ayetteki “Allah ve Rasulünün kesin hükme bağladığı iş”tir. Dolayısıyla Nebî’nin rasule yani Allah’ın hükmüne uyduğunun en güzel örneklerinden biri bu ayetlerde gözler önüne serilmiştir. Benzer durum şu ayetlerde de görülebilir:

    تِلْكَ حُدُودُ اللَّـهِ ۚ وَمَن يُطِعِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ۚ وَذَٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَمَن يَعْصِ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ 

    Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah’a ve rasulüne itaat ederse onu, ölümsüz olarak kalacağı ve içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. En büyük kurtuluş işte budur. Kim koyduğu sınırları aşarak Allah’a ve rasulüne başkaldırırsa onu, ölmemek üzere kalacağı bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.  (Nisâ 4/13-14)

    Ayetlerde Allah’ın koyduğu sınırlara uyan “Allah’a ve rasulüne itaat eden kişi”, o sınırları aşan da “Allah’a ve rasulüne isyan eden kişi” olarak nitelendiriliyor. Allah’ın koyduğu sınırlar ise Nisâ Suresinin 7. ayetinden itibaren anlatılan miras hükümleridir. Dolayısıyla burada bu sınırlar rasul ifadesi ile isimlendirilmektedir. Nebîmizin kendisi de bu rasule uymakla yükümlüdür.

    Kur’an’da rasul kelimesinin Kitap veya Allah’ın ayetleri anlamlarında kullanılmasına dair örnekler çoğaltılabilir. Hal böyle olunca bu konuda akla gelen bir sorunun da cevaplanması gerekir: Rabbimiz tüm bu ve benzeri ayetlerde neden “kitap”, “hüküm” veya “Allah’ın ayetleri” demek varken, üstelik bu ifadeleri başka ayetlerde sıkça kullanıyorken, “rasul” kelimesini kullanmayı tercih etmiştir? Bunun sebebinin, muhatabın dil farklılığını mazeret olarak kullanmasının engellenmesi olabileceğini düşünmekteyiz. Yani rasul kelimesi kullanıldığında Allah’ın ayetlerinin veya Kitabının muhatabın anlayacağı dilde ona ulaşması kast ediliyor olmalıdır. Çünkü Rabbimiz rasullük görevinin içeriğini tebliğ olarak tanımlamaktadır:

    يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ ۖ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ ۚ وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ۗ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

    Ey Rasul! Rabbinden sana ne indirildiyse onu tebliğ et. Yapmazsan tebliğ vazifeni yapmış olmazsın. Allah, seni insanlardan korur. Allah, kâfirler topluluğunu yola getirmez. (Mâide 5/67)

    Tebliğ bir mesajı muhataba ulaştırma anlamına gelir. Ancak tebliğin, muhatabın kendisine ulaşan mesajı anlayabileceği şekilde olması şarttır. Zira Rasulün tebliğ görevi şu ayette detaylandırılmaktadır:

    كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ

    Nitekim içinizden size bir rasul gönderdim. O size âyetlerimizi okur, sizi geliştirir, size Kitab’ı ve hikmeti öğretir, size bilmediğinizi öğretir. (Bakara 2/151)

    Görüldüğü gibi rasulün tebliğ yani mesajı ulaştırma görevinin tanımı ayetleri okuma, muhatabı geliştirme, Kitap ve Hikmeti öğretme ve bilmediğini öğretme şeklinde yapılmaktadır. Tüm bu ifadeler, mesajın karşı tarafın anlamasını sağlayacak faaliyetlerle ulaştırılması gerektiğini belirtmektedir. Ayetteki, “size, sizi” ifadeleri tebliğin muhataba yönelik kapsamlı bir eylem olduğunu göstermektedir. Yine bir başka ayette rasullükte dil birliği şartı ortaya konmaktadır:

    وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ ۖ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

    Biz her rasulü kendi halkının dili ile gönderdik ki onlar için her şeyi ortaya koysun. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur. (İbrahim 14/4)

    Aslında sadece bu ayet bile bir kısım ayetlerde rasul kelimesinin neden Kitap kelimesine tercih edildiğini görebilmemiz için yeterlidir. Zira toplumların dil farklılıkları onların Allah’ın Kitabına ulaşmalarında engel teşkil etmemelidir. Her topluma kendi dilinde Kitap verilmemiş ancak rasul gönderilmiştir. Dolayısıyla ayetteki rasul kelimesi Allah’ın Kitabını bilen kişiler olarak anlaşılabileceği gibi Allah’ın Kitabının ihtiva ettiği mesaj olarak da anlaşılabilir. Zira yukarıda da gördüğümüz gibi mesajı kim ulaştırırsa ulaştırsın bu eylem hem o kişiyi hem de mesajın kendisini rasul yapacaktır. Kısacası rasul ifadesinin kitap ifadesine tercih edilmesindeki amacın dil farklılıklarının devreden çıkarılması olduğu ortaya çıkmaktadır. Söz gelimi; bugün elimizdeki Kitap Arapça’dır. Onu Norveçlilere ulaştıracak kişinin rasul olması ancak Norveççe ulaştırması ile mümkündür. Nitekim Kitaba itaatten bahseden bir ayet olmayıp daima rasule itaatin emredilmesi ancak böyle anlaşılabilir. Yine “okuduk itaat ettik” şeklinde bir ayet olmamasına karşın, “dinledik ve itaat ettik” mealinde çokça ayetin bulunması da bu sebepten dolayı olmalıdır. Hatta itaatten bahsedilmesi bile ulaştırılan mesajın muhatabın zihninde olması gerektiği şekilde anlaşıldığını göstermesi bakımından yeterlidir:

    وَيَقُولُونَ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلَّىٰ فَرِيقٌ مِنْهُمْ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ ۚ وَمَا أُولَٰئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ وَإِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ

    Kimileri, “Allah’a ve Rasulüne inandık ve boyun eğdik” derler. Sonra bunun arkasından onlardan bir takımı yüz çevirir. Onlar mümin değillerdir. Aralarında hükmünü versin diye Allah’a ve Rasulüne çağrılınca onlardan bir takımı yan çizer. (Nûr 24/47-48)

    إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا ۚ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ

    Müminler ise, aralarında hüküm versin diye Allah’a ve Rasulüne çağrıldıklarında sadece şu sözü söylerler “dinledik ve boyun eğdik”. Umduklarına kavuşacak olanlar işte bunlardır. Kim Allah’a ve Rasulüne boyun eğer, Allah’tan korkar ve ondan çekinirse işte başaracak olanlar onlardır. (Nûr 24/51-52)

    Ayetlerde geçen rasul ifadeleri bu ayetlerin tüm zamanlara hitap etmesi açısından da Kitabın muhtevası olarak anlaşılmalıdır. Ayrıca bu muhtevanın muhatabın dilinde ona ulaştırılmış hali olduğu da sadece rasul ifadesi ile dile getirilmiş olur. Nitekim Âl-i İmrân 81. ayette rasul kelimesinin kullanılmasının bu açıdan ne kadar önemli olduğu kolayca anlaşılabilir:

    وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ…

    Allah nebîlerinden kesin söz aldığında şöyle demiştir: Size Kitap ve hikmet veririm de yanınızda olanı onaylayan bir rasul gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz… (Âl-i İmrân 3/81)

    “Yanınızdaki Kitabı tasdik eden rasul” ifadesinden Kitabın dili ne olursa olsun rasulün kendisini bekleyenlerin dilinde hitap edeceği anlaşılmalıdır. Çünkü bu ayet bugün de önceki Kitapların mensuplarına hitap etmektedir. Kur’an’ın dili Arapçadır ama onlara kendi dillerinden bir rasul Kur’an’ı ve onun ellerindeki Kitabı tasdik edici yönünü ulaştırırsa uyma yükümlülükleri doğacaktır. Ayrıca ehl-i Kitabın beklediği nebî gelmeyecektir, çünkü 1400 yıl önce gelmiştir. Fakat bu gerçeği ve o Nebî’nin getirdiği Kitabı onlara tebliğ edecek bir rasul veya kendi dillerine çevrilmiş Kitap (rasul) onlara ulaşmalıdır.

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Göre Kadir Gecesi / Erdem Uygan

    Kur’an’a Göre Kadir Gecesi / Erdem Uygan

    Ramazan Kur’an’ın indirilmeye başlandığı aydır (2/185). Bu ay içinde vahyin ilk gelmeye başladığı gece de Kadir gecesidir (97/1). Bu gecede Allah tarafından karara bağlanmış her iş paylaştırılır ve melek elçilerle (44/4-5) fecre kadar yeryüzüne indirilir (97/4).

    Bu bereketli geceye (44/3) ölçülerin belirlendiği gece anlamında Kadir Gecesi denir (97/1-3). Ramazan’ın hangi gecesi olduğu ile ilgili olarak Nebimizin itikaf uygulaması Fecr Suresinde dikkat çekilen 10 geceye uygundur (89/1-2). Buna göre Ramazanın son 10 gecesinden biridir.

    Bu son 10 gecenin tek gecelerinden biri de çift gecelerinden biri de olabilir (89/3-4). Hatta her yıl aynı gece bile olmayıp bu 10 gece içinde değişebilir. Bu geceye has bir ibadet yoktur. Her gün olması gerektiği gibi Allah’a doğru kulluk yapmak emirlerine tam uymak gerekir.

    Kadir gecesinin Ramazan ayının 27. gecesi olduğu düşünülerek o gece Kadir gecesi olarak kutlanır. Ancak o gece bu gece değildir. Bu gece Ramazan’ın 26. gecesidir. Kur’an’a göre gün, güneşin doğuşuyla birlikte biter ve başlar. Önce gündüz gelir, sonra gece (36/40).

    Bugün Ramazanın 26. günü olduğuna göre, bu gece de 26. gecesi olacaktır. Bundan dolayı bayram namazı son gece bitip güneş doğunca kılınır. Çünkü Şevval ayının ilk günü o zaman başlar.

    Ancak kendilerini müslüman sayanlar Allah’ın Kitabını değil, batının uygulamalarını doğru saydıklarından gün dönümünü gece yarısı olarak belirlemişlerdir. Bu sebeple 26. geceyi 27. gece sanmaktadırlar. Oysa gece yarısının hiçbir doğal emaresi yoktur ve tespit edilemez.

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Göre Oruç (الصيام) / Erdem Uygan

    Kur’an’a Göre Oruç (الصيام) / Erdem Uygan

    Oruç bizden öncekiler gibi bize de farz kılınmıştır (2/183). Orucun Ramazan boyunca her gün tutulması şarttır. Sadece hasta ve yolculara sonradan tutmaları şartıyla tutmama ruhsatı verilmiştir (2/184,185). Ramazan ayının tamamı oruçlu geçirilmedikçe oruç ibadeti yapılmış olmaz.

    Oruç ibadetinde amacın, açlığı deneyimleyerek aç insanların halini anlamak olduğu söylemi Kur’an’a aykırıdır. Bu mantıkla oruçlu için cinselliğin neden yasak olduğunu açıklamak imkansızdır. İbadetlerde temel amaç Allah’a kulluk etmek yani O ne diyorsa onu yapmaktır.

    Oruç ibadeti bir insanın en doğal ve en temel ihtiyaçlarından sırf Allah emrettiği için uzak durmasından ibarettir. Kulluk böyle olur. Ayrıca Allah oruç ibadetinin amacının “kendimizi korumak” (takva) olduğunu bildirmektedir (2/183 ve 187).

    Ramazan orucunun Kur’an’daki ismi الصيام es’sıyâmdır. Tüm ibadetler gibi Kur’an’dan önce de farz olduğu için mârife (bilinirlik takısıyla) gelir. “O bildiğiniz oruç” demektir. Orucun tutulacağı günler de أياما معدودات “sıralı sayılı günler” ifadesiyle açıklanır.

    Ardarda gelen bu sayılı günlerin, içerisinde Kur’an’ın indirilmeye başlandığı Ramazan ayı olduğu da bir sonraki ayette bildirilir ve bu aya ulaşan herkesin tüm ayı oruçlu geçirmesi emredilir (2/185). Tutmama ruhsatı sadece hasta ve yolcuya verilir, üçüncü bir zümre yoktur.

    Hasta ve yolcuların tutmadıkları orucu أيام أخر “diğer günlerde” tamamlamaları emredilir. Ramazan dışındaki günler için “diğer günler” ifadesinin kullanılması Allah’ın es’sıyâm dediği oruç ibadetinin sadece Ramazan’da yapılması ve tüm ayın oruçlu geçirilmesi zorunluluğunu gösterir. Diğer günlerde tutulmasının gerekçesi olarak da لتكملوا العدة “eksik bıraktıkları sayıyı tamamlamaları” gösterilir. Bu da tüm ayın oruçlu geçirilmesi gerektiğinin diğer bir delilidir. Kur’an’da es’sıyâm adı verilen oruç ibadeti tüm Ramazan’ı oruçlu geçirmedikçe yapılmış olmaz. Tıpkı herhangi bir vakit namazını kılmamakla الصلاة namaz ibadetinin yapılmış olmayacağı gibi…

    Ramazan’da yerine getirilmesi gereken bir diğer görev de bizde fitre olarak bilinen fidye görevidir. Bu görev الذين يطيقونه “oruca gücü yeten” herkes için farzdır. “Gücü yeten” denmesinin sebebi hasta veya yolcu olup tutmama ruhsatını kullananları da kapsaması içindir. Ayete göre oruca gücü yeten herkes bir çaresizi doyuracak kadar fidye vermelidir. Bunun alt sınır olduğu, yapabilenin daha fazlasını verebileceği ayetin devamında belirtilir. Bu kadar düşük bir limit konmasının sebebi en fakir kişinin bile vermek zorunda olmasıdır.

    Ayette geçen kelime فدية bir tek fidyeyi ifade eder. Bu sebeple oruç tutmakla yükümlü her mümin tüm ayda sadece bir fidye vermekle mükelleftir. Fidye, tüm Ramazan’ı oruçlu geçirmeye gücü yettiği ortaya çıkınca yani Ramazan’ın sonunda verilir.

    Ayette geçen “يطيقونه güç yetirme” ifadesine “لا يطيقونه gücü yetmeme” anlamı vererek ağır işler yapanlar, sınava girenler, maça çıkanlar v.s. gibi kişiler için o günün fidyesini vererek tutmayabilecekleri söylemi Kur’an’a aykırıdır. Ayette oruca gücü yetenlerden bahsedilmektedir. Ayete yanlış anlam verilince Nebîmizin fitre uygulamasının Kur’an’daki kaynağı görülememiş ve fitrenin gayri metluv (Kur’an dışı) vahiyle bildirildiği söylenmiştir. Oysa müminleri bağlayan tek vahiy Kur’an’dır. Nebîmiz Kur’an’daki, yukarıda anlattığımız fidye hükmünü uygulamıştır.

    Ramazan orucunda (الصيام) günün belli vakitlerinde yapılmaması gerekenlerin “yeme, içme ve cinsel ilişki” olduğu Kur’an’da belirtilmiştir (2/187). Aynı ayette bu vaktin başlangıcı “fecrin olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden size göre tam seçilinceye kadar” şeklinde açıklanmıştır. Fecr doğu ufkundaki kızıllıktır. İmsak vaktinde doğu ufku gözlendiğinde ayette anlatılan durumun en altta karaların oluşturduğu siyah çizgi ile en üstteki göğün beyaz çizgisinin fecr kızıllığı ile ayrılması şeklinde ortaya çıktığı görülür.

    Ayetteki “size göre” ifadesi bunun çıplak gözle herkes tarafından görülebileceğini gösterir. İşte bu vakit oluşunca oruç başlar. Devamındaki “sonra orucu geceye kadar tamamlayın” ifadesi orucun güneşin batmasıyla biteceğini gösterir. Çünkü Arapça’da gece (الليل) kelimesi güneşin batması ile doğması arasındaki tüm vakti ifade eder. Eğer gecenin özel bir bölümü anlatılacaksa ayrıca belirtilir. Nitekim İsrâ Suresi 78. ayette yatsı sonu için “gecenin ğasakı” denilerek gün batımından daha sonraki bir zamanın kast edildiği belirtilir.

    Müslüman, Allah’ın dediğine teslim olan kişi demektir. Kurumların sözünden değil, Allah’ın ayetlerinden hesaba çekileceğiz. Allah’ın yarattığı ayetlerde yılın her günü oluşan imsak vaktini o saatte doğu ufkuna bakarak görebilir, böylece sizin için bakmış olanların yaptıkları linkteki imsakiyeyi kontrol edebilir, diyanetin ilan ettiği vaktin imsakla hiçbir ilgisi olmadığına kendi gözlerinizle şahit olabilirsiniz: https://www.suleymaniyetakvimi.com

    Hurafelerini din yapıp pazarlayanlar kıyamete kadar her Ramazan’da ön planda olacaklar. Ancak Allah’ın dini Allah’ın Kitabında gerçeği isteyen herkes için sapasağlam duracaktır. Gerçek müminlere tertemiz ve hayırlı Ramazanlar dilerim.

    Erdem Uygan

  • Hırsızın Cezası Konusunda “El” Kelimesinden Üretilen Bahaneler

    Hırsızın Cezası Konusunda “El” Kelimesinden Üretilen Bahaneler

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın sadece “el” kelimesiyle ilgili olan bölümünün ikinci kısmıdır. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz kitabımıza şu linkten ulaşabilirler: https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    https://erdemuygan.com/2019/03/kesilmesi-emredilen-sey-hirsizin-gucu-olabilir-mi/

    Yukarıdaki linkte yer alan önceki yazımızda Mâide Suresi 38. ayetteki el kesme cezasını güç kesme olarak tahrif eden zihniyete cevâben, bu yaptıklarının Arapça’ya aykırı olduğunu, ayetteki ifadenin güç kelimesi olamayacağını sebepleriyle ayrıntılı olarak anlatmıştık. Bu yazımızda ise yine aynı zevâtın el kelimesi ile ilgili olarak ortaya attıkları diğer bahaneleri ele alacağız.

    Öncelikle ilgili ayeti hatırlayalım:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Ayette çoğulu geçen يد yed (el) kelimesi ile ilgili olarak ortaya atılan iddialardan biri de Arapça’da çoğulun en az üç adedi gösterdiği ve bir insanın üç eli olamayacağı için bunun farklı bir anlamda olması gerektiği idi.

    Kelime ayette أيديهما eydiyehumâ şeklinde yer almaktadır. Kelimenin أيدي eydiy bölümü eller anlamındadır. Devamındaki هما humâ bölümü ise “ikisinin” anlamına gelen zamirdir. Buradaki ikil zamir, ayetin başındaki erkek ve kadın hırsız anlamındaki السارق es’sâriq ve السارقة es’sâriqa ifadelerini göstermektedir. İddia sahipleri ise kelimede kullanılan eydiy ifadesinin ikil değil çoğul olması sebebiyle en az üç eli ifade ettiğini ve her bir hırsızın ellerinden bahsedildiğini, bir insanda üç el olamayacağından bu kelimenin el anlamında olamayacağını söylemektedirler.

    Her şeyden önce, ayetteki أيد eyd kelimesinin hiçbir şekilde güç anlamında olamayacağını daha önce ispatladığımız için artık “bu kelime eller anlamında olamaz” gibi bir söylemin hiçbir tutarlı yanı yoktur. Yine de biz iddiaların hiçbir yönden tutarlı olmadığını göstermek adına çürütmeye devam edelim.

    Arapça’da isimlerin tekil (müfred), ikil (tesniye) ve çoğul (cem’î) formları vardır. Her kelimenin özel bir ikil formu olduğundan, bir kelime tekil veya ikil değil de çoğul ise 3 veya daha fazla adet olduğu anlatılıyor demektir. İncelediğimiz kelimede أيدي eydiy ifadesi çoğuldur ve en az üç adedi kastetmesi gerekir. Ancak burada “erkek ve kadın hırsızlık yapan herkesin ellerini” dendiği çok açıktır. Ayette tek bir erkek hırsız ile tek bir kadın hırsızdan bahsedilmemektedir. Erkek veya kadın, kim olursa olsun hırsızın elini kesin denmektedir. Bu anlamı kelimenin ikil ve tekil formlarını kullanarak dile getirmek mümkün değildir. Şöyle ki; kelimenin tekil olması zaten mümkün değildir bu kullanım anlamsız bir sonuç verir. Çünkü ifade فاقطعوا يدهما faktaû yedehumâ şeklinde olacaktır ve bu ifadeden her ikisinden bir el kesilmesi anlaşılır. Diğer ihtimal ise el kelimesinin ikil olması durumudur. O zaman da ifade فاقطعوا يديهما faktaû yedeyhimâ olacaktır. Bu ifadedense her iki hırsızın da iki elinin birden kesilmesi anlaşılır. İşte zaten bu karşıklıkların önüne geçmek için Arapça nahiv kitaplarında şu kural dile getirilir:

    “Tesniye (ikil) formundaki kelime bir diğer tesniye formundaki kelimenin tamlayanı (muzaf) olduğunda, tamlayan tamlananın (muzafun ileyh) bir parçası ise tamlayan çoğul formunda kullanılır.”

    Nitekim bu durumun Kur’an’da başka örneklerini de görmek mümkündür. Tahrîm Suresi’nin 4. ayeti şöyledir:

    إِنْ تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا…

    Allah’a yönelip tevbe ederseniz iyi olur. Çünkü ikinizin de kalpleri kaydı… (Tahrîm 66/4)

    Ayetteki “ikinizin kalpleri” ifadesi قلوبكما kulûbukumâ kelimesinin Türkçe karşılığıdır. Burada iki kişinin kalbinden bahsedilmesine rağmen kalp kelimesi ikil değil çoğul kullanılmıştır ki anlam karışıklığı olmasın. Hatta burada iki kişinin kalp sayısının toplamda ikiden fazla olma ihtimali olmamasına rağmen ikil değil çoğul kullanılmıştır. Buradan hareketle bu kullanımın kural dışı olmadığı, anlam karışıklığının önüne geçilmesi için böyle olması gerektiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kadın veya erkek, hırsızlık yapan herkesin tek bir elini ifade ederken çoğul gelmesi bir kişide üç el olmasını değil, herkesin birer elinin kastedildiğini göstermektedir. Ayrıca Kur’an’da ayeti böyle anlamamız gerektiğini doğrulayan çok daha güçlü deliller de vardır. Bunlardan biri Mâide 33. ayet ve benzerlerindeki kullanımdır:

    إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ…

    Allah’a ve elçisine karşı savaşan ve ortalığı birbirine katmaya çalışanların cezası öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi… (Mâide 5/33)

    Bu ayetteki ifadelerden يد yed kelimesinin çoğul kullanımında bile zamirlerden dolayı tekil kastedildiği, tek bir elden bahsedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Şöyle ki; burada تقطًع أيديهم وأرجلهم tukatta’a eydiyhim ve erculuhum (ellerinin ve ayaklarının kesilmesi) ifadesinde de eller ve ayaklar çoğul ifadelerdir. Burada kelime “onların” anlamına gelen  هم hum zamiri aldığı ve çok kişiden bahsedildiği için çoğul ifade kullanılmıştır, ancak buna rağmen her birinin birer eli ve birer ayağının kastedildiği çok açıktır. Çünkü devamında من خلاف min hilafin (çapraz olarak) ifadesi geçmektedir. Burada “çapraz olarak” ifadesinin kullanılmasından, “elleri ve ayakları” şeklinde çoğul kelimeler kullanılmasına rağmen, kast edilenin birer el ve birer ayak olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü başka şekilde çapraz kesmek mümkün değildir. Demek ki bir kişinin bir eli kast edildiğinde de kişi sayısının çokluğundan dolayı kesilecek organ çoğul olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla Mâide 38. ayetteki فاقطعوا أيديهما faktaû eydiyehumâ ifadesinde kast edilenin her hırsızın sadece bir elinin kesilmesi olduğu diğer ayetlerin delaletiyle sabittir. Benzer durum firavunun sihirbazları tehdit ettiği A’râf 124, Tâhâ 71 ve Şuarâ 49 ayetlerinde de görülebilir.

    Yusuf Suresindeki ellerini kesen kadınlardan bahseden ayette de aynı durum mevcuttur:

    … وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ ۖ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ…

    …Onlara mükellef bir sofra hazırladı; her birine bir bıçak verdi. Sonra Yusuf’a “Haydi yanlarına çık” dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce büyülendiler ve ellerini kestiler…. (Yusuf 12/31)

    Bu ayette de “ellerini” şeklinde dilimize çevrilen ifade, çoğul olan أيديهن eydiyehünne kelimesidir. Burada kadınların üçer eli olduğundan söz edilemeyeceği açıktır. Tüm kadnların ellerinden bahsedildiği için çoğul kullanıldığı söylenebilir. Ancak kast edilenin her birinin iki eli mi olduğu sorusu sorulamaz. Çünkü kadınların bir ellerinde bıçak vardır. Dolayısıyla kesilen elleri yine bir tanedir. Yani kelime çoğul kullanılmış ancak her birinin bir eli kast edilmiştir. Dolayısıyla Mâide 38. ayetteki ifadeden bir kişinin üç eli olamaz sonucunu çıkarmak anlamsızdır. Kelime bir elin kast edildiği durumlar için de çok sayıda kişiden bahsedildiği için çoğul gelmiştir. Kelimenin çoğul kullanılıp herkesin bir tek elinin kast edildiğini anladığımız bir ayet daha mevcuttur:

    إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّـهَ يَدُ اللَّـهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ…

    Sana bağlılık sözleşmesi yapanlar, o sözleşmeyi aslında Allah ile yapmış olurlar. Allah’ın eli onların elleri üstündedir… (Fetih 48/10)

    Daha önce mecaz olarak “Allah’ın iki eli” ifadesinin Mâide Suresinin 64. ayetinde geçtiğini görmüştük. Böyle bir kullanım olmasına rağmen yukarıdaki ayette “Allah’ın eli” derken tek bir elden bahsedilmektedir. Devamında ise “onların elleri üstündedir” ifadesi yine deyimsel bir kullanımla karşımıza çıkmaktadır. Burada “onların elleri” derken her birinin tek elinin kast edildiği “Allah’ın eli” ifadesinde de tek bir elin kullanılmasından anlaşılmaktadır. Eğer “Allah’ın iki eli onların elleri üstündedir” denseydi onların “iki elinin” üstünde olduğu anlaşılırdı. Ancak “Allah’ın eli, onların elleri üstündedir denilerek” deyim dahi olsa, her bir kişinin bir tek elinden bahsedildiği anlaşılır hale getirilmiş ve burada da kelime çoğul kullanılmıştır.

