Kategori: Erdem Uygan

  • Meryem Validemiz Hermafrodit Olabilir mi? / Erdem Uygan

    Meryem Validemiz Hermafrodit Olabilir mi? / Erdem Uygan

    Kur’an’da Meryem validemizin İsa Aleyhisselama babasız olarak hamile kalması konusu pek çok ayette dile getirilir. Konuyla ilgili birbirinin benzeri olan iki ayetin, Meryem validemizin genital organlarında erkek üreme organı vazifesi görecek bir yapının da bulunduğuna dair ifadeler içerdiği yorumu yapılmaktadır. Böylece Kur’an’da, İncil’de ve hatta Tevrat’ta geçen bu olağanüstü olayın aslında bugün bilimsel olarak açıklanabileceği öne sürülmektedir. Böyle bir iddia ortaya atmak, aynı zamanda Meryem validemizin yaşadığı bu olayın her an bir başka kadının da başına gelebileceğini, hatta Meryem validemizden önce de birilerinin başına gelmiş olabileceğini söylemek anlamına gelir. Peki bu gerçek olabilir mi? Yani Kur’an’a baktığımızda, gerçekten de Meryem validemizin hermafrodit bir yapıda olduğuna, yani genital organlarında erkek üreme organının işlevini görecek ve kendi kendini dölleyecek bir fiziksel yapının bulunduğuna herhangi bir işaret görmek mümkün müdür?

    İddianın dayandırıldığı iki ayet Enbiyâ Suresinin 91 ve Tahrîm Suresinin 12. ayetlerdir; özetle şöyle söylenmektedir:

    “Tahrîm Suresi 12. ayette Meryem validemize ruhun üflenmesi olayından bahsedilirken “onun içine” anlamına gelen فيه (fîhi) ifadesindeki müzekker (eril) zamir Meryem validemizin genital bölgesi anlamına gelen ferc فرج kelimesine gitmektedir. Aynı ifade Enbiyâ Suresi 91. ayette ise فيها (fîhâ) şeklinde müennes (dişil) zamirle gelmekte ve yine ferc kelimesini göstermektedir. O halde bu ayetler, Meryem validemizin vücudunda dişi üreme organlarının yanısıra onu dölleyebilecek erkek üreme organına ait dokuların da bulunduğuna işaret etmektedirler. Bu da günümüzde hermafrodizm olarak bilinen durumdur. Çünkü bu durumdaki bir kadın aslında tam bir dişidir ve hermafrodit olduğunun kendisi de farkında değildir. Meryem validemiz de böyle olmalıdır. Bu duruma işaret etmesi Kur’an’ın bir mucizesidir.”

    Bazı meal yazarları ise Tahrîm Suresindeki eril zamirin de Enbiyâ Suresindeki dişil zamirin de bizzat Meryem validemizi (ferc kelimesini değil) gösterme ihtimalinin bulunduğunu ileri sürerek Meryem validemizin hermafrodit yapıya sahip olabileceğini söylemişlerdir.

    Konuyla ilgili benzer bir yorum ve çıkarımı müfessir Elmalılı Hamdi Yazır da dile getirmiş ve Tahrîm Suresi 12. ayetin tefsirinde şunları söylemiştir:

    “Bu ayetin muhtevası bize şu fikri vermektedir: Demek ki bir erkeğin sulbünde meni hücresi, bir kadının rahminde yumurtalık hücresi nasıl yaratılıyorsa, bakire Meryem’in rahminde ikisi de öyle bir Rabbânî emirle yaratılıvermişti. Buna göre Meryem o üfürülme anında hem dişi hem erkek özelliğini toplayan fevkalade bir seçimle, ‘seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti (Âl-i İmrân 3/42)’ buyrulduğu gibi âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek, dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendine görünen ruhun (Cebrail’in) üfürmesinden gebe kalmıştı. Bu ayetin Enbiyâ Suresinde geçen benzerinde … zamirlerin hepsi müennes olduğundan فيها zamirinin de semâî (işitmeye bağlı) müennes olan ferc kelimesine gönderilme ihtimali olmakla beraber diğer zamirlerden ayrılmaması için Meryem’in kendisine gönderilmişti. Halbuki burada müzekker zamiriyle فيه buyurulmuş ve bu suretle diğer zamirlerden ayrılmış olmakla, dönüş yeri itibariyle elbette dikkati çekmektedir. Doğrusu, söz konusu zamirin ferce gönderilerek Enbiya 91. ayette bulunan فيها yı tefsir etmiş olmasıdır…. ‘Kanitin’ cem’i müzekker sîgası olmakla, Meryem ‘kânet’in altında ‘hiye’ zâmiri ile müennes (dişi) olarak ifade edilirken, erkek olan ‘kânit’lerden sayılarak, aynı zamanda hem dişi hem erkek vasfını biraraya toplayıcı bir halde gösterilmiştir.”

    Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Zehraveyn Yayıncılık, Tahrim Suresi 12. ayet tefsiri, c:8 s: 170

    Konuyla ilgili görüşler bu şekildedir. Bizim konumuz ise ilgili ayetlerin metnine bakıldığında böyle bir yorumun yapılmasının mümkün olup olmadığı yönünde olacaktır: Tahrîm Suresi 12. ayet şöyledir:

    وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِن رُّوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهِ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ

    Allah, fercini korumuş olan İmran kızı Meryem’i de örnek verir. Onun (fercinin) içine ruhumuzdan üflemiştik. O Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti. İçten boyun eğenlerdendi. (Tahrîm 66/12)

    Konumuz açısından kilit nokta, ayetteki “onun içine ruhumuzdan üflemiştik” ifadesinde “o” zamirinin Meryem validemize mi yoksa onun genital bölgesini ifade eden “ferc” kelimesine mi gittiğidir. Çünkü eğer Meryem validemiz kast ediliyorsa bu eril (müzekker) bir zamirle yapılmış demektir ki Enbiya 91. ayette aynı ifade dişil (müennes) zamirle gelmektedir. O zaman bu durum Meryem validemizde erkeklik görevini yapacak dokular olduğuna işaret sayılabilir. Ya da bu ayette zamir müzekker (eril) bir kelime olan ferc kelimesine gidiyorsa o zaman Enbiyâ 91. ayette de aynı kelimeye giden dişil zamir kullanılmıştır o halde yine Meryem validemizin hermafrodit olduğuna işaret sayılmalıdır.

    Arapça bakımından, ayette “onun içine” diye çevrilmiş olan فيه (fîhi) ifadesindeki ه (hu) zamirinin kendisine en yakın müzekker (eril) kelime olan فرج (ferc) kelimesinden başka bir yere götürülmesi mümkün değildir. Çünkü Arapçanın en temel kurallarından biri, zamirlerin kendilerine en yakın isimlere götürülmesi gerektiğidir. Ayrıca Arapça’da kelimeler eril (müzekker – maskülen) ve dişil (müennes – feminen) olarak iki kısma ayrılırlar. Eril kelimeler için eril zamirler, dişil kelimeler içinse dişil zamirler kullanılır. Ayetteki فيه fîhi ifadesinde kullanılan zamir eril kelimeler için kullanılan “o” anlamındaki ه (hu) olduğundan gideceği yerin de eril bir kelime olması gerekir. Bunun için de eril bir kelime olan ferc kelimesinden başka bir ihtimal yoktur. Kısacası “onun içine ruhumuzdan üflemiştik” derken anlatılanın Meryem validemizin “ferci” dışında bir şey olması mümkün değildir. Zamirin ferce değil de direkt Meryem validemize gitmesi için ه (hu) değil ها (ha) olması gerekirdi. Nitekim ayetin devamında “onun Rabbi” derken Meryem validemizin Rabbi kast edildiği için dişil zamir kullanılmış ربها (Rabbihâ) denmiştir. Bu durum فيه (fîhi)deki zamiri ferce götürmenin gerektiğini ortaya koyan bir diğer delildir. Zira aynı ayette geçen biri erkek biri dişi iki zamirin de Meryem validemize gitmesi mümkün değildir. Yani ayette “onun içine” ifadesi ile söylenenin “fercin içine” olduğu anlaşılmaktadır. Yani rahmin içinde gelişmekte olan İsa aleyhiselamdan bahsedilmektedir.

    Diğer ayetimiz Enbiyâ 91’de aynı durum anlatılırken şu ifadeler kullanılmıştır:

    وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ

    Ve fercini korumuş olan; onun içine ruhumuzdan üflemiştik, onu ve oğlunu çağdaşlarına bir belge yapmıştık. (Enbiyâ 21/91)

    Öncekinin aksine bu ayette Meryem kelimesi geçmemektedir. Ayet, Meryem validemizi sıfatlayan ism-i mevsul ve sıla cümlesi ile başlamaktadır: Dolayısıyla “onun içine” derken فيها (fîhâ – onun) ifadesindeki müennes (dişil) zamirin gidebileceği tek yer التي أحصنت فرجها (fercini korumuş olan) ifadesi ile kast edilen Meryem validemizdir. Zaten ayetin devamındaki وَجَعَلْنَاهَا (ve cealnâhâ) ve وَابْنَهَا (ve’bnehâ) “onu ve oğlunu kıldık” ifadelerindeki zamirler de tıpkı فيها (fîhâ)’daki gibi müennestir (dişil) ve onlar da فيها (fîhâ)’daki zamirin Meryem validemize yani التي (elletî) ifadesine gittiğinin en net göstergeleridir. Diğer bir deyişle “onu ve oğlunu” derken “o” ile kim kast ediliyorsa “onun içine” derken de “o” ile aynı kişinin kast ediliyor olması gereklidir. Bu sebeple ayetteki فيها (fîhâ – onun içine) ifadesiyle Meryem validemizin kendisi kast edilmektedir. Buradaki zamirin ferc kelimesine gitme ihtimali bulunmamaktadır.

    Yani iki ayetten birinde eril, diğerinde dişil zamirlerin kullanılmış olması, zamirlerin döndükleri ifadelerin birbirinden farklı olmasındandır. Bu zamirlerin gidecekleri eril ve dişil kelimeler ayetlerin her ikisinde de mevcuttur. Sanki zamirlerin dönecekleri isimler ayetlerin en az birinde yokmuş gibi her ikisinin de Meryem validemizin şahsını veya her ikisinin de Meryem validemizin fercini kast ediyor olduğunu söylemek mümkün değildir. Hal böyle olunca da “Meryem validemizin genital bölgesi için hem eril, hem dişil zamirler kullanılıyor, o halde onda erkeklik görevini yapabilecek bir yapı vardı” sonucuna varmak ayetlerin metnine uygun düşmemektedir. Bu durum bir ihtimal ferc kelimesinin müennes (dişil) bir kelime olması durumunda kabul edilebilir olarak görülebilir. Ancak ferc kelimesinin müennes olduğuna dair herhangi bir sözlükte veya kaynakta bir bilgiye rastlanmamaktadır. Dolayısıyla ferc kelimesi ister Meryem validemiz isterse erkek veya kadın bir başkası için kullanılsın bu kelimeye dönecek olan bir zamir kullanılması durumunda bu, müzekker zamir olan ه (hu) olmak zorundadır. Bu kelimeye ها (hâ) zamiri ile dönüş yapılamaz. Bu sebeple Enbiyâ 91. ayetteki zamir bu kelimeye dönüyor olamaz.

    Elmalılı Hamdi Yazır da Tahrîm 12. ayetteki فيه  ifadesindeki zamiri olması gerektiği gibi فرج ferc kelimesine göndermiştir. Ancak bu kelimeyi “semâî müennes” yani hakiki müennes olmadığı ve dişil alâmetleri taşımadığı halde müennes (dişil) kabul edilen bir kelime olarak nitelemesinin bir delili yoktur(1). Kaldı ki bize göre ferc kelimesi müennes bile olsa Enbiya 91. ayetteki فيها ifadesinin zamiri, devamındaki kelimelerin aldıkları zamirlerden dolayı, Tahrîm Suresinin aksine, ferc kelimesini değil Meryem validemizi göstermek durumundadır. Aynı sebepten Elmalılı’nın “Doğrusu, söz konusu zamirin ferce gönderilerek Enbiya 91. ayette bulunan فيها yı tefsir etmiş olmasıdır” yorumu da temelsiz kalmaktadır. Eğer bir tefsirden söz edilecekse Enbiyâ 91. ayette Meryem validemizin içine yapılan ruh üfleme eyleminin, Tahrîm 12. ayette “onun fercinin içine” yapıldığının belirtilmesiyile Tahrîm 12. ayetin sadece فيها ifadesini değil Enbiyâ 91. ayetin tamamını tefsir ettiğini söylemek daha doğru olur.

    Ayrıca müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’ın yukarıda alıntıladığımız tefsirindeki “Kanitin’ cem’i müzekker sîgası olmakla, Meryem ‘kânet’in altında ‘hiye’ zâmiri ile müennes (dişi) olarak ifade edilirken, erkek olan ‘kânit’lerden sayılarak, aynı zamanda hem dişi hem erkek vasfını biraraya toplayıcı bir halde gösterilmiştir” ifadelerine de gerek Arapça gerekse Kur’an’ın iç bütünlüğü bakımından katılmak mümkün değildir. Burada ayetin sonundaki وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ (ve kânet min el’kanitîn – içten boyun eğenlerdendi) ifadesinden bahsedilmektedir. Buradaki القانتين el’kanitîn ifadesi müzekker (eril) çoğul bir kelimedir ve “boyun eğenler” anlamına gelmektedir. كانت kânet ise cümleye “idi” anlamını veren ve Meryem validemizi kast ettiği için müennes yapıda (dişil) olan bir kelimedir. Hamdi Yazır buradaki kânitîn ifadesinin müzekker olmasını yaptığı yoruma delil göstermektedir. Oysa “kanitlerden (içten boyun eğenlerden) oldu” ya da “kanitlerdendi” ifadesi daha önce de kanitler olduğunu belirten bir ifadedir ki Kur’an’da bu türden ifadeler sayısı hayli fazladır. Eğer ifade dişil olsaydı yani كانت من القنتات (kânet min el’kanitât) ifadesi kullanılsaydı o zaman daha önceki kanitlerin tamamının dişi olması gerekirdir. Çünkü Arapça’da bir topluluktan bahsederken dişil kalıbın kullanılması topluluğun tamamının dişi olması durumunda mümkündür. O toplulukta bir tane bile erkek varsa ifade eril gelmek durumundadır. Dolayısıyla burada kânet ifadesinin dişi olması kanitîn ifadesinin de dişi olmasını gerektirmediği gibi kanîtîn ifadesinin gelmesi de Meryem validemiz için eril bir ifade kullanıldığı anlamına gelmez, daha önceki kanitlerin erkekli dişili olduğunu gösterir. Nitekim şu ayette de durum aynıdır:

    فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ

    Biz de karısı hariç onu ve bütün ailesini kurtardık. Karısı (yanardağ) külleri altında kalanlardan oldu. (A’râf 7/83)

    Burada da “karısı” ifadesi müennes (dişil) olduğu halde “küller altında kalanlar” ifadesi müzekkerdir (eril).

    Netice itibariyle; incelediğimiz bu iki ayetin metnine dayanarak Meryem validemizin hermafrodit yapıda bir kadın olduğunu söylemek Arap dili kuralları gereği imkan dahilinde görünmemektedir. Ayetlerden birinde Meryem validemizin içine ruhun üflendiğinden bahsedilmekte, diğerinde Meryem validemizin fercinin içine ruh üflendiği belirtilerek konu detaylandırılmakta, “Meryem validemizin içine ama nereye?” sorusu cevaplanmaktadır. Ayetlerdeki zamirlerin erkek ve dişiliği tamamen döndükleri ifadelerin erkekliği ve dişiliğindendir. Aynı ifadeye râcî olmadıkları için de aynı şey için hem erkek hem dişi zamir kullanılmış denemez ve buradan bir hermafrodit yorumu yapılamaz.

    Uzmanların söylemlerine göre bazı bitkiler de hermafrodit yapıda olduklarından kendi kendilerini dölleyebilmektedirler. Bu yüzden, Meryem validemizin hermafrodit olduğuna Âl-i İmrân Suresi 37. ayetteki şu ifade de delil olarak gösterilmektedir:

    فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا

    Rabbi Meryem’i güzelce kabul etti ve güzel bir bitki gibi yetiştirdi… (Âl-i İmrân 3/37)

    Oysa bu ayet bu duruma delil olamaz. Çünkü Rabbimiz Adem Aleyhisselam için de aynı ifadeleri kullanmaktadır:

    وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا

    Sizi topraktan bitki gibi bitiren Allah’tır. (Nuh 71/17)

    Dolayısıyla bu ifadelere bakılarak Meryem validemizde bitkilere has olan hem dişi hem erkek organlar olduğunu söylemek, Adem Aleyhisselam’da da bu özelliğin olması gerektiğini iddia etmek olacaktır.

    Ayrıca, Kur’an’da Meryem validemizin erkeğin zıddı olan ve hiçbir şekilde erkeklikle ilgili bir özellik taşımayan tam bir kız cinsiyetinde olduğu, annesinin ağzından açıkça belirtilmektedir:

    فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنثَىٰ وَاللَّـهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْأُنثَىٰ ۖ وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

    Doğum yapınca, ne doğurduğunu Allah daha iyi bildiği halde “Rabbim! Kız doğurdum. Erkek kız gibi olmazdı ki! Ben ona Meryem adını verdim; onu ve soyunu, taşlanan şeytandan korumanı bekliyorum.” dedi. (Âl-i İmrân3/36)

    Burada hermafrodit olan bir dişinin bu özelliğini kendisinin bile fark edemeyeceği, dolayısıyla annesinin de bilmesinin mümkün olmayacağı öne sürülebilir. Ancak bu ifadeler ayettir ve böylece Allah’ın Kitabında Meryem validemizin her yönüyle bir kız olduğu kayda geçmiş bulunmaktadır.

    Meryem validemizin diğer kadınlardan biyolojik ve fizyolojik olarak hiçbir farkı olmadığının en önemli delillerinden biri de şu ayettir:

    وَإِذْ قَالَتِ الْمَلَائِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَىٰ نِسَاءِ الْعَالَمِينَ

    Bir gün melekler Meryem’e de şöyle seslendiler: “Meryem! Allah seni seçti, tertemiz yaptı ve çağdaşın olan kadınlara tercih etti. (Âl-i İmrân 3/42)

    Allah Meryem validemizi diğer “kadınlara” tercih ettiğini bildirmektedir. Bu da başka birini de tercih edebileceğini yani diğer kadınlardan hiçbir farkı olmadığını gösterir. Bu ayete “diğer kadınlara üstün kıldı” şeklinde anlam vermek ayetin metnine uygun görünmemektedir. Zira اصطفى fiili seçmek anlamına gelir ki bu ayette iki kez geçmiş ve ilkine seçme anlamı verilmiştir. İkincisinde ise على harfi ceri ile kullanılarak “kimlerin içinden tercihle seçildiği” belirtilmiştir. Nitekim aynı fiilin aynı harfi cerle kullanıldığı aşağıdaki ayet tercih etmenin bu kullanıma en uygun anlam olduğunu gösterir:

    أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ

    Yani Allah kızları oğlanlara tercih mi etmiş? (Sâffât 37/153)

    Kısacası, Âl-i İmrân Suresi 42. ayet tek başına bile Meryem validemizin yapısal olarak normal bir kadın olduğunu göstermektedir.

    Asıl önemlisi; Kur’an’a göre İsa Aleyhisselamın babasız doğması kendisinden önceki Tevrat’ı tasdik etmesi için gerekli olan bir mucizedir. Böyle bir durumun sıradan insanların da başına gelebileceğini söyleyebileceğimiz bir karîneyi Kur’an’dan bulmamız mümkün görünmemektedir. Hatta ilahî kitaplar arası tasdik ilişkisi bakımından Meryem validemizin bir erkekle ilişkiye girmeksizin İsa Aleyhisselamı dünyaya getirmesi olayının yeryüzünde başka bir kişide daha görülmemesi gerekir:

    وَقَفَّيْنَا عَلَىٰ آثَارِهِم بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِۖ وَآتَيْنَاهُ الْإِنجِيلَ فِيهِ هُدًى وَنُورٌ وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ

    Sonra onların izinden Meryem oğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ı tasdik etsin diye gönderdik. Ona da içinde bir rehber ve nur olan İncil’i, önündeki Tevratı tasdik etsin, çekinerek korunanlar için bir rehber ve öğüt olsun diye verdik. (Mâide 5/46)

    Ayette İsâ Aleyhisselamın gönderilmesinin Tevrat’ı tasdik etmesiyle kendisine verilen İncîl’in Tevrat’ı tasdik etmesi birbirinden ayrılmaktadır. Diğer bir deyişle İsâ Aleyhisselamın hem kendisi doğumundaki özel durum sebebiyle, hem de ona verilen kitap olan İncîl, Tevrat’ı ayrı ayrı tasdîk etmektedir. Yukarıdaki Tahrîm Suresi 12. ayette Meryem validemizin Allah’ın kelimelerini ve kitaplarını tasdik etmesi de bu durumu göstermektedir. Zaten Enbiyâ 91. ayette Meryem validemiz ve oğlunun o günkü insanlar için “ayet” olduklarının söylenmesi de yine Tevrat’taki ilgili konuyu tasdik etmeleriyle ilgili olsa gerektir. Nitekim bir başka ayette daha Meryem validemiz ve İsa Aleyhisselamın “ayet” yapıldıkları belirtilir:

    وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً وَآوَيْنَاهُمَا إِلَىٰ رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ

    Meryemoğlunu ve annesini birer ayet yaptık. Oturmaya elverişli olan ve gözesi bulunan bir tümseğe yerleştirdik. (Mü’minûn 23/50)

    Kur’an’daki Meryem validemiz ve İsa Aleyhisselamın “ayet” oldukları ifadesi Tevrat’ta da ayet kelimesinin tam karşılığı olan “alâmet” ifadesi ile anlatılmaktadır:

    “Bunun için Rab kendisi size bir alâmet verecek; işte, bakire kız gebe kalacak ve bir oğul doğuracak ve onun adını İmmanuel (Allah bizimle) koyacak.”

    İşaya, 7:14

    Görüldüğü gibi İsa Aleyhisselamın bakire bir hanımdan dünyaya geleceği Tevrat ile bildirilmiş bir konudur. Bu sebeple ancak böyle bir doğumla dünyaya gelecek kişinin  Allah’ın nebîsi olacağı bilgisi İsraioğullarında vardır ve bu kişiyi beklemektedirler. Nitekim Matta İncilinin başlangıcında da Tevrat’taki bu ifadelere gönderme yapılmakta ve beklenen olayın gerçekleştiği şöyle ifade edilmektedir:

    “Ve bir oğul doğuracaktır; ve onun adını İsâ koyacaksın; çünkü kavmini günahlarından kurtaracak olan odur. İmdi peygamber vasıtası ile Rab tarafından söylenen: ‘İşte kız gebe kalacak ve bir oğul doğuracak ve onun adını İmmanuel koyacaklar’sözü yerine gelsin diye hep bunlar vaki oldu.”

    Matta, Bab1, 23

    Dolayısıyla böyle bir doğumun Meryem validemizden önce gerçekleşmiş olması ve ondan sonra da başka birinde böyle bir olayın gerçekleşme ihtimalinin bulunması mümkün olmamalıdır. Meryem validemizden başkasında karşılaşılamayacak bir olayın da tıbben ve bilimsel olarak açıklanabilir olmasını beklemenin bir anlamı yoktur.

    Şunu da söylemeliyiz ki uzmanların söylediklerine göre hermafrodit bir dişi tam bir dişidir, yani hermafrodizm çift cinsiyetlilik demek değildir. Dolayısıyla günümüzde bir tabib veya bilim adamının bu olayı hermafrodizm ile açıklamasında bir sakınca yoktur. Ancak bu iddianın ayetlerin metnine dayandırılması ve Meryem validemizin hermafrodit olduğuna Kur’an’dan delil olarak bu ayetlerin metnindeki zamirlerin gösterilmesinin problemlidir.

    Kur’an’ın başlı başına bir mucize olması için Meryem validemizin tıbben açıklanabilir bir fizyolojik yapıda olduğuna değiniyor olması gerekmez. Bu yazıda ele aldığımız tahlillerle de ortaya çıkan, Kur’an’ın hiçbir yoruma yer bırakmadan her konuyu detaylarıyla anlatıyor olması, Meryem validemizle ilgili yapılan bu yorumlara bile şaşmaz inceliği ile izin vermediğinin tesbit edilebiliyor olması mucizelerin en büyüğü olduğunu gösterir. Böylesi bir incelik ve hassasiyet hiçbir kul yapısı metinde bulunamayacak bir özelliktir. Kur’an üzerinde metodik olarak yapılan her çalışma onun Allah’ın Kitabı olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanı aciz bırakan Kitap böyle olur.

    Erdem Uygan

    (1) Semaî müennes için bkz: TDV İslam Ansiklopedisi Müzekker Müennes maddesi, c:32, s:243-245 veya https://islamansiklopedisi.org.tr/muzekker-ve-muennes

  • Kur’ân’ı Yorumlamanın Trajikomik Sonuçları

    Kur’ân’ı Yorumlamanın Trajikomik Sonuçları

    Kur’an, kendisini gönderen Allah tarafından bizzat açıklanmış ve nebiler de dahil hiç kimseye açıklama yetkisi verilmemiş bir kitaptır:

    Elif Lam Ra! Bu, her zaman doğru hükmü veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından, ayetleri, hem muhkem kılınmış hem de açıklanmış bir kitaptır. (1) Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. (De ki:) Ben de Allah tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. (Hûd 11/1-2)

    Kur’an üzerinde çalışanların görevi, ekipler oluşturarak Allah’ın yaptığı açıklamaya ulaşmaktır. Bunun nasıl yapılacağı, birbirini açıklayan ayetlerin nasıl belirleneceği ve metodun tüm ayrıntıları da yine Kur’an’da Rabbimiz tarafından detaylı olarak açıklanmış, bu metoda “ilim”, ulaşılacak sonuca da “hikmet” adı verilmiştir.

    Kur’an’ı sadece Allah’ın açıklaması, ayetlerin yoruma açık olmadığını gösterir. Zaten hikmet doğru hüküm demektir ve her konudaki doğru hüküm yalnız bir tane olmak zorundadır. Bu da Kur’an’ın yoruma açık olmadığını gösterir. Yoruma açık olan bir kitap yorum farklılıklarının da zenginlik olarak görülmesine sebep olur. Ancak hikmetten bahseden ve Allah tarafından açıklanmış bir kitap için böyle bir durum söz konusu olamaz.

    Kur’an’da geçen kavramların anlaşılması da yine aynı metodun uygulanması ile mümkündür. Bu da Kur’an üzerinde çalışanların sözlüklere ve Kur’an’ın indirildiği döneme mahkum olmalarını önler. Diğer bir deyişle Kur’an’da geçen her bir kavram yine bizzat Allah tarafından açıklanmış ve hatta örneklendirilmiştir. Kelimelerin anlamlarını ortaya koyan, sonra o kelimeleri kavramlaştırarak birer terim haline getiren, her bir terimi detaylı olarak tanımlayıp sarsılmaz bir incelik ve düzenle kullanan yine bizzat Rabbimizdir.

    Bu durumda şu rahatlıkla söylenebilir; Kur’an’ın sadece açıklamasını değil, yeryüzündeki bütün dillere çevirisini de bizzat Allah yapmaktadır. Çünkü kavramlarını kendisi tanımlayıp hangi anlamda ve nasıl kullanıldığını bizzat Kur’an belirlemekte, herhangi bir insana söz hakkı tanımamaktadır.

    İşte Kur’an’ın sadece Allah tarafından ortaya konabilecek bu muazzam yapısını bilmediğimiz ya da göz ardı ettiğimizde ayetlere kendi kafamızdan meal vermeye başlarız. Kelimeleri sözlükçüler, terimleri meal ve tefsirciler tanımlamaya ve yorumlamaya başlarlar. Sonuçta mealler Allah’ın Kitabının meali olmaktan çıkar ve Kur’an, mealcilerin at koşturduğu uçsuz bucaksız bir yorum çiftliğine döner. Meal ve tefsirler bu durumun sayısız örnekleri ile doludur. Öyle ki bugün tefsir denildiğinde yazan kişinin ayetleri kendi zamanı ve bilgisi ile yorumladığı eserler anlaşılır. Oysa Rabbimizin buna asla cevaz vermediğini görmüştük.

    Kavramların Kur’an’dan öğrenilmemesi ayetlerin yorumlanması sonucunu otomatik olarak doğurmaktadır. Ancak yorumlama bir kez başladığı zaman bunun önünü almak mümkün değildir. Çünkü başta da söylediğimiz gibi Allah, ayetleri akıl almaz bir korelasyonla birbirlerine bağlamıştır. Siz bir ayeti kendi kafanıza göre yorumladığınızda konuyla ilgili başka bir ayeti de aynı yoruma mahkum etmek zorunda kalırsınız. Bu da daima ayetler arası insicamı bozar. Bunu fark eden mealci, her seferinde yorumunu genişletmek ve ayetleri, birbirlerine ve yaptığı yoruma uydurmak için esnetmek zorunda kalır.

    Mesela, nebi ve rasul kavramları arasında bir fark gözetilmediği takdirde pek çok ayetin anlaşılmasında ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu sorunların giderilmesi için de mecburen ayetlerin yorumlanması yoluna gidilmektedir. Buna rağmen yapılan bu yorumlar daha büyük anlama sorunlarına hatta ayetler arası tutarsızlık ve çelişkilere yol açmaktadır. Bu duruma mevcut meal ve tefsirlerden hatırı sayılır miktarda örnekler bulmak mümkündür. Bu konuyu, Hayat Kitabı Kur’an isimli mealde Cin Suresinin ilk ayetlerine verilen anlam ve yorumlar üzerinden örneklendirmeye çalışacağız. Meal şöyledir:

    De ki: “Bana vahyedildi ki, cinlerden bir kısmı (bu mesaja) kulak vererek, (dostlarına) şöyle dediler: “Gerçekten de biz olağanüstü güzellikte bir hitap dinledik; (Cin 72/1)

    Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Yayıncılık, Aralık 2017

    Ayetin mealinde lafzen bir sorun görünmemekle birlikte dipnotta, cin kelimesini nasıl anlamak gerektiği ile ilgili olarak şu yoruma yer verilmektedir:

    “Kur’an’da insan ve cinlere kendi türlerinden rasuller gönderildiği ifade edilir (6/130). Eğer Ahkaf 29-32’den yola çıkarsak, ilk pasajda anlatılan olayın kahramanlarının Hz. Musa’ya inandığı ortaya çıkar. İnsan ve cinlere kendi türlerinden rasul gönderildiği ifade edildiğine göre, bu durumda burada cinn adıyla anılanlar insanlar olmalıdır. Şu halde bu ayetlerde geçen cinin anlamı “görünmeyen varlık” olmaktan çok “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” olsa gerektir. Belki, Hz. Peygamber haberdar olmadan ve kendilerini görmeden onu dinledikleri için de cinn adını almış olabilirler. Allah en doğrusunu bilir.”

    Ancak ayette geçen cin kelimesine bu yorumda verilen “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” anlamı surenin devamıyla uyuşmamaktadır. Bu sebeple mealde yazar, hemen dördüncü ayette bile yorumuna uygun ancak ayetin metni ve Arap dili gramerine aykırı bir parantez içi açıklama yapmak zorunda kalmıştır:

    Bir başka gerçek de, içimizdeki beyinsiz (kişilerin) Allah`a karşı sorumsuzca konuşması olmuştu. (Cin 72/4)

    Surenin başından beri aynı kişiler yani cinlerden bir grup konuşmaktadır. Buradaki cinlere “daha önce görülmemiş insanlar” anlamı verilince aslında “bizim beyinsiz” olarak çevrilmesi gereken سفيهنا ifadesi mecburen “içimizdeki beyinsiz kişiler” olarak değiştirilmek zorunda kalınmıştır. Oysa sefih (beyinsiz) ifadesi tekildir ve “içimizdeki” ifadesi de ayetin orijinalinde yoktur, onun yerine “bizim” anlamına gelen zamir kullanılmıştır.

    Ayetin anlamını tamamen değiştiren bu problemin üzerinde daha fazla durmayarak aynı mealden okumaya devam edelim:

    Halbuki biz, ne insanların ne de cinlerin Allah`a iftira edeceğine asla ihtimal vermezdik. (Cin 72/5)

    Dikkat edilirse bu ayette “ne insanların ne de cinlerin” şeklinde bir karşılaştırma yapılmaktadır. Bu ifade gereği, Rabbimiz tarafından “cinler” şeklinde isimlendirilenler insan olmamak durumundadırlar. Aksi halde “insanlar ve cinler” ifadesi kullanılamaz. Sureyi mealden okumaya devam edelim:

    Hiç kuşku yok ki insanlardan bazıları cinlerden bazılarına sığınırlar, bu da onların (cinler karşısındaki) zillet verici edilgenliğini artırır. (Cin 72/6)

    Surenin ilk ayetiyle başlayan konu devam etmektedir. Konuşturulan yine cinlerdir ve burada da “insanlardan bazıları”, “cinlerden bazıları” ifadelerinin kullanılması, cinler kelimesi ile kast edilenin, yazarın yaptığı yoruma aykırı olarak insan olmamaları gerektiğini gösterir. Zaten yazarın kendisi de bu ayetin dipnotuna yaptığı yorumda mecburen buradaki cinleri görünmez varlıklar olarak nitelemek zorunda kalmıştır:

    “Cinler üzerinden kendi vehimlerinin oyuncağı oluyorlardı. Bu cinin kendisinden kaynaklanan bir etki değil, insanın ona yüklediği vehme dayalı anlamdan kaynaklı bir etkiydi. Yani insanlar görünmeyen varlıklara güç vehmediyorlar, sonuçta evhamlarının esiri oluyorlardı…”

    Surenin ilk ayetinde aynı kelimeyle “tanınmayan insanlar”, altıncı ayetinde ise “görünmeyen varlıklar”ın kast ediliyor olması acaba yeryüzünde kaç kişiye inandırıcı gelebilir? Her şey bir yana Allah’ın Kitabı için böylesine dağınıklık ve düzensizlik nasıl düşünülebilir?

    Yazarın, Cin Suresinin ilk ayetlerinden itibaren konuşmaları nakledilen cinlerden bir topluluğun, “bölge halkının tanımadığı insanlar” oldukları şeklindeki yorumuyla çelişen en önemli kısım sekizinci ayetten itibaren başlamaktadır. Aynı mealden okumaya devam ediyoruz:

    (Yine cinler şöyle dediler): “Gerçek şu ki biz göğü yokladık, ama onu tam donanımlı bir koruma ordusu ve tarifsiz bir göktaşı sağanağıyla dopdolu bulduk; halbuki vaktiyle biz onun uygun yerlerinde (haber) dinlemek için otururduk; ne var ki şimdi (bizden) her kim dinlemeye kalksa, derhal karşısında hedefe kilitli bir ateş topu buluyor. (Cin 72/8-9)

    Yazarın parantez içi ifadesinden de anlaşıldığı üzere konuşanlar hala aynı kişilerdir. Ancak ayette bahsedilen göğü yoklama, göktaşı sağanaklarına maruz kalma, vaktiyle gökteki dinlenme yerlerinde oturma, ateş topu ile karşılık bulma ifadeleri ayetin başındaki cinler ifadesi ile kast edilenin “bölge insanının görmediği uzak mekanların insanları” olma ihtimalinin imkan dahilinde bulunmadığını göstermektedir.

    Görüldüğü üzere ilk ayetin dipnotunda yapılan yorum, surenin devam eden ayetleri ile uyum sağlamamakta ve bu yoruma göre okunduğu takdirde büyük bir anlama problemi ortaya çıkmaktadır. O halde ilk ayette bu yorumun yapılmasının gerekçesi neydi? Neden durup dururken böyle bir tercih yapıldı? Bunun gerekçesi yukarıda okuduğumuz ilgili dipnotta şöyle belirtilmişti: “Kur’an’da insan ve cinlere kendi türlerinden rasuller gönderildiği ifade edilir (6/130).” O halde dipnotta atıf yapılan En’âm suresi 130. ayete bakmamız gerekir. İncelemeye aldığımız mealde yazar bu ayeti dilimize şu şekilde çevirmiştir:

    (Allah diyecek ki): “Ey görünmeyen ve görüneniyle tüm iradeli varlık türleri! Kendi içinizden, mesajlarımı size anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınız konusunda sizi uyaran rasuller gelmedi mi? Onlar: “Biz kendi aleyhimize şahitlik yaparız!” diyecekler; zira bu dünya hayatı onları aldatmıştır; ve böylece onlar kendilerinin inkarcı olduklarına yine kendileri şahitlik yapmış olacaklar. (En’âm 6/130)

    Bu makalenin ilk yazıldığı dönemde yukarıdaki mealde rasuller yerine peygamberler kelimesi kullanılmaktaydı. Mealin son baskısında ise isabetli bir değişiklikle peygamber kelimesi kaldırılmış ve yerine göre rasul ve nebi kelimeleri kullanılmış. Ancak bunun dışında hiçbir değişiklik yapılmaması, ayetlerin dipnotlardaki tefsirlerinin aynen korunmuş olması bu değişikliğin sadece lafızlarda olduğunu, nebî ve rasul kavramlarının ne işe yaradığının yazar tarafından anlaşılmadığını göstermektedir. Rasul Allah’ın mesajlarını tüm zamanlarda Allah’ın kullarına ileten kişi anlamına gelir. Nebî ise Allah tarafından vahyi almak ve insanlara iletmekle görevlendirilmiş kişidir. Vahyi iletme mecburiyetinin olması nebînin aynı zamanda rasul olmasının zorunlu olduğunu gösterir. Ancak her rasul nebî olamaz çünkü her rasul vahiy alamaz, sadece nebî olan rasuller vahiy alabilirler. Bir kişinin Allah’tan, başkalarına iletmekle yükümlü kılındığı bir vahiy alması onu nebî ve ister istemez rasul yapar. Nebî olan rasulün ilettiği bu vahyi başka insanlara ulaştıranlar da rasul olarak adlandırılırlar ancak bunlar, mevcut vahyi iletirler (2). Bu anlamda nebîlik yani vahiy alma işi Muhammed Aleyhisselam’la son bulmuştur. Ancak Kitap elimizde olduğu sürece onu başkalarına ulaştırma işi yani rasullük sona ermeyecektir(3).

    İşte bu fark bilindiği ve gözetildiği andan itibaren En’âm 130. ayet cinlerin tanınmamış insanlar olması gerekliliğine delil olmaktan çıkar. Çünkü bu ayette belirtilen her topluma kendi cinsinden elçiler gönderilmesi konusu aşağıdaki iki ayette de rasul kelimesiyle ortaya konmuş, incelediğimiz mealde de şöyle çevrilmiştir:

    Allah meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Ne var ki sadece Allah her bir şeyi duyar, her bir şeyi görür. (Hacc 22/75)

    Onlara de ki: “Eğer yeryüzünde salına salına dolaşanlar melekler olsaydı, elbet Biz de onlara elçi olarak gökten bir melek indirirdik.” (İsrâ 17/95)

    Ancak yazar, incelediğimiz Cin Suresi ilk ayetinde geçen cin ifadesine dair yaptığı yorumu bu ayetlere değil, En’âm 130. ayete dayandırmıştır. Halbuki o ayette de kullanılan kelime rasul kelimesidir. Ayetlerde rasul ifadesinin kullanılmış olması, her topluma kendi cinslerinden kendi cinslerinden Allah’ın ayetlerini okuyan vahyi duymuş ya da öğrenmiş kişilerin geldiğini göstermektedir. Yani her rasul nebî olmadığı için Cinlere giden rasul Nebîmiz olmak zorunda değildir. Kendi cinslerinden, yani onlar gibi cin olan bir elçidir.  Zaten Cin Suresinin ilk ayeti şöyledir:

    De ki “Bana şunlar vahyedildi: Cinlerin bir kısmı beni dinlemiş ve şöyle demişler: Biz hayranlık uyandıran bir Kur’an (bir söz kümesi), dinledik. (Cin 72/1)

    Burada Rasulullah cinlere nebî olarak gönderilmiş değildir. Ayette böyle bir ifade yoktur. Hatta Rasulullah cinlerin kendisini dinlediklerinden bile habersiz olduğu için “de ki” denilerek konuyu bizzat Allah kendisine söyletmektedir. Ayrıca cinler, okunanın “Kur’an” yani ayet kümeleri olduğunu okuyanın Muhammed Aleyhisselam olmasından değil, ayetlerin içeriğinden anlamışlardır:

    Olgunlaşmanın yolunu gösteriyor. Ona inanıp güvendik; artık kimseyi Rabbimize ortak sayamayız. Rabbimiz çok yücedir; ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir. Bizim akılsız da (İblis) meğer Allah’a karşı gerçek dışı konuşmalar yapıyormuş. Biz sanıyorduk ki insanlar ve cinler, Allah’a karşı yalan söyleyemezler. (Cin 72/2-5)

    Dolayısıyla Muhammed Aleyhisselam cinlere nebî – rasul olarak gönderilmiş değildir. Cinler onun tebliğini kendisinden habersiz olarak dinlemiş ve tebliğin içeriğinden dolayı okunanın ayet kümeleri (Kur’an) olduğunu kavramışlardır. Bu kadarla kalmamış, En’âm 130. ayette okuduğumuz gibi kendi toplumlarını uyarmak üzere ayetleri onlara ulaştırmışlar yani rasullük yapmışlardır. Bu durumu da aynı konuyla ilgili bir başka ayet grubunda, yine Hayat Kitabı Kur’an mealinden görebiliriz:

    Bir zamanlar, cinlerden bir grubu Kur`an`ı dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Nihayet o (vahye) kavuşur kavuşmaz “Sükunetle dinleyin!” demişler, (okuma) biter bitmez de kendi toplumlarının yanına uyarıcılar olarak dönmüşlerdi. (Ahkaf 46/29)

    Ayette de görüldüğü gibi vahyi dinleyen cinler kendi toplumlarına uyarıcı olarak dönüyorlar. Uyarıcı olmaları, Kur’an’ı toplumlarına ulaştırmaları anlamına gelmektedir. Nitekim Rasulullah da o Kitapla uyarmaktadır:

    “…Ben de o Kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.” (Hud 11/2)

    Ahkaf Suresinin ayetlerini aynı mealden okumaya devam edelim:

    Onlar “Ey kavmimiz!” dediler, “Biz Musa`dan sonra indirilen ve kendisinden önceki vahyi tasdik eden bir ilahi mesaj dinledik: o vahiy (kendisine uyanı) hakikate ve dosdoğru bir yola yöneltiyor. (Ahkâf 46/30)

    Görüldüğü üzere cinler, Musa Aleyhisslema’a indirilen kitabı biliyorlar ve bundan dolayı dinledikleri ayetlerin kendisinden önceki kitapları tasdik ettiğini görebilmekteler. Bu yüzden onun Allah’tan gelen bir kitap olduğunu anlıyorlar. Bundan sonra da uyarı görevlerini yapmak üzere kendi toplumlarına rasullük yapıyorlar:

    Ey kavmimiz! Allah`ın davetine icabet edin ve O`na iman edin (ki), günahlarınızın üzerini çizip sizi bağışlasın ve sizi elim bir azaptan korusun! Ama kim Allah`ın davetine icabet etmezse, asla O`nu yeryüzünde atlatmış olmaz; ve ona (Allah)tan başka hiçbir dostun yararı dokunmaz: böyleleri fark edilir bir sapıklığın göbeğine düşerler. (Ahkaf 46/31-32)

    Sonuç olarak, Kur’an’ın en temel kavramlarından ikisi olan nebî ve rasul kavramlarının gereği gibi bilinmemesi, farkın önemsenmemesinden dolayı ayetler arasında uyumsuzluk olduğu sanılmış ve bu uyumsuzluğu gidermek için de dipnotlarla aslında hiç gerek olmayan yorumlar yapılmak zorunda kalınmış, cinlerin tanınmayan insanlar oldukları onca ayete rağmen Kur’an’a söyletilmiştir. Üstelik incelediğimiz mealden peygamber kelimesinin çıkarılması ve nebî rasul kelimelerinin konulması bile Allah’ın Kitabına bu akla sığmaz muamelenin yapılmasını engelleyememiştir. Çünkü ilahiyat alanında çalışanların çoğu için olduğu gibi, yazılmış, defalarca baskı yaparak kayda geçmiş bir iddianın yanlış olduğunu kabul etmek, bu yanlış Allah’ın Kitabına karşı yapılıyor olsa da işte bu kadar zordur.

    Bütün bunlara neden olan ise Kur’an’ın yorumlanabileceğinin sanılması ve örneğini verdiğimiz kişilerin Kur’an’ın yorumlanmasını bir tefsir usulü olarak insanlara anlatmaları, bunu meşru ve normal göstermeleridir. Bunun da sebebi Kur’an’ın Allah tarafından açıklanmış bir metodunun olduğunu bilmemeleridir. Metodu bilmemenize rağmen kendinizi meal ve tefsir yazma mertebesinde görüyorsanız o kitabı kendi yorumlarınızla Allah’ın Kitabı olmaktan çıkarmaktan başka seçeneğiniz kalmaz.

    Erdem Uygan

    (1) Bu iki ayetten anlaşılacağı üzere Allah’ın ayetlerini ancak Allah açıklayabilir. Bu açıklamaya sadece Kitaptan ulaşılabilir. Allah’ın yazılı ayetleri ile ilgili olarak kendisi tarafından yapılan açıklamalar o muhkem ayetin müteşabihleridir (Al-i İmran 3/7, Fussilet 41/3). Başka kaynaklarda açıklama aradığımız takdirde, Allah’tan başkasına kulluk edeceğimiz ikazı, her müminin çok dikkat etmesi gereken şirk günahını oluşturur.

    (2) Kur’an’da vahyi iletmeyle ilgili olarak nebî olmayan rasulllerden bahseden ayetlere örnek olarak Furkân 37 ve Şuara 105 ayetleri gösterilebilir


  • KUR’AN ÜZERİNDE BİREYSEL ÇALIŞMANIN YANLIŞLIĞI

    KUR’AN ÜZERİNDE BİREYSEL ÇALIŞMANIN YANLIŞLIĞI

    Kur’an üzerinde bir kişinin tek başına çalışma yapması, günümüz ilahiyat akademisyenlerinin ve araştırmacılarının benimsemiş oldukları ve sık sık eleştirdiğimiz yaygın bir durumdur. Bu durum, çalışan kişinin Allah’ın öğrettiği “Kur’an’ı anlama metodu”nu uygulamadığının veya yanlış ya da eksik uyguladığının en önemli göstergesidir. Tek başına çalışan kişi yaptığı yanlışı göremeyeceği için gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemekle işe başlamış olabilmektedir. Yine bu kişi çoğunlukla Allah’ın istediği metodu uygulamak yerine ve çoğu zaman da o metodu uyguladığı yanılgısıyla aslında kendine ait bir yöntemle Allah’ın kitabını anlamaya çalışmaktadır. Oysa bu, Rabbimizin asla cevaz vermediği bir tutumdur. Bu tutum, Kur’an’ı o kişinin kendisinin açıklaması anlamına gelir ki Allah, Nebîsinin bile Kur’an’ı açıklamaya yetkili olmadığını açıkça dile getirmektedir:

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. (Hûd 11/1)

    Üstelik Kur’an’ı Allah’tan başkasının açıklamasına izin verilmemesinin çok hassas bir sebebi vardır:

    Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir… (Hûd 11/2)

    Nitekim Rabbimiz, Kitabını doğru okuma ve anlama ilmini (1) çok sayıda ayetle detaylandırmakta (2) ve Kur’an üzerinde nebiler de dahil olmak üzere doğru hükme (hikmete) ulaşma amacıyla çalışma yapan herkese bu metodu ayrıntılarıyla öğretmektedir. Bununla da kalmayıp bu çalışmanın ekip halinde yapılması gerektiğini yine metodunu detaylandırdığı bir ayette dile getirmektedir:

    Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır. (Fussilet 41/3)

    Nebîmizin de Kur’an’dan hikmeti çıkarabilmek için ekip halinde çalıştığını ayetlerden görebilmemiz mümkündür:

    Ey içine kapanan kişi! Az bir kısmı dışında gece kalk! Ya gecenin yarısı kadar ya yarısından biraz az, ya da yarısından fazla bir süre kalk da Kur’ân’ı yavaş yavaş ve düşünerek oku! (Müzzemmil 73/1-4)

    Nebimizin bu ayetlerde şahsına verilen emri, bir ekiple çalışarak yerine getirdiğini aynı surenin son ayetinden öğreniyoruz:

    Senin ve seninle beraber olanlardan bir kısmının, gecenin üçte ikisine yakınını, yarısını ve üçte birini uyanık geçirdiğini Rabbin elbette biliyor… (Müzzemmil 73/20)

    Ancak tüm bu ayetlere rağmen ne yazık ki İslam ulemâsı geçmişte ve günümüzde kendi başlarına çalışmayı tercih etmiş ve etmektedir. Doğal olarak da Kur’an açısından kabul edilmeyen bu durumun çoğu zaman hazin sonuçları olmaktadır.

    Yazımızda yalnız çalışmayı tercih etmenin doğurduğu sıkıntılı sonuçların tipik örneklerinden birini Mehmet Okuyan’ın bir kitap çalışması üzerinden vermeye çalışacağız. Burada amacımız tenkîd etme ya da yerme değil, uyarma görevimizi yerine getirme ve Allah’ın emri olan Kur’an üzerinde ekipler oluşturarak çalışma konusunda hatırlatma yapmaktır.

    Prof. Okuyan, seri halinde yayınlayacağını anladığımız Kıssalar Ne Söyler isimli çalışmasının ilk kitabı olan Yaratılış ve Hz. Adem kitabında, Adem – İblis kıssasını ele alırken, meleklerin secde etmesi konusunda bir takım açıklama ve yorumlarda bulunmaktadır. Hocamızın zihninde oluşturduğu ve ulaşmak istediği sonuca göre, ilgili ayetlerde melekler Adem’e değil, Allah’a secde etmişlerdir. Ancak kendisi bu konuyu açıklarken hem bir takım Kur’an’a aykırı olduğunu göstereceğimiz bilgiler vermekte hem de bir kaç sayfa sonra kendi yazdığı satırlarla çelişmektedir.

    Okuyan, kitabının 115. sayfasında yer alan “Secde” başlıklı bölüme şu ifadelerle başlamaktadır:

    “‘Meleklere, Adem’e secde edin’ şeklinde yorumlanan âyeti anlayabilmemiz için öncelikle ilgili âyetler ve secdenin tanımı üzerinde durmalıyız. اسجدوا لآدم ibaresinde li edatı kullanılıyor. Denebilir ki ‘Secde kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de daima ‘lam’ edatıyla kullanılır.’ Bu yanlış bir yaklaşımdır; secde emrinin lâm edatsız kullanımları da Kur’an’da mevcuttur. Bu âyeti ele alırken kullanılan edatı görmek ve bunu anlama, meale, tercümeye yansıtmak durumundayız. Âyeti ‘Adem’e secde…’ olarak değil, ‘Âdem için secdeye kapanın’ şeklinde ele aldığımızda anlam tamamen değişiyor. ‘Adem için secdeye kapanın’ denince maksat değişir.”

    Mehmet Okuyan, Kıssalar Ne Söyler -1- Yaratılış ve Hz. Adem, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2017, s: 115

    Yukarıda alıntıladığımız bölümde Mehmet Okuyan, secde kelimesinin “lam – ل” harfi olmaksızın kullanımının da Kur’an’da mevcut olduğunu söylemekte ancak bu iddiasını bir ayetle delillendirmemektedir. Kitabın sadece bu sayfasında bile ayetlerle ilgili delil göstermek gerektiğinde tam üç yerde dipnot veren hocamız, nedense bu konuda bir dipnot vermemekte, iddiasını ispatlamaya gerek duymamaktadır. Oysa sadece dört satır sonra “Secde kavramı namazın bir rüknü olarak Kur’an’da zikredilmektedir.” ifadesini hemen bir dipnotla delillendirmekte ve o konuyla ilgili 4 ayeti dipnotta vermektedir. Yani kitabın tamamında, iddialarını destekleyen ayetleri dipnotlarda belirtmeyi üslup olarak benimsemektedir ki olması gereken de budur. Ancak “secede – سجد” fiilinin “lam – ل”sız kullanımı ile ilgili iddiasına dair herhangi bir delil göstermemektedir. Çünkü aslında iddia ettiği gibi bir kullanım Kur’an’da yoktur.

    Konuyu Arapça bilenler için biraz açmamız gerekmektedir. Arapça’da bazı fiiller mutlaka bir takım “harf-i cerr” denen harflerle kullanılırlar. Bu harfler cümlede mef’ûl yani tümleç bulunuyorsa o mef’ûl ile birlikte kullanılırlar. Bunu İngilizce üzerinden anlatmamız gerekirse; bir kişinin emir kipinde “bak!” demek için sadece “look” demesi yeterlidir. Ancak bu cümlede, “bakılacak yer” yani tümleç, yani mef’ûl kullanılacaksa bu fiil mutlaka “at” ile birlikte kullanılır. Yani “bana bak” denilecekse mutlaka “look at me” denilmesi gerekmektedir. Bu kullanımın bir istisnası yoktur.

    Arapça’daki “secede” fiilinin kullanımı da bu şekildedir. Eğer cümlede “secede سجد” kökünden türemiş bir fiil için mef’ûl yani tümleç kullanılacaksa “lam” harf-i ceri ile birlikte kullanılması zorunludur. Kur’an’da ve Arap dilinde bunun bir istisnası bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle secdenin kime/neye yapılacağının belirtildiği bir cümlede “lam” harfinin kullanılmadığı görülmemektedir ki zaten bu, dil bilgisi açısından da böyle olmak zorundadır. Dolayısıyla Mehmet Okuyan’ın bu paragraftaki iddiasının hiçbir dayanağı yoktur. Kur’an’da secde fiilinin mef’ûl alıp da “lam” harfi almaksızın kullanıldığı bir yer yoktur (3). Mef’ûl almadığı yerlerde ise zaten harf-i cer kullanımından söz edilemez.

    “Lam ل” harfi bir fiile bağlı olmaksızın, yani tek başına kullanıldığında “için” anlamına gelen bir edattır. Harfin Mehmet Okuyan’ın ele aldığı ayetlerde “için” anlamına gelebilmesi yani fiilden bağımsız bir edat olarak okunabilmesi için tek şart “secede سجد” fiilinin “lam”sız kullanılabilmesidir. Fiilin böyle bir kullanmı mümkün olmadığına göre Mehmet Okuyan’ın “lam” harfine “için” anlamı vermesinin dayanaksız kaldığını söylememize gerek yoktur.

    Ayrıca bir an için “lam” harfinin “için” manasına da gelebileceğini farz etsek bile Mehmet Hocaya bizi bu anlama götürecek karinenin ne olduğunu sormamız gerekecektir. Yani “lam” harfinin meleklerin Adem Aleyhisselama secde etmesi ile ilgili kullanıldığı ayetlerde “için” manasına geldiğine kim, ne hakla, hangi gerekçeyle karar verebiliyor? İlgili bölümde bu sorumuz da yanıtsız bırakılmıştır. Ancak Allah’ın kitabı için keyfîlik, her okuyanın kendine göre anlaması, anlamlandırması ve yorumlaması gibi durumlar asla düşünülemez. Halbuki eğer iddia edildiği gibi bu ifade Adem için Allah’a secdeden bahsediyor olsaydı, secde kelimesinin harf-i ceri olan “lam” harfinin başka hiçbir ayette ve Arapça’da “için” anlamına gelmemesinden dolayı ifadenin اسجدوا لله لآدم (Adem için Allah’a secde edin) şeklinde açıkça beyan edilmesi gerekirdi. Oysa ayetlerde sadece اسجدوا لآدم = Adem’e secde edin ifadesi kullanılmaktadır.

    Görülüyor ki alıntıladığımız bölümde konuya, Meleklerin Adem’e secde etmesinin bir “yorum” olduğunu söyleyerek başlamak sonuçları düşünülmemiş bir cesaretin veya Arap dil kuralları göz ardı edilerek varılmış bir ön kabulün eseridir. Nitekim Prof. Okuyan şu ifadelere yer vermektedir:

    “Hz. Adem’i bu şekilde dizayn ettiği için, varlık olarak fıtrat noktasında farklılıklar meydana getirdiği için ve meleklerin bilemediği şeyler onda Cenab-ı Hakk tarafından var edildiği için, Rabbimiz meleklerden insanın bu ayrıcalıklı noktalarına atfen, meleklere yönelik olarak gelen secde emrini içeren cümle ‘onu bu şekilde bilgi sahibi kılan Allah’a secde edin…’ demektir. Bu secdeyi Hz. Adem’e yapılan değil, Adem için yapılan secde olarak algılamak durumundayız. Adem için secde yapılması da onun bilmesi, bilen biri olarak dizayn edilmesi sebebiyledir. Bilginin asıl sahibine secde ediyoruz ve buradan bugüne dair sonuç çıkartıyoruz.”

    a.g.e. s:117

    Bu bölümde “bilginin asıl sahibine secde ediyoruz” ifadesiyle iddia edilenin aksine secde emri ayette bize değil, meleklere veriliyor. Ayrıca yukarıda anlattığımız sebeplerden ötürü ayetlerde meleklere verilen emir, “Adem için, bilginin sahibi olan Allah’a” değil, bizzat “Adem’e” secde etmeleridir. Ayetleri bunun dışında bir şekilde anlamamız ancak önceden belirlediğimiz bir sonucu, ayetlere söyletme çabamızla mümkün olabilir. Bu da Allah’ın kitabına asla yapılmaması gereken bir muameledir.

    Tüm bu açıklamalarımızdan daha garip olanı, kitapta hiç gerek yokken, secde kelimesinin her zaman şekilsel bir eğiliş değil, boyun eğme manalarında kullanıldığının ispatlanmaya çalışılmasıdır (4). Gerçekten de pek çok ayette “boyun eğme”, “saygı gösterme” anlamında kullanıldığı aşikâr olan secde ifadesinin bu anlamının, yukarıdaki “Adem için Allah’a secde” iddiasını destekleyecek hiçbir yönü bulunmamaktadır. Aksine meleklerin Adem’e secde etmelerinin ondaki Allah’ın verdiği üstünlüğe “saygı göstermeleri” olarak anlaşılması, secdenin Mehmet Hocanın iddia ettiği gibi Allah’a değil, Adem’e yapıldığına delil olur. Ancak kitapta daha da ilginç bir durum, secde kelimesinin boyun eğme, saygı gösterme anlamlarında kullanıldığı ayetler verilirken karşımıza çıkmaktadır. Zira Mehmet Okuyan konuyu şu şekilde anlatmaktadır:

    “Mesela Hz. Yusuf’un kıssasının başında ve son bölümünde bu kavram geçer. Kıssanın başında إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ ‘Bir zamanlar Yusuf babasına (Ya’kub’a) demişti ki: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm’”

    a.g.e s: 117

    Dikkat edilirse ayetin Arapça metninde secede fiili mef’ûl almış, yani secdenin kime yapıldığı belirtilmiş ve “lam” harfi kullanılmıştır. Mehmet Hoca ayete meal verirken doğru olanı yapmış ve “onları bana secde ederlerken gördüm” ifadesini kullanmıştır. Ancak eğer yukarıdaki iddiasına sadık kalsaydı ayete, “onları benim için (Allah’a) secde ederlerken gördüm” şeklinde meal vermesi gerekirdi. Bu durum, meleklerin Adem Aleyhisselama secdesi konusunda “lam” harfine “için” manası vermesinin bir temeli bulunmadığını göstermiş olmaktadır. Çünkü her iki ayette de secde kelimesinin kullanımında tamamen aynı gramer kuralları işlemiştir. Buna rağmen Mehmet hoca istediği yorumu yapabilmek için ayetlerin birinde işlettiği kuralları diğernde işletmemiştir.

    Hatta Yusuf Suresi’nin sonunda geçen secde ifadesinde de aynı dil kuralları işletildiği halde Mehmet Hoca yine ayete kendi iddiası doğrultusunda anlam vermeyi tercih etmektedir:

    “Mesela Yusuf kıssasının sonunda 100. ayette وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا ‘Ana ve babasını tahtın üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar.’ Bu ayette de sözü edilen secde, insana secde değildir. Buradaki secde ifadesi ‘saygı göstermek’ anlamındadır.”

    a.g.e s: 119

    Görüldüğü üzere ayetin Arapça metninde secde fiili ve lam harf-i cer’inin kullanımı bakımından Yusuf Suresinin başındaki ayetle hiçbir fark olmamasına rağmen, Mehmet hoca tamamen keyfî bir yorumla secdenin insana yapılmadığını söylemekte ve ayete “onun için (ona kavuştukları için)” anlamını vermektedir. Üstelik paragrafın sonunda da buradaki secde ifadesinin “saygı göstermek” anlamında olduğu vurgulanmakta, sanki bu yüzden bu anlam tercih edilmiş gibi yapılmaktadır. Oysa secde ifadesinin saygı gösterme anlamına gelmesi secdenin Allah’a değil, insana yapıldığının delili olur. Yani Yusuf Aleyhisselam’ın anne, baba ve kardeşleri Allah’a değil, Yusuf Aleyhisselam’a saygı göstermektedirler. Zaten baştaki ayette görüldüğü bildirilen rüyanın gerçekleşmesi de ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Yani baştaki ayette “bana secde ettiklerini gördüm” deyip, sondaki ayette “ona kavuştukları için Allah’a secde ettikleri” manasını uygun görmek, ayetler arasındaki konu bütünlüğüne de zarar vermektedir.

