Kategori: Erdem Uygan

  • Hırsızın (Sâriq) Cezasını Bildiren Ayette Nekâl Kelimesinin Çürüttüğü İddialar

    Hırsızın (Sâriq) Cezasını Bildiren Ayette Nekâl Kelimesinin Çürüttüğü İddialar

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın “nekâl” kelimesiyle ilgili olan bölümüdür. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz kitabımıza şu linkten ulaşabilirler:

    https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    Mâide Suresi 38. ayette nekâl kelimesi şu şekilde yer almaktadır:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir cezâ, Allah tarafından bir nekâl olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    نكال Kelimesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    Mâide Suresi 38. ayette geçen bir diğer ifade نكالا nekâlen ifadesidir. نكل nekele kök harflerinden türetilmiş kelimeler Kur’an’da 5 ayette karşımıza çıkmaktadır. Bu ifadenin anlamı öğrenildiğinde ayetle ilgili ortaya atılan şu iddialar da çürütülmüş olur:

    • “Ayette kastedilen, hırsızlık yapmak isteyen kişinin bu imkandan yoksun bırakılmasını temin etmektir.”
    • “Ayetteki kesme emri hırsızlığa karşı tedbir olması için gücün kesilmesi anlamındadır.”

    نكل nekele fiili “bağlamak, bukağılamak” anlamındadır. Binek hayvanının bukağısı (demir halka) veya bağı hayvanı engellediği için bunların ikisine de النكل nikl denmiştir. Çoğulu olan أنكال enkâl kelimesi bu anlamda Kur’an’da da kullanılır:

    إِنَّ لَدَيْنَا أَنكَالًا وَجَحِيمًا

    Bizim yanımızda bukağılar ve alevli ateş. (Müzzemmil 73/12)

    Kelimedeki bu engelleme anlamı fiilin التنكيل tenkîl formunda, “işlenen bir suça, başkasına ibret olup o suçtan engelleyecek şekilde ceza vermek” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kur’an’da تنكيل tenkîl şeklindeki bu kullanım da mevcuttur:

    فَقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللَّـهِ لَا تُكَلَّفُ إِلَّا نَفْسَكَ ۚ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ ۖ عَسَى اللَّـهُ أَن يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُوا ۚ وَاللَّـهُ أَشَدُّ بَأْسًا وَأَشَدُّ تَنكِيلًا

    Allah yolunda savaşa gir; sen sadece kendinden sorumlusun. Müminleri de özendir ki Allah, o kâfirlerin baskınını önlesin. Allah’ın baskını daha güçlü, ceza vermesi (tenkîl) daha ağırdır. (Nisa 4/84)

    Kelime “caydırıcı olma” anlamında daha çok isim formunda نكال nekâl şeklinde kullanılır. Bu anlamı Kur’an’dan tesbit etmek mümkündür:

    فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَىٰ فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَىٰ

    (Firavun) “Sizin en yüce rabbiniz benim!” dedi. Allah da onu, çağdaşlarına ve sonrakilere nekâl olacak şekilde cezalandırdı. (Nâziât 79/24-25)

    Bu ayetlerde firavuna verilen cezanın nekâl olma özelliğinin o dönemde yaşayan ve sonradan gelecek olanlar üzerinde etkili olduğu ve bir cezâ olduğu görülebilmektedir. Nekâl kelimesinin kullanıldığı ayetlerde “o devirdekiler ve sonrakiler” şeklindeki ifadelerin kullanılması ve bir cezadan bahsedilmesi dikkat çekicidir:

    وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَوْا مِنكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ فَجَعَلْنَاهَا نَكَالًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ

    İçinizden cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Onlara “Aşağılık maymunlar gibi olun!” demiştik. Bunu, o gün yaşayanlara ve arkadan gelenlere nekâl ve müttakîlere öğüt olsun diye yapmıştık. (Bakara 2/65-66)

    Görüldüğü gibi nekâl ifadesi yine bir ceza için kullanılmakta ve bu ceza, cezalandırılan kişilere değil, onlardan başkalarına nekâl olmaktadır. Kelimenin engelleme anlamı düşünüldüğünde cezanın nekâl olmasının başkalarını aynı suçu işlemekten caydırıcı olması anlamına geldiği görülür.

    نكال Nekâl – عبرة İbret Farkı

    Mâide Suresinin 38. ayetindeki nekâl kelimesine bazı meallerde ibret anlamı verilmektedir. Oysa ibret kelimesi de Arapça’dır ve Kur’an’da biri fiil olmak üzere 7 kez karşımıza çıkmaktadır. Bu kullanımlara bakıldığında nekâl ile aralarındaki anlam farkı tesbit edilebilir. Nekâl ifadesinin sadece verilen cezanın bir özelliği olarak kullanılmakta olduğunu görmüştük. İbret ifadesi ise “birbirleriyle savaşan iki grup”, “rasullerin kıssaları”, “en’âm (koyun, keçi sığır, deve)”, “gece ve gündüzün çevrilmesi”, “ehl-i Kitap’tan küfre sapanların kendi yurtlarından kaçışları” gibi konular için kullanılmaktadır.

    Cezanın nekâl olması, ceza verilen kişi için değil, o gün yaşayan ve daha sonra gelecek kişiler için zikredilmekteydi. İbret ise yukarıda sayılan konularda, “ulu’l elbâb, ulu’l ebsâr, siz, müminler, çekinenler” gibi kişiler için kullanılmaktadır. Yukarıda okuduğumuz nekâl ifadesinin geçtiği Nâziât Suresi 25. ayetinden bir sonraki ayette “ibret” ifadesi kullanılmaktadır:

    فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَىٰ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَىٰ

    Allah da onu, çağdaşlarına ve sonrakilere nekâl olacak şekilde cezalandırdı. Bunda, çekinecek olanların alacakları bir ibret vardır. (Nâziât 79/25-26)

    İki kelime arasındaki, yukarıda belirttiğimiz farklar bu iki ayette de görülmektedir. Öncelikle nekâle ibret anlamı verilemeyeceği, ibret kelimesinin ayrıca kullanılmasından bellidir. Ayrıca nekâl çağdaşlar ve sonrakiler için, ibret ise çekinecek olan herkes için kullanılmaktadır. Nekâl sadece cezanın bir özelliğidir, ibret ise yaşanan tüm olayın bünyesinde taşıdığı (إِنَّ فِي ذَٰلِكَ) bir özelliktir.

    Tüm bu farklardan da anlaşıldığı gibi ibret, bir olay veya durumdan çıkarılacak ders anlamında kullanılmaktadır. Kelime dilimizde de bu anlamı ile yer almaktadır. Nekâl ise suça verilen cezanın caydırıcı olduğunu belirtmektedir.

    Bundan dolayı Mâide 38. ayette geçen nekâl kelimesi de ibret anlamında değildir. Tüm bu öğrendiklerimizden sonra ayetin anlamı şu şekilde ortaya çıkmaktadır:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek sâriq ile kadın sâriqin ellerini kesin ki işledikleri suça karşılık bir cezâ ve Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Ayete göre nekâl olmak suçun değil suça verilen cezânın bir özelliğidir. Yani bu suçu işlemiş bir kişinin eli kesilecek ve verilen bu cezâ başkaları için caydırıcı olacaktır. Dolayısıyla ayette söylenmek istenen hırsızlık suçunun işlenmeyeceği bir toplum yaratmak olamaz. Bu suça verilen ceza başkalarını caydırma amacı taşımak durumunda olmalıdır. O da Rabbimizin emrettiği elin kesilmesi cezasıdır.

    Ayrıca “ayetin ifade ettiği şey hırsızlık yapmak isteyeni bu imkandan yoksun bırakmaktır” ifadesi doğru olsa bile bunu hırsızlık (seriqa) yapamayacağı refah seviyesi yüksek bir toplum oluşturarak değil, bu suçu işleyene Allah’ın emrettiği el kesme cezasını vererek yapmak mümkündür. Çünkü nekâl (caydırıcı) olan şey verilen cezâdır. Toplum ne kadar zengin olursa olsun hırsızlık yapmak isteyen daima olacaktır.

    Son olarak, mülkiyet hakkını tehdit eden bir suç, topluma karşı işlenmiş olduğundan cezânın nekâl olması da toplumun diğer fertlerini bu suçtan caydırmak içindir. El kesme cezası bu sebeple de seriqa suçunun tam karşılığıdır.

    Erdem Uygan

  • Hırsızın (Sâriq) Cezâsını Bildiren Ayette Cezâ Kelimesinin Çürüttüğü İddialar

    Hırsızın (Sâriq) Cezâsını Bildiren Ayette Cezâ Kelimesinin Çürüttüğü İddialar

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın “cezâ” kelimesiyle ilgili olan bölümüdür. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz kitabımıza şu linkten ulaşabilirler:

    https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    Mâide Suresi 38. ayette cezâ kelimesi şu şekilde yer almaktadır:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir cezâ, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    جزاء Cezâ Kelimesi ve Kur’an’daki Kullanımları

    جزاء cezâ kelimesine sözlüklerde “yetmek, kâfî gelmek, yeterlilik” anlamları verilmektedir. Kur’an’da kelimenin türevleri 109 ayette 118 kez geçmekte ve iyi ya da kötü karşılık anlamlarında kullanılmaktadır. Kelimeye Kur’an’ın verdiği anlam tesbit edildiğinde Mâide Suresi 38. ayetle ilgili olarak şu iddiaların anlamsızlığı ortaya çıkacaktır:

    • “El kesme cezası suç-ceza denkliği bakımından ağır bir cezadır. O halde ayette kast edilen elin fiziksel olarak kesilmesi olamaz.”
    • “Ayette kastedilen, hırsızlık yapmak isteyen kişinin bu imkandan yoksun bırakılmasını temin etmek, gücünü kesmektir. Herkesin karnının doyduğu bir ortam oluşturulursa hırsızlık olmaz. Ayetteki kesme emri hırsızlığa karşı tedbir olması için gücün kesilmesi anlamındadır.”
    • “Bu uygulama Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneğidir. Allah Rasulü bu geleneksel cezayı olabildiğince sınırlandırmıştır.”
    • “Yusuf Suresinde hırsızlığın cezası el kesmek değildir. Dolayısıyla Kur’an’ın bu suça vereceği ceza bu olmamalıdır.”
    • “El kesme cezasından bahseden ayetten bir sonraki ayette suçlunun tevbe ettiği takdirde Allah’ın bu tevbeyi kabul edeceği bildirilir. Eli kesildikten sonra tevbenin kabul edilmesi bir anlam taşımaz.”

    Kelimenin Kur’an’daki Kullanımları

    Türkçe’de sadece kötülüğün karşılığı olarak kullanıldığı için cezâ kelimesi dilimizde sadece yaptırım, müeyyide anlamına gelmektedir. Ancak Arapça’da iyiliğin karşılığı anlamında da cezâ kelimesi kullanılır. Bu sebeple aşağıdaki ayetlerde olduğu gibi dilimize yerine göre hem cezâ hem de ödül olarak çevrilir:

    أُولَـٰئِكَ جَزَاؤُهُمْ أَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللَّـهِ وَالْمَلَائِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ

    Onların cezası (جزاؤهم), Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından dışlanmaktır. (Âl-i İmrân 3/87)

    أُولَـٰئِكَ جَزَاؤُهُم مَّغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا…

    Onların ödülü (جزاؤهم), Rablerinin bağışlaması ve ölümsüz olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan bahçelerdir… (Âl-i İmrân 3/136)

    Kelimenin “iyiliğin karşılığı” anlamındaki kullanımı bu durumu daha iyi özetler:

    هَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَان

    İyiliğin cezâsı (karşılığı) iyilikten başkası mıdır? (Rahmân 55/60)

    Cezâ kelimesiyle anlatılanın sözlü değil, fiziksel bir karşılık olduğunu şu ayetten görebilmek mümkündür:

    إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّـهِ لَا نُرِيدُ مِنكُمْ جَزَاءً وَلَا شُكُورًا

    (Şöyle derler:) “Biz sizi, sırf Allah yüzümüze baksın diye doyuruyoruz. Yoksa sizden bir karşılık da, teşekkür de beklemiyoruz.” (İnsan 76/9)

    Ayette yaptıklarının karşılığını sadece Allah’tan bekleyenlerin ne cezâ ne de teşekkür istemediklerini belirtmeleri, cezânın sözlü bir karşılıktan fazlası olmasını gerektirir. Kötülüğün karşılığının da ister dünya hayatında, isterse ahirette olsun ona denk bir kötülük olduğu ilkesi yine bu kelimeyle dile getirilmektedir:

    وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَاۖ فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّـهِ ۚ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

    Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür. Kim bağışlar da arayı düzeltirse karşılığını Allah verir. O, yanlış yapanları sevmez. (Şûrâ 42/40)

    مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا ۖ وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَىٰ إِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

    Kim bir iyilikle gelirse ona, on katı verilir. Kim de kötülükle gelirse sadece bir katı ile cezalandırılır. Kimseye haksızlık yapılmaz. (En’âm 6/160)

    “Suçların karşılığı” anlamında da Türkçe’de olduğu gibi yine cezâ kelimesi kullanılır:

    إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ…

    Allah’a ve elçisine karşı savaşan ve ortalığı birbirine katmaya çalışanların cezası öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi… (Mâide 5/33)

    وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللَّـهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا

    Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ölmemek üzere kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu dışlamış (lanetlemiş) ve onun için büyük azap hazırlamıştır. (Nisâ 4/93)

    قَالُوا فَمَا جَزَاؤُهُ إِنْ كُنْتُمْ كَاذِبِينَ قَالُوا جَزَاؤُهُ مَنْ وُجِدَ فِي رَحْلِهِ فَهُوَ جَزَاؤُهُ ۚ كَذَٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ

    Görevliler dedi ki “Peki, ya yalan söylediğiniz ortaya çıkarsa size göre hırsızın cezası nedir? Onun cezası, kimin yükünden çıkarsa ceza olarak o alınır. Biz yanlış yapanları böyle cezalandırırız.” dediler. (Yusuf 12/74-75)

    Hırsızlık suçunun cezası da Mâide Suresi 38. ayette yine bu kelimeyle dile getirilmekte ve hırsızın işlediğinin karşılığı olarak elinin kesilmesi emredilmektedir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِ ۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Görüldüğü gibi Mâide 33. ayette terör suçunun cezası, Nisâ 93. ayette bir mümini kasten öldürmenin cezası ve Yusuf 74, 75. ayetlerde de hırsızlık suçunun cezası kullanımlarında tıpkı Türkçede olduğu gibi جزاء cezâ kelimesi kullanılmaktadır. Bu durum Mâide 38. ayet için de aynıdır. Ayette جَزَاءً بِمَا كَسَبَا “işlediğinin cezası olarak” elini kesin emri verilmektedir. Tıpkı Yusuf Suresindeki ayetlerde olduğu gibi burada da “hırsızın (sâriq) cezâsı” aynı kelimelerle konu edilmektedir. Dolayısıyla bu ayette bu suçun cezasının emredildiği açıktır. Bu da “ayette emredilen şey el kesmek değil güç kesmektir” şeklindeki söylemin ne kadar tutarsız olduğunu bir kez daha göstermektedir. Ayrıca cezaların suça denk olması gerektiği ilkesini dile getiren ayetin ilgili bölümüne tekrar bakarsak:

    وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَاۖ…

    Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür… (Şûrâ 42/40)

    Ayette kötülüğe verilen cezanın da kötülük ya da orijinal ifadesiyle سيئة seyyie olması şartı vardır. Diğer bir deyişle suç işleyen kişiyi iyi bir son beklememektedir. İşlediği suçla orantılı olacak “kötü” bir fiille cezalandırılacaktır. Bir kişinin gücünü kesmek veya elini yaralayarak çizmek o kişiye bir kötülük yapmak olmayacaktır. Orta yerde suçluluğu tesbit edilmiş kişiler varken suçun oluşumunu engelleyecek tedbirler almanın da o suçlulara yaptıklarının cezasını vermek olmadığını söylemeye bile gerek yoktur.

    Yine Şûrâ suresinin 40. ayeti gereğince bir suça verilecek ceza, ne eksik ne fazla, işlenen suçun tam karşılığı olmalıdır. Mâide Suresi 38. ayette hırsıza (sâriq) verilen el kesme cezası seriqa (nitelikli hırsızlık) suçunun karşılığıdır. Bu sebeple bu cezanın verilebilmesi için “sâriq” kelimesini incelerken sıraladığımız şartların işlenen suçta bulunup bulunmadığına bakılmalıdır. Bu suçtan hüküm giymiş kişinin cezasının “işlediği suça karşılık” olarak el kesme olduğu ayette net biçimde belirtilmektedir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki işlediklerine/kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Ayetteki جَزَاءً بِمَا كَسَبَا “işlediğine, kazandığına karşılık bir ceza” ifadesi suçu işleyen kişinin başkasının mülkiyetine el uzattığını göstermektedir. Bu cezanın karşılığı olarak başkasının mülkiyetine uzanan el kesilmektedir. Devamındaki نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ “Allah tarafından bir caydırma” ifadesi de bu cezanın suça denk bir ceza olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Ayrıca ayetin sonundaki وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır” ifadesi de bu cezanın bu suçun tam karşılığı olduğu kararının Allah tarafından verildiğini gösterir. Zira cezânın suça denk olması ilkesi Allah’ın Kitabında ortaya konmaktadır. Bu noktada Suat Erdoğan’ın şu tespitlerini görmemiz de faydalı olacaktır:

    “Hırsızlık (seriqa) suçu karşılığında öngörülen el kesme cezasını, kasten adam öldürme suçu karşılığında öngörülen ceza ile kıyaslayarak bir açıklama getirmek de mümkündür. Şöyle ki, yaşam hakkını ihlal etmenin karşılığının yaşam hakkı olması gibi, mülkiyet hakkını ihlal etmenin karşılığının da mülkiyet hakkı olması, dolayısıyla mülkiyet hakkını ihlal etmenin  cezasının mülkiyet hakkını yitirmek alamında temsilen el kesme şeklinde gerçekleştiğini ifade edebiliriz. Yusuf’un kardeşlerinin hırsızlık suçunun cezası konusunda kendilerine yöneltilen soruya cevap olarak verdikleri من وجد في رحله فهو جزاؤه kimin yükünde bulunursa o kimse(nin alıkonması/köleleştirilmesi) onun cezasıdır ifadesi söz konusu suçun tam karşılığı olarak değerlendirilebilir. Zira köleleştirmek mülkiyet hakkının yok edilmesi anlamına gelmektedir. Bu sebeple elin insan bedeninde mülkiyeti temsil eden organ olması sebebiyle hırsızlık (seriqa) suçu karşılığında mülkiyeti temsilen kesilmesi, temsili olarak mülkiyetin yok edilmesi olarak değerlendirilebilir. Bu yönüyle, hırsızlık (seriqa) suçu karşılığında köleleştirme ile el kesme cezalarının biri diğerinin benzeri/mümasil yaptırımlar olduğu söylenebilir.”

    Sonuç olarak verilecek cezanın suça denk olma ilkesi Kur’an’ın çok net bir ilkesidir. Seriqa dediğimiz el kesme cezasını emreden de yine aynı Kur’an’ın ayetidir. Sadece bu durum bile seriqa suçuna denk cezanın bu olduğunu söylemek için yeterlidir. Ayetteki جَزَاءً بِمَا كَسَبَا “işlediklerine/kazandıklarına karşılık bir ceza”, نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ “Allah tarafından bir caydırma” ve وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “üstün olan ve doğru kararlar veren” Allah’tır ifadeleri de bu denkliği göstermesi ve onu belirleyenin Allah olduğunu ortaya koyması bakımından tüm iddiaları çürütecek nitelikte ifadelerdir. Ayrıca suçun mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaya yönelik olması onu topluma karşı işlenmiş bir suç yapmaktadır. Cezanın caydırıcı olma özelliğinin belirtilmesi de bunu gösterir. Dolayısıyla bu ceza ile sadece mağdur değil, toplum da tatmin edilmektedir. Nitekim yine topluma karşı işlenmiş bir suç olan terör suçları (hirâbe) için verilecek cezalarda da el kesme cezası bulunmaktadır. “Burada da fail belli bir kişi veya malı hedef almanın ötesinde, ayrım yapmaksızın yaşam ve mülkiyet hakkına yönelik bir saldırı gerçekleştirmiştir. Bu sebeple mal varlığına yönelik ihlalin toplumsal barışı tehdit eden nitelikte olması ve doğrudan mülkiyet hakkını hedef alması sebebiyle, cezanın hırsızlık (seriqa) suçunun cezasıyla eşdeğer olmasını gerekli kılmıştır.”

    جزاء Ceza ve عقاب İqâb Farkı

    Kur’an’da verilecek cezanın yapılan kötülüğe denk olması gerektiği ilkesinin bir çok ayette ceza kelimesi kullanılarak dile getirildiğini söylemiş ve Şura Suresi 40. ayeti örnek vermiştik:

    وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَاۖ…

    Bir kötülüğün karşıığı (cezası), onun dengi bir kötülüktür… (Şûra 42/40)

    Bu ilke bazı ayetlerde عاقب âqabe fiiliyle de dile getirilmektedir. O halde aralarındaki farkları tespit etmemiz gerekir. Bu kelime insanların vereceği ceza için kullanıldığında daima fiil formunda karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca cezâ kelimesinden farklı olarak sadece kötülüğe verilecek karşılık anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu kelimeyle birlikte ayrıca سيئة “kötülük” gibi kelimeler kullanılmasına gerek yoktur. Tüm bu özelliklerinden dolayı kelimeye ödüllendirmenin zıttı olan “cezalandırma” anlamı verilmesi uygun olur:

    وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُم بِهِ ۖ وَلَئِن صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِّلصَّابِرِينَ

    Eğer cezalandıracaksanız (عَاقَبْتُمْ âqabtüm) size yapılanın (مَا عُوقِبْتُم بِهِ ma ûqibtum bih) dengiyle cezalandırın (فَعَاقِبُوا feâqibû). Sabredecek olursanız kuşkusuz bu, sabredenler için daha iyidir. (Nahl 16/126)

    Ayette sabretmenin “sabredenler” için daha iyi olacağının belirtilmesi, bu durumun haksızlık yapanlara bir iyilik olmadığını da göstermektedir. Burada sabırdan bahsedilmesi, mağdur açısından yapılan kötülüğü cezalandırma gücü ve imkanının her zaman mümkün olamayacağını da gösterir. Kelimenin geçtiği benzer bir ayet şöyledir:

    ذَٰلِكَ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِهِ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنصُرَنَّهُ اللَّـهُ ۗ إِنَّ اللَّـهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ

    Bu böyledir; kim kendine yapılanı (ما عوقب به mâ ûqibe bih) misliyle cezalandırır (عاقب âqabe) ve sonra yine de kötülüğe uğrarsa Allah ona elbette yardım eder. Çünkü Allah, hoşgörülüdür, affeder bağışlar. (Hacc 22/60)

    Yukarıdaki iki ayette de hem kötülüğü yapan hem de kötülüğe uğrayan kişi için aynı kelimenin kullanılması da iqâbın sadece kötülük için kullanıldığını  göstermektedir.

    Nahl 126. ayette “eğer cezalandıracaksanız” ifadesi kullanılarak cezanın verilip verilmeyeceği kararı kişilere bırakılmış, hatta ayetin sonunda ceza verilmemesi durumu övülmüştür. Hacc 60’ta da benzer durum vardır. Bu durum burada daha özel ve kişisel durumlardan bahsedildiğini gösterir. Ayrıca bu ayetlerde cezalandırmaya dair genel ilkeler ortaya konmakta, şu suça şu cezayı verin denmemektedir.

    Şûra 40. ayette ise cezâ kelimesine “karşılık” anlamı verilmesi gerekir. Yani cezânın kullanıldığı Şûra 40. ayet ile iqâbın kullanıldığı Nahl 126 ve Hac 60. ayetler arasındaki en temel fark, ilkinde “kötülüğün karşılığı” dile getirilirken diğerlerinde bu karşılığın bir “cezalandırma” olmasıdır. Karşılık iyilik için de olabilirken Türkçe açısından iyiliğin cezalandırılmasından söz edilemez. Sonuçta ortaya çıkan şudur; her iqâb bir cezâdır; ancak her cezâ bir iqâb değildir.

    Sonuç olarak iqâb kelimesi ile sadece cezalandırın denmekte, cezanın ne olacağı belirtilmeyip suça göre belirlenmesi emredilmektedir. Ancak belli suçların cezalarının zikredildiği ayetlerde örneğin Mâide 38. ayette “sâriq ve sâriqanın ellerini kesin” denilerek yapılacak cezalandırmanın ne olduğu net bir şekilde belirtilmektedir. Diğer bir deyişle bu ayette iqâb (cezalandırma) kelimesi kullanılmamaktadır çünkü uygulanacak iqâbın (cezalandırmanın) ne olduğu zaten açıkça söylenmektedir. Yani seriqanın iqabı Allah tarafından el kesme olarak zaten belirlenmiştir. Ayetteki cezâ kelimesi ise bu suçun tam karşılığı olan iqâb budur anlamındadır. Kısacası Mâide 38. ayette “işlenen suça karşılık (cezâ)”  جَزَاءً بِمَا كَسَبَا olan iqâbın (cezalandırmanın) el kesme olduğu belirtilmektedir.

    Tevrat’ta Hırsızlığın Cezâsı

    Rabbimizin seriqa suçu için belirlediği cezaya teslim olmak istemeyenler Yusuf Suresinde geçen olayda hırsızlığın cezasının el kesme olmamasını Mâide 38’in yanlış anlaşıldığına delil olarak göstermektedirler. Gerçekten de seriqa suçunun özelliklerini tesbit ettiğimiz Yusuf Suresi’nin ayetlerinde, kendilerine bu suçun cezasının ne olduğu sorulan Yakup Aleyhisselamın oğulları şöyle cevap vermektedirler:

    قَالُوا فَمَا جَزَاؤُهُ إِنْ كُنْتُمْ كَاذِبِينَ قَالُوا جَزَاؤُهُ مَنْ وُجِدَ فِي رَحْلِهِ فَهُوَ جَزَاؤُهُ ۚ كَذَٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ

    Görevliler dedi ki “Peki, ya yalan söylediğiniz ortaya çıkarsa size göre hırsızın cezası nedir? Onun cezası, kimin yükünden çıkarsa ceza olarak o alınır. Biz yanlış yapanları böyle cezalandırırız.” dediler. (Yusuf 12/74-75)

    Ayette Yakup Aleyhisselamın oğulları seriqa suçunu işleyen kişilerin suça karşılık kendilerinin alınacağını yani köleleştirileceklerini söylemekte, kendi hukuklarında cezanın bu olduğunu belirtmektedirler. Nitekim Tevrat’ta hırsızın cezası şöyle tarif edilmektedir:

    “(Bir hırsız çaldığını) tazmin etmekle yükümlüdür. Eğer (imkanı) yoksa, hırsızlığı karşılığında (tazminat için köle olarak) satılır…” (Çıkış 22/2)

    Bu durumda Tevrat’taki hükmün Kur’an’la birlikte el kesme cezasına nesh edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Böyle bir nesh hayırlısı ile nesh olacağından, konuyu bu şekilde değerlendirmek Bakara Suresi 106. ayette belirtilen nesh ilkesine de uygundur.

    Hırsızın el kesme cezasının Hamurabi kanunlarında da yer alması bu cezanın fıtrata uygun olduğunu gösterdiği gibi ilahi bir kitap kaynaklı olabileceğini de göstermesi bakımından önemlidir. Bu açıdan bakılırsa köleleştirme cezasının Tevrat ile birlikte sadece İsrailoğullarına yönelik geçici bir cezalandırma olduğu da söylenebilir.

    Ayrıca köleleştirme de mülkiyet hakkını engelleyici bir ceza olduğundan suçun tam karşılığı olarak görülebilir. Kur’an ile bu ceza mülkiyet hakkını engellemeyi temsilen, el kesme olarak düzenlemiştir denilebilir.

    Sonuç olarak Yusuf Suresinde geçen ifadeler Kur’an’da bu suça verilen cezayı ortadan kaldırmaz. Mâide Suresinin 38. ayeti seriqa suçunu işleyen her bir sâriq için uygulanması emredilen cezayı el kesme olarak belirlemektedir.

    El kesme cezâsının Kur’an’ın ihdas ettiği bir ceza değil, Kureyş’in uyguladığı ve Kur’an’ın önünde bulduğu bir ceza geleneği” olduğu da söylenmiştir. Allah’ın Kitabı için bu ifadeleri kullanmak sağlıklı bir zihnin ve samimi bir müminin işi olmasa gerektir. İçerisinde وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır” ifadesi geçen bir ayetin bir suçun cezasını değiştiremediğini, mevcut hukuku devam ettirmek zorunda kaldığını söylemek insanüstü bir cesaret ister. Bu söylemler, Kur’an’ın tarihsel bir kitap olduğu sonucunu doğurur ki böyle bir kitap Allah’a ait olamaz. Yine “Allah Rasulü bu geleneksel cezayı olabildiğince sınırlandırmıştır” ifadesini kullanmak da Kur’an’ın en temel kavramlarından olan nebî ve rasul kavramlarını bilmemek demektir. Herşeyden önce Kur’an hiçbir konuda geleneksel uygulamaları devam ettirmeye mecbur kalmamıştır. Eğer öyle olacak olsaydı indirildiği toplumun en köklü geleneği şirk uygulamalarıydı; Kur’an’ın asıl kaldıramayacağı uygulamanın şirk olması gerekirdi. Kaldı ki Allah bir konuda emir verdiği halde Nebî’nin hangi yetkiyle onu sınırlandıracağını da sormak gerekir. Gerçekte Allah’ın nebîleri Allah’ın emir ve yasaklarını sınırlandırmakla değil tam olarak uygulayıp örnek olmakla görevlidirler. Nebimizin bu konudaki uygulamalarını ileride göreceğiz.

    Cezânın Affı Meselesi

    Kur’an’ın seriqa suçu için emrettiği el kesme cezasını kabul etmek istemeyenlerin bir bahanesi de bir sonraki ayette tevbeden bahsedilmesidir. Ayet şöyledir:

    فَمَن تَابَ مِن بَعْدِ ظُلْمِهِ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ اللَّـهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ ۗ إِنَّ اللَّـهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

    Kim, yaptığı bu yanlıştan sonra tevbe eder ve kendini düzeltirse, Allah onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlar, ikramı boldur. (Mâide 5/39)

    İddia sahipleri bu ayeti göstererek, “eli kesilmiş bir kişi tevbe etse de eli geri gelmeyecek o halde ayette elin kesilmesi kast ediliyor olamaz” şeklinde bir bahane ileri sürmektedirler. Oysa ayetin sonunda tevbeyi kabul edecek olanın insanlar değil Allah olduğu söylenmektedir. Bu da ayette affedilmesinden bahsedilen şeyin suçun dünyadaki karşılığı değil, ahiretteki cezası olduğunu gösterir. Ayrıca ayette tevbe eden kişinin ıslah olmasından yani kendini düzeltmesinden bahsedilmekte, o takdirde Allah’ın affedeceği vurgulanmaktadır. Bu da bu kişinin yaptığı işten pişmanlık duymasını ve bir daha böyle bir suça iştirak etmemesi durumunu gösterir ki bu durum belli bir zamanı gerektirir. Dolayısıyla ayette bahsedilenin dünyevî cezanın affı ile ilgili olması mümkün değildir..

    Ayrıca Kur’an’a göre mal edinmenin meşrû yolu karşılıklı rızaya dayalı ticarettir. Bunun dışındaki yöntemler (hırsızlık, kumar, faizli işlem v.s gibi yollarla mal değişimi) batıl yollar sınıfına girerler. Malları batıl yolla değişmenin dünyevî olduğu gibi uhrevî cezası da vardır:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إِلَّا أَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ ۚ وَلَا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا وَمَنْ يَفْعَلْ ذَٰلِكَ عُدْوَانًا وَظُلْمًا فَسَوْفَ نُصْلِيهِ نَارًا ۚ وَكَانَ ذَٰلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا

    Müminler, mallarınızı aranızda batıl yolla değil, karşılıklı rızaya dayalı ticaretle yiyin de kendinizi öldürmeyin; Allah size karşı çok merhametlidir. Kim bunu (mal ve para değişimini, ticareti), sınırı aşarak ve yanlışa saparak yaparsa onu bir ateşe sokarız. Bu, Allah’a güç gelmez. (Nisâ 4/29-30)

    Hırsızlık yapmış olan kişi yukarıdaki ayetlerin kapsamına girdiği için Allah katında  günah işlemiştir. İşte Mâide 39. ayette bahsedilen tevbe ve ıslah, suçun bu ayetlerde bildirilen uhrevî cezasının affedilmesi için gereklidir.