    Yaptığımız tüm bu tesbitler, hırsızlık suçunu işlediği sabit olmuş kişilerin sadece bir elinin kesilmesinin emredildiğini de göstermekte, “kesilecek elin bir tane olduğunu nereden çıkarıyorsunuz” gibi garip sorular da cevap bulmuş olmaktadır.

    Bu konuda çok sorulan sorulardan biri de elin sınırlarının ne olduğudur. Zira “ayette eli kesin deniyorsa elin nereden kesileceğini nasıl tesbit edeceğiz” gibi soruların bu konudaki anlamsız iddiaları güçlendirdiği düşünülmektedir. Gerçekten de herhangi bir Arapça sözlüğe bakıldığında Türkçe’ye “el” olarak çevrilen يد yed kelimesinin anlamı ile ilgili olarak şu ifadelerle karşılaşılır:

    من أَعضاء الجسد ، وهي من المنكب إِلى أَطراف الأَصابع

    “Bedenin, omuzdan parmak uçlarına kadar olan organı.”

    https://www.almaany.com/ar/dict/ar-ar/اليد/

    Görüldüğü gibi sözlüklere göre يد yed kelimesi Arapça’da omuzdan itibaren tüm kolu ifade eden bir kelimedir. Ancak bu durumun Kur’an’da bir örneği yoktur. Kelimenin Kur’an’daki tüm kullanımları bilekten parmak uçlarına kadar olan, bizim de “el” dediğimiz bölgeyle sınırlıdır. Kelimenin anlamını Kur’an’dan öğrenirken okuduğumuz ayetler hatırlanırsa bu durum net bir şekilde görülebilir:

    أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا…

    Ayakları mı var ki yürüsünler; elleri mi var ki tutsunlar; gözleri mi var ki görsünler; kulakları mı var ki dinlesinler… (A’râf 7/195)

    Ayette يد yed kelimesinin tutmaya yarayan organ olduğu belirtilmektedir. Bu da bilek ve parmak uçları arasındaki bölümdür. Şu ayet de kelimenin Kur’an’daki kullanımının tüm kolu kast eder biçimde olmadığını gösterir:

    وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَىٰ

    Şimdi elini koynuna sok da lekesiz, bembeyaz bir şekilde dışarı çıkar. Bu da bir başka belgedir. (Tâhâ 20/22)

    Kaldı ki abdesti tarif eden ayette ellerin yıkanması emredilirken “el” kelimesi ile kast edilenin yine aynı şekilde tutma organı olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple yıkacanak yerin sadece el olmadığının anlaşılması için “dirseklere kadar” denilerek sınırı genişleten bir ifadeye yer verilmektedir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ…

    Ey inanıp güvenenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın… (Mâide 5/6)

    Ayetteki “dirseklere kadar” ifadesinin sınırı genişletmek değil, omuza kadar anlaşılmasın diye, aslında sırınırı daraltmak için kullanılan bir ifade olduğu söylenebilir ki fıkıh eserlerinde bu söylem dile getirilmektedir. Ancak hem Kur’an’da el kelimesinin hiçbir ayette tüm kolu ifade eden bir kullanımının olmaması hem de bu ayetin devamında teyemmüm emri verilirken el kelimesinin kullanılıp sınır bildirilmediği halde başta Rasulullah olmak üzere herkesin sadece elini mesh etmesi bu söylemin doğru olmadığını gösterir:

    …وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَىٰ أَوْ عَلَىٰ سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مِنْهُ…

    … Hasta veya yolcu olur yahut sizden biri ayak yolundan gelir ya da kadınlarınızla birlikte olur da su bulamazsanız, temiz yüzeye (toprağa) yönelin; onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin… (Mâide 5/6)

    Görüldüğü gibi ayette sadece “ellerinizi meshedin” denilip hiçbir sınır çizilmediği halde teyemmümde omuza kadar mesh yapılmaz. Bu durum يد yed kelimesinin Arapça’da ne anlamda olursa olsun Kur’an’da sadece parmak ucundan bileğe kadar olan bölgeyi ifade ettiğini gösterir. Ayetin başında el kelimesinin “dirseklere kadar” ifadesi ile birlikte kullanılmasının da yıkanacak bölgenin parmak ucundan başlayıp dirsekte bittiğini anlatmak için olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın kelimeye verdiği bu manaya bakılırsa el kelimesinin sözlüklerdeki anlamının daha sonradan değiştiği de rahatlıkla söylenebilir. Bizim sözlüklere değil Kur’an’a teslim olmamız gerekir.

    Kaldı ki yukarıda alıntı yaptığımız sözlükte el kelimesi anlamlandırılırken ikinci anlam şöyle verilmiştir:

    و اليَدُ من كلِّ شيءٍ : مَقْبَضُه

    “Her şeyin tutulacak yerine de el denir.”

    https://www.almaany.com/ar/dict/ar-ar/اليد/

    Bir eşyanın tutulacak yeri için de bu kelimenin kullanılması, bu kelime ile tutma organı olan el yani parmak uçlarından bileğe kadar olan bölgenin kast edildiğini gösterir.

    Sonuç olarak açıkça görülmektedir ki; Mâide Suresi 38. ayette hırsızlığı sabit olmuş kadın veya erkeğin cezasının, bir elinin bilekten kesilip bedeninden ayrılması olduğu Allah’ın bir emridir. Bu ayete teslim olmak istemeyen kişilerin ürettikleri tüm argümanlar akla, mantığa, Arap dili kurallarına ve en önemlisi Kur’an’ın iç bütünlüğüne aykırıdır. Allah’ın ayetlerine teslimiyette inat edenlerin öne sürdükleri bahaneler içerisinde belki istihzayı en çok hak edeni de eli kesilen kişinin günümüzde mikro cerrahi ile elini diktirebileceği söylemidir. Açıkçası Kur’an’da buna engel bir durum yoktur. İsteyen hırsız elini elbette diktirebilir. Burada önemli olan elin dikilmesinin elin kesilmesinden sonra olmak zorunda olduğudur. Kesildikten sonra eli tekrar dikilmiş kişi suçunun cezasını çekmemiş mi olmaktadır? Suçun cezası elin kesilmesidir. Önemli olan budur. El sonradan ne yapılırsa yapılsın kesildiği anda ceza çekilmiştir. Bizim ilgilenmemiz gereken budur. Eli sonradan dikilen ile dikilmeyen kişi arasında cezayı çekmek bakımından bir fark yoktur. Çünkü suçun cezası elsiz kalmak ve ömrün kalanını elden mahrum olarak geçirmek değil, elin kesilmesidir. İnsan elini başka sebeplerden dolayı da kaybedebilir. Hırsızlığın cezasının el kesme olması eli olmayan herkesi eski bir hırsız yapmaz.