    Meleklerin Adem Aleyhisselama secde emri aldıklarını bildiren ayetlerden biri olan Bakara Suresi 34. ayet şöyledir:

    وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

    Meleklere “Âdem’e secde edin!” dediğimizde hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı, büyüklenerek direndi ve kâfirlerden oldu. (Bakara 2/34)

    Eğer ayette emir “Adem için (Allah’a) secde edin” şeklinde olsaydı İblis’in büyüklenmesini gerektirecek olay ne olabilirdi? Emir zaten Allah’a secde ise, İblis de Allah’ın büyüklüğünü, yaratıcı olduğunu, ölüleri yeniden diriltip hesaba çekeceğini gayet iyi bildiği (5) halde neden Allah’a secde etmesin ki? Oysa İblis’in kibri Allah’ın yarattığı bir varlığı kendinden aşağı gördüğü için “o varlığa” secde etmemesinden kaynaklanmaktadır:

    وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ ۖ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ

    Atanızı yarattık, sonra biçim verdik. Daha sonra meleklere “Âdem’e secde edin!” dedik. Hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. O, secde edenlere katılmadı. Allah: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen ne oldu?” diye sordu. “Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın ama onu balçıktan yarattın.” diye cevap verdi. (A’râf 7/11-12)

    Kaldı ki ayetlerde secdenin Adem Aleyhisselama yapılmasının emredildiği, secede fiili ile kullanılan lam harf-i cerrine hiçbir şekilde “için” anlamı verilemeyeceği başka ayetlerde de şüpheye yer bırakmayacak açıklıktadır. Mesela;

    وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ ۚ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

    Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun göstergelerindendir (âyetlerindendir). Güneş’e de Ay’a da secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah’a secde edin. (Fussilet 41/37)

    Eğer secede fiili ile kullanılan “lam” harf-i cerrine “için” anlamı verilecek ve Mehmet Hocanın Adem – İblis kıssasında iddia ettiği anlam kullanılacak olursa; yukarıdaki ayeti şöyle tercüme etmek gerekir: “Güneş için de Ay için de (Allah’a) secde etmeyin. Eğer kulluk edecekseniz onları yaratan Allah için secde edin.” Yani Mehmet Hocanın iddiasına göre “Güneş ve Ay için secde etmeyin” ifadesi mecburen “Allah’a secde etmeyin” olarak anlaşılacaktır. Daha da önemlisi, Allah için secde etmekten bahsedildiğinde secdenin kime yapılacağı meçhul kalacaktır. Yani Allah için secde edilecekse o secde kime yapılacaktır?

    İlgili ayetlerde secdenin Allah’a değil, Adem’e yapılmasının emredildiği o kadar açıktır ki Mehmet Hoca bile kitabının bir sonraki başlığında muhtemelen gayri ihtiyari olarak bu anlamı tercih etmek zorunda kalmıştır:

    “Hicr Suresi 33. ayetinde şu bilgi yer almaktadır: قَالَ لَمْ أَكُنْ لِأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ ‘(İblis) ‘Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim’ dedi.’ Bu ayet de Şeytanın ırkçılığından doğan kendi orijinini üstün görme durumunun bir sonucunu beyan eder.”

    a.g.e s: 122-123

    Görüldüğü gibi Okuyan aynı konudan bahseden ayeti meallendirirken bu kez “yarattığın bir insana secde edecek değilim” şeklinde doğru bir çeviri yapmıştır. Bu çevirisi meleklere verilen emrin insana (Adem’e) secde olduğunu da kabul ettiğini göstermektedir. Bu durum, hocanın sadece bir kaç sayfa önce ortaya attığı iddia ve verdiği meal ile çelişkiye düştüğünü gözler önüne sermektedir. Aynı çelişki aşağıdaki bölümde de kendini göstermektedir:

    “İsra Suresi 65. ayetinde diyor ki İblis (kitabın bizdeki baskısında ayet numarası yanlışlıkla böyle yazılmış, doğrusu 61. ayet olmalı): أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا ‘Çamur olarak yarattığın bu varlığa secde mi edecekmişim!’”

    a.g.e s: 123

    İşte burada da Mehmet Okuyan bu ayeti doğru bir şekilde “Allah’ın yarattığına secde” olarak meallendirmiş ve yine baştaki iddiası ile çelişmiştir. Ayetin bu doğru çevirisinden de anlaşılacağı üzere emir Allah’a değil, insana (Adem’e) secde emridir.

    Bazı çevrelerin bu ayetlerde Adem Aleyhisselama secde emri verilmesinden rahatsız olmalarının da makul ve anlaşılır bir yanı yoktur. Emri veren Allah’tır. Mühim olan O’nun emrine uymaktır.

    Kanaatimizce hocamızın bazı konularda Kur’an’dan onay almayacak sonuçlara ulaşmış olması tek başına çalışmayı tercih etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu şekilde Allah’ın emrettiği Kur’an’ı anlama metodunu doğru uygulayabilmesi, çok istese de mümkün olamaz. Çünkü doğru olduğunu düşündüğü bir konuda kendisine itiraz edecek, uyaracak ya da onun göremediği bir başka açıdan, bir başka ayetle konuya bakmasını sağlayacak bir ekibi bulunmamaktadır.

    Böylesi bir çalışma sistemini benimsememiz, Allah’ın öğrettiği Kur’an’ı anlama metodundan saptığımızı, diğer bir deyişle kendimize has bir metot geliştirdiğimizi gösterir. Ancak Allah buna izin vermemekte, yazımızın başında da kısaca özetlediğimiz şekilde kitabını kendi oluşturduğu metotla indirdiğini bildirmektedir. Doğru metodu uygulamanın da olmazsa olmazının ekip halinde çalışmak olduğunu bildirmekte ve Nebîsi de bu şekilde çalışarak hikmete ulaşmaktadır.

    Hikmet doğru hüküm anlamına gelir. Bir konuda sadece bir adet doğru sonuç olabilir. Allah’ın gösterdiği Kur’an’ı anlama metodu, her konuda işte bu “tek” doğru sonuca varmak için uygulanmak zorundadır. Bu da Kur’an’ın kişisel yorumlara açık olmadığı anlamına gelir. Diğer bir deyişle ilmimiz, ünvanımız, kariyerimiz, mevkimiz ne olursa olsun hiç birimizin Kur’an ayetlerini yorumlama yetkimiz yoktur.

    (1) Kur’an’ın bir metodu olduğu ile ilgili Nisa 4/105, A’râf 7/52 ayetlerine, bu metodun detaylandırıldığı ayetler için ise Hud 11/1-2, Fussilet 41/3, Âl-i İmrân 3/7, Zümer 39/23  ayetlerine bakılabilir.

    (2) Rabbimizin açıkladığı bu metot ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.: Fatih Orum, Kur’an’ı Anlama Usulü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2015.

    (3) Kur’an’da secede (سجد) fiilinin mef’ûl aldığı ve dolayısıyla lam (ل) harf-i ceri ile birlikte kullanıldığı ayetler 24 tanedir. Bu ayetler şunlardır: Bakara 2/34, A’râf 7/11,206, Yusuf 12/4,100, Ra’d 13/15, Hicr 15/29,33, Nahl 16/48,49, İsrâ 17/61,107, Kehf 18/50, TâHâ 20/116, Hacc 22/18, Furkan 25/60,64, Neml 27/24,25, Sâd 38/72,75, Fussilet 41/37, Necm 53/62, İnsan 76/26.

    (4) a.g.e. s118

    (5) bkz: A’râf 7/12-14

  • KİTAB’IN ALLAH’A AİDİYETİNİN DELİLİ OLARAK NEBÎ’NİN SÖZÜ

    KİTAB’IN ALLAH’A AİDİYETİNİN DELİLİ OLARAK NEBÎ’NİN SÖZÜ


    Allah’tan geldiği iddiasında olan bir kitabın bu iddiasının ispatını Nebî bile olsa bir insana bırakması düşünülemez. Gerçi bugün kendilerine Müslüman diyenlerin büyük çoğunluğu kendi kitaplarının Allah’tan geldiği iddiasına sahip olduğunu bile bilmezler. Bunun birinci sebebi atalarının dininin mensubu olmalarıdır. Yani onlara doğdukları toplumda birileri, “al bak bu Allah’ın kitabıdır” demiş ve onlar da bununla yetinip “atalarım öyle diyorlarsa öyledir” düşüncesiyle Allah’ın dinini bulmak konusunda hiç bir zahmete katlanmamayı tercih etmişlerdir.. Bu yüzden kitabın, Allah’tan geldiğini iddia edip etmemesinin bir önemi yoktur. Çünkü atalarının sözü tartışmaya açık değildir.

    İkinci sebep ise; kitaplarını hiç bilmedikleri bir dilde sayıklamalarıdır. Sayıklamaktan bahsetmemizin sebebi okuduklarını söyleyemiyor olmamızdır. Çünkü okumak denilen eylem her dilde anlamayı ifade etmek için kullanılır. Maksadı anlamak olmayan bir eyleme okumak denemez. Bu o kadar iyi bilinir ki; bir insan “ben şu yazıyı okudum” dediğinde ona “peki anladın mı?” diye sormak hakaret kabul edilir. “Okudum” dedikten sonra ayrıca “anladım” demek gülünçtür. Ancak ne acıdır ki Müslümanlar sadece Kur’an için “okudum” dediklerinde hiç kimse anladıklarını düşünmez.

    Konuyu sade vatandaş seviyesinden ilahiyatçı akademisyenler seviyesine taşıdığımızda da durum değişmez. Çünkü Kur’an’ın orijinal dilini anlıyor olmak ve o şekilde Kur’an’ı okumak, bu konuda uzman bir kişi için yine Allah’ın kitabını okumak anlamına gelmez. Zira Allah’ın kitabını, ondan hayata dair çözümler üretme amacıyla okumanın Allah tarafından belirlenmiş bir metodu vardır. Bu metodu Allah’ın gösterdiği şekilde uygulamadan yapılan çalışmalar kişisel yorumlara muhtaç olacaktır. Ancak yüce Allah hiç kimseye kitabını yorumlama yetkisi vermemiştir. Bu sebeple tefsir profesörü olmak ve ayetlerden dem vurmak dahi çoğu zaman sayıklamanın bir adım ötesine geçememekte ve okumak olarak adlandırılacak seviyeye ulaşamamaktadır. Nitekim bu ünvanlar Allah tarafından onaylanmış değillerdir. İnsanlar tarafından alınıp verilirler.

    İşte bu sebeplerden dolayı kendilerine müslüman denilmesinden hoşlanan toplumlarda insanların çok büyük bir kısmı kendilerine sunulan kitabın Allah’a ait olup olmadığını sorgulamamakta, Muhammed Aleyhisselam’ın onu getirmiş olmasının, kitabın Allah’a ait olduğunu göstermesi açısından yeterli olduğunu düşünmektedirler. Nitekim Prof. Dr. Mehmet Okuyan katıldığı bir televizyon programında şu cümleleri söyleyebilmektedir:

    “Biz Kur’an’ı Hz. Peygamberden öğrendik. Eğer o yoksa zaten Kur’an da yok.”

    Oysa Rabbimiz Kitabında şöyle buyurmaktadır:

    Muhammed sadece bir elçi­dir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz? Gerisin geri dönenin Allah’a bir zararı olmaz. Allah, görevini yapanları ödüllendirecektir. (Âl-i İmrân 3/144)

    Bir kişinin elçiliği en iyi şekilde yapması demek kendisini görevlendirenin ulaştırmasını istediği şeyi tastamam ulaştırmış olması demektir. Elçi de bir insandır. O ölse de tebliğ ettiği kitap kalacaktır. Elçinin kendisi de dahil olmak üzere herkes Kur’an’dan sorumludur. Yukarıda Okuyan hocamızdan yaptığımız alıntıdaki ifadede, “peygamber” kelimesi ile nebî mi yoksa rasul mü kast edildiği anlaşılmamaktadır. Ancak önemli olan bu sözün şu an hiçbir anlamı olmadığıdır. Zira “Hz. Peygamber” bugün yoktur ama Kur’an elimizdedir. Diğer bir deyişle neresinden bakılırsa bakılsın “peygamber yoksa Kur’an da yok” sözü düşünülmeden sarf edilmiş ve arkasında durulamayacak bir ifadedir.

    Yine “Kur’an’ı Anlama Yöntemi” isimli kitabında Mustafa İslamoğlu tam da ele aldığımız konuyla ilgili olarak “Kur’an’ın ilahi kelam olmasının delili nedir?” sorusuna şöyle yanıt vermektedir:

    “Müslümanlar Kur’an’ın ilahi kelam olduğuna iman ederler. Bu bir iman esasıdır. Kur’an’ın Hz. Muhammed’in sözü olmayıp Allah’ın kelamı olduğu şöyle delillendirilebilir:

    1.Hz. Muhammed’in güvenilir olması: Müslümanlar Hz. Muhammed’in Allah adına yalan söylemeyeceğine iman ederler. Buna delil olarak da onun samimi ve ayrıntılarını herkesin bildiği yaşantısını gösterirler…”

    Şüphesiz ki Muhammed Aleyhisselam çok güvenilir ve herkese örnek olacak bir insandı. Bunu elçiliği boyunca tüm zorluklara göğüs gerip Allah’ın emrini yerine getirmek ve elçiliği tam yapabilmek için gösterdiği olağanüstü gayretinden de anlayabiliyoruz. Ancak onun böylesine doğru bir insan olması getirdiği kitabın Allah’a aidiyetini göstermesi bakımından yeterli görülemez. Kur’an’ı Nebîmizden dolayı Allah’ın kitabı saymak dinimizi atamızın dini yapacaktır. Oysa Allah “şu kişinin getirdiğine” değil, “Allah’ın indirdiğine” uyun emri vermektedir. Atamızın dininin Allah’a aidiyetinin tedkik edilmesi Allah’ın emridir:

    Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun!” dense, “Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak, ona uyarız!” derler. Peki, ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse, yine uyacaklar mı? (Bakara 2/170)

    Bu yüzden, gerek halk arasında gerekse ilahiyat camiasında yaygın olan kanaatin aksine Kur’an, onu getiren kişi “Muhammed Aleyhisselam” olduğu için Allah’ın kitabı olamaz. Bunu Kur’an’ın pek çok ayetinden de görebilmemiz mümkündür:

    Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirlik edenler): “Sen elçi olarak gönderilmiş değilsin” derler. De ki “Aramızda Allah’ın ve o Kitab’ın bilgisine sahip olanların şahit olması yeter.” (Ra’d 13/43)

    Ayete göre Rasulullah’ın Allah’ın elçisi olduğunu şahitlik edecek derecede bilenler, “Kitabı” bilenlerdir. Diğer bir deyişle Allah’ın elçisinin elçiliğinin delili “Kitap”tır. Yoksa kitabın Allah’a ait olduğunun delili Nebî olamaz. Çünkü o da bir insandır ve artık Kur’an’dan biliyoruz ki bu konuda kim olursa olsun bir insanın sözü bizi bağlamaz.

    Kur’an’ın bu konudaki söylemleri bununla sınırlı değildir. Aşağıdaki ayetlerde de önceki kitaplardaki metodu (ilim) bilen kişiler kendilerine Kur’an ayetleri “tilavet” edildiğinde yani Allah’ın koyduğu metoda uygun bir biçimde sıralandığında onun Allah’ın kitabı olduğunu anlamışlardır. Onlar için de Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun delili bizzat Kur’an’ın kendisidir, onu tebliğ eden Nebîmizin şahsı ya da sözü değil:

    De ki “Siz ona ister inanın, ister inanmayın. Ondan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara Kur’ân tilavet edildiği zaman çenelerinin üstüne kapanıp secde ederler. Derler ki “Rabbimize boyun eğeriz; demek ki Rabbimizin verdiği söz gerçekleşmiş.” Çenelerinin üstüne kapanır ağlarlar. Bu onların saygısını artırır. (İsrâ 17/107-109)

    Zaten Rabbimiz, “kendisine ilim verilmiş” dediği Allah’ın gönderdiği kitaplardaki metodu öğrenmiş kişiler üzerinde Kur’an’ın nasıl bir etkisi olduğunu şöyle belirtmektedir:

    Kur’an aslında, kendilerine ilim verilmiş olanların içine işleyen apaçık ayetlerden oluşur. Yanlışa dalanlardan başka hiç kimse ayetlerimizi bile bile inkar etmez. (Ankebût 29/49)

    Bu ayetin hemen ardından gelen ayette Rasulullah’a mucize indirilmesini isteyenlere ise Rabbimiz yine tilavet kavramını kullanarak karşılık vermektedir:

    “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” derler. De ki: “Mucizeler sadece Allah katındadır. Ben açıkça uyarıda bulunan bir kişiyim; o kadar.” Anlaşılır bir şekilde tilavet edilen bu Kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? İnanan bir topluluk için bu bir ikram ve doğru bilgidir. (Ankebût 29/50-51)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun delili yine Kur’an’ın kendisidir. Rasulullah da bu durum dolayısıyla Allah’ın elçisi olmaktadır. Bu sebeple onun elçiliğine delil olarak mucize isteyenler Kur’an’a yönlendirilmektedir. Yani yine “Kur’an” Rasulullah’ın elçiliğine delil olmaktadır. Bunun tersi mümkün değildir.

    Ayrıca ayetlerin tilavet edilmesi, Allah’ın koyduğu metoda uygun olarak okunması anlamına gelmektedir. Böyle bir okumanın yapılabilmesi için konuyla ilgili ve birbirlerini açıklayan ayetlerin tesbit edilip doğru şekilde sıralanması gerekir. Bunun için Rabbimizin pek çok ayetle öğrettiği Kur’an’ı anlama ve ondan hikmet denilen doğru sonuçlara ulaşma metodunun uygulanmasına ihtiyaç vardır. Dolayısıyla tilavet, Allah’ın Kur’an’da yaptığı açıklamalara ulaşma sonucunu doğurur. Bu da Allah’ın kitabı olduğunun en büyük delillerinden biridir. Bir insanın yazdığı bir kitapta böylesi bir metot ve ayetler arasında böylesine şaşmaz ve sarsılmaz anlam örgülerinden bahsetmek mümkün olmaz. Bu sebeple tilavet daima inanmayanları köşeye sıkıştıran bir okuma şekli olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Yine kendilerine ayetler tilavet edildiği zaman onun Allah’ın kitabı olduğunu anlayan kişilerden bahseden bir ayet grubu da şöyledir:

    Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır. Onlara tilavet edilince şöyle diyeceklerdir: Biz ona inandık; o Rabbimizden gelen gerçek kitaptır. Biz daha önce de Rabbimize teslim olmuş kimselerdik. (Kasas 28/52-53)

    Rasulullah’ın da kendisinin bile Allah’ın elçisi olduğunu ayetlerden görmesi gerekir:

    Bunlar Allah’ın âyetleridir. Onları sana gerçek olarak tilavet ediyoruz. Sen de O’nun elçilerindensin. (Bakara 2/252)

    Yukarıda da kısaca açıkladığımız gibi, bir yerde tilavetten bahsediliyorsa orada sadece Allah’ın koyabileceği muazzam bir metoda vurgu yapılıyor demektir. Bir kitaba böyle bir yapıyı sadece Allah koyabilir. İşte bu yüzden Rasulullah’ın kendisinin de bir elçi olduğunu belirten ayette tilavete vurgu yapılmış, ayetlerin belli bir metoda sahip olduğu belirtilmiştir. Kısacası Rasulullah’ın kendisi bile indirilenin Allah’ın ayetleri olduğunu net bir biçimde anlayabilmelidir. Çünkü kendisi de tebliğ ettiği şeyden sorumludur. Diğer insanlar gibi o da kendisine indirilen Kitaba tam olarak güvenmek zorundadır:

    Bu elçi, Rabbinden kendine indirilen her şeye inanıp güvenmiştir… (Bakara 2/286)

    Bir diğer ayette de kendilerine daha önce kitap verilenlerin rasul olduğunu söyleyen kişi geldiğinde sırf o söylüyor diye ona inanmakla yükümlü olmadıklarını, getirdiği kitap kendi ellerindekini tasdik ediyorsa ona inanma zorunlulukları doğduğunu görebilmekteyiz. Yani yine gelenin Allah’ın kitabı olduğu anlaşıldıktan sonra getiren Allah’ın rasulü olmaktadır:

    Allah nebîlerden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı tasdik eden bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir. (Âl-i İmrân 3/81)

    Maide Suresi 82. ayette, Hristiyanlar içerisinde kibirlenmeyen ve araştıran bir gruptan bahsedilmektedir. Devamındaki ayette ise bu kişiler, gelenin gerçekten Allah’ın kitabı olduğuna Nebîmizi gördüklerinde, onun sözüne bakarak değil, kendisine indirildiğini söylediği kitabın içeriğini dinleyerek kanaat getirmektedirler:

    Bunlar, o elçiye indirileni işittiklerinde tanıdıkları o gerçeklerden dolayı gözleri yaşarır. Derler ki “Rabbimiz! İnanıp güvendik; bizi şahitler arasına yaz. (Maide 5/83)

    Ayette elçinin tebliğini dinledikten sonra şahitlik ettiklerinin belirtilmesi çok önemlidir. Bir olayın şahidi olmak demek, o olayı görmüş olmak demektir. Bir trafik kazasına şahit oldum diyen kişi kazayı gördüğünü söylemektedir. Her Müslümanın söylediği şehadet cümlesi “eşhedü” (şahitlik ediyorum) ifadesi ile başlar. Bu sebeple “eşhedü enne Muhammeden rasul’ullah” cümlesinin tam karşılığı, “görüyorum ki Muhammed Allah’ın elçisidir” şeklindedir. Bu cümleden açıkça anlaşılır ki bir kişinin Muhammed Aleyhisselam’ın elçiliğine şahit olması demek o kişinin kendi çabasıyla onun Allah’ın elçisi olduğunu görmesi demektir. O halde bugün yaşayan Müslümanlar Rasulullah’ı hiç görmedikleri halde nasıl “eşhedü” diyerek onun elçiliğine şahitlik edebilirler?