    Ayrıca Mâide 39. ayette hırsızlık yapmış kişinin tevbesinin kabul edileceği müjdesi, eli kesilmiş kişilerin de toplumda eski bir hırsız olarak hor görülmesinin önüne set çekmektedir. Bir kişi yanlış yaparak seriqa suçundan hüküm giymiş ve elini kaybetmiş olabilir. Ancak bu durum onun Allah katında affedilmediğini ve ölene kadar bu suçun damgasını taşıyacağını göstermez. Bu kişi tevbe etmiş ve tam bir mümin olmuş olabilir. Nitekim bu durumun Nebîmiz döneminden bir örneğini ileride göreceğiz.

    Yine bir takım çevreler Kur’an’da Allah’ın merhametinde bir sınır olmadığının sürekli vurgulandığını, böyle bir kitabın el kesme cezasını emretmeyeceğini dile getirmektedirler. Her şeyden önce bu söylem Allah’ın el kesme hükmünü içeren açık ayetlerini inkar etmek anlamına gelir. Ayrıca Allah’ın merhametli olması suçluları cezasız bırakacağı anlamını da taşımaz. Ayetlerde gördüğümüz gibi Allah, hüküm giyip eli kesilmiş bir kişiyi bile affedeceğini bildirmektedir. Bu durum kişinin yaptığının yanına kalmasını gerektirmez.

    Ayrıca bu tür söylemleri dile getirenlerin konuyu sadece suçlunun tarafından değerlendirdiklerinin farkında olup olmadıklarını sormak gerekir. Seriqa suçu sadece malı çalınan kişiye değil, tüm topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu suçun yaygın olduğu bir toplumda huzur ve güvenden, mülkiyet hakkından ve dolayısıyla gelişmeden bahsedilmesi mümkün değildir. Topluma böylesine büyük darbe vuran kişilerin yaptıklarının dengiyle cezalandırılmaları gerekir ki o da Rabbimizin emrettiği cezadır.

    Erdem Uygan

  • Hırsızın Cezası Konusunda “قطع – Kesmek” Fiili Üzerinden Üretilen Bahaneler

    Hırsızın Cezası Konusunda “قطع – Kesmek” Fiili Üzerinden Üretilen Bahaneler

    Mâide Suresi’nin 38. ayetinde nitelikli hırsızlık suçundan (seriqa) hüküm giymiş kişiler (sâriq) için el kesme cezası emredilmektedir. Allah’ın bu emrine teslim olmakta direten kişiler tarafından ayette geçen ve kesmek anlamına gelen قطع fiili ile ilgili bir çok spekülasyonlar yapılmakta ve ayet tahrif edilmeye çalışılmaktadır. Oysa kelimenin Kur’an’daki kullanımları hiçbir şekilde böyle bir tahrife izin vermemektedir. Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın sadece “قطع – kesmek” kelimesiyle ilgili olan bölümüdür. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz bu çalışmamıza şu linkten ulaşabilirler:

    https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    قطع Qata’a Fiili ve Kur’an’daki Kullanımları

    Mâide Suresi 38. ayetin ikinci ifadesi قطع qata’a fiilidir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Kur’an’da قطع qata’a kök harflerine sahip kelimeler toplam 36 kez geçmektedir. Bu kullanımların 7 tanesi dışındakiler çeşitli formlarda fiil olarak karşımıza çıkmaktadır. Fiile sözlükler “ister cisim, ister tasavvur olsun bir şeyi aralarında bir aralık ya da yarık oluşacak şekilde ayırmak, kesmek” anlamını vermektedirler. Hatta Lisan’ul-Arab’ın قطع maddesinin ilk cümlesi şöyledir:

    قطع: القَطْعُ: إِبانةُ بَعْضِ أَجزاء الجِرْمِ مِنْ بعضٍ فَصْلًا.

    “Bir cismin bazı parçalarını diğerlerinden ayırarak bölmek.”

    Kelime, incelediğimiz ayette sülâsî mücerred (üç harfli yalın) formda, اقطعوا iktaû şeklinde üçüncü çoğul şahsa emir olarak geçmekte ve “kesin!” anlamına gelmektedir. Bu fiil üzerinden ortaya atılan iddialar şu şekilde sıralanabilir:

    • “Ayette kesmek anlamında geçen قطع qata’a fiili Kur’an’da bu ayet dışında 18 yerde geçer. Bunlardan 16’sında kesinlikle fiziksel bir kesmeden bahsedilmemektedir. Diğer ikisinde de fiziksel kesme de olabilir, mecaz da olabilir. O halde ayette bu kelimenin kullanılması fiziksel bir el kesmenin değil, gücü kesmenin kastedildiğini gösterir.”
    • “Kur’an’da fiziksel kesme anlamında قطع qata’a fiili değil, aynı fiilin tef’îl bâbı olan  قطّع qatta’a fiili kullanılmıştır. Yusuf 31 ve Araf 24. ayetlerde el kesmeden bahsedilirken de böyledir. Oysa Mâide 38’de قطع qata’a yani sülâsi mücerred formu kullanılmıştır. O halde ayette gerçek anlamda eli kesmek kastediliyor olamaz.”
    • “Aynı fiilin kullanıldığı Yusuf Suresi 31. ayette ellerini kesen kadınlar ellerini kesip koparmamakta, sadece bıçakla yaralamaktadırlar. Dolayısıyla bu ayette de eli kesip koparmaktan bahsediliyor olamaz.”

    Bu iddialara yanıt verebilmemiz için fiilin Kur’an’daki kullanımlarını başlıklar halinde incelemeye tâbî tutmamız yeterli olacaktır:

    Sülâsî Mücerred (قطع Qata’a) Kullanımları

    Fiilin sülâsî mücerred (üç harfli yalın) formu قطع qata’a şeklindedir. Fiilin sözlüklere geçmiş olan anlamını Kur’an’dan öğrenmek mümkündür. Rabbimiz “birleştirme”nin zıt anlamlısı olarak bu kelimeyi kullanmıştır:

    الَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللَّـهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّـهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ أُولَـٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

    Fâsıklar, Allah’a verdikleri sözün kesinleşmesinden sonra Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bağı kopararak ve tabii düzeni bozarak sözlerinden cayanlardır. Zarar edenler işte onlardır. (Bakara 2/27)

    Ayette geçen وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّـهُ بِهِ أَن يُوصَلَ ifadesi “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler” anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi ayette kesme fiili “birleştirmeyi bozma” olarak kullanılmakta böylece bu fiille kesilen şeyin koptuğunun anlaşılması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca kökünden ayıracak şekilde ağacı kesmek için de bu kelime kullanılmıştır:

    مَا قَطَعْتُم مِّن لِّينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَىٰ أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّـهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ

    Onlara ait bir hurma ağacını kesmeniz veya kökleri üzerinde dikili bırakmanız, Allah’ın onayı ile olmuştur. Bu, yoldan çıkanları cezalandırmak içindir. (Haşr 59/5)

    Burada da قطع qata’a fiili ile ifade edilen ağaç kesmenin bildiğimiz şekilde fizikî olarak ağacı kökünden ayırmak anlamında olduğu ayetin devamındaki أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَىٰ أُصُولِهَا “veya kökleri üzerinde dikili bırakmanız” ifadesinden net bir şekilde anlaşılmaktadır.

    Kur’an’da bu fiil ister mecaz olarak isterse gerçek anlamında kullanılsın, hepsinde kesip ayırma, koparma anlamları bulunmaktadır. Mesela deyimsel ya da mecazî kullanımlar içerisinde en sık karşımıza çıkanlardan biri dört ayette geçen قطع دابره qata’a dâbirehu ifadesidir. Mecaz olarak kullanılıyor diye burada kelimenin kesme anlamı ortadan kalkmamaktadır. İfade “ardını kesti, kökünü kuruttu” anlamına gelmektedir:

    فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّىٰ إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُم بَغْتَةً فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا ۚ وَالْحَمْدُ لِلَّـهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

    Kendilerine hatırlatılan görevleri unuttukları zaman önlerine bütün kapıları açarız. Verilen nimetlerle şımardıkları bir sırada da onları aniden yakalarız. Hemen umutsuzluğa düşerler. Yanlış yapan o toplulukların kökü kesilir. Her şeyi güzel yapan yalnız Allah’tır. O, bütün varlıkların Rabbidir. (En’âm 6/44-45)

    Ayette فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا ifadesi “yanlış yapanların kökünün, ardının kesilmesi” anlamındadır. Deyimsel bir kullanım olmasına rağmen azaba uğratılan toplumun tamamen kesilip atılmasından, geriye kimsenin kalmamasından bahsedildiği açıktır. Yani kelimede yine kesip koparma anlamı görülmektedir. Yine ister mecaz, ister gerçek anlamda okunsun, fiildeki kesip koparma anlamının açıkça görüldüğü bir diğer ayet şöyledir:

    ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ

    Sonra şah damarını koparırdık. (Hâkka 69/46)

    Fiilin mecaz kullanımlarından biri olan aşağıdaki ayette de “doğru uygulamayı kesip yanlışa yönelme” anlamı görülmektedir:

    أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَ تَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنكَرَ ۖ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَن قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّـهِ إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

    “Siz doğru ilişkiyi keserek erkeklere yanaşıyor; bir de o çirkinliği toplu olarak yapıyorsunuz ha!? ” Halkının verdiği tek cevap şu oldu: “Eğer haklıysan bize Allah’ın azabını getir.” (Ankebût 29/29)

    Burada da kesilen ilişkinin (السبيل) artık kopmuş olduğu bellidir. Yine fiilin mecazen kullanıldığı bir diğer ayette de şöyle buyrulmaktadır:

    لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَائِبِينَ

    Allah bu desteği, âyetleri görmezden gelenlerin bir bölümünü ayırıp atmak veya boyun eğdirmek için verir ki kaybetmiş olarak geri dönsünler. (Âl-i İmrân 3/127)

    Öncesinde Allah’ın savaşta müminleri meleklerle desteklemesi konu edilen yukarıdaki ayette bu desteği vermesinin sebebi ifade ediliyor. Burada da “kaybetmiş olarak geri dönsünler” ifadesinden anlaşılıyor ki “kâfirlerin bir bölümünü kesmek” ifadesindeki kesme fiili yine “parçayı bütünden ayırma” anlamında kullanılmaktadır. Bir diğer ayette de kesip koparma anlamı barizdir:

    مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّـهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ

    Kim Allah’ın, dünyada da âhirette de kendisine asla yardım etmeyeceği kanaatine varmışsa bir gerekçeyle göğe (Allah’a) yönelsin, diğer ilişkilerini derhal kessin ve baksın ki bu yol kendini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi? (Hacc 22/15)

    Kelime ayrıca Türkçe’ye de “katetmek” şeklinde girmiş olan, bir nehri, bir vadiyi yararak geçmek anlamında kullanılır. Kur’an’da bu anlamdaki kullanımını da görmek mümkündür:

    وَلَا يُنفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللَّـهُ أَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

    Az olsun, çok olsun yaptıkları her harcama ve aşıp geçtikleri her vadi mutlaka lehlerine yazılır. Bu, Allah’ın onları, yaptıklarından daha güzeli ile karşılaması içindir. (Tevbe 9/121)

    Kelime bu formda (sülasî mücerred) fiil kullanımlarının dışında, bir ayette ism-i fâil olarak قاطعة qâtia şeklinde “bir işte son kesin kararı veren” anlamında, bir ayette de ism-i mef’ûl olarak لا مقطوعة lâ maqtûa şeklinde “kesilmeyen, kesintiye uğramayan” anlamında karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Türkçemize de girmiş olan kara parçası anlamındaki “kıta” kelimesi bu köktendir ve Ra’d Suresinin 4. ayetinde bu anlamda kullanılmaktadır. Yine “geceden bir parça ” ifadesinde de 3 ayette قطع kelimesi kullanılmaktadır.

    Görüldüğü üzere kesmek anlamına gelen قطع qata’a fiilinin sülâsî mücerred (üç harli yalın) kullanımlarında, ister gerçek ister mecaz olsun ayırıp koparma anlamı son derece belirgindir. Bu kullanımların fiziksel kesme anlamına gelmediğini söylemenin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü kesilen şey maddi bir varlık ise elbette kesme işlemi de fiziksel olacaktır. Kesilen şey soyut bir kavramsa kesme de fiziksel olmayacaktır. Kesme işleminin soyut bir kavram için kullanılmasının, onun kesip koparma, kesilen kısmın diğerinden ayrılması anlamından bir şey kaybettirmediği ayetlerden de net bir biçimde görülebilmektedir. Zaten bunun aksini düşünmek abestir. Nitekim bu durum Türkçemizde de aynıdır. Mesela “et kesmek” ile “sözü kesmek” cümleleri, kesilen şeylerin farklı olmasından dolayı fiziksel ve soyut kesmeye birer örnektir. Her ikisinde de kesme fiilinin kullanılmış olması fiilin anlamında değişikliği gerektiren bir durum değildir. Bu ifadeleri duyan kişi hangisinde fiziksel hangisinde soyut bir kesme işlemi yapıldığını net bir biçimde anlar. Dolayısıyla “bu kelime şu kadar ayette fiziksel olmayan kesme anlamında kullanılıyor” ifadesi kelimenin anlamında bir değişikliği gerektirecek veya herhangi bir iddia için bahane olarak öne sürülecek bir ifade olamaz. Yine bu fiilin soyut kavramlar için kullanılıyor olması hatta daha çok bu şekilde kullanılması Mâide Suresi 38. ayette de soyut bir kavram için kullanılmasını gerektirmez veya bu ayetteki أيدي eydiy (eller) kelimesinin organ olan eli değil de soyut bir kavram olan gücü kastettiğini göstermez. Kaldı ki Arapça’da “güç” anlamına gelen kelime ile “eller” anlamına gelen kelimelerin tamamen farklı köklerden gelen iki farklı kelime olduklarını ileride göreceğiz.

    Tefe’ul Bâbından (تقطع Teqatta’a) Kullanımları

    Kur’an’da bu fiilin farklı formları da yine hem mecaz hem de gerçek anlamda ya da hem maddî, fiziksel bir kesme hem de manevî kesme için kullanılmaktadır. Fiilin farklı bâblardaki kullanımlarında da anlamda bir değişiklik yoktur. Örneğin müteaddî (nesne alan) fiili lâzım (nesne almayan) fiile dönüştüren ya da Türkçe söylemek gerekirse fiile edilgenlik anlamı yükleyen tefe’ul bâbındaki (تقطّع – teqatta’a) kullanımları şöyledir:

    إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ

    Arkasından gidilen kişiler o gün, kendilerini takip edenleri terk ederler. Artık azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kesilmiştir. (Bakara 2/166)

    Önceki ayetten okunduğunda Allah’la aralarına koydukları aracılara uyanların ahiretteki durumları anlatılırken aralarındaki bağların kopmuş olacağı تقطع teqatta’a fiili ile anlatılmaktadır. Yani fiilin bu formunda da “kesilip ayrılma, kopma” anlamı barizdir.

    وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَىٰ كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِكُمْ ۖ وَمَا نَرَىٰ مَعَكُمْ شُفَعَاءَكُمُ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ شُرَكَاءُ ۚ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ

    Size verdiklerimizi arkanızda bırakıp ilk önce yarattığımız gibi karşımıza tek tek geldiniz. İşlerinizde size eşlik edeceklerini kurguladığınız şefaatçilerinizi de yanınızda göremiyoruz. Aranız kesilmiş; kuruntusunu ettikleriniz sizden savuşup kaybolmuşlar. (En’âm 6/94)

    Ayette aranız açılmış anlamında yine aynı fiil kullanılmış, “aranız kesilmiş” denmiştir. Yine aynı bâbdan mecâzî kullanımlara bir örnek de “kalplerin parçalanması” anlamında geçen şu ayettir:

    لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذِي بَنَوْا رِيبَةً فِي قُلُوبِهِمْ إِلَّا أَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ ۗ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

    Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar içlerinden çıkmayacak bir şüphe kaynağı olmaya devam edecektir; Allah bilir, doğru kararlar verir. (Tevbe 9/110)

    Aynı bâbın kullanıldığı bir diğer ayet şöyledir:

    وَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ ۖ كُلٌّ إِلَيْنَا رَاجِعُونَ

    Ama din konusunda bölündüler; hepsi bize döneceklerdir. (Enbiyâ 21/93)

    Burada da dilimize bölünme olarak çevrilmiş olan kelime تقطعوا teqatta’û kelimesidir ve yine kopan kısmın diğerinden ayrıldığı anlamı net olarak görülebilmektedir.

    Sonuç olarak fiilin tefe’ul bâbındaki kullanımlarında da anlamda bir değişiklik meydana gelmemekte, bir bütünün bir parçasının kesilip koparılması anlamında kullanıldığı kolayca tesbit edilebilmektedir.