    Benzer bir bahane de “bugün hırsızlık elle yapılmıyor, dolayısıyla hırsızın elini kestiğinizde hırsızlık organını kesmiş olmuyorsunuz” şeklinde dile getirilerek Allah’ın bu ayetine teslim olmak konusunda direnç gösterilmektedir. Ne var ki Rabbimiz hırsızın cezasını belirtirken “hırsızlık organını kesin” gibi bir ifade kullanmamaktadır. Elin kesilmesinin sebebi olarak hırsızlığın elle yapılmış olmasını ileri sürmek Kur’an’dan onay almayan hayalî bir üretimdir. Allah hiçbir emrinin gerekçesini açıklamak zorunda değildir. Fıtratı belirleyen de o fıtrata en uygun olanı emreden de kendisidir. Kaldı ki sadece elini kullanıarak hırsızlık yapabilen bir kişiye de rastlamak mümkün değildir. Kullanılan organ el olsa dahi hırsızlık plan yapmakla yani kafayla işlenebilen bir suçtur.

    Güyâ mantık kullanarak bu gibi bahaneler üretmek ve böylece ayetleri gerçek mecralarından farklı noktalara çekerek Allah’ın emirlerinin üzerini örtmek aslında bizim ulemâmıza mahsus bir tutum değildir. Aksine bu tutum yahudîlerin kitaplarına yaklaşımlarıyla birebir aynıdır. Bir örnek vermek gerekirse, Tevrat’taki şu ifadelerin nasıl yorumlanarak farklı yerlere kaydırıldığını görmemiz yeterli olacaktır:

    Cana karşılık can, göze karşılık göz, dişe karşılık diş, ele karşılık el, ayağa karşılık ayak, yanığa karşılık yanık, yaraya karşılık yara, bereye karşılık bere.

    (Çıkış 21/24)

    Tevrat’ta bu şekilde geçen ifadenin doğru anlaşılmasının önüne, Allah’ın bu sözü şöyle tefsir edilerek geçilmiştir:

    “Saadya Gaon, pasuktaki (pasajdaki) ifadenin doğrudan anlaşılmasının mantıken de mümkün olmadığını örneklerle açıklar. Örneğin A, B’nin gözüne vurup sinirlerin bir bölümünü zedelemiş ve kısmî körlüğe yol açmışsa, A’ya tamamen aynı şeyi yapmanın mümkün olmadığı açıktır. Üstelik herhangi bir zarar karşısında bedenin dayanıklılığı insandan insana farklılık gösterir. A, B’yi tamamen kör etmişse bile A’yı kör etmek, belki onun acı ya da kan kaybından ölümüne yol açacaktır. Kısacası böyle bir anlayış kökten yanlıştır.”

    Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla, Tora ve Aftara, 2. Kitap Şemot s:255

    Görüldüğü gibi Allah’ın ayetle sabit bir emri insanın kısıtlı aklıyla yorumlanmaya kalkışılmış ve neticede ayette emredilen şeyin “kökten yanlış” olduğu sonucuna varılmıştır. Oysa burada anlatılan bölüm Kur’an ile de tasdik edilmektedir:

    وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْأَنفَ بِالْأَنفِ وَالْأُذُنَ بِالْأُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ ۚ فَمَن تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَّهُ ۚ وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللَّـهُ فَأُولَـٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

    Onlara o Kitapta şunu yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve her yaraya karşılık kısas gerekir. Kim onu sadakasına sayarak bağışlarsa bu kendi için keffaret olur. Kim Allahın indirdiğine göre hükmetmezse onlar, yanlış yapan kimselerdir (zalimler). (Mâide 5/45)

    Görüldüğü gibi Tevrat’taki ifade Kur’an’da aynen yer almakta ve tasdik edilmektedir. İfadenin Tevrat’ta aynen geçiyor olması onun tefsir edilerek tahrif edilmesine engel olamamıştır. Zaten ayetler yorumlama faaliyetleri ile tahrif edilirler. Bu sebeple ayetin sonunda Rabbimiz bu tutumu Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek olarak değerlendirmekte ve bunu yapanları “zalimler” olarak nitelendirmektedir. İncelediğimiz Mâide Suresinin 38. ayeti de dahil olmak üzere Kur’an’ın sayısız ayeti aynen bu şekilde Kur’an’dan konuştuğunu iddia eden ulemâ tarafından tahrif edilmiş ve edilmektedir. Dolayısıyla günümüzde bir kısım ilahiyatçının Allah’ın Kitabına revâ gördükleri bu yaklaşım şekli bile kendi orijinal üretimleri değildir.

    Yahudilerin Tevrat hükümlerine yaptıklarının bir benzeri Mâide 38. ayet bağlamında şöyle de dile getirilmektedir: “Bu ayette madem hırsızın elini kesin diyor, o halde eli olmayan kişiye ne yapacağız? Daha önce hırsızlık yapıp eli kesilmiş kişiye ne yapacağız?” v.s… Bu gibi istisnâî durumların ayetin hükmünü ortadan kaldıracağının düşünülmesi Tevrat’ın kısas ayeti karşısında yapılanla tam tamına aynı şeydir. Oysa böyle istisnâî durumlar ayetin genele hitap eden evrensel emrinin uygulanmasının önünde engel olarak görülemez. Mesela bir kişiyi kasten öldüren birinin cezası Bakara Suresi 178. ayete göre kısastır. Yani maktulün ailesi affetmediği sürece, katil ölüm cezasına çarptırılır. Ancak katilin bu ceza infaz edilmeden önce başka sebeplerle ölmüş olması yani cezayı çekecek kimsenin bulunmaması katilin cezasının kısas olması genel prensibini ortadan kaldırmaz. Yine böyle bir bakış açısıyla geçirdiği hastalıktan dolayı abdestini tutamayan kişiler örnek gösterilip abdestin namazın şartı olamayacağı söylenecek noktalara varılır ki bu da saçmadır.

    Burada önemli olan Allah’ın emrine harfi harfine teslim olabilmektir. Zira ayetin son ifadesinde de belirtildiği gibi “üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.” Bu emri yerine getirmeyi engelleyebilecek istisnâî durumların çözümleri ise ayrıca ele alınması, ancak asla emrin varlığını sorgulatmaması gereken ayrı konulardır.