    Rasulullah’ın elçi olduğunu anlamak için onu görmek yetmez. Asıl şart, onun getirdiği Kitabın Allah’a ait olduğunun görülmesidir. Ancak o durumda Muhammed Aleyhisselamın elçiliğine şahitlik edilebilir yani “eşhedü” denilebilir. Önce o kitabın Allah’tan gelen bir kitap olduğu görülmeli, “böyle bir kitabı Allah’tan başkası gönderemez” kanaatine bireysel olarak sahip olunmalıdır. İşte bu durum gerçekleştikten sonra onu tebliğ edenin Allah’ın elçisi olduğu zaten kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Şu ayette de Rasullullah’ın gerçekten Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik etmiş kişilerden bahsedilmektedir:

    Kendilerine açık belgeler geldikten ve Allah’ın elçisinin hak olduğuna şahit olarak inanıp güvendikten sonra da âyetleri görmezlikte direnen (kâfir olan) bir topluluğu Allah hiç yola getirir mi? Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Âl-i İmrân 3/86)

    Burada da rasulün Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik edenler kendilerine bunun belgesi geldikten sonra bu kanaate varmışlardır. Ardından kafir olduklarının belirtilmesi de bu bilgilerinin kesinlik derecesini göstermektedir. Zira kafir olabilmek için gerçeklerin üzerini örtmek yani önce iman etmiş olmak gerekir.

    Benzer bir durum Münafıkûn Suresi’nin ilk ayetlerinde de karşımıza çıkmaktadır:

    Münafıklar (iki yüzlüler) sana geldiklerinde derler ki “Biz şahidiz (neşhedü); gerçekten sen Allah’ın elçisisin.” Allah, elbette senin kendisinin elçisi olduğunu biliyor ama Allah şahit, münafıklar kesinlikle yalancıdırlar. (Münafıkûn 63/1)

    Bu ayette Muhammed Aleyhisselamın Allah’ın elçisi olduğuna yemin ederek şahitlik edenler Medine’deki Yahudilerdir. Yani üzerlerindeki, gelecek nebîye inanma ve destek olma (ısr) yükünü kendi kitaplarından dolayı bilen kişilerdir. Ayrıca bu kişiler Kur’an’ın kendi kitaplarını tasdik ettiğini görmüş olan kişilerdir. Bundan dolayı Nebîmizin Allah’ın bekledikleri elçisi olduğunu anlamışlardır. Nebimizin Allah’ın elçisi olduğu konusunda “eşhedü” diyebiliyor olmalarının sebebi bu kitap bilgisidir. Zaten devamındaki üçüncü ayette bu kişilerin iman ettikten sonra kafir oldukları belirtilmektedir.  İman etmeden yani gerçekleri görmeden kafir olmaktan söz edilemez. Bu da gösteriyor ki yukarıdaki ayette geçen yalancılık durumu, şahitlik ettikleri gerçeğin gerektirdiği gibi davranmamaları ve Allah’ın elçsini bile kandırmaları sebebiyledir. Rabbimizin kendilerini “yalancı” olarak nitelendirmesinin sebebi bir sonraki ayette belirtildiği gibi bu yeminlerini insanları etkilemek için kullanıp onları mümin olduklarına inandırarak gerçeklerden saptırmalarıdır:

    Bu gibi sözleri kalkan edinip Allah’ın yolundan çekilirler. Yapıp durdukları şey ne kötüdür! (Münafıkûn 63/2)

    Kur’an’ın Allah’tan gelen bir kitap olduğunu anlayan cin toplulukları da bu kanaate, onu dinledikten sonra varmışlardır:

    De ki “Bana şunlar vahyedildi: Cinlerin bir kısmı beni dinlemiş ve şöyle demişler: Biz hayranlık uyandıran bir Kur’an (bir söz kümesi), dinledik. Olgunlaşmanın yolunu gösteriyor. Ona inanıp güvendik; artık kimseyi Rabbimize ortak sayamayız. Rabbimiz çok yücedir; ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir. (Cinn 72/1-4)

    Hatta aynı cin topluluğu, dinledikleri şeyin ancak kendinden önceki kitapları tasdik ettiğini görünce gerçekleri söyleyip doğru yolu gösteren Allah’ın kitabı olduğuna, Allah’a çağırdığına kanaat getirmişlerdir. Yani onu okuyanın kimliğine değil, okunanın içeriğine odaklanmışlar ve bu sayede bir sonuca varmışlardır:

    Bir gün, cinlerden bir kaçını Kur’an’ı dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Onu dinlerken birbirlerine: “Susun” dediler. Okuma bitince uyarmak için topluluklarına geri döndüler. “Ey Halkımız! Musa’dan sonra indirilmiş bir kitap dinledik. Kendinden önceki kitapları da tasdik ediyor. Gerçekleri ve doğru yolu gösteriyor.” “Ey halkımız! Allah’a çağıran kişiye olumlu cevap verin ve ona inanıp güvenin ki Allah, günahlarınızı bağışlasın; sizi acıklı bir azaptan korusun.” “Ama kim, Allah’a çağıran kişiye olumlu cevap vermezse bu topraklarda onun elinden kurtulamaz. Allah ile arasına girecek dostları da olmaz. Böyleleri açık bir sapıklık içindedirler.” (Ahkaf 46/29-32)

    Aslında eğer Kur’an Allah’ın kitabı değilse elimizde Muhammed Aleyhisselamın elçi olduğuna dair de hiçbir kanıt yok demektir. Dolayısıyla tam manasıyla “eşhedü” yani “görüyorum” diyebilmemiz mümkün değildir. Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu kesin olarak anlaşılacak ki ondaki ayetler gereğince Muhammed Aleyhisselamın elçiliğine şahitlik edebilelim. Zira Allah mutlak gerçek dışında bir şey söylemez:

    Muhammed içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir. (Ahzab 33/40)

    Bütün bunların yanısıra, Allah’ın dininin hiçbir şekilde dogmatik bir imana bırakılamayacağını da pek çok ayetten görebiliriz. Rabbimiz inancın delile dayanması gerektiğini çok sayıda ayette dile getirmektedir:

    Yaratmayı başlatan, sonra bir kere daha yaratacak olan kim; size gökten ve yerden rızık veren kim? Allah ile birlikte başka bir ilah mı var? De ki: “Eğer doğru kimselerseniz delilinizi getirin.” (Neml 27/64)

    Yine de Allah’tan önce bir takım ilahlara mı tutundular? De ki “Delilinizi getirin. Benimle birlikte olanların Kitabı budur. Bu, benden öncekilerin de kitabıdır.” Onların çoğu, bu gerçeği bilmez de onun için yüz çevirirler. (Enbiya 21/24)

    Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki Türkçemizde elçi kelimesi ile karşılanan rasul, kendisini gönderenin mesajını taşıyan kişiye denir. Bir kişi bize başka birisinin elçisi olduğunu söylüyorsa artık bizim için önemli olan elçinin şahsı değil, taşıdığı mesajdır. Elçinin kişiliği ve kimliği ile olan ilişkimiz, yakınlığımız, güvenimiz, saygımız getirdiği mesajla ilgisi olmayan apayrı konulardır. Rasulullah’ın örnekliği ise yine Kur’an’ı nasıl yaşadığı ve ondaki hikmet metodunu nasıl uyguladığı ile ilgili olmak zorundadır. Çünkü ilgili ayette nebînin değil, rasulün örnekliğinden bahsedilmektedir.

    Ayrıca rasul kelimesinin Kur’an’da Kitap anlamında kullanıldığını da görebiliriz ki bu da son derece doğaldır. Aşağıdaki iki ayette birebir aynı ifadeler kullanılmakta, fakat birinde geçen rasul kelimesinin yerini diğerinde kitap kelimesi almaktadır. Bu durum bu iki kavramın gerektiğinde birbirlerinin yerine kullanılacak kadar iç içe olduklarını gösterir:

    Allah katından, yanlarında olanı onaylayan “kitap” gelince, önceleri kâfirlere karşı önlerinin bu Kitapla açılmasını bekliyorlardı. Ama tanıdıkları Kitap gelince onu görmezlikten geldiler. Allah’ın laneti (dışlaması) böylesi kâfirleredir. (Bakara 2/89)

    Allah katından, yanlarındakini onaylayan bir “elçi (rasul)” gelince, Kitap verilenlerden bir kısmı Allah’ın Kitabını, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi kulak ardı ettiler. (Bakara 2/101)

    Görüldüğü gibi rasul ve kitap kelimeleri birbirlerinin yerine kullanılarak, iki kavram arasındaki kitabın içeriğini anlatma bakımından eşdeğerliğe dikkat çekilmiştir. Bu sebeple Lisan’ul Arab adlı meşhur Arapça lugatte rasul kelimesinin karşılığı verilirken şu ifade kullanılmıştır: وسُمِّي الرَّسول رسولاً لأَنه ذو رَسُول أَي ذو رِسالة “Rasul’ün rasul olarak isimlendirilmesi, rasul sahibi yani risalet sahibi olduğu içindir.” Görüldüğü üzere “rasul” ile “risalet” yani “elçi” ile “iletmekle yükümlü olduğu mesaj” birbiriyle özdeştir. Bu yüzden rasul ve kitap kavramları birbirlerinin yerine kullanılabilmektedir.

    Yazımızın konusu olmadığı için sadece değinerek geçeceğimiz bir durum da yukarıdaki ayetlerde nebî değil rasul kavramının kullanılmış olmasıdır. Bunun sebebi de bahsettiğimiz gibi rasul kelimesinin risalete yani getirilen mesajın içeriğine vurgu yapmasıdır. Oysa nebîlik, rasullük görevini yapan kişinin ünvanıdır. Bu sebeple her nebînin görevi rasullük yapmaktır. Ancak her rasul nebîlik makamında oturup bu ünvanı taşımaz. Ayrıca nebîlik bitmiştir. Artık rasullüğü yapılacak olan “Kitap” tastamam elimizdedir. Kimseye vahiyle yeni bir kitap gelmeyecektir ama mevcut Kitap herkese ulaştırılmak zorundadır.

    Sonuç olarak; gökyüzünün Allah’ın bir ayeti olduğunu görmemiz için yine gökyüzüne bakmamız yeterlidir, başkasının sözüne ihtiyacımız yoktur. Tıpkı bunun gibi her insan Kur’an’ı okuyarak onun Allah’tan geldiğini rahatça görebilir. Bunu görebilmek için illâ Kur’an üzerinde derinlemesine araştırma yapmaya da gerek yoktur. Tıpkı gökyüzüne bakınca onun Allah’ın bir ayeti olduğunu anlayabilmek için astronom olmaya gerek olmadığı gibi. Fatiha Suresini doğru bir biçimde anlayarak okuyan bir kişi de onu Allah’ın indirdiğini hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde görebilir.

    Kısacası, bir kitabın Allah’a ait olması konusunda Nebî de dahil, bir insanın sözü delil sayılıyorsa, o kitabın Allah’a ait olmadığının delile ihtiyacı yoktur.

    Erdem Uygan

  • Kur’an’a Adam Devşirmek

    Kur’an’a Adam Devşirmek

    Kur’an’dan konuştuğunu iddia eden hocaların gerçekten Kur’an’dan konuşuyormuş gibi algılanmalarının tek sebebi hepsinin geleneksel dini yapıyı eleştirmeleri ve bu yapının hocalarını hedefe koymuş olmalarıdır. Oysa bu tavır Kur’an’dan konuşuyor olmak için yeterli değildir. Zira bu hocaların Kur’an’a yaklaşımları da temelden yanlıştır. Kendi iddiaları ve yorumları dışında hiçbir metodu takip etmezler. Bir metotları olsa bile bu kendilerinin doğru olduğunu düşündükleri metottur ki bu metotsuzluktan da kötü bir durumdur. Mesela hadisleri yerden yere vuran biri, işine geldiğinde hadisten delil getirebilmektedir. İlkesizlik ve metotsuzluğun bundan daha net bir göstergesi olamaz. Ayetlerin satır aralarını okuduğunu iddia eden bir başkası Allah’ın Kitabını kendi küçük dünyasına mahkûm ettiğini düşünememektedir bile.

    Metodunuz Allah’ın şart koştuğu metot olmazsa, varacağınız sonuçlar sizin kuruntularınız olacaktır. Bu sayede kız çocuğun alacağı mirası bugün erkek çocuğunki ile eşitleyebilir, “ben neshi kabul edenle konuşmam” diye getirdiğiniz gevişi, kendiniz bir hükmü neshetmiş olarak tekrar yutmak zorunda kalırsınız. Hırsızın elinin kesilmesi cezasını pespâye bir edebiyata kurban ederek tarihe gömersiniz. Bir nebînin beşikte konuşması gerçeğini gizlemek için ayetin anlamını bozar, “dünkü beşik bebesi” diyerek yorumlamanın bile nâmusunu kirletirsiniz. Kadının başını örtmesini ve kurban kesmeyi açık ayetlere rağmen yüz karası bir felsefeye yedirirsiniz. Allah’ın Kitabı artık sizin çiftliğiniz olduğu için at koşturacak alan bulmakta zorlanmaz, “cinler yabancı şehirlerin insanlarıdır” derken, “melekler Adem’e değil, Adem için Allah’a secde etti” gibi zırvaları ilim diye kitaplarınıza karalarken Allah’tan korkmanın anlamını bile hatırlamazsınız. Üstelik Allah’ın Kitabı’na isnad ettiğiniz bunca saçmalığa rağmen hala Kur’an’cısınızdır. Çünkü hiçbir zaman insanlara Kur’an’ın Allah tarafından belirlenmiş bir metot içerdiğini, sadece bu metotla ulaşılabilecek olan Hikmetin Kitabın ayrılmaz bir parçası olduğunu öğretmemiş, kendiniz de öğrenmek istememişsinizdir.

    Bu tipler için önemli olan gelenekselci kitleye karşı Kur’an’a adam devşirmektir. Çünkü Allah’ın Kitabına iftira etmekten bulanmış zihinlerinde Kur’an’ın taraftara ihtiyacı olduğu kuruntusu yer etmiştir. Sırf bu anlayışları bile gelenekçilerden hiçbir farkları olmadığını görmeye yeter. Her iki kesim de sayısal çoğunluk peşindedir. Bu sebeple kendilerinden gördükleri hiç kimseyi eleştirmez, uyarmaz, birbirlerinin hatalı olduğunu düşündükleri konulara hiç girmezler. Bunca zırvayı Allah’ın Kitabına revâ görürler de biri de çıkıp diğerine “yahu hoca sen ne saçmalıyorsun?” demez, diyemez.

    Bu yüzden Kur’an’ı bozan ve Allah’ın Kitabı olmaktan çıkaranlar sadece gelenekselciler değildirler. Kur’an’ı asıl bozanlar, Allah’ın Kitabını tükürüklü yorumlarına mahkûm ederek sözüm ona Kur’an’a taraftar toplamanın peşinde olanlardır.

    Allah’ın Kitabının insanların teveccühüne ihtiyacı yoktur. Hiç kimse Kur’an’ı doğru anlamasa Kur’an’dan hiçbir şey eksilmeyecek ama insanlar bu hocaların yorumlarını dinden sayarsa ortada Allah’ın dininin mensubu kimse kalmayacak, dünya tam da bugünkü gibi bir yer olmaya devam edecektir.

  • ASANSÖRLERE İMAN

    ASANSÖRLERE İMAN

    İman kelimesi İslam tarihi boyunca belki de en büyük tahrifata uğratılmış kelimedir. Bu son derece önemli kavramın sadece içi boşaltılmamış, gerçek anlamının yerine “körü körüne inanma, dogmatik inanç” anlamı kazandırılarak hiçbir pratik değer taşımaması ve insanlara gerçekte hiçbir şey anlatmaması da garanti altına alınmıştır.

    Oysa iman kelimesi Arapça e-m-n (أم ن) kök harflerine sahip bir kelimedir. Bu kelime ile aynı kökten Türkçe’de de kullandığımız pek çok kelimeden biri de “emniyet” kelimesidir ki “güvenlik” anlamına gelir. İman kavramı Kur’an’dan öğrenildiğinde de “güven” anlamına geldiği görülür. Kısacası Allah’a iman etmek O’na güvenmektir, yoksa Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak değil. Nitekim daha önce de defalarca gördüğümüz gibi Kur’an’a göre Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayan hiç kimse yoktur.

    Allah’a iman etmenin, O’nun Kitabına ve ayetlerine güvenmek olduğunu Kur’an’ın sayısız ayetinde görebiliriz. Bu ayetlerin en etkili olanlarından biri de şöyledir:

    Size diyorlar ki; “Eğer doğru yola, seninle birlikte biz de girsek, yerimizden, yurdumuzdan ediliriz.” Dokunulmaz ve güvenli olan bir bölgeye (Mekke’ye) onları biz yerleştirmedik mi? Oraya her yerden her türlü ürün; ayrıca katımızdan da bir rızık getirilir. Ancak, onların pek çoğu bunu bilmez. (Kasas 28/57)

    Yukarıdaki ayette “eğer doğru yola seninle birlikte biz de girsek” diyenler Mekkeli müşriklerdir. Görüldüğü üzere bu kişiler Nebimizin yolunun doğru yol olduğunu net bir biçimde görmüşler ve hatta bunu itiraf etmektedirler. Ancak o yolun doğru yol olduğunu kabul etmeleri onları mümin yapmamıştır.

    İşin daha dikkat çekici olan yönü ise; doğru yolu gördükleri halde o yola girmemelerinin sebebinin dünyalıklarını kaybetme korkusu olmasıdır. Oysa sahip oldukları her şeyi onlara veren Allah’tır. İşte insanın mümin olmasını yani Allah’a güvenmesini engelleyen budur: “Allah’ın emirlerini tutup O ne dediyse öyle yaşarsam beni burada barındırmazlar. Çevremi, dostlarımı, itibarımı, imkanlarımı kaybeder, yerimden yurdumdan olurum” yanılgısı…

    Oysa bir mümini yani Allah’a güveni tam olan birini, Allah’ın emirlerini uygulamaktan alıkoyan kanun, öyle bir şehir, öyle bir çevre, öyle bir itibar zaten olmaz olsundur. Allah’a güvenmek, şartlar ne olursa olsun O’nun sözünden çıkmamaktır. İman budur.

    Allah’ın gönderdiği kitaplardaki yolun doğru yol olduğunu herkes bilmektedir. Ancak Allah’a güvenmedikleri (iman etmedikleri) için Allah’ın yolunu değil, bulundukları çevrenin, yaşadıkları ya da özendikleri toplumun muasır, modern, çağdaş gibi isimler verdikleri insan ürünü kanun ve kurallarını, akıl ve fıtrat dışı uygulamalarını tercih etmektedirler. Bunlar da kendilerini daima bedbaht ve daima köle yapmaya yetmektedir. Kısacası Hakk’a güvenmiyorsanız (iman etmiyorsanız) batıla güveniyorsunuz demektir:

    Çevrelerinde insanlar kaçırılırken kendileri için saygın ve güvenli bir yer oluşturduğumuzu görmüyorlar mı? Batıla güvenecekler de Allah’ın iyilik ve ikramını görmezlikten mi gelecekler? (Ankebût 29/67)

    Bu ayetler tüm zamanlara ve tüm insanlara gönderildiği için tam da bugüne ve tam da bize hitap etmektedir. Allah çevremizde onca zulüm ve güvensizlik varken bizlere şu an için saygın ve güvenli bir yer oluşturmuştur. Hâlâ bâtıla güvenip Allah’ın iyilik ve ikramını unutacak mıyız? Hâlâ Allah’ın kanunlarını bırakıp başkalarından kanun mu ithal edeceğiz? Hâlâ faizli sistemin modern ekonomilerin vazgeçilmezi olduğunu zannetmeye devam edecek miyiz? Hâlâ mezhepleri Allah’ın dini sanmaya devam edecek miyiz? Hâlâ tasavvufu İslam zannedecek miyiz? Hâlâ Allah’ın Kitabı yerine başkalarının kitaplarını koymaya devam edecek miyiz? Yani hâlâ Allah’a güvenmeyecek, O’na iman etmeyecek miyiz? Hâlâ ayetlerdeki müşrikler gibi bâtılı seçtiğimiz halde mümin olduğumuzu iddia edecek miyiz? Bundan daha büyük yanlış olabilir mi?

    Allah’a karşı yalan uyduran, ya da gerçekler kendine gelince yalana sarılandan daha yanlış davranan kim olabilir? O nankörler için Cehennem’de yer mi yok? (Ankebût 29/68)

    Allah’ın bahşettiği nimetler karşısında “Allah ne demişse o” diyemiyorsak bunun sonuçlarını sadece Ahiret’te değil bu dünyada da görmemiz kaçınılmazdır:

    Allah, rızkı her yerden bol miktarda gelen, güven ve tatmin içindeki bir kenti örnek verir. Derken orası, Allah’ın nimetlerine nankörlük etmeye başlar. Allah da işlerini bozmalarına karşılık onları, açlık ve korku içine sokar. (Nahl 16/112)

    Allah’a güvensizliğin, O’nun yasalarını tanımamanın sonucu daima aynı olmuştur ve olacaktır:

    Biz geçim bolluğu içinde şımarmış nice kentleri yok ettik. İşte oturdukları yerler! onlardan sonra pek az kullanıldı. Onların varisi biz olduk. (Kasas 28/58)

    Kendilerine Müslüman diyenler ve mümin olduklarını iddia edenler artık bu kelimeyle Allah’a güvendiklerini söylediklerinin farkına varmalı, sadece söylemenin ise hiçbir şey ifade etmediğini bilmelidirler. Güven, sözle iddia edilen değil, eylemle gösterilen bir şeydir. 

    Allah’ın ayetlerine, canlarını emanet ettikleri asansörü taşıyan incecik tele güvendikleri kadar güvenmeyenlerin istedikleri kata çıkmaları mümkün olmayacaktır.

  • BÜYÜK ŞEHİRLER, BÜYÜK ERGENLER

    BÜYÜK ŞEHİRLER, BÜYÜK ERGENLER

    Kur’an’da sıklıkla yaratılmış ayetlere dikkat çekildiğini belirtmiştik. Bunun, Kur’an’ın gerçekten de Allah’ın kitabı olduğunun görülebilmesi için yapıldığı da yine ayetlerin bildirdiği bir durumdu:

    Ayetlerimizi onlara, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde öyle göstereceğiz ki sonunda onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlar açısından iyice ortaya çıkacaktır. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? (Fussilet 41/53)

    Görüldüğü gibi yaratılmış ayetler Allah’ın varlığının delili olarak sunulmuyor; Kitabın Allah’a ait olduğunu anlamaya delil teşkil ettiği söyleniyor. Çünkü Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği hakkında şüphesi olan bir tek canlı yoktur. Hatta cansız bile yoktur. Allah’ın varlığının sorgulanması normal bir insanın aklının ucundan dahi geçmeyecek bir şeydir.

    Ateizm şehir hayatının şımarttığı, ergenlik dönemi bir türlü bitmediği için kendini dünyanın merkezine koyarak ilahlaştırmış kişilerin ortaya attığı, ancak aklı başında hiç kimsenin dikkate almadığı tarihin en boş söylemidir. Doğada veya herhangi bir köyde dikkatli bir gözlemle iki saat geçirmiş herkes Allah’ın varlığı, birliği, kudreti ve sıfatları ile ilgili kendisinde doğuştan zaten var olan bilgileri pekiştirir.

    Kendilerini ateist olarak tanımlayanların Allah’ın varlığını çok iyi bildikleri halde bunu kabul etmediklerini söylemeleri, kibirlerinin boyutunu gözler önüne sermelerinden başka bir şey değildir. Çünkü Allah’ın ayetlerini görmezden gelenlerin asıl sorunu Allah’ın varlığı değil, elçiler göndererek hesap günü hakkında uyarılarda bulunmasıdır. Asıl kabul edemedikleri şey kendilerinden daha güçlü bir Yaratıcıya hesap verecek olmalarıdır:

    Bunları asıl şaşırtan içlerinden bir uyarıcının gelmesidir. Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirler): “Bu şaşılacak bir şey” dediler. “Ölüp toprak haline geldikten sonra tekrar geri dönmek, öyle mi? Uzak bir ihtimal.” Toprağın onlardan neyi eksilttiğini iyi biliriz. Bizde her şeyi saklayan bir defter vardır. (Kaf 50/2-4)

    Görüldüğü üzere asıl mesele öldükten sonrasıdır. Dünya hayatını Allah’ın yarattığı ve din ya da fıtrat dediği sisteme göre değil de kendi kriterlerine göre yaşamak isteyenlerin, ölüm sonrasını ve hesap vereceklerini kabul etmemeleri çok doğaldır. Çünkü aslında kendileri de insan üretimi sistemlerin mutlak doğru, evrensel ve zaman üstü olamayacağını bilirler.

    Bu sebeple yukarıdaki Kaf Suresi ayetlerinin devamında Rabbimiz bu kişilerin yine doğaya yani yaratılmış ayetlere bakmalarını istemektedir. Kendilerine gelenin gerçek olduğunu anlamanın en etkili yollarından biri budur:

    Hayır! Kendilerine gelen bu gerçek karşısında yalan söylediler; tam bir tereddüt içindeler. Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, nasıl yükseltmişiz ve nasıl süslemişiz. Onda çatlaklıklar yoktur. Yeryüzünü de yayıp uzattık, oturaklı dağları içine kazık gibi çaktık. Orayı güzelleştiren her bitkinin erkeğini de dişisini de bitirdik. Gerçeği göstersin, O’na yönelen her kul için doğru bilgi (zikir) kaynağı olsun diye. (Kaf 50/5-8)

    Ancak ne yazık ki şehir hayatı insanı her gün Allah’ın ayetlerinden biraz daha uzaklaştırmakta, muhteşem bir ayet olan kendisine dahi bakmasını engellemektedir. Oysa en azılı ateist bile Allah’ın yarattıklarının hiçbir şeyin yerini tutmayacağını fıtraten bilir. Bu sebeple örneğin, yediği gıdaların organik olmasını yani Allah’ın yarattığı haline bir insan müdahalesi olmamasını ister. Ancak iş “organik dine”, yani içerisine insan tarafından bir şey katılmamış dine gelince insanların çoğu yan çizer.

    Allah’ın kurduğu ve İslam dediği sistemi görebilmenin en güzel yolu tabiatı yani yeryüzündeki belgeleri gözlemlemektir.

    Kesin bilgi sahibi olmak isteyenler için yeryüzünde belgeler var! Kendinizde de var; gözlemlemiyor musunuz? (Zariyat 51/20-21)

    Keşke her insan onbeş dakikalığına da olsa ünlü olmanın peşinde koşmak yerine iki saatliğine de olsa çoban olmanın yollarını arasa ve böylece Rabbimizin muazzam sistemini yakından görme fırsatı yakalayabilse. İşte o zaman aynı muazzam sistemin indrdiği ayetler arasında da bulunduğunu görecek ve Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu kavrayabilecektir. Elbette bunun ilk şartı Kur’an’ı dikkatli ve ciddi bir şekilde okumaktır.

  • YANILIRIZ DİYE AÇIKLAMAYI ALLAH YAPIYOR

    YANILIRIZ DİYE AÇIKLAMAYI ALLAH YAPIYOR

    İlahiyat camiasında Kur’an üzerinde çalışanlar azınlıktadır. Bu azınlığın çoğunluğu ise Allah’ın kitabı üzerinde tek başlarına çalışma ve bu çalışmada kendi belirledikleri, kendilerince uygun olduğunu düşündükleri metodu izleme hastalığından muzdariptirler. Bu hastalığın en belirgin semptomu, hastaların kendilerinde Kur’an ayetlerini yorumlama yetkisi olduğunu sanmalarıdır. Oysa Kur’an şahsi yorumlara açık bir kitap değildir. Rabbimiz Nebîlerine bile böyle bir yetki vermemiş, Kur’an’ı, detaylı bir şekilde anlattığı anlama metodu ile bizzat kendisi açıklamıştır.(1) Bu açıklamaya ulaşmak için metodu bilen ve birbirlerine ayetlerle itiraz ederek varsa yanlıştan dönülebilmesini sağlayabilecek kişilerden oluşan ekiplerin oluşturulması elzemdir. Bunun alternatifi yoktur. Açıklamayı bizzat Allah’ın yaptığı bir kitabın, herhangi bir insanın yorumuna izin vermesi zaten düşünülemez. Allah’ın kitabını yorumlamak bir çeşit ilahlık iddiasından başka bir şey değildir. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir… (Hûd Suresi 11/1-2)

    Kur’an üzerinde bireysel çalışmanın ve onu yoruma açık zannetmenin ortaya çıkardığı problemlere bir örnek olarak ele alacağımız bu yazımızda konumuz Nisa Suresi’nin 7. ayeti ve Mehmet Okuyan ve Mustafa İslamoğlu’nun konuyla ilgili meal ve yorumları olacaktır. Öncelikle bu ilahiyatçıların ayete dayanarak ortaya attıkları iddia ve yorumları görelim:

    Bildiğimiz kadarıyla Mehmet Okuyan’ın ayetle ilgili yazılı bir eseri bulunmamaktadır. Ancak çeşitli videolarındaki konuşmalarından, kendisinin Mustafa İslamoğlu’nun mealindeki anlam ve yorumlarla örtüşen bir anlayışa sahip olduğu anlaşılmaktadır. Okuyan konuyla ilgili videolarından birinde kendisine vaktiyle sorulan bir soruya verdiği cevabı hikaye ederken şu cümleleri sarf etmektedir:

    “Nisa Suresinin 11-12. ayetlerinde hani kadına 1 erkeğe 2 gibi bir orandan söz ediyor, ama Nisa Suresinin 7. ayetini okumuyor, 9. ayetini okumuyor (farklı bir ayeti kast ediyor olmalı), 31. ayetini okumuyor (burada 32 demek istiyor olmalı), hiç okumuyor. İşine gelmiyor, mal gidecek. ….. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi, Kur’an’ın demek istediğidir.”(2)

    Okuyan, aynı videonun “Envâr’ul Kur’an” programından alınmış olan bölümünde ise Nisa Suresinin 7. ayetinde mirastan erkeğe ne veriliyorsa kıza da aynı payın verilmesi gerektiğinin söylendiğini iddia etmektedir.

    Konuyla ilgili olarak Mustafa İslamoğlu’nun Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal – Tefsir adlı çalışmasına baktığımızda ayete şöyle anlam verildiğini görmekteyiz:

    “Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.” (HKK meali, Nisa 4/7)

    Ayetin dipnotunda da şu açıklamalar yapılmaktadır:

    “Kur’an, daha önce mirastan hepten mahrum edilen kadına, mirastan pay vererek devrim çapında bir uygulama başlatmaktadır. ‘Az ya da çok’ ifadesi 32. ayetin de ışığında 11. ayetteki ikiye bir nisabının mutlak olmadığının en güzel delilidir. Bu ibarenin açılımı, ‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde de anlaşılabilir. ‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…”

    Görüldüğü üzere her iki ilahiyatçının da ittifak ettiği temel iddia Kur’an’daki miras paylaşımında erkeğe 2 kadına 1 pay şeklinde bildirilen miktarların asgari oranları belirttiği, Allah’ın asıl gayesinin bu paylaşımı eşit miktarda yapmak olduğu, delil getirilen ayetlerin de gösterdiği şekilde şartlar uygunsa bu paylaşımın eşit yapılmasının gerektiğidir.

    Ancak bu ifadeler ve ayetlere verilen anlamlar -ki videolarda Mehmet Okuyan, kimsenin okumadığını söylediği Nisa 7. ayeti kendisi de okumamaktadır- hem Arap dili kaidelerine hem de ayetlerin birbirleriyle olan bağlantılarına ve iç bütünlüğüne uygun görünmemektedir. O halde, bu meal ve yorumları tüm bu açılardan değerlendirerek konuyu ortaya koymaya çalışmamız gerekir.

    Arap Dili Kaidelerine Göre Nisa 7. Ayete Verilen Anlamın Yanlışlığı

    Mustafa İslamoğlu ayete “kadının az ya da çok bir payının olması gerektiği” şeklinde bir anlam vermiştir:

    “Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.” (HKK meali, Nisa 4/7)

    Öncelikle ayette yazarın dile getirdiği gibi “olmalıdır” şeklinde çevirebileceğimiz bir ifade bulunmamaktadır. Ayetin başında erkekler için geçen ifadenin aynısı, hemen devamında kadınlar için de kullanılmakta, her ikisi için de bir pay olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla parantez içindeki “zaten” ifadesini kullanmamızı gerektiren bir durum da yoktur. Bunlara dikkat ederek ayeti dilimize kazandırmaya çalışırsak meal şöyle olmalıdır:

    لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ ۚ نَصِيبًا مَفْرُوضًا

    Ana-baba ve en yakınların bıraktıklarından erkeklerin payı vardır. Ana-baba ve en yakınların bıraktıklarından kadınların da payı vardır. (Bıraktıkları miras) Az veya çok olsun, paylar farz olarak belirlenmiştir. (Nisa 4/7)

    Yazarın meali ile yukarıdaki meal arasındaki en temel fark, “az ya da çok olsun” şeklindeki ifadenin neyin azlığı ve çokluğunu kast ettiğinden kaynaklanmaktadır. Her dil gibi Arap dilinin de belli kaideleri vardır. Bu kaidelere uyulmayacak ya da istenilen şekilde esnetilecekse Allah’ın Kitabı her şeyin söyletilebileceği bir metin haline gelir. Oysa bu yazarlar, böylesi bir muameleyi kendi kitapları için bile kabul etmezler. Arapça’da zamirlerin kendilerinden önceki en yakın ifadeye götürülmesi, eğer daha uzağa götürülecekse mutlaka buna dair bir açıklama, yani bir karîne olması gerektiği çok iyi bilinen ve en temel konulardan biridir. Ayetin orijinalinde قل منه أو كثر (ondan az ya da çok) ifadesinde geçen “منه – minhu” (ondan) ibaresindeki “ه – hu” (o) zamiri de bu kural gereği kendinden önceki en yakın ifadeye götürülmek mecburiyetindedir, çünkü aksini gerektirecek bir durum yoktur. O da hemen öncesindeki ما ترك الوالدان والأقربون (ana – baba ve en yakınların bıraktıkları) ifsdesindeki ما ism-i mevsûlünü (bağlacını) gösterir. İsm-i mevsûlü de ardından gelen sıla cümlesi yani “ana – baba ve en yakınların bıraktıkları” ifadesi açıkladığından Rabbimiz “ana – baba ve yakın akrabanın bıraktığı miras” ister az olsun ister çok olsun kadının da o mirastan alması gereken bir pay olduğunu bildirmekte, azlık ve çoklukla “bırakılan mirasın” miktarından bahsetmektedir. Ancak İslamoğlu mealinde قل منه أو كثر (ondan az ya da çok) ifadesinde geçen “منه – minhu” (ondan) ibaresindeki “ه – hu” (o) zamiri, daha öncesinde geçen “نصيب – nasib” (pay) ifadesini gösterir şekilde anlamlandırılarak anlam değiştirilmiş ve “kadının alacağı pay”ın azlığı ve çokluğunun konu edildiği öne sürülmüştür. Hal böyle olunca, ayetin dipnotundaki açıklamada ‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde bir yorum yapılabilmesine imkan sağlanmıştır. Oysa açıklamaya çalıştığımız üzere, ayetin metni Arap dil kuralları gereğince bu yoruma izin vermemektedir. Kaldı ki ayetin sonundaki “(Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu” ifadesi de böyle bir yorumu imkansız kılmaktadır. Zira insanların takdirine göre değişen bir hüküm farz olamaz.

    Zamirin kendinden önceki ism-i mevsûl ile başlayan cümlenin tamamına götürüldüğü başka örnekler de Kur’an’da mevcuttur ve elbette İslamoğlu da o ayetlerde bunu yapmıştır. Bunun bir örneği Yunus Suresinin 59. ayetinde görülebilir:

    قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًا قُلْ آللَّهُ أَذِنَ لَكُمْ ۖ أَمْ عَلَى اللَّهِ تَفْتَرُونَ

    “Sor (onlara): “Ya Allah`ın sizin yararlanmanız için ikram (inzâl) ettiği, sizin de (keyfi olarak) bir kısmını haram bir kısmını helal saydığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: ‘Size Allah mı izin verdi, yoksa siz Allah`a iftira mı ediyorsunuz?’” (HKK Meali, Yunus 10/59)

    Bu ayetin mealinde de orijinal metne tam olarak bağlı kalındığı söylenemez. Ancak konumuzla ilgili bölümde “Allah’ın sizin yararlanmanız için ikram ettiği rızık” ifadesinde Rabbimiz Nisa 7. ayetteki ifade tekniğini kullanmış ve mealde de yazar “minhu – منه”daki zamiri, “ma – ما” ile başlayan cümlenin tamamı olan ما أنزل الله لكم من رزق (Allah’ın sizin için inzâl ettiği rızık) ifadesine götürmüştür. Demek ki yazarın Arapça konusunda bir sıkıntısı yoktur. Buna rağmen aynı teknikte bir ifadeyi barındıran Nisa 7. ayeti Arapça’ya aykırı bir şekilde çevirerek ayeti yapmak istediği yoruma uygun hale getirmiştir.

    Ayrıca Nisa 7. ayette erkeğin alacağı için de kadının alacağı için de نصيب – nasîb (pay) ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade nekre, yani belirsiz bir şekilde gelmiş, belirlilik takısı olan “ال – el” kullanılmamıştır. Zaten meallerde ifadenin “bir pay” olarak çevrilmesinin sebebi de budur. Bu durum payların birbirlerine eşit olmadığının ve olamayacağının da göstergesidir. Çünkü eğer eşit pay olsa idi birincisi  نصيب – nasîb şeklinde nekre (belirsiz), ikincisi de “yukarıdaki pay” anlamında النصيب – en’nasîb şeklinde marife (belirli) gelirdi. Ancak her ikisi de belirsiz olduğu için erkeğe ve kadına verilecek payların ne olduğu 11. ayette detaylı şekilde açıklanmıştır.

    Sonuç olarak ayette Mustafa İslamoğlu’nun mealindeki gibi kadının alacağı payın azlığı veya çokluğundan değil “bırakılan malın” azlığı ve çokluğundan söz edilmektedir. Dolayısıyla Arap dili kuralları gereği ayeti yazarın verdiği şekilde meallendirme imkanı bulunmamaktadır. Bu yüzden dipnottaki “ikiye bir şeklindeki nisab mutlak değildir” ve “kadının mirastan alacağı pay bugün az olur, günün birinde şartlar uygun olunca çok olur” şeklindeki yorumu yapmak hiçbir şekilde mümkün olamaz.

    Benzer şekilde Mehmet Okuyan’ın da videosunda sarf ettiği “Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir” şeklindeki sözler, Arapça dil kaideleri ve ayetin metni göz önüne alındığında olağanüstü cesur ifadeler olarak değerlendirilmek zorundadır. Arap dili kaidelerine aykırı bir yorumu ayetin hükmüymüş gibi sunmak adına, son derece dikkatsiz ve basiretsizce sarf edilmiş bu sözlerin Kur’an’daki hiçbir ayetten onay alabilmesi asla mümkün değildir.

    Ayetin İç Bütünlüğü ve Diğer Ayetlerle Birlikte Okunması Açısından Nisa 7. Ayete Verilen Anlamın Yanlışlığı

    Ayetlerdeki Farz Kılınma İfadeleri ve “Tavsiye” Kullanımının Yanlışlığı:

    İncelediğimiz Nisa 7. ayete verilen meal sadece Arapça bakımından değil, ayetin kendi iç bütünlüğü ve diğer ayetlerle ilişkisi açısından da kabul edilebilir gözükmemektedir. Nitekim ayetin son bölümünde, İslamoğlu’nun da meallendirdiği gibi, erkeğin ve kadının alacağı payların Allah tarafından farz kılındığı belirtilmektedir. Bu durum hiçbir koşulda bu pay oranlarının değiştirilemeyeceğinin en açık ifadesidir. Ayetin bu bölümü varken kadının payının “bugün az olur, gelecekte çok olabilir” şeklinde yorumlanması imkan dahilinde değildir. Ayetin bu bölümünden dolayı gelecek itirazları önlemek amacıyla yazarın ayetin dipnotunda yaptığı “‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…” yorumunun bir dayanağı yoktur. Kaldı ki yazarın miras paylarının belirlendiği 11. ayetin mealinde “tavsiye” kelimesini kullanması da ayetin anlamını yansıtması bakımından tatmin edici değildir:

    “Allah size çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kızın payını vermenizi tavsiye etmektedir. Eğer ikiden fazla kız iseler ölenin geriye bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır. Eğer sadece bir kızsa mirasın yarısı onundur. Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa o zaman annenin payı üçte birdir. Eğer kardeşleri varsa anneye verilecek pay altıda birdir. Bu (paylaştırma) ölenin yaptığı vasiyetin yerine getirilmesinden yahut borcunun ödenmesinden sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduklarını bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından farz olarak konulan hükümlerdir. Allah ilim sahibidir, hakimdir.” (HKK meali Nisa 4/11)

    İslamoğlu ayetteki يوصيكم – yûsîkum ifadesine “size tavsiye etmektedir” anlamı vermiştir. Arapça’dan dilimize geçmiş olan tavsiye kelimesi de aynı kökten türetilmiştir ama dilimize geçerken anlam kaymasına uğrayarak “bir şeyi önerme” anlamında kullanılır olmuştur. Kur’an’da bu kelime “buyurma, emretme, görev yükleme” anlamlarında kullanılır. Nitekim İslamoğlu da kelimenin geçtiği başka ayetlerde haklı olarak kelimeye bu anlamı vermiştir:

    “Nerede bulunursam bulunayım beni kutlu kıldı; ve bana hayatta olduğum sürece ibadeti diriltmeyi ve arınmak için verilmesi gerekeni vermeyi emretti” (HKK meali Meryem 19/31)

    Ayette “emretti” olarak çevrilen ifadenin orijinali de Nisa 11. ayette geçen ve tavsiye olarak çevrilen fiil ile aynıdır. Zaten ayette konuşan İsa Aleyhisselam’dır ve konu namaz ve zekâttır. Bunların Türkçemizdeki anlamıyla tavsiye değil, Kur’an’daki anlamıyla tavsiye yani emir verme ve bir görev yükleme anlamında olduğu açıktır. Aynı kökten olan “vasiyet” kelimesi de “bir başkasına görev yüklemek” anlamına gelmektedir. Tavsiye ile aynı kökten kelimelere “emir”, “buyruk” ve “görev yükleme” anlamı verildiğini arka arkaya gelen şu üç ayetten ve  bizzat Mustafa İslamoğlu’nun mealinden okuyalım:

    “De ki: “Gelin, Allah`ın size neyi haram ve dokunulmaz kıldığını aktarayam: O`ndan başka şeylere kesinlikle ilahlık yakıştırmayın; anne-babaya iyi davranın; rızkınıza ortak çıkar endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, zira sizin de onların da rızkını Biz veriyoruz; açık ya da gizli, sizi mahcup edecek bir günaha yanaşmayın; haklı bir gerekçeye dayanmaksızın Allah`ın kutsal saydığı insan hayatına kıymayın: Allah size işte bunları emretti ki aklınızı kullanabilesiniz.” (HKK meali En’am 6/151)

    “Rüştüne erinceye kadar, lehine olmadıkça yetimin malına dokunmayın; (maddi manevi her alanda) ölçüp tartarken hikmet ve hakkinayeti gözetin; (bilin ki) Biz insana gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz; ve biri hakkında konuşacaksanız yakınınız da olsa adil olun; Allah`la olan sözleşmenize sadakat gösterin! Bütün bunları Allah size emretti ki, sorumluluğunuzu aklınızdan çıkarmayasınız.” (HKK meali En’am 6/152)

    “Zira işte Benim dosdoğru yolum budur: Öyleyse bu yolu izleyin ve farklı yollara sapmayın ki; sizi O`nun yolundan uzaklaştırmasınlar! Bütün bunları Allah size emretti ki, O`na karşı saygıda kusur etmeyesiniz.” (HKK meali En’am 6/153)

    Görüldüğü gibi yazar yukarıdaki ayetlerde geçen وصى – vassâ fiillerine dilimizdeki en uygun karşılığı olan “emretti” anlamını vermiştir.

    Sonuç olarak Nisa Suresinin 11. ayetindeki ifadenin de “Allah size çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kızın payını vermenizi tavsiye etmektedir.” değil, “emretmektedir” veya “görev olarak yüklemektedir” şeklinde Türkçemize aktarılması gerekir. Zaten aynı ayetin sonunda da yine farz kelimesi kullanılmış ve bu durum incelediğimiz meale de yansımıştır: “Bunlar Allah tarafından farz olarak konulan hükümlerdir.” Ayetin sonundaki bu ifade de başındaki fiile Türkçe’deki değişmiş anlamıyla tavsiye etme manası verilemeyeceğinin bir başka göstergesidir. Kaldı ki 7. ayetin sonundaki bu payların “farz kılınmış” (نصيبا مفروضا) olması da 11. ayetin bu bölümü ile örtüşmekte ve tam bir bütünlük oluşturmaktadır. O halde 11. ayette bahsedilen erkeğe 2, kadına 1 oranının değişmesi ve günün birinde eşit olması asla mümkün olamaz.

    Bu durumda yazarın 7. ayetin dipnotunda yaptığı “‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…” yorumu bir kez daha havada kalmaktadır. Burada iddia edildiği gibi 7. ayetteki “farz kılınmış” (نصيبا مفروضا) ifadesi kadına mirastan pay vermeyi kast ediyor olsa bile, bu durum 11. ayetteki oranların farz olmadığını göstermez. Çünkü 11. ayette Rabbimiz bu meale de yansıdığı şekliyle oranlarla ilgili bu hükümlerin farz kılındğını ayrıca belirtmektedir.

    Ayrıca İslamoğlu’nun Nisa 7. ayetin dipnotunda kadına verilecek mirasla ilgili olarak sarf ettiği “‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde de anlaşılabilir” cümlesi ile Mehmet Okuyan’ın “erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir” cümlesi Kur’an’da miktarların oransal olarak verilmesi sebebiyle de doğru olamaz. Çünkü Kur’an’a göre her halükârda erkeğin alacağı pay kadınınkinin 2 katı olacaktır. Eğer kadının payının gün gelip yükselmesinden söz edilecekse erkeğinki her durumda onun 2 katı olmak zorundadır.

    Miras Oranlarının Değiştirilemeyeceğini Belirten Diğer Ayetler:

    Rabbimizin miras konusunda belirlediği oranlarla asla oynanamayacağının bir delili de 13. ayette karşımıza çıkmaktadır. O ayeti de aynı mealden okuyalım:

    “Bütün bunlar Allah tarafından çizilen sınırlardır. Kim Allah`a ve Rasulü`ne uyarsa, Allah onları içerisinde yerleşip kalacakları zemininden ırmaklar çağlayan cennetlere koyar; işte muhteşem kazanç da budur.” (HKK meali Nisa 4/13)

    Görüldüğü üzere Rabbimiz miras paylaştırmasını son derece detaylı olarak anlattığı 11 ve 12. ayetlerin hemen ardından bunların “Allah’ın sınırları” (حدود الله) olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla bu oranların şu veya bu şekilde değiştirilmesi Allah’ın koyduğu bu sınırların aşılması anlamına gelecektir. Bu sınırların aşılmasının sonuçlarını da Rabbimiz 14. ayette dile getirmektedir. Aynı mealden okuyalım:

    “Kim de Allah’a ve Rasulü’ne isyan eder ve O’nun çizdiği sınırları ihlal ederse, onları içerisinde yerleşip kalacakları ateşe sokar; onu da alçaltıcı bir azap beklemektedir.” (HKK meali Nisa 4/14)

    Ayrıca Kur’an’daki miras paylaşımında bir yerde daha ikiye birli oran bulunmaktadır. O da kelâle olarak adlandırılan durumda olur. Babası ve/veya anası ve çocuğu olmadan ölen kişiye kelâle denir. Babası ve çocuğu olmadan ölenin yani baba tarafından kelâle olanın mirasıyla ilgili hükümler şu ayette bildirilmektedir:

    Senden fetva istiyorlar. De ki “Kelâle (ana-baba ve çocuğu olmadan ölen kişi) konusundaki fetvâyı size Allah veriyor.” Bir kimse ölür, çocuğu olmaz, tek bir kız kardeşi bulunursa bıraktığı mirasın yarısı ona kalır. Kız kardeş ölür de çocuğu bulunmazsa erkek kardeş onun bütün mirasını alır. Kız kardeşler iki tane ise, mirasın üçte ikisi onlarındır. Mirasçılar; erkek ve kız kardeşler ise erkek, iki kıza eşit pay alır. Yanılırsınız diye açıklamayı size Allah yapıyor. Allah her şeyi bilir. (Nisa 4/176)

    Burada da ölenin babası ve evladı yok ama baba bir erkek ve kız kardeşleri varsa, erkek kızın 2 katı pay almaktadır. Ama bizim için ayetin sonundaki ifade önemlidir: “Yanılırsınız diye açıklamayı size Allah yapıyor.” Burada soru Nebîmize soruluyor ama cevabı Allah veriyor ki bir yanlışlık olmasın. Bu ifade Nebîmizin sözlerinin vahiy olmadığının da açık delilidir. İnsanlar yanlış yapmasın diye açıklamayı Allah yapıyorsa bu oranların herhangi bir zamanda değişmesi nasıl düşünülebilir? Bu oranlarda yapılacak herhangi bir değişiklik Rabbimiz tarafından bir yanılgı hatta ayetin orijinal ifadesiyle bir “sapma” olarak değerlendirilirken nasıl olur da mirastan alınacak paylar günün birinde değişip eşit olabilir?

    Ayrıca Kur’an’da kadın ve erkeğin eşit oranda miras aldığı durumlar da mevcuttur. Bunu da yine aynı yazarın mealinden okuyalım:

    “…Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir…” (HKK meali Nisa 4/11)

    Dikkat edilirse ölenin çocuğu varsa annesi ve babası ikili birli bir oranda değil, eşit oranda pay almaktadırlar. Ayrıca ana tarafından kelâle durumu, yani ölen kişinin annesinin kendinden önce ölmüş olma ve çocuğunun da olmaması durumunda, ana bir kardeşleri varsa bunlar arasında da kız erkek ayrımı yapılmaksızın mirasın üçte biri eşit oranda paylaştırılmaktadır:

    Miras bırakan erkek veya kadın kelâle ise (çocuğu ve anası yok da ana tarafından) erkek veya kız kardeşi varsa bunlardan her biri altıda bir paya; kardeşler birden çok ise eşit oranda üçte bir paya, yapılan vasiyetin veya borcun, zarar vermeyecek şekilde edasından sonra sahip olurlar… (Nisa 4/12)

    Görüldüğü gibi Rabbimiz kadın erkek miras pay oranlarının birbirlerine eşit olduğu durumları da ayrıca belirtmiştir. Bu durum da Nisa 11. ayette, ölenin oğlu ve kızı ile ilgili olarak bildirilen ikili birli oranın mutlak olduğunu ve asla değiştirilemeyeceğini bir kez daha göstermiş olur.

    Aslında miras oranlarının belirlendiği ayetler öylesine detaylı ve boşluksuzdur ki burada herhangi bir oranın değiştirilmesinin asla mümkün olamayacağı bu ayetleri hayatında sadece bir kez okuyan bir kişi tarafından bile kolayca görülebilir. Çünkü belli şartlarda değişebilecek hükümler için bu derece ayrıntılı bir anlatım düşünülemez.

    İktisâb Fiili ve Nisa 32. Ayetin Konuyla İlgisizliği:

    Mustafa İslamoğlu, Nisa 7. ayetin dipnotunda yaptığı açıklamaya Nisa 32. ayeti de delil olarak göstermektedir. Aynı tutumu, paylaştığımız videolarında Mehmet Okuyan da sergilemektedir. İslamoğlu’nun mealinde bu ayet dilimize şöyle aktarılmıştır:

    “O halde Allah`ın size bahşettiği sizi birbirinize üstün kılan farklı değerleri temenni etmeyin. Erkeklerin kendi kazançlarından bir payı vardır; kadınların da kendi kazançlarından bir payı vardır. İhsanından bahşetmesi için Allah`tan isteyin; kuşkusuz Allah her bir şeyi hakkıyla bilmektedir.” (HKK meali Nisa 4/32)

    Yazar ayete düştüğü dipnotta şu açıklamayı yapmaktadır: “Bu ayet, bir sonraki ayetin de delalet ettiği gibi mirasın illet ve ruhuyla ilgili bir biçimde anlaşılmalıdır…”

    Ancak ayette miras ayetlerinin aksine ana baba ve yakın akrabanın bıraktıklarından değil, kadın ya da erkeğin kendi kazandığından (iktisâb) bahsedilmektedir. Nitekim ayetteki “ihsanından bahşetmesi için Allah`tan isteyin” ifadesi de bunu göstermektedir. Allah’tan bu isteğin nasıl yapılacağını anlatan ve yine “kesb” ve “nasîb” ifadelerinin kullanıldığı, dolayısıyla bu ayeti açıklayan bir başka ayet grubunda iktisâbın kişinin kendi emeği ile  elde ettiği kazançla ilgili olduğu görülmektedir:

    وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِأُولَٰئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِمَّا كَسَبُوا ۚ وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ

    Kimileri de şöyle der: “Rabbimiz! Bize bu dünyada güzellik ver, ahirette de güzellik ver. Bizi o ateşin azabından koru!” Bunlardan her birine kazandıklarından bir pay vardır. Allah hesabı çabuk görür. (Bakara 2/201-202)

    Görüldüğü üzere burada bahsedilen kazanç, dünyadaki çalışmalar, nasîb (pay) de bu çalışmaların karşılığında Allah’ın vereceği paydır. Kesb ya da iktisâb fiillerinin dünyada yaptıklarımızla elde ettiklerimiz veya kazandıklarımızı anlattığı bir başka ayette son derece açıktır. Çünkü Rabbimiz her kelime ve kavramın anlamını bizzat kendisi vermekte bizi Kur’an’dan başka bir kaynağa muhtaç bırakmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında Rabbimiz şu ayette bu fiilin anlamını vermektedir.  Yazarın mealinden ayetin ilgili bölümünü okuyalım:

    لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا ۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ…

    “Allah hiç kimseye taşıyacağından fazlasını yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir…” (HKK meali Bakara 2/286)

    İslamoğlu’nun “kazandığı” şeklinde çevirdiği bölümde كسب – kesebe, “işlediği” şeklinde çevirdiği bölümde de اكتسب – iktesebe fiili kullanılmış, bununla da kazandığı kötülük kast edilmiştir. Dolayısıyla bu fiil kişinin kendi yaptığı ile elde ettiği kazanımlar için kullanılmaktadır. Miras için kullanılması mümkün değildir.

    Tüm bu bilgilerin ışığında اكتسب – iktesebe fiilinin kullanıldığı Nisa Suresi 32. ayeti miras ile ilişkilendirmek doğru değildir.

    Cahiliye Döneminde Kadına Mirastan Pay Verilmediği İddiası

    Gerek Mustafa İslamoğlu’nun Nisa Suresinin 7. ayetinin dipnotunda, gerekse Mehmet Okuyan’ın videodaki konuşmasında, cahiliye döneminde kadına mirastan pay verilmediği, bu sebeple Kur’an’ın kadına mirastan pay vermekle devrim niteliğinde bir yenilik yaptığı iddia edilmektedir. Hatta İslamoğlu’nun Nisa Suresi 32. ayetin dipnotunda kadına mülkiyet hakkı da tanınmadığına dair ifadesi şöyledir:

    “…İstisnalar dışında kadının mülkiyet edinemediği, mirastan hiç pay alamadığı bir toplumda kadının ilk kez mülkiyet ve miras hakkını teslim eden bu devrim çapındaki sosyal uygulama, elbette erkek eksenli bir toplum içerisinde şaşkınlığa neden olmuştu…”

    Oysa Kur’an’da kadının o devirde dahi mülkiyet hakkı olduğuna ve miras alabildiğine işaret eden ifadeler bulunmaktadır. Mesela Hudeybiye antlaşmasından sonra müşrik kocalarını bırakarak Medine’ye gelen kadınlardan bahseden şu ayet, bu kadınların kocalarından mehir ve başka mallar aldıklarını net bir biçimde ortaya koymaktadır:

    Ey inanıp güvenenler (Müminler)! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bu kadınlar onlara helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar. Onların bunlara harcadıklarını geri verin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur. Ayrılmak isteyen kafir kadınları engellemeyin; onlara harcadığınızı isteyin. Onlar da harcadıklarını istesinler. Bu, Allah’ın size hükmüdür; aranızda o hükmeder. Allah bilir, doğru karar verir. (Mümtahine 60/10)

    Kadınların mal mülk edindiklerini görebileceğimiz bir diğer ayet de şöyledir:

    Ey inanıp güvenenler (müminler)! Kendilerinden hoşlanmadığınız halde kadınlara mirasçı olmaya kalkmanız size helal değildir. Onlara verdiğinizden geri almak için baskı da yapmayın; ispatlanabilir bir fuhuş yapmış olurlarsa o başka. Onlarla marufa (Kur’an ölçülerine) uygun geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız bakarsınız ki siz bir şeyden hoşlanmıyorsunuz ama Allah onda birçok hayırlar yaratacak olabilir. (Nisa 4/19)

    Ayette kadınlara sadece mirasçı olmak amacıyla evlenilmemesinden bahsedilmektedir. Bu da onların mal mülk sahibi olduklarını göstermektedir. Ayette helal olmadığından bahsedilecek seviyede ele alınan bir uygulama, herhalde İslamoğlu’nun sözünü ettiği şekilde istisna olarak görülebilecek durumları konu ediyor olmasa gerektir. Ayrıca kadının bu malı sıfırdan kendi çalışması ile elde etme ihtimali de çok zayıf olduğundan miras olarak elde ettiği de söylenebilmelidir. En azından bunu söylememizi engelleyecek bir bilgi yoktur.

    Ayrıca hepimiz biliyoruz ki Nebimiz Muhammed Aleyhisselam’ın ilk eşi Hatice validemiz zengin bir kadındı. Sahip olduğu ve ticaret yapmakta kullandığı varlığı da kendisine ailesinden miras yoluyla intikal etmiş olmalıdır. Zira babası Huveylid Kureyş’in eşrafından bir zattır. Hatice validemizle ilgili İslam Ansiklopedisindeki şu bilgiler önemlidir:

    “Hatice’nin önce Atîk ile, onun ölümü üzerine Ebû Hâle ile evlendiği de kaydedilmektedir. İkinci kocasının ölümünden sonra Kureyş’in ileri gelenlerinden bazıları soylu, güzel ve zengin oluşu sebebiyle kendisiyle evlenmek istedi; ancak Hatice bu tekliflerin hiçbirini kabul etmedi. Güvenli bulduğu kimselerle ortaklaşa ticaret yapmaktaydı. Tanıdıklarının tavsiyesi üzerine, çevresinde üstün ahlâk sahibi ve güvenilir bir genç olarak bilinen Hz. Muhammed ile ortaklık anlaşması yaptı ve kölesi Meysere’yi de hizmetine vererek Şam’a (Suriye) gitmesini istedi. Dönüşte başarılı bir tâcir, dürüst ve doğru sözlü bir insan olduğunu gördüğü, Meysere’den ahlâkı ve davranışları hakkında bilgi aldığı, bütün bu özellikleri sebebiyle kendisine hayran kaldığı Hz. Muhammed’e evlenme teklif etti, o da bunu kabul etti.

    Hz. Muhammed’e Hatice ile evlenmeyi düşündüğü takdirde bunu sağlamaya çalışacağını belirttiği, kaynakların çoğunda ikinci bir ihtimal olarak kaydedilmektedir. Hz. Muhammed aldığı bu teklifi amcalarına götürdü. Ebû Tâlib, kardeşleri ve Hz. Muhammed’in katılması ile Hatice’nin evinde yapılan toplantıda onun amcası Amr b. Esed’den yeğeni Muhammed için Hatice’ye tâlip olduğunu söyledi ve yeğeninin 500 (veya 400) dirhem, bazı kaynaklara göre ise yirmi dişi deve mehir vereceğini belirtti. Amr da bu evliliğe izin verdi.

    Görüldüğü üzere Hatice validemiz hem soylu ve zengin bir iş kadınıdır hem de Nebîmiz ile evlenirken mehir almıştır. Henüz risaletten önce gerçekleşmiş olan bu olay cahiliye devrinde de kadının mal mülk sahibi olduğunu, ailesinden miras aldığını göstermesi açısından önemlidir.

    Bu durumda Mustafa İslamoğlu’nun Nisa 7. ayetin mealinde kullandığı parantez içindeki “zaten” ifadesi de mesnetsiz kalmaktadır. Çünkü geldiğimiz noktada, ortada “erkek bugüne kadar mirastan zaten bir pay alıyordu, artık kadın da almalı” şeklinde anlamamızı gerektirecek bir durum olduğuna dair bir delilimiz yoktur.