    Tef’îl Bâbından (قطّع Qatta’a) Kullanımları

    قطع qata’a fiilinin tef’îl bâbından kullanımları da Kur’an’da bolca mevcuttur. Bu bâbın özelliği lâzım (nesne almayan) bir fiilili müteaddî (nesne alan) yapması veya müteaddî bir fiile bir nesne daha katmasıdır. Ayrıca anlama, fiilin abartılı olarak çok yapıldığı vurgusunu katar. Bu çokluk anlamı, fâilde (öznede) olabileceği gibi mef’ûlde (nesnede) de olabilir. Yani işi yapanların çokluğu vurgulanabileceği gibi yapılan işin çok olduğu da anlatılıyor olabilir. Kur’an’dan قطع qata’a fiilinin tef’îl bâbından formu olan قطّع qattaa’nın anlamının da kesip ayırma olduğunu görmemiz mümkündür:

    هَـٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ ۖ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ

    İşte Rableri konusunda çekişen iki düşman kesim; kâfir kesim için ateşten elbiseler biçilecek ve başlarından aşağı kaynar sular dökülecektir. (Hacc 22/19)

    Ayette “ateşten elbise biçilecek” ifadesi قطّع qatta’a fiiliyle dile getirilmiştir. Yani fiildeki kesme anlamı bu bâbda da korunmaktadır. Yine bu anlamdaki bir diğer ayet şöyledir:

    وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا…

    Onları on iki boya, her biri ayrı bir toplum (ümmet) olacak şekilde ayırmıştık… (A’râf 7/160)

    Yine firavunun Musa (a.s)’a inanan sihirbazlar için savurduğu tehditleri içeren üç ayrı ayette de aynı ifade kullanılmaktadır. Bir tanesini görmemiz yeterli olacaktır:

    لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ

    Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra kesinlikle hepinizi asacağım. (A’râf 7/124)

    Hırsızlıkta olduğu gibi bir başka suçun cezası bildirilirken de el ve ayakların kesilmesi ifadesinde fiilin bu formu kullanılmıştır:

    إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ أَوْ يُنفَوْا مِنَ الْأَرْضِ ۚ ذَٰلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا ۖ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

    Allah’a ve elçisine karşı savaşan ve ortalığı birbirine katmaya çalışanların cezası öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, dünyada uğrayacakları rezilliktir. Ahirette ise onları büyük bir azap beklemektedir. (Mâide 5/33)

    Burada da kelimenin kesip koparma anlamı hem de bir suçun cezası olarak kullanılmaktadır.

    Ayrıca yeryüzünün parçalanması, bağırsakların parçalanması, akrabalık bağlarının koparılması anlamlarında da fiilin bu formu kullanılmıştır. Kısacası fiilin bu bâbdaki kullanımlarında da hem soyut kavramların hem de somut, fiziksel nesnelerin kesilmesinden bahsedilmektedir. Ancak fiil, kök anlamı olan kesme, koparıp ayırma anlamından bir şey kaybetmemiş, fiziksel olsun olmasın her tür nesnenin kesilmesi için kullanılmıştır. Bu bâbın konumuz açısından en önemli ayetleri ise Yusuf Suresinde yer alan iki ayettir:

    فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ ۖ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّـهِ مَا هَـٰذَا بَشَرًا إِنْ هَـٰذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ

    Dedikoduları kadının kulağına gelince davetçiler gönderdi. Onlara mükellef bir sofra hazırladı; her birine bir bıçak verdi. Sonra Yusuf’a: “Haydi yanlarına çık” dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce büyülendiler ve ellerini kestiler. Dediler ki “Olmaz böyle şey! Allah için bu insan değil, olsa olsa değerli bir melek olur.” (Yusuf 12/31)

    وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ ۖ فَلَمَّا جَاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ إِلَىٰ رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللَّاتِي قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ ۚ إِنَّ رَبِّي بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ

    Kral dedi ki “Onu bana getirin!” Elçi geldiğinde Yusuf şunları söyledi: “Efendine dön de sor bakalım, ellerini kesen kadınların derdi neymiş? Benim efendim (olan Allah) onların oyunlarını bilir.” (Yusuf 12/50)

    Bazı kişiler bu ayetleri delil göstererek, ellerini kesen kadınların ellerinin kopmadığını dolayısıyla hırsızın elinin kesilmesinde de benzer bir kesme işleminin uygulanmasından bahsedildiğini öne sürmektedirler. Oysa bu ayetlerde elin kopmadığının anlaşılması ayetlerin konusu itibariyle öyle anlamanın zorunlu olmasındandır. Yani قطع qata’a fiilindeki kesme anlamı kesilen parçanın diğerinden ayrılmasını da içerir ama bu anlamın her cümlede kullanılması zorunludur diyebilmek aklen de mümkün değildir. Çünkü Yusuf Suresinin ayetlerindeki kadınların ellerini kesip koparmadıklarını anlamamızın sebebi kullanılan fiil değil, ayette anlatılan konu ve içinde bulunulan durumdur. Bununla hırsızın elinin kesilmesini emreden ayeti aynı durumu anlatıyormuş gibi değerlendirmek akla ve mantığa uygun değildir. Diğer bir deyişle bu ayetlerde ellerini kesen kadınların ellerini bileklerinden koparıp ayırmadıklarının belli oluşu “ellerini kesin” şeklinde açıkça emir kipinde gelen bir ifadenin de bu şekilde anlaşılacağının delili olamaz.

    Ayrıca hırsızın elinin kesilmesi olayı bir suçun cezası olarak emredilmektedir. Tıpkı Mâide Suresi 33. ayetteki Allah ve Rasulü ile savaşan ve yeryüzünü fesada verenlerin suçunda olduğu gibi. Bir suçun cezası olarak emredilen el kesmenin yaşadıkları şaşkınlıktan dolayı sofradaki bıçakla ellerini kesen kadınlarla karşılaştırılması mümkün değildir. Eğer bu ayetlerden hareketle Kur’an’daki kesme fiillerine anlam verecek olursak firavunun sihirbazlar için söylediği el ve ayakların kesilmesi konusunun da bir tehdit değil şaka olması gerekir. Oysa ayetin devamındaki ifadeler firavunun ciddiyetini göstermektedir:

    … فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ أَيُّنَا أَشَدُّ عَذَابًا وَأَبْقَىٰ

    …Öyleyse ben de tereddüt etmeden ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabının daha ağır, daha kalıcı olduğunu iyice öğreneceksiniz. (Tâhâ 20/71)

    Ellerini kesen kadınlardan bahseden ayette kullanılan fiil ile bu ayette kullanılan fiil aynıdır. Her ikisi de قطع qata’a fiilinin tef’îl bâbındaki hali olan قطّع qatta’a fiilidir. Bu bâbın özelliğinin fâilin veya mef’ûlün fazlalığını bildirmesi olduğunu söylemiştik. Aynı anda elini kesen çok sayıda kadın olduğu için ve firavun aynı anda çok sayıda sihirbazı el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiği için fiil tef’îl bâbında gelmiştir. Ancak bu ayetlerdeki kesme fiilleri her açıdan aynı oldukları halde iki ayetteki kesmenin birbirinden farklı olduğunu anlamamız için normal bir insandan daha fazla bir şey olmamıza gerek olmadığı da açıktır. Bu ayetleri okuyan hiç kimse kadınların ellerini kopardığını söyleyemeyecekken aynı şekilde firavunun da elleri ve ayakları yaralamaktan, bıçakla çizmekten bahsettiğini iddia edemeyecektir.

    Kelimelerin anlam çerçevelerini kullanıldıkları cümlelerin ve anlattıkları durumların belirlediği aşikârdır ve bu her dilde böyledir. Mutfaktan çıkan bir kişinin “annemin eli kesildi” demesiyle ameliyathaneden çıkan bir doktorun “hastanın eli kesildi” demesi arasında fark olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.

    Sonuç olarak Mâide Suresi 38. ayette seriqa türündeki hırsızlık suçunu işlemiş her bir kadın ve erkeğin ellerinin kesilmesi emredilmektedir. Burada fizikî bir kesme ve kesilen parçanın bütünden ayrılmasının ifade edildiği son derece nettir. Kullanılan fiil gayet açık bir emirdir ve emreden de Allah’tır. Bu emir mutlaka tam olarak uygulanmak zorundadır. Kaldı ki yüce Allah’ın bir suçun cezasını birkaç kişinin yorumuna muhtaç bırakması da olacak bir şey değildir.

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Göre Seriqa Suçu

    Kur’an’a Göre Seriqa Suçu

    Mâide Suresi’nin 38. ayetinde Arapça السارق es’Sâriq ve السارقة es’Sâriqa ifadeleri belli bir suçun fâilleri anlamında kullanılmakta ve bu kişiler için el kesme cezasının uygulanması emredilmektedir. Kelimeler dilimize “erkek hırsız” ve “kadın hırsız” olarak çevrilmektedir. Konunun detayına inilmeden sadece bu iki kelimeyi dilimize aktarmak hedeflendiğinde verilen bu anlamda bir yanlışlık yoktur. Ancak kelimeye Kur’an’ın yüklediği terim anlamı yine Kur’an’dan tespit edilmeye çalışıldığında Rabbimizin sâriq ve sâriqa dediği kişilerin hangi özellikleri taşıyan ne tür bir suç işledikleri ayrıntılı olarak görülebilmektedir. Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın sadece bu kavramla ilgili olan bölümüdür. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz bu çalışmamıza internet üzerinden kolayca ulaşabilirler: https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    السارق es’Sâriq ve السارقة es’Sâriqa Kelimeleri ve Kur’an’daki Kullanımları

    Mâide Suresi 38. ayet السارق es’sâriq ve السارقة es’sâriqa ifadeleri ile başlıyor:


    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız (sâriq) ile kadın hırsızın (sâriqa) ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Bu iki kelimenin türetildiği سرق seraqa kök harflerinden türemiş kelimeler Kur’an’da 7 ayette 9 kez karşımıza çıkmaktadır. سرق seraqa fiili Arapça’da “kişinin alma hakkına sahip olmadığı bir şeyi gizlice alması yani çalması” anlamında kullanılmaktadır(1). Bu fiilin ism-i fâil formu olan سارق sâriq ve سارقة sâriqa kelimeleri de sırasıyla “erkek hırsız, kadın hırsız” anlamına gelmektedir. Bu kavram Kur’an’dan öğrenildiğinde cevapları kendiliğinden ortaya çıkacak olan iddialar şunlardır:

    • “Aç olduğu için bir ekmek çalan, çocuğu yesin diye mama çalan bir kişinin elini kesmek çok ağır bir cezadır. O halde ayetin maksadı hırsızın elini kesmek değildir.”
    • “Ayetin asıl vermek istediği mesaj hırsızlığın olmayacağı refah seviyesi yüksek bir toplum oluşturmaktır. Bu sebeple ayet hırsızlığı ortadan kaldıracak bir tedbir önermektedir.”

    سرق seraqa fiilinin mastarı سرقة sirqa veya سرقة seriqa şeklindedir. Dolayısıyla Kur’an’ın sâriq dediği kişi seriqa suçunu işlemiş kişidir. Öyleyse yukarıdaki iddialara cevap verebilmek için Kur’an’ın سارق sâriq dediği kişinin nasıl bir suç işlediğini, diğer bir deyişle سرقة seriqa denilen hırsızlık suçunun hangi özellikleri taşıdığını Kur’an’dan tespit etmek gerekir.

    فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ فِي رَحْلِ أَخِيهِ ثُمَّ أَذَّنَ مُؤَذِّنٌ أَيَّتُهَا الْعِيرُ إِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ قَالُوا وَأَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ

    (Yusuf) onların mallarını yüklettikten sonra su tasını öz kardeşinin yükü arasına koydu. Daha sonra bir tellâl yüksek sesle bağırdı: “Kervancılar! Siz hırsızsınız (لسارقون lesâriqûn).” Bunlar, onlara dönerek: “Neyi kaybettiniz?” diye sordular. “Kralın su tasını kaybettik” dediler… (Yusuf 12/70-72)

    Yusuf (a.s.) bir plan yaparak kralın su tasını öz kardeşinin yükünün içine koymuş ve bundan dolayı üvey kardeşlerinin hırsız (sâriq) sanılmalarını sağlamıştır. Kendilerine ait olmayan bir eşyayı gizlice almış olan kişilere ayette سارقون sâriqûn denmiştir. Ayete dikkatle bakıldığında seriqa türünden bir hırsızlık suçunun özelliklerinin de sıralandığı görülebilir. Ayetteki مَاذَا تَفْقِدُونَ “neyi kaybettiniz” ifadesi bir malın sahibinden gizlice alındığını göstermektedir. Yine “kralın su kabı” صُوَاعَ الْمَلِكِ ifadesi malın başkasının mülkiyeti altında ve korunan bir mal olduğunun yanısıra belli bir ekonomik değere sahip olduğunu da belirtmektedir(2). 76. ayetten de bir suça seriqa türünden bir hırsızlık denilebilmesi için taşıması gereken özelliklere bir yenisinin eklendiğini görebiliriz:

    فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاءِ أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَاءِ أَخِيهِ

    Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce ötekilerinin yüklerinde arama yapmaya başladı. Sonra tası öz kardeşinin yükünden çıkardı… (Yusuf 12/76)

    Kralın su kabının Yusuf Aleyhisselamın öz kardeşinin yükünden çıkmış olması, eyleme konu olan malın bulunduğu yerden izinsiz ve gizlice alınarak başka bir yere nakledildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu da hırsızlık (seriqa) suçunda bulunması gereken özelliklerden biri olarak anlaşılmalıdır. Özet olarak yukarıdaki ayetlere göre bir suçun seriqa olarak değerlendirilmesi için şu şartları taşıması gerekir:

    “Koruma altında olan başkasının mülkiyetindeki belli bir ekonomik değer taşıyan bir malın, sahibinin izni olmaksızın gizlice bulunduğu yerden alınması ve başka bir yere intikal ettirilmesi.”(3)

    Malın korunuyor olması, suçun gizli yapılıyor olması, malın ekonomik bir değer taşıması, seriqa türündeki hırsızlığın mülkiyet hakkına yönelik bir saldırı olduğunu ortaya koymaktadır. Malın bir başka yere nakledilmiş olması da suçun tasarıdan tatbikata dönüştüğünün göstergesidir. Kelimenin mecaz olarak kullanıldığı ayette bile çalınan şeyin korunuyor, çalanın da eylemi gizlice yapıyor olduğu görülebilmektedir:

    وَحَفِظْنَاهَا مِن كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ  إِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُّبِينٌ

    Göğü, taşlanmış şeytanların hepsinden koruduk. Ancak kulak hırsızlığı (اسْتَرَقَ السَّمْعَ) yapan olabilir, onu da hemen parlak bir ateş parçası takip eder. (Hicr 15/17-18)

    Bu suçun mülkiyet hakkının ortadan kaldırılmasına yönelik olduğunu Mâide 38. ayetteki جَزَاءً بِمَا كَسَبَا “kazandığına karşılık bir ceza olarak” ifadesinde de görmek mümkündür. Diğer bir ifadeyle, yukarıdaki tanıma girecek özellikleri taşıyan seriqa suçunun, kişinin mülkiyet hakkına yönelik bir suç olduğunu Mâide 38. ayetteki bu ifade teyid etmektedir. Burada fâilin yaptığı şeyin başkasının mülkiyetindeki bir malı haksız bir biçimde kendi mülkiyetine geçirmek olduğu açıktır.

    Kısacası Kur’an’da el kesme cezasını gerektirecek seviyedeki hırsızlık suçu yani seriqa bu sayılan şartları taşımalıdır. سارقون sâriqûn ifadesi ayette bu fiili işleyenler için kullanılmaktadır. Bir kişiye sâriq denilebilmesi için suçun sabit olması yani bir araştırma ve yargılamanın yapılmış olması gerekir. Yusuf Suresi 71. ayette bir iddia olarak ortaya atılan seriqa suçunun gerçekleştiğinin tespiti için de bir araştırma yapıldığı, suç sabit olunca cezanın tahakkuk ettiği yine 76. ayette görülmektedir:

    فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاءِ أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَاءِ أَخِيهِ

    Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce ötekilerinin yüklerinde arama yapmaya başladı. Sonra tası öz kardeşinin yükünden çıkardı… (Yusuf 12/76)

    Mâide Suresi 38. ayette de işte bu seriqa denilen türdeki hırsızlık suçunu işleyen erkek ve kadın hırsızdan (sâriq ve sâriqa) bahsedilmektedir. Yani ayetin devamında söylenecek olan şeyler bu kişilerle ilgilidir. Böyle isimlendirildiklerine (sâriq – sâriqa) göre yakalanmış, yargılanmış ve suçun yukarıda tarif edilen tüm özelliklerini barındırdıkları tespit edildiği için suçlu bulunmuş olmaları gerekir. Kısacası ayet seriqa fiilinin tüm şartlarını barındıran türden bir sâriq olarak hüküm giymiş kişilere hangi cezanın verileceğini bildirmektedir. Bu sebeple iddia edildiği gibi “ayet tedbir amaçlı” bir içeriğe sahip değildir.