    Erdem Uygan

  • Kesilmesi Emredilen Şey Hırsızın “Gücü” Olabilir Mi?

    Kesilmesi Emredilen Şey Hırsızın “Gücü” Olabilir Mi?

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın alt başlıklarından birini içermektedir. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz bu e-kitabımıza şu linkten ulaşabilirler: https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    Mâide Suresi 38. ayetin ilgili bölümü şöyledir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ …

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun… (Mâide 5/38)

    Arapça’da el anlamına gelen kelime يد yed kelimesidir. Bir takım çevreler bu kelimenin çoğulunun أيد eyd olduğunu, أيد eyd kelimesinin aynı zamanda güç anlamına da geldiğini, dolayısıyla ayette hırsıza verilecek cezanın onun elini değil, gücünü kesmek olduğunu öne sürmektedirler. Oysa el anlamındaki يد yed kelimesinin çoğulu أيد eyd değildir. Bu konuyu aşağıda detaylı olarak anlatacağız. Ama önce ileri sürülen iddianın hiçbir durumda ayete uygun olmadığını belirtmemiz gerekir. Öncelikle hukuk, bir suç işlendikten sonra o suçun cezasının tesbiti ile ilgilenir. Ayette hırsızlık suçu sabit olmuş kişilere verilecek cezadan bahsedilmektedir. Suçu sabit bir kişinin gücünü kesmek gibi bir ceza olamaz. Kaldı ki bu ifadeyle neyin anlatılmak istendiği de belli değildir. Eğer anlatılmak istenen hırsızlığın olmadığı bir toplumsal düzen oluşturmaksa bu işlenmiş bir suçun cezası değil, o suçun işlenmesini önleyici bir tedbir olabilir. Oysa ayette suçu sabit olmuş hırsızdan bahsedilmektedir. Ayrıca yeryüzünde insanların hırsızlık yapmaları alınacak tedbirlerle önlenemez. İddia edildiği gibi hırsızlık çoğunlukla yoksulluk sebebiyle işlenen bir suç değildir. Hırsızlık her devirde planlanarak yapılan, gücü, silahı, organizasyonu, ve belli bir profesyonelliği gerektiren bir suçtur. Toplumun refah seviyesinin yükseltilerek bu suçun önüne geçileceğini zannetmek, muhakemeden yoksun zihinlerden sadır olabilecek bir hayaldir. Sadece Kur’an’ın hırsızdan bahsediyor ve onun cezasını bildiriyor olması bile bu suçun kıyamete kadar yeryüzünde işleneceğinin en güçlü delilidir. Kur’an Allah’ın Kitabı oduğundan suçlara verilen cezalar da insan fıtratına uygun olacaktır. Fıtrata uygun cezalar suçları minimize etmenin olmazsa olmaz şartıdır. Dolayısıyla yapılması gereken şey, ayetleri doğru anlayıp teslim olmaktır.

    Ayrıca Arapça’da “güç” anlamına gelen أيد eyd kelimesi َأَيَد eyede fiilinden türemiştir. Türkçede kullandığımız destekleme, güçlendirme anlamındaki “te’yîd” kelimesi de bu fiilin tef’îl bâbından formunun mastarıdır. Yani bu kelime el anlamına gelen يد yed kelimesinden tamamen farklı bir kelimedir. Bu sebeple sözlüklerde el anlamındaki يدي ydy maddesi ile güç anlamındaki أيد eyd maddesi farklıdır. Lisân’ul Arab’ın أيد eyd maddesinde kelimeye şu anlam verilir:

    أيد: الأَيْدُ والآدُ جَمِيعًا: الْقُوَّةُ؛

    “Eyd: Eyd ve âd kuvvet anlamındadır.”

    İddia sahipleri يد yed kelimesinin çoğulu ile bu kelimeyi birbirine karıştırmaktadırlar. Güç anlamına gelen أ ي د e-y-d kök harflerinden türemiş kelimeler Kur’an’da 11 ayette geçmektedir. Bunlardan sadece ikisinde isim diğerlerinde fiil formundadırlar. Kelimenin fiil olarak geçtiği ayetlerin hepsinde fâil Allah’tır ve şu ayette de olduğu gibi daima tef’îl bâbında “desteklemek, güçlendirmek” anlamında karşımıza çıkmaktadır:

    وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِن بَعْدِهِ بِالرُّسُلِ ۖ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ…

    Musa’ya o kitabı vermiş, ardından da onun izinden giden elçiler göndermiştik. Meryem oğlu İsa’ya da açık belgeler (mucizeler) vermiş, onu Kutsal Ruh ile güçlendirmiştik (te’yîd).  (Bakara 2/87)

    Kelimenin isim olarak kullanıldığı iki ayet ise şunlardır:

    وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ …

    Bir de semaya bakın biz onu kuvvetle (بأيد bieydin) bina ettik… (Zâriyât 51/47)

    اصْبِرْ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ ۖ إِنَّهُ أَوَّابٌ

    Bunların sözlerine sabret. Kulumuzu; güçlü (ذا الأيد ze’l-eyd) Davut’u anlat. Çünkü o, pek saygılıydı. (Sâd 38/17)

    Nitekim Lisân’ul Arab أيد eyd maddesinde bu ayet örnek verilmiş ve şöyle söylenmiştir:

    وَقَوْلُهُ عَزَّ وَجَلَّ: وَاذْكُرْ عَبْدَنا داوُدَ ذَا الْأَيْدِ؛ أَي ذَا الْقُوَّةِ

    “Yüce Allah’ın şu sözünde;  وَاذْكُرْ عَبْدَنا داوُدَ ذَا الْأَيْدِ  eyd sahibi kulumuz Davud’u anlat, yani kuvvet sahibi”

    Ragıp el İsfahanî de أيد eyd maddesinde Kur’an’dan örnekler verirken bu ayete ek olarak Zâriyât 47. ayeti de almıştır. Burada dikkat çekmek istediğimiz nokta, sözlüklerde bu ayetlerin örnek verildiği maddelerin يدي y-d-y yani “el” maddesi değil, أيد e-y-d maddesi olduğudur.

    İddia sahipleri bu 2 ayeti ve bir de Sâd Suresi 45. ayeti (bu ayeti aşağıda ayrıca ele alacağız) delil göstererek Mâide 38. ayetteki ifadenin hırsızın elini değil gücünü kesmek anlamına geldiğini öne sürmektedirler. Oysa yukarıda da söylediğimiz gibi el ile güç anlamına gelen kelimeler tamamen farklı kelimelerdir ve Mâide 38. ayetteki kelimenin güç anlamındaki أيد kelimesi olması mümkün değildir. Çünkü el anlamına gelen kelimenin kök harfleri ي د ي (y-d-y) iken güç anlamına gelen kelimenin kök harfleri أ ي د (e-y-d) şeklindedir. El anlamına gelen kelimenin çoğul formu ile güç anlamına gelen kelime benzer yazılırlar ancak يد yed kelimesinin çoğulunda kök harfi olan ي yâ ortaya çıkar ve bu yüzden أيدي eydiy şelinde yazılır. Güç kelimesinde ise sonda bir ي yâ harfi bulunmaz ve أيد eyd şeklinde yazılır. İki kelimenin kök harflerinin farklılığı, “el” anlamındaki kelimenin çoğul formunda görünür olan bu ي yâ harfiyle tesbit edilebilir. Buna göre eller ifadesini içeren tüm kelimelerde kelimenin kökündeki ي yâ harfi yazılır. Bu yüzden Mâide 38. ayette kelime şöyle geçmektedir: فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا faktaû eydİYEhumâ (ellerini kesin). Oysa gücünü kesin denseydi ifadenin فَاقْطَعُوا أَيْدَهُمَا faktaû eydEhumâ veya her ikisinin güçlerini anlamında فَاقْطَعُوا أَيْدَيْهِمَا faktaû eydEYhimâ olması gerekirdi. Bu ifadede bir ي yâ gözükmesine rağmen okunuşu ayetteki ifadeden farklı olarak eydEYhimâ şeklindedir çünkü buradaki ي yâ harfi ifadenin ikil olmasından dolayıdır. Ancak ayette ikisi de değil, eydİYEhumâ şeklindedir. Çünkü güçten değil, “eller”den bahsedilmektedir.

    El kelimesinin kökündeki bu ي yâ harfi Sâd Suresinin 45. ayetinde de görünmekte ve kelimenin güç değil eller anlamında olduğunu göstermektedir:

    وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ أُولِي الْأَيْدِي وَالْأَبْصَارِ

    Eller (الأيدي el’eydiy) ve basîretler sahibi kullarımız İbrahim, İshak, Yakub’u da anlat. (Sâd 38/45)

    Ayette eller olarak çevrilmiş kelime الأيدي el’eydiy kelimesidir. Kelimenin sonundaki ي yâ harfi bunun el kelimesinin çoğulu olduğunu, aynı surenin 17. ayetindeki ifadenin aksine güç anlamında olmadığını gösterir. Bu kelime güç anlamında olsaydı 17. ayetteki gibi الأيد el’eyd şeklinde yazılması gerekirdi. Ayrıca ayette bu kelimeden sonra yine insan vücuduna ya da özelliğine atıfla الأبصار basiretler, bakışlar anlamındaki ifadenin kullanılması da bu kelimenin “eller” anlamında olduğunun bir başka göstergesidir. Fahreddin Râzî bu ifadelerle ilgili olarak şu notu düşmektedir:

    واعْلَمْ أنَّ اليَدَ آلَةٌ لِأكْثَرِ الأعْمالِ والبَصَرُ آلَةٌ لِأقْوى الإدْراكاتِ، فَحَسُنَ التَّعْبِيرُ عَنِ العَمَلِ بِاليَدِ وعَنِ الإدْراكِ بِالبَصَرِ

    “Bil ki el bir çok iş için bir araç olduğu gibi basiret de güçlü bir kavrayış için bir araçtır. İş ifadesini en güzel anlatan tabir el, idrak ifadesini en güzel anlatan tabir ise basirettir.”

    Halbuki aynı müfessir surenin yukarıda gördüğümüz 17. ayeti için şu açıklamayı yapmaktadır:

    ذا الأيْدِ﴾ أيْ ذا القُوَّةِ عَلى أداءِ الطّاعَةِ والِاحْتِرازِ عَنِ المَعاصِي﴿

    “Ayetteki ذا الأيْدِ  ze’l eyd isyandan kaçınma ve itaati yerine getirme konusunda güç sahibi demektir.”

    Görüldüğü gibi tefsirlerden bir örnek göstermek amacıyla alıntı yaptığımız Fahreddin Râzî de tefsirinde, Sâd Suresi 45. ayetteki الأيدي el’eydiy kelimesini “el”, 17. ayetteki, sonunda ي yâ harfi olmayan الأيد el’eyd kelimesini ise “güç” olarak anlamlandırmıştır.

    Bu iki kelimenin tamamen farklı köklerden kelimeler olduğunun bir delili de A’râf Suresi 195. ayetteki kullanımda görülebilir:

    أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا ۗ قُلِ…

    Ayakları mı var ki yürüsünler; elleri mi var ki tutsunlar; gözleri mi var ki görsünler; kulakları mı var ki dinlesinler… (A’râf 7/195)

    Ayetteki “elleri (eydin) mi var ki tutsunlar” ifadesinin orijinali  أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا şeklindedir. Burada eller kelimesi أيدٍ eydin şeklindedir. Halbuki el kelimesinin çoğulunda kelimenin sonundaki ي yâ harfi ortaya çıkar demiştik; ama burada sondaki ي yâ harfi görünmemektedir. Fakat aslında merfû olması gereken ifade mecrur olarak gelmiştir. Buradaki tenvinli esre, kelimenin sonundan bir harfin hazfedildiğini (düştüğünü) gösterir. Çünkü normal şartlarda böyle bir cümlede tıpkı öncesindeki أرجلٌ ercülün ifadesinde olduğu gibi eyd kelimesinin de ötre okunması yani merfu olması ve أيدٌ eydun şeklinde gelmesi gerekirdi. Ancak burada kelimenin sonunda hazfedilmiş bir ي yâ olduğunu, yani aslında bunun أيديٌّ eydiyyun (eller) kelimesi olduğunu belirtmek için esre olmuş ve tenvinli gelmiştir (eydin). Yani أيد eyd olarak yazıldığı halde güç anlamına gelen أيد eyd ile aynı kelime olmadığı sonundaki dal harfinin ötre okunması gerekirken esre okunmasından anlaşılmaktadır. Sonunda ي yâ harfi olan kelimelerde benzer duruma farklı örnekler görmek için sonunda ي olması gereken ama kural gereği düştüğünü belirtmek için tenvinlenmiş واقٍ vâqin ya da قاضٍ qâdin kelimelerine bakılabilir. (Ra’d 13/34,37, Müminun 23/21, Tâhâ 20/72).

    Sonuç olarak Mâide Suresi 38. ayette kesme emri verilen şeyin hırsızın gücü olduğu iddiası Arapça bakımından da itibar edilmesi mümkün olmayan, temelsiz bir iddiadır. Böyle bir iddiayı savunmakla yapılan şey ayeti tahrif etmek ve Arapça bilmeyenleri etki altına almak olacaktır.

    Erdem Uygan