    Sonuç

    Kur’an’da, yazımızın başından beri incelediğimiz miras ayetlerinde;

      • oranların farz olarak belirlenmiş olduğu,
      • Allah tarafından farz kılınmış olduğu,
      • insanlar yanılmasın diye açıklamanın Allah tarafından yapıldığı,
      • bunların Allah’ın sınırları olduğu,
    • bu sınırların aşılmasının ateş azabına sebep olacağı

    gibi son derece kesin, net ve sert ifadeler kullanıldığını gördük. Tüm bunlardan sonra yazımızın başında alıntı yaptığımız Mehmet Okuyan’ın şu ifadeleri nasıl kabul edilebilir?

    “Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir.”

    Kaldı ki Allah’ın Kur’an’da herhangi bir konuda demek istemiş olması ama diyememesi nasıl düşünülebilir? Bu ifade Allah’ın bir şeyi söylemekten çekindiği anlamına gelmektedir. Böyle bir durum Allah için nasıl söz konusu olabilir? Ayrıca mirasın tüm kalemlerinin detaylı olarak oransal biçimde anlatılmış olduğu, üçte bir, üçte iki, altıda bir, iki katı, yarısı gibi ifadelerin açıkça zikredilip belirlendiği miras ayetlerinde nasıl olur da erkek evlada 2 kıza 1 oranının değişebileceğinden bahsedilebilir?

    Gerek Mehmet Okuyan, gerekse Mustafa İslamoğlu’nun miras oranlarının günün birinde eşit olabileceğini, yani mutlak olmayıp değişebileceğini, Allah’ın demek istediğinin bu olduğunu söylemeleri, Allah’ın sözlerinin bir kısmını anlatamadığını, konuyu tamamlamayı insanlara bıraktığını, “ben bu kadarını söylerim, siz gerisini anlayın, bana her şeyi açık açık söyletmeyin” dermiş gibi bir tutum takındığını iddia etmekten başka bir şey değildir. Oysa Rabbimiz kendi sözleri için şöyle buyurmaktadır:

    Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamdır. O’nun sözleri yerine geçecek söz yoktur. O dinler, bilir. (En’am 6/115)

    Ayrıca yukarıda gördüğümüz Nisâ 176. ayette Nebîmize sorulan bir soruyu bizzat Allah cevaplarken “yanılırsınız diye” ifadesini kullanıyor. Demek ki Nebî de olsa hiçbir insanın Allah’ın ayetlerini açıklama ve yorumlama yetkisi yoktur, çünkü yanılabilir. O yüzden de açıklamayı Allah yapmıştır. Ağer Allah’ın söylediği ile söylemek istediği farklı olsaydı ve söylemek istediğini birileri kestirebiliyor olsaydı Allah “yanılırsınız” diye bir ifade kullanır mıydı? Allah’ın dedikleri ile yetinmeyip, onlar eksikmiş gibi demek istediğini ortaya çıkardığını iddia etmek Kur’an’da Şeytan’a atfedilen bir tutumdur. Rabbimiz Adem Aleyhisselam ve eşine ağaca yaklaşmamaları emrini verirken şöyle buyurmuştur:

    Bak Âdem, sen ve eşin şu bahçeye yerleşin. Beğendiğiniz yerden yiyin ama bu ağaca yaklaşmayın. Yoksa yanlış yapmış olursunuz. (A’râf 7/19)

    Şeytan ise Allah’ın bu söylediklerini yorumlamış ve aslında hiç söylemediği şeyleri, kast ettiği iddiasında bulunmuştur. Diğer bir deyişle Allah’ın dediği böyle olmasına rağmen demek istediğinin başka olduğunu, onu da kendisinin bildiğini iddia etmiştir. Rabbimiz sadece ağaca yaklaşmayın dediği halde, o bu emri neden verdiğini bildiğini iddia ederek “maksat eksenli okuma” yapmak suretiyle vesvese vermiştir:

    Sonra Şeytan vücutlarından açılması hoş olmayacak yerlerinin örtüsünü açıp onlara göstermek için şöyle vesvese verdi: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması sadece hükümdar (saltanat sahibi) olmanızı ya da ölümsüzleşmenizi engellemek içindir.” (A’râf 7/20)

    Şeytanın versvese vermek amacıyla baş vuruduğu, Allah’ın maksadını söyleme eyleminin bizzat kendisi yanlıştır, onu şeytanın yapıyor olması değil. Dolayısıyla iyi niyetle ve iyi bir amaç için yapılması eylemi doğru hale getirmez.

    Tüm bunların yanısıra, miras oranlarının mutlak olmadığını, şartlar uygun olunca eşitlenecek bir asgari orandan bahsedildiğini söylemek Kur’an’ı tam bir tarihselci gözle yorumlamak demektir. Oysa tarihsel olan yani o günün şartlarında farklı, bugün için farklı hükümler içerebilen bir kitap Allah’ın kitabı olamaz.

    Bazı çevrelerin özellikle bu konu üzerinden dinimize saldırmaları bizleri “konu sizin bildiğiniz gibi değil, Allah öyle demek istemiyor, aslında şunu demek istiyor” şeklinde Kur’an’a tamamen aykırı bir şekilde cevap vermeye itmemelidir. Yapılması gereken Kur’an’daki muhteşem miras hukukunu tüm yönleriyle ele alarak insanlığa kalıcı çözümü Allah’ın kitabından sunmak olmalıdır.

    Zikredilen ayetlerden Kur’an’a tamamen ters bir hüküm bina edilmesi Kur’an üzerinde çalışan araştırmacıların kendilerine itiraz edebilecek kabiliyette ekipler oluşturmaksızın, tek başlarına ve Allah’ın öğrettiği metodu göz ardı ederek, kişisel yoruma dayalı yöntemlerle çalışmalarından kaynaklanmaktadır.

    Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki; Kur’an üzerinde çalışma yapanların birincil görevleri öncelikle kendileri gibi Kur’an’ı anlama çalışmaları yapan kişileri isim ve ünvanlarına bakmaksızın uyarmak ve yine bu vasıflara sahip kişiler tarafından Allah’ın ayetleri ile uyarılmayı talep etmek olmalıdır. Çünkü bu kişileri takip eden kitlelerin Allah’ın ayetlerine onlar kadar vâkıf olmaları beklenemez. Bundan dolayı Kur’an araştırmacısı hocaların yapacakları hatalar kendilerini takip edenlerce Kur’an’da yer alan doğrular olarak görülecektir. Yeryüzünde bundan daha büyük bir tehlike yoktur.

    (1) Kur’an’ı anlama metodunun detayları için bkz: Erdem Uygan, Kur’an Kavramı, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017

    (2)  

    (3) Aynı videonun 4. dakikasından itibaren.

    (4) Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yayıncılık, 11. Baskı, İstanbul, Mayıs 2010, s: 146

    (5) a.g.e., s: 146, 1 nolu dipnot.

    (6) a.g.e. s: 383

    (7) a.g.e. s: 146

    (8) a.g.e. s: 583

    (9) a.g.e. s:256, 257

    (10) a.g.e. s: 148

    (11) a.g.e. s:148

    (12) Konunun ayrıntısı için bkz:Fatih Orum, Kur’an’ı Analama Usulü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul 2015, s: 84 – 85

    (13) Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yayıncılık, 11. Baskı, İstanbul, Mayıs 2010, s: 155

    (14) a.g.e. s: 156, 3 numaralı dipnot.

    (15) a.g.e. s:101

    (16) a.g.e. s: 156, 3 numaralı dipnot.

    (17) Yaşar Kandemir,  İslam Ansiklopedisi, “Hatice” Maddesi, cilt 16 s:465

  • Kurban İbadeti ve Sözde Kur’an’cılar

    Kurban İbadeti ve Sözde Kur’an’cılar

    Allah’ın dinine en büyük kötülüğü daima dinden konuştuğunu söyleyen kişiler yapmışlardır. Günümüzde bu durum değişmemiş, kıyamete kadar da değişmeyecektir. Bugün de aynı tutumu, Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen ve takipçileri üzerinde Kur’an’cı olduğuna dair algı oluşturmuş kişi ve gruplar sergilemektedirler. Bu kişiler, Allah’ın Kitabından konuşmadıkları aklı olan herkes tarafından bilinen bir takım hoca kılıklıları ve mezheplerin yanlışlarını haklı olarak eleştirmekle ve bunun alternatifinin Kur’an’a yönelmek olduğunu dile getirmekle muhatapları üzerinde Kur’an’dan konuştukları algısını oluşturmaktadırlar. Ancak hemen ardından Kur’an’ı kendilerine uydurmaya başlamakta, Allah’ın ayetlerini kendi şahsi yorumlarına ve felsefeye kurban etmektedirler. Kur’an üzerinde çalışmanın, bizzat Allah tarafından açıklanmış metodunu bilmek, Arapça’ya hakim olmak ve ekip çalışması yapmak gibi yeterli teknik donanıma sahip olmadıklarından ayetleri kendi küçük dünyalarına göre yorumlamakta, güya hurafelere karşı cevaplar geliştirmektedirler.

    Geçtiğimiz günlerde, bu şahısların Allah’ın kesin bir emri olan başörtüsünü, keyfî yorumlarla mantığa, Arap diline ve Kur’an’ın iç bütünlüğüne tamamen aykırı bir şekilde nasıl görmezden geldiklerini detaylı bir biçimde ortaya koymuştuk. Aynı grubun kurban ibadeti konusunda da farklı bir tutum sergilemediğini üzülerek tesbit etmekteyiz.

    Bahsettiğimiz kişiler kendilerine Kur’an Araştırmaları Grubu adını vermelerine rağmen insanlardan korktukları için bu grubun kimlerden oluştuğunu açıklayamamaktadırlar. Allah’tan korkmadıklarını ise kurban ibadetini de başörtüsü gibi görmezden gelerek bir kez daha ispatlamışlardır. Hatta bu ibadeti Allah’ın dinine ilaveler listesine alacak kadar Allah’ın Kitabından habersizdirler.

    Günümüzde özellikle kendilerini modern olarak tanımlayan kişilerin -ki bu tanım bile Allah’ın dininin demode olduğunu iddia etmek demektir- kurbanın bir hayvanı kesmek olmadığını, Allah’a yaklaştıran her şeyin kurban olduğunu, hayvan kesmeden parasını ihtiyacı olanlara vermenin de aynı kapıya çıkacağını ve benzeri iddiaları öne sürerken kimlerden ilham aldıkları, bu ve benzeri grupların yazarsız(!) kitapları görülünce daha kolay anlaşılmaktadır.

    Bahsettiğimiz kitap tahmin edileceği gibi Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din adını taşıyan ve İstanbul Yayınlarından çıkmış olan, internet üzerinde 50. baskısının pdf’sinin bulunabileceği çalışmadır. Kitapta kurban ibadetiyle ilgili olarak yer alan iddialar şu şekildedir:

    “Örneğin Ramazan ve Kurban bayramları, Müslümanların birbiriyle kaynaşması gibi Kurani açıdan önemli bir ilkeye hizmet etmektedir. Allah’ın anılmasına ve Müslümanların kaynaşmasına hizmet eden bu tarzdaki “ümmetin sünnetleri”ni muhafaza etmemiz faydalı olacaktır. Fakat bunların İslam’ın evrensel hükümleri olmadığı ve gereğinde bunlarda kimi yeni düzenlemelere gidilebileceği de bilinmelidir. Farzlar gibi bağlayıcı olmayan bu unsurlar terk edilebilir; örneğin istemeyen bayramlarda Müslümanlarla kaynaşma yerine tatilden yana tercihini kullanabilir. “Ümmetin sünneti” esnekliği olan bir alandır, İslam’ın evrensel değişmez prensiplerine karşılık gelmez fakat bu alanla ilgili hususların İslam’ın evrensel prensiplerine, Müslümanlar için gerekli düzene ve Müslümanların kaynaşmasına yol açtığını tespit ediyorsak; bunlardan vazgeçmemek, hatta sahip çıkmak, bizce, aklını kullanan her Müslüman’ın yaklaşımı olmalıdır.”

    Görüldüğü gibi felsefeci, sosyolog, ilahiyatçı ve mühendislerden oluştuğu söylenen bir grup tarafından yazılmış bu kitaba göre Ramazan ve Kurban bayramları İslam’ın evrensel hükümlerinden değildir. Yine kendilerinin uydurdukları anlamsız bir söz olan “ümmetin sünneti”dir. Oysa Rabbimiz oruç ibadetini anlattığı ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

    (O günler) Ramazan ayıdır. İnsanlara rehber olan ve rehberin açıklayıcı âyetlerinden oluşan Kur’ân’ın, o Furkan’ın indirildiği aydır. Sizden kim o ayı yaşarsa, oruçlu geçirsin. Kim de hasta yahut yolculuk halinde olursa, o günlerin sayısı kadar diğer günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bunlar, sayıyı tamamlamanız, sizi buna yöneltmesine karşılık Allah’ın yüceliğini seslendirmeniz ve ona karşı görevinizi yerine getirmeniz içindir. (Bakara 2/185)

    “Allah’ın yüceliğini seslendirme” olarak meale yansımış olan ifade Allah’ı tekbîr etme ifadesidir. Ramazan bayramı namazlarında bu yüzden tekbir getirilir. Aynı ifade, incelediğimiz kitabın iddialarının aksine, Kur’an ile “farz” kılınmış olan kurban ibadetini detaylandıran Hac Suresi 34-36. ayetlerin hemen ardından gelen şu ayette de kullanılır:

    Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; ona ulaşacak olan sizin takvanızdır. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik ki Allah’ın yol göstermesine karşılık tekbir getiresiniz. Sen güzel davrananlara müjde ver. (Hacc 22/37)

    Kurban bayramı namazındaki tekbirlerin sebebi de bu ayettir. Bu namazların ve tekbirlerin uygulaması Nebîmiz tarafından, namaz kılan sayısız müminle birlikte aynen bugünkü gibi yapılmıştır.

    Kitapta kurban ibadetinden bunun dışında sadece bir yerde bahsedilmektedir. O da kitabın 455. sayfasından itibaren başlayan 200 maddelik “dine ilaveler listesi”nin 155. maddesidir. “Bunlar Dinde=Kur’an’da Yok” başlığı altında sayılanlar arasındaki bu madde şöyledir:

    “155 – Kurban bayramında kurban kesmek mecburiyeti”

    Kısacası bu kitabın kimlikleri sözüm ona mechul yazar kadrosuna göre Kur’an’da kurban kesmek gibi bir ibadet yoktur. Nitekim kitabın 36. bölümünün başlığı “Kur’an’da İnanç Konuları, Namaz, Oruç, Hac ve Zekat” şeklindedir. Yani ibadetlerin ele alındığı bölümde kurban kesmek diye bir ibadet bulunmamaktadır. Bu tavırlarıyla eleştirdikleri hurafecilerle aynı görüşü paylaşmakta oldukları da konuyu biraz bilenlerin gözünden kaçmaz: öncesi olmayan bir din… Oysa Rabbimiz Adem Aleyhisselamın oğullarının kurbanlarından bahsetmektedir.

    Görüldüğü üzere adı “Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din” olan kitap bizzat kendi uydurduğu bir dini Kur’an’a mal etmektedir. Zira Rabbimizin her ümmete farz kıldığı kurban ibadetini görmemekte, şu ayetlerden haberi olmadığı halde Kur’an’dan konuştuğu izlenimi oluşturmaktadır:

    Her ümmet için bir mensek (kurban, kurban kesme zamanı) yaptık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz en’am (koyun, keçi, sığır ve deve) cinsinden hayvanları Allah’ın adını anarak kessinler. Hepinizin ilahı bir tek ilahtır; O’na teslim olun. Alçak gönüllülere müjde ver. Onlar Allah anılınca yürekleri titreyen, başlarına gelenlere sabreden, namazı tam kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcayan kimselerdir. Sizin için de bedence gelişmiş kurbanlık hayvanları Allah’a kulluğun simgelerinden yaptık. Onlarda sizin için fayda vardır. Sıra sıra dururlarken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları yere yapıştığı zaman onlardan hem siz yiyin, hem kendi halinden memnun olana hem de isteyene yedirin. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik; belki görevlerinizi yerine getirirsiniz. Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; ona ulaşacak olan sizin takvanızdır. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik ki Allah’ın yol göstermesine karşılık tekbir getiresiniz. Sen güzel davrananlara müjde ver. (Hacc 22/34-37)

    Kitapta haccın yapılabileceği günler ve haram aylar gibi konularda ortaya konan akıl ve mantık dışı yorumlar ise başka bir yazının konusu olmaya değer niteliktedir. Tüm bunlardan sonra insan keşke Kur’an Araştırmaları Grubu felsefecilerden oluşmasaymış diye düşünüyor. Zira halk arasında felsefeciler mantık bilimini iyi bilen, belli bir metoda göre çalışmayı ve düşünmeyi ilke edinmiş kişiler olarak bilinirler. Oysa bu kitapta yapılan yanlışlar akıl ve mantık açısından okul öncesi bir çocuğun yapmayacağı kadar basit ve affedilmez düzeydedir.

    Rabbimizin Kurban kesme emrinin bu kitapta “dine ilaveler” listesinde yer bulması kitaptaki bir başka listenin ilk maddesini görünce çok da yadırganmamalıdır. Zira kitabın Kur’an’da olanlar listesinin ilk maddesinde “Allah’ın varlığı” ifadesi yer almaktadır. Oysa Kur’an Allah’ın varlığı konusunda şüphe taşıyan hiçbir canlıdan bahsetmez. Hatta Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği konusunda bilgi sahibi olmayan tek bir cansız bile yoktur. Bu sebeple Kur’an’ın hiçbir ayetinde Allah’ın varlığı ispatlanmya çalışılmaz. Bu konu Kur’an’ın konuları arasında yer almaz. Dolayısıyla kendilerine ateist diyen şehir şımarıklarını adam yerine koyup muhatap almak Kur’an’ı bilen bir mümine yakışmaz. Zira bu kişiler yalan söylediklerini en iyi kendileri bilirler.

    Bir kez daha görülmektedir ki Allah’ın Dini yine Allah’ın Kitabı tahrif edilerek yorumlanmaktadır. Oysa Rabbimiz Kitabını açıklama yetkisini Nebîsine bile vermemiş, kendisi açıkamıştır. O açıklamaya ulaşmanın metodunu da detaylı bir şekilde anlatmıştır. İnsanlardan bir grup, kendilerine Kur’an Araştırmaları gurubu deseler bile Allah’ın emrettiği metoda uymadıkları sürece Kur’an hakkındaki söylemleri sadece kendi iddiaları olarak kalacaktır. Okudukça görülmektedir ki kapağında “yazanlar” kısmı boş bırakılmış kitabın adı olarak “Uydurulan Din” kısmı yeterlidir. Hurafeleri ve hurafecileri hedef alıyor olmaları, bu kişilerin Kur’an’dan konuştukları anlamına gelmez.

    Allah kurbanlarınızı ve ibadetlerinizi kabul buyursun. Hayırlı bayramlar.

    Erdem Uygan

  • Yeni e-Kitap: Kur’an’da Hımâr (Başörtüsü)

    Yeni e-Kitap: Kur’an’da Hımâr (Başörtüsü)

    Kadının başının örtülü olduğu sadece Kur’an’ın değil, önceki Kitapları da içine alan Allah’ın insanlığa gönderdiği tek din İslam’ın açık ve kesin bir hükmüdür. Günümüzde birçok konuda olduğu gibi bu konuda da Allah’ın emrini çeşitli sebeplerle geçersiz kılmaya çalışan kişi ve gruplar, Kur’an’dan ve Arapça sözlüklerden kendilerince bir takım deliller getirerek özellikle modern genç kitleyi kendi yanlarına çekmeye çalışmaktadırlar. Ancak bu delillerin başörtüsünün olmadığını değil, olmazsa olmaz olduğunu ispatladığını görebilmek sanıldığı kadar zor değildir.

    Bu çalışmamızda başörtüsü konusunda yapılan tahrif ve algı yönetimlerinin en yaygın olanlarından örnekler vererek Kur’an’ın gerçekte ne söylediğini öğrenmek isteyen ve böylece sadece Allah’a doğru şekilde kul olmanın peşinde olan samimi mümin kardeşlerimizi bilgilendirmeyi amaçlamaktayız. Böylelikle başörtüsü konusunda çıkarılan sûnî tartışmaların aklî, mantıkî ve ilmî temelden yoksunluğu görülebilecek ve Allah’ın başörtüsü emrinin kesinliği, Kur’an’ın örtünme ile ilgili diğer hükümlerinin detayına girmeden kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

    Çalışmamızı pdf dosyası olarak aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.

    Erdem Uygan

    Kur’an’da Hımâr (Başörtüsü