    İşlenen suçta yukarıda sayılan şartların tamamının bulunmaması suçu seriqa seviyesine ulaştırmayacağından el kesme cezasını ortadan kaldırır. Diğer bir deyişle, bu şartlardan birini dahi barındırmayan bir hırsızlık suçu seriqa olarak adlandırılamayacağı için bu suçu işleyene de sâriq denmez. Dolayısıyla bu kişiye el kesme cezası uygulanmaz. Meselâ “seriqa” seviyesine yükselmemiş hırsızlık suçlarına kapkaç, dolandırıcılık, yağma, gasp, zimmet v.b. suçlar örnek gösterilebilir. Bunlarda suç başkasının mülkiyet hakkını ortadan kaldırıcı bir eylem değil, belli bir mala yöneliktir. Bu yönleriyle seriqadan ayrılır, başka kelimelerle isimlendirilirler. Lisân’ul-Arab’da السارق sâriq kelimesinin anlamı verilirken konu şöyle dile getirilir:

    السَّارِقُ عِنْدَ الْعَرَبِ مَنْ جَاءَ مُسْتَتِراً إِلَى حِرْزٍ فَأَخَذَ مِنْهُ مَا لَيْسَ لَهُ، فَإِنْ أَخَذَ مِنْ ظَاهِرٍ فَهُوَ مُخْتَلِس ومُسْتَلِب ومُنْتَهِب ومُحْتَرِس، فَإِنْ مَنَعَ مِمَّا فِي يَدَيْهِ فَهُوَ غَاصِبٌ

    “Araplarda sâriq korunaklı bir yere gizlice gelip kendine ait olmayan bir şeyi alan kişiye denir. Bunu gizli değil de açıktan yaparsa, o zaman ona kapkaççı, gaspçı, yağmacı gibi isimler verilir. Kişiyi elindeki malından engellerse o gâsıptır.”

    Suç ve Ceza Uygunluğu isimli çalışmasında seriqa suçunu Yusuf Suresi’nin ayetlerinden hareketle tarif eden Dr. Suat Erdoğan bu konuyu şöyle açıklığa kavuşturmaktadır:

    “… Nitekim suça konu olan malın belli bir limitin altında kalması, dayanıklı olmayan, kısa sürede bozulan türden olması, mülkiyet hakkı ihlali konusunda şüphe uyandırır. Başka bir deyişle bu nitelikteki mallarla mülkiyetin varlığından söz edilemez. Konuyu örnek üzerinden açıklamak gerekirse, kapkaç (ihtilas), emniyeti suistimal, zimmet, dolandırıcılık, yağma (nühbe) v.b. suçlarda hırsızlık (seriqa) suçunun oluşması için gerekli şartların tam olarak bulunmaması dolayısıyla, fiil suça konu olan mal varlığına yönelik bir ihlal seviyesinde kalmakta, mülkiyet hakkını ihlal seviyesine ulaşamamaktadır. Bu tür suçlarda failin hedefi doğrudan mala yöneliktir. Tüm şartların bulunduğu hırsızlık (seriqa) suçunda ise fail çoğu zaman belli bir malı hedef almaz, dolayısıyla bu durumda fiil mala yönelik saldırının ötesinde, başkasının mülkiyet ve tasarruf hakkını yok etmektedir. Bu yapının kapkaç, yağma, gasp, zimmet v.b. suçlarındaki ihlalin ötesinde bir hak ihlaline sebebiyet verdiği açıktır.”(4)

    İşlenen suç, seriqa kapsamına girmesi için tüm şartları bünyesinde barındırıyorsa suça konu olan malın değerinin bir önemi yoktur; zira suçun seriqa olabilmesi için zaten malın belli bir değer taşıması gerekir. Bu durumda suçun cezası el kesme olarak uygulanır. Tersine, bu şartlardan herhangi birini taşımayan bir hırsızlık ne kadar büyük miktarda mal için yapılırsa yapılsın seriqa olamayacağı için failleri de sâriq olmayacaklar ve el kesme cezası uygulanmayacaktır.

    Dolayısıyla Mâide 38. ayet dile getirildiğinde bir “ekmek çalan kişinin de eli mi kesilecek” türünden aceleci söylemlerin bir değeri yoktur. Ekmek kısa sürede bozulacak bir tüketim maddesidir. Ekmek çalmak, ekmeği çalınan kişinin mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaya yönelik bir eylem, yani nitelikli bir seriqa suçu değil, adî hırsızlıktır. Böyle bir fiile Mâide 38. ayete göre de el kesme cezası verilemez çünkü burada işlenen suç seriqa olmayacağından bu ayetin kapsamına girmez.

    Ayetin “kimsenin hırsızlık yapmaya ihtiyaç duymadığı, refah seviyesi yüksek bir toplum oluşturma amaçlı indirildiği” iddiasının da temelsiz olduğu aşikârdır. Zira ayet adî hırsızlık suçlarından değil, kişinin mülkiyet ve tasarruf hakkını ortadan kaldırmaya yönelik nitelikli bir suçtan bahsetmektedir. Bu türden hırsızlık suçları karın doyurmak amaçlı yapılmaz. Hatta fakir insanların yapabilecekleri işler de değildir. Seriqa olarak adlandırılabilecek hırsızlık suçu çoğu zaman planlama, araştırma, bilgi, silahlanma, savunma gibi pek çok hazırlık ve donanımı gerektiren nitelikli bir suçtur. Ayrıca Kur’an’ın bir ayetinde bu suçu işleyecek kişilere verilecek ceza konu ediliyorsa günün birinde bu suçun ortadan kalkmasını beklemek abes olur. İnsan olduğu sürece seriqa da dahil her tür suç işlenmeye devam edecektir. Ayetin “bu suçun önünü almanın mesajını verdiği” iddiası ne ayetin metnine, ne Kur’an’ın başka herhangi bir ayetine ne de Kur’an dışından da olsa en küçük bir delile dayandırılabilecek bir iddia değildir.

    Erdem Uygan

    1. Ragıp el-İsfahânî, Müfredatü Elfâzi’l Kur’ân, Tahkîki Safvân Adnan Dâvûdî, Dimaşk-Beyrut, 1992,  سرق maddesi
    2. Bkz: Dr. Suat Erdoğan, Kur’an ve Sünnet Işığında Suç-Ceza Uygunluğu, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2014, s: 208.
    3. Detaylı bilgi için bkz. a.g.e. s: 209
    4. a.g.e s: 225,225

  • Deist Ömer

    Deist Ömer

    Cübbeli Ahmet olarak bilinen kişinin Haber Türk kanalında bir programa katılması, her zaman olduğu gibi Kur’an’dan konuştuğu iddiasında olan kesimin sosyal medya hesaplarında hareketliliğe yol açtı. Mesela bu gibi fırsatları kaçırmayıp kendince bir tür tebliğ faaliyetine çevirmesi ile bilinen Caner Taslaman twitter hesabından şöyle bir değerlendirmede bulundu:

    “Ateizmi, deizmi dinde olmayan haramları uyduran bu zihniyet besliyor: Bakın tavla, satranç, midye, karides, sakal kesme, müzik aletleri…”

    https://twitter.com/ctaslaman/status/1134932071531651078

    Görüldüğü gibi Taslaman ateizm ve deizmin Cübbeli Ahmet ve benzerlerinin sayesinde yayıldığını iddia ediyor. Çünkü Cübbeli yukarıda saydığı şeylerin haram olduğunu söylüyor.

    Eğer yeryüzünde “bu adamlar tavlanın, müzik aleti kullanmanın, midye yemenin vs.. haram olduğunu iddia ediyorlar, demek ki Allah’ın dini dedikleri şey böyle bir şey. O halde din, Allah, Kitap, Nebi diye bir şey yoktur” diyerek ateist veya deist olan biri varsa, bu kişi ateist falan değil, olsa olsa süzme aptaldır. Zira insanların Allah tarafından gönderildiğini söyledikleri Kur’an diye bir kitabı hiç duymamış olması (hatta Cübbeli Ahmet’ten etkilendiğine göre Türkiye’de yaşayıp Kur’an’ı duymamış olması), duymuşsa bile, Cübbeli Ahmet’e olan güveninden olsa gerek, bir kez bile onun sözünün doğruluğunu Allah’a isnad edilen bu kitaba bakarak teyit etmeyi akıl etmemiş olması gerekir. Üstelik, bu aptalı ateist yapan konu da birkaç ayetle yanlışlığı görülebilecek bir konuyken… Ben deist-ateist olsam bırakın Taslaman’ı ciddiye almayı, bu söylediğini kendime hakaret sayardım.

    O halde gelin, Caner Taslaman ve benzeri düşünceye sahip olanların bu düşüncelerinin ne kadar anlamsız ve yanlış olduğunu görebilmek için Deist Ömer adlı hayali bir karakter uyduralım ve onu bir dini arayış serüveninin içine sokalım. Böylece geleneksel kesimi mi yoksa kendilerine Kur’an’cı diyen kesimi mi takip etmenin insanı desit-ateist yapmak için daha etkili olabileceğini görmeye çalışalım.

    Deist Ömer Cübbeli Ahmet ve benzerlerine baktığında bir yığın hurafe ve uydurmayla, Caner Taslaman’ın da bahsettiği sayısız haramlarla, kısacası insan fıtratına aykırı bir din algısıyla karşılaşacaktır. Bu dinde ölmüş gitmiş bir takım insanlar aslında ölü değildir ve insanların yardımına yetişecek güçlere sahiplerdir. Detaylarına girmeye gerek olmayan bu dini gören Ömer, Allah’ın böyle bir din göndermeyeceğini düşünür. Caner Taslaman’ın twitindeki kadar aptal olamayacağı için Kur’an diye bir kitabın varlığını duymuştur. Hatta Caner Taslaman’ı takibe de almış, hurafecilerin yanlışlarına karşı bizzat onun tarafından da uyarılmaya başlamıştır. “Oh be!”dir. “Demek ki o saçmalıklar yığını gerçekten de Allah’ın dini değilmiş”tir. O halde yapılacak şey çok basittir. Madem o din Kur’an’a aykırıdır, Kur’an’daki dini anlatan hocalara takılacak ve kurtulacaktır Ömer. İyi ki Kur’an’cı insanlar vardır. “Yoksa az kalsın en kötü ateist, en iyi ihtimalle de deist olacaktm” diye sevinir.

    Ömer, her fırsatta hurafeci-gelenekçi din algısına ağız dolusu giydiren, bu yüzden de Kur’an’dan konuştuklarına karar verdiği bir sürü hoca bulur kısa zamanda. Hepsini büyük bir iştiyakla izlemeye ve dinlemeye koyulur. Çok geçmeden Caner Taslaman, Emre Dorman, Edip Yüksel ve daha bir çoğundan öğrenir ki kadınların başlarını örtmeleri şart değilmiş, Arap örfünün bir ürünüymüş başı örtmek. İnsanlık tarihi boyunca her hava koşulunda başını sımsıkı örten kadınlar cahillermiş meğer. Sonra ilk ikisiyle sürekli televizyonlarda gördüğü Mehmet Okuyan’ı inceler, onun çok yakını olan Mustafa İslamoğlu’nu da araştırır. Bir de ne görsün, başörtüsü farzmış. Hem de Kur’an’ın açık bir emriymiş. Kafası karışır Ömer’in. Ama nasıl olsa erkektir ya, pek durmaz üzerinde…

    Bir de Allah’a nasıl ibadet edeceğimle ilgili bakalım Kur’an neler söylüyor diye sormaya başlar yeni hocalarına. Caner Taslaman’a sorar önce “Kur’an’da kaç vakit namaz emrediliyor? diye. “Ben beş kılıyorum ama tam emin değilim, üç de olabilir” cevabını alır. Mehmet Okuyan’a sorar, beş rakamını alır. Kur’an’da hangisi söyleniyor, üç mü beş mi diye üsteler Ömer. Her hoca bir şeyler anlatır ama rakam bir türlü netleşmez. “Peki ya yolculukta namaz?” diye sorduğunda ise işler iyice karışır. Mehmet Okuyan tam kılacaksın der. Abdulaziz Bayındır “4 rekâtlık namazı 2 rekât kılmak zorundasın” diye noktayı koyar. Ömer Kur’an’da hangisi söyleniyor deyince her ikisi de aynı ayetleri okurlar ama sonuçlar farklıdır. Ömer ciltlerle tefsiri olan Hakkı Yılmaz adında bir başka Kur’an’cı hoca bulur en sonunda. Onun tefsirini yazdığı Kur’an’da namaz hiç yoktur. Ömer’in zihni zıngırdar.

    “Peki ya oruç?” der Ömer kendi kendine! “Benim Kur’an’dan konuşan hocalarım oruçla ilgili bakalım neler söyleyecekler” diye araştırmaya başlar. Bayraktar Bayraklı yeni eklenmiştir listesine. O da geleneği sert bir biçimde eleştirmektedir. Tefsiri vardır. Çok iyi hafızdır. Orucun Ramazan ayında tutulması gerektiğini öğrenir kendisinden. Ha bir de Ramazan’ı Eylül’e sabitleyip her yıl Eylül’de oruç tutulabileceğini. “Ay takviminin bir ayı, yani astronomik olaylara bağlı bir zaman dilimi bizim istediğimiz bir zamana sabitlenebiliyor mu?” diye düşünür. Allak bullaktır Ömer. Bunu bir de Mehmet Okuyan’a sorayım der. “Öyle şey mi olur!” yanıtını alır. Ben Kur’an’ın ne dediğini soruyorum diye üsteler Ömer. Ama sonuç değişmez. “Yolculukta oruç nasıl olacak peki?” deyince Mehmet Okuyan çıkışır; “ne yolculuğu! Ancak savaşmak için yola çıktıysan tutmayabilirsin!” Sinmiştir Ömer. “Peki!” diyebilir sadece ve yutkunur. Ben Kur’an’da ne yazdığını merak ediyorum diyemez artık. Ama cesaretini toplar ve Abdülaziz Bayındır’a da aynı soruyu sorar. Aldığı cevap elbette farklıdır: “Her tür yolculukta oruç tutmama ruhsatını veren Allah’tır.” Ayrıca Abdülaziz hocanın, hasta ve yolcu dışında oruç tutmamak diye bir şey olmadığını söylerken okuduğu ayetle diğer tüm Kur’an’cı hocaların ağır işte çalışanların isterlerse fidye verip tutmayabileceklerini söylerken okudukları ayet aynıdır. Ömer tükenmek üzeredir.

    “Kurban kesecek miyim?” diye soracak cesareti aradan uzun bir süre geçtikten sonra bulabilmiştir Ömer. Caner Taslaman ve o ne derse aynısını söylediğini kısa zamanda fark ettiği Emre Dorman farz değil derken diğerleri farzdır keseceksin derler. “Hacca gidecek miyim?” dediğinde ise cevaplar “imkanın varsa gideceksin” ile “gitsen de şeytan taşlamaya gitmeyeceksin” arasında pek çok seçenek sunmaktadır. “O üç ay içinde her zaman hac yapabilirsin” diyeni de kolayca bulmuştur Ömer.

    Zamanla keşfettiği, geleneğe karşı yani Kur’an’cı hocalardan biri olan İbrahim Sarmış’tan faizin ev almak için bir kerelik tercih edilebileceğini, Mehmet Okuyan ve Mustafa İslamoğlun’ndan mirasla ilgili kimi hükümlerin bugün için geçerli olmadığını, yine Mustafa İslamoğlu’ndan Allah’ın cinlerden bahsederken bazı yerlerde görünmeyen varlıkları, bazı yerlerde de uzak şehirlerin insanlarını kast ettiğini, haram ayların Arapların ortaya çıkardığı bir uygulama olduğunu dinlemiş, ancak Abdülaziz Bayındır ve ekibinden bunların hiçbirinin Kur’an’a uygun olmadığını öğrenmiştir. Ömer’in zihni artık bir tür nasır tutmuştur. Söylenen hiçbir şey onu şaşırtmamaktadır.

    Ömer geldiği noktada bir an durur ve geçmişi düşünür. “Buraya nasıl geldim ben?” diye sorar kendi kendine. Tüm bu garip serüvene gelenekselci denilen kesimin akıl dışı uygulamalarını kabul etmediği için atılmıştır. “Oysa o insanlar arasında bile namaz, oruç, hac, kurban gibi en temel konularda bir ihtilaf yoktu. Hepsi günde 5 vakit namaz kılıp Ramazan’da oruç tutuyordu. Kimse kadının baş örtüsü ile ilgili bir şüpheye sahip değildi. Hacca hepsi aynı zamanda gidiyor, aynı şeyleri yapıyorlardı. Şimdi geldiğim noktada ise Kur’an’dan konuştuklarını söyleyenlerin her biri farklı bir şey söylemekteler. Dinin en temel konularında bile bu kadar farklı anlaşılabilen bir kitap nasıl Allah’ın Kitabı olur?” Ömer düşüncesini şöyle sürdürür: “Allah’ın varlığı ile ilgili kendime yalan söyleyemem ama bu kitabı da Allah’ın Kitabı sayamam.”

    Gerçekte ateist diye bir şey yoktur. Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmemek mümkün değildir. Bu sebeple Kur’an’da böyle bir tipten bahsedilmez. Ateist olduğunu söyleyenler çevrelerinde etki oluşturmak için yalan söylemektedirler. Aslında deistlerin de durumu ateistlerden farklı değildir. Kur’an’a göre her ikisi de kâfir, yani Allah’ın emrini bile bile kabul etmeyen kişilerdir. Hele hele geleneksel dînî yapıyı gördüğü için deist olan bir kişi olamaz çünkü Kur’an’ı bilmeyen kimse yoktur. Kur’an’a bakmadan deist olduğunu söyleyen kişi olsa olsa aptal olabilir. Eğer bir kişinin dînî söylem ve uygulamalar yüzünden deist olduğu kabul edilecekse, hayali kahramanımız Ömer‘in durumunda olduğu gibi, Kur’an’cı hocaların söylemlerine bakarak deist olduklarını kabul etmek çok daha mantıklı ve tutarlı bir yaklaşım olacaktır. Yani Caner Taslaman’ın tesbiti temelden yanlıştır.

    Deist Ömer’in serüveninde sonuca etki edecek en önemli etken ihmal edilmiştir. O da Ömer’in samimiyetidir. Çünkü samimi olarak gerçeği isteyen bir kişiye Allah’ın yardımı sınırsızdır (Bkz: Ankebût 69). Hocaların sözlerini Kur’an’ın yerine koymak, geleneksel cemaatlerde görülen müritlikten farksız sonuçlar verecektir. Nitekim bugün Kur’an’cı hocaların takipçilerindeki durum aynıdır. Sosyal medya, hocalarının Kur’an’a aykırı hatta tahrif sayılabilecek söylemlerini gerçekmiş gibi savunan sözde Kur’an talebesi müritleri ile doludur. Bu kişilerin samimi bir biçimde gerçeğin peşinde olmadıkları çok açıktır. Zaten bu yüzden Kur’an’dan haberleri bile yoktur. Dolayısıyla hocalarının yanlışlarını görüp itiraz edecek durumda değildirler.

    Yine Ömer’in serüveninden gördüğümüz bir diğer gerçek de Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen hocaların tek ortak noktalarının geleneksel dini eleştirmeleri olduğudur. İçlerinden bir kısmı savundukları konuyla ilgili ayetlerin Arapçasını okuyabilecek durumda bile değildir. Kısacası bunların Kur’an’cı sayılmaları Kur’an’dan konuştuklarını değil, en fazla geleneksel dine karşı olduklarını gösterir.

    Nasıl ki ateist olduğunu söyleyen herkes belli çevreler tarafından bilim adamı muamelesi görüyorsa, geleneksel hurafe dinini eleştiren herkes de Kur’an’a dayanıyor muamelesi görmektedir. Bunların ikisi de yanlıştır.

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Göre Kadir Gecesi / Erdem Uygan

    Kur’an’a Göre Kadir Gecesi / Erdem Uygan

    Ramazan Kur’an’ın indirilmeye başlandığı aydır (2/185). Bu ay içinde vahyin ilk gelmeye başladığı gece de Kadir gecesidir (97/1). Bu gecede Allah tarafından karara bağlanmış her iş paylaştırılır ve melek elçilerle (44/4-5) fecre kadar yeryüzüne indirilir (97/4).

    Bu bereketli geceye (44/3) ölçülerin belirlendiği gece anlamında Kadir Gecesi denir (97/1-3). Ramazan’ın hangi gecesi olduğu ile ilgili olarak Nebimizin itikaf uygulaması Fecr Suresinde dikkat çekilen 10 geceye uygundur (89/1-2). Buna göre Ramazanın son 10 gecesinden biridir.

    Bu son 10 gecenin tek gecelerinden biri de çift gecelerinden biri de olabilir (89/3-4). Hatta her yıl aynı gece bile olmayıp bu 10 gece içinde değişebilir. Bu geceye has bir ibadet yoktur. Her gün olması gerektiği gibi Allah’a doğru kulluk yapmak emirlerine tam uymak gerekir.

    Kadir gecesinin Ramazan ayının 27. gecesi olduğu düşünülerek o gece Kadir gecesi olarak kutlanır. Ancak o gece bu gece değildir. Bu gece Ramazan’ın 26. gecesidir. Kur’an’a göre gün, güneşin doğuşuyla birlikte biter ve başlar. Önce gündüz gelir, sonra gece (36/40).

    Bugün Ramazanın 26. günü olduğuna göre, bu gece de 26. gecesi olacaktır. Bundan dolayı bayram namazı son gece bitip güneş doğunca kılınır. Çünkü Şevval ayının ilk günü o zaman başlar.

    Ancak kendilerini müslüman sayanlar Allah’ın Kitabını değil, batının uygulamalarını doğru saydıklarından gün dönümünü gece yarısı olarak belirlemişlerdir. Bu sebeple 26. geceyi 27. gece sanmaktadırlar. Oysa gece yarısının hiçbir doğal emaresi yoktur ve tespit edilemez.

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Göre Oruç (الصيام) / Erdem Uygan

    Kur’an’a Göre Oruç (الصيام) / Erdem Uygan

    Oruç bizden öncekiler gibi bize de farz kılınmıştır (2/183). Orucun Ramazan boyunca her gün tutulması şarttır. Sadece hasta ve yolculara sonradan tutmaları şartıyla tutmama ruhsatı verilmiştir (2/184,185). Ramazan ayının tamamı oruçlu geçirilmedikçe oruç ibadeti yapılmış olmaz.

    Oruç ibadetinde amacın, açlığı deneyimleyerek aç insanların halini anlamak olduğu söylemi Kur’an’a aykırıdır. Bu mantıkla oruçlu için cinselliğin neden yasak olduğunu açıklamak imkansızdır. İbadetlerde temel amaç Allah’a kulluk etmek yani O ne diyorsa onu yapmaktır.

    Oruç ibadeti bir insanın en doğal ve en temel ihtiyaçlarından sırf Allah emrettiği için uzak durmasından ibarettir. Kulluk böyle olur. Ayrıca Allah oruç ibadetinin amacının “kendimizi korumak” (takva) olduğunu bildirmektedir (2/183 ve 187).

    Ramazan orucunun Kur’an’daki ismi الصيام es’sıyâmdır. Tüm ibadetler gibi Kur’an’dan önce de farz olduğu için mârife (bilinirlik takısıyla) gelir. “O bildiğiniz oruç” demektir. Orucun tutulacağı günler de أياما معدودات “sıralı sayılı günler” ifadesiyle açıklanır.

    Ardarda gelen bu sayılı günlerin, içerisinde Kur’an’ın indirilmeye başlandığı Ramazan ayı olduğu da bir sonraki ayette bildirilir ve bu aya ulaşan herkesin tüm ayı oruçlu geçirmesi emredilir (2/185). Tutmama ruhsatı sadece hasta ve yolcuya verilir, üçüncü bir zümre yoktur.

    Hasta ve yolcuların tutmadıkları orucu أيام أخر “diğer günlerde” tamamlamaları emredilir. Ramazan dışındaki günler için “diğer günler” ifadesinin kullanılması Allah’ın es’sıyâm dediği oruç ibadetinin sadece Ramazan’da yapılması ve tüm ayın oruçlu geçirilmesi zorunluluğunu gösterir. Diğer günlerde tutulmasının gerekçesi olarak da لتكملوا العدة “eksik bıraktıkları sayıyı tamamlamaları” gösterilir. Bu da tüm ayın oruçlu geçirilmesi gerektiğinin diğer bir delilidir. Kur’an’da es’sıyâm adı verilen oruç ibadeti tüm Ramazan’ı oruçlu geçirmedikçe yapılmış olmaz. Tıpkı herhangi bir vakit namazını kılmamakla الصلاة namaz ibadetinin yapılmış olmayacağı gibi…

    Ramazan’da yerine getirilmesi gereken bir diğer görev de bizde fitre olarak bilinen fidye görevidir. Bu görev الذين يطيقونه “oruca gücü yeten” herkes için farzdır. “Gücü yeten” denmesinin sebebi hasta veya yolcu olup tutmama ruhsatını kullananları da kapsaması içindir. Ayete göre oruca gücü yeten herkes bir çaresizi doyuracak kadar fidye vermelidir. Bunun alt sınır olduğu, yapabilenin daha fazlasını verebileceği ayetin devamında belirtilir. Bu kadar düşük bir limit konmasının sebebi en fakir kişinin bile vermek zorunda olmasıdır.

    Ayette geçen kelime فدية bir tek fidyeyi ifade eder. Bu sebeple oruç tutmakla yükümlü her mümin tüm ayda sadece bir fidye vermekle mükelleftir. Fidye, tüm Ramazan’ı oruçlu geçirmeye gücü yettiği ortaya çıkınca yani Ramazan’ın sonunda verilir.

    Ayette geçen “يطيقونه güç yetirme” ifadesine “لا يطيقونه gücü yetmeme” anlamı vererek ağır işler yapanlar, sınava girenler, maça çıkanlar v.s. gibi kişiler için o günün fidyesini vererek tutmayabilecekleri söylemi Kur’an’a aykırıdır. Ayette oruca gücü yetenlerden bahsedilmektedir. Ayete yanlış anlam verilince Nebîmizin fitre uygulamasının Kur’an’daki kaynağı görülememiş ve fitrenin gayri metluv (Kur’an dışı) vahiyle bildirildiği söylenmiştir. Oysa müminleri bağlayan tek vahiy Kur’an’dır. Nebîmiz Kur’an’daki, yukarıda anlattığımız fidye hükmünü uygulamıştır.

    Ramazan orucunda (الصيام) günün belli vakitlerinde yapılmaması gerekenlerin “yeme, içme ve cinsel ilişki” olduğu Kur’an’da belirtilmiştir (2/187). Aynı ayette bu vaktin başlangıcı “fecrin olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden size göre tam seçilinceye kadar” şeklinde açıklanmıştır. Fecr doğu ufkundaki kızıllıktır. İmsak vaktinde doğu ufku gözlendiğinde ayette anlatılan durumun en altta karaların oluşturduğu siyah çizgi ile en üstteki göğün beyaz çizgisinin fecr kızıllığı ile ayrılması şeklinde ortaya çıktığı görülür.

    Ayetteki “size göre” ifadesi bunun çıplak gözle herkes tarafından görülebileceğini gösterir. İşte bu vakit oluşunca oruç başlar. Devamındaki “sonra orucu geceye kadar tamamlayın” ifadesi orucun güneşin batmasıyla biteceğini gösterir. Çünkü Arapça’da gece (الليل) kelimesi güneşin batması ile doğması arasındaki tüm vakti ifade eder. Eğer gecenin özel bir bölümü anlatılacaksa ayrıca belirtilir. Nitekim İsrâ Suresi 78. ayette yatsı sonu için “gecenin ğasakı” denilerek gün batımından daha sonraki bir zamanın kast edildiği belirtilir.

    Müslüman, Allah’ın dediğine teslim olan kişi demektir. Kurumların sözünden değil, Allah’ın ayetlerinden hesaba çekileceğiz. Allah’ın yarattığı ayetlerde yılın her günü oluşan imsak vaktini o saatte doğu ufkuna bakarak görebilir, böylece sizin için bakmış olanların yaptıkları linkteki imsakiyeyi kontrol edebilir, diyanetin ilan ettiği vaktin imsakla hiçbir ilgisi olmadığına kendi gözlerinizle şahit olabilirsiniz: https://www.suleymaniyetakvimi.com

    Hurafelerini din yapıp pazarlayanlar kıyamete kadar her Ramazan’da ön planda olacaklar. Ancak Allah’ın dini Allah’ın Kitabında gerçeği isteyen herkes için sapasağlam duracaktır. Gerçek müminlere tertemiz ve hayırlı Ramazanlar dilerim.

    Erdem Uygan

  • Yeni Kitap: Kur’an’da Hırsızlık Suçu (Seriqa) ve Cezası

    Yeni Kitap: Kur’an’da Hırsızlık Suçu (Seriqa) ve Cezası

    Kur’an’ın hırsıza verilecek ceza ile ilgili hükmü günümüzde çok tartışılan, istismar edilen ve yorumlanan konulardan biridir. Bir kesim Kur’an’ın bu konudaki emrinin hırsızın elinin kesilmesi olduğunu söylerken, ayetleri diledikleri gibi yorumlamaktan çekinmeyen bir diğer kesim bu ifadenin mecaz olduğunu, burada söylenmek istenenin hırsızın gücünün kesilmesi olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa Allah’a ait olan bir kitabın bu kadar önemli bir suçun cezasını insanların yorumlarına bırakmaması gerekir. Bir başka ifade ile insanların yorumlayarak bu kadar hayatî bir konuda bile farklı sonuçlara ulaşabildikleri bir kitabın Allah’a ait olması hiçbir samimi insanın içine sinmez.

    Konuyla ilgili tüm iddialara Kur’an’ın verdiği cevapları tesbit etmeye çalıştığımız “Kur’an’da Hırsızlık Suçu (Seriqa) ve Cezası” isimli çalışmamızı aşağıdaki linkten okuyabilir ve indirebilirsiniz:

  • Hırsızın Cezası Konusunda “El” Kelimesinden Üretilen Bahaneler

    Hırsızın Cezası Konusunda “El” Kelimesinden Üretilen Bahaneler

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın sadece “el” kelimesiyle ilgili olan bölümünün ikinci kısmıdır. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz kitabımıza şu linkten ulaşabilirler: https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    https://erdemuygan.com/2019/03/kesilmesi-emredilen-sey-hirsizin-gucu-olabilir-mi/

    Yukarıdaki linkte yer alan önceki yazımızda Mâide Suresi 38. ayetteki el kesme cezasını güç kesme olarak tahrif eden zihniyete cevâben, bu yaptıklarının Arapça’ya aykırı olduğunu, ayetteki ifadenin güç kelimesi olamayacağını sebepleriyle ayrıntılı olarak anlatmıştık. Bu yazımızda ise yine aynı zevâtın el kelimesi ile ilgili olarak ortaya attıkları diğer bahaneleri ele alacağız.

    Öncelikle ilgili ayeti hatırlayalım:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ وَاللَّـهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Mâide 5/38)

    Ayette çoğulu geçen يد yed (el) kelimesi ile ilgili olarak ortaya atılan iddialardan biri de Arapça’da çoğulun en az üç adedi gösterdiği ve bir insanın üç eli olamayacağı için bunun farklı bir anlamda olması gerektiği idi.

    Kelime ayette أيديهما eydiyehumâ şeklinde yer almaktadır. Kelimenin أيدي eydiy bölümü eller anlamındadır. Devamındaki هما humâ bölümü ise “ikisinin” anlamına gelen zamirdir. Buradaki ikil zamir, ayetin başındaki erkek ve kadın hırsız anlamındaki السارق es’sâriq ve السارقة es’sâriqa ifadelerini göstermektedir. İddia sahipleri ise kelimede kullanılan eydiy ifadesinin ikil değil çoğul olması sebebiyle en az üç eli ifade ettiğini ve her bir hırsızın ellerinden bahsedildiğini, bir insanda üç el olamayacağından bu kelimenin el anlamında olamayacağını söylemektedirler.

    Her şeyden önce, ayetteki أيد eyd kelimesinin hiçbir şekilde güç anlamında olamayacağını daha önce ispatladığımız için artık “bu kelime eller anlamında olamaz” gibi bir söylemin hiçbir tutarlı yanı yoktur. Yine de biz iddiaların hiçbir yönden tutarlı olmadığını göstermek adına çürütmeye devam edelim.

    Arapça’da isimlerin tekil (müfred), ikil (tesniye) ve çoğul (cem’î) formları vardır. Her kelimenin özel bir ikil formu olduğundan, bir kelime tekil veya ikil değil de çoğul ise 3 veya daha fazla adet olduğu anlatılıyor demektir. İncelediğimiz kelimede أيدي eydiy ifadesi çoğuldur ve en az üç adedi kastetmesi gerekir. Ancak burada “erkek ve kadın hırsızlık yapan herkesin ellerini” dendiği çok açıktır. Ayette tek bir erkek hırsız ile tek bir kadın hırsızdan bahsedilmemektedir. Erkek veya kadın, kim olursa olsun hırsızın elini kesin denmektedir. Bu anlamı kelimenin ikil ve tekil formlarını kullanarak dile getirmek mümkün değildir. Şöyle ki; kelimenin tekil olması zaten mümkün değildir bu kullanım anlamsız bir sonuç verir. Çünkü ifade فاقطعوا يدهما faktaû yedehumâ şeklinde olacaktır ve bu ifadeden her ikisinden bir el kesilmesi anlaşılır. Diğer ihtimal ise el kelimesinin ikil olması durumudur. O zaman da ifade فاقطعوا يديهما faktaû yedeyhimâ olacaktır. Bu ifadedense her iki hırsızın da iki elinin birden kesilmesi anlaşılır. İşte zaten bu karşıklıkların önüne geçmek için Arapça nahiv kitaplarında şu kural dile getirilir:

    “Tesniye (ikil) formundaki kelime bir diğer tesniye formundaki kelimenin tamlayanı (muzaf) olduğunda, tamlayan tamlananın (muzafun ileyh) bir parçası ise tamlayan çoğul formunda kullanılır.”

    Nitekim bu durumun Kur’an’da başka örneklerini de görmek mümkündür. Tahrîm Suresi’nin 4. ayeti şöyledir:

    إِنْ تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا…

    Allah’a yönelip tevbe ederseniz iyi olur. Çünkü ikinizin de kalpleri kaydı… (Tahrîm 66/4)

    Ayetteki “ikinizin kalpleri” ifadesi قلوبكما kulûbukumâ kelimesinin Türkçe karşılığıdır. Burada iki kişinin kalbinden bahsedilmesine rağmen kalp kelimesi ikil değil çoğul kullanılmıştır ki anlam karışıklığı olmasın. Hatta burada iki kişinin kalp sayısının toplamda ikiden fazla olma ihtimali olmamasına rağmen ikil değil çoğul kullanılmıştır. Buradan hareketle bu kullanımın kural dışı olmadığı, anlam karışıklığının önüne geçilmesi için böyle olması gerektiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kadın veya erkek, hırsızlık yapan herkesin tek bir elini ifade ederken çoğul gelmesi bir kişide üç el olmasını değil, herkesin birer elinin kastedildiğini göstermektedir. Ayrıca Kur’an’da ayeti böyle anlamamız gerektiğini doğrulayan çok daha güçlü deliller de vardır. Bunlardan biri Mâide 33. ayet ve benzerlerindeki kullanımdır:

    إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّـهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلَافٍ…

    Allah’a ve elçisine karşı savaşan ve ortalığı birbirine katmaya çalışanların cezası öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi… (Mâide 5/33)

    Bu ayetteki ifadelerden يد yed kelimesinin çoğul kullanımında bile zamirlerden dolayı tekil kastedildiği, tek bir elden bahsedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Şöyle ki; burada تقطًع أيديهم وأرجلهم tukatta’a eydiyhim ve erculuhum (ellerinin ve ayaklarının kesilmesi) ifadesinde de eller ve ayaklar çoğul ifadelerdir. Burada kelime “onların” anlamına gelen  هم hum zamiri aldığı ve çok kişiden bahsedildiği için çoğul ifade kullanılmıştır, ancak buna rağmen her birinin birer eli ve birer ayağının kastedildiği çok açıktır. Çünkü devamında من خلاف min hilafin (çapraz olarak) ifadesi geçmektedir. Burada “çapraz olarak” ifadesinin kullanılmasından, “elleri ve ayakları” şeklinde çoğul kelimeler kullanılmasına rağmen, kast edilenin birer el ve birer ayak olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü başka şekilde çapraz kesmek mümkün değildir. Demek ki bir kişinin bir eli kast edildiğinde de kişi sayısının çokluğundan dolayı kesilecek organ çoğul olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla Mâide 38. ayetteki فاقطعوا أيديهما faktaû eydiyehumâ ifadesinde kast edilenin her hırsızın sadece bir elinin kesilmesi olduğu diğer ayetlerin delaletiyle sabittir. Benzer durum firavunun sihirbazları tehdit ettiği A’râf 124, Tâhâ 71 ve Şuarâ 49 ayetlerinde de görülebilir.

    Yusuf Suresindeki ellerini kesen kadınlardan bahseden ayette de aynı durum mevcuttur:

    … وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ ۖ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ…

    …Onlara mükellef bir sofra hazırladı; her birine bir bıçak verdi. Sonra Yusuf’a “Haydi yanlarına çık” dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce büyülendiler ve ellerini kestiler…. (Yusuf 12/31)

    Bu ayette de “ellerini” şeklinde dilimize çevrilen ifade, çoğul olan أيديهن eydiyehünne kelimesidir. Burada kadınların üçer eli olduğundan söz edilemeyeceği açıktır. Tüm kadnların ellerinden bahsedildiği için çoğul kullanıldığı söylenebilir. Ancak kast edilenin her birinin iki eli mi olduğu sorusu sorulamaz. Çünkü kadınların bir ellerinde bıçak vardır. Dolayısıyla kesilen elleri yine bir tanedir. Yani kelime çoğul kullanılmış ancak her birinin bir eli kast edilmiştir. Dolayısıyla Mâide 38. ayetteki ifadeden bir kişinin üç eli olamaz sonucunu çıkarmak anlamsızdır. Kelime bir elin kast edildiği durumlar için de çok sayıda kişiden bahsedildiği için çoğul gelmiştir. Kelimenin çoğul kullanılıp herkesin bir tek elinin kast edildiğini anladığımız bir ayet daha mevcuttur:

    إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّـهَ يَدُ اللَّـهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ…

    Sana bağlılık sözleşmesi yapanlar, o sözleşmeyi aslında Allah ile yapmış olurlar. Allah’ın eli onların elleri üstündedir… (Fetih 48/10)

    Daha önce mecaz olarak “Allah’ın iki eli” ifadesinin Mâide Suresinin 64. ayetinde geçtiğini görmüştük. Böyle bir kullanım olmasına rağmen yukarıdaki ayette “Allah’ın eli” derken tek bir elden bahsedilmektedir. Devamında ise “onların elleri üstündedir” ifadesi yine deyimsel bir kullanımla karşımıza çıkmaktadır. Burada “onların elleri” derken her birinin tek elinin kast edildiği “Allah’ın eli” ifadesinde de tek bir elin kullanılmasından anlaşılmaktadır. Eğer “Allah’ın iki eli onların elleri üstündedir” denseydi onların “iki elinin” üstünde olduğu anlaşılırdı. Ancak “Allah’ın eli, onların elleri üstündedir denilerek” deyim dahi olsa, her bir kişinin bir tek elinden bahsedildiği anlaşılır hale getirilmiş ve burada da kelime çoğul kullanılmıştır.

    Yaptığımız tüm bu tesbitler, hırsızlık suçunu işlediği sabit olmuş kişilerin sadece bir elinin kesilmesinin emredildiğini de göstermekte, “kesilecek elin bir tane olduğunu nereden çıkarıyorsunuz” gibi garip sorular da cevap bulmuş olmaktadır.

    Bu konuda çok sorulan sorulardan biri de elin sınırlarının ne olduğudur. Zira “ayette eli kesin deniyorsa elin nereden kesileceğini nasıl tesbit edeceğiz” gibi soruların bu konudaki anlamsız iddiaları güçlendirdiği düşünülmektedir. Gerçekten de herhangi bir Arapça sözlüğe bakıldığında Türkçe’ye “el” olarak çevrilen يد yed kelimesinin anlamı ile ilgili olarak şu ifadelerle karşılaşılır:

    من أَعضاء الجسد ، وهي من المنكب إِلى أَطراف الأَصابع

    “Bedenin, omuzdan parmak uçlarına kadar olan organı.”

    https://www.almaany.com/ar/dict/ar-ar/اليد/

    Görüldüğü gibi sözlüklere göre يد yed kelimesi Arapça’da omuzdan itibaren tüm kolu ifade eden bir kelimedir. Ancak bu durumun Kur’an’da bir örneği yoktur. Kelimenin Kur’an’daki tüm kullanımları bilekten parmak uçlarına kadar olan, bizim de “el” dediğimiz bölgeyle sınırlıdır. Kelimenin anlamını Kur’an’dan öğrenirken okuduğumuz ayetler hatırlanırsa bu durum net bir şekilde görülebilir:

    أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا…

    Ayakları mı var ki yürüsünler; elleri mi var ki tutsunlar; gözleri mi var ki görsünler; kulakları mı var ki dinlesinler… (A’râf 7/195)

    Ayette يد yed kelimesinin tutmaya yarayan organ olduğu belirtilmektedir. Bu da bilek ve parmak uçları arasındaki bölümdür. Şu ayet de kelimenin Kur’an’daki kullanımının tüm kolu kast eder biçimde olmadığını gösterir:

    وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَىٰ

    Şimdi elini koynuna sok da lekesiz, bembeyaz bir şekilde dışarı çıkar. Bu da bir başka belgedir. (Tâhâ 20/22)

    Kaldı ki abdesti tarif eden ayette ellerin yıkanması emredilirken “el” kelimesi ile kast edilenin yine aynı şekilde tutma organı olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple yıkacanak yerin sadece el olmadığının anlaşılması için “dirseklere kadar” denilerek sınırı genişleten bir ifadeye yer verilmektedir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ…

    Ey inanıp güvenenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın… (Mâide 5/6)

    Ayetteki “dirseklere kadar” ifadesinin sınırı genişletmek değil, omuza kadar anlaşılmasın diye, aslında sırınırı daraltmak için kullanılan bir ifade olduğu söylenebilir ki fıkıh eserlerinde bu söylem dile getirilmektedir. Ancak hem Kur’an’da el kelimesinin hiçbir ayette tüm kolu ifade eden bir kullanımının olmaması hem de bu ayetin devamında teyemmüm emri verilirken el kelimesinin kullanılıp sınır bildirilmediği halde başta Rasulullah olmak üzere herkesin sadece elini mesh etmesi bu söylemin doğru olmadığını gösterir:

    …وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَىٰ أَوْ عَلَىٰ سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مِنْهُ…

    … Hasta veya yolcu olur yahut sizden biri ayak yolundan gelir ya da kadınlarınızla birlikte olur da su bulamazsanız, temiz yüzeye (toprağa) yönelin; onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin… (Mâide 5/6)

    Görüldüğü gibi ayette sadece “ellerinizi meshedin” denilip hiçbir sınır çizilmediği halde teyemmümde omuza kadar mesh yapılmaz. Bu durum يد yed kelimesinin Arapça’da ne anlamda olursa olsun Kur’an’da sadece parmak ucundan bileğe kadar olan bölgeyi ifade ettiğini gösterir. Ayetin başında el kelimesinin “dirseklere kadar” ifadesi ile birlikte kullanılmasının da yıkanacak bölgenin parmak ucundan başlayıp dirsekte bittiğini anlatmak için olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın kelimeye verdiği bu manaya bakılırsa el kelimesinin sözlüklerdeki anlamının daha sonradan değiştiği de rahatlıkla söylenebilir. Bizim sözlüklere değil Kur’an’a teslim olmamız gerekir.

    Kaldı ki yukarıda alıntı yaptığımız sözlükte el kelimesi anlamlandırılırken ikinci anlam şöyle verilmiştir:

    و اليَدُ من كلِّ شيءٍ : مَقْبَضُه

    “Her şeyin tutulacak yerine de el denir.”

    https://www.almaany.com/ar/dict/ar-ar/اليد/

    Bir eşyanın tutulacak yeri için de bu kelimenin kullanılması, bu kelime ile tutma organı olan el yani parmak uçlarından bileğe kadar olan bölgenin kast edildiğini gösterir.

    Sonuç olarak açıkça görülmektedir ki; Mâide Suresi 38. ayette hırsızlığı sabit olmuş kadın veya erkeğin cezasının, bir elinin bilekten kesilip bedeninden ayrılması olduğu Allah’ın bir emridir. Bu ayete teslim olmak istemeyen kişilerin ürettikleri tüm argümanlar akla, mantığa, Arap dili kurallarına ve en önemlisi Kur’an’ın iç bütünlüğüne aykırıdır. Allah’ın ayetlerine teslimiyette inat edenlerin öne sürdükleri bahaneler içerisinde belki istihzayı en çok hak edeni de eli kesilen kişinin günümüzde mikro cerrahi ile elini diktirebileceği söylemidir. Açıkçası Kur’an’da buna engel bir durum yoktur. İsteyen hırsız elini elbette diktirebilir. Burada önemli olan elin dikilmesinin elin kesilmesinden sonra olmak zorunda olduğudur. Kesildikten sonra eli tekrar dikilmiş kişi suçunun cezasını çekmemiş mi olmaktadır? Suçun cezası elin kesilmesidir. Önemli olan budur. El sonradan ne yapılırsa yapılsın kesildiği anda ceza çekilmiştir. Bizim ilgilenmemiz gereken budur. Eli sonradan dikilen ile dikilmeyen kişi arasında cezayı çekmek bakımından bir fark yoktur. Çünkü suçun cezası elsiz kalmak ve ömrün kalanını elden mahrum olarak geçirmek değil, elin kesilmesidir. İnsan elini başka sebeplerden dolayı da kaybedebilir. Hırsızlığın cezasının el kesme olması eli olmayan herkesi eski bir hırsız yapmaz.

    Benzer bir bahane de “bugün hırsızlık elle yapılmıyor, dolayısıyla hırsızın elini kestiğinizde hırsızlık organını kesmiş olmuyorsunuz” şeklinde dile getirilerek Allah’ın bu ayetine teslim olmak konusunda direnç gösterilmektedir. Ne var ki Rabbimiz hırsızın cezasını belirtirken “hırsızlık organını kesin” gibi bir ifade kullanmamaktadır. Elin kesilmesinin sebebi olarak hırsızlığın elle yapılmış olmasını ileri sürmek Kur’an’dan onay almayan hayalî bir üretimdir. Allah hiçbir emrinin gerekçesini açıklamak zorunda değildir. Fıtratı belirleyen de o fıtrata en uygun olanı emreden de kendisidir. Kaldı ki sadece elini kullanıarak hırsızlık yapabilen bir kişiye de rastlamak mümkün değildir. Kullanılan organ el olsa dahi hırsızlık plan yapmakla yani kafayla işlenebilen bir suçtur.

    Güyâ mantık kullanarak bu gibi bahaneler üretmek ve böylece ayetleri gerçek mecralarından farklı noktalara çekerek Allah’ın emirlerinin üzerini örtmek aslında bizim ulemâmıza mahsus bir tutum değildir. Aksine bu tutum yahudîlerin kitaplarına yaklaşımlarıyla birebir aynıdır. Bir örnek vermek gerekirse, Tevrat’taki şu ifadelerin nasıl yorumlanarak farklı yerlere kaydırıldığını görmemiz yeterli olacaktır:

    Cana karşılık can, göze karşılık göz, dişe karşılık diş, ele karşılık el, ayağa karşılık ayak, yanığa karşılık yanık, yaraya karşılık yara, bereye karşılık bere.

    (Çıkış 21/24)

    Tevrat’ta bu şekilde geçen ifadenin doğru anlaşılmasının önüne, Allah’ın bu sözü şöyle tefsir edilerek geçilmiştir:

    “Saadya Gaon, pasuktaki (pasajdaki) ifadenin doğrudan anlaşılmasının mantıken de mümkün olmadığını örneklerle açıklar. Örneğin A, B’nin gözüne vurup sinirlerin bir bölümünü zedelemiş ve kısmî körlüğe yol açmışsa, A’ya tamamen aynı şeyi yapmanın mümkün olmadığı açıktır. Üstelik herhangi bir zarar karşısında bedenin dayanıklılığı insandan insana farklılık gösterir. A, B’yi tamamen kör etmişse bile A’yı kör etmek, belki onun acı ya da kan kaybından ölümüne yol açacaktır. Kısacası böyle bir anlayış kökten yanlıştır.”

    Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla, Tora ve Aftara, 2. Kitap Şemot s:255

    Görüldüğü gibi Allah’ın ayetle sabit bir emri insanın kısıtlı aklıyla yorumlanmaya kalkışılmış ve neticede ayette emredilen şeyin “kökten yanlış” olduğu sonucuna varılmıştır. Oysa burada anlatılan bölüm Kur’an ile de tasdik edilmektedir:

    وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْأَنفَ بِالْأَنفِ وَالْأُذُنَ بِالْأُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ ۚ فَمَن تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَّهُ ۚ وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللَّـهُ فَأُولَـٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

    Onlara o Kitapta şunu yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve her yaraya karşılık kısas gerekir. Kim onu sadakasına sayarak bağışlarsa bu kendi için keffaret olur. Kim Allahın indirdiğine göre hükmetmezse onlar, yanlış yapan kimselerdir (zalimler). (Mâide 5/45)

    Görüldüğü gibi Tevrat’taki ifade Kur’an’da aynen yer almakta ve tasdik edilmektedir. İfadenin Tevrat’ta aynen geçiyor olması onun tefsir edilerek tahrif edilmesine engel olamamıştır. Zaten ayetler yorumlama faaliyetleri ile tahrif edilirler. Bu sebeple ayetin sonunda Rabbimiz bu tutumu Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek olarak değerlendirmekte ve bunu yapanları “zalimler” olarak nitelendirmektedir. İncelediğimiz Mâide Suresinin 38. ayeti de dahil olmak üzere Kur’an’ın sayısız ayeti aynen bu şekilde Kur’an’dan konuştuğunu iddia eden ulemâ tarafından tahrif edilmiş ve edilmektedir. Dolayısıyla günümüzde bir kısım ilahiyatçının Allah’ın Kitabına revâ gördükleri bu yaklaşım şekli bile kendi orijinal üretimleri değildir.

    Yahudilerin Tevrat hükümlerine yaptıklarının bir benzeri Mâide 38. ayet bağlamında şöyle de dile getirilmektedir: “Bu ayette madem hırsızın elini kesin diyor, o halde eli olmayan kişiye ne yapacağız? Daha önce hırsızlık yapıp eli kesilmiş kişiye ne yapacağız?” v.s… Bu gibi istisnâî durumların ayetin hükmünü ortadan kaldıracağının düşünülmesi Tevrat’ın kısas ayeti karşısında yapılanla tam tamına aynı şeydir. Oysa böyle istisnâî durumlar ayetin genele hitap eden evrensel emrinin uygulanmasının önünde engel olarak görülemez. Mesela bir kişiyi kasten öldüren birinin cezası Bakara Suresi 178. ayete göre kısastır. Yani maktulün ailesi affetmediği sürece, katil ölüm cezasına çarptırılır. Ancak katilin bu ceza infaz edilmeden önce başka sebeplerle ölmüş olması yani cezayı çekecek kimsenin bulunmaması katilin cezasının kısas olması genel prensibini ortadan kaldırmaz. Yine böyle bir bakış açısıyla geçirdiği hastalıktan dolayı abdestini tutamayan kişiler örnek gösterilip abdestin namazın şartı olamayacağı söylenecek noktalara varılır ki bu da saçmadır.

    Burada önemli olan Allah’ın emrine harfi harfine teslim olabilmektir. Zira ayetin son ifadesinde de belirtildiği gibi “üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.” Bu emri yerine getirmeyi engelleyebilecek istisnâî durumların çözümleri ise ayrıca ele alınması, ancak asla emrin varlığını sorgulatmaması gereken ayrı konulardır.

    Erdem Uygan

  • Kesilmesi Emredilen Şey Hırsızın “Gücü” Olabilir Mi?

    Kesilmesi Emredilen Şey Hırsızın “Gücü” Olabilir Mi?

    Bu makale, Mâide 38. ayette geçen her bir kavramın Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelediğimiz e-kitap çalışmamızın alt başlıklarından birini içermektedir. Konunun tüm detayları hakkında bilgi edinmek isteyenler sözünü ettiğimiz bu e-kitabımıza şu linkten ulaşabilirler: https://erdemuygan.com/2019/04/kuranda-hirsizlik-sucu-seriqa-ve-cezasi/

    Mâide Suresi 38. ayetin ilgili bölümü şöyledir:

    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِّنَ اللَّـهِۗ …

    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun… (Mâide 5/38)

    Arapça’da el anlamına gelen kelime يد yed kelimesidir. Bir takım çevreler bu kelimenin çoğulunun أيد eyd olduğunu, أيد eyd kelimesinin aynı zamanda güç anlamına da geldiğini, dolayısıyla ayette hırsıza verilecek cezanın onun elini değil, gücünü kesmek olduğunu öne sürmektedirler. Oysa el anlamındaki يد yed kelimesinin çoğulu أيد eyd değildir. Bu konuyu aşağıda detaylı olarak anlatacağız. Ama önce ileri sürülen iddianın hiçbir durumda ayete uygun olmadığını belirtmemiz gerekir. Öncelikle hukuk, bir suç işlendikten sonra o suçun cezasının tesbiti ile ilgilenir. Ayette hırsızlık suçu sabit olmuş kişilere verilecek cezadan bahsedilmektedir. Suçu sabit bir kişinin gücünü kesmek gibi bir ceza olamaz. Kaldı ki bu ifadeyle neyin anlatılmak istendiği de belli değildir. Eğer anlatılmak istenen hırsızlığın olmadığı bir toplumsal düzen oluşturmaksa bu işlenmiş bir suçun cezası değil, o suçun işlenmesini önleyici bir tedbir olabilir. Oysa ayette suçu sabit olmuş hırsızdan bahsedilmektedir. Ayrıca yeryüzünde insanların hırsızlık yapmaları alınacak tedbirlerle önlenemez. İddia edildiği gibi hırsızlık çoğunlukla yoksulluk sebebiyle işlenen bir suç değildir. Hırsızlık her devirde planlanarak yapılan, gücü, silahı, organizasyonu, ve belli bir profesyonelliği gerektiren bir suçtur. Toplumun refah seviyesinin yükseltilerek bu suçun önüne geçileceğini zannetmek, muhakemeden yoksun zihinlerden sadır olabilecek bir hayaldir. Sadece Kur’an’ın hırsızdan bahsediyor ve onun cezasını bildiriyor olması bile bu suçun kıyamete kadar yeryüzünde işleneceğinin en güçlü delilidir. Kur’an Allah’ın Kitabı oduğundan suçlara verilen cezalar da insan fıtratına uygun olacaktır. Fıtrata uygun cezalar suçları minimize etmenin olmazsa olmaz şartıdır. Dolayısıyla yapılması gereken şey, ayetleri doğru anlayıp teslim olmaktır.

    Ayrıca Arapça’da “güç” anlamına gelen أيد eyd kelimesi َأَيَد eyede fiilinden türemiştir. Türkçede kullandığımız destekleme, güçlendirme anlamındaki “te’yîd” kelimesi de bu fiilin tef’îl bâbından formunun mastarıdır. Yani bu kelime el anlamına gelen يد yed kelimesinden tamamen farklı bir kelimedir. Bu sebeple sözlüklerde el anlamındaki يدي ydy maddesi ile güç anlamındaki أيد eyd maddesi farklıdır. Lisân’ul Arab’ın أيد eyd maddesinde kelimeye şu anlam verilir:

    أيد: الأَيْدُ والآدُ جَمِيعًا: الْقُوَّةُ؛

    “Eyd: Eyd ve âd kuvvet anlamındadır.”

    İddia sahipleri يد yed kelimesinin çoğulu ile bu kelimeyi birbirine karıştırmaktadırlar. Güç anlamına gelen أ ي د e-y-d kök harflerinden türemiş kelimeler Kur’an’da 11 ayette geçmektedir. Bunlardan sadece ikisinde isim diğerlerinde fiil formundadırlar. Kelimenin fiil olarak geçtiği ayetlerin hepsinde fâil Allah’tır ve şu ayette de olduğu gibi daima tef’îl bâbında “desteklemek, güçlendirmek” anlamında karşımıza çıkmaktadır:

    وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِن بَعْدِهِ بِالرُّسُلِ ۖ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ…

    Musa’ya o kitabı vermiş, ardından da onun izinden giden elçiler göndermiştik. Meryem oğlu İsa’ya da açık belgeler (mucizeler) vermiş, onu Kutsal Ruh ile güçlendirmiştik (te’yîd).  (Bakara 2/87)

    Kelimenin isim olarak kullanıldığı iki ayet ise şunlardır:

    وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ …

    Bir de semaya bakın biz onu kuvvetle (بأيد bieydin) bina ettik… (Zâriyât 51/47)

    اصْبِرْ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ ۖ إِنَّهُ أَوَّابٌ

    Bunların sözlerine sabret. Kulumuzu; güçlü (ذا الأيد ze’l-eyd) Davut’u anlat. Çünkü o, pek saygılıydı. (Sâd 38/17)

    Nitekim Lisân’ul Arab أيد eyd maddesinde bu ayet örnek verilmiş ve şöyle söylenmiştir:

    وَقَوْلُهُ عَزَّ وَجَلَّ: وَاذْكُرْ عَبْدَنا داوُدَ ذَا الْأَيْدِ؛ أَي ذَا الْقُوَّةِ

    “Yüce Allah’ın şu sözünde;  وَاذْكُرْ عَبْدَنا داوُدَ ذَا الْأَيْدِ  eyd sahibi kulumuz Davud’u anlat, yani kuvvet sahibi”

    Ragıp el İsfahanî de أيد eyd maddesinde Kur’an’dan örnekler verirken bu ayete ek olarak Zâriyât 47. ayeti de almıştır. Burada dikkat çekmek istediğimiz nokta, sözlüklerde bu ayetlerin örnek verildiği maddelerin يدي y-d-y yani “el” maddesi değil, أيد e-y-d maddesi olduğudur.

    İddia sahipleri bu 2 ayeti ve bir de Sâd Suresi 45. ayeti (bu ayeti aşağıda ayrıca ele alacağız) delil göstererek Mâide 38. ayetteki ifadenin hırsızın elini değil gücünü kesmek anlamına geldiğini öne sürmektedirler. Oysa yukarıda da söylediğimiz gibi el ile güç anlamına gelen kelimeler tamamen farklı kelimelerdir ve Mâide 38. ayetteki kelimenin güç anlamındaki أيد kelimesi olması mümkün değildir. Çünkü el anlamına gelen kelimenin kök harfleri ي د ي (y-d-y) iken güç anlamına gelen kelimenin kök harfleri أ ي د (e-y-d) şeklindedir. El anlamına gelen kelimenin çoğul formu ile güç anlamına gelen kelime benzer yazılırlar ancak يد yed kelimesinin çoğulunda kök harfi olan ي yâ ortaya çıkar ve bu yüzden أيدي eydiy şelinde yazılır. Güç kelimesinde ise sonda bir ي yâ harfi bulunmaz ve أيد eyd şeklinde yazılır. İki kelimenin kök harflerinin farklılığı, “el” anlamındaki kelimenin çoğul formunda görünür olan bu ي yâ harfiyle tesbit edilebilir. Buna göre eller ifadesini içeren tüm kelimelerde kelimenin kökündeki ي yâ harfi yazılır. Bu yüzden Mâide 38. ayette kelime şöyle geçmektedir: فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا faktaû eydİYEhumâ (ellerini kesin). Oysa gücünü kesin denseydi ifadenin فَاقْطَعُوا أَيْدَهُمَا faktaû eydEhumâ veya her ikisinin güçlerini anlamında فَاقْطَعُوا أَيْدَيْهِمَا faktaû eydEYhimâ olması gerekirdi. Bu ifadede bir ي yâ gözükmesine rağmen okunuşu ayetteki ifadeden farklı olarak eydEYhimâ şeklindedir çünkü buradaki ي yâ harfi ifadenin ikil olmasından dolayıdır. Ancak ayette ikisi de değil, eydİYEhumâ şeklindedir. Çünkü güçten değil, “eller”den bahsedilmektedir.

    El kelimesinin kökündeki bu ي yâ harfi Sâd Suresinin 45. ayetinde de görünmekte ve kelimenin güç değil eller anlamında olduğunu göstermektedir:

    وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ أُولِي الْأَيْدِي وَالْأَبْصَارِ

    Eller (الأيدي el’eydiy) ve basîretler sahibi kullarımız İbrahim, İshak, Yakub’u da anlat. (Sâd 38/45)

    Ayette eller olarak çevrilmiş kelime الأيدي el’eydiy kelimesidir. Kelimenin sonundaki ي yâ harfi bunun el kelimesinin çoğulu olduğunu, aynı surenin 17. ayetindeki ifadenin aksine güç anlamında olmadığını gösterir. Bu kelime güç anlamında olsaydı 17. ayetteki gibi الأيد el’eyd şeklinde yazılması gerekirdi. Ayrıca ayette bu kelimeden sonra yine insan vücuduna ya da özelliğine atıfla الأبصار basiretler, bakışlar anlamındaki ifadenin kullanılması da bu kelimenin “eller” anlamında olduğunun bir başka göstergesidir. Fahreddin Râzî bu ifadelerle ilgili olarak şu notu düşmektedir:

    واعْلَمْ أنَّ اليَدَ آلَةٌ لِأكْثَرِ الأعْمالِ والبَصَرُ آلَةٌ لِأقْوى الإدْراكاتِ، فَحَسُنَ التَّعْبِيرُ عَنِ العَمَلِ بِاليَدِ وعَنِ الإدْراكِ بِالبَصَرِ

    “Bil ki el bir çok iş için bir araç olduğu gibi basiret de güçlü bir kavrayış için bir araçtır. İş ifadesini en güzel anlatan tabir el, idrak ifadesini en güzel anlatan tabir ise basirettir.”

    Halbuki aynı müfessir surenin yukarıda gördüğümüz 17. ayeti için şu açıklamayı yapmaktadır:

    ذا الأيْدِ﴾ أيْ ذا القُوَّةِ عَلى أداءِ الطّاعَةِ والِاحْتِرازِ عَنِ المَعاصِي﴿

    “Ayetteki ذا الأيْدِ  ze’l eyd isyandan kaçınma ve itaati yerine getirme konusunda güç sahibi demektir.”

    Görüldüğü gibi tefsirlerden bir örnek göstermek amacıyla alıntı yaptığımız Fahreddin Râzî de tefsirinde, Sâd Suresi 45. ayetteki الأيدي el’eydiy kelimesini “el”, 17. ayetteki, sonunda ي yâ harfi olmayan الأيد el’eyd kelimesini ise “güç” olarak anlamlandırmıştır.

    Bu iki kelimenin tamamen farklı köklerden kelimeler olduğunun bir delili de A’râf Suresi 195. ayetteki kullanımda görülebilir:

    أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا ۖ أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا ۗ قُلِ…

    Ayakları mı var ki yürüsünler; elleri mi var ki tutsunlar; gözleri mi var ki görsünler; kulakları mı var ki dinlesinler… (A’râf 7/195)

    Ayetteki “elleri (eydin) mi var ki tutsunlar” ifadesinin orijinali  أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا şeklindedir. Burada eller kelimesi أيدٍ eydin şeklindedir. Halbuki el kelimesinin çoğulunda kelimenin sonundaki ي yâ harfi ortaya çıkar demiştik; ama burada sondaki ي yâ harfi görünmemektedir. Fakat aslında merfû olması gereken ifade mecrur olarak gelmiştir. Buradaki tenvinli esre, kelimenin sonundan bir harfin hazfedildiğini (düştüğünü) gösterir. Çünkü normal şartlarda böyle bir cümlede tıpkı öncesindeki أرجلٌ ercülün ifadesinde olduğu gibi eyd kelimesinin de ötre okunması yani merfu olması ve أيدٌ eydun şeklinde gelmesi gerekirdi. Ancak burada kelimenin sonunda hazfedilmiş bir ي yâ olduğunu, yani aslında bunun أيديٌّ eydiyyun (eller) kelimesi olduğunu belirtmek için esre olmuş ve tenvinli gelmiştir (eydin). Yani أيد eyd olarak yazıldığı halde güç anlamına gelen أيد eyd ile aynı kelime olmadığı sonundaki dal harfinin ötre okunması gerekirken esre okunmasından anlaşılmaktadır. Sonunda ي yâ harfi olan kelimelerde benzer duruma farklı örnekler görmek için sonunda ي olması gereken ama kural gereği düştüğünü belirtmek için tenvinlenmiş واقٍ vâqin ya da قاضٍ qâdin kelimelerine bakılabilir. (Ra’d 13/34,37, Müminun 23/21, Tâhâ 20/72).

    Sonuç olarak Mâide Suresi 38. ayette kesme emri verilen şeyin hırsızın gücü olduğu iddiası Arapça bakımından da itibar edilmesi mümkün olmayan, temelsiz bir iddiadır. Böyle bir iddiayı savunmakla yapılan şey ayeti tahrif etmek ve Arapça bilmeyenleri etki altına almak olacaktır.

    Erdem Uygan