Kategori: Erdem Uygan

  • KUR’ÂN’IN ÖĞRETTİĞİ TEDEBBÜR KAVRAMI

    KUR’ÂN’IN ÖĞRETTİĞİ TEDEBBÜR KAVRAMI

    Günümüzde Kur’an üzerinde çalışma yapılan ya da en azından yapılması beklenen akademik kurumlar ilahiyat fakülteleridir. Bu kurumlar üniversitelerin sosyal bilimler adı verilen bilim dalları ile aynı kategorizasyonun içerisinde yer alırlar. Diğer bir deyişle İslam ilahiyat eğitimi bugünkü akademik sınıflandırmaya göre bir sosyal bilimdir. Sosyal bilimler için yapılabilecek tüm tanımlar, bu kategorideki bilim dallarının insan ilişkilerini ve davranışlarını inceledikleri ve insan üretimi bilgilerden oluştukları noktasında birleşirler. Bu sebeple de insan zihninin ve düşüncesinin bir faaliyeti olan yorumlama, sosyal bilimlerin temel faaliyetlerinden biridir.

    Konu insan ve onun ortaya koyduğu üretim ve faaliyet olunca zemin ister istemez kayganlaşmaktadır. Örneğin sosyal bilimlerden biri olan siyaset biliminde ortaya konan faaliyetin zamanı, zemini ve şartları, ortaya çıkacak sonucu doğrudan etkilemektedir. Bir siyasetçinin sadece söyledikleri değil, konuşmasının yapıldığı yer, zaman, birilerine ilettiği mesajlar, konuşmanın metninde açıkça belirtilmemiş metin altı ve satır arası söylemler önemli olmakta, tek bir söz farklı kitlelere farklı mesajlar vererek bir çok farklı şekilde yorumlanabilmektedir.

    Kur’an ise Allah tarafından gönderilmiş bir kitaptır ve onun üzerinde çalışma yaparken varılacak sonuçların insan ürünü değil, Allah’ın hükmü olması gerekir. Burada gerçekler insan tarafından oluşturulmaz, Allah tarafından bildirilirler. Nitekim insan tarafından oluşturulan ve gerçek olarak kabul edilen bir sonucun evrensel, zamanüstü ve değişmez olması da beklenemez. Bu yüzden sosyal bilimler zamana, kültüre, mekana göre değişiklik gösterirler ve hatta bu değişimi incelerler. Ancak Allah’ın kitabı tüm zamanlara hitap edebilmeli, evrensel, yani kültürlere göre değişkenlik arz etmeyecek yapıda olmalı ve asla değiştirilemeyecek hükümler içermelidir. (1) Zaten bir dinin Allah’a aidiyetinin koşulları da bunlardır. Bu şartlar karşılanmıyorsa o din veya kitap Allah’a ait olamaz. Çünkü Allah’tan bu şartları karşılayamayacak bir kitap göndermesi beklenemez.

    Dolayısıyla adına İslami ilimler denilen branşları bünyesinde barındıran ilahiyat fakültelerinin sosyal bilimler çatısı altında yer alması ve Kur’an üzerinde çalışma yapan disiplinlerin sosyal bilimlere ait olarak kategorize edilmesi Kur’an’a ve Allah’ın dinine uygun olamaz. Ancak ne yazık ki vâkıa böyledir. Bunun doğal sonucu olarak da Kur’an’ın yorumlanmasının olmazsa olmaz bir gereklilik olduğu kendiliğinden kabul edilmiştir. Günümüzde kemikleşmiş anlayışa göre bir kişi Kur’an üzerinde çalışıyorsa zaten yorum yapmalıdır; çünkü o kişinin işi ayetleri yorumlamaktır! Bir hoca Kur’an’dan bir şeyler söylüyorsa bu elbette kendi yorumu olmalıdır. O halde başka bir hoca da kendi yorumunu söyleyecektir. Genel anlayış ne yazık ki bu şekilde yerleştirilmiştir. Bu anlayışın bir ürünü olarak, Kur’an üzerinde çalışan hocaların aynı konuda ortaya koydukları farklı yorumlar, birer “zenginlik” olarak algılanır olmuştur. Aynı konuda ulaşılan sonuçlar birbirinin taban tabana zıttı olsa da durum değişmemektedir.

    Ancak Kur’an üzerinde yaptıkları çalışmalarda Allah’ın gösterdiği ve uygulanmasını şart koştuğu metodu değil de kendi şahsi metotlarını kullanmakta ısrar eden araştırmacılar, Kur’an’ın matematiksel kesinlik içeren bir kitap olarak görülmesini, onun anlaşılmasının önüne set çekmek olarak değerlendirmekte, bu söylemlerini de tedebbür emrinin karşılıksız kalmasıyla gerekçelendirmektedirler:

    “Kur’an’ı anlamanın önüne çekilen keyfî setlerden biri de anlamı dondurmaktır. Kur’an’ı yoğun sembolik dilinden soyutlayıp onu matematiksel kesinliğe indirgemek, Kur’an’a askeriyede kapıların arkasına asılan talimname muamelesi yapmaktır. Bu Kur’an’ı daha iyi anlaşılır kılmadığı gibi, onu kendisinden anlam üretilecek bir kaynak olmaktan da çıkarır. Böylece Kur’an sadece enformatik bir metne indirgenmiş olur. Dolayısıyla ortada, Onlar Kur’an’ı tedebbür etmiyorlar mı? hitabını gerektirecek bir derinlik de kalmaz.” (2)

    Kur’an’ın yorumlanmasının şart olduğu, ayetlerin söylediklerinin yanısıra bir de söylemek istediklerinin bulunduğu, Allah’ın “maksadının” tesbit edilmesinin gerekli olduğu gibi iddialar da Kur’an’dan bağımsız olarak yapılan tedebbür tanımına dayandırılmaktadır:

    “Tedebbur, bir sözün arkasında yatan meramı veya bir metnin satır aralarını okumak için külfete girmektir.” (3)

    “Tedebbür satırı okuyup satır arasını görebilmek, söylenenlerden hareketle söylenmek isteneni anlayabilmek, arka plandaki Rabca anlam örgüsünü ve derin anlam ilişkisini çözebilmek gibi farklı bir okuyuşun adıdır.” (4)

    “Tedebbür bir sözün manasını düşünüp anlamaktır… Tedebbür, asıl amacı, işin iç yüzünü düşünmektir.” (5)

    “Tedebbür, maksat ve sonuç üzerinde durup düşünmek anlamına gelir. Bunun sonucunda üretilen şeye bu yüzden ‘tedbir’ denir. Sonucunu düşünmeyen tedbir alamaz. Şu halde ayetlerin maksadı üzerinde düşünmek Kur’an’ın emridir (Sad 29).” (6)

    Yapılan bu tanımlara göre tedebbür en genel anlamda düşünme, özelde ise Allah’ın maksadını tesbit etmeye, ayetlerin demek istediklerini anlamaya, meselenin iç yüzünü ortaya çıkarmaya yönelik bir düşünme faaliyetidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin “düşünme” maddesinde ise Kur’an’da bu eylem için kullanılan bazı fiillerden örnekler verilmiş ve tedebbürle ilgili şu tanımlamalar yapılmıştır:

    “Arapça’da düşünmeyi ifade eden kelimelerin başında nazar, tefekkür, tedebbür, i‘tibâr ve taakkul (akl) gelmektedir. Asıl anlamı “gözle bakmak” olan nazar, “kalp gözüyle bakmak, düşünmek” mânasında kullanıldığı gibi “bir şey hakkında tefekküre dalmak, nazarî araştırmalarda bulunmak” anlamına da gelir. Fikr kökünden türeyen tefekkür de aynı anlamdadır (Lisânü’l-Arab, “nzr”, “fkr” md.leri). Buna göre nazar ve tefekkür “bir işin âkıbeti konusunda düşünmek”, tedebbür ise “bir işin sonucunu başından hesap etmek” anlamına gelir. Aynı kökten gelen tedbir, tedebbürün sonucu olarak “gereken önlemi almak” demektir. İ‘tibârın da tedebbürle hemen hemen aynı mânayı ifade ettiği anlaşılmaktadır. Düşünme, tedebbürde olduğu gibi geleceğe değil de geçmişe yönelikse tezekkür adını alır ve “hatırlama, anma” anlamına gelir. Zikir ve tezekkür sözlükte aynı anlamdadır ve “hem lisan ile anma hem de kalp ile hatırlama, akıldan geçirme” demektir (a.g.e., “dbr”, “abr”, “zkr” md.leri). “Akletmek” mânasındaki akl masdarı “teorik ve pratik meseleler üzerinde düşünmek” anlamında kullanılmaktadır…

    Kur’ân-ı Kerîm’de düşünme eylemini ifade eden bu terimlerin kullanılışı yukarıdaki anlamlarından önemli bir farklılık arzetmez. Bu sebeple asıl vurgulanması gereken şey Kur’an’ın, düşünmeye verdiği önemin yanı sıra düşünmenin biçimi, hareket noktaları ve gayesi hakkındaki telkinleridir.” (7)

    Tüm bu ifadelerden anlaşıldığı üzere tedebbür bir tür düşünme faaliyetidir. Ancak yukarıda da görüldüğü gibi Kur’an’da hepsi de düşünme olarak anlaşılan çok sayıda ifade kullanılmaktadır. Her zaman dile getirdiğimiz gibi Allah’ın Kitabında kullanılan kavramlar eş anlamlı olamazlar. Allah’a ait bir metinde, düşünme olarak anlamlandırılan eylem için bir çok farklı kelimenin tercih edilmiş olması, tek düzeliği önleyip metne edebî boyut katmak için değil, aralarındaki bir takım incelik ve farklılıklardan dolayıdır. O halde tedebbür kavramını diğer düşünme anlamındaki ifadelerden ayıran incelik ve farklılık nedir? Bu sorunun cevabının ve yukarıda alıntı yaptığımız yorumlama, maksadı anlama, satır arasını okuma gibi tanımların, Kur’an’ın tedebbüre yüklediği anlamda bulunup bulunmadığının tesbiti bu kavramı bizzat Kur’an’dan öğrenmekten geçmektedir.

    Dübür دبر Kelimesinin Anlamı ve Kur’an’daki Kullanımları

    Tedebbür, tedbîr gibi kelimeler Arapça دبر dübür kelimesinden türetilmiştir. Sözlükler kelimenin, “ön” kelimesinin zıddı olarak “arka” anlamında olduğunu bildirmektedirler (8). دبر debera fiili bir şeyin arkasından, peşinden gitmek anlamındadır, bu bağlamda Süreyyâ yıldızını takip eden yıldıza الدبران Deberân denilmiştir (9). Kelime arka anlamı ile dilimize de geçmiş, insanın arkası anlamında kullanılmıştır.

    Kur’ân’da د ب ر (de-be-ra) kök harflerinden türemiş kelimeler 44 kez kullanılmaktadır. Ayetlerde kelime zıddı ile kullanılarak anlamı verilmektedir:

    قَالَ هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي ۚ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ

    Yusuf dedi ki “Israrla benden yararlanmak isteyen odur.” Kadının ailesinden bir bilirkişi (şahit) şöyle dedi (şahitlik etti): “Eğer gömleği önden (kubul) yırtılmışsa kadın haklı, o (Yusuf) yalancının tekidir. Yok, eğer gömleği arkadan (dübür) yırtılmışsa, kadın yalan söylüyor, doğru söyleyen odur.” (Yusuf 12/26-27)

    Görüldüğü gibi دبر dübür kelimesi, ön anlamına gelen قبل kubul kelimesinin zıttıdır ve “arka” anlamına gelmektedir. Bir başka ayette çoğul formu olan أدبار edbâr ifadesi şöyle kullanılmaktadır:

    وَلَوْ تَرَىٰ إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا ۙ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ

    Melekler canlarını alırken o kâfirleri bir görsen; yüzlerine  ve arkalarına (edbâr) vurarak onlara: “Yangın azabını tadın şimdi” derler. (Enfâl 8/50)

    Bu ayette de kelimenin insan bedeni için kullanıldığında yüz anlamına gelen vech وجه kelimesinin zıttı olduğu ve bedenin arkası anlamına geldiği net bir biçimde görülmektedir. Savaştan kaçmak anlamına gelecek şekilde düşmana arkasını dönmek ifadesinde yine دبر dübür ve çoğul formu olan أدبار edbâr kelimeleri kullanılmaktadır:

    لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى ۖ وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ

    Onlar size sıkıntıdan başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar, arkalarını (edbâr) dönüp kaçarlar. Sonra yardım da görmezler. (Âl-i İmr’an 3/111)

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْأَدْبَارَ وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَىٰ فِئَةٍ فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ ۖ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

    Ey inanıp güvenenler! Bir (askeri) nizam halinde iken kâfirlerle karşılaşınca sakın arkanızı (edbâr) dönüp kaçmayın. Her kim böyle bir günde, savaş için mevzi tutmak ya da bir birliğin yanında yer almak dışında bir sebeple arkasını (dübür) dönerse, Allah’ın gazabına uğrar. Onun varacağı yer cehennem olur. Ne kötü hale gelmektir o. (Enfâl 8/15-16)

    سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ

    O topluluk, yakında bozguna uğrayacak ve arkasını (dübür) dönüp gidecektir. (Kamer 54/45)

    Tüm bu kullanımlar kelimenin “arka” anlamının son derece belirgin olduğunu, mecaz yahut deyimsel kullanımlarında da bu anlamın aranması gerektiğini göstermektedir. Nitekim Kur’an’da bu kökten gelen kelimelerin tüm formlarında “arka” anlamını tesbit etmek mümkündür. Örneğin zaman bakımından sonralık belirtilirken de arkasından, peşinden gelme, takip etme anlamında yine çoğul formu olan أدبار edbâr kullanılmıştır:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ

    Gecenin bir bölümünde ve secdelerin arkasından (edbâr) da ibadet et (kulluk etmeye devam et). (Kaf 50/40)

    Kelimenin if’âl bâbından mastar formu olan إدبار idbâr kelimesi gecenin bölümlerinden bahseden yani zamanla ilgili bir başka ayette “yıldızların arkalarını dönmeleri” şeklinde kullanılmıştır. Gecenin son evresini belirtmek için kullanılan bu mecaz ifadede yıldızların günün ağarmasıyla birlikte ortadan kaybolma anı betimlenmektedir:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ

    Gecenin bir bölümünde ve yıldızların arkalarını dönmeleriyle (kaybolmalarıyla) de O’na ibadet et. (Tûr 52/49)

    Kelimenin bu ayette mastarını gördüğümüz (إدبار idbâr) if’âl bâbındaki fiil formu أدبر edbera şeklindedir ve “arkasını bir yere döndürdü” yani “birine veya bir şeye arkasını döndü” anlamına gelir. Şu ayetlerde bu anlamı görmek mümkündür:

    ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ

    Daha sonra arkasını döndü (edbera) ve bü­yük­lendi. (Müddessir 74/23)

    تَدْعُو مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ

    (Doğrulara) arkasını dönen (edbera) ve yüz çeviren herkesi kendine çağırır. (Meâric 70/17)

    وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ

    Arkasını döndüğünde (edbera) (dönüp gittiğinde) geceyi (Müddessir 74/33)

    Kelimenin bu if’âl bâbından formunun (أدبر edbera) ism-i fâili olan مدبر mudbir kelimesi de “arkasını dönen” anlamında kullanılmaktadır:

    وَأَنْ أَلْقِ عَصَاكَ ۖ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّىٰ مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ ۚ يَا مُوسَىٰ أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ ۖ إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ

    Değneğini bırak”. O da bırakınca değneğin küçük bir yılan gibi hareket ettiğini gördü, arkasına bakmadan arkasını dönüp (mudbiran) kaçtı. “Musa! Dön! Korkma! sen güvendesin. (Kasas 28/31)

    فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ

    Onlar, (İlahlarının onu çarptığı düşüncesiyle) hemen arkalarını dönüp (mudbirîn) gitmişlerdi. (Sâffât 37/90)

    Kur’an’da دبر debera fiilinin ism-i fâil formu olan دابر dâbir kullanımında da yine arka anlamı belirgindir. Kelimenin bu formda geçtiği dört ayetin dördünde de قطع kesmek fiiliyle birlikte deyimsel bir kullanımı vardır:

    فَأَنْجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا ۖ وَمَا كَانُوا مُؤْمِنِينَ

    Sonra onu ve onunla birlikte olanları tarafımızdan bir ikram ile kurtardık. Ayetlerimiz karşısında yalan yanlış şeylere sarılanların da arkasını (dâbir) kestik. Onlar inanıp güvenmemişlerdi. (A’râf 7/72)

    Kelimenin bir şeyin arkası, peşi anlamından dolayı bu ayetteki kullanım arkasından kimse gelmeyecek şekilde yok etmeyi anlatmaktadır. Bu anlamdan dolayı ifade dilimize kökünü kurutmak, kökünü kesmek olarak çevrilmektedir. Hatta bu sebeple dâbir kelimesinin kök anlamına geldiği söylenmektedir. Ancak gerçekte kelimede öne çıkan anlam yine arka, peş anlamıdır. Bir başka ayet de şöyledir:

    وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللَّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ

    Allah, o iki topluluktan birinin sizin olacağına söz vermişti. Siz, güçsüz olanına hevesleniyordunuz. Allah ise verdiği sözler sebebiyle gerçeği ortaya çıkarmak ve o kafirlerin arkasını (dâbir) kesmek istiyordu. (Enfâl 8/7)

    Bu ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’ın istediği şey Bedir Savaşıyla kâfirlerin arkasının kesilmesi yani arkalarından yeni kafirlerin gelmesinin engellenmesi ve hakimiyetin tam olarak Müslümanlara geçmesini sağlamaktır.

    Tedbîr

    دبر debera fiilinin tef’îl bâbından formu دبّر debbera fiilidir ve mastarı tedbîr تدبير kelimesidir. Kelimeye sözlükler “işlerin arkasını düşünmek” التفكّر في دبر الأمور şeklinde anlam vermektedirler (10). Yukarıda alıntı yaptığımız İslam Ansiklopedisinde de “tedbir, tedebbürün sonucu olarak, gereken önlemi almak demektir” ifadesi kullanılmaktaydı. Kelime bu anlamıyla dilimize yerleşmiştir. Ancak bizim için önemli olan kelime ve kavramların halk arasında ve günlük dilde kullanıldıkları ve çoğunlukla sonradan kazandıkları anlamlar değil, Kur’an’daki anlamlarıdır. Kur’an bizi bu konuda hiçbir zaman insanların verdikleri anlamlara muhtaç bırakmamakta, her kavramı en ince detayına kadar tanımlamaktadır. Bu sebeple ilgili ayetleri dikkatli bir şekilde okumamız, kavrama Kur’an’ın verdiği anlamı tesbite çalışmamız gerekir.

    Tef’îl bâbındaki kullanım, Nâziat Suresi’nin beşinci ayetinde geçen مدبرات mudebbirât ifadesi dışında geçtiği dört ayetin hepsinde fiil (دبّر debbera) formundadır. Yine bu ayetlerin hepsinde fâil Allah,  mef’ûl ise “iş” anlamına gelen emr الأمر kelimesidir:

    قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الْأَمْرَ ۚ فَسَيَقُولُونَ اللَّـهُ ۚ فَقُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ

    Desen ki “Size gökten ve yerden rızık veren kim? Dinleme ve ileri görüşlü olma (basiret) özelliklerinize hakim olan kim? Ya ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Kimdir bu işleri tedbîr eden?” “Allah’tır” diyeceklerdir. De ki: “Hiç çekinmez misiniz?” (Yunus 10/31)

    Meallerde buradaki tedbîr etme fiiline çekip çevirme anlamı verilmektedir. Verilen bu anlam yanlış olmamakla birlikte kelimenin merkezinde ve Kur’an’daki tüm kullanımlarında gördüğümüz “arka” anlamını okuyucuya göstermemesi bakımından yetersiz sayılmalıdır. Zira içerisindeki “arka” anlamı bize bir şey anlatmayacaksa neden bu kökten bir kelimenin tercih edildiği sorusu cevapsız kalacaktır. Ayette sadece Allah’ın yapabileceği işler sıralandıktan sonra “bu işleri tedbîr eden kimdir” sorusunu “Allah’tır” şeklinde cevaplayanlar müşriklerdir. O halde Allah’ın bu türden işleri tedbîr etmesi arkasında kendisinin olduğunu her insana göstermesi anlamına gelmektedir. Yani Allah’ın işleri tedbîr ediyor olması “hepiniz biliyorsunuz ki bunun arkasında Ben varım” demesidir diyebiliriz. Bir işin Allah’a ait olduğunu görmek için işin ne olduğunu bilmek yeterlidir. Gök ve yerden rızık verilmesi, insanların dinleme ve görme özelliklerine olan hakimiyet, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarma gibi işler Allah tarafından tedbîr edilen yani arkasında Allah’ın imzasının olduğunu gösteren işlerdir. Kısacası tedbîr etme ifadesine “çekip çevirme” diye anlam vermek yerine, kelimenin “arka” anlamına gelen kök anlamını da yansıtabilmek için “arkasında bulunma” anlamının verilmesi daha yerinde olacaktır.

    Yukarıda sözlüklerin tedbîr kelimesine işlerin arkasını düşünmek anlamı verdiklerini belirtmiştik. Yani sözlüklere göre tedbîr bir zihnî faaliyettir, ancak düşünme değil, belki de düşündürme denilmesi daha doğru olur. Zira Rabbimizin bu işleri ben tedbîr ediyorum demesi “arkasında ben varım” anlamı taşıyorsa tedbîr bizim açımızdan bir zihnî faaliyet olacaktır. Yani bir işi tedbîr eden fâil, muhataba o işin arkasında kendisinin olduğunu göstermekte, bunu görebileceği bir zihinsel faaliyete yol açmaktadır. Tedbîr kavramını Kur’an’dan öğrenmeye devam edelim:

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّـهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلَّا مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ۚ ذَٰلِكُمُ اللَّـهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ

    Sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra yönetime (arşa) geçmiş olan Allah’tır. İşleri tedbîr eder. Şefaat edecek olan, ancak O’nun izninden sonra edebilir. İşte Allah budur, sizin Rabbinizdir. O’na kul olun. Bilgilerinizi kullanmayacak mısınız? (Yunus 10/3)

    Ayette kâinatı yaratan ve yönetenin Allah olduğu söylendikten sonra işlerin tedbîrinden bahsedilerek “Kainatın işleyişi ile ilgili yönetim Allah’ın elindedir, bu işlerin arkasında O vardır” denilmektedir. Yani bu ayette de tedbîr ifadesine, içerisinde “arka” ifadesinin de yer bulacağı şekilde verilebilecek en uygun anlam “arkasında bulunmak”, “arkasında imzası olmak” gibi ifadelerdir. Böylece Kur’an’a göre bir işi tedbîr etmek, o işin arkasında olmak, fâili olmak, arkasında durup bizzat çekip çevirmek anlamındadır denilebilir.

    Bu ayetin müteşabihlerinden (benzeşen) biri olan aşağıdaki ayet tedbîr yerine farklı bir ifade kullanarak tedbîr etme ifadesine verdiğimiz anlamı teyid etmektedir:

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ ۗ أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ ۗ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

    Sizin Rabbiniz Allah’tır; gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra yönetime (arşa) geçmiştir. O, gündüzü kendini sürekli kovalayan gece ile örter. Güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır. Bil ki yaratmak ve (bu sayılan türden) işler O’na aittir. Varlıkların Rabbi olan Allah, pek yücedir. (A’râf 7/54)

    Görüldüğü üzere, aynı konudan bahseden ve aynı ifadelerle başlayan bu ayette yine el’emr الأمر ifadesi kullanılarak bu tür işlerin Allah’a ait olduğu bu kez tedbîr etme ifadesi kullanılmaksızın dile getirildi. Bu durum, tedbîr etme ifadesine verdiğimiz, “arkasında olma” anlamının yerinde olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

    Tedbîr etme fiilinin geçtiği ayetlere dönecek olursak, aşağıdaki ayette de konunun yine aynı olduğunu ve sayılan işlerin arkasında Allah’ın bulunduğunun yine aynı fiille anlatıldığını göreceğiz:

    اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ ۚ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

    Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan sonra da Arşa (yönetime) geçen Allahtır. O’ndan başka bir dostunuz ve destekçiniz yoktur. Bilginizi kullanmaz mısınız? Gökten yere kadar olan bütün işleri tedbîr eder, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yılı bulan bir gün içinde ona yükselir. (Secde 32/4-5)

    Yine aynı konudan, yer ve göklerin yaratılmasından bahseden bir ayette yine tedbîr Allah’ın bir fiili olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada da tedbîr, Allah’ın sayılan işlerin arkasında olup çekip çevirmesi anlamındadır. Bir diğer ayette daha konu ve kullanılan ifadeler aynıdır:

    اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ۖ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ۖ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى ۚ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ

    Allah, gökleri görünür bir direk olmadan yükseltmiştir. Sonra arşa (yönetime) geçmiş, güneş ve ayı düzenlemiştir. Her biri, belli bir süreye kadar akar gider. İşi tedbîr eder. Âyetleri açıklıyor ki belki Rabbinizle yüzleşme konusunda kesin kanaate varırsınız. (R’ad 13/2)

    Sonuç olarak işleri çekip çevirme anlamı verilen tedbîr etme ifadesine kelimenin kök ve en belirgin anlamı olan “arka” ifadesini katmamız gerekir. Ancak bu şekilde Rabbimizin pek çok farklı ifadenin içerisinden neden tedbîr ifadesini tercih ettiğini anlayabilir ve anlama yansıtabiliriz. Bunun için de tedbîr etme ifadesini, arkasında bulunma, arkasında imzası olma, arkasında bulunarak çekip çevirme şeklinde Türkçemize yansıtmamız gerekir.

    Son olarak tedbîr etme fiilinin, yapılan işin fâilini işaret ettiğine dair sözlüklerde de çeşitli ifadeler bulunduğunu belirtmemiz gerekir. Meşhur sözlüklerden Lisân’ul Arab, tedbîr etme ifadesinin anlamını verirken şu örnek cümlelere yer vermektedir:

    ويقال: دَبَّرْتُ الحديث عن فلان حَدَّثْتُ به عنه بعد موته، وهو يُدَبِّرُ حديث فلان أَي يرويه.

    “Denilir ki; ‘Birisinden şu sözü tedbîr ettim’, (yani) ölümünden sonra kendisinden şu sözü naklettim (anlamındadır). O birisinin sözünü tedbîr ediyor, yani rivayet ediyor.”

    ودَبَّرْتُ الحديث أَي حدّثت به عن غيري

    “Söz tedbîr ettim, yani o sözü başkasından naklettim.”

    قال الأَزهري: وقد جاء في الحديث: أَمَا سَمِعْتَهُ من معاذ يُدَبِّرُه عن رسول الله، صلى الله عليه وسلم؟ أَي يحدّث به عنه

    “Ezherî şöyle demiştir: ‘Hadiste şöyle geldi: Muaz’ın onu Rasulullah (s.a.v)’den tedbîr ettiğini duymadın mı?’ Yani ondan naklettiğini.”(11)

    Görüldüğü gibi bu örnek ifadelerde de sözü tedbîr etmek o sözün arkasında kimin olduğuna dikkat çekmeyi ifade etmektedir. Mesela son örnekte sözün Rasulullah’tan tedbîr edilmesi, ondan rivayet edildiğine yani arkasında Rasulullah’ın olduğuna dikkat çekmek anlamına gelmektedir.

    Tedebbür

    Debera دبر fiilinin tefa’ul bâbından mastarı التدبر tedebbür kelimesidir. Fiil hali تدبر tedebbera şeklinde olup Kur’an’da daima fiil olarak geçmektedir. Tedbîr Kur’an’da daima Allah’ın yaptığı bir fiil iken, dört ayette yer alan tedebbür hep insanın yapması gereken bir fiil olarak karşımıza çıkar. Tedebbürün mef’ulleri ise القول bu söz, آيات ayetler ve القرآن Kur’an’dır. Diğer bir deyişle tedebbür edilmesi gereken şeyler olarak sıralanan tüm ifadeler vahyi işaret etmektedir.

    Yazımızın girişinde yaptığımız alıntılardan da hatırlanacağı üzere, tedebbür kelimesi tefsirler ve araştırmacılar tarafından “bir sözün arkasında yatan maksadı ve merâmı anlamaya çalışmak, bu amaçla o söz üzerinde düşünmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanım, kelimenin kök anlamına uygun olarak “arka” manasını içerecek şekilde yapılmış olmasına rağmen bizce Kur’an’a uygun bir tanım olmamıştır. Her şeyden önce bu tanım ile Kur’an üzerinde her türlü yorum faaliyetinin önü açılmış olmaktadır ki Rabbimiz buna izin vermemekte, gerekli açıklamayı bizzat kendisinin yaptığını, bu açıklamaya ulaşmak için kendi belirlediği metoda göre çalışmak gerektiğini bildirmektedir (12). Ayrıca her zaman olduğu gibi Rabbimiz tedebbür kavramını da bizzat kendisi açıklamış, bizleri insanların yazdıkları sözlüklere muhtaç bırakmamıştır. Tedebbür etme eyleminin doğru tanımlanması bakımından en kritik ayet Nisâ Suresinin 82. ayetidir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ۚ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Ayete göre Kur’an’ı tedebbür, onun Allah’tan başkasından gelmiş olamayacağını görmeyi sağlayan bir faaliyettir. Yani kelimenin kök manası da kullanılarak söylemek gerekirse, Kur’an’ı tedebbür etmek onun arkasında Allah’ın olduğunu görmekle sonuçlanacak bir eylemdir. O’nun Allah’ın Kitabı olduğu da onda bir çelişki, ihtilaf olmadığını görmekle anlaşılacaktır. Diğer yandan, Kur’an’ın tedebbür edilmesi, hiçbir şekilde onun “yorumlanması, arkasındaki merâmın görülmesi, ayetlerin satır aralarının ve demek istediklerinin anlaşılması” olamaz. Çünkü bu şekildeki bir faaliyette ayetler arasında ihtilaf olmaması imkansızdır. Nitekim günümüzde Kur’an’ı yorumlamanın tefsir ve meallerde yol açtığı çelişkiler saymakla bitmez. Bu sebeple bu eserler Kur’an’ın meali ya da tefsiri olamazlar çünkü ihtilaflarla doludurlar.

    Ayrıca ayetten, ayetin ilk muhataplarından bir bölümünün Kur’an’ın Allah’tan olmadığına dair bir düşünce ya da idiaya sahip oldukları anlaşılmaktadır. Bu tutumu sergileyenlerle ilgili bilgimizi artırmak bakımından birkaç ayet öncesine bakmamız gerekir:

    مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ ۖ وَمَنْ تَوَلَّىٰ فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا

    Bu Elçi’ye kim itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çeviren çevirsin; seni onlara bekçi olasın diye elçi yapmadık. (Nisâ 4/80)

    وَيَقُولُونَ طَاعَةٌ فَإِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذِي تَقُولُ ۖ وَاللَّهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَ ۖ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ ۚ وَكَفَىٰ بِاللَّهِ وَكِيلًا

    Sana “Baş üstüne” derler, fakat yanından çıkınca içlerinden bir kesimi, geceleyin senin dediğinden başka şeyler tasarlarlar. Allah onların tasarladıklarını yazar. Onlara karşı dikkatli ol ve Allah’a güven. Dayanak olarak Allah yeter. (Nisâ 4/81)

    Ayetlerden de anlaşıldığı üzere, Muhammed Aleyhisselamın yaptığı bir tebliği, “baş üstüne” diyerek kabul eden kişiler risalet gereği okunan ayetlerdeki emirlerin nebîmizin şahsı tarafından verildiğini düşünmekte, onun söylediğinden başka şeyler tasarlamaktadırlar. Oysa Rabbimiz okunan emirlerin nebînin kendi sözü değil, risaletin içeriği olduğunu ve bu anlamda Rasul’e itaatin Allah’a itaat anlamına geleceğini 80. ayette belirtmektedir. Dolayısıyla 82. ayette bu okunanın bir insanın sözü olamayacağını belirlemenin zor olmadığı, kendilerinin bile yapabilecekleri bir tedebbürle arkasında Allah’ın olduğunu görebilecekleri bildirilmekte, onda çelişki olmadığı görülerek Allah’tan geldiğinin anlaşılabileceği söylenmektedir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ۚ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Kısacası sadece bu ayet bile tedebbür etmenin, tedebbür edilen şeyin arkasındaki fâili görme amaçlı yapılan bir anlama gayreti olduğunu göstermektedir. Tedebbürün bu anlamını, kullanıldığı diğer ayetlerde de net bir şekilde görmek mümkündür:

    كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الْأَلْبَابِ

    Sana indirdiğimiz, bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetlerini tedebbür etsinler ve sağlam duruşlu olanlar (ulu’l-elbâb) ondan bilgi edinsinler (tezekkür etsinler). (Sâd 38/29)

    Ayete göre ulu’l elbâb olanların tezekkür etmeleri, yani Kitabın önceki kitaplar gibi zikir olduğunu görmeleri tedebbürle meydana gelecek bir iştir. Bunu ayetin devamından da görmek mümkündür. Zira bir sonraki ayetle birlikte Süleyman Aleyhisselam ve sırasıyla Eyüp, İbrahim, İshak, Yakub, İsmail, İlyas, Zülkifl nebîlerin isimleri ve kıssalarından bölümler anlatılarak ulu’l elbâb’ın tezekkür etmesinin ne demek olduğu hakkında da bilgi verilmektedir. Ulu’l elbâb denilen ve Allah’ın indirdiği Kitaplar hakkında bilgi sahibi olan kişiler, bu kıssalar vasıtasıyla önceki Kitaplarla Kur’an arasındaki tasdik ilişkisini görecek (tedebbür) ve arkasında Allah olduğunu anlayacaklardır. Böylece gelecek elçiye (Kitaba) inanma ve yardımcı olma sözlerini (13) tutma zamanının geldiğini göreceklerdir. Nitekim ulu’l elbâb ile bu söz arasındaki ilişkiyi gösteren bir ayet grubunda ulu’l elbâb’ın özellikleri sıralanmaktadır(14):

    أَفَمَن يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَلاَ يِنقُضُونَ الْمِيثَاقَ وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الحِسَابِ وَالَّذِينَ صَبَرُواْ ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ

    Rabbinden sana indirilenin doğruları içerdiğini bilen, ona karşı körlük edenle bir olur mu? Onu tezekkür edenler sadece ulu’l elbâb olanlardır. Bunlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan kimselerdir. Bunlar, Allah’ın kurulmasını istediği bağı kuran, Rablerinden korkan ve verecekleri hesabın kötü olmasından endişe edenlerdir. Yine bunlar, Rableri yüzlerine baksın diye sabreden, namazı tam kılan, kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizli açık harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. O son yurt işte onlarındır. (Ra’d 13/19-22)

    Görüldüğü üzere ulu’l elbâb önceki Kitaplardaki doğru bilgiyi (zikir) bilen kişilerdir ve Kur’an ayetlerini tedebbür etmeleri, Sâd 29 ve devamı ayetlere göre kıssalar üzerinden onun Allah’a ait olduğunu tesbit çalışması anlamına gelmektedir.

    Tedebbürün önceki kitaplarla Kur’an arasındaki uyumu görerek Kur’an’ın Allah’tan gelen Kitap olduğunu tesbit etme gayreti anlamına geldiği, geçtiği bir diğer ayette daha oldukça barizdir:

    أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ جَاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ آبَاءَهُمُ الْأَوَّلِينَ

    Bu sözü tedebbür etmediler mi? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir Kitap mı geldi? (Mü’minûn 23/68)

    Ayette tedebbür edilmesi gereken şey için القول “el-kavl – bu söz” ifadesinin kullanılması önemlidir. Bu ifade tarih boyunca indirilen tüm vahiy zinciri anlamında kullanılır (15). İlgili ayet şöyledir:

    وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

    Bu sözü (القول) onlar için peş peşe sıraladık. Belki tezekkür ederler. (Kasas 28/51)

    Yukarıdaki Mü’minûn Suresi 68. ayette geçen el-kavl (söz) bu zincirin son halkası olan Kur’an ile önceki kitaplar arasındaki kopmaz bağı ifade ediyor olmalıdır. Böylece Kavl’i tedebbür etmenin, bu son halkanın da Allah’a ait olduğunu, arkasında Allah olduğunu tesbit etme gayreti olduğu görülmektedir. Ayette de belirtildiği gibi bu Kavl’in tedebbürü, Kur’an’ın atalarına gelmiş olan kitaplarla ilişkisini gözler önüne serecek bir faaliyettir. Hatta öyle ki tedebbür edilince Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmemek için kişinin kalbine kilit vurulmuş olması gerekir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَىٰ قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Yoksa kalp­leri üzerinde kilitler mi var? (Muhammed 47/24)

    Ayetin devamı tedebbür kavramına verdiğimiz anlamı teyid eden ifadeler içermektedir:

    إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَىٰ أَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى ۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَىٰ لَهُمْ

    Doğruları bütün açıklığı ile gördükten sonra sırtlarını dönenleri Şeytan aldatmış ve onlara umut vermiştir. (Muhammed 47/25)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın tedebbürü doğruların görülmesine yol açıyor. Burada doğrular olarak meale yansımış olan ifade الهدى el-hüdâ ifadesidir. Kur’an’ın doğruyu gösterici, rehber yönünü ifade eder. İşte tedebbür Kur’an’ın bu sıfatını, bir başka deyişle arkasında ancak Allah’ın olabileceğini görmeyi sağlayan bir faaliyettir. Bir önceki ayette geçen kalpte kilit olması ifadesinin de ne demek olduğu yine bu ayette Hüdâ’yı gördükten sonra bilerek sırt dönmek olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla 24. ayete göre fıtratını bozmamış, yani kalbinde kilit varmış gibi davranıp gördüğü halde gerçeğe sırt dönmeyen herkes Kur’an’ı tedebbür ederek arkasında Allah olduğunu görebilir.

    Tedebbür kavramının geçtiği ayetleri olabilecek en uygun şekilde anlamlandırabilmek için şu önemli hususu göz önünde bulundurmak gerekir: Ayetlere göre Kur’an’ın tedebbür edilmesi mutlaka arkasında Allah olduğunun görülmesi ile sonuçlanan bir faaliyettir. Bu yüzden tedebbür etme fiiline “arkasında kim olduğunu görmek için gayret göstermek” anlamı vermek ile “arkasında Allah olduğunu görmek” anlamı vermek arasında bir fark olmayacaktır. Hatta yukarıdaki ayette, bu sonuca yol açmayan bir tedebbür olamayacağı için Kur’ân’ın Allah’ın kitabı olduğunu görmemenin kişinin kendi tercihi olduğu, kalbinde kilit varmış gibi davranması şeklinde ifade edilmiştir.

    O halde bu ayetteki “Kur’an’ı tedebbür etmezler mi” ifadesine tüm bu anlattıklarımızdan sonra, “Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı?” anlamını verirsek ayet anlamlı ve tutarlı bir Türkçe cümle haline gelecektir:

    Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var? (Muhammed 47/24)

    Son olarak, tedbîr kelimesini anlamaya çalıştığımız önceki bölümde, bir sözü tedbîr etmenin onu rivayet etmek, yani başkasının sözünü iletmek anlamında Arapça sözlüklerde yer bulduğunu görmüştük. Bu durumda tedebbürün de sadece vahiyle ilgili olarak kullanılmasından hareketle onun Allah’ın sözleri olduğunun görülmesi anlamına geliyor olması makul bir durumdur. Aynı anlamı diğer tedebbür ayetlerine de verdiğimizde tedebbür kavramını olması gerektiği gibi meale yansıtmış olacağımızı düşünüyoruz:

    Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Sana indirdiğimiz, bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetlerinin arkasında Allah olduğunu görsünler ve sağlam duruşlu olanlar (ûlu’l-elbâb) ondan bilgi edinsinler (tezekkür etsinler). (Sâd 38/29)

    Bu sözün arkasında Allah olduğunu görmediler mi? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir Kitap mı geldi? (Mü’minûn 23/68)

    Netice itibariyle tedebbür Kur’an dışında ya da günlük dilde kullanıldığında bir konunun arka planını düşünmek, yazarın ya da görüş sahibinin maksadını anlamaya çalışmak amaçlı bir düşünme faaliyeti olabilir. Ancak Kur’an’ı tedebbür etmenin bundan çok daha farklı anlamda olduğunu yine bizzat Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Kur’an’a göre Kur’an’ı tedebbür onun vahiy ürünü, Allah kaynaklı bir metin olduğunu görmektir diyebiliriz.

    Erdem Uygan

     

    (1) Allah’ın Kitabı elbette indirildiği güne dair hükümler de içermektedir. Nitekim Nebî’nin eşleri ile evlenme yasağı ve benzeri bazı hükümler bunlardandır. Ancak bu ve benzeri birkaç ayetin o güne hitap ediyor olması Kitabın evrensel olduğu gerçeğini değiştirmez. Kaldı ki bu gibi ayetler bile Kur’an’ı anlama metodunda bugün de tüm diğer ayetler kadar önemli bir işleve sahiptirler.

    (2) Kur’an’ı Anlama Yöntemi Tefsir Usulü, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, 2014, s: 174.

    (3) Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, Aralık 2017, s: 161, dipnot 102

    (4) Çok Anlamlılık Bağlamında Kur’an Sözlüğü, Mehmet Okuyan, Düşün Yayıncılık, Mayıs 2015, s: 317.

    (5) Kur’ân Ansiklopedisi Tedebbür Maddesi, Prof. Dr. Süleyman Ateş, cilt 20, s: 111.

    (6) Kur’an’ı Anlama Yöntemi Tefsir Usulü, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, 2014, s: 256

    (7) Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Düşünme Maddesi, İlhan Kutluer, citl 10, s: 53.

    (8) Ragıp el-İsfahânî, Müfredatü Elfâzi’l Kur’ân, Tahkîki Safvân Adnan Dâvûdî, Dimaşk-Beyrut, 1992, دبر maddesi.

    (9)Mekayîs-ul’Luğa, İbn Fâris, دبر maddesi

    (10) Ragıp el-İsfahânî, Müfredatü Elfâzi’l Kur’ân, دبر maddesi.

    (11) İbn Manzûr, Lisân’ul Arab, دبر maddesi.

    (12) Bkz: Hûd 11/1-2, Fussilet 41/3, Nisâ 4/105 ve metot ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz: Erdem Uygan, Kur’an Kavramı, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017 ve Fatih Orum, Kur’an’ı Anlama Usûlü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2015.

    (13) Bkz: Âl-i İmrân 3/81, A’râf 7/157

    (14) Ulu’l elbâb ve Zikir konusuyla ilgili daha detaylı bilgi ve diğer ayetler için bkz: Erdem Uygan, Zikir 2, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s: 29.

    (15) Kavl ifadesi ile ilgili daha fazla bilgi için bkz: Erdem Uygan, Zikir 2, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s: 42.

  • Sen De Mi ParalelDin?

    Sen De Mi ParalelDin?

    Paralel terimi geometride “uzunlukları boyunca birbirinden eşit uzaklıkta bulunan doğru ya da düzlemlerin birbirlerine göre olan durumları”nı anlatır. Kelime devlet için kullanıldığında ise meşru devlet yapılanmasının içine sızan ve onun imkanlarını kullanarak yerini almaya çalışan habis bir oluşum anlamını kazanmıştır. Bu tür bir oluşum kendini ve amacını gizlemek ve devletin içine sızmak için dini kullanmak zorundadır. Çünkü insanların akıllarını çalıştırmayı gönüllü olarak bıraktıkları tek alan dindir. Bu da dinlerin, siyasi güçlerin çıkarına olarak, birer dogma haline getirilmiş olmasının bir sonucudur.

    Yüce Allah bir tek din indirmiştir. O da Adem Aleyhisselam’dan kıyamete kadar geçerli olan ve Rabbimizin adını “İslam” olarak belirlediği dindir.[1] Tüm kuralları Allah tarafından belirlenmiş ve açıklanmış, nebileri tarafından da insanlara ulaştırılmış bir tek din olduğuna göre mevcut diğer dinlerin tamamı Allah’ın dininin yerini almak için tek gerçek dinin içine sızmış habis oluşumlar yani paralel dinlerdir. Kısacası devlet için kullanılan paralel isimlendirmesi aynı şekilde din için hatta öncelikle onun için kullanılabilir. Bu dini oluşumların siyasi bir güç elde etme veya yönetime sızma amacıyla kullanılmıyor olmaları kendilerinin paralel din oldukları gerçeğini değiştirmez. Paralellikleri Allah’ın dini olmamalarına rağmen öyleymiş izlenimi verilmesi sebebiyledir:

    “Kim İslam’dan[2] başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette, kaybedenler içinde olur.” (Âl-i İmrân 3/85)

    İnsanların kitleler halinde sömürülüp yönetilmeleri, diğer bir deyişle köleleştirilmeleri için Allah’ın dini oldukları iddia edilen paralel dinler oluşturulması gerekmektedir. Bu sebeple paralel dinler, tarihin her döneminde iktidarlar tarafından desteklenerek köle toplumlar oluşturmada kullanılmışlardır. Bu dinler Allah’ın dini olmadıkları için de insanlığa hiçbir zaman fayda ve mutluluk getirmemiş, daima kaos, düşmanlık ve perişanlığın kaynağı olmuşlardır. Zaten hürriyeti elinden alınmış toplumlarda mutluluktan söz edilemez. Mutlu köle olmaz.

    Nitekim Firavun ve onun devlet büyükleri, kendilerine gönderilen Musa ve Harun Aleyhimesselamın, aslında iktidarlarını ele geçirmenin peşinde olduklarını düşünmüşlerdi. Çünkü Firavun ve yanındaki devletliler, oluşturdukları paralel dinlerini, halkın üzerinde kendi hakimiyetlerini kurup onları kendilerine kul etmek için kullanıyorlardı. Zaten eğer amacınız insanları köleleştirmek değilse Allah’ın dinini bozup paralel bir din oluşturmanız anlamsızdır:

    Sonra onların ardından da Musa’yı ve Harun’u, âyetlerimizle birlikte Firavun’a ve ileri gelen adamlarına gönderdik. Onlar da büyüklenmişlerdi. Zaten bir suçlular topluluğu idiler. (Yunus 10/75)

    Dediler ki “Atalarımızdan görüp bildiğimiz yoldan bizi çevirmek için mi geldin? Bu yerin büyüğü ikiniz olacaksınız öyle mi? Biz ikinize de inanmıyoruz.” (Yunus 10/78)

    Ayette dikkatimizi çeken bir durum da firavun toplumunun paralel dininin, atalarından gördükleri din olmasıdır. Üstelik firavun ve avanesi “atalarımızdan gördüğümüz yol” ifadesini yollarının doğru yol olduğuna delil olarak kullanmakta ve böylece halkı etkileme yoluna gitmektedirler. Bu da paralel dini meşrulaştırmak ve gerçek dinmiş gibi göstermek için baş vurulan en etkili yoldur ve geniş kitleler “atalarımızın dini” söylemiyle kandırılmaktadırlar. Oysa içinde doğduğumuz topumun dini ve din adına sergiledikleri uygulamaları, onun Allah’ın dini olduğunu göstermez. Bugün yeryüzünde hangi toplumda dünyaya gelirsek gelelim sorgulamadan kabul edeceğimiz bütün dinler paralel din olacaktır. Çünkü yeryüzünde an itibariyle Kur’an’ın hakim olduğu bir coğrafyadan bahsetmemiz mümkün değildir. Bu da demektir ki atalarımızın ve mensup olduğumuz toplumun dini otomatik olarak paralel dindir. Dolayısıyla sorgulanması ve Allah’ın kitabına uygun olmadığı için derhal terk edilmesi gerekir:

    Onlara “Allah’ın indirdiğine, Elçinin getirdiğine gelin!” dense, ”Atalarımızdan gelen bize yeter!” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğru yolu bulamamışlarsa ne olacak? Ey inanıp güvenenler (müminler)! Siz kendinizden sorumlusunuz, doğru yolda olduğunuz sürece yoldan çıkanların size zararı olmaz. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yapıp ettiğiniz şeyleri size bildirecektir. [3] (Mâide 5/104-105)

    Herhangi bir insanın ya da kurumun iddiasını ve uygulamasını Allah’ın dini olarak kabul ettiğimizde aslında gerçek dine paralel, uydurma bir dini yaşamaya başlamış oluruz. Böyle bir durumda Allah’ın o konudaki gerçek hükmünü göz ardı ettiğimiz yani üzerini örttüğümüz için “kafir”, Allah’ın hükmü yerine bir insanın –ki bu kendimiz de olabiliriz- ya da kurumun görüşünü din saydığımız yani onu Allah ile aramıza koyduğumuz için de “müşrik” olarak adlandırılırız. Bu adlandırmalar insanlar tarafından değil, Allah’ın kitabı tarafından yapılmaktadır. Yaygın kanının aksine kafir ve müşrik ifadeleri birer hakaret değil, Allah’ın kitabında detaylıca açıkladığı ve örneklendirdiği temel kavramlardır. Bizi Allah’ın kitabında yaptığı tanımlara göre kafir ya da müşrik yapan şey, fiillerimizdir. Gerekli yanlışları yapıyorsak herhangi bir insanın bize kafir demesine gerek olmaksızın o tanıma gireriz. Kafir olabilmemiz için doğruları ve gerçekleri bilmemiz ve onları görmezden gelmemiz gerekir:

    Kendilerine açık belgeler gelmiş, Allah’ın Kitabının[4] hak olduğuna şahit olarak inanıp güvenmiş sonra âyetleri görmezlikten gelmiş (kâfir olmuş) bir topluluğu hiç Allah yola getirir mi? Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Âl-i İmrân 3/86)

    Kısacası bir tür dışlama ve ötekileştirme olarak anlaşılan ve kullanılan “tekfir etme”, gerçekte bir statü belirlemeden başka bir şey değildir ve insanların iddialarıyla değil, bizzat Kur’an’ın belirlediği ölçülere uyulup uyulmadığı ile ortaya çıkar. Yani bizim birilerine kafir veya müşrik dememizin de bir önemi yoktur. Herkes kendisinin hangi kategoriye girdiğini Allah’ın kitabını ölçü alarak belirleyebilir. Kur’an, “dünya hayatı”, yani “hemen yanıbaşımızdaki yakın menfaatimizi”, diğer bir deyişle “maslahatı” Ahiret hayatına, yani Rabbimizin belirlediği evrensel doğrulara tercih ediyorsak bizi “kafir” olarak tanımlamaktadır:

    O kafirlerin, suçlarıyla sıkı sıkıya bağlı olan azaptan dolayı çekecekleri var. Onlar, dünya hayatını Âhiretten çok seven, anlaşılamaz eğrilikler oluşturarak Allah yolundan  çekilen kimselerdir. Onlar derin bir sapkınlık içindedirler. (İbrahim 14/2-3)

     

    Günümüzün Gözde Paralel Dinlerinden Bazıları:

    Dinin temel kavramlarını Kur’an’dan öğrenerek etrafımızda yaşanan dine baktığımız zaman, paralel dinin ne kadar yaygın ve ne kadar çeşitli olduğunu rahatça görmeye başlarız. Hatta bizim hiç tahmin etmeyeceğimiz uygulamaların bile birer paralel din dayatması olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Bu yazımızda bu paralel dinlerin en çok tutulanlarından ve onların Kur’an’a aykırılığı en bariz olan söylemlerinden kısa örnekler görmeye çalışacağız. Böylelikle umarız ki; bu dinlerden birinin mensubu olduğu halde hala doğru yolda olduğunu sanan kardeşlerimizi uyarma ve daha da önemlisi kendimizi kontrol edip fabrika ayarlarımıza döndürme fırsatını değerlendirmiş oluruz:

     

    – Paralel Dinler Olarak Mezhepler:

    Müslümanlar mezhepleri ve onların İslam’a yüzde yüz aykırı uygulamalarını, Allah’ın kitabı ellerinde olmasına rağmen, paralel dinler olarak benimsemişler ve bölünmüşlerdir. Oysa yukarıdan itibaren yaptığımız tüm tanımlamaları ortaya koyan aşağıdaki ayetlerde bunu yapmamaları için Rabbimiz tarafından uyarılmışlardır:

    Dinlerini (Kitap’tan) ayıran ve farklı birlikler (mezhepler) oluşturanlardan olmayın. Her cemaat/mezhep kendinde olanla övünüp durur. Bu insanlara bir zarar gelse dönüp Rablerine yalvarırlar. Sonra onlara iyiliğinden tattırsa bakarsınki bir kısmı, Rablerine ortak koşuyorlar. Bunu, bizim verdiğimizi gizlemek için yaparlar. Keyfini sürün bakalım; yakında öğrenirsiniz. (Rum 30/32-34)

    Bu ayetlerde, insanların gördükleri zarardan sonra Allah’ın ikramı geldiğinde tekrar O’na ortak koşmaları konusuna dikkat etmemiz gerekir. Müşrik sayılmalarının gerekçesi ayette çok açıktır: Allah’ın verdiğini, yani kitabını gizlemek için kendi kurguları olan mezheplerine uymak. Yani ayette, insanların, herşey yolunda giderken Allah’ın ayetlerine değil, kendi kurgu mezheplerine uyan kişiler oldukları belirtiliyor ve bu eylemleri “Rablerine ortak koşma” yani “şirk” olarak tanımlanıyor.

    Mezheplerin paralel birer din olduklarını görmek için fıkhi uygulamalarının Kur’an’a ne kadar ters olduğunu görmek yeterlidir. Süleymaniye Vakfımızın çalışmalarını takip edenler artık yakinen biliyorlar ki mezheplerin tamamı Kur’an’a rağmen savaş esirlerini köleleştirmeyi, küçük çocukların evlendirilmelerini, sadece sözle birkaç saniyede gerçekleşen boşanmayı, kadınların dövülebileceğini ve daha birçok Kur’an’a ve dolayısıyla fıtrata aykırı hükmü din haline getirmişlerdir. Kur’an’a taban tabana zıt bu uygulamalar elbette İslam olamazlar. Dolayısıyla paralel dinlerin uygulamaları olarak görülmek zorundadırlar. 

     

    – Tasavvuf Paralel Dini:

    Günümüzde en yaygın paralel dinlerden biri de “tasavvuf” adını taşımaktadır. Öyle ki tasavvuf ismi neredeyse İslamla özdeşleşmiştir. Hatta pek çok insanın tasavvuf sayesinde müslüman olduğu, günümüzde İslam’ın tasavvuf sayesinde yayıldığı iddia edilir. Ancak o yayılanın kesinlikle İslam olmadığını söylemek için büyük bir uğraşa gerek yoktur.

    Yukarıda kısaca değindiğimiz şirk kavramını biraz daha detaylandırmak gerekirse; şirk tevbe etmeden ölündüğü takdirde asla affedilmeyecek tek ve en büyük günahtır. Allah’ın tüm kitaplarının ana konusu şirkle mücadeledir. Şirk Allah’a inanmamak değil, Allah’ın uzak olduğuna, O’na yaklaşabilmek için aracı kişi ve/veya kurumlara ihtiyaç olduğuna inanmak ve Allah’a ait özelliklerin O’ndan başkalarında da olduğunu iddia etmektir. Bu durumda insan, direkt Allah’tan yardım istemek ve O’nun sözünü tek ve mutlak gerçek kabul etmek yerine, arada başkalarını şefaatçi, yardımcı, kurtarıcı kabul edip bunların iddialarını din sayacaktır.

    Tasavvufun bu en temel konudaki sabıkaları saymakla bitmez. Bu paralel dinin dokunulmaz kabul edilen büyük alimlerinin (!) kitaplarını okuduğumuzda İslam’ın en temel akidesi olan tevhidin nasıl yerle bir edildiğini ve Allah’ın dininin nasıl tam bir şirk dini haline getirildiğini görmemiz hiç de zor olmaz. Yeterki meseleye Kur’an’ı bilerek yaklaşalım. Mesela bu paralel dinin önemli isimlerinden Gazali’ye göre evliya kabul edilen kişiler, nebiler gibi Allah’tan kendi iradeleri dışında bilgi alırlar:

    “Bu bakımdan evliyâ ile enbiyânın ilimleriyle ulema ile hükemânın ilimleri arasındaki fark şudur: Evliyânın ve enbiyânın ilimleri kalbin dahilinden gelir, melekût âlemine açılan kapıdan gelir. Hikmet ilmi ise, duyuların kapılarından gelir.”[5]

    Ancak Gazali’ye göre evliya (veliler) enbiyadan (nebilerden) daha üstündür çünkü ilimlerini direkt Allah’tan alırlar, nebilerse vahiy meleğine ihtiyaç duyarlar:

    “…delilsiz ve öğrenmeksizin kalbe ilka edilen ilim, kulun nasıl ve nereden kendisine verildiğini bilmediği ve kendisinden istifade ettiği sebebe muttalî olduğu kısımlara ayrılmaktadır. O sebep de ilmi kalbe ilka eden meleğin müşahedesidir. Birincisine ‘ilham’ ve ‘kalbe üflemek’ adı verilir. İkincisine ‘vahy’ denir. Vahy sadece peygamberlere mahsustur. Birincisi ise evliyâya mahsustur.”[6]

    Tasavvuf adı verilen paralel dinin, gerek tanınma gerekse akideyi bozmada sınır tanımama bakımından en büyük isimlerinden biri de kuşkusuz Muhyiddin İbn-ül Arabi’dir. Bu zat, Fütuhat-ı Mekkiyye adlı kitabında kendisinin velilerin sonuncusu olduğunu iddia etmektedir (hatem-ül evliya)[7]. Aynı şahıs bu iddiasını pekiştirdiği ve rüyasında kendisine Rasulullah tarafından verildiğini[8] iddia ettiği bir diğer kitabı olan Füsus-ül Hikem’de ise velilerin sonuncusunu yani kendisini şöyle tarif etmektedir:

    “Bundan dolayı resûllerin sonuncusu velî ve resûl ve nebîdir. Ve evliyânın sonuncusu, asıldan alıcı olan vârisdir ve mertebelerin müşâhede edicisidir. Ve o, şefâat kapısının fethinde Âdem evlâtlarının efendisi ve cemâatin önde olanı olan Muhammed (s.a.v.)’in güzelliklerinden bir güzelliktir.”[9]

    Geniş kitleler üzerinde İslam olduğu algısı yaratılmış, oysa Kur’an’a tamamen aykırı bir paralel din olan tasavvufun ne derece şirke batmış olduğunu bu kısa örneklerden dahi görmek mümkündür. Hatta tasavvufun bu büyük alimlerinin (!) eserleri bu ifadelerden çok daha ağır binlercesiyle tıka basa doludur. Tasavvuftaki bu yoğun şirki en açık şekilde görebileceğimiz bir diğer isim de bugün tüm dünyada tanınan Celaleddin Rumi’dir (nam-ı diğer Mevlana). Bu kişinin ortaya koyduğu eserlerde anlattıkları öylesine İslam zannedilmektedir ki herhangi birine karşı çıkmak bile büyük bir kitlenin tepkisini çekmeye yetmektedir. Ne var ki; en bilinen eseri olan Mesnevi’nin internette kolayca bulunabilen önsözü bile asla kabul edilemeyecek ifadelerle doludur. Tıpkı İbn’ül Arabi gibi Celaleddin de bu kitabın kendisine yazdırıldığını iddia etmekte ve insanları bu yolla etkilemeye çalışmaktadır. Fakat biz bir başka eserindeki çok daha ağır ifadelerinden alıntı yapmak istiyoruz: Divan-ı Kebir. Celaleddin bu kitabında Ali radyallahuanh hakkında bakın neler söylüyor:

    “Hakkın yüksek sıfatları Ali’nin vasfıdır. Hakkın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrı’nın zatına yapışmış, o olmuştur. Hani duyduğun lahutun o gizli hazinesi yok mu; işte o odur. Çünkü o haktan, hakla görünmüştür. O hazinenin nakdi tükenmez ilimdi. İşte o ilimden maksut yüce Ali’dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilmez. Zira o hakimdir, herşeyin bilginidir. İbtidasız (başlangıçsız) evvel o idi, sonsuz ahir de o olur. Peygamberlere yardım eden o idi, velilerin gören gözü de hakikaten odur. Yüzünün nurlu parıltısı kendi ziyasından bir güneş yarattı. O hak iledir; hak ondan görünür. Hakka ki o hak ile ebedidir.”[10]

    Bizce Paraleldin-i Rumi adını daha çok hak eden bu şahsın yalnızca Allah’ta olan özellikleri Ali (r.a)’a verdiği, açıkça şirk olan ifadeler bu kadarla da kalmıyor. Ne yazık ki insanı okurken bile utandıran şu sözleri de yine aynı kasidede yer alıyor:

    “Gene Ali’nin vergisidir ki Meryem’e arkadaş oldu da İsa vücuda geldi…”[11]

    “Dinde evvel o idi, ahir o idi. Allah ile içli dışlı o idi…”[12]

    Yazar bu sözlerine karşı çıkılacağını da gayet iyi bildiğinden olsa gerek, şöyle devam ediyor:

    “Ey efendi! Benimle boşuna kavga etme! Bu böyledir. Hakikat budur ki biz hepimiz zerreyiz, güneş odur. Biz hepimiz damlayız, deniz odur.”[13]

    Görüldüğü üzere çok saygın oldukları düşünülen isimler gerçekte sınırları aşmada, dinin en temel kavramlarını dinamitlemede ve kendilerini ilahlaştırmada birbirleriyle yarışır haldedirler.

    Yavaş yavaş günümüze doğru gelmeye ve tasavvuf adlı paralel dinin diğer büyük (!) isimlerinden alıntılar yapmaya devam edelim. Bunlardan biri de Said Nursi’dir. Kim olduğunu anlatmaya hiç gerek olmayacak kadar meşhur Nursi de evvela geleneği bozmamakta ve Risalelerin kendisine yazdırıldığını iddia etmektedir.[14]

    “Bu risalenin girişinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki öyle yazdırıldı.”[15]

    Tasavvuf ve tarikatlara göre evliyalık Allah ile insan arasında bir aracı kurum haline getirilmiştir. Allah dostu anlamında kullanılan veli ifadesi belli şahıslara has kılınır ve bunlar arasında da kutub, gavs, evtad, revasi, nüceba, nükeba gibi mertebelerin bulunduğu hiyerarşik bir yapı olduğu iddia edilir. Bunların kainatta tasarruf sahibi olduklarına, insanlara yardıma koştuklarına inanılır ki böyle bir inanç tam anlamıyla şirktir. Hatta Kur’an’a göre Mekkeli müşrikler bile şirkte bu kadar ileri gitmemiş kainatta tasarruf sahibi olanın sadece Allah olduğunu söylemişlerdir.[16]

    Aşağıda Said Nursi’den yapacağımız alıntıda geçen ifadelerin anlaşılması için yaptığımız bu kısa açıklama ile yetinmek istemeyenler konunun ayrıntısını Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır’ın Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk ile Prof. Dr. İbrahim Sarmış’ın Tasavvuf ve İslam adlı kitaplarına başvurabilirler.

    Said Nursi, kendisinin kainatta tasarrufu bulunduğu iddia edilen bu velilerin en büyüğünün bile üzerinde ve ferdiyet yani “bir tek olma” makamında olduğunu Risalelerde şu şekilde dile getirmektedir:

    “Risale-i Nur’un manevi kişiliği ve onu temsil eden has şakirtlerinin manevi kişilikleri Ferid (bir tek olma) makamıyla şereflendikleri için onların üzerinde ne bir ülkenin kutbunun ne de zamanının büyük bölümünü Hicaz’da geçiren kutb-u azamın yetkisi vardır. Bu sebeple kutb-u azamın dahi emrine girmek zorunda değillerdir. Her devirde var olan iki imam gibi onu tanımaya mecbur olmazlar. Ben eskiden Risale-i Nur’un manevi kişiliğini (kendimi) o imamlardan biri zannederdim. Şimdi anlıyorum ki gavs-ı azam hem kutub, hem gavs hem de ferdiyet (birlik) makamında olduğundan, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet (birlik) makamıyla şereflenmiştir.”[17]

    Tasavvuf ve tarikatlardaki velilerin hiyerarşik yapısından ve bunların en üstü olan kutup kavramından kısaca bahsetmiştik. Paralel din yolculuğumuzda artık günümüze gelelim ve Fethullah Gülen’den kutbun ne olduğunu öğrenelim:

    “Kutup; insanlar arasında, yer-gök ehlinin matmah-ı nazarı, Hakk’ın kâmil mânâda halifesi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın has varisi ve her devirde bulunan insan-ı kâmilin de unvanıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan sonra bu paye, dava-yı nübüvvetin hakikî vârisleri olmaları itibarıyla, hilâfet sıralarına bağlı olarak, Râşid Halifeler’le temsil edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise, hakikî müçtehid ve mânâ âleminin sultanları, zâhir ve bâtının da kahramanları aktâb, evliyâ u asfiyâ ile..

    Bir kutup, hususî mazhariyetleri ve vazifesiyle mütenasip özel donanımı açısından tıpkı Kutup Yıldızı gibi tektir, yektadır; yer ve gök ehlinin de gözdesidir…”

    “Kutup, bir gözü bütün mükevvenâtta diğeri eşyanın perde arkasında sürekli mârifet avlar ve gönlüne akan hikmet ibrişimleriyle varlığın ruh ve mânâ desenlerini işleyerek, çevresine lâhûtî dantelalar sunar…”

    “O, hiss-i melekiyesi itibarıyla, kalbi İsrâfil’e, nutku Cebrail’e, kuvve-i cazibesi Mikail’e, kuvve-i dâfiası da Azrail’e ayna bir kâmildir. Bu açıdan da o, bütün âlemlerin “min vechin” kalbi olma mesabesinde bir merkez insan/kendi çağı itibarıyla Allah’ın halifesi, Hakikat-ı Muhammediye (aleyhi afdalussalavât)’ın has talebesi ve temsilcisi, “taayyün-ü evveli”nin zaman üstü bir şuaı ve ilâhi esrarın bütün gönüllere intikalinde de nûrânî, şeffaf bir vasıtasıdır.”[18]

    Görüldüğü gibi, yukarıdaki yazıda ve tüm büyük mutasavvıfların çok değerli kabul edilen kitaplarında anlatılan tasavvuf inancında veliler birer ilahtır. Bu inançlar bu şahısların hepsinde vardır. Günümüzde bu sözde alimlerin bir kısmının diğerlerinden daha iyi olduklarını iddia edenler bulunmaktadır; ancak yazdıklarına bakıldığında bu iddianın aslı olmadığı kolayca ortaya çıkmaktadır. Daha açık bir ifadeyle; Fethullah Gülen neyse Said Nursi de Celaleddin Rumi de İbnul Arabi de odur. İslam’ı bir şirk dini haline getirmede hiçbirinin diğerinden farkı yoktur. Her biri aynı paralel dinin farklı zamanlarda yaşamış liderleridir. Bunu görebilmenin olmazsa olmaz şartı Kur’an’ı biliyor olmaktır. Şirkin ne olduğunu Kur’an’dan değil de bu sözde alimler ve çok sayıdaki benzerlerinden öğrenecek olursak, onların bu anlattıklarının şirk olduğunu görmemiz elbette mümkün olmayacaktır. Bu durum tıpkı daha önce tertemiz bir denizde yüzmemiş bir insanın bataklığı tatil cenneti zannetmesine benzer.

     

    – Resmi ve Kurumsal Paralel Din:

    Paralel dini, “Kur’an’a aykırı bütün din sayılan inanç ve uygulamalar” olarak tanımladığımız için sadece mezhepler, tasavvuf ve tarikatlarla sınırlı tutmamız doğru olmaz. Bunlara devlete bağlı kurumlar eliyle oluşturulan “resmi” paralel dinler de eklenmelidir. Belki de paralel din kavramının en etkili ve gerçek dini geçersiz kılma açısından en tehlikelisi sırtını devlete dayamış olanlardır. Zira değişen konjonktüre, siyasi  erke ve “maslahata” göre dinin hükümleri çığrından çıkarılabilmektedir. Aslında yukarıdaki maddelerde gördüğümüz mezhep ve tasavvuf dinleri de çoğunlukla bu kurumsal devlet dininin desteğiyle kendilerine hakimiyet alanı bulmaktadırlar. Her ne kadar paralel dinler devletle ters düştüklerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan onların uygulamalarını tenkid eden açıklamalar gelse de arada önemli bir söylem farkı olmadığını görmek çok da zor değildir. Bu sebeple devletin bu resmi kurumu inandırıcılıktan ve samimiyetten hergün biraz daha uzaklaşmaktadır. Mesela; yukarıda Fethullah Gülen’den alıntıladığımız Kur’an’a aykırı söylemlerle bugün Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Başkan Yardımcılığı yapan Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz’ın aşağıdaki ifadeleri arasında bir fark görmek mümkün değildir:

    “Kutup en büyük velidir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kainatta tasarruf sahibidir. Gavs, darda kalındığında sığınılan ve istimdad edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sufiler “yetiş ye gavs” diyerek gavsa sığınırlar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır. Abdulkadir Geylani gavs-ı azam lakabıyla ünlüdür.

    Ancak bütün bu sığınma ve istimdadlar zahirde gavsa ise de hakikatte Allah’adır. Çünkü alemde yegane mutasarrıf Allah Teala’dır. Ondan başka fail-i mutlak yoktur. Gavs olarak bilinenler esma ve sıfat-ı ilahi mazharıdırlar.”[19]

    Hangi ekolden olurlarsa olsunlar paralel dinlerin ortak özelliği insanı ilahlaştırmak ve Allah ile kul arasında bir takım makamlar uydurarak birilerini veya bazı kurumları o makamlara layık görmektir. Bu durum ne yazık ki Allah’ın ayetlerinin meallerine kadar sokulmuştur. Ülkemizin en tanınmış ilahiyatçıları tarafından hazırlanmış Türkiye Diyanet Vakfı’nın mealinde Bakara Suresinin 30. ayetinin mealinde parantez içinde şu açıklamaya yer verilmiştir:

    “Halife, vekil, temsilci demektir. Allah yeryüzünde iradesini temsil etmek üzere insanı yaratmış, orada ilahi hükümranlığı gerçekleştirme görevini de ona vermiştir.”[20]

    Bu açıklamada yer verilen, “insanın yeryüzünde ilahi hükümranlığı kurma görevine sahip olması” iddiası kutup, gavs gibi uydurma makamlara giden yolu sonuna kadar açmaktadır. Oysa ne açıklama gereği duyulan ayet ne de Kur’an’daki herhangi bir ayet buna asla izin vermemektedir. [21]

    Bir önceki bölümde Fethullah Gülen’den yaptığımız alıntıda geçen Hakikat-ı Muhammediye ifadesi okurlarımızın dikkatinden kaçmamıştır. Bu terimin ne anlama geldiğini öğrenmek için Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ndeki Hakikat-ı Muhammediye maddesinden kısa bir bölümü görelim:

    “Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir…

    Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir.”[22]

    Dikkat edilecek olursa bu batıl ve şirk inanç, hiçbir eleştiri yapılmadan, sanki gerçekten dinde yeri varmış gibi yazılmış ve Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde okurlara sunulmuştur. Bu durumun kabul edilmesi mümkün değildir.

    Devletin resmi dini kurumunun eliyle paralel din oluşturulmasının birçok örneği sayılabilir. Mesela her Ramazan’da gündeme gelen imsak vaktindeki bariz hatanın hala Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından din diye insanlara sunulması da bir paralel din dayatmasıdır. Bu dayatma da devletin resmi kurumu tarafından, paralel imsakiye dağıtılarak yapılmakta ve Allah’ın hem yarattığı hem de indirdiği ayetler tüm uyarılara rağmen “görmez”den gelinmektedir. Aynı yanlış hergün kılınan yatsı namazı vaktinde de yapılmakta, sabah namazına kadar kılınabileceği de söylenerek yine çok açık ayetlere sırt dönülmektedir. İşte Allah’ın kitabına aykırı paralel dinler böyle oluşturulmakta, paralel dini oluşturan kurumlar da sırtlarını devlete ve dolayısıyla siyasi iktidarlara dayadıklarından, Allah’ın ayetleri ile yapılan uyarıları dikkate alma gereği duymamaktadırlar.

     

    – Modernist Paralel Dinler:

    Paralel dinlere son bir örneği de bugünün modernist ilahiyatçılarından verelim. Günümüzde Kur’an’a yönelişin özellikle gençler arasında artmasıyla birlikte, bunun önüne geçmek için gereken önlemlerin alınmakta olduğu da görülmektedir. “Kur’an’cı” görünerek, gerçekten Kur’an’a yönelenlerin arasına sızan bir likid grup Kur’an’a kendi deyimleriyle “tarihselci” bir yaklaşımla bakmakta ve Kur’an’daki hükümlerin bugüne hitap etmediğini ısrarla vurgulamaktadırlar. Onlara göre miladi altıncı yüzyılın Mekke toplumuna inmiş kitabın hükümleri bugün uygulanamaz ve bugün uygulanması gereken dinin hükümlerini de elbette tarihselciler gibi düşünen sözüm ona alimler koyacaklardır. Dolayısıyla bu iddia da yine insan uydurması bir paralel din oluşturmak demektir. [23]

    Sanılanın aksine paralel dinin bu çeşidi de tarih boyunca var olagelmiştir ve Kur’an bunun da örneklerini gözler önüne sermektedir. Tarihselciler çok daha ileri giderek Kur’an metninin, “Allah’ın ayetleri” denmesine rağmen, aslında Rasulullah’ın sözlerinden oluştuğunu açıkça dile getirmektedirler. Kur’an’a tarihselci yaklaşımın sözcülerinden sayılabilecek olan Mustafa Öztürk, son çalışmalarından birinde şunları yazabilmektedir:

    “Hz. Peygamber insanlara tebliğ ettiği bu kelamın kendine ait olmadığını söylememiş, kendisinin Allah tarafından seçilip gaybi yardımla desteklendiğine dikkat çekmiştir. Bu gaybi yardım/destek Kur’an’da vahiy diye isimlendirilmiştir. Hz. Peygamber vahiy sayesinde Kur’an’ı kendi diliyle formüle etmiştir. Bu yüzden Kur’an Allah’ın ayetleri olarak nitelendirilmiş, yani Allah’tan kaynaklandığı için ilahi sözler olarak kabul edilmiştir.”[24]

    “Kur’an’da tabiat olaylarının ilahi ayetler olarak nitelendirilmesi bunların doğal sebeplerini nefyetmediği gibi Kur’an metnindeki ayetlerin “Allah’ın ayetleri” olarak nitelendirilmesi de metnin Hz. Peygambere ait olmadığını göstermez.”[25]

    Allah’ın kitabını yeryüzünde etkisiz kılmanın en acıklı çırpınışlarını içeren bu ve benzeri ifadeler tarihselcilik paralel dininin akademisyen ilahiyatçılar tarafından Kur’an’a rağmen hangi akıl almaz noktalara vardırıldığını gözler önüne sermektedir. Nitekim bugün haşa Allah gibi kitap yazmamız gerektiğini makalelerine yazan da bu paralel dinin akademisyen temsilcilerinden bir başkasıdır.[26]

     

    Sonuç:

    Geometrideki paralel ifadesi en az iki doğrunun varlığını vurgularken, “paralel din” tabirinde hiç “doğru” yoktur. Aksine, doğru olanı taklide yeltendikleri ve insan uydurması oldukları için paraleldirler. Yine geometrideki paralel iki doğru hiçbir zaman kesişmezler. Ancak paralel dinler müntesiplerini etkileyebilmek, sanki gerçek dinmiş izlenimi verebilmek, diğer bir deyişle doğru dine sızabilmek için Allah’ın dini ile belli konularda kesişmek zorundadırlar. Mesela paralel dinciler ibadetlerini yerine getirmek zorundadırlar ki insanlar üzerinde etki oluşturabilsinler.

    Yazımızda paralel din okyanusundan sadece birkaç damlayı gösterebildik. Bu dinlerin paralel olduklarını anlayabilmemiz için Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu bilmemiz ve ona sımsıkı sarılmamız gerekir. Onun Allah’ın kitabı olması da büyüklerimizin söylemesiyle değil, bizim kendi çabamızla görmemiz gereken bir durumdur. Ancak bu şekilde ona teslim olabilir ve paralel dinlere karşı teyakkuzda kalabiliriz.[27]

    Kur’an’da paralel dinlerin her çeşidinden çok sayıda örnek bulunur ve bu örnekler de gösterir ki, paralel dinlerin ortak özellikleri, belli bir sınıf insan tarafından sıradan halk kitlelerine dayatılmalarıdır. Nebiler ise sadece Allah’tan başka ilah olmadığını tebliğ etmişlerdir. Bu duruma örnek olarak Nuh Aleyhisselam ve toplumu gösterilebilir:

    Biz Nuh’u kendi halkına (elçi) gönderdik; “Acıklı bir azap gelmeden halkını uyar!” dedik. Onlara şöyle dedi: “Ey halkım! Ben size doğruları açıklayan bir uyarıcıyım. Allah’a kulluk edin, O’ndan çekinerek kendinizi koruyun ve sözümü dinleyin! (Nuh 71/1-3)

    Ancak bu uyarıları  yıllarca gece-gündüz, gizli-açık yapmasına rağmen toplumunun elit tabakası, insanlara paralel dinlerinden dönmemeleri çağrısı yapmaya devam etmişlerdir:

    Şöyle dediler: “Sakın ilahlarınızı bırakmayın! Ved’den, Suva’dan, Yeğus’dan, Yeuk’dan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!” (Nuh 71/23)

    Öyle ki bu büyük nebimiz şöyle dua edecek hale gelmiştir:

    Bunlar birçoklarını saptırdılar. Rabbim! Bu yanlışlar içindeki bu kimselerin sadece sapıklıklarını arttır.” (Nuh 71/24)

    Görüldüğü gibi paralel din büyükleri, insanları tarih boyunca insan uydurması ilahlara çağırmışlardır. Nebiler de tarih boyunca insanları paralel dinlerini bırakıp Allah’ın dinine davet etmişlerdir. Yusuf Aleyhisselam’ın paralel dinle mücadelesi de bunlardan biridir:

    O’nunla aranıza koyarak kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın koyduğu isimlerden başkası değildir.  Allah’ın onlar hakkında indirdiği bir yetki (sulta) yoktur. Hüküm, Allah’ın hükmüdür. O, kendinden başkasına kul olmamanızı emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak, insanların çoğu bunu bilmezler. (Yusuf 12/40)

    Ve yine yaşayarak şahit olduğumuz gibi bu durum bugün de aynen devam etmektedir. Kur’an’da bu ayetler olduğuna göre, paralel dinler ve onların sözde alimleri, “o son saat”e kadar var olacaklardır. Ancak tüm insanlık yanlışa sarılsa da gerçek bir Müslümana düşen, tek başına kalmak pahasına Nuh Aleyhisselam ve tüm nebiler gibi sadece Allah’a sığınıp O’ndan yardım istemek ve doğruları yapmaktır:

    Rabbim! Beni, anamı, babamı, evime gelen mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla! Yanlış yapan bu kimselerin de sadece yıkımlarını artır! (Nuh 71/28)

    Nuh bizi yardıma çağırmıştı; onu ne güzel karşılamıştık. Onu ve ailesini o büyük üzüntüden kurtarmıştık. Soyunu devam ettirdiğimiz sadece onlar olmuştu. Arkadan gelenlerce bu halleriyle anıldılar. Çağdaşları arasından Nuh’a selam olsun. Biz, güzel davrananları işte böyle ödüllendiririz. (Saffat 37/75-80)

    Erdem Uygan

    [1] Bkz: Al-i İmran 3/19 ve 83-85
    [2] Allah’ın tüm nebilerine indirdiği din
    [3] Bu konuda ayrıca şu ayetlere de okunmalıdır: Bakara 2/170, Araf 7/28 , 70-71, 172, 173, Yunus 10/78, Hud 11/62,87, Yusuf 12/40, Nahl 16/35, Enbiya 21/51-54, Zuhruf 43/22-24, Necm 53/23.
    [4] “Ayette geçen Resul (الرَّسُولَ), hem bilgi hem de bilgiyi ileten elçi anlamındadır (Müfredat). Bilgi, elçiden önemli olduğu için Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Al-i İmran 3/144) Elçimiz Muhammed’in, Allah’tan getirdiği bilgiler Kur’ân’da toplandığından artık bizim için Resul, Kur’ân’dır. Bu yüzden burada resul kelimesine Allah’ın Kitab’ı anlamı verilmiştir.” – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır – Al-i İmran Suresi meali ilgili ayetin dipnotu.

     
    [5] Gazzali – İhya’u Ulum’id-Din – 3. Cilt – Mühlikat 6. Kitap – Kalbin Acaib Halleri Bölümü – İki Makam Arasındaki Farkın Bir Misâl İle Beyanı
    [6] Gazzali – İhya’u Ulum’id-Din – 3. Cilt – Mühlikat 6. Kitap – Kalbin Acaib Halleri Bölümü – İlham İle Öğrenmek ve Hakkın Keşfedilmesinde Sûfîlerin Yolu İle Ehl-i İstidlâl’in Yolu Arasındaki Fark.
    [7] Geniş bilgi için bkz. Celaleddin Vatandaş – Vahiyden Kültüre – s: 198 ve 192 no’lu dipnot – Pınar Yayınları – 10. Baskı Haziran 2014
    [8] “Bundan sonrasına gelince, kesinlikle ben mübeşşirede Resûlallah (a.s.)’ı rü’yet ettim. O bana 627 yılının Muharrem ayının son on gününde, Şam’da gösterildi. Bu halde (S.a.v.)’in elinde bir kitap var idi. Bana buyurdu ki: “Bu Fusûsu’l-Hikem kitâbıdır. Bunu al ve insanların istifâdesine sun! Bununla kendilerine fayda temin etsinler!“ Füsusu’l Hikem Tercüme ve Şerhi – Önsöz p:3.
    [9] Füsus-ül Hikem Tercüme ve Şerhi – Şisiyye Fassı – s:212 p:23 http://www.mehmetizzetaslin.com/FileUpload/bs535365/File/fusus_ul_hikem.pdf
    [10] Divan-ı Kebir’den Seçme Şiirler 1 Mevlana, Na’t-ı Ali Kasidesi s:3-4 – M.E.B Yayınları Şark İslam Klasikleri – İstanbul 1995
    [11] A.g.e s: 4
    [12] A.g.e s: 6
    [13] A.g.e s: 6
    [14] Bkz: Risale-i Nur Eleştirisi, s: 314-320 – Adem Tutal – Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2016
    [15] Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır –s: 223, 333 no’lu dipnot: Şualar, Yedinci Şua, c1, s:895
    [16] Bkz.: Yunus 10/31
    [17] Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, s:133 – Ayrıca Risaledeki orijinal metin için bkz: http://www.risaleinur.com.tr/kulliyat/1644.html
    [18] Kalbin Zümrüt Tepeleri – Fethullah Gülen – Veli ve Evliyaullah (2) bölümü, Kutup maddesi e-kitap s: 1285
    [19] Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk – Abdulaziz Bayındır – s:138 dn: Hasan Kamil Yılmaz Ricalul Gayb Altınoluk Mecmuası Aralık 1995
    [20] Kur’an’ı Kerim ve Açıklamalı Meali – Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları – Ankara 2005
    [21] Ayetin olması gereken meali ve halife kelimesinin Kur’an’daki gerçek anlamı ile ilgili bkz: Bakara Suresi Meali – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır – Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2016
    [22] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi – c:15, s: 180 – Mehmet Demirci – http://www.islamansiklopedisi.info/index.php?klme=Mehmet+Demirci
    [23] Makale – Mustafa Öztürk – Benim Tarihselciliğim – http://mustafaozturkarsivi.blogspot.com.tr/2015/06/benim-tarihselciligim.html
    [24] Kur’an, Vahiy, Nüzul – Mustafa Öztürk – Ankara Okulu Yayınları – Ankara 2016 s: 144
    [25] A.g.e – s: 146
    [26] Makale: İlhami Güler – Üç Kur’an Tasavvuru – http://www.medeniyetmektebi.com//index.php?option=com_content&task=view&id=715&Itemid=2

    Ayrıca bkz: Makale – İlhami Güler – Vahiy: Allah’ın İnsan Sözü – Kur’an’i Hayat Dergisi – Eylül – Ekim 2009  – http://kuranihayat.com/vahiy-allahin-insan-sozu_d173.html
    [27] Bu konudaki makalemizi şuradan okuyabilirsiniz: http://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/de-ki-ne-dersiniz-ya-o-allah-katindansa.html

  • ZİKİR: Allah’ın Gönderdiği Kitapların Ortak Özelliği

    ZİKİR: Allah’ın Gönderdiği Kitapların Ortak Özelliği

    Bir an için bana; “derginin geçtiğimiz sayısında yayınlanan yazınızı okudum” dediğinizi ve benim de “peki anladınız mı?” şeklinde karşılık verdiğimi düşünün. Bu sözümü duyunca herhalde o ana kadar hakkımda taşıdığınız tüm olumlu izlenimlerinizi bir kenara bırakırsınız. Ve eğer çok ağır bir cevap vermezseniz, bu sizin nezaketinizden ve kendinizi kontrol edebilme yeteneğinizin üst seviyelerde olmasından kaynaklanıyor olacaktır. Zira okuma eyleminde bulunan kişi anlamadığını ancak kendisi itiraf edebilir ve “yazınızı okudum ama şu kısmını anlayamadım” der. Hatta bu itiraf da “yazınızı okudum fakat hiçbir şey anlamadım” şeklinde abartılı ifadeler içerirse bu sefer, yazara yönelik “anlaşılmaz, saçma sapan bir şey yazmışsın” demenin daha nazikçe dile getirilmesi olarak anlaşılabilir. Yani çok iyi bilinir ki okumak dendiği zaman okunan şeyin anlaşılmamış olması düşünülemez. Bu yüzden hiç kimse, bilmediği dilde kaleme alınmış bir metni okuduğunu, bir tür komiklik yapma niyeti olmaksızın iddia etmez. Kısacası “anladın mı?” diye sormak okuyana, anlaşılmaz olduğunu söylemek yazana hakarettir.

    Bu herkes tarafından bilinen genel kuralın tek istisnası ne yazık ki Kur’an olmuştur. “Kur’an okumak” kalıp ifadesinin içinde, okunan Kur’an’ı anlamak bulunmadığı gibi çoğu zaman anlamanın mümkün de olmadığı öne sürülür ve bir anlamda onu yazana (gönderene) en büyük hakaret sarf edilmiş olur.

    İşte yüce Allah’ın kitabındaki bütün kavramlar böylesi bir okuma (!) anlayışına kurban gitmiştir. Bu kavramların en önemlilerinden biri de “zikir” kavramıdır. Kur’an’da tüm vahiy zincirinin temel yapıtaşlarından biri olarak ortaya konmuş olan zikir, salt “Allah’ı anmak” eylemine indirgenmiş, odaklanılan ise bu anma işleminin kalpten yapılıp yapılmadığı gibi özden uzak konular olmuştur. İslam’dan bir parça sanılan tasavvuf ile iyice çığrından çıkarılan bu önemli kavramın, boncuklu sayaçların zikirmatiğe, Kur’an’ın da sevapmatiğe evrilmesini sağlamak dışında bir etkisi olmamıştır. Nitekim İslam Ansiklopedisinin “zikir” maddesinde anlatılanlar, kavramın içinin nasıl boşaltıldığı ve hatta “Allah’a ulaşmak”, “aleme ermek” gibi İslam ile taban tabana zıt, Kur’an’dan hiçbir delili olmayan anlayışlara nasıl malzeme yapıldığını gözler önüne sermektedir:

    “Allah’ı anmanın sığınma (istiâze), besmele, takdis, tesbih (sübhânellah), hamdele (elhamdülillâh), tekbir (Allāhüekber), tehlîl (lâ ilâhe illallah), havkale (lâ havle velâ kuvvete illâ billâh), istiğfar, tasliye (salavât) şeklindeki ifadelerle yapılması mümkündür (Lisânüddin İbnü’l-Hatîb, I, 304-307). İbadetlerin sıhhati için belli şartlar gerektiği halde zikir için hiçbir şart ileri sürülmemiştir; gece gündüz, ayakta, oturarak, yatarak, abdestli abdestsiz zikir yapılabilir. En faziletli zikir kalp ve lisanla birlikte yapılan zikirdir, yani dilin kalpte olanı ortaya koymasıdır. Daha sonra kalp ile, ardından da dil ile yapılan zikir gelir.

    ….
    Zikredenler açısından zikir üç kısma ayrılır: Zâhir ehlinin zikri şeriatın edeplerine riayet etmek ve ibadetleri yerine getirmektir. Tasavvuf ehlinin zikri Allah’a vâsıl olma arzu ve talebidir. Âriflerin zikri, nefsinden ve onun tasavvurlarından fâni olup sırf nur olan âleme ererek sonsuza nazar etmektir (Lisânüddin İbnü’l-Hatîb, II, 494-496).”[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][1]

    Biz bütün bunları bir tarafa bırakıp her zaman olduğu gibi Kur’an’da türevleri ile birlikte üçyüze yakın yerde geçen bu önemli kavramı yine Kur’an’dan öğrenmeye çalışacağız.

    Öncelikle zikir kelimesinin sözlük anlamlarına bakalım: Zikir kelimesi anmak, hatırlamak, bahsetmek gibi anlamlara gelmektedir. Ragıp El İsfahani Müfredat’ta kelimenin şu anlamına dikkat çekiyor:

    “Bilginin (akılda) hazır hale getirilmek istenmesi, akla çağrılması (istihzar) ve bir şeyin kalpte veya dilde hazır halde bulunması.”[2]

    Zaten hatırlamak dediğimiz eylemi düşünecek olursak, zihnimizde hali hazırda mevcut bulunan bir bilginin ön plana çıkarılması, kullanıma hazır hale getirilmesi olduğunu görürüz. O halde zikir dediğimiz bilgi, biz onu kullanıma açmadan önce de mutlaka var olmalıdır. Var olmayan bir şeyin bilgisinden (zikrinden) söz edilemez. Kelimenin bu özelliği Kur’an’da da dile getirilmektedir:

    “İnsan üzerinden mezkur bir şey olmadığı (zikre değer olmadığı, kendisiyle ilgili hiçbir bilginin bulunmadığı) uzunca bir zaman geçti değil mi?” (İnsan Suresi 76/1)

    Bu sebeple hatırlamanın zıttı olan unutmak bir bilginin yok olması değil, o bilginin (zikrin) zihnimizde kullanımda olmaması anlamına gelmektedir. Kur’an’da unutma

    eylemi zikrin zıttı olarak kullanılır ve kelimenin bu anlamı gözler önüne serilir:

    “Yusuf kurtulacağını düşündüğü kişiye dedi ki “Efendinin yanında benden bahset (beni zikret).” Ancak şeytan efendisine bahsetmeyi (onunla ilgili zikri) unutturdu. Dolayısıyla Yusuf hapiste birkaç yıl kaldı.” (Yusuf Suresi 12/42)[3]

    Yine zikir kelimesinin dil uzatmak, diline dolamak anlamlarındaki kullanımları da Enbiya Suresi’nin 36 ile 60 ve Yusuf Suresi’nin 85. ayetlerinde görülebilir.

    Tüm bu anlamlarının yanısıra zikir kelimesi Kur’ani bir terim olarak da karşımıza çıkmaktadır. Terim olarak zikrin ne anlama geldiğini de kelime anlamlarını göz önünde bulundurarak ayetlerin birbirlerini açıklaması metoduna göre okuduğumuzda Kur’an’dan öğrenmemiz mümkün olmaktadır. Zaten bizim asıl peşinde olduğumuz da kelimenin bu kavramsal anlamıdır. Kur’an’daki tüm kavramlar Rabbimiz tarafından itina ile açıklanmış, hiçbir kavramın içinin insanlar tarafından doldurulmasına izin verilmemiştir.[4]

    Kur’an’ın 38. suresi olan Sad Suresi’nde Rabbimiz yemin ifadesi kullanarak bu kavrama dikkatimizi çekmektedir:

    “SAD! O Zikri (ez-zikir) içeren Kur’an’a yemin olsun.” (Sad Suresi 38/1)

    Görüldüğü üzere Kur’an, içinde zikir denilen bir bilgi içermektedir. Kelimenin hatırlama anlamı düşünülürse, bu bilginin belirlilik takısı ile “ez-zikir” olarak adlandırılması, onun zaten bilinen, öteden beri var olan özel bir bilgiye atfen kullanılıyor olmasından kaynaklanıyor olmalıdır. Yani zikir denilen bilgiyi gören kişi “evet, bunu daha önceden biliyorum, bu bilgi bana yabancı değil, zaten böyle olmalı” diyebilmelidir.

    Kur’an’da Allah’ın bir şeye yemin etmesi, o şey üzerinde önem ve itina ile durulması, araştırma yapılması, dikkat edilmesi gerektiği, Rabbimizin yemin edilen konuda teyakkuzda olunmasını istediği anlamına gelir. O halde bu ayete göre zikir Kur’an’da detaylarıyla tanımlanmış ve gerekli çalışma yapılarak öğrenilebilecek bir kavram olmalıdır. Yine bu ayete göre zikir, Rabbimizden gereği gibi öğrenildikten sonra gereğince hayata geçirilmesi gereken bir kavram olmalıdır.

    Ayrıca ayette “zikir içeren Kur’an”a yemin edilmesi, Kur’an’ın bu zikri içermesi sebebiyle dikkat edilmesi gereken bir kitap olduğunu da gösterir. Tıpkı “içinde altın bulunan sandığa dikkat edin” sözünde olduğu gibi; sandığı dikkate değer kılan içinde altın olmasıdır. Kur’an’ın da önemini içinde barındırdığı zikirden aldığını söylememiz mümkündür. Yine eğer “Kur’an” kavramını “Rabbimizin aralarında kurduğu ilişki[5] sonucu küme oluşturan ayetler topluluğu” anlamıyla okursak, bu kez herhangi bir konuyla ilgili ayetler kümesinin tesbit edilmesiyle o konuya dair bir zikre yani doğru bilgiye ulaşılabildiğini söyleyebiliriz. Bu da zikrin, ayetler üzerinde bir usule göre çalışılarak sürekli yeni bilgiler üretebilme özelliğinin olduğunu gösterir. Nitekim bu özelliğini şu ayette daha net bir biçimde görüyoruz:

    “Bu indirdiğimiz bereketli zikirdir (doğru bilgidir). Şimdi bunu inkar mı ediyorsunuz?” (Enbiya Suresi 21/50)

    Kur’an’ın mubarek (bereketli) zikir olması, ondaki bilginin artan, çoğalan, verimli, üretken bir özelliğe sahip olduğunu , yani ondan sürekli bilgi üretilecek bir yapıda tasarlandığını gösterir. Ayetin sonundaki “e fe entum lehu munkirun” ifadesindeki “munkir” kelimesi konumuz açısından önemlidir: Zikir dediğimiz bilgi ve onun bereketli, verimli ve üretken olduğu inkar edilemez derecede iyi bilinir. Yine zikrin indirilmiş olması sadece Allah’tan gelebilecek bir bilgi olduğunu gösterir. Zaten onu bu derece inkar edilemez yapan da budur. Zikir kavramı hakkında şu ayetlerden de önemli bilgiler ediniyoruz:

    “Dediler ki “Ey kendisine Zikir indirilen kişi! Sen tamamen cinlerin etkisindesin. Söylediğin doğruysa bize melekleri getirsene!” (Hicr Suresi 15/6-7)

    Ayette alay eden kişilerin zikirle ilgili bir sorunları olmadığını, onun indirilmiş olduğunu ve zikir (ez-zikr) olduğunu inkar etmediklerini, böylece onun bir insan tarafından söylenecek bir şey olmadığını da bildiklerini görebiliriz. Burada alay ettikleri şey zikrin indirildiği kişinin Muhammed (a.s) olmasıdır.[6] Sırf bu yüzden zikri yani Allah’tan gelen doğru bilgiyi kabul etmeye yanaşmadıklarını anlıyoruz. Bu bilgilerin insan kaynaklı olamayacağını anladıkları için ve Allah’tan gelmiş olmasını da Muhammed (a.s.)’a kondurmak istemediklerinden onun cinlerle irtibata geçtiğini ileri sürmektedirler. Bu sebeple surenin 9. ayetinde cinlerle irtibatın söz konusu olmadığı vurgulanmak istenircesine şöyle buyrulmaktadır:

    “O Zikri (ez-zikr) Biz indirdik Biz! Onu koruyacak olan da Biziz!” (Hicr Suresi 15/9)

    Bu ayette ayrıca görmemiz gereken zikri Allah’ın bizzat koruyacak olmasıdır. Bu da onun özel bir bilgi olduğunu, her zaman ve mekanda geçerli olduğunu belirtmesi bakımından önemlidir. Ayrıca muhatapların, kabul etmeseler de kendilerine okunanın zikir olduğunu görmeleri zikrin eskiden beri korunduğunu da ortaya koymaktadır. Yani Allah’ın indirdiği kitapların zikir olması onları Allah’ın koruduğunun da bir delilidir. Bu koruma bir sonra gelen kitabın da zikir olması yani aynı bilgiyi ve metodu içermesi şeklinde olsa gerektir.

    Zikir, sadece Allah’tan gelebilecek olduğu bilinen bu sebeple de arzu edilen, beklenen bir bilgidir:

    Bunlar daha önce şunu da söylerlerdi:”Eski insanlara gelen zikir bizde olsa, Allah’ın en samimi kulları yine biz oluruz.” (Saffat Suresi 37/167-169)

    Allah’ın koruduğu bir bilgi herkesin ihtiyaç duyacağı yani herkesin işine yarayacak bir bilgi olmalıdır. Halk arasında nazara karşı etkili olduğu iddia edilerek gerçek etkisi saf dışı bırakılmış şu ayet de aynı konuda bilgimizi artırmamız için önemlidir:

    Ayetleri görmezden gelenler, bu zikri dinleyince sana kin ve nefret dolu gözlerle bakarak “İşte tamamen cinlerin etkisine girmiş adam!” derler. Oysaki bu, herkese yarayacak doğru bilgiden (zikrun li’l alemin) başka bir şey değildir. (Kalem Suresi 68/51-52)

    Burada ayetleri bilerek göz ardı edenler (kafirler) nebimizin okuduğu ayetlerin zikir olduğunu fark ettikleri için nefretle bakıyor olmalılar.[7] Zira okunanın zikir olması bir insan tarafından uydurulamayacağını da gösteriyor. Allah’tan gelmiş olduğunu kesin olarak bildikleri için sinirleniyor ve kıskanıyorlar. O ayetlere uymak zorunda kalmamak için de cinlerin etkisinde (mecnun) olduğunu iddia ediyorlar. Benzer şekilde zikrin insan sözü olamayacağını kavrayan kişilerin onun gönderildiği kişiyi garipsemeleri şu ayette de dile getirilmektedir:
    “O nankörler (kafirler), içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaşırdılar da şöyle dediler: “Bu adam, insanı büyüleyen bir yalancıdır.”” (Sad Suresi 38/4)

    Burada bahsedilen uyarıcı, kendisine zikir indirildiğini anladıkları kişidir. Bunu surenin 8. ayetinde görmek mümkündür:

    “Bu zikir aramızdan ona mı indirildi?” derler. Aslında bunların benim zikrimden şüpheleri var. Yok yok… Henüz azabımı tatmadılar. Yoksa
    üstün ve çokça bağış yapan Rabbinin ikram hazinesi, onların yanında mı?” (Sad Suresi 38/8-9)

    Burada da zikir ile değil, zikrin indirildiği kişi ile alay edilmektedir. Ayetteki “aslında bunların benim zikrimden şüpheleri var” ifadesi 4. ayetten itibaren okunduğunda görülür ki şüphe edilen Allah’ın zikir göndermesi değildir. Yani “Allah gönderirse elbette zikir gönderir ama bu sana gönderilen Allah’ın zikri olamaz çünkü bizim aramızdan sana gönderilmesi olacak iş değil” demiş oluyorlar. Yoksa zikrin sadece Allah’tan geleceği konusunda şüpheleri yoktur. Ayrıca 9. ayetten de anlaşılıyor ki kendi dinleri ile ilgili bilgiyi de zikir olarak (Rabbinin rahmet[8] hazinesi) kabul etmekte ve onu bırakmak istemedikleri için Allah’ın zikri diye kendilerine sunulanı kabule yanaşmamaktadırlar. Fakat bu durumda bile zikri ancak Allah’ın indirebileceğinden şüphe duymadıkları açıktır.

    Yine yukarıda da belirtildiği gibi, zikir sadece Allah’tan gelebilecek doğru bilgi olduğu için tıpkı güneş gibi tüm insanlığa gereklidir, o bilgiyi tebliğ için insanlardan bir karşılık beklenemez:

    Onlara de ki “Sizden bir karşılık istemiyorum. Ağır yükler yükleyen biri de değilim.” Bu, herkesin işine yarayacak doğru bilgidir (zikrun li’l alemin). (Sad Suresi 38/86-87)

    Buraya kadar okuduğumuz ayetlerde zikrin sadece Allah tarafından indirilen özel bir bilgi olduğunu herkesin kabul ettiğini, herkes tarafından bilindiği için hatırlanmaya konu olduğunu, Allah’ın ayetleri üzerinde bir metod ile yapılacak çalışmalarla kendisinden yeni bilgilerin üretilebildiğini ve bu sebeple de Allah’tan gelmiş olması gerektiğini, herkes için gerekli ve tüm zamanlarda geçerli bir bilgi olduğunu, Allah’tan bu bilgiyi alan kişinin kıskanılmasını sağlayacak derecede değerli olduğunu gördük. En önemlisi de Kur’an’ın tebliğ edildiği sırada herkesin onun zikir olduğunu fark ettiğini fakat kabul etmemek için türlü bahane ve iddialar ortaya attığını görmüş olduk. O halde zikrin, bir kitabın Allah’tan gelip gelmediğinin de delili olan bir bilgi olduğu ortaya çıkmış oluyor. Çünkü ileride de göreceğimiz gibi zikir tüm ilahi kitapların ortak özelliğidir ve bir kitabın ilahi kitap olup olmadığı kendinden önceki gibi zikir içerip içermediği ile anlaşılır. Peki bunun için Allah’ın önceden kitap göndermiş olduğu bir toplumda bulunmamız şart mıdır? Yani Kur’an Allah’tan indirilmiş bir zikirdir diyebilmemiz için önceden elimizde Allah’ın indirdiği başka bir zikir olması mutlaka gerekli midir?

    Allah’ın indirdiği ayetlerle daha önce hiç karşılaşmamış olanlar da ilk kez Kur’an ile karşılaştıklarında onun zikir olduğunu anlayabilirler. Zaten her ilahi kitabın zikir olması bu demektir. Zira Allah’ın yarattığı ayetlerle indirdiği ayetler aynı özellikleri taşırlar, aynı metodla okunurlar ve her iki grup ayetle de aynı metodla sonuca ulaşılır. Dolayısıyla Allah’ın indirdiği ayetleri okuyan her samimi kişi onların kainattaki ayetleri yaratandan geldiğini kavrar. Bu sebeple nebimiz böylesi bir zikri canlandırmak, insanların indirilmiş ayetlerle yaratılmış ayetler arasında bağ kurmalarını sağlamak üzere (tezkir) emir alır. Kur’an’ı tebliğ ederek yaptığı da budur:

    Hiç bakmazlar mı, bulut nasıl yaratılmış? Gök nasıl yükseltilmiş? Dağlar nasıl dikilmiş? Yer nasıl döşenmiş? Öyleyse sen doğru bilgi ver (fezekkir – zikri çalıştır); senin görevin sadece bilgi vermektir (sen sadece müzekkirsin). Yoksa tepelerine dikilecek değilsin. (Ğaşiye Suresi 88/17-22)

    Peki daha önce kendilerine Rabbimizin kitap verdiği kişiler için Kur’an’ın zikir olması ne anlama gelir?

    Ulu’l Elbâb:

    Bu bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetleri arasındaki bağlantıları görsünler (tedebbür) ve sağlam duruşlu olanlar (ulu’l elbab) ondan bilgi edinsinler (tezekkür etsinler).” (Sad Suresi 38/29)

    Dikkat edilecek olursa yukarıda geçen Enbiya Suresi’nin 50. ayetinde “zikir” için kullanılan indirilme ve bereketli olma özellikleri bu ayette “kitap” için kullanıldı. O halde kitabın bereketli olması, zikri yani Allah’ın koyduğu doğru bilgiyi içermesi sebebiyledir ki zaten Enbiya Suresi 50’de söylenen de budur. Bu bilginin elde edilmesi için ayetler arası bağlantılar görülebilmelidir (tedebbür). Bu bağlantıları kurarak, kitaptan bilgi edinmenin metodunu kullanan ve bu metodla doğru bilgiye ulaşan (tezekkür yapabilen, zikri çalıştırabilen) kişilere “ulu’l elbab” denmektedir:

    Bu Kitab’ı sana indiren O’dur. Bunun bir kısmı muhkem, (yani hükme esas alınan) âyetlerdir; onlar Kitab’ın anasıdır. Diğerleri müteşâbihtir, (muhkemlerle benzeşirler). Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vîli (bağlantıyı) kurup fitne çıkarmak için kendi eğrilikleriyle benzeşen âyetlere uyarlar. Oysa Kitab’ın tevilini (iç bağlantısını) sadece Allah bilir. Sağlam bilgi sahipleri (rasihune fi’l ilm) şöyle derler: “Biz, bu Kitab’a inandık, (muhkem, müteşâbih ve tevil) hepsi de Rabbimiz katındandır.” Böyle bir bilgiye sadece sağlam duruşlu (ulu’l elbab) olanlar ulaşabilirler (tezekkür).” (Al-i İmran Suresi 3/7)

    Ayetin son cümlesinin Arapça metninde konumuzla ilgili kelimeleri görelim; “bunu sadece ulu’l elbab tezekkür edebilir”. Yine “ulu’l elbab” ile “zikir” kavramı arasında bir bağlantı kuruluyor. Dolayısıyla ayette, Allah’ın kitabında kurduğu sistemi görerek onun zikir olduğunu anlayabilen ve Allah’ın tüm kitaplarındaki bu metodu kullanarak doğru bilgiye ulaşabilen (tezekkür edebilen, zikri çalıştırabilen) kişilerin “ulu’l elbab” olarak adlandırıldığını söyleyebiliriz. Ayette anlatılan muhkem, müteşabih ve tevil sistemini görerek kitaba inananlar, “sağlam bilgi sahipleri” yani ilimde derinleşen, kitapta bir metodun bulunduğunu kavrayan kişilerdir (rasihune fi’l ilm). Ulu’l elbab ise bu metodu görerek kitabın tıpkı daha önceki kitaplarda olduğu gibi zikir içerdiğini anlayanlar ve o zikri Allah’ın koyduğu ve açıkladığı metoda göre çalıştırabilen (tezekkür edenler) kişilerdir.

    Allah’ın yarattığı ayetler de aynı metodla okunurlar demiştik. Gerek indirilmiş ayetlerin Rabbimizin koyduğu metoda göre okunması ile gerekse yaratılmış ayetlerle indirilmiş ayetlerin birlikte yine Allah’ın belirlediği bu metoda göre okunması sonucunda “hikmet” elde edilir.[9] Ulu’l elbab denilen sağlam duruşlu kişiler Allah’tan gelmiş bir kitaptan hikmeti elde etmenin metodunu o kitabın zikir olma özelliğinden dolayı bilirler. Zira bu kişiler önceki kitapların da zikir olduğunu ve onlardan da aynı metodla hikmet elde edildiğini bilmektedirler. İşte onların yeni kitaptaki bu hikmete ulaşma metodunu görmeleri o kitabın zikir olduğu ile ilgili bilgilerini harekete geçirir. Yani tezekkür ettirir:

    O, tercihini doğru yapana hikmeti verir. Kime hikmet verilirse, ona çokça iyilik yapılmış olur. Bu bilgiyi sadece ulu’l-elbâb tezekkür edebilir.” (Bakara Suresi 2/269)

    Allah’ın indirdiği tüm kitaplar zikirdir. Yani hepsinde aynı sistem bulunur. Hepsinden bilgi edinmenin yolu aynıdır. Bu sebeple gelen her yeni kitabın bu özelliği içerip içermediği kontrol edilerek, yani zikir olup olmadığı, kendinden önceki kitaplardaki bilgiyi ve metodu içerip içermediği test edilerek Allah’tan gelip gelmediği anlaşılır. İşte bu testi yapabilen kişilere “ulu’l elbab” denmektedir. Bu sadece Kur’an ve ondan önceki kitaplar arasında değil gelen tüm kitaplar için uygulanmıştır. Musa Aleyhisselam ile İsrailoğullarına verilen kitabın da Allah’tan geldiğini ve beklenen kitap olduğunu o toplumdaki “ulu’l elbab” daha önceki kitaplarla aralarındaki zikir olma ortak özelliğini test ederek görmüşlerdir:

    “Musa’ya o doğruluk rehberini verdik. O Kitab’a İsrailoğullarını da mirasçı kıldık. O, bir rehber ve ulu’l elbab için zikirdir.” (Mü’min Suresi 40/53-54)

    Her ilahi kitap kendinden öncekiyle yakın bir ilişki içerisindedir. Zira ilahi kitapların zikir olmaları bunu gerektirir. Yani hepsinde Allah’tan geldiğini kanıtlayacak ve önceki kitapları tasdik edecek doğru bilgiler bulunmalıdır. İşte bir kitabın zikir olması budur. Vahiy zinciri içerisinde sonra gelen kitabın öncekine göre bir takım iyileştirmeler de içermesi gerekir. Rabbimiz birbirini takip eden kitaplarla peş peşe gönderdiği vahyin tümünü “el-kavl” (söz) olarak isimlendirmektedir:

    Bu sözü (el-kavl) onlar için peş peşe sıraladık. Belki akıllarını başlarına toplarlar (tezekkür ederler). (Kasas Suresi 28/51)

    Rabbimizin “el-kavl (söz)” dediği tüm vahiy zincirinin “tezekkür” edilmesi demek, her kitabın kendinden önceki ile bir değerlendirmeye tabi tutulması, aralarındaki sonra gelenin öncekini tasdik edecek doğru bilgiler içerip içermediği şeklindeki ilişkinin tesbit edilmesi anlamında olmalıdır.

    Bu sözü (el-kavl) etraflıca düşünmediler mi (tedebbür)? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir kitap mı geldi? (Mü’minun Suresi 23/68)

    Bu ayetteki tedebbür edilecek şey de yine “el-kavl (söz)” yani bir önceki ayetin delaletiyle tüm vahiy zinciridir. Burada kavlin tedebbür edilmesi ifadesinden, önceki vahiylerle geriye dönük bir okuma yapılması gerektiği anlaşılıyor. Zira eski atalarına gelmiş olana vurgu yapılması gelenin de onun bir benzeri olduğunu göstermekte ve birlikte değerlendirilerek son gelenin beklenen kitap olduğunun anlaşılması gerektiği belirtilmektedir. Kur’an’dan önceki ilahi kitapların mensupları da gelecek olan yeni kitabı ve elçiyi yakinen biliyorlardı[10] ve hatta ona uyma ve yardımcı olma zorunlulukları vardı.[11] Ayrıca Kur’an’ın Allah’tan gelen gerçek kitap ve dolayısıyla elçinin de O’nun elçisi olduğunu biliyorlardı.[12] Bu sebeple ayetin devamı bu konuda kendi kitaplarındaki bilgilere atıfta bulunmaktadır:

    Yoksa elçilerini tanımıyorlar da onun için mi beğenmiyorlar (munkirun)? Yoksa onda delilik (cinnet) olduğunu mu söylüyorlar? Hayır! O onlara gerçeği getirdi ama pek çoğu gerçeklerden hoşlanmıyorlar. Eğer doğru, onların arzularına göre şekillenseydi, göklerin, yerin ve onlarda olan kimselerin düzeni bozulurdu. Onlara kendi zikirlerini getirdik. Onlar kendi zikirlerine yüz çeviriyorlar. (Mü’minun Suresi 23/69-71)

    Görüldüğü gibi Müminun Suresi’nin incelediğimiz ayetleri hep önceki kitapların mensuplarına hitap ederek kendi kitaplarındaki bilgilerle Kur’an’ı değerlendirmeleri için uyarılar içermektedir. Gerçeği gördükleri halde beğenmedikleri ve işlerine gelmediği için kabul etmediklerini belirten 70. ayet yazımızın başında incelediğimiz ve nebimizi cinlerle irtibata geçmekle suçlayan Hicr, Kamer ve Sad Surelerinin ayetleriyle ne kadar da uyumlu.

    “El-kavl” tüm vahiy zincirini ifade ettiğine ve gelen tüm kitaplar birbirinin devamı ve tasdik edicisi olduğuna göre son gelenin öncekine göre bir takım güzellikler, kolaylıklar gibi gelişmeler içerdiğini söylemek akla yatkındır. İşte ulu’l elbab dediğimiz kişiler vahiy zincirini bu açıdan da değerlendirmeye alan ve en güzeline yani en son gelene uyan kişilerdir:

    Sözü (el-kavl) dinleyip en güzeline uyanları Allah’ın doğru yola ileteceği müjdesini ver. Onlar sağlam duruşlu olanlardır (ulu’l elbab’tır). (Zümer Suresi 39/18)

    Bu yüzden ulu’l elbab, dikkatli olmaları ve bekledikleri yeni kitabın içindeki zikri fark etmek konusunda Allah’tan çekinerek titiz davranmaları için uyarılmışlardır:

    Allah onlar için şiddetli bir azap da hazırlamıştır. Ey inanıp güvenen ulu’l elbab, Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun (ittekullah – takvalı olun)! Allah, size bir zikir indirdi. (Talak Suresi 65/10)

    Ayetin devamı ulu’l elbab’ın bu görevinin ne kadar hayati olduğunu ortaya koyar niteliktedir:

    Bir de size, Allah’ın birbirini açıklayan ayetlerini okuyan (tilavet eden) bir elçi gönderdi ki inanıp güvenen ve iyi işler yapanları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın. Kim Allah’a inanıp güvenir ve iyi iş yaparsa Allah onu, sonsuza kadar kalmak üzere, içinden ırmaklar akan bahçelere yerleştirir.  Allah, ona rızkın güzelini verir. (Talak Suresi 65/11)

    Fark edileceği üzere, bu ayette önceki kitaplardan dolayı zikri bilen ulu’l elbab’a adeta “bu gelen Allah’ın indirdiği zikirdir, elçisi de ayetleri arasındaki her zikirde bulunan ilişkiyi gözeterek onu size okumaktadır, dikkat edin, sakın ıskalamayın (ittekullah – takvalı olun)” denilmektedir. Dolayısıyla diyebiliriz ki; Kur’an’ın zikir olduğunu fark edenler eğer ulu’l elbab değillerse yani sadece Allah’tan gelebileceğini fark ettikleri halde arzularını tercih ediyorlarsa nebileri büyücülükle, cinlerle iletişime geçmiş olmakla itham etmektedirler. Buna karşılık bu kişiler eğer sağlam duruşlu, Allah’ın göndereceği yeni vahye hazır bir biçimde bu yeni zikri dikkatle incelemeye alabilen, bunun vahyin en yeni ve en son hali olduğunu gördüklerinde de tereddütsüz ona uyan kişilerse onlara da “ulu’l elbab” denilmektedir.

    Sözü dinleyip en güzeline uymak gelen vahyi dinleyip önceki yani kendi elinde bulunan kitapla karşılaştırarak aradaki ilişkiyi kurmayı gerektirir. Bunun için de her ikisinin de zikir olduğunu görebilmek gerekir. En güzeline uymak ise sonra gelenin önceki ile benzer özelliklere sahip olmasına rağmen bir takım iyileştirmeler getirmiş olmasını gerektirir . O halde en yeni olanın en güzel olması beklenir:

    Allah sözlerin en güzelini (ahsen’el hadis), birbirine benzer (müteşabih), ikişerli (mesani) (âyetler içeren) bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların tüylerini ürpertir; sonra onların kalpleri ve vücutları Allah’ın zikri ile yumuşar. İşte bu, Allah’ın yoludur. Onu tercih edeni o yola yöneltir. Allah’ın sapık dediğine kimse “doğru yoldadır” diyemez. (Zümer Suresi 39/23)

    Zümer Suresi’nin 18. ayetinde sözü dinleyip en güzeline uymaktan bahsedilirken tüm vahiy zincirine atfen “el-kavl (söz)” kelimesi kullanılmıştı. 23. Ayette ise sözlerin en güzelini indirmekten bahsedilirken yine söz anlamına gelen “el-hadis” kelimesi kullanıldı. Bunun bir anlamı olması gerekir.

    Hadis kelimesinin kök harfleri H-D-S harfleridir (s harfi İngilizce’deki “th” gibi peltek okunur). Türkçemizde de kullandığımız hadise, ihdas gibi kelimeler de bu köktendir. Kelimenin kökünde “yeni” olma anlamı vardır. Zaten henüz yeni gerçekleşmiş olaya hadise, yeni bir şey ortaya koymaya “ihdas etmek” denir. Yine Arapça’da “modern” anlamında da aynı kelime (hadis) kullanılır. Kur’an’da Enbiya Suresi 2 ve Şuara Suresi 5. ayetlerde geçen “muhdes” kelimesi de aynı köktendir ve “yeni” anlamına gelir. Ragıp El İsfahani Müfredat’ta şöyle bir ifade kullanıyor:

    “Bir fiil ya da söz olsun, (gerçekleştiği, söylendiği) vakti yakın olan her şeye hadis/muhdes denir.”[13]

    Kelimenin kök anlamındaki bu yeni olma durumunu göz önünde bulundurursak “el-kavl” ile “el-hadis” ifadelerinden birincisi ile kast edilenin genel olarak tüm vahiy zinciri olduğunu, ikincisinin bu vahiy zincirinin en yeni ve dolayısıyla en son halkasını ifade ettiğini söyleyebiliriz. Yani Zümer Suresi 23. Ayette geçen “ahsen-el hadis” ifadesi sözün en güzelinin aynı zamanda en yeni olduğunu da ortaya koymuş olur. (Bu durum aynı zamanda Bakara Suresi’nin 106. ayetindeki “hayırlısı ile nesh”[14] konusuyla da örtüşmektedir.) Kur’an’ın zikrin yeni hali olduğunu şu ayetten de görebilmekteyiz:

    Onlara Rahman’dan yeni (muhdes) bir zikir gelmeye görsün, hemen yüz çeviriyorlar.[15] (Şuara Suresi 26/5)


    Hadis kelimesini zikrin son ve en yeni hali manasında okuyarak değerlendirmemiz gereken Yusuf Suresi’nin son ayeti, tüm bu ortaya koyduğumuz durumu özetler niteliktedir:

    Onların hikâyelerinde ulu’l elbab için dersler vardır. Bu (Kur’an) uydurulabilecek bir hadis (söz) değildir. Aksine önceki kitapları doğrulayan (tasdik), her şeyi açıklayan, inanıp güvenen bir topluluğa yol gösteren ve ikram olan bir kitaptır. (Yusuf Suresi 12/111)

    İşte Kur’an’ın önceki kitapları tasdik etmesi onun “hadis” yani zikrin en yeni ve en son sürümü olmasından dolayıdır. Yani önceki kitapların en doğru hali en son gelen kitabın içindedir. Bu kitabın öncekilerdeki gizlenenleri ortaya çıkarmasının manası da budur:

    Ey Ehl-i Kitap, Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi size açıklayan, bir çoğuna da dokunmayan Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. (Maide Suresi 5/15)

    Eğer önceki kitaplarda ne vardı sorusuna cevap aranıyorsa Kur’an’a bakılmalıdır:

    Senden önce elçi gönderdiklerimiz sadece kendilerine vahyettiğimiz erkeklerdi. Bilmiyorsanız o Zikri bilenlere (ehl-i zikir) sorun. Onları mucizelerle ve hikmet dolu sayfalarla gönderdik. O Zikri sana da indirdik ki kendilerine gönderilenin ne olduğunu o insanlara açıkça anlatasın, belki düşünürler. (Nahl Suresi 16/43-44)

    Kısacası Tevrat’ın da İncil’in de hatta onlardan önceki tüm ilahi kitapların da son hali Kur’an’dır. Bu kitapları okuyan ve içindeki sistemi bilen kişiler Kur’an’ın da kendi kitaplarındaki zikri içerdiğini görür ve sözün en son, en yeni ve en güzeline uyarlar.

    Yukarıdaki Nahl Suresi’nin 43. ayetindeki[16] “ehl-i zikir”e sorun ifadesinden de anlıyoruz ki zikri bilenler risalet kurumunu iyi bilen, vahiy süreci hakkında bizim de danışabileceğimiz kadar bilgi sahibi kişilerdir. Bu bakımdan şu ayet de önemlidir:

    Sana indirdiğimiz şeyden dolayı şüphen varsa senden önce indirilmiş kitabı okuyanlara sor. Doğrusu Rabbinden sana da aynı gerçek gelmiştir. Sakın şüpheye kapılanlardan olma. (Yunus Suresi 10/94)

    Bütün bu ayetleri birlikte değerlendirdiğimizde çok açık bir biçimde görüyoruz ki ilahi kitaplar arasında birbirlerini tasdik[17] etme bakımından çok sıkı bir ilişki vardır ve bu ilişkide onların zikir olma özellikleri kilit rol oynamaktadır. Hatta Rabbimiz nebimize, Kur’an’ın hem kendisi ve beraberindekilerin hem de kendisinden öncekilerin “zikri” olduğunu söyletmektedir:


    Yine de Allah’tan önce bir takım ilahlara mı tutundular? De ki “Delilinizi getirin. Bu benimle birlikte olanların zikridir ve de benden öncekilerin zikri…” Onların çoğu, bu gerçeği bilmez de onun için yüz çevirirler. (Enbiya Suresi 21/24)

    Yukarıda da gördüğümüz Mü’minun Suresi’nin 71. ayetini bir de bu açıdan okumamız gerekir:

    Eğer doğru, onların arzularına göre şekillenseydi, göklerin, yerin ve onlarda olan kimselerin düzeni bozulurdu. Onlara kendi zikirlerini getirdik. Onlar kendi zikirlerine yüz çeviriyorlar. (Mü’minun Suresi 23/71)

    Yukarıdaki ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde ehl-i kitaba hitap ettiği kolayca görülen şu ayette de benzer bir bilgi verilmektedir.

    Size de bir Kitap indirdik; zikriniz ondadır. Aklınızı kullanmaz mısınız?

    (Enbiya Suresi 21/10)

    Yani öncekilerin kitaplarının, dolayısıyla tüm vahiy zincirinin en son, en yeni ve en güzel hali Kur’an’da yer almaktadır. Ancak birbirlerini tasdik eden doğru bilgiyi ve ilahi kitaplardan doğru bilgiye ulaşma metodunu içerme bakımından tüm ilahi kitaplar zikirdirler.

    Zikirle ilgili dikkat çeken son bir hususu daha paylaşmamız yerinde olacaktır. İlahi kitaplar arasındaki zikir ilişkisi genellikle kıssalar ile kurulmaktadır.

    Doğru bilgiye (zikre) ulaşılsın diye Kur’an’ı kolaylaştırdık. O bilgiye ulaşan var mı? (Kamer Suresi 54/17-22-32-40)

    Kamer Suresinde tam dört kez tekrarlanan bu ayetin her bir tekrarından önce sırasıyla Nuh, Ad, Semud ve Lut nebilerin (aleyhimesselam) kıssaları özet olarak anlatılmakta ve sanki bu kıssalar aracılığı ile önceki kitaplarda yer alan bilgiler verilerek Kur’an’ın da önceki kitaplardaki zikri içerdiği ortaya konmaktadır. Hatta zikirle ilgili bu kadar ayeti okuduktan sonra bize öyle geliyor ki nebimize Zülkarneyn’i soran kişiler de gelen kitabın gerçekten Allah’tan gelen zikir olup olmadığını anlamak için yani kendi kitaplarındaki Zülkarneyn ile ilgili bilginin bu kitapta da olup olmadığını görmek için soruyor gibidirler:

    Sana Zülkarneyn’i soruyorlar. De ki “Size ondan bir zikir okuyacağım.” (Kehf Suresi 18/83)

    Görüldüğü üzere zikir konusu Kur’an’da son derece geniş yer tutan bir konudur. Ancak biraz dikkat edildiğinde, ilahi kitaplar arası tasdik mekanizmasının çalışmasında, Allah’ın tüm kitaplarına koyduğu metodu içeren bilgi olması bakımından kilit rol oynayan bir kavram olduğu fark edilmektedir. Bu bağlamda Kur’an’ın Allah’ın kitabı olup olmadığının tesbitinde de zikir kavramının devreye sokulması gerekmektedir. Ayrıca tüm insanlığın ihtiyacı olan Kur’an’ın Allah’ın tüm kullarına ulaştırılmasında belirlenecek yöntemler onun zikir olması ile doğrudan bağlantılı olmak zorundadır.[18] Zira samimi bir kulun Allah’ın kitabına tam teslim olabilmesi kalbinin tatmin olması ile mümkündür. Kalplerin tatmini de ancak kitabın Allah’tan gelmiş olmasının kanıtlanması ile diğer bir deyişle zikir olmasıyla gerçekleşebilecek bir durumdur:

    Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirler) derler ki “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya.” De ki “Allah, sapıklığı tercih edeni saptırır, doğruya yöneleni de kendine yöneltir.” O’na yönelenler, inanıp güvenen ve Allah’ın zikri (Kitabı) ile kalpleri tatmin olanlardır. Kalpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin olur. (Ra’d Suresi 13/28)

    Erdem Uygan

    [1] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Zikir Maddesi, Reşat Öngören, Cilt 44 Sayfa 410

    [2] Ragıp el İsfahani, Elfaz-ul Kur’an s:328

    [3] Bu kullanıma bir örnek de Kehf Suresinin 63. ayetinde görülebilir.

    [4] Bkz: Hud Suresi 11/1-2

    [5] Muhkem, müteşabih, mesani ilişkisi

    [6] Daha önce gelen bütün elçilere karşı da aynı tavrın takınıldığı yine aynı surenin 10-12. ayetlerinde görülebilir.

    [7] Aynı tavrın zikri getiren Nuh ve Hud (a.s)’a da gösterilmesi konusunda bkz: Araf Suresi 7/63 ve 69. ayetler.

    [8] Zikir pek çok ayette rahmet (Allah’ın insanlığa ikramı) olarak tanımlanmakta ve Rabbimizin Rahman ismine nisbet edilmektedir. Bkz: Yasin Suresi 36/11, Şuara Suresi 26/5.

    [9] Hikmet, doğru hüküm demektir. Allah her nebîye kitap ve hikmet vermiştir (Al-i İmran 3/81). Hikmet, Allah’ın indirdiği ve yarattığı âyetlerden çıkarılan doğru hükümler ve o hükümleri çıkarma yöntemidir.

    [10] Bkz: Araf Suresi 7/157 ve En’am Suresi 6/20

    [11] Bkz: Al-i İmran Suresi 3/81

    [12] Bkz: En’am Suresi 6/114

    [13] Ragıp el İsfahani, Elfaz-ul Kur’an s:222

    [14] “Bir âyeti nesh eder veya unutturursak, yerine ya daha hayırlısını ya da aynısını getiririz. Bilmez misin, her şeye bir ölçü koyan Allah’tır.” (Bakara Suresi 2/106)

    [15] Bir diğer ayet için bkz: Enbiya Suresi 21/2

    [16] Kur’an’da bu ayetin bir benzeri Enbiya Suresi’nin 7. ayetidir.

    [17] Kur’an’daki tasdik kavramı zikir kavramı ile birlikte değerlendirilmesi gereken çok geniş bir kavramdır. Bu kavramla ilgili detaylı bilgi Dr. Fatih Orum’un yakında çıkacak kitabında bulunabilir.

    [18] Bkz: Yusuf Suresi 12/104

    [/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

  • İstima – İsğa – Sem’[1] ile Nazar – Ruyet – Basar[2] Kavramlarının Kur’an’daki İncelikleri:

    (Hişam Alabed’in Kitap ve Hikmet dergisinin 12. sayısı için yazdığı Arapça makaleden çevrilmiştir.)

    Sem’ ve basiretten her biri üç aşamadan geçer:

    İlk aşama, kulağı ve gözü olan herkese mahsus olup duyma (istima) ve bakmayı (nazarı) içerir. Bunun ardından kulağın duyulanı dinlemesini (isğa) ve gözün bakılanı görmesini (ruyet) içeren ikinci aşama gelir.

    Dinleme, kulağın duyulan şeyi saflaştırması, süzmesi, saflığını bozan sesleri ayıklaması aşaması ve karışıklık oluşturacak her sözün dahil edilmesinden kaçınılması çabasıdır.

    Görme, sadece gerekli olanları içine alacak şekilde gözün bakılan her şeyi kuşatması ve görüntünün her çeşit bulanıklıktan arındırılmasıdır.

    Sesin ve görüntünün saflaştırılmasından sorumlu olan birim “gönül[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][3]dür. Yüce Allah’ın şu ayette buyurduğu gibi;

    “Bunun bir sebebi de Ahirete inanmayanların o sözlere gönülleri aksın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçlarını işlemeye devam etsinler diyedir.” (En’am Suresi 6/113)

    Yani gönlün görevi kulağa gelen sesi dinlemektir (isğa).

    Allah teala bir ayette şöyle buyurur:

    “Gördüğünü gönlü yalanlamadı.” (Necm Suresi 53/11)

    Demek ki gönlün bir görevi de göze gelen görüntüyü kuşatmaktır. Yani gönül bakışı doğrulamış ve onu kalpteki akıl merkezine gönderilen “görme”ye çevirmiştir.

    Gönül, sezgilerimizle algılayamayacağımız bir yerdir. Gözü ve kulağı insandaki aklın merkezi olarak ifade edilen kalbe bağlayan odur. Gönlün görüntü ve ses üzerindeki saflaştırma görevinin bitmesinden sonra kalpteki akıl merkezine berrak bir ses ve net bir görüntü iletilir. Akıl merkezi bu sesi ve görüntüyü, kişinin sahip olduğu bilgi seviyesine, yeteneklerine ve birikimine göre çözümlemeye çalışır ve tüm bunlara dayanarak bir hükme varır.

    Bu sebeple Allah insanı sadece kalbiyle aklettiği şeyden hesaba çekecektir. Dolayısıyla küçük bir çocuk Allah’ın haram kıldığı bir şeye bakmakla herhangi bir sıkıntıya düşmez. Benzer şekilde bir akıl hastası da Allah’ın haram saydığı bir şeye bakmak veya böyle bir şeyi dinlemekten dolayı sorumlu tutulmaz. Çünkü bu iki durumda da akıl merkezi, Allah katında cezalandırma ve mükafatlandırmanın şartı olan olgunluk aşamasına ulaşmamıştır.

    Gönül mümkün olan en ideal şekilde görevini yerine getirir. Kalpteki akıl merkezi de mümkün olan en doğru kararları verir. Bu yüzden İbrahim Aleyhisselam’ın duası, gönlün doğru karar vermedeki önemi konusunda açık işaretler içerir. İlgili ayet şöyledir:

    “Rabbimiz! Ben soyumdan bir kısmını senin dokunulmaz Beytinin yanında, bitkisiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, namazı tam kılsınlar diye öyle yaptım. İnsanlardan kiminin gönlünde onlara karşı özlem uyandır. Bir de onları birtakım ürünlerle azıklandır; belki şükrederler.” (İbrahim Suresi 14/37)

    Kişisel arzulardan sıyrılma hali içinde “sem’ ve basiret” aşamalarına ulaşma kabiliyeti, Allah’ın şükür gerektiren nimetlerinden biridir. Bu yüzden gönülle bağlantılı olan bu nimet çok sayıda ayette ele alınmaktadır:

    “Hâlbuki sizler için sem’, ileri görüşlü olma (basiret) ve gönül yeteneği veren O’dur. Görevlerinizi ne kadar az yapıyorsunuz.” (Mü’minun Suresi 23/78)

    “Sonra organlarını tamamlamış ve ona ruhundan üflemiş; (böylece) size sem’, ileri görüşlü olma (basiret) yeteneği ve gönüller vermiştir. Görevlerinizi ne kadar az yapıyorsunuz.” (Secde Suresi 32/9)

     

    “Aslında onları, size vermediğimiz imkanlarla donatmıştık. kulakları, gözleri ve yürekleri de vardı. Ayetlerimiz karşısında bile bile yalana sarıldıkları için ne kulakları, ne gözleri ne de gönülleri işe yaradı. Hafife aldıkları (o azap) başlarına geldi.” (Ahkaf Suresi 46/26)

    Yukarıdaki ayette bahsedilenlere göre, akıl merkezi, Allah’ın ayetlerini anladıktan sonra bile bile yalana sarılma kararını vermiştir. Onlar için azabın hak edilmiş olması bundandır.

    “De ki “Sizi var eden; size sem’, ileri görüşlü olma (basiret) özelliği veren ve gönüllerinizi oluşturan O’dur. Görevlerinizi ne kadar az yapıyorsunuz!”” (Mülk Suresi 67/23)

    “Hutame nedir, sen nereden bileceksin? (Öyleyse dinle!) O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. Yüreklere kadar tırmanan” (Hümeze Suresi 104/5-7)

     

    Gönül, insanın karar vermesinde önemli rol oynar. Bu yüzden yukarıdaki ayette “Allah’ın tutuşturulmuş ateşi” ile karşı karşıya kalınmıştır; çünkü gönül, Allah’ın emrine aykırı bir yolu tercih etmeye katkıda bulunmuştur.

    “Cinlerden ve insanlardan birçoğunu gerçekten Cehennem için beslemiş olduk. Kalpleri vardır onunla anlamazlar; gözleri vardır onunla görmezler; kulakları vardır onunla dinlemezler. Onlar en’âm (koyun,keçi, sığır ve deve) gibidirler. Hayır! Daha da düşüktürler. Ne yaptıklarının farkında bile olmayanlar onlardır.” (Araf Suresi 7/179)

    Ayet-i kerime, insanda aklın yerinin kalp olduğunu, gözün varlığının basiretin gerçekleşmesi için yeterli olmadığını, kulağın varlığının da sem’in gerçekleşmesi için yeterli olmadığını ifade etmektedir. Dolayısıyla kulak ve gözün varlığı beşeri varlıklar için yeterli değildir fakat sem’ ve basiret Allah’ın sadece beşere tahsis ettiği nimetlerindendir, bundan dolayı sorumlu varlıklardır.

    Ayetten anlıyoruz ki; insanlar ve cinler, gönlü etkili kılmak ve ona “duyma ve bakma”yı, “dinleme ve görme”ye çevirmek olan işini yaptırmakla sorumludurlar. Böylece duyma ve bakma kalpteki akıl merkezine iletilir ve kalp kararını sem’ ve basireti gerçekleştirmek veya gerçekleştirmemek yönünde verir.

    Kulağın görevi duyma, gönlün görevi dinleme, kalbin göreviyse sem’dir. Aynı şekilde gözün görevi bakma, gönlün görevi görme ve kalbin görevi de basiret etmedir.

    İnsan sağır ise duyma mümkün değildir ancak kalbi ile sem’ yapabilir; ama eğer kalp sağır da akletmiyorsa duysa bile sem’ aşamasına geçemeyecektir!

    “İçlerinde seni dinleyenler vardır. Ama sen sağırlara söz işittirebilir misin? Hele bir de akıllarını kullanmazlarsa?” (Yunus Suresi 10/42)

    Bu kişiler Rasulullah’ın sözlerini duyuyorlar, fakat Allah “sem’ etmezler çünkü onlar kalpleri sağır olanlardır yani akletmezler” diyor. Yüce Allah Ahkaf Suresi’nin yirmidokuzuncu ayetinde de şöyle buyuruyor:

    “Bir gün, cinlerden bir kaçını Kur’an’ı dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Onu dinlerken birbirlerine: “Susun” dediler. Okuma bitince uyarmak için topluluklarına geri döndüler.” (Ahkaf Suresi 46/29)

    Cinlerden bir kaçı Allah’ın ayetlerini büyük bir dikkatle dinledikten sonra sem’ aşamasına geçtiler çünkü kendi topluluklarını o ayetlerle uyarmaya gittiler. Diğer bir deyişle kulaklarının duyduklarını kalpleri ile aklettiler. Aynı konudaki başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

    “De ki “Bana şunlar vahyedildi: Cinlerin bir kısmı beni dinlemiş ve şöyle demişler: Biz hayranlık uyandıran bir Kur’an dinledik.” (Cinn Suresi 72/1)

    Cinler Kur’an’ı “hayranlık uyandırıcı” bir söz olarak nitelendiriyorlar. Çünkü onu aklediyor ve gerçek maksadını kavrıyorlar.

    Yüce Allah bize Kur’an’ı dinlemeyi (istimayı) emrediyor; fakat sem’e ulaşmak için susmak da dinlemeye (istimaya) eşlik etmelidir. Tıpkı şu ayette buyrulduğu gibi;

    “Kur’ân okunduğu zaman dinleyin ve susun ki iyilik bulasınız.” (Araf Suresi 7/204)

    Çünkü Kur’an’ı bağlantıları ile anlayabilme (tedebbür etme) aleti kalptir. Kalp kapalı olduğu zaman sabah – akşam ayetlerini dinlesek de Allah’ın kitabının anlamına ulaşamayız:

    “Bunlar Kur’an’ı bağlantılarıyla birlikte ele almayacaklar mı? (tedebbür etmeyecekler mi?) Yoksa kalp­leri üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed Suresi 47/24)

    Hişam Alabed

    Çeviri: Erdem Uygan

    [1] İstima: Duyma. (Dilimizde yerine göre dinleme kelimesi de istima için kullanılır. Ancak yazarın bu yazıda kullandığı istima kelimesi seslerin kulağa ilk geldiği duyma manasındadır. Türkçe’ye çeviride yazıdaki istima geçen her yere duyma anlamı vermek uygun olmadığından gerekli yerlerde parantez içi açıklamalar kullanılmıştır.)
    İsğa: Dinleme, kulak verme, duyulanı algılama ve anlamlandırma aşamasıdır.
    Sem’: Dinleme. Yazar yazıda dinlenen şeyin kalpte (akılda) yer etmesi, kalbin dinlemesi ve dinleyeni hareketi geçirmesi olan, dinleme eyleminin en üst kademesi olarak da tarif edilebilecek terim anlamıyla kullanmıştır. Türkçe’de yazarın kullandığı anlamı verebilecek bir kelime tesbit edemediğimizden kelimeyi orijinal hali olan sem’ şeklinde bırakmayı uygun gördük. (Ç.N.)

    [2] Nazar: Bakma, bakış.
    Ruyet: Bakılan şeyi görme
    Basar: Görüleni kalbe işleme, basiret, en üst seviyede görüş, kalbin görmesi anlamlarında kullanılmıştır (Ç.N.)

    [3] Fuad (Ç.N.)

    الفرقُ بين الاستماع، الإصغاء، السَّمع

                 النَّظر، الرُّؤية، البصر

    يمرُّ كلٌّ من السَّمع والبصر بثلاث مراحل :

    المرحلةُ الأولى تخصُّ كلَّ مَن له أُذُنٌ وعين، وهي تشملُ : الاستماع والنَّظر.

    تأتي بعد ذلك المرحلةُ الثَّانية التي تشملُ : الإصغاء لِما تستمعُ له الأُذنُ والرُّؤية لِما تنظُرُ إليه العينُ.

    الإصغاء هو مرحلةُ تنقية وترشيح ما تستمعُ له الأُذُن وتجريدُه ممَّا يشوبه من أصواتٍ أخرى مُتداخلة معه، ومحاولةُ إدخالِ كلِّ كلمة مُجرَّدةً ممَّا يُشوِّشُ عليها.

    والرؤية هي استيعابُ كلِّ ما تنظرُ إليه العينُ وتنقيةُ الصورة من كلِّ غشاوة، بحيث تُدخلُها مُجرَّدةً نقيَّةً.

    الجزءُ المسؤول عن تنقية الصَّوت والصُّورة هو الفؤاد، حيثُ يقولُ اللهُ تعالى :

    “وَلِتَصْغَىٰ إِلَيْهِ أَفْئِدَةُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُم مُّقْتَرِفُونَ” الأنعام 113

    أي أنَّ وظيفةَ الفؤاد هي الإصغاءُ لما يأتي من صوتٍ إلى الأُذُن.

    ويقولُ تعالى : “مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى” النَّجم 11

    أي أنَّ وظيفةَ الفؤاد هي استيعابُ الصُّورة الآتية إلى العين، أي أنَّ الفؤاد قد صدَّق النَّظرَ وحوَّله إلى رؤية انتقلتْ إلى مركز العقل في القلب.

    الفؤاد هو جزءٌ غيرُ محسوس بإدراكنا، وهو الذي يربطُ الأُذُن والعين مع القلب الذي يُعتَبرُ مركزَ العقل عند الإنسان.

    بعد انتهاء الفؤاد من وظيفته في تنقية الصَّوت والصُّورة، ينتقلُ الصَّوتُ النقيُّ والصُّورةُ الصَّافيةُ إلى مركز العقل في القلب.

    يعملُ مركزُ العقل على تحليل الصَّوت والصُّورة مُستنداً في ذلك إلى الإمكانات العلميَّة والقدرات والمُكتسبات التي يتمتَّعُ بها كلُّ شخصٍ، وعلى أساس كلِّ ذلك يقومُ مركزُ العقل بإصدار حُكمه.

    لذلك فإنَّ اللهَ لا يُحاسبُ الإنسانَ إلَّا على ما عقلَه بقلبه، فليسَ على الطِّفلِ الصَّغيرِ حَرَجٌ في النَّظر إلى ما حرَّمَ اللهُ، وليس على المجنون حَرَجٌ في النَّظر أو الاستماعِ لِما حرَّمَ اللهُ، لأنَّ مركزَ العقل في الحالتين لمْ يصل مرحلةَ النُّضوج، وهو أساسُ العقاب والثَّواب عند الله.

    وبمقدارِ ما يقومُ الفؤاد بوظيفته بالشَّكل الأمثل، بمقدار ما يستطيعُ مركزُ العقل في القلب اتِّخاذَ القرار الصَّحيح، لذلك كان دعاءُ إبراهيم عليه السَّلام مُتضمِّناً الإشارةَ الواضحةَ لأهميَّة الفؤاد في إصدار القرار الصَّحيح كما تقولُ الآية : “ رَّبَّنَا إِنِّي أَسْكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِندَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُواْ الصَّلاَةَ فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِّنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُم مِّنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ” إبراهيم 37

    ومن نِعَمِ الله التي تستحقُّ الشُّكرَ هو قابليَّةُ الوصول إلى مرحلتي السَّمع والبصر في حالة التجرُّد من الأهواء الشخصيَّة، لذلك تكرَّرَ ذكرُ هذه النِّعمة مُقترنةً بالفؤاد في عديدٍ من الآيات :

    ” وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ” المؤمنون 78

    “ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ” السَّجدة 9

    ” وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا إِن مَّكَّنَّاكُمْ فِيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَةً فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَا أَبْصَارُهُمْ وَلَا أَفْئِدَتُهُم مِّن شَيْءٍ إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون” الأحفاق 26

    لقد كان مركزُ العقل عند هؤلاء المذكورين في الآية يُصدِرُ قرارَ الجحود بعد أن عَقَلَ آياتِ الله، لذلك كان العذابُ جزاءً مُستحقَّاً لهم.

    ” قُلْ هُوَ الَّذِي أَنشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ” المُلك 23

    ” وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ ، نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ، الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ” الهُمَزة 5_7

    لِأنَّ الفؤادَ يلعبُ دوراً مُهمَّاً في إصدار القرار عند الإنسان، فقد كان في الآية السابقة مُعرَّضاً لنار الله لأنَّه ساهمَ في احتيار طريقٍ مُخالفٍ لأمر الله.

    ” وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ” الأعراف 179

    تُبيِّنُ الآيةُ الكريمةُ أنَّ مكانَ العقل عند الإنسان هو القلب، وأنَّ وجودَ العين لا يكفي لتحقُّقِ البَصَر، وأنَّ وجودَ الأُذُنِ لا يكفي لتحقُّقِ السَّمْع، فوجود العينِ والأُذُنِ ليسَ مُقتصراً على المخلوقات البشريَّة، لكنَّ السَّمعَ والبصر من النِّعم التي اختصَّ اللهُ بها البَشَرَ، وعلى أساس ذلك هم مُكلَّفون.

    نفهمُ من الآية أنَّ الجِنَّ والإنسَ مُطالبون بتفعيل عمل الفؤاد الذي ينقلُ الاستماعَ والنَّظرَ إلى إصغاءٍ ورؤية ينتقلان إلى مركز العقل في القلب الذي يُصدرُ قرارَه بتحقُّقِ السَّمع والبصر أو لا.

    وظيفةُ الأُذُن هي الاستماع، ووظيفةُ الفؤاد هي الإصغاء، ووظيفةُ القلب هي السَّمع.

    وظيفةُ العين هي النَّظر، ووظيفةُ الفؤاد هي الرؤية، ووظيفةُ القلب هي البصر.

    إذا كان الإنسانُ أصمَّاً فهو لا يستطيعُ الاستماعَ لكنَّه يستطيعُ السَّمعَ بقلبه، أمَّا إن كانَ أصمَّ القلب لا يعقلُ فهو لن يصلَ إلى مرحلة السَّمع ولو استمعَ !

    ” وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ أَفَأَنتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُواْ لاَ يَعْقِلُونَ” يونُس 42

    هؤلاء كانوا يستمعون إلى أقوال رسول الله، لكنَّ الله يقول إنَّهم لن يسمعوا لأنَّهم أصمَّاءُ في قلوبهم فهُم لا يعقلون.

    وفي الآية التاسعة والعشرين من سورة الأحقاف يقولُ تعالى :

    وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَرًا مِّنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنصِتُوا فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِم مُّنذِرِينَ”

    بعدَ أن استمعَ نفرٌ من الجنِّ بانتباهٍ شديدٍ إلى آيات الله وصلوا إلى مرحلة السَّمع لأنَّهم ذهبوا إلى قومهم مُنذرين، أي أَنَّهم عقلوا بقلوبهم ما استمعتْ إليه آذانُهم.

    وفي نفس المعنى تقول آيةٌ أُخرى :

    ” قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا” الجن 1

    هم وصَفوا القرآنَ بالكلام العجيب لأنَّهم عقلوه وتوصَّلوا إلى حقيقة مُراده.

      يأمرُنا اللهُ تعالى بالاستماع إلى القرآن، لكنَّ الإنصاتَ يجبُ أن يُرافقَ الاستماع من أجل التوصُّلِ إلى السَّمْع كما تقولُ الآيةُ التَّالية :

    وَإِذَا قُرِىءَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ” الأعراف 204

    لأنَّ آلةَ تدبُّر القرآن الكريم هي القلبُ، ومتى كان القلبُ مُغلقاً فلن نستطيعَ الوصولَ إلى فهم كتاب الله ولو استمعنا لآياته صباح مساء :

    ” محمد 24 “أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

     [/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

  • İslam Alimlerinin Irak – Şam İslam Devleti (Işid) Liderine Gönderdikleri Bildirinin İrdelenmesi:

    (Cemal Necim’in Kitap ve Hikmet dergisinin 11. sayısı için kaleme aldığı Arapça makaleden çevrilmiştir.)

    Çok sayıda müslüman alim, Irak – Şam İslam Devleti adıyla bilinen örgütün “Ebubekir El Bağdadi” kod adlı komutanına bir açık mektup iletti. Bu mektup, örgütün hem Irak hem de Suriye’de yaptığı yanlışları düzeltmeye çağıran bir bildiri niteliğindedir. Bildiri, alimlerin örgüt liderine yönelttiği ve özünde örgütün her gün İslam öğretilerine karşı gelerek işlediği suçlardan alıkonması amacını barındıran, öğüt ve nasihatleri içermektedir.

    Bu bildiri, örgütün, yankısı tüm dünyayı saran ve müslümanların bir kez daha geri kalmışlıkla ve batının Işid’in eylemleri olmasa bile güvenmekten vaz geçmediği, terörizmle suçlanmalarına neden olan hatalarını ortaya koymakta haklıdır. Ancak Işid’in, halifeliğin tek taraflı ilanı ile başlayan ve muhalifleri, esirleri ve yoluna çıkan herkesi kitlesel olarak katletmesine varan eylemlerini gerçekleştirirken temel aldığı esaslara değinmemiştir.

    Biz de Süleymaniye Vakfı Din ve Fıtrat Araştırmaları merkezinde, tarihi boyutunun ve Işid’in yeryüzündeki eylemlerini icra ederken dayandığı fıkhi mirasın görmezden gelindiği bu günlerde, soruna lokal bir çare bulmak isteyen alimlerin bu bildirisini incelemek istiyoruz.

    Alimlerin bildirisine bu cevabımızı okuyanlar “tarih boyutu ve fıkıh mirasımızın Işid’in bugünlerde yaptıklarıyla ne ilgisi var?” sorusunu sorabilirler. Buna cevabımız şudur: Eğer tarihimizi kutsayıcı değil de eleştirel bir gözle okumazsak hem bugünümüz hem de geleceğimiz tarihin ipoteği altında kalacaktır. Bir hasta doktora gittiğinde her zaman kendisine önce ailesindeki hastalık geçmişi ve bir kaç yıl öncesine dönük olarak hastalığının gelişimi sorulur. Bugün biz de aynısını yapmalıyız. Aksi takdirde bitmeyen krizlerimizden çıkış imkanı bulamayacağız ve bu kötüye gidiş günden güne artacaktır.

    Yazımızda değerli okuyucularımıza, asıl sorunun Işid’den çok bu ve benzeri diğer örgütlerin dayandığı kültürel ve tarihi mirasımızda olduğunu ortaya koymak için konunun tarihi boyutu ve fıkıh mirası üzerinde yoğunlaşmak istiyoruz. Ki o miras Allah Teala’nın bizim için razı olup Kitabında kayda geçirdiği ve Nebimizin (s.a.v) uygulayarak ortaya koyduğu gerçek İslam’a alternatif olarak ortaya çıkmıştır.

    Nebi (s.a.v)’den kısa bir süre sonra müslüman dünyasında kök salmış olan bu paralel din, her bir grubun kendi elindeki, Nebi’ye, sahabeye ve ehl-i beyte nisbet edilen metinleri tartışmasız kabullenmeleri sebebiyle, siyasi uyuşmazlıktan dini ve radikal uyuşmazlığa doğru gelişmiştir. Zira bu metin ve rivayetler, kendilerine Kur’an’ı tefsir ederek, açıklayarak (şerh), daraltarak (tahsis), kısıtlayarak (takyid) ve hükümlerini yürürlükten kaldırarak (nesh) hakimiyetleri altına alma yetkisi tanındığından, Kur’an’i naslara alternatif kaynak haline gelmişlerdir. Sonuçta her devirde, hadis, mezhep ve savaş tarihi kitaplarıyla dolu bu “metinler cephanesi”ne dayanarak öldüren ve müslümanların hayatını istila eden kişiler ortaya çıkmıştır.

    Burada bu bildirinin içerdiği ana fikirleri şu şekilde sıralayacağız:

    1. Bildiri, konuşmasına ““nebisini kılıç ile alemlere rahmet olarak” gönderen yüce Allah’a hamd” ile başlayan Işid sözcüsünün bu ifadelerini eleştiriyor ve rahmet ile kılıcın nasıl denk tutulabildiğini soruyor. Bunun yerinde bir soru olduğunda şüphe yoktur, ancak aynı bildiri, Işid sözcüsünün dayanak aldığı belgelere hiç değinmiyor. Biz de burada aslında gayet iyi bildikleri bu belgeleri alimlere hatırlatıyoruz:

    İbn Ömer’den şöyle nakledildi: Rasulullah (s.a.v) dedi ki: “Ben şirk koşulmadan Allah’a kulluk edilsin diye kılıçla gönderildim”. Eğer bu hadis pek çok yönden zayıftır derseniz, biz de Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği ve Albani’nin, hadisler için en yüksek mertebe olan “mütevatir” nitelemesini yaptığı şu hadise ne dersiniz diye sorarız: “Rasulullah (s.a.v) dedi ki: “Ben, insanlar Allah’tan başka ilah olmadığına, benim Allah’ın elçisi olduğuma şehadet edene, namazı kılıp zekatı verene kadar savaşmakla emrolundum.”” Görüldüğü gibi Ebu Hureyre rivayeti İbn Ömer rivayetini destekliyor. Yani bunu Işid yapmadı ve yapmıyor da. Işid’in yaptığı sadece bu iki hadisin hükmünü hayata geçirmektir.

    Oysa Kur’an’ı Kerim’in hükümleri bu gibi aykırı rivayetlerin kabulünü şu kesin ifadelerle reddeder: “Dinde zorlama olmaz” , “İmanı tercih eden inanıp güvensin, kendilerini doğrulara kapatmayı tercih eden de kâfir olsun” , “sen onların tepelerine dikilecek değilsin” . Bu konuda çok sayıda ayet vardır, oysa yukarıdaki iki hadis Kur’an-ı Kerim’in bildirdiğinin tam aksini dile getirmektedir. Işid sözcüsü İslam alimleri tarafından sünnetin Kitabı açıklayıcı, detaylandırıcı, kısıtlayıcı, tamamlayıcı ve kimi zaman da geçersiz kılıcı olduğunu ön gören fıkıh usulünün dışına çıkmıyor. Işid’li şahsın yaptığı bu usule tam olarak bağlı kalmak; hadisi, “sünnet Kitab üzerinde belirleyicidir” şeklinde dile getirilen radikal kurala uyarak mecburen benimsemektir.

    2. Alimlerin bildirisinde şu ifade yer almaktadır: “Sahih sünnette yer alan her şey vahiydir. Bir kısmının bırakılıp bir kısmının alınması caiz değildir. Nasları olabildiğince birbirlerine uyuşturmak gerekir. Ya da bir emrin diğer bir emre tercih edilebilmesi için açık bir sebep bulunmalıdır. İmam Şafi’nin Er-Risale adlı eserinde açıkladığı budur ve usul alimlerinin hepsi bu konuda icma etmişlerdir (ittifak etmişlerdir).”

    Bu değerli alimlere şu soruları sormak durumundayız: Eğer sünnet vahiy ise neden Kur’an-ı Kerim içerisinde muhafaza edilmek suretiyle korunmamıştır? Yoksa Nebi (s.a.v) vahyin bu türünü muhafaza etmekte yetersiz mi kalmıştır? Kaldı ki; ya üçüncü ve dördüncü asırlarda yaşamış alimler o “vahyedilmiş” (!) hadisleri toplamasalardı ne olacaktı? Günah mı işleyeceklerdi? Cevap “evet” ise bu, “onlardan da önceki ilk kuşak alimler bu işi yapmadıkları için günaha girmişlerdir” demek mi oluyor?

    Bu problemleri görmezden gelmenin, çözüme hiçbir faydası yoktur. Müslüman alimler sünneti vahy olarak nitelemekten vaz geçmelidirler. Sünnet nebinin Kur’an’ı uygulaması ve onun içerisine yerleştirilmiş hikmettir. Kitaptan hiçbir şekilde ayrılmaz; aksine, anlaşılması ve uygulanması için Kitapla kayıt altına alınmıştır. Ümmetin alimlerine, yüce Allah’ın Nebimize hitaben şu ayetlerini hatırlatırız:

    “Rabbinden sana vahiy edilen ne ise sen ona uy. O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir.” (En’am Suresi 6/106)

    “Onlara bir âyet getirmediğin zaman “Derleseydin ya?” derler. De ki “Ben Rabbim tarafından bana vahyedilene uyarım. Bunlar, Sahibinizden size gelen göstergelerdir. Bir de inanıp güvenen bir topluluk için yol gösterici ve bir ikramdır.” (Araf Suresi 7/203)

    “Onlara, birbirini açıklayan âyetlerimiz okununca, bizimle karşılaşmayı beklemeyenler derler ki “Bize başka bir Kur’an getir, ya da onu değiştir.” De ki “Onu kendiliğimden değiştirmeye yetkim yoktur. Ben sadece bana yapılan vahye uyarım. Eğer Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım.”” (Yunus Suresi 10/15)

    3. Masumların Öldürülmesi: Alimler Işid’i, savaşa katılmayan kişiler olarak tanımladıkları “masum”ları öldürdüğü için kınıyorlar. İslam mirasımızı araştırdığımızda masumları öldürmenin, Emevilerin başlangıcından içinde bulunduğumuz asra kadar müslüman hükümdar ve sultanların edindiği bir adet olduğunu ve müslüman tarihinde bu kötü yöntemi (sünnet-i seyyie) uygulayanların eksik olmadığını görürüz.

    Savaşa katılmayan insanların öldürülebileceği uydurması, kendisini destekleyen “meşru” delilleri de mutlaka bulur. Nitekim Nebi’nin (s.a.v) Beni Kureyza’nın tüm erkeklerini öldürdüğünü ifade eden rivayetler bu anlayışı besler. Ve ister istemez bu kişiler savaşa katılmamış masum kişiler olarak anlaşılır. Yine Nebimizin Beni Kureyza erkeklerinden kasıklarında kıl olanları öldürdüğünü söyleyen rivayetler bulunmaktadır ve yine bu rivayetten hiçbir akıl sahibi, bunların savaşta yer almış kişiler olduğu sonucunu çıkarmaz. Nebi Aleysselam’ın bu örneklerdeki kişileri öldürdüğünün kabul görmesi, Işid’in masum insanları öldürmede dayandığı bir delildir. Müslümanların mirasında bunlara benzer çok sayıda hikaye mevcuttur. Bununla birlikte, ümmetin alimlerinin bu rivayetleri tenkid etme ve Allah’ın tüm dünyaya rehber olarak gönderdiği Kitap’taki dengeye (mizan) göre değerlendirme görevlerini yerine getirmek suretiyle, problemin aslı üzerinde durduklarını da hiç göremeyiz. Kur’an’ın onayladığı rivayetler, Nebi’mizin konuştuğu, yaptığı ve hayatında yaşayarak uyguladığı “hikmet”tir. Kur’an’ın onaylamadıklarını ise delil olarak kullanmaktan kaçınırız; çünkü onların Nebi’ye ait olduklarının doğrulanması imkansızdır.

    Ahzab Suresi’ni okuyan herkes, savaşta Beni Kureyza ile yaşananlara dair yüce Allah’ın neler söylediğini görecektir:

    “Allah, Ehl-i Kitap’tan, düşmana arka çıkanları da kalplerine korku salarak kalelerinden indirdi, onların kimini öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz. Onların yerini, yurdunu ve mallarını size verdi, henüz ayak basmadığınız yerlere de sizi varis kıldı. Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Ahzab Suresi 33/26-27)

    Yukarıdaki ayetlerden Beni Kureyzalıların kalelerinden indikleri, savaşın iki taraf arasında gidip geldiği, Müslümanların Ahzab Savaşı’nda Allah’ın kendilerine yardımıyla üstün geldikleri, kalplerinde taşıdıkları Beni Kureyza’nın ihanetine olan öfkeleri sebebiyle onları def ettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. Böylece Beni Kureyza’nın bir bölümü öldürülmüşken, kalanları da esir alınmıştır.

    Ahzab Suresi’nde Beni Kureyza esirlerinin akıbetinden söz edilmedi. Çünkü İslam’da esirlerin hükmü Muhammed Suresi’nin 4. ayetinde ortaya konmuştur: “…Sonra karşılıksız ya da fidye alarak serbest bırakın ki savaşın ağırlığı kalmasın…”

    Bir Müslüman için ayetin hükmünü bırakıp “nasları bir araya getirme ve birbirine uydurma” adı altında ayetle çelişen rivayeti almak mümkün değildir. Çünkü birinden birini çürütmeksizin birbiriyle çelişen iki şeyi uzlaştırmak imkansızdır. Ancak ne kadar üzüntü vericidir ki, Nebi Aleyhisselama nisbet edilen rivayetler üretmek için çoğunlukla Kur’an ayetleri tevil edilmiş veya geçersiz kılınmıştır.

    4. Esirlerin Öldürülmesi: Alimlerin bildirisi, Daiş’in bir çırpıda uyguladığı esirlerin öldürülmesi konusunu vahşice ve iğrenç olarak tanımlayıp kınıyor. O halde bana da Nebi Aleyhisselamın Beni Kureyza esirlerini öldürmesi konusunu onaylan ve inanan alimlerimize şu soruyu sormak düşüyor: Işid’in yaptıkları bu inanılanın tam bir uygulaması değil mi? Size gelince; esirin öldürüleceğine ve imamın bu konuda seçme hakkı olduğuna inanmanıza rağmen yine de bu konuda Işid’i kınıyorsunuz. Bu bir çelişki değil mi?

    Yüce Allah’ın “sıkı güvenlik çemberine alın” emrinin ardından, Rabbimizin esirlere ne yapılacağı ile ilgili şu açıklaması geldi: “…Sonra karşılıksız ya da fidye alarak serbest bırakın ki savaşın ağırlığı kalmasın…” (Muhammed Suresi 47/4). Bu ayet esirlerle ilgili uygulamayı bir üçüncüsüne asla yer vermeyecek şekilde iki seçenek ile sınırlamıştır: “Men” ya da “fida”. Men, esirleri herhangi bir karşılık almaksızın; fida ise bir para veya hizmet karşılığında serbest bırakmaktır.

    Nebi Aleyhisselam Rabbinin emrine bağlı kalmıştır, tıpkı Usal Elhanefi kıssasında geçtiği ve Bedr esirlerine ve diğer savaşlarda alınan esirlere yaptığı muamele gibi. Ancak Nebimizden rivayet edilenler bundan farklı olarak, ya Beni Kureyza esirlerini öldürdüğünü ifade eden rivayetlerde olduğu gibi “iftira” şeklinde olurlar , ya da herhangi bir suç işlemiş bir esiri, sanki savaş hali olmaksızın suçsuz birini öldürmüş gibi değerlendirip, kısas olarak öldürdüğü şeklinde olurlar.

    Nebimiz (s.a.v)’in esirleri öldürmeyi emrettiğini söylemek, onu Kur’an’a muhalefet etmekle suçlamaktır. O asla böyle bir şey yapmamıştır. Nebimizden bu konuda yanlış bir ictihad çıksaydı, Bedr gününde esir aldığı zaman olduğu gibi yüce Allah mutlaka onu şiddetli bir şekilde uyarırdı.

    Esirler ile ilgili hükmün Kur’an ayeti ve Nebimizin sahih uygulamalarındaki açıklığına rağmen İslam mezheplerinin istisnasız hepsi esirlerin öldürülmesine ve köleleştirilmesine cevaz veren bir yola gitmişlerdir. Hatta o kadarla da kalmayıp, Hanefi mezhebi gibi bazıları, esirlerin karşılıksız olarak serbest bırakılmasının caiz olmadığına hükmetmişlerdir. Bu Allah’ın kelamına karşı takınılmış en pervasız, en cüretkar tutumdur. Bu, Kur’an hükümlerini sadece tahrif edip bozmak değil, daha ileri giderek tamamen devre dışı bırakmaktır. O halde İslam alimleri bu konunun neresindedir? Yoksa aziz Kitabımızın muhkem hükümlerinin dahi üzerine çıkarılmış bu İslam mirasını tartışmak yasaklanmış mıdır?

    5. Hristiyanlara Yapılan Muamele: Bildiride Işid’in Hristiyanlara ve diğer milletlere karşı muamelesi de kınanıyor. O halde değerli alimlere bir Ebu Hureyre rivayeti nakledeyim: “Nebi Aleyhisselam dedi ki: Ehl-i Kitaba selamı ilk siz vermeyin. Onları yolun en dar kısmından gitmeye mecbur edin.” Şevkani bu hadisi şu sözlerle açıklamaktadır: “Bunda Müslümanın yolun ortasını bir zimmiye (İslam hakimiyeti altında yaşayan gayri müslim) bırakmasının caiz olmadığının delili vardır. Bu onlara küçüklük indirilmesi türünden bir durumdur ve onları alçaltmak içindir.”

    Biz de iyi muamelenin bu rivayetin neresinde olduğunu soruyoruz: Bir Hristiyanı yolun en dar kısmından gitmeye mecbur etmek onu din konusunda zorlamak demek değil midir? Hadisi açıklayanlar, bu rivayet ile ayetleri ve ehl-i kitaba güzel davranılmasını ifade eden çok sayıda hadisi birbirine uydurmak için kendilerini zorlamışlardır. Neticede o hadislerin tamamı, metni kabul edilemez olsa bile senedin sıhhatini kutsal sayan yanlış yöntemlerin sonucu olarak, Kur’an ayetleri ve rivayetin sahih olanı ile çelişir haldedirler.

    Sonuçta alimlerin bildirisi Işid’in dayandığı delilleri görmezden gelmiştir. Işid ise bu mirası olduğu gibi kabul eden bir topluluktan başka bir şey değildir.

    6. Kölelik Sorunu: Alimlerin bildirisi Işid’i köle almakla suçluyor ve şu iddiada bulunuyor: “İslam’ın hedeflerinden biri de köleliği kaldırmaktır. Köleliğin kaldırılması 100 yıl önce, tüm dünyanın köleliğin suç olduğunu kabul etmesine benzer şekilde, İslam alimlerinin köleliğin haramlığı konusunda ittifak etmesi ile gerçekleşmiştir.”

    Bizim de ulemanın bu sözüne karşılık iki sorumuz var:

    Birincisi; İslam’ın hedefinin köleliği kaldırmak olduğunu fakat kaldırmadığını mı söylemek istiyorsunuz? Yani yüce Allah köleliği haram kılma, yasaklama kararını yirminci yüzyıl alimlerine mi bırakmış?!! Bu alimler Rabbimizin şu sözünü nasıl anlıyorlar bilmiyorum: “…Bugün dininizi olgunlaştırdım, size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı uygun gördüm…” (Maide Suresi 5/3).

    İkincisi; alimler bildirilerinde “köleliğin 100 yıl önce yasaklandığını” dile getiriyorlar ve bu durumda da bize şu soruyu sorma hakkı doğuyor: Eğer kölelik helal idiyse –alimlerin bakış açısına göre- onu haram kılma yetkisini elinde bulunduran kim? Ayrıca bu konuda icma etmiş (köleliği haram kılmış) olan o alimler nerede? Kim onlar? Alimlerin haramı helal kılma veya helali haram kılma konusunda icma etme hakları var mı? Kısacası, Işid’in geleneksel fıkıh mirasını
    uyguladığı bir geçektir, siz ise buna kapı aralayan bir tavır içindesiniz.

    Alimler, Kur’an’a ve Nebi Aleyhisselam’ın uygulamasına aykırı olduğu kesin olan ve köleleştirmeye izin veren yaygın fıkhi görüşü düzeltmek yerine, bir insan tarafından konmuş kanuna dayanmaktalar. Oysa o insan yapımı kanun, köleleştirmeyi, ancak modern asrın başlarında makinalar icat edilince, yani Amerikalı kanun koyucu için artık köleliğin bir işe yaramayacağı ortaya çıktıktan sonra kaldırmıştır. Sonra da bu bildiride alimler kalkıp, müslüman alimlerin icma ettiklerini iddia etmektedirler. Buna, dikkatleri başka yöne çekerek gerçekleri ört bas etmek denir. Aslında bu bildiriye imza atmış olan alimler kendilerini bu sorunu köklü bir şekilde tartışmaktan muaf tutmakta ve batının 100 yıl önce yaptığı kanuna dayanmakla yetinmektedirler.

    7. Bildiri, Işid’in kadınlara uyguladığı muameleyi eleştiriyor. Işid’in kadınlara olan tutumunun, kadınlar hakkındaki yaygın anlayışa uygun olduğu bir gerçektir. Nitekim o anlayışlardan biri şudur; “kadın yarım insandır, yarım akıllıdır, eğri kaburga kemiğinden yaratılmıştır” . Kur’an’ı Kerim’in erkek ve kadının her ikisinin de aynı özden (nefs-i vahide) yaratıldığını ve yüce Allah’ın huzurunda ikisinin de yaptıklarından aynı derecede sorumlu olduklarını dile getirdiği bir zamanda, Nebi Aleyhisselam’ın bunları söylediğine inanan bir müslümanın kadın hakkındaki bu anlayışını düzeltmek imkansızdır. Allah Teala şöyle buyurur:

    “Ey İnsanlar! Sizi (atanızı) bir tek nefisten yaratan Rabbinizden çekinerek kendinizi koruyun. Eşini de o nefisten yaratmış, bu ikisinden pek çok erkek ve kadını yeryüzüne yaymıştır. Öyleyse Allah’a saygılı olun; biriniz diğerinden bir şey isterken onun adıyla ister. Akrabaya da saygılı olun. Allah sizi gözetimi altında tutar.” (Nisa Suresi 4/1)

    8. Had Cezalarını Uygulamak: Bildiri Işid’i had cezalarını uygulamada aceleci davrandığı için kınıyor. Fakat bunun sebebini anlamak mümkün değildir. Burada sorun bu uygulamanın zamanlamasında mıdır? Had cezalarının uygulanma şekli bundan daha büyük bir problem değil midir? Bu bildiriye imza koyan alimler, içki içene kırbaç , zina edene recm uygulanacağı iddiaları gibi Allah ve Rasulü’ne bir çok iftirayı içeren hadler konusunu dile getirmekten kaçınmışlardır.

    9. İşkence ve Kafa Kesme: İslam tarihi bunlarla dolu değil midir? Neden bunları ilk yapanlar tenkid edilmiyorlar? Ümmetin mirasını gözden geçirmemizin ve atalarımızın doğru da yanlış da yaptıklarını söylememizin, doğru olana güvenip yanlışı reddetmemizin vakti hala gelmedi mi?

    10. Türbelerin İmha Edilmesi: Alimlerin bildirisi Işid’i, türbeleri tahrip ettiği için tenkid ediyor. Bu türbe konusu Işid’den onlarca yıl önce ortaya çıkmış hayli “görkemli” bir bid’at değil mi? Eleştiri neden sadece Işid’e yöneltilip bu toplumun fikirlerinin ve ilkelerinin beslendiği kaynak unutuluyor?

    11. Yöneticiye İsyan: Alimlerin bildirisi Işid’i meşru yöneticilere karşı gelmekle eleştiriyor. O halde bu değerli ulemamıza şunu sormalıyım: Bu fiili icad eden Işid mi yoksa mukaddes tarihimiz bunlarla mı dolu? Muaviye bin Ebu Süfyan müslümanların meşru halifesi Ali bin Ebu Talip’e (r.a) isyan etmedi mi? Ama hala İslam alimleri Muaviye’yi haklı gösterirler “çünkü o sahabidir”. Sahabeler de hem doğru yapan hem de hata yapan insanlar değiller mi? Neden Muaviye’nin, ümmetin memnuniyetini kazanmış meşru halifeye isyan etmekle büyük bir hata yaptığını yüksek sesle dillendiremiyoruz? Oysa mevcut durum bunun tam aksidir. Muaviye’nin bu fiili kötü bir uygulama (sünnet-i seyyie) olarak günümüze kadar gelmiş ve tüm saltanat düşkünleri için dayanak olmuştur.

    12. Hilafet: Bildiri Işid’i tek taraflı Halifelik ilan ettiği için tenkid ediyor. Biz de tarih boyunca ilan edilmiş tüm “İslam halifelikleri” için (tabi ki Raşid Halifeler dönemi hariç) şunu soruyoruz: İçlerinden biri bile kan dökmeden veya halka karşı zor kullanmadan kuruldu mu? Bugünümüzü düzeltmek için tarihimizi neden eleştirmiyoruz? Neden ağacın sadece dallarını eleştiriyoruz? Kökü bozuksa meyvesi olur mu?

    Ölçüleri koyan yüce Allah’tan bizleri Kerim Kitabına ve doğru yoluna yöneltmesini dileriz. Güç ve kudret yüceler yücesi Allah’a aittir.

    Süleymaniye Vakfı Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi
    Kaynak: www.hablullah.com

    مناقشة بيان علماء المسلمين إلى رئيس تنظيم الدولة الإسلاميّة في العراق والشام (داعش):
    توجّه عددٌ كبيرٌ من العلماء المسلمين برسالةٍ مفتوحةٍ لقائد ما بات يُعرف بالدولة الإسلاميّة في العراق والشّام المدعو (أبو بكر البغدادي)، وكانت الرسالةُ عبارةً عن بيانٍ للأخطاء التي وقع فيها التنظيمُ في كلٍّ من العراق وسوريا داعيا إياهم إلى تصحيح تلك الأخطاء، كما تضمّن البيانُ نصائحَ وعظاتٍ وجّهها العلماءُ لقائد التنظيم وأتباعه كنهُها الكفُّ عن الأخطاء والجرائم التي يرتكبونها كلّ يومٍ مخالفين بها تعاليمَ الإسلام.
    هذا البيان وإن كان مُحقّاً في بيان أخطاء التنظيم التي ملأ صداها الدنيا بأسرها وجعل المسلمين مرّةً أخرى في مرمى التهمة بالتخلّف والإرهاب التي ما انفكّ الغربُ يؤمن بها حتّى دون أفعال داعش، إلّا أنّ البيان لم يتعرّض إلى الأصول التي ارتكزت عليها داعش وهي تنفّذُ هذه الأعمال ابتداءً بإعلان الخلافة من جانبٍ واحد وليس انتهاءً بالقتل الجماعي للمخالفين والأسرى وكلِّ من يمرُّ في طريقهم.
    ونحن هنا في مركز بحوث الدِّين والفطرة في اسطنبول نودُّ الوقوف على بيان العلماء الذي أراد معالجة المشكلة موضعيّاً في الوقت الذي تغافل فيه عن البعد التاريخي والتراث الفقهيِّ الموروث الذي استندت عليه داعش وهي تمارس أفعالَها على الأرض.
    وربّما يتساءل مَنْ يقرأ ردَّنا على بيان العلماء: ما علاقةُ البعد التاريخيّ والموروث الفقهيِّ بما تفعله داعش هذه الأيّام؟! نُجيب على ذلك بأنْ نقول: إنّ حاضرَنا ومستقبلنا سيبقى مرتهناً للتاريخ إنْ لم نقرأ تاريخَنا بعين الناقد لا بعين المُقدِّس. عندما يذهب المريضُ إلى الطبيب فإنّ هذا الأخير سيسألُه أوّلاً عن تاريخ المرض في العائلة وعن تطوّر المرض الذي قد يعود إلى سنوات عديدة. كذلك علينا أن نفعل اليوم، وبغير هذه الطريقة لن نتمكّن من الخروج من مآزقنا التي لا تنتهي بل تزداد تفاقماً يوماً بعد يوم.
    نركّز في ردّنا على البُعد التاريخي والموروث الفقهي لنبيّن للقارئ الكريم أنّ أصلَ المشكلة ليس في داعش بقدر ما هو في الموروث الثقافي والتاريخي الذي يستند عليه هذا التنظيم والتنظيمات المشابهة له، ذلك الموروث الذي شكّل بديلاً للإسلام الأصيل الذي رضيه الله تعالى لنا وسطَّره في كتابه وظهر في تطبيقات النبيّ صلّى الله عليه وسلّم.
    إنّ الدّين الموازي الذي ضربَ جذورَه في أرض المسلمين بعد فترةٍ وجيزةٍ من وفاة النبيّ صلّى الله عليه وسلّم قد تطوّر من خلافٍ سياسيٍّ إلى خلافٍ دينيٍّ وأصولي؛ حيثُ رضي كلُّ فريقٍ بما لديه من نصوصٍ نُسبت إلى النبيّ والصحابة وآل البيت؛ حيث شكّلت تلك النصوصُ والرواياتُ المصدرَ البديلَ للنصِّ القرآنيِّ؛ إذ أُعطيت حقَّ السيطرة عليه تفسيراً وشرحاً وتقييداً وتخصيصاً ونسخاً. وكانت النتيجةُ أنْ ظَهَرَ في كلِّ زمان مَنْ يقوم بالقتل والاستيلاء على حياة المسلمين مستنداً على ذخيرته من تلك النصوص التي زخرت بها كتبُ السنن والمذاهب والسير والمغازي.
    وسنتناول هنا الأفكارَ الرئيسيّة التي تضمّنها البيانُ على النحو التالي:
    1_ انتقدَ البيانُ خطابَ الناطق باسم داعش الذي افتتحَ حديثَه بحمد الله تعالى الذي بعث “نبيَّه بالسيف رحمةً للعالمين”، وتساءَلَ البيانُ كيف تستوي الرحمةُ والسيف؟ لا شكّ أنّ هذا كلامٌ جميلٌ، لكنّ البيان لم يتعرّض إلى ذكر النصوص التي استند إليها المتحدّثُ باسم داعش. وها نحنُ هنا نذكّر العلماءَ بتلك النصوص ولا نراهم يجهلونها:
    عن ابن عمر قال: قال رسولُ الله صلّى الله عليه وسلّم: ” بُعثت بالسيف حتى يُعبد الله لا شريك له” فإن قُلْتم إنّ الحديث ضعيفٌ من عدّة وجوه. قلنا: ما رأيُكم بما رواه أبو هريرة ، قال: قال رسولُ الله صلّى الله عليه وسلّم: «أُمرتُ أن أقاتل الناس حتّى يشهدوا أن لا إله إلّا الله، وأنّي رسولُ الله، ويقيموا الصلاة، ويؤتوا الزكاة» حيث يعلّق الألباني على هذه الحديث بوصفه بالمتواتر وهو أعلى مراتب صحّة الحديث. فرواية أبي هريرة تؤيّد رواية ابن عمر، وما فعلته وتفعله داعش ما هو إلّا تطبيقٌ لنصِّ الحديثين !
    إنّ نصوص القرآن الكريم ترفض قَبول مثل هذه الروايات المتعارضة مع تقريره أنْ “لا إكراه في الدين” ، وأنْ “مَن شاء فليؤمن ومَن شاء فليكفر” ، و”لست عليهم بمسيطر” . والآيات في هذا الصدد كثيرةٌ. والحديثان السابقان يقرّران عكس ما قرّره القرآنُ تماماً، والناطق باسم داعش لم يخرج عن أصول الفقه المقرّرة عند علماء المسلمين التي تنصُّ على أنّ السنّة شارحةٌ ومفصِّلةٌ ومقيِّدةٌ ومتمِّمةٌ وأحيانا ناسخةٌ للكتاب، وما فعله الرجل الداعشيّ أنّه التزم تلك الأصول تماماً، فقد أخذ بالحديث التزاماً بالقاعدة الأصولية المضطردة القائلة بأنّ السنّة قاضيةٌ على الكتاب.
    2_ جاء في بيان العلماء “أنّ كلَّ ما جاء في السّنّة الصحيحة وحيٌ ولا يجوز أن يُترك البعضُ ويُؤخذ بالبعض الآخر، وبالتالي يجب التوفيقُ بين النصوص قدر المستطاع، أو أن يكون هناك سببٌ واضحٌ لترجيح أمرٍ على أمر . وهذا ما شرحه الإمامُ الشافعي في “الرِّسالة” وأجمعَ عليه علماءُ الأصول على بَكرة أبيهم”.
    ولنا أن نسألَ العلماءَ الكرام؛ إنْ كانت السّنّةُ وحياً فلماذا لم تُحفظ بالطريقة التي حُفظ بها القرآنُ الكريم؟! أم أنّ النبيَّ صلّى الله عليه وسلّم قد قصّر في حفظ هذا النوع من الوحي؟! وماذا لو لم يجمع علماءُ القرن الثالث والرابع الأحاديث “المُوحى بها”؟ هل كانوا يأثمون؟! وإن كانت الإجابة بنعم، فهل يعني ذلك أنّ مَنْ سبقهم من الرعيل الأوّل قد أثموا لامتناعهم عن هذا الفعل؟!!.
    إنّ الهروبَ إلى الأمام لا يُجدي، يجبُ على علماء المسلمين أن يكفّوا عن وصف السّنّة بالوحي. السّنّة هي تطبيقُ النبيّ للقرآن وهي الحكمة المركوزة فيه، وهي لا تنفصل عن الكتاب بحال، بل هي مقيَّدةٌ به فهماً وتطبيقاً. ونذكِّر علماء الأمة بقوله تعالى مخاطباً نبيَّه: {اتَّبِعْ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ} (الأنعام، 106) وبقوله تعالى {وَإِذَا لَمْ تَأْتِهِمْ بِآيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَا قُلْ إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يُوحَى إِلَيَّ مِنْ رَبِّي هَذَا بَصَائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} (الأعراف، 203) وبقوله تعالى {وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} (يونس، 15)
    3_ قتلُ الأبرياء: حيث يُنكر العلماءُ على داعش قتلَ الأبرياء، وحسب التوصيف الأصيل للبرئ فإنّه ذلك الشخص الذي لم يشترك في القتال . ولو نظرنا في تراثنا الإسلاميَّ سنجد أنّ قتل الأبرياء عادةٌ انتهجها الحكّامُ والسلاطينُ المسلمون بدايةً من عصر الأمويين وحتى عصرنا هذا، ولم يخل تاريخ المسلمين ممن يطبق هذه السّنّة السّيّئة.
    إنّ إعمال القتل في الأبرياء يجد مستنداتٍ “شرعيةً” تؤيّده، فالروايات التي تُفيد أنّ النبيّ صلّى الله عليه وسلّم قتل كلَّ رجال بني قريظة تغذّي هذا الفهم، ومن المعلوم أنّ الرجل ليس مُقاتِلاً بالضرورة، وهناك رواياتٌ تقول أنّه عليه الصّلاة والسلام قد قَتَلَ مَنْ أنبتَ منهم (أي ظهر له شعرُ العانة) ولا يقبل عاقلٌ أنّ أمثال هؤلاء محاربون، والتصديقُ أنّ النبيّ صلّى الله عليه قد قتل أمثال هؤلاء هو المستند الذي تركن إليه داعش في قتل الأبرياء، ومثل هذه القصص كثيرةٌ في تراث المسلمين، ومع ذلك لا نجد علماء الأمّة يقفون على أصل المشكلة ليقولوا بوجوب نقد الروايات وإخضاعها لميزان الكتاب الذي أرسله الله هدىً للعالمين. فما وافق الكتاب من الروايات كان الحكمة التي نطق بها النبيُّ وعمل بها ومارسها سلوكاً في حياته، وما خالف القرآن نترك الاحتجاج به؛ لأنّه لا يمكن أن تصحّ نسبتُه إلى النبيّ.
    ومن يقرأ في سورة الأحزاب يجد كلام الله تعالى واضحا في ما آلت اليه الحرب مع بني قريظة حيث يقول الله تعالى {وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاصِيهِمْ وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَرِيقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا. وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ وَأَرْضًا لَمْ تَطَئُوهَا وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا} (الأحزاب،26_ 27) من خلال الآيتين السابقتين يظهر تسلسل الأحداث؛ حيث نزل بنوا قريظة من حصونهم فدار القتال بين الطرفين، وكان المسلمون معززين بنصر الله إياهم في معركة الأحزاب ومدفوعين بما حملته قلوبهم من غيظ على خيانة بني قريظة. وقد قُتل فريق من بني قريظة بينما تم أسر الباقين.
    ولم يذكر مصير أسرى بني قريظة في سورة الأحزاب لأن حكم الأسير في الإسلام قد تبين في الآية الرابعة من سورة محمد: {فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا} (محمد، 4)
    ولا يمكن لمسلم أن يقبل إلغاءَ حكم الآية للأخذ بالرواية التي تعارضها تحت مسميات الجمع بين النصوص والتوفيق بينها، لأنّه لا يمكن التوفيق بين متعارضين إلّا بإسقاط أحدهما، وما يُؤسف له حقّا أنّ نصوص القرآن غالبا ما تُؤوّل أو تُلغى من أجل إعمال الروايات المنسوبة للنبيّ صلّى الله عليه وسلّم.
    4_ قتلُ الأسرى: استنكرَ بيانُ العلماء قتل الأسرى الذي أقدمت عليه داعش واصفين ذلك بالوحشيّ والبشع. ولي أن أسأل هؤلاء العلماء عمّا يصدّقونه ويؤمنون به من قتل النبيّ صلّى الله عليه وسلّم لأسرى بني قريظة وكانوا بالمئات، أليستْ ممارسات داعش هي التطبيقُ العمليٌّ الصادق لما تؤمن به؟! أمّا أنتم فرغم إيمانكم بأنّ الأسير يُقتل ويُخيّر فيه الإمامُ إلّا أنّكم تنكرون على داعش ذلك. أليس هذا تناقضاً؟
    بعد أن أمر اللهُ تعالى بشدِّ الوثاق جاء توضيحُ مصير الأسرى صريحاً في قوله تعالى {فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أوزارها} (محمد،4) فقد حصرت الآيةُ مصيرَ الأسير في خيارين لا ثالث لهما؛ وهما المنُّ أو الفداء، والمنّ أن يُطلقَ سراحُ الأسير دون مقابل، أمّا الفداء فأن يُطلق سراحُه مقابل مال أو خدمة.
    وقد التزم النبيُّ صلّى الله عليه وسلّم أمر ربه إيّاه كما ورد في قصة أثال الحنفي وفي تعامله مع أسرى بدر وغيرها من الغزوات. وما رُوي عنه صلّى الله عليه وسلّم غير ذلك فإمّا أن يكون في دائرة الإفتراء عليه كالروايات التي تفيد قتله أسرى بني قريظة ، وإمّا أن يكون الأسير قد ارتكب جريمةً توجب قتله قصاصاً كأن يكون قد قتل معصوما في غير حرب.
    والقول بأنّ النبيَّ صلّى الله عليه وسلّم كان يأمر بقتل الأسرى هو اتهامٌ للنبيّ بمخالفة القرآن. وحاشاه أن يفعل. ولو صدر من النبيّ اجتهادٌ خاطئٌ بهذا الخصوص لعاتبه الله عليه عتاباً شديداً كما حصل في اتخاذه الأسرى يوم بدر.
    ورغم وضوح حكم الأسير بنصّ القرآن وصحيح السيرة إلّا أنّ المذاهبَ الإسلاميّةَ في جملتها ذهبت إلى جواز قتل الأسير واسترقاقه، بل إنّ بعضها كالمذهب الحنفي نصَّ على أنّه لا يجوز إطلاقُ سراح الأسير مَنَّاً (بدون فدية)، وهذا من أعظم الجرأة على كلام الله، وليس هذا تحريفاً للنصِّ القرآنيِّ فحسب بل إنّه يُلغيه كلّيّاً. فأين علماءُ المسلمين من هذا؟ أم أنّه يحرم مناقشةُ التراث في الوقت الذي قفز فيه التراثُ على النصوص المُحكَمة في الكتاب العزيز؟!.
    5_ معاملة النصارى: استنكر البيانُ معاملة داعش للنصارى وأهل الملل الأخرى. وأنقلُ للعلماء الأفاضل روايةَ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «أَهْلُ الْكِتَابِ لَا تَبْدَأُوهُمْ بِالسَّلَامِ، وَاضْطَرُّوهُمْ إِلَى أَضْيَقِ الطَّرِيقِ» . ويعلق الشوكاني على هذا الحديث بقوله: وَفِيهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ لَا يَجُوزُ لِلْمُسْلِمِ أَنْ يَتْرُكَ لِلذِّمِّيِّ صَدْرَ الطَّرِيقِ، وَذَلِكَ نَوْعٌ مِنْ إنْزَالِ الصَّغَارِ بِهِمْ وَالْإِذْلَالِ لَهُمْ .
    ولنا أن نتساءل أين المعاملة الحسنة في هذه الرواية؟ إليس الجاءُ النصراني إلى أضيق الطريق هو من قبيل الإكراه في الدِّين؟ وقد أجهد شرّاحُ الحديث أنفسَهم في الجمع بين هذه الرواية وبين الآيات والأحاديث الكثيرة التي نصّت على حسن معاملة أهل الكتاب، وكل ذلك تمشياً مع الأصول المغلوطة التي تقدّس الإسناد الصحيح حتى لو كان المتن منكَرَاً متعارضاً مع نصوص القرآن وصحيح الرواية.
    وقد أغفل بيانُ العلماء النصوص التي تستند إليها داعش، وما داعش إلا جماعةٌ تنتصر للتراث كما هو.
    6_ مسألة الرق: يُجرِّم بيانُ العلماء اتخاذَ داعش للرقيق زاعمين “أنّه كان من أهداف الإسلام إلغاء الرق، وقد تحقّق إلغاء الرق قبل مئة عام حيث أجمع علماءُ الاسلام على حرمته كما أجمع على تجريمه العالم أجمع”.
    ولنا على كلام العلماء تساؤلان:
    الأول: هل تقصدون أنّ هدف الاسلام كان إلغاء الرق ولكنّه لم يلغه؟ بمعنى أنّ الله تعالى قد ترك البتَّ في تحريم الرَّقِّ لعلماء القرن العشرين!! ولا أدري كيف يفهم هؤلاء العلماء قولَه تعالى {الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا} (المائدة، 3)
    الثاني: يذكر العلماءُ في بيانهم “أنّ الرِّقَّ قد حُرِّم منذ مئة عام”. ويحقُّ لنا أن نتساءل: إذا كان الرِّقُّ حلالاً _من وجهة نظر العلماء_ فمن يملك حقَّ تحريمه إذن؟ ومن ثم أين هؤلاء العلماء الذين أجمعوا. ومَنْ هم؟ وهل يحقُّ للعلماء الإجماع على تحريم حلال أو تحليل حرام؟. والحقُّ أنّ داعش أرادت تطبيق التراث الفقهي التقليدي، أمّا أنتم فتتخذون موقفاً موارباً.
    وبدلاً من تصحيح الرأي الفقهيِّ السائد الذي يبيح الاسترقاق وهو بالتأكيد مخالفٌ للقرآن وتطبيقات النبيِّ صلّى الله عليه وسلّم، فإنّهم يستندون إلى شريعة البشر التي حرّمت الاسترقاق بعد أن تبيّن للمشرع الأمريكي أنَّ الرِّقَّ لم يعد مجدياً في التزامن مع اختراع الآلة في بداية العصر الحديث، ثم يدّعي العلماءُ في البيان أنّه إجماعُ علماء المسلمين، وهذا ذرٌّ للرماد في العيون وركوبٌ للموجة لا غير. والحقيقة أنّ العلماءَ الموقّعين على البيان أعفَوْا أنفسَهم من مناقشة المسألة أصوليّاً واكتفوا بالاستناد إلى تشريع الغرب قبل مئة سنة !
    7_ انتقد البيانُ معاملةَ داعش للنساء، والحقيقة أنّ داعش تعامل النساء بحسب المفاهيم السائدة حولهنّ؛ فالواحدةُ منهنّ نصفُ إنسان ونصفُ عقل ومخلوقةُ من ضلعٍ أعوج ، ولا يمكن أن يستقيم فهمُ المسلم عن المرأة وهو يؤمن بأنّ النبيّ صلّى الله عليه وسلّم يقول ذلك، في الوقت الذي يذكر القرآنُ الكريم أنّ الرجل والمرأة قد خُلقا من نفسٍ واحدة وأنّهما مكلَّفان ومسؤولان أمام الله تعالى عن أفعالهما بالدرجة ذاتها . قال الله تعالى {يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا} (النساء، 1)
    8_ تطبيق الحدود: أعاب البيانُ على داعش الاستعجال في تطبيق الحدود الشرعيّة. ولا أدري لماذا أعاب البيانُ ذلك. فهل المسألة مسألةُ توقيتٍ فقط؟! أم هو الشعورُ بأنّ مسألة إقامة الحدود بهذا الشكل يحمل كثيراً من الإشكاليّات؟. وقد أعفى العلماءُ الموقّعون على البيان أنفسَهم من البحث في أمر الحدود التي فيها من الافتراء على الله ورسوله الشيء الكثير كالقول برجم الزاني المحصن أو جلد شارب الخمرة .
    9_ التعذيبُ وقطع الرؤوس: أليس تاريخُ المسلمين حافلاً بهذا؟ لماذا لا يُنتقد الأوّلون؟ ألم يحن الوقت لِأنْ نعالجَ تراثَ الأمّة فنقولَ بأنّ السلف أصابوا وأخطؤوا، فنبني على الصحيح ونرفض القبيح؟.
    10_ تدمير الأضرحة: انتقد بيانُ العلماء داعش لأنّها تدمّرُ الأضرحة. أليست هذه أساساً بدعةً وهابيّةً سبقت ظهور داعش بعشرات السنين؟! لماذا يُوجّه النقدُ إلى داعش ويُنسى الأصل الذي تستقي منه هذه الجماعة أفكارها ومبادئها؟!
    11_ الخروج على الحاكم: انتقد بيانُ العلماء الخروج على الحكام الشرعيّين. ولي أن أسأل علماءنا الأفاضل هل داعش من ابتكر هذا الفعل أم أنّ تاريخ المسلمين المقدّس حافلٌ بذلك؟ ألم يخرج معاويةُ بنُ أبي سفيان على خليفة المسلمين الشرعي علي بن أبي طالب رضي الله عنه؟ وما زال علماء المسلمين يبررون فعل معاوية (لأنه صحابيٌّ)، أليس الصحابةُ بشراً يصيبون ويخطئون؟ فلماذا لا نجهر بأنّ معاوية قد ارتكب خطأً فادحاً بخروجه على الخليفة الشرعي الذي رضيت به الأمّة؟! لكنّ ما حصل هو عكسُ ذلك، فصار فعلُ معاوية سنّةً سيّئةً إلى يومنا هذا يتّكئ عليها كلُّ صاحب هوى سلطوي.
    12_ الخلافة: انتقد البيانُ داعش لإعلانها الخلافة منفردة، ولنا أن نتساءل عن جميع “خلافات المسلمين” عبر التاريخ عدا الراشدة طبعاً؛ هل قامت أيّةُ واحدةٍ منها إلّا بالمزيد من سفك الدماء والتجبّر على الخلق؟. لماذا لا ننقدُ تاريخَنا حتّى يستقيم حاضرنا؟ لماذا ننتقد الفروع فقط وما هي إلّا نتاج الأصول الخاطئة؟
    نسأل الله العلي القدير أن يهدينا إلى كتابه الكريم وصراطه المستقيم، ولا حول ولا قوّة إلّا بالله العليِّ العظيم.
    وقف السليمانية/ مركز بحوث الدين والفطرة
    الموقع: حبل الله www.hablullah.com

  • Kur’an’da “Birr” Kavramı ve Tasdik Sistemindeki Yeri

    Kur’an’da “Birr” Kavramı ve Tasdik Sistemindeki Yeri

    Kur’an’ın kendinden önceki kitaplarla ilişkisi tasdik, tebyin ve nesh kavramları üzerine bina edilmiştir. Bu kavramlardan ilki olan tasdik kavramını anlamamızda bazı önemli kelimeler öne çıkmakta ve terimleşmektedir. Bunlardan biri “ısr” (إصر) kelimesidir ve bu kelime Al-i İmran Suresi’nin 81. ayetinde tanımlanarak terimleştirilmiştir:


    وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِين

    “Allah nebilerden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir.” (Al-i İmran Suresi 3/81)[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][1]

    Görüldüğü üzere kelime manası itibariyle “ağır yük” anlamına gelen “ısr” kelimesi, ayette tanımlanmış ve “eldeki mevcut kitabı tasdik edici olarak gelecek olan elçiye inanma ve destek verme sözü ile yüklenilen sorumluluk” şeklinde özel bir anlam verilerek terimleştirilmiştir. Ayete göre bu sorumluluğu Allah’a söz vererek yüklenen nebiler ve dolayısıyla onların gönderildiği toplumların artık yeni bir görevleri vardır: “yeni gelecek elçinin tebliğ edeceği ayetlerin, kendilerindeki kitabı tasdik edip etmediğini kontrol etme ve ediyorsa bu yeni gelen elçiye uyup destekleme”. Ayette bu sözün nebilerden alındığının belirtilmesi, nebi kavramının “vahiy almak üzere seçilmiş kişi” olma özelliğine vurgu yapılması sebebiyledir. Yani bu söz, nebilere vahyedilerek gönderilen kitaplar vasıtası ile alınmıştır. Bu kitapların muhatabı olan toplumlar da kitaplarına iman etmek ve uymakla bu sözü ikrar etmiş olmaktadırlar.

    Tesbitlerimize göre Kur’an’daki tasdik kavramıyla ve dolayısıyla “ısr” kelimesi ile yakın ilişkisi olan bir diğer kelime de “birr” (بر) kelimesidir. Yazımızın konusu, “birr” kelimesinin anlamı ve tasdik sistemi içerisindeki yeri olacaktır. “Birr” kelimesinin “ısr” kavramı ile sıkı ilişkisi sebebiyle yazımız boyunca sıklıkla “ısr” kavramına ve Al-i İmran 81. ayete atıf yapılacağını değerli okurlarımızın dikkatlerine sunarız.

    1. “Birr” Kelimesinin Sözlüklerdeki Anlam Çerçevesi:

    a. Kara (parçası) ve Genişlik Anlamı (berr):

    Kelime Kur’an’da, بَرّ (berr) formunda “deniz” kelimesinin zıddı olan “kara” anlamında 12 yerde geçmektedir.[2] Kelimenin bu kullanımından dolayı, “genişlik” anlamını ihtiva ettiği sözlüklerde bildirilmektedir. Hatta Arap dilinde bu çerçevede kullanımlarının mevcut olduğunu görmekteyiz: Genişliğinden dolayı çöle بر (berr) dendiğini ve bu bağlamda عسل البر (asel ul-berr) ifadesinin çöl balı, نبات البر (nebat ul-berr) ifadesinin çöl bitkileri anlamında kullanıldığını tesbit etmekteyiz.[3] Yine “dört duvar arasından dışarı çıkmak, evden çıkmak” anlamında خرجت برا (haractu berren – genişliğe, açıklığa çıktım) şeklinde kullanıldığını görmekteyiz.[4] Benzer şekilde geniş bir alana yayılmasından ötürü buğdayın bir isminin de بُرّ (burr) olduğu yine sözlüklerin verdiği bilgiler arasındadır.[5]

    b. Geniş İyilik – İtaat Anlamı (birr):

    Ragıp El-İsfahani, “berr” kelimesinin “kara” manasına gelmesinde “genişleme (tevessü)” anlamının olduğu düşünülerek “iyilik/hayır işlemede genişleme, bol iyilik yapma” anlamına gelen بِر (birr) kelimesinin türetildiği bilgisini paylaşmaktadır.[6] Nitekim aynı müellif “kul Allah’a itaatinde genişledi, bolca itaat etti” anlamında بَرَّ العبد ربه (berre l’abdu rabbehu) dendiğini aktarmaktadır.

    c. Doğruluk (sıdk) Anlamı:

    Yine İsfahani Müfredatında “birr” kelimesinin “sıdk” yani “doğruluk, doğru sözlülük” anlamında kullanıldığını çünkü genişlemiş hayrın bir bölümünü “sıdk”ın oluşturduğunu bildirerek[7], bu anlamdaki kullanımlarını da بَرَّ في قوله (berre fi kavlihi – sözüne sadık oldu), بَرَّ في يمينه (berre fi yeminihi – yeminine sadık oldu) şeklinde nakletmektedir.[8]

    2. “Birr” Kelimesinin Kur’an’daki Kullanımları:

    Kelime بِر (birr) formunda Kur’an’da 8 kere kullanılmıştır[9]. Bu kullanımlardan ikisi mü’minler bağlamındadır ve bu iki ayet kelimenin zıt anlamlılarını da vererek “birr” kelimesinin anlamını ortaya koyması açısından önemlidir:


    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَائِرَ اللَّـهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَائِدَ وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَانًا وَإِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُوا وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَن صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَن تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَىٰ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّـهَ إِنَّ اللَّـهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

     

    “Ey inanıp güvenenler, Allah’a kulluğun simgelerine, haram ayına, hac kurbanına, gerdanlıklı kurbanlara ve Rablerinin ikramını ve rızasını aramak için Kabe’ye yönelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Mescid-i Haram’dan men eden bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi aşırılığa sevk etmesin. “Birr” ve takvada yardımlaşın ama günahta ve taşkınlıkta yardımlaşmayın. Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun çünkü Allah’ın cezası pek ağırdır.” (Maide Suresi 5/2)

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلَا تَتَنَاجَوْا بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْابِالْبِرِّ وَالتَّقْوَىٰ وَاتَّقُوا اللَّـهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

    “Ey inanıp güvenenler! Sakın günah, düşmanlık, elçiye karşı gelme konularında aranızda gizli konuşma yapmayın. Ama “birr” ve takva konusunda yapabilirsiniz. Birgün topluca huzuruna çıkarılacağınız Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun.” (Mücadele Suresi 58/9)

    Her iki ayette de البر (el-birr) kelimesinin zıddı olarak “günah” anlamına gelen الإثم (el-ism) kelimesi geçmektedir. O halde “birr”, yapılmadığı zaman günah olacak türden bir iyilik anlamında olmalıdır. “Birr”in gerçekleşmemesinin günah olması “birr” kapsamına giren iyiliklerin herkesçe bilindiğini ve yapılması gerekliliğinin de genel kabul gördüğünü gösterir. Ayrıca her iki ayette de “birr” ile yapılması tavsiye edilen fiiller, “yardımlaşma” (تعاون), “kulisleşme” (تناجى) gibi birden fazla kişinin karşılıklı olarak ve birlikte yaptığını bildiren fiillerdir. Bunlar, yapılan eylemin kısa zamanda yayılmasına sebep olacak fiiller olduğundan “birr” kelimesinin yayılma ve genişleme anlamına atıfta bulunuyor olması gerekir. O halde “birr” kelimesinde, etkisi topluma yayılarak genişleyecek olan ve yapılmadığı takdirde günah sayılan özel bir “iyilik” anlamını görmemiz gerekir.

    Ayrıca yukarıdaki Maide Suresi’nin ikinci ayetini, ilk ayetinden okumaya başladığımızda müminlerin Allah ile yaptıkları sözleşmelerinden bahsedildiğini ve bu kapsamda onlara üçüncü ayette sayılacak olan haramlardan önce, çeşitli uyarıların yapıldığını görmekteyiz:

    إِنَّ اللَّـهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيد يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُود أُحِلَّتْ لَكُم بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ إِلَّا مَا يُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنتُمْ حُرُم

    Ey inanıp güvenenler, akitlerinizin gereğini yerine getirin. (Aşağıda) okunacak olanlar dışındaki en’am size helâl kılınmıştır ama ihramlı iken avladığınızı helal görmeyin. Allah istediği hükmü verir. (Maide Suresi 5/1)

    “Birr” kelimesinin geçtiği Maide Suresi ikinci ayette de uyarılara devam ediliyor ve haramlar sayılmaya başlanmadan önce “birr” ve “takva”da yardımlaşma emrediliyor. Burada görüyoruz ki; emredilen “birr”, yani iyilik, “verilen söze sadık kalma (sıdk)” ile yerine getirilebilecek, aksi halde günaha girilecek bir iyiliktir. Kelimenin yukarıdaki Mücadele Suresi 9. ayette geçen elçiye isyan (مَعْصِيَتِ الرَّسُولِ) ile olan zıtlığı da içerdiği bu “sıdk” (doğruluk, yeminine, sözüne bağlılık) anlamından dolayı olmalıdır. Bunu biraz ileride başka ayetlerde de göreceğiz.

    Kelime bir ayette Allah’a nispet edilmiş, O’nun sıfatlarından biri olarak “geniş iyilik sahibi” anlamında البَر (el Berr) şeklinde kullanılmıştır.[10]

    İsm-i fail formunun çoğulu olan أبرار (ebrar) kelimesi ise “iyiler” anlamında 6 kez geçmektedir[11]. Bunların altısında da cennetteki kişilerin sıfatı olarak kullanılmaktadır. Bir yerde yazıcı meleklerin vasfı olarak diğer bir çoğulu olan بررة (berera) şeklinde[12] karşımıza çıkan kelime, iki ayette iyilik yapmak anlamında fiil formunda,[13] iki ayette de “anne babaya iyilik yapma” anlamında kullanılmaktadır.[14] Meryem Suresi’nde bulunan bu iki ayetteki kullanım, kelimenin diğer iyilik anlamındaki kelimelerden hangi bağlamda ayrıldığını anlamamız bakımından önemlidir:

    وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُن جَبَّارًا عَصِيًّا

    Anasına ve babasına iyilik ederdi; zorba (cebbar) ve dik kafalı değildi. (Meryem Suresi 19/14)

    وَبَرًّا بِوَالِدَتِي وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا

    Bana, anama iyi evlat olma görevi yükledi; zorba (cebbar) ve asi biri yapmadı. (Meryem Suresi 19/32)

    İlkinde Yahya, ikincisinde İsa aleyhimesselamdan bahseden ayetlerde “berr” kelimesi anne – baba ile (İsa a.s. için elbette sadece anne) kullanılarak onlara iyilik yapma anlamını almıştır. Ancak başka ayetlerde anne – babaya iyilik, “ihsan” kelimesi ile geçmekte ve emredilmektedir. Öyleyse bu ayetlerde “birr” kelimesi ile kullanımının bir farkı olmalıdır. Kelimenin daha önce gördüğümüz ayetlerdeki “günah” kelimesine olan zıt anlamını devreye soktuğumuzda burada “birr” kelimesi ile ebeveyne yapılmadığı takdirde günah sayılacak türden bir iyilik kastediliyor olmalıdır. Yani toplumda herkesin kötü gördüğü ve yapıldığı takdirde Allah katında da vebali olan davranışlardan kaçınılması anlamında “birr” kelimesi kullanılmaktadır. Yine kelimenin sözlük anlamlarından birinin de itaat olduğunu Müfredat’a dayanarak belirtmiştik. Her iki ayetin devamında bulunan zorba (cebbar) olmama ifadesinden ve ayetlerin birinde عصي (isyan etme) ve diğerinde de شقي (asi, bedbaht) kelimelerinin kullanılmasından dolayı, bu ayetlerdeki برا بوالدي (ana – babaya iyilik) ifadelerinde, yapılmaması durumunda günaha sokacak bir itaat yani anne-babaya davranışın evrensel ölçülerine uyma anlamında bir “iyilik” olgusunun baskın olduğunu söyleyebiliriz.

    Böylece, “iyilik” anlamına gelen “birr” kelimesinin sözlüklerde zikredilen ve Kur’an’da yer verilen anlam alanının içerisinde şu özelliklerin bulunduğunu tesbit etmiş oluyoruz: “Genişleme ve yayılma”, “doğruluk, doğru sözlülük, söze sadakat” ve “itaat”. O halde şimdi de kelimenin tasdik bağlamında Kur’an’da Rabbimiz tarafından nasıl terimleştirildiğini görmeye çalışalım:

    3. “Birr” Kelimesine Kur’an’ın Yüklediği Terim Anlamı ve Tasdikle İlişkisi:

    “Birr” kelimesinin, Kur’an’ın kendinden önceki ilahi kitapları tasdik etmesi ve ehl-i kitabın musaddik olarak gelecek olan yeni elçiye inanma ve yardım etme sorumluluğu (ısr) bağlamında değerlendirildiğinde özel bir anlam taşıdığı dikkati çekmektedir. Bunu Bakara Suresi’nin şu ayetlerinde görebiliyoruz:

    يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ وَآمِنُوا بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ وَأَنتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

    “Ey İsrailoğulları! Size olan nimetimi aklınızdan çıkarmayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun. Sizin yanınızda olanı (Tevrat’ı) onaylayıcı olarak indirdiğime (Kur’ân’a) inanın. Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi geçici bir bedele karşılık satmayın. Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun. Hakkı, bâtıl kılığına sokmayın; bile bile hakkı gizlemeyin. Namazı tam kılın, zekâtı verin; rükû edenlerle birlikte rükû edin. Hem Kitab’ı okuyorsunuz, hem de insanlara “Birr”i emredip kendinizi unutuyorsunuz, öyle mi? Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?” (Bakara Suresi 2/40-44)

    44. ayette geçen “Kitab’ı okuyor durumda olduğunuz halde insanlara “birr”i emredip kendinizi unutuyor musunuz?” ifadesi konumuz açısından çok önemlidir. Bu ifadeden ne kast edildiğini düşünmemiz gerekir. Yani İsrailoğulları insanlara “birr”i emrettikleri zaman gerçekte neyi emretmiş olmaktadırlar?

    Yukarıdaki ayetler dikkatli bir şekilde okunduğunda “birr” ile kast edilenin ne olduğu açıkça görülebilmektedir. Ayetlerde adeta Al-i İmran Suresi 81. ayette tanımlanan “ısr” kavramından bahsedildiği dikkatli gözlerden kaçmayacaktır. Zira Allah’a verdikleri “söz” hatırlatılarak İsrailoğulları’nın Tevrat’ı tasdik edici olarak indirilen yeni kitaba iman etmeleri istenmektedir. Aksi takdirde bu gerçeği görmezden gelen ilk kişiler olacakları, dolayısıyla Allah’ın kendilerinden aldığı o büyük sözü yerine getirmemiş olacakları konusunda uyarılmaktadırlar. “Namazı tam kılın ve rüku edenlerle rüku edin” denilerek adeta, “beklediğiniz elçi budur, ona katılın, ve siz de onun beraberindeki müminlerle gerektiği gibi Allah’a kulluğunuzu yerine getirin” denmektedir. O halde burada anlatılanlar Al-i İmran Suresi 81. ayette tanımlanan ısr yükünün içeriği, yapılması istenen de “ısr” yükünden kurtulma yani musaddik rasule uyma ve ona yardımcı olmadır.

    Ayrıca “insanlara “birr”i (البر) emredip kendinizi unutuyorsunuz, öyle mi? Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?” ifadesinden, insanlara bir takım uyarı ve nasihatlerde bulunacak konumda bulunan bilgi sahibi kişilerin konu edildiği anlaşılmaktadır. Bu kişiler elbette İsrailoğulları içerisindeki kendi kitaplarını iyi bilen, gelecek kitabı araştırıp kendi kitaplarını tasdik edip etmediğini görebilecek bilgi ve birikime sahip olan, alim ve önde gelen kişiler olmalıdır. Ayetin sonundaki “kitabı okuduğunuz halde” (وَأَنتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ) ifadesi de bu kişilerin ellerindeki kitabı iyi bilen alim kişiler olduklarını göstermektedir. Ayrıca gelen yeni kitabın kendi ellerindeki kitabı tasdik ettiğini görmezden geldikleri takdirde bunu yapanların “ilki” olmaları da bu kişilerin din konusunda önde gelen kişiler olduklarının delilidir. Adeta “siz böyle yaparsanız sizi takip eden insanlar ne yapsın” denmektedir.

    Dahası; 40. ayetten itibaren anlatılan “Allah’a verilen sözün tutulması, Tevrat’ı tasdik eden Kur’an’a iman edilmesi, bu gerçeğin görmezden gelinmeden tüm diğer müminlerle birlikte hareket edilmesi (namaz), yani bir anlamda yeni elçiye destek ve yardımcı olunması ifadelerinin ardından “birr”i emretmekten ve kendilerini unutmaktan bahsedildiğine göre tüm bu sayılanların “birr” kavramı içerisine girdiğini görmemiz gerekir. Yani muhatap alınan kişilerin insanlara emrettikleri şeyler bu anlatılanlar olmalıdır. Diğer bir deyişle, İsrailoğullarının bilginleri insanlara sürekli üzerlerindeki “ısr” yükünü hatırlatmakta ve Tevrat’ı tasdik eden kitapla birlikte gelecek elçiye karşı olan yükümlülüklerini dile getirip, bu sözü gerçekleştirmelerini istemektedirler. İnsanlara emrettikleri ve Rabbimizin bu ayetlerde “el-birr” dediği bu olmalıdır. Buna göre “el-birr”, “ısr” yükünden kurtulmanın gereğini yapmak ve böylece Allah’a verilen sözü tutmaktır. Bilgileri ve iman akideleri gereği insanlara bunu emredip duran bu kişiler, bekledikleri gelince bu emrettikleri şeyi “ilk görmezden gelen” kişiler olmuşlar yani “kendilerini unutmuşlardır”. Oysa ilk önce “birr”i gerçekleştirip “ısr” yükünden kurtulacak olanlar bu kişiler olmalıdırlar ki halk da peşlerinden gitsin.

    Bu ayetlerde “birr” kelimesinin anlam çerçevesi içinde bulunan “sıdk” (doğruluk, sadakat) ve “tevessü” (genişleme) anlamlarının son derece bariz olduğu görülmektedir. Zira kendi kitaplarında Allah’a verdikleri söz yani “ısr” yükümlülüğü mevcuttur. Bu sözü tutmaları “birr” kavramının “sıdk” anlamıyla örtüşmektedir. Önder kişilerin bu yükümlülüklerini yerine getirmeleri durumunda peşlerinden büyük kitleler halinde yeni elçiye tabi olacak kişilerin gelecek olması da “tevessü” anlamıyla uyumludur. Yani “el-birr” kavramı, gerçekleştirilmesi (Allah’a verilen sözün tutulması) bakımından “sıdk” anlamını, sonuçları bakımından “tevessü” anlamını taşımaktadır. “Birr” kelimesinin “ism” (إثم) kelimesinin zıddı olması bakımından ele alınması da sözün tutulmamasının günah olarak değerlendirilmesi gerektiği yani Allah katında bir vebalinin bulunduğunu gösterir. Ayrıca “birr”i gerçekleştirmek demek elçiye ve kitaba uymak, dolayısıyla “itaat” demek olduğundan “birr”in itaat anlamı da hayata geçmiş olacaktır.

    Kısacası bu ayet grubunu iyi değerlendirdiğimizde Rabbimizin “el-birr” ifadesini terimleştirdiğini ve kelimeye, “Allah’a verilen sözün tutulup ısr yükünden kurtulmak için gerekenlerin yapılması” anlamını yüklediğini görebiliyoruz.

    Şimdi ileride göreceğimiz ayetlerdeki “birr” ifadelerini daha kolay konumlandırabilmemiz için Bakara Suresi’nin bu ayetlerine biraz daha yakından bakalım ve “birr” kavramının özelliklerini yakından görmeye çalışalım:

    وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ (Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim): “Birr” kavramı kendilerine kitap verilenlerden alınan sözle ilgilidir. Bu söz Al-i İmran Suresi 81. ayette geçen “misak” olmalıdır. (Birr’in verilen sözlerle ilgisi anlamında Maide Suresi 1-2. ayetleri hatırlanmalıdır.)

    وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ (Yalnız Benden korkun): “Birr”i yerine getirebilmek için Allah’tan başkasından korkmamak gerekir. Allah rızası tercih edilmeyecek olursa gerçeklerin az bir dünyalık menfaat karşılığında gizlenmesi sonucu ortaya çıkacaktır. Yapılmamasının günah olması da bunu gerektirir.

    وَآمِنُوا بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُمْ (Sizin yanınızda olanı (Tevrat’ı) onaylayıcı olarak indirdiğime (Kur’ân’a) inanın): “Birr”in gerçekleşmesi için tasdik sisteminin devreye sokulması ve gelen kitabın öncekini tasdik eden (musaddik) kitap olduğu tesbit edilerek ona iman edilmesi gerekir. Böylece Al-i İmran Suresi 81. ayetteki “ısr” yükü, “birr” gerçekleştirilerek ortadan kaldırılmalıdır.

    وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا (Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi geçici bir bedele karşılık satmayın): Kitabın musaddik olduğunu görmek işin ehli kişiler için son derece kolaydır zira ancak bile bile ve dünyalık bir karşılık için gizlenebilir. Bu da “ısr” yükünün ortadan kalkmasını dolayısıyla “birr”in gerçekleşmesini engelleyecektir. Bu fiilin uygulamalarını bir çok ayette göreceğiz.

    وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ (Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun): “Birr” kavramı takva ile ilgilidir. Zira takva, Allah’a olan sorumluluğun yerine getirilmesidir. Bu da verilen sözü tutmayı içerir. Allah’a verilen sözün tutulabilmesi için Allah’tan geldiği iddiasını taşıyan kitaba ve elçiye dikkatli yaklaşılması gerekir.[15] Al-i İmran Suresi 81. ayette Allah’a verilen sözün yüklediği sorumluluğun bilincinde olarak (takva) tasdik ilişkisi araştırılmalıdır.

    وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ (Hakkı, bâtıl kılığına sokmayın; bile bile hakkı gizlemeyin): “Birr”i yerine getirmemek ancak, tasdik sisteminin çalıştırılmaması için apaçık gerçeklerin üzerlerinin örtülmesi, tasdik edici ayetlerin ilgili oldukları konudan uzaklaştırılması, varlığı açıkça görülen tasdiki kabul etmemek için türlü bahaneler uydurma ve hedef saptırma faaliyetleri ile mümkün olabilir. Bu durumu Rabbimiz “hakkı batıl ile giydirmek” ve “bile bile gerçekleri gizlemek” şeklinde ifade etmektedir. Bu fiilin uygulamalarını diğer ayetlerde göreceğiz.

    وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ (Namazı tam kılın, zekâtı verin; rükû edenlerle birlikte rükû edin): Namazın tam kılınması (imanın göstergesi olduğundan) bireysel anlamda Allah’a kulluğun eksiksiz yerine getirilmesini, zekatın verilmesi maddi anlamda nebiye destek verilmesini, rüku edenlerle rüku etme ise yeni nebi ile birlikte hareket etmeyi, toplu halde ibadeti gerektirmektedir. Bunun önemini kıblenin değiştirilmesi olayında göreceğiz. Bu konuların tamamı Al-i İmran Suresi 81. ayetteki “ısr” yükünde bahsi geçen, “gelecek elçiye destek verme” ile ilgilidir.

    Kur’an’daki her kavram yine Kur’an tarafından açıklanmıştır. Rabbimiz hiçbir kavramın içini insanların doldurmasına izin vermeyerek tanımlamaları ve detaylandırmaları bizzat kendisi yapmıştır.[16] Detaylara ulaşmak için de ayetin ayetlerle açıklandığı metodu Kur’an’a yerleştirmiş ve ilgili ayetlerle de bu metodu bizlere öğretmiştir. Rabbimizin kitabına koyduğu bu metod gereği “birr” kavramının “Allah’a verilen sözün tutulup ısr yükünden kurtulmak için gerekenlerin yapılması” anlamına geldiği ile ilgili tesbitimizi destekleyen başka ayetler de olmalıdır. Ancak “el-birr” ifadesinin yer aldığı diğer ayetlere geçmeden önce İsrailoğullarının gelen yeni kitaba karşı takındıkları tavrı ve sebebini bizlere bildiren şu ayetleri görmemiz yerinde olacaktır:


    بِئْسَمَا اشْتَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ أَن يَكْفُرُواْ بِمَا أنَزَلَ اللّهُ بَغْياً أَن يُنَزِّلُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ فَبَآؤُواْ بِغَضَبٍ عَلَى غَضَبٍ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُّهِينٌ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ بِمَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ نُؤْمِنُ بِمَآ أُنزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرونَ بِمَا وَرَاءهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِّمَا مَعَهُمْ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ أَنبِيَاء اللّهِ مِن قَبْلُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ


    Kendilerini ne kötü sattılar! Allah, seçtiği bir kuluna iyilik edip Kitap indirdi diye, kıskançlıktan Allah’ın indirdiği her şeye kendilerini kapadılar. Başlarına gazap üstüne gazap geldi. O kâfirlerin hak ettikleri, alçaltıcı bir azaptır. Onlara, “Allah’ın indirdiğine inanıp güvenin!” denince, “Biz bize indirilene güveniriz!” der, gerisini görmezlikten gelirler. Hâlbuki o, tümüyle gerçektir ve yanlarındakini onaylayıcı özelliktedir. De ki “Kitabınıza inanıyordunuz da şimdiye kadar Allah’ın nebîlerini ne diye öldürüyordunuz?” (Bakara Suresi 2/90-91)

    Dikkat edilirse İsrailoğulları Kur’an’ın kendi kitaplarını tasdik ettiğini görmüş ancak sırf kendilerinden olmayan birine indirildi diye kıskançlıktan ona uymamışlardır. Bu kıskançlık durumu, “az bir dünyalık menfaat, geçici bedel” (ثمنا قليلا) ile örtüşmektedir. Konuya açıklık getiren bir başka ayet grubu da şöyledir:

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ وَقَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُواْ بِالَّذِيَ أُنزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُواْ آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ وَلاَ تُؤْمِنُواْ إِلاَّ لِمَن تَبِعَ دِينَكُمْ قُلْ إِنَّ الْهُدَى هُدَى اللّهِ أَن يُؤْتَى أَحَدٌ مِّثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَآجُّوكُمْ عِندَ رَبِّكُمْ قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيم

    Ey Ehl-i Kitap! Allah’ın ayetlerini ne diye örtüyorsunuz, halbuki doğru olduklarına şahitsiniz? Ey Ehl-i Kitap! Gerçeği neden gerçek dışı gibi gösteriyor, bile bile gerçeği gizliyorsunuz? Ehl-i Kitaptan bir kesim de der ki “Şu müminlere indirileni günün başında kabul edin, sonunda reddedin, belki vazgeçerler. Dininize uyandan başkasına güvenmeyin!” De ki “Yol Allah’ın yoludur. Bütün bunları; size verilenin bir dengi başkasına verildi veya Allah katında size karşı delil getirirler diye mi yapıyorsunuz?” De ki “Her iyilik Allah’ın elindedir. Onu, tercihini doğru yapana verir. İmkânları geniş olan ve her şeyi bilen Allah’tır.” (Al-i İmran Suresi 3/70-73)

    Net bir biçimde görüldüğü üzere tasdik gerçekleşmiştir. Ehl-i Kitap, gelen ayetlerin Allah’ın ayetleri olduğuna şahitlik edecek derecede gerçeği görmüşlerdir. Buna rağmen kabule yanaşmamaları yeni gelen vahyin kendilerinden olmayan birine verilmesini çekememelerindendir. Bu bilgiyi edindikten sonra “el-birr” ifadesinin yer aldığı diğer ayetlere bakabiliriz:

    لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

    ““Birr” yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. “Birr”; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve nebîlere inanıp güvenen kişinin yaptığıdır. Böyle bir kişi, sevmesine rağmen malını, kendine yakınlığı olanlara, yetimlere, çaresizlere, yolda kalanlara, isteyenlere ve boyunduruk altındakilere verir. Namazı tam kılar ve zekâtı verir. Bunlar anlaşma yaptıkları zaman da yükümlülüklerini yerine getirirler. Baskılara, zorluklara, bir de baskın anında olacaklara karşı dirençli olurlar. Özü sözü doğru olanlar bunlardır. Allah’tan çekinerek korunanlar da bunlardır.” (Bakara Suresi 2/177)

    Ayet “birr” kavramını tanımlaması ve bunu “ısr” kavramının muhtevasını detaylı biçimde tarif ederek yapması bakımından önemlidir. Başlangıcında “birr”in ne olmadığı anlatılırken “yüzü doğu ve batıya dönmek”ten bahsedilmesi konunun kıblenin değiştirilmesi ile ilgisini hemen ortaya koymaktadır. O halde kıblenin tahvili konusunu ve bu konunun tasdik açısından önemini göz önünde bulundurmamız gerekir.

    Bilindiği üzere En’am Suresi 90. ayet gereği nebimiz ve beraberindeki müminler yeni bir ayetle değiştirilmemiş her konuda, önceki kitapların mensuplarına uyuyorlardı. Bu sebeple namazlarını da Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e yönelerek kılıyorlardı. Ancak aşağıdaki ayette de açıkça görüleceği üzere kıble değişecekti ve bu değişikliğin gerçekleşeceği Tevrat’ta yazılıydı:

    قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

    (Ey Nebî,) Yüzünün sık sık göğe döndüğünü görüyoruz. Seni istediğin kıbleye elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir! (Müminler! Siz de) Nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin! Kendilerine kitap verilenler iyi bilirler ki bu (değişiklik), Rablerinin gerçek hükmüdür. Yaptıkları hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz. (Bakara Suresi 2/144)

    Ayetin başında belirtilen nebimizin yüzünü sık sık göğe dönmesi ve kıblenin değiştirilmesi yönündeki isteği, İsrailoğulları tarafından bu konuda kendisine baskı yapıldığını göstermektedir. Zira yukarıdaki ayetlerde de gördüğümüz gibi kendi kitaplarında, gelecek olan nebinin kıbleyi değiştireceği bilgisi mevcuttu. Bu sebeple nebimize, “sen kıbleyi değiştirmediğine göre beklediğimiz nebi olamazsın” şeklinde bir baskı uyguluyor olmaları gerekir. İşte bu baskılar sebebiyle nebimizin bu değişikliğin bir an evvel gerçekleşmesini istediğini ayetten anlayabiliyoruz. Dolayısıyla kıble değişikliği gerçekleştiğinde Kur’an’ın Tevrat’taki bu bilgiyi de tasdik ettiği anlaşılacak ve İsrailoğulları “ısr” sorumluluklarını yerine getirmek zorunda kalacaklardır. Ve eğer bu sorumluluklarını yerine getirir de gelen elçiye iman edip onu desteklerlerse “birr”i gerçekleştirmiş olacaklardır. Surenin 146. ayeti kıblenin değişeceği konusundaki bilgilerinin ne kadar kesin olduğunu da gözler önüne sermektedir:

    الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

    Kendilerine Kitap verdiklerimiz bunu (Kâbe’nin tekrar kıble olacağını), kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler. Ama onların bir takımı bu gerçeği bile bile gizlerler. (Bakara Suresi 2/146)

    İşte Bakara Suresi’nin yukarıda okuduğumuz 177. ayetinde geçen “birr, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir” ifadesi bu duruma işaret ediyor olmalıdır. Yani burada, “önemli olan Kabe’ye veya Beyt-i Makdis’e yönelmeniz değil, Tevrat’ta yazanın tasdik edilmiş olmasıdır” denilmek isteniyor. “Eğer bu tasdiki görür de musaddike uyarsanız “birr” gerçekleşir” denmiş oluyor. O halde İsrailoğulları kıblenin de değişimi ile Kur’an’ın ellerindeki kitabı tasdik ettiğini görmelerine rağmen konuyu “doğuya ve batıya yönelme”ye indirgemiş ve meselenin özünden uzaklaşarak bahane üretmiş, hedef saptırmaya çalışmış olmalılar. Nitekim yaptıkları anlaşılan bu, “konunun özünden sapma” eylemi de Bakara Suresi 42. Ayette gördüğümüz “hakkı batılla örtme” ifadesi ile örtüşmektedir. Hatta Bakara Suresi 145. ayet de şöyledir:

    وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَّا تَبِعُواْ قِبْلَتَكَ وَمَا أَنتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُم بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ

    Kendilerine Kitap verilenlere bütün âyetleri (delilleri) getirsen senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlardan hiç biri diğerinin kıblesine de uymaz.. Sana gelen bu bilgiden sonra onların isteklerine uyarsan, yanlış yapanlara karışır gidersin. (Bakara Suresi 2/145)

    İşte asıl üzerinde durduğumuz Bakara Suresi 177. ayetteki “Birr, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir” ifadesi, İsraioğullarının “birr”i özünden saptırma ve sadece kıblenin değiştirilmesi bağlamında değerlendirme gayreti içinde olduklarını vurguluyor olmalıdır. Oysa “birr”i gerçekleştirmenin, Kur’an’ın kendi kitaplarını tasdik eden o bekledikleri kitap olmasıyla, dolayısıyla “ısr” yükü ile olan ilişkisini görmeleri gerektiğini belirtmektedir. Nitekim ayetin devamında “birr”in ne olduğu ortaya konurken aslında yine (yazımızın başında gördüğümüz, Al-i İmran Suresi’nin 81. ayetinde tanımlanan) “ısr” yükünün muhtevası anlatılmaktadır. Şöyle ki;

    وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ (İyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve nebîlere inanıp güvenen kişinin yaptığıdır): “Birr” imanla, yani ayette sayılanlara inanıp güvenme ile ilgili bir kavramdır. Nitekim Al-i İmran Suresi 81. ayette de gelecek musaddik elçiye ve dolayısıyla tebliğine iman sözü alınmıştır. Ayette rasuller yerine “nebilere iman” vurgusunun yapılması da tesbitimiz açısından önemlidir. Zira “ısr” yükünün kalkması için ellerindeki kitabı tasdik edecek yeni bir nebi gelmesi yani yeni bir vahiy indirilmiş olması gerekir.[17] Yine kitaplar yerine Kitab’a (el-kitab) imandan bahsedilmesi aralarında tasdik ilişkisi bulunan tek bir vahye dikkat çekmek için olmalıdır. Ya da önceki kitapları tasdik ve nesh ederek onları da koruması altına alan (musaddik ve müheymin) Kur’an’dan[18], bekledikleri “o” kitaptan bahsediliyor olmalıdır.

     

    وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ (Böyle bir kişi, sevmesine rağmen malını, kendine yakınlığı olanlara, yetimlere, çaresizlere, yolda kalanlara, isteyenlere ve boyunduruk altındakilere verir): Çok sevilmesine rağmen malın belirtilen yerlere harcanması Al-i İmran Suresi 81. ayetteki gelen elçiye yardımın seviyesini ve içeriğini belirtmektedir.

    وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ (Namazı tam kılar ve zekâtı verir): Gelen elçiye ve getirdiğine imanın bireysel ve toplumsal göstergesi olması bakımından önemlidir.

    وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُو (Bunlar anlaşma yaptıkları zaman da yükümlülüklerini yerine getirirler): Al-i İmran Suresi 81. ayetle alınan söz ve o sözün tutulmasına atıf, ayetin bu bölümünde karşımıza çıkıyor. “Birr” kavramını tanımladığını söylediğimiz Bakara Suresi 40. ayetten Birr’in bu özelliğini biliyoruz. Ayrıca “birr” kelimesinin anlam dünyası içinde yer alan “sıdk”ı da hatırlayalım. Böylece ayette “birr” kavramının “ısr” sözünü tutmak ile ilgili bu terim anlamını bir kez daha kelime anlamıyla irtibatlandırmış oluyoruz.

    وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ (Baskılara, zorluklara, bir de baskın anında olacaklara karşı dirençli olurlar): Elçiye yardımın her şart ve koşulda olması gerekir. Bakara Suresi 40. ayetteki sadece Allah’tan korkmak ancak bu şekilde olur.

    أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ (Özü sözü doğru olanlar bunlardır. Allah’tan çekinerek korunanlar da bunlardır): Böylece Bakara Suresi 41. ayetten sonra bir kez daha “birr” kavramı takva ile ilişkilendiriliyor. Kur’an’da muttaki yani takva sahibi olanlar, çok sayıda ayette, yeni bir nebi beklentisi içinde olup kendilerini onu ıskalamaktan koruyan, dikkatli ve müteyakkız bir beklenti içinde olanları ifade etmektedir.[19] Ayrıca “birr” kelimesindeki “sıdk” yani sözünde doğruluk anlamını bir kez daha hatırlarsak bu ayette “birr”i gerçekleştirenlerin de aynı kelimeyle (sadaku) tanımlandıklarını görmemiz mümkün olur.

    “Birr” kelimesinin terim anlamı olarak tesbit ettiğimiz “Allah’a verilen sözün tutulup ısr yükünden kurtulmak için gerekenlerin yapılması” şeklindeki manayı destekleyen başka bir ayet de kelimenin geçtiği Al-i İmran Suresi’nin 92. ayetidir. Aslında konu bütünlüğünün görülmesi açısından 86. ayetten itibaren okunması gerekir. Biz yazımızın hacmini göz önünde bulundurarak sadece 86. ve 92. ayetleri göreceğiz:

    كَيْفَ يَهْدِي اللّهُ قَوْمًا كَفَرُواْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ وَشَهِدُواْ أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ


    İnanıp güvendikten sonra âyeti görmezlikten gelen (kâfir olan) bir topluluğu Allah yola getirir mi? Bunlar, kendilerine açık belgeler gelmiş ve onun gerçekten Allah’ın Elçisi olduğuna şahit olmuş kimselerdir. Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Al-i İmran Suresi 3/86)

    Ayette, gelen elçinin Allah’ın elçisi olduğuna şahit olacak şekilde kesin bir kanaate sahip oldukları yine üstüne basa basa vurgulanıyor. Böylesine kesin bir bilginin sebebi elbette elçinin ellerindeki kitabı tasdik ediyor olmasındandır. Diğer bir deyişle surenin 81. ayetinde bahsedilen “musaddik rasul” gelmiş ve “ısr” yükümlülüğünü yerine getirerek bu yükten kurtulma yani “birr”i gerçekleştirme zamanı gelmiştir. O halde artık 92. ayete geçebiliriz:

    لَن تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّىٰ تُنفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُوا مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللَّـهَ بِهِ عَلِيمٌ

    “Sevdiğiniz şeylerden hayra harcamadıkça “Birr”e kavuşamazsınız. Yaptığınız her harcamayı bilen Allah’tır” (Al-i İmran Suresi 3/92)

    Al-i İmran 81. ayette bahsedilen “ısr” yükünün gelecek nebiye yardım etmekle ilgili bölümü bu ayette “sevilen şeyin infak edilmesi” olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim Bakara Suresi 177. ayette de aynı konu, “mala olan sevgisine rağmen harcayan” şeklinde ifade edilmişti. Ayetten sanki İsrailoğullarının mallarından önemsiz, hiçbir yaraya merhem olmayan harcamalar yaparak kendilerini rahatlatmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Bu şekilde “birr”e nail olamazsınız dendiğine göre “birr”e nail olmak gibi bir amaç güttükleri ortadadır. Yani “ısr” yükünden kurtulmak zorunda olduklarını çok iyi bilmektedirler. Ancak bunu göstermelik olarak yaptıkları ve ayetin sonundaki ifadeye göre Allah’ı kandırmaya çalıştıkları da ortadadır. Ayrıca ayetin devamı da İsrailoğullarının tasdiki gördükleri halde nasıl işi yokuşa sürdüklerini göstermesi bakımından önemlidir:

    كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلَّا مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَىٰ نَفْسِهِ مِن قَبْلِ أَن تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ ۗ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ فَمَنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّـهِ الْكَذِبَ مِن بَعْدِ ذَٰلِكَ فَأُولَـٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

    (Yahudiler dediler ki) Tevrat indirilmeden İsrail’in (Yakub’un), kendine haram ettikleri dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir. De ki “İddianızda haklıysanız Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım.” Tevrat’ı okuduktan sonra kendi yalanlarını Allah’a mal edenler yanlış yaparlar. (Al-i İmran Suresi 3/93-94)

    Kur’an’ın En’am Suresi 146. ayetinde Yahudilere haram kılınmış olanlar sayılmaktadır. Yukarıdaki Al-i İmran Suresi’nin ayetlerinden de bu sayılanların Tevrat’ta yazılanlarla aynı olduğunu yani Kur’an’ın Tevrat’ı bu konuda da tasdik ettiğini gören kişilerin kendi uydurdukları bilgilerle işi yokuşa sürdükleri anlaşılıyor. Yani bir kez daha Bakara Suresi 42. ayette belirtildiği gibi hakka batıl süsü vermektedirler. Dolayısıyla yukarıdaki ayetlerde Rabbimiz bu tavırla “birr”e ulaşamayacaklarını, hem sevdikleri maldan harcayıp elçiye destek olmadan hem de tasdiki görüp Kur’an’a ve gelen elçiye uymadan “ısr” yükünü üzerlerinden atamayacaklarını belirtmiş olmaktadır.

    “El-birr” kelimesinin, ortaya koymaya çalıştığımız terim anlamına destek verdiğini düşündüğümüz bir diğer ayet de şöyledir:

    يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِأَنْ تَأْتُوْاْ الْبُيُوتَ مِن ظُهُورِهَا وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقَى وَأْتُواْ الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

    “Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: “Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. “Birr”, evlere arkalarından girmeniz değildir. “Birr”, Allah’tan çekinerek kendini koruyanın yaptığıdır. Evlere kapılarından girin. Allah’tan çekinip korunun ki umduğunuza kavuşasınız”. (Bakara Suresi 2/189)

    Bakara Suresi’nin bu ayetini 183. ayetten itibaren okuduğumuzda görüyoruz ki oruçla ilgili hükümler, “sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” şeklinde başlıyor, daha sonra birkaç değişiklik bildirilerek oruç ibadeti ile ilgili tüm detaylar anlatılıyor. Böylelikle İsrailoğulları, oruçla ilgili hükümlerin kendi kitaplarında olanı tasdik ettiğini, yapılan değişikliklerin de bir takım konularda kolaylıklar sağlayarak hayırlısı ile nesh şeklinde olduğunu yakinen görmüş oluyorlar. Buna rağmen, tıpkı kıble konusunda işi yokuşa sürdükleri gibi burada da hilaller hakkında konuyla ilgisi olmayan ve hiçbir işlerine yaramayacak gereksiz bilgiler almaya çalışıyorlar. Zira ayette yüce Allah, hilaller hakkında gerekli olan kadar bilgiyi verdikten sonra hemen “birr”e vurgu yapıyor. Yani adeta şunu ifade ediyor; “Sizin derdiniz hilaller değil, gerçeği net bir şekilde gördünüz. Kitabınızdaki bilgiler tasdik ve nesh edildi. Eğer gereğini yaparsanız “birr”e ulaşacaksınız. Yani “ısr” yükünü üzerinizden atacak ve yeni nebiye uyacaksınız. Ancak siz evlere arkasından girer gibi konuyu başka yerlere çekiyor, odak noktasından uzaklaştırıyorsunuz.” Zira burada yaptıkları hedef saptırma da yine Bakara Suresi 42. ayette sözü edilen “hakkı batıl ile giydirme” eylemidir.

    Ayetin sonunda yine takvaya vurgu yapılması, tezimizi desteklemektedir. Ayrıca ayette “birr” ile takva arasındaki ilişki ortaya konurken ilginç bir üslup kullanılıyor: “birr takvadır” yerine “birr takva eden kişinin yaptığıdır” (الْبِرَّ مَنِ اتَّقَى) buyruluyor. Burada yapılan eyleme dikkat çekilmesi önemlidir. Adeta “takva da birr’i gerçekleştimek üzere hareket eden kişinin fiilidir” şeklinde, takva eyleminin içeriğine işaret eden bir tanım göze çarpmaktadır.

    “El-birr” ifadesinin kullanıldığı şu ayet tezimizi destekleyen en önemli ayetlerden biridir:

    رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ


    “Rabbimiz! Çağrıda bulunan birini işittik; ‘Rabbinize inanıp güvenin’ diyerek imana çağırıyordu, hemen inandık. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört. Ruhumuzu “Ebrar”ın yanına al.” (Al-i İmran Suresi 3/193)

    “Ebrar” kelimesi “Birr”i gerçekleştirmiş olan kişiler anlamına gelmektedir. Ayette ruhlarının “ebrar” olanlarla birlikte alınması için dua edenlerin bunun için öne sürdükleri sebep tam da anlatmaya çalıştığımız konuyu tanımlamaktadır. Bu kişiler kendilerini Rablerine güvenmeye (الإيمان) çağıran kişiye uymuş yani “birr”i gerçekleştirmiş kişilerdir. Bu sebeple artık özel bir isimleri vardır: “Ebrar”. Ayetin son bölümünden anlıyoruz ki bu kişilerden önce başka “ebrar” olanlar da olmuştur. Bu da çok doğaldır, zira Allah’ın gönderdiği tüm kitaplar arasında benzer bir tasdik ilişkisi bulunmaktadır. Mesela Maide Suresi 46 ve Tahrim Suresi 12. ayetlere göre, İsa Aleyhisselam’ın bizzat kendisi, olağanüstü doğumundan dolayı, Tevrat’ı tasdik etmektedir. Yani Tevrat’ta İsa Aleyhisselam’ın doğumu ilgili bilgiler olmak zorundadır. Ayrıca İncil’in kendisi de yine aynı ayete göre Tevrat’ı tasdik eder. Dolayısıyla tüm kitaplarda bir sonra gelecek olan elçiye ve vahye dair bilgiler bulunur ve yeni gelen vahiyler bu bilgileri gerçekleştirerek tasdik ederler. Dolayısıyla Kur’an’dan önceki tüm kitaplarla ilgili olarak bir “ısr” yükünden ve onun gerçekleştirilmesi anlamında “birr” olgusundan bahsetmek mümkündür. Bunu gerçekleştirenler de “ebrar” olarak ölmüşlerdir.

    Ayrıca ayette geçen “o iman” (الإيمان – el-iman) ifadesi Bakara Suresi 177. ayette sıralanmış olan iman edilmesi gereken şeyleri kastediyor olmalıdır.[20] Ayetin içeriğindeki duayı zihnimizin bir köşesinde tutarak devam edelim.

    Yazımızın başında “el-Berr” kelimesinin sadece bir tek ayette Allah’ın isimlerinden biri olarak geçtiğini belirtmiştik. O ayet Tur Suresi 28. ayettir. Ancak ayetin ilgili olduğu konu 17. ayetten itibaren anlatılmaktadır:

    إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ

    “Kendini korumuş olanlar (muttakiler) bahçelerde ve nimetler içinde.” (Tur Suresi 52/17)

    Bundan sonraki ayetlerde muttakilerin yani “takva” sahiplerinin cennette alacakları ikramlar anlatıldıktan sonra 28. ayet gelmektedir:

    إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ

    “Daha önce de hep O’na “dua” ederdik. Çünkü O Berr’dir ve Rahim’dir.” (Tur Suresi 52/28)

    Allah’ın “el-Berr” ismi ile geçtiği bu tek ayette geçmişte dua ettiklerinden bahsedilenler 17. ayette de gördüğümüz gibi “takva” sahibi olan (muttaki) kişilerdir. Yani “ısr” yükünden dolayı beklenti içinde yaşamış kişilerdir. Bir önceki ayetimiz olan Al-i İmran Suresi 193. ayette ise “ebrar” olanlarla yani “birr”i gerçekleştirmiş olanlarla birlikte ölmek isteyen kişilerin şu duaları yer almaktaydı: “Rabbimiz! Çağrıda bulunan birini işittik; ‘Rabbinize inanıp güvenin’ diyerek imana çağırıyordu, hemen inandık. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört. Ruhumuzu “ebrar”ın yanına al”. İki ayet arasında “birr” kelimesi ile kökteş olan “el-Berr” ve “ebrar” kelimeleri vasıtasıyla bir ilgi kurulmuştur. Yani “birr”i gerçekleştirip cennette “ebrar”ın arasında bulunmak için dua edenler elbette muttaki yani “ısr” yükünü atmak için yeni nebiyi bekleyen takva sahibi kişilerdir. İşte Tur 28’de de bu duayı ettiklerini söyleyen o kişilere, alacakları o “geniş” karşılığı verecek olan “el-Berr” olan Allah’tır.

    Takvalı olan yani tasdik sistemini bilip değerlendirmeye alan ve “ısr” sözünü tutarak “birr”i yerine getirenler manasındaki “ebrar” kelimesinin geçtiği tüm ayetler ahiretle ve cennettekilerle ilgilidir:

    لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْاْ رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلاً مِّنْ عِندِ اللّهِ وَمَا عِندَ اللّهِ خَيْرٌ لِّلأَبْرَارِ

    “Rablerinden çekinerek korunanları (takvalı olanları) ise içlerinden ırmaklar akan bahçeler beklemektedir. Ölmemek ve Rableri tarafından ağırlanmak üzere oraya gireceklerdir. Allah katında “Ebrar” için hazırlanan her şey mükemmeldir.” (Al-i İmran 3/198)

    Bu kişiler dünyada “birr”i gerçekleştiren yani gelen yeni elçiye getirdiği kitabın ellerindekini tasdik edici olduğunu görerek uyan, Allah’a verdikleri sözü tutmuş olan kişilerdir. Hayatlarını bu şekilde tamamlamaları halinde cennette nimetler içerisinde olacaklardır:

    إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا

    “(Ahirette) kâfur katkılı sular “Ebrar”a bir bardakla sunulur.” (İnsan Suresi 76/5)

    Hatırlanacağı üzere yazımızın başında “birr” kelimesinin sözlük anlamını araştırırken Maide Suresi 2 ve Mücadele Suresi 9. ayetlerinden bahsetmiştik. Bu ayetlerde “birr” ve “takva” kelimelerinin zıt ifadeleri olarak “ism” (günah) ve “udvan” (düşmanlık) ifadeleri geçiyordu. Yani kelimenin anlamı, zıt anlamları verilerek Rabbimiz tarafından ortaya konmuştu. Rabbimiz bu iki kelimenin (ism ve udvan) farklı formlarını birarada kullandığı bir başka ayette de bu kez “birr”in terim anlamının zıddını anlatmakta ve böylelikle kavram olarak “birr”i doğru anlayıp anlamadığımızın sağlamasını yapmamıza imkan vermektedir. Şöyle ki;

    وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ

    “Saldırgan (aşırılık yapan – mu’ted – معتد) ve günaha düşkün (esim – الأثيم) olandan başkası o günü yalan saymaz.” (Mutaffifin Suresi 83/12)

    Ayetin devamında, Allah’ın ayetlerini duyunca önceki kitaplarla ilgisini kuran ancak bunu “öncekilerin satırlarında olanlar” şeklinde alaya alanlardan bahsedilmektedir:

    إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ

    “Böyle birine âyetlerimiz okunduğu zaman “bunlar öncekilerin satırları!” der.” (Mutaffifin Suresi 83/13)

    Sonraki ayetlerde de bu kişilerin ahirette karşı karşıya kalacakları durumlar anlatıldıktan sonra konumuzla ilgili olan şu ayet gelmektedir:

    كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ

    “Sakın ha! Dikkatli olun. “Ebrar”ın kaydı da İlliyyûn’da tutulmaktadır.” (Mutaffifin Suresi 83/18)

    Önceki kitapları bilen ancak Kur’an’ı görünce aradaki bağlantıyı “öncekilerin satırlarında yazanlar” şeklinde küçümseyerek kurup tasdik ilişkisini görmezlik edenler surenin 11-17. ayetleri arasında konu edilmektedir. 18. ayette ise tutumlarını tam tersi şekilde takınan kişiler için “ebrar” (birr sahipleri) ifadesi kullanılmaktadır. Demek ki “ebrar” olanlar tasdik ilişkisini kurup Kur’an’a uyarak elçiye yardım eden yani üzerlerindeki “ısr” sorumluluğunu yerine getirmiş kişilerdir. Bu da yazımızda konu edindiğimiz “birr” kavramının Kur’an’daki terim anlamını teyid eden bir durumdur.

    Aynı surede “ebrar” ifadesi bir kez daha kullanılmakta ve bu kişilerin gösterdikleri bu dürüst tutumun karşılığını alacakları bildirilmektedir:

    إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ

    ““Ebrar”, nimetler içinde olurlar.” (Mutaffifin Suresi 83/22)[21]

    Çalışmamıza ilgi gösterenler için görülmeye değer bir not olarak şunu da ekleyelim: Mutaffifin Suresi 7. ve 18. ayetlerde “ebrar” ifadesinin zıddı olarak “füccar” kelimesi kullanılmaktadır. Aynı zıtlık İnfitar Suresi’nin 13 ve 14. ayetlerinde de çok barizdir. “Füccar” kişiler ise Sad Suresi’nin 28. ayetinde “muttaki (takva sahibi) olmayanlar” olarak tanımlanmaktadır. Bu da “birr” kavramı için tesbit ettiğimiz tanımı destekleyen bir durumdur.

    Sonuç olarak genel anlamda iyilik olarak bilinen “birr” kelimesi içerdiği “genişleme”, “sıdk” ve “itaat” anlamlarının tamamını Rabbimizin “el-birr” olarak kullandığı özel kavramda barındırmaktadır. Buna göre “birr”, ehl-i kitap olan kişilerin kendi kitaplarına iman etmek suretiyle Allah’a vermiş oldukları sözü tutarak, yüklendikleri “ısr” yükünden kurtulmaları anlamındadır. Kelimenin bünyesinde taşıdığı “sıdk” anlamı bu şekilde yerini bulmaktadır. “Isr” yükünü üzerinden atmanın yani “birr”i gerçekleştirmenin şartlarından biri olan musaddik rasule inanma ve yardımcı olma görevi de kelimenin “itaat” anlamı ile örtüşmektedir. “Birr”i gerçekleştirecek olanlar, ehl-i kitabın alim ve önder kişileri olacaklarından onların bu tavrı kendilerini önder kabul eden kitleleri de buna mecbur bırakacak ve bir anda büyük kitleler yeni elçiye iman ederek uyacaklardır. İşte bünyesinde barındırdığı “genişleme” anlamı da “birr”in hayata geçirilmesinin sonucunda ortaya çıkacak olan bu büyük etkisi ile uyumludur. Ayrıca “birr”in gerçekleştirilmemesinin de günah olarak nitelendiğini ilgili ayetlerle görmüştük. O halde “birr”i gerçekleştirmeyen önder ve alim kişiler kendilerini takip eden kitlelerin günahlarını (ism) da üstlenmek gibi bir durumla karşı karşıyadırlar diyebiliriz. Nitekim bu durumu Rasulullah’ın Herakliyus’a gönderdiği mektubun metninde “ism” kelimesi ile görüyoruz. Rasulullah mektupta Herakliyus’u İslam’a davet ettikten sonra eğer bu daveti kabul etmezse yönetimi altında bulunan Aryusi’lerin günahını da üstleneceğini belirtmektedir. İlgili bölümün orijinal metni ve çevirisi şöyledir:

    فإن توليت فعليك إثم الأريسيين

    “…ama eğer kaçınırsan, Aryusilerin günahı (ism) da senin üzerine olacaktır.”[22]

    Mektupta bahsedilen Aryusiler “ısr” yükünü bilen, gelecek nebiyi beklemekte olan ehl-i kitaptan bir topluluk olmalıdır.

    Birr kavramının bugüne kadar olduğu gibi bugün de “iyilik” olarak anlaşılmasına mani bir durum elbette yoktur. Ancak kelimeyi kavramlaştıran Rabbimizin ona yüklediği özel terim anlamını görmemiz ve kavramın Kur’an’ın kendinden önceki kitapları tasdiki bağlamındaki önemini kavramamız gerekir. Böylelikle bugün hala gelecek nebiyi (mehdi – mesih – İsa beklentisi) beklemekte olan toplumların bekledikleri kişinin çoktan geldiğini, onun Muhammmed Aleyhisselam olduğunu, bu kavramlar üzerinden anlatmamız ve doğru bir tebliğ yapmamız mümkün olacaktır.

    Allah en doğrusunu bilir.

    Erdem Uygan

    [1] Aynı sözün İsrailoğullarından da alındığı ile ilgili olarak bkz: Maide Suresi 5/12

    [2] Maide Suresi 5/92, En’am Suresi 6/59-63-97, Yunus Suresi 10/22, İsra Suresi 17/67-68-70, Neml Suresi 27/23, Ankebut Suresi 29/65, Rum Suresi 30/41, Lokman Suresi 31/32

    [3] Lexicon c:1, s:176 – 178

    [4] Lexicon c:1, s:176 – 178

    [5] Lexicon c:1, s:176 – 178

    [6] Ragıp el-İsfahani – بر maddesi

    [7] Ragıp el-İsfahani’nin ifadesi şöyledir: ويستعمل البر في الصدق لكونه بعض الخير المتوسع فيه

    [8] Ragıp el-İsfahani – بر maddesi

    [9] Bakara Sures 2/44-177-189, Al-i İmran Suresi 3/92, Maide Suresi 5/2, Mücadele Suresi 58/9

    [10] Tur Suresi 52/28

    [11] Al-i İmran Suresi 3/193-198, İnsan Suresi 76/5, İnfitar Suresi 82/13, Mutaffifin Suresi 83/18-22

    [12] Abese Suresi 80/16

    [13] Mümtahine Suresi 60/8, Bakara Suresi 2/224

    [14] Meryem Suresi 19/14-32

    [15] Hadid Suresi 57/28, bu konuda bkz. Kur’an’ı Anlama Usulü – Dr. Fatih Orum Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2. baskı – s:152-164

    [16] Bkz. Hud Suresi 11/1-2. ayetler

    [17] Nitekim iman edilmesi gerekenleri sayan diğer 2 ayette (Nisa 136 ve Bakara 285) nebilere değil rasullere imandan bahsedilir. Çünkü bu iki ayette de hitap zaten üzerlerinde herhangi bir ısr yükü bulunmayan “mümin”leredir. Burada da rasul ifadesi kullanılmış olsaydı yeni bir kitap indirilmesi şart olmaz, zaten mevcut olan kitabı tebliğ eden bir elçi anlaşılabilirdi. Nebi ve Rasul kavramları için bkz: Dr. Fatih Orum – “Kur’an’ın Öğretiği Kavramlar Serisi – Nebi ve Rasul” – Süleymaniye Vakfı Yayınları

    [18] Maide Suresi 5/48

    [19] Hadid Suresi

    [20] Nitekim kıblenin tahvili konusunda Bakara Suresi 143. ayette geçen إيمانكم ifadesi de yine 177. ayette sayılanlara atıf olsa gerektir.

    [21] Benzer bir ayet için bkz: (İnfitar Suresi 82/13)

    [22] Hz. Peygamber’in Altı Orijinal Diplomatik Mektubu – s:112 – Prof. Dr. Muhammed Hamidullah – Beyan Yayınları – 1998

    [/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

  • Allah’a Güvenmek ve Ramazan / Erdem Uygan

    Allah’a Güvenmek ve Ramazan / Erdem Uygan

    Ramazan ve oruç ile ilgili bütün detaylar Kur’an’ı Kerim’de Bakara Suresi’nin 183 ve 187. ayetleri arasında verilmiştir. Bu grupta Ramazan ve oruçtan bahsedilmeyen bir tek ayet vardır:

    Kullarım sana beni sorarlarsa, ben onlara yakınım. Beni yardıma çağıranın çağrısına cevap veririm. Onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana güvensinler ki olgunlaşabilsinler. (Bakara 2/186)

    Ramazan ve oruçla ilgili ayetlerin arasına yerleştirilmiş bu ayete Ramazan ayının bu ilk günlerinde biraz yakından bakmamız belki de neden bu ayetlerin arasında yer aldığını anlamamıza yardımcı olabilir.

    Ayet, Allah ile ilgili bilgi almak isteyen kişilere bu bilgiyi almaları gereken adresin verilmesi açısından önemlidir. Zira Rasulullah’a hitaben “senden böyle bir bilgi isterlerse” denilerek, “şunları söyle” dercesine verilmesi gereken bilgi Kur’an’da kayda geçiliyor. Yani Allah hakkında soru soran kişi, soruyu Allah’ın elçisine dahi sorsa, Allah’ın ayetlerine yönlendiriliyor ve cevabın oradan verilmesi isteniyor. Ayrıca bu bilginin “sorarlarsa” verilmesi de önemlidir. Rabbimiz adeta kendisini gündemine almayan kişi için zorla gündem olmak istememekte, “sorarlarsa söyle” buyurmaktadır.

    “Ben onlara yakınım” cevabından anlaşıldığı üzere soru Allah’ın varlığı ve birliği ile ilgili değildir. Bu konuda hiç kimsenin bir şüphesi yoktur. Soru Allah’ın hayatımızdaki konumu ile ilgilidir. Çünkü insanların en büyük sıkıntısı bu konudadır. Allah’ın kendisinden uzakta olduğunu düşünen kişi araya mutlaka kendisini O’na yaklaştıracak bir şeyler koyacaktır. Bu tavra Kur’an’ın verdiği isim “şirk”tir.

    Yakınlığın derecesi “beni yardıma çağıranın çağrısına cevap veririm” ifadesiyle ortaya konmuştur. Yalnız Allah’tan yardım istemek O’na güvenmekle olur. İnsan başı sıkışınca, yardım edeceğinden emin olduğu en yakınını yardıma çağırır. Bu sebeple en yakınımızda olanın, her an çağrımıza cevap verecek olanın Allah olması da O’na olan güvenimizi gösterir. Bunun bir adı da imandır. Allah’a olan imanımızın (güvenimizin) en önemli göstergesi O’nun daima hayatın her anına müdahil olduğunu bilmemiz ve yalnız O’ndan yardım istememizdir. Allah’ı hayatımıza katmamak, O’nun her an yanımızda olduğunu ve çağrımıza cevap vereceğini kabul etmemek kibrin en üst noktasıdır:

    Rabbiniz der ki; Bana dua edin, size olumlu karşılık vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremiyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir. (Mümin 40/60)

    Zaten Bakara 186. ayetin son bölümü de Allah’a yapılan çağrının O’na güvenmek yani iman etmek olduğunu bildirmektedir. Allah da bize O’na güvenmemiz konusunda bir çağrı yapmaktadır. O çağrıya uyduğumuzun göstergesi sadece Allah’tan yardım istemektir. Yalnızca O’na kulluk etmek ancak böyle olur. Allah’ın nebileri bu konuda en güzel örnekler olmuşlar, daima Allah’ı yardıma çağırmışlar ve karşılığını da en etkili ve en çarpıcı biçimde görmüşlerdir:

    Daha önce Nuh da yalvarıp yakarınca isteğini olumlu karşılamış, hem onu hem de ailesini o büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. (Enbiya 21/76)

    Eyüp ise bir gün Rabbine şöyle seslenmişti: “Ben iyice daraldım. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.” Ona olumlu cevap verip ondaki sıkıntıyı gidermiştik. Katımızdan bir ikram ve kulluk edenler için bir hatıra olsun diye de ona, hem ailesini hem de bir o kadarını daha vermiştik. (Enbiya 21/83-84)

    Balığın esiri (Yunus) hayatı kendine dar etmeyeceğimizi sanarak bir gün kızgın bir şekilde çekip gitmişti. Ama daha sonra balığın karanlıkları içinde seslenmiş: “Senden başka ilah yoktur. Senin eksiğin de yoktur; ben yanlış yaptım” demişti. Ona da olumlu cevap verdik ve üzüntüsünden kurtardık. İnanıp güvenenleri işte böyle kurtarırız. (Enbiya 21/87-88)

    Zekeriya da Rabbine bir gün şöyle seslenmişti: “Rabbim! En iyi varis sensin ama beni tek başıma bırakma.” Ona da olumlu karşılık verdik de eşini doğum yapabilecek hale getirerek Yahya’yı bağışladık. Onlar hayırlarda yarışır ve korku içinde umutla bize yakarırlardı. Onlar bize karşı saygılı kimselerdi. (Enbiya 21/89-90)

    Rabbimize dua edip O’ndan yardım isteyen bu örnek insanların en önemli ortak özelliği O’nun mutlaka yardım edeceğine olan güvenleri yani imanlarıdır. Duaları kendi şahsi sıkıntıları veya gönderildikleri toplumla ilgili olabilmektedir.

    Bizim Bakara Suresi 186. ayet olarak bildiğimiz ayet Salih Aleyhisselama verilen kitapta da elbette vardı. Çünkü o da halkına o ayeti okuyordu:

    Semûd’a da soydaşları Salih’i elçi gönderdik. “Ey halkım!” dedi; “Allah’a kul olun; sizin başka ilahınız yoktur. Sizi bu toprakta yapılandıran ve burada barındıran O’dur. Öyleyse O’ndan bağışlanma dileyin sonra da O’na yönelin. Çünkü benim Rabbim herkese yakındır; isteklere cevap verir.” (Hud 11/61)

    En zor zamanlarında başlarında Nebimiz olan ilk müslümanların duasına Rabbimiz şöyle karşılık veriyordu:

    O gün Rabbinizden yardım istiyordunuz.  O da “Birbiri ardınca bin melek ile size destek veriyorum” diye cevap vermişti. (Enfal 8/9)

    Yardım eden Allah ise o yardım başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak düzeyde olacaktır. Çünkü;

    Allah yardım ederse, sizi kimse yenemez. Ya yüzüstü bırakırsa size kim yardım edebilir? Müminler, yalnız Allah’a güvenip dayansınlar. (Al-i İmran 3/160)

    O halde Bakara 186. ayetin Ramazan ve orucu anlatan ayetlerin arasına yerleştirilmiş olması Allah’a kulluk etme, yalnız O’ndan yardım isteme yani O’na güvenip dayanma ile ilgili olmasındandır. Zira Allah’a güvenen bir kişi O ne diyorsa O’nu yapan yani O’nun emirlerine teslim olmuş (müslim) kişi demektir. Oruç tutmak için Allah’ın emri olmasından başka sebebe ihtiyacı olmayan kişiye mümin denir. Sadece Allah istiyor diye en temel ihtiyaçlarını karşılamaktan yine O’nun belirlediği bir süre için vazgeçebilmektir iman etmek. Oruç Allah’a güvendiğimizin en güçlü göstergelerinden biridir.

    Bu ayetin oruç ayetlerinin arasında yer almasının anlamı Ramazan’da bu konulara her zamankinden daha fazla önem verip sadece Allah’a kulluğun ne demek olduğunu kavramaya daha çok ihtiyaç duymamız olmalıdır. Zira  aksi takdirde Ramazan’ı kullanarak Allah’la kul arasına girmek isteyenlerin tuzaklarına düşmemiz işten bile değildir.

    Allah hepimize hayırlı ve bereketli, Kur’an dolu bir Ramazan yaşayıp sağlıkla ve sevdiklerimizde bayrama ulaşmayı nasip etsin.

    Erdem Uygan

  • Hutbeyi Farklı Okumak

    Hutbeyi Farklı Okumak

    Geçtiğimiz Cuma namazında okunan ve hepimizi kızdıran hutbe gerçekten de en hafif tanımlamayla talihsiz bir metindir. Bu metnin yanlışları, çelişkileri ve tutarsızlıklarının doğurduğu tartışmalar kısa sürede durulmayacaktır. Aslında doğru bir mantık örgüsüyle dahi kaleme alınmadığı görülen metnin, kendi ifadesiyle, “Kur’an bize yeter” diyenleri hedef aldığı açıktır. Bunu yaparken de Kur’an delil gösterilerek “peygamber”in haram ve helal koyma yetkisi olduğu iddia edilmektedir. Metnin müellifleri bu iddialarını Araf Suresi’nin 157. ayetine dayandırmaktadırlar.

    Bugün Kur’an’a gönül vermiş, uydurulmuş dine savaş açmış, Kur’an’dan konuştukları bilgisinin tarihselcilerinki gibi asılsız bir iddia olmadığına inandığımız hocalarımızın da hutbeyi sert bir şekilde eleştirmeleri çok normal ve beklenen bir durumdur. Ancak bu hutbe vesilesi ile biraz öz eleştiri yapmanın da belki tam zamanı olabilir. Nitekim Kur’an’ı anlatan hocalarımızın pek çoğunun Araf Suresi’nin 157. ayetine verdikleri meallere baktığımızda kendilerinin de hutbedeki iddialara zemin hazırlamış olduklarını üzüntüyle görmekteyiz. Zira bu hocalarımızın büyük bölümünün “nebi ve rasul” kavramları arasındaki farkı görmek istemediklerini pek çok konuşma, yazı ve meallerinden öğrenebiliyoruz. Bu konudaki ayetler son derece açık olmasına, nebi ve rasul kavramlarının Kur’an’ı anlamada hayati  rolleri olmasına rağmen bu iki kelimenin aynı şeyi ifade ettiğini iddia ederek nasıl Kur’an’cı olunabildiğini anlamak zordur. Rabbimizin bu iki kelimeyi tamamen keyfi olarak birbirlerinin yerine kullandığını söylemek, “bir yerde öyle istemiş nebi demiş, başka bir ayette de sırf öyle istediği için rasul demiş” diyebilmek, insanın yazdığı bir kitap için bile son derece özensiz bir ifade olacakken Allah’ın kitabı için nasıl mümkün olabilmektedir?

    Kaldı ki nebi ve rasul kavramları arasındaki farkı kabul etmeksizin Araf Suresi 157. ayeti hutbedekinden farklı anlamak mümkün değildir. Yine bu iki kavram arasındaki farkı görmezden gelmeden, bu ayetle Tahrim Suresi’nin ilk ayeti arasında çelişki olmadığını söylemek de imkansızdır. Nebi ve rasul kavramlarını Kur’an’dan öğrenip içlerini doldurmak yerine, her iki kelime için de aslında ikisinin anlamını da karşılayamayan “peygamber” kelimesini reva görmek bir ayet katliamına sebep olmaktadır. Öyle ki bu çeviride, Araf Suresi’ndeki ayete göre helal ve haram koyabilen bir “peygamber” vardır. Ancak aynı “peygamber” Tahrim Suresi’nde Allah’ın ona helal kıldığı şeyi haram saydığı için eleştirilip uyarılmaktadır. Ortaya çıkan bu çelişki uydurulmuş dine savaş açmış hocalarımızın meallerinde de kendisine yer bulmaktadır.

    Oysa Araf Suresi 157. ayette ümmi ve nebi olan “Rasul”den bahsedilmektedir. Rasul elçidir. Elçi kendi sözünü değil, kendisini gönderenin sözünü söyler. Rasul’ün helal ve haram kılması onu gönderenin helal ve haram kılmasıdır. Bu yüzden de “rasule” (nebiye değil) itaat Allah’a itaattir.[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][1] Buna karşın Tahrim Suresi’nin ayeti “ey nebi” hitabıyla başlamakta, vurgu rasullük görevine değil, nebinin insan yönüne yapılmaktadır. Bir rasulün kendisine vahyedileni tebliğde hata yapması imkansızdır, zira o zaman rasullük görevini yapmamış olur.[2] Ancak nebi insan yönü ile yanlış bir hükme varmış olabilir ve uyarılır. Çünkü nebilik makam, risalet ise o makamı dolduran şahsın görevidir. Görev başında değilken yani rasul sıfatıyla tebliğ yapmadığı zamanlarda hata yapması çok normaldir. Rasul sıfatıyla söyleyeceği yanlış bir söz ise görevi kötüye kullanmak olacaktır ve asla kabul edilemez.[3] Bu sebeple nebimize Kur’an’da yapılan tüm sert uyarılar “nebi” hitabı iledir.[4] Ve yine bu sebeple Allah’a ve Rasulüne itaati emreden bir çok ayete[5] rağmen nebiye itaati emreden tek bir ayet yoktur.

    Üstelik de kerim kitabımızda, bir şeyi helal veya haram kılma yetkisinin Allah’tan başkasına ait olamayacağı ile ilgili aşağıdaki gibi bir çok ayet vardır. O halde bir “peygamber”in helal – haram kılması nasıl kabul edilebilir?:

    “De ki “Allah’ın size indirdiği her bir rızkı düşündünüz mü? Siz onu helal, haram diye sınıflandırıyorsunuz.” De ki “Bunu size Allah mı bildirdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? Yalanlarını Allah’a mal edenler, kalkış gününü ne sanıyorlar? Allah’ın insanlara cömertçe verdiği bir gerçektir ama onların çoğu görevlerini yerine getirmezler.” (Yunus Suresi 10/59-60)

    Sonuç olarak bu talihsiz Cuma hutbesindeki ifadelere katılmak, karşı çıkmamak, eleştirmemek asla mümkün değildir. Ancak bir yandan bunu yapıp diğer yandan Kur’an’da net bir biçimde birbirlerinden ayrılmış olan nebi ve rasul kelimelerinin her ikisini de “peygamber” kelimesi ile karşılamak, Kur’an yetmez diyenlerin hutbedeki iddialarını doğrulamaktan başka bir anlama gelmemektedir.

    Artık Kur’an’ı rehber edinmiş hocaların birlikte çalışma, birbirlerinin çalışmalarını müzakere etme, tenkid etme ve düzeltme, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için birlik olma ve uydurulmuş dine karşı tek vücut olma zamanı çoktan gelmiştir. Unutulmamalıdır ki Kur’an’ı anlama yolundaki çalışmalar, ne kadar alim olurlarsa olsunlar, hocaların tek başlarına altından kalkabilecekleri işler değildir. Tek başına meal – tefsir yazmak, kabul edilemez. Kaldı ki piyasadaki yüzlerce mealin yanına aynı hatalarla dolu bir yenisini daha eklemenin de büyük bir vebali olsa gerektir. Nitekim bu yazımızda konu edindiğimiz hata hemen tüm meallerde mevcuttur. Zaten Rabbimiz de bu çalışmaların bilenler topluluğu (kavmun ya’lemun) şeklinde yani ekipler halinde yapılması gerektiğini buyurmaktadır.[6] O halde Kur’an’dan konuştuğunu söyleyenlerin en az Kur’an’a aykırı konuşanlar kadar birlik halinde olmaları şarttır.

    Allah Kur’an’ı anlama yolunda sarf edilen tüm gayretlerin etkisini artırsın.

    Erdem Uygan

    [1] Nisa Suresi 4/80
    [2] Maide Suresi 5/67
    [3] Hakka Suresi 69/44-47
    [4] Bir diğer örnek için bkz. Enfal Suresi 8/67-68
    [5] Bir örnek olarak bkz: Enfal Suresi 8/20
    [6] Fussilet Suresi 41/3

    [/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

  • “De ki “Ne dersiniz?! Ya O Allah Katındansa!..”[1]

    “De ki “Ne dersiniz?! Ya O Allah Katındansa!..”[1]

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olup olmadığı sorusu, kendisini Müslüman kabul eden bir ailede yetişmiş biri için kolayca sorulabilecek bir soru değildir. Hele de bu kişi, dinini öyle veya böyle yaşamak çabasında olan bir ailenin ferdi olmuşsa böyle bir soruyu aklına dahi getirmeyi günah sayan görüşlerle karşılaşması işten bile değildir. Fakat içine doğduğunuz toplum kendisini hangi dinden sayarsa saysın şu ayete göre bu soru mutlaka sorulmalı değil mi?

    “Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” dense, “Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak ona uyarız” derler. Peki, ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse yine uyacaklar mı?” (Bakara Suresi 2/170)[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][2]

    Ayete göre hayatımızın bir döneminde “Allah’ın indirdiğine uyun” sözü ile karşılaştığımızda vereceğimiz cevap hayati önem taşımaktadır. Vermememiz gereken cevap ayette son derece açıktır. Atalarımızın yoluna sorgusuz sualsiz uymamızın kabul edilmemesi, o yolun ve dolayısıyla bize din diye sunulabilecek her yolun sorgulanması ve bir takım testlere tabi tutulması gerekliliğini doğurur. Ayette ataların dininin yanlışlığından ya da doğruluğundan bahsedilmiyor. Ancak yanlış olma ihtimalinin dikkate alınması gerektiği, çünkü Allah’ın dininden başkasının kabul edilemeyeceği vurgulanıyor.

    Bize “Allah’ın indirdiğine uy” dendiğinde “ben büyüklerimden ne gördüysem ona uyarım” sözü cevap olarak kabul edilmiyorsa ne yapabiliriz? Yapacağımız tek şey Allah’ın indirdiğine uymayı kabul etmek değil midir? Peki bir dini ya da onu içeren kitabı Allah’ın indirdiğini nereden bileceğiz? Bir büyüğümüz bize “bu Allah’ın indirdiği kitaptır” diyerek bir kitap uzatsa biz de ona güvenip kabul etsek bu tavrımız geçerli olabilir mi? Bize verdiği kitap her ne olursa olsun yaptığımız yine bir büyüğümüzün, yani bir insanın sözüne uymak değil midir? Bize herhangi bir kitabın Allah tarafından indirilen kitap olduğunu söyleyen kişiye, hiç bir sorgulama yapmaksızın inansak, yine yukarıdaki ayette söylenilen şekliyle bir atamıza uymuş olmaz mıyız? Hatta bu kitap Kur’an dahi olsa, onu bize “bu Allah’ın kitabıdır” diyerek uzatan kişiye güvenip hemen kabul etmemiz yine yukarıdaki ayetin kapsamına giren bir davranış olmaz mı? Ayet zaten tam da bu tavrı eleştirmiyor mu?

    “De ki “Ne dersiniz?! O (Kur’an) Allah katındansa, siz de onu görmezlikten geliyorsanız; böyle derin bir ayrılık içinde olandan daha şaşkını kim olabilir?” (Fussilet Suresi 41/52)

    Yukarıdaki ayette de “Kur’an Allah katındansa siz de onu görmezlikten geliyorsanız” ifadesi Kur’an’ın Allah katından olup olmadığının şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesinleşmesi gerektiğini ortaya koyuyor ve bizim bir biçimde bu araştırmayı yapmamız gerektiğini zımnen ifade ediyor.

    “Kulumuza (Muhammed’e) parça parça indirdiğimiz şeyden şüpheniz varsa Allah ile aranıza koyduğunuz ulu kişilerinize yalvarın da ondakine denk bir sure getirin. Dürüst kimselerseniz yaparsınız.” (Bakara Suresi 2/23)

    Bu ayetten de gördüğümüz gibi Kur’an sadece Allah’ın kitabı olduğunun araştırılmasını değil, Allah’ın kitabı olmadığı iddiasının da ispatlanması gerektiğini söylüyor. Şüphesi olanlara meydan okuyan bu ve benzeri ayetler[3] de Kur’an’ın detaylıca tedkik edilmesi gerektiğini bildiren en güçlü ayetlerdendir. Zira içerdiği ayetler topluluğunun (sure) denginin getirilmesini istemek, öncelikle o surelerin aslının neler olduğunun, ayetlerinin birbirleri ile nasıl bir ilişki içerisinde bulunduklarının çok iyi bilinmesini gerektirir. Aslı iyi bilinmeden dengini getirebilmek mümkün değildir. Üstelik ayet değil de sure talep ediliyor olmasının da bir anlamı olmalıdır. Zira bir çok ayetten oluşan bir yapıyı Kur’an’daki gibi biraraya getiremezsiniz demek, ayetler arasında sadece Allah’ın koyduğu bir ilişkinin olduğunu da ima etmektir (Kur’an’ın bu özelliğinden bir aşağıda bahsedeceğiz.). Bir de şu var ki; şüphesi olanlardan kanıt isteyecek kadar iddialı bir kitabın, kendisinin Allah tarafından gönderildiğini ispatlamıyor olması düşünülemez. Kaldı ki bu ayetteki meydan okuma devamındaki ayetle en üst seviyede kendini göstermektedir:

    “Bunu yapmazsanız ki asla yapamazsınız; o zaman tutuşturucusu insanlar ve taşlar olan o ateşe karşı kendinizi koruyun! Orası, kâfirler (âyeti görmezlikten gelenler) için hazırlanmıştır.” (Bakara Suresi 2/24)

    Peki bu kitabı bize Allah katındandır iddiası ile veren kişi Allah’ın nebisi olduğunu iddia ediyorsa o zaman ne kadar güvenilir olursa olsun onu da sorgulamamız gerekmez mi? Zaten onun Allah’ın elçisi olduğu da bize uzattığı kitabın iddiasıdır. Öyle de olmalıdır. Çünkü biz bir insana değil Allah’ın sözüne kayıtsız şartsız güvenmeli ve uymalıyız. O halde Allah’ın kitabı olduğu iddia edilen kitapta onun gönderildiği kişinin de nebi ve rasul olduğunun iddia ve ispat edilmesi gerekmektedir. Ancak o zaman o nebiye uyma yükümlülüğümüz doğar.

    Demek ki bir kişi kendisine Allah katından bir kitap verildiğini iddia ediyorsa, kendisini Allah’ın nebisi olarak tanıtsa dahi bakmamız gereken ilk şey o kişinin güvenilirliği veya kişiliği olamaz. Bakmamız gereken ilk şey bize verdiği kitap olmak zorundadır. Nebilik dış görünüşle veya mizacla anlaşılacak bir şey değildir. Kısacası Rasulullah’ın Nebiliğinin ve Rasullüğünün delili de yine bize ulaştırdığı kitapta olmak zorundadır. O halde onun bu iddiasını da ispatlayan yine Kur’an olmalıdır.

    Şu durumda; “Allah’ın indirdiğine uy” emrini almış bir kişinin ilk aklına gelen şey “Allah’ın indirdiği nedir veya hangisidir?” sorusu olmak zorundadır. Bu sorunun cevabı olan kitap da bize Allah’ın kitabı olduğunu kanıtlayacak bir takım özellikler barındırmalıdır.

    Öncelikle bu kitap Allah’ın indirdiği kitap olduğu iddiasını bizzat içermelidir ki Kur’an çok sayıda ayetinde bu iddiayı dile getirir:

    “O Kur’ân, elbette varlıkların Rabbi tarafından indirilmiştir.” (Şuara Suresi 26/192)

    “Elif! Lam! Ra!. İnsanları, Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, üstün ve her şeyi güzel yapanın yoluna çıkarasın diye sana indirdiğimiz kitap budur.” (İbrahim Suresi 14/1)

    Ayrıca bu iddianın isbatını da yine bizzat kendi içinde barındırmalıdır. Ancak bu kendilerine “tarihselci” diyen bir kısım aydının (!) Allah’ın kitabında olduğunu iddia ettikleri gibi “totoloji”[4] ile değil, tüm muhataplarını tatmin edebilecek somut delillerle olmalıdır.

    Yine bu kitabın Allah’ın kitabı olduğu iddiasını kanıtlamayı, eski nüshalarının kağıdına, mürekkebine uygulanacak testlere bırakması da kabul edilebilir değildir. Zira bir kitap gerçekten Allah’ın kitabı ise bunu kanıtlamak, kitabın indirildiği günden yüzlerce yıl sonra herkesin her zaman sahip olamayacağı bir takım tekniklerin, güvenilirliği tartışmalı çalışma ve araştırmaların işi olmamalıdır. Velev ki bu testler, sözü edilen metni indirildiği iddia edilen zamana tarihlese bile buna inanmamız yine bir insan sözüne sorgusuz inanmak olacaktır. Bu tavrın kabul edilemeyeceğini artık biliyoruz. O halde bu kitap öylesine tartışmasız deliller içermelidir ki, yeryüzündeki en eski nüshasına, tüm insanlığın bir araya gelerek uyguladığı ve sonuçlarında ittifak ettiği testler aksini söylese dahi, bizi Allah’ın kitabı olduğuna ikna edebilme gücüne sahip olmalıdır. Çünkü iddia, her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan Allah’ın kitabı olduğu iddiasıdır. O zaman Allah bunu ispatlamayı başkasına bırakmamalıdır. Zaten Allah’tan başkasının yapacağı ispat da hiçbir zaman ikna edici olmayacak, daima şüphe barındıracaktır.

    Ayrıca bir insan tüm hayatını değiştirecek olan bir kitaba uyacaksa, hatta bu kitaptaki hükümleri özgürce yaşayabilmek uğruna her zorluğa katlanacaksa onun Allah’ın kitabı olduğuna şahsen ikna olmalıdır. Birilerinin söylediğine uyarak yapacağı hiçbir uygulamanın Allah’ın emri olduğunun kanıtı yoktur. Çünkü insanlar menfaatlerini tercih eden canlılardır. Bunun için de kayıtsız şartsız güvenilecek bir mevkide olamazlar. Kafalarında din diye kurguladıkları hayaller ve varsayımlarla nebileri bile yoldan çıkarabilirler:

    “Yeryüzündeki insanların çoğuna uyacak olsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar, sadece varsayımlarla hareket ederler. Onlar, sadece atarlar.” (En’am Suresi 6/116)

    İşte bu sebeple ataların ya da birilerinin din olduğunu iddia ettiği şeyi, sırf onlar öyle söyledi diye Allah’ın dini saymamız olacak şey değildir. Hatta Allah’ın kitabı olduğu iddia edilen kitap, içindeki ayetleri açıklamayı bile hiç kimseye bırakmamalıdır. Çünkü o Allah’ın sözü ise tartışmasız kabul etmek gerekir. Sözü tartışmasız olarak kabul edilen herkese kul olunur. Allah’tan başka birine kul olmak her canlıya ağır gelir:

    “Elif! Lam! Ra! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru karar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.” (Hud Suresi 11/1-2)

    Buraya kadar edindiğimiz sonuca göre Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun kanıtlarını yine Kur’an’da aramak zorundayız. Ulaşacağımız sonuçlar ancak Allah tarafından yapılmış ispatlar olmak zorundadır. Böylece her insan için ikna edici, karşı konulmaz ve bağlayıcı özelliğe sahip olurlar.

    Kur’an’ın bir insan sözü olamayacağı, Allah’ın kitabı olduğu, Kur’an’da üç farklı yöntemle kanıtlanmaktadır. Aşağıda ortaya koymaya çalışacağımız bu üç yöntemin her biri birer kitap konusudur. Bu sebeple her detayı ele almamız mümkün değildir. Yine de konuyu bize ayrılan alanın içinde kalmaya çalışarak mümkün olduğunca detaylı bir şekilde ele almaya çalışacağız:

    1. Önceki Kitapların Mensuplarına Deliller:

    Kur’an’ın kendisinden önceki kitapların mensupları için son derece ikna edici delilleri içermesi bir zorunluluktur. Çünkü yine kendisinin bildirdiğine göre bu kişiler gelecek yeni nebiye uymak ve ona yardımcı olmak zorundadırlar. Kur’an buna “ısr” yükü diyor:

    “Allah nebilerden kesin söz aldığında hep şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir. Bundan sonra sözünden dönenler, yoldan çıkarlar.” (Al-i İmran Suresi 3/81-82)

    O halde önceki kitapların mensuplarının, gelenin nebi, getirdiğinin de gerçekten Allah’ın kitabı olduğunu hiç bir şüpheye yer bırakmaksızın kabul edebilmeleri gerekir. Bu yüzden ayete göre yeni kitabın “ellerinde olanı onaylaması” gerektiğine dikkat edelim. Zaten Allah’ın kitabı olduğuna dair kanıtı da bizzat kendileri talep etmişlerdir:

    Aslında onlar şöyle derler: “Bunlar karma karışık hayallerdir.  Hayır, bu adam Allah’a iftira ediyor.  Belki de şairdir. Eğer elçi ise bize bir belge getirsin; öncekilere gönderilen belgelerden olsun.” (Enbiya Suresi 21/5)

    Kur’an’ın bu talebe cevabı, soranları direkt olarak kendi kitaplarını iyi bilen kişilere yönlendirmesi şeklindedir:

    “Senden önce gönderdiğimiz elçiler sadece vahyettiğimiz erkeklerdi. Bilmiyorsanız o “Zikri” (kitabı) bilenlere sorun.” (Enbiya Suresi 21/7)

    Üstelik bununla da kalmaz kitaplarında ne aramaları gerektiğini bile bizzat bildirerek adeta “bunları gayet iyi biliyorsunuz” dercesine şunları aktarır:

    “Onları yemek yemeyen bedenler yapmadık; ölümsüz de değillerdi. Sonunda onlara verdiğimiz sözü tuttuk; onları ve kurtulmasını  tercih ettiklerimizi kurtardık. Aşırı gidenleri de etkisizleştirdik.” (Enbiya Suresi 21/8-9)

    Bu kadarla da kalmaz, kendilerine verilen kitabın içinde de bu bilgilerin olduğunu özellikle dile getirerek onları kendi kitaplarını araştırmaya çağırır.

    “Size de bir Kitap indirdik; “zikriniz” ondadır. Aklınızı kullanmaz mısınız?” (Enbiya Suresi 21/10)

    Bu ayetteki “zikriniz” ifadesi surenin 24. ayetinin, 3. ayetinden itibaren anlatılan konunun, 7. ayetinde de geçen “zikir” ifadesinin ve aşağıda göreceğiniz, bu ayetlerle aralarında büyük benzerlikler olan, Nahl Suresi 44. ayetin delaleti ile “ehl-i kitaba indirilen kitap” olduğu son derece nettir. Yani kast edilen Muhammed Aleyhisselam’a indirilenin içinde, ehl-i kitaba daha önce indirilmiş bilgilerin olduğu bu sebeple tasdik sisteminin çalıştırılarak bunun bekledikleri kitap olduğunun anlaşılabileceğidir.[5]

    Bu ayetlerdekine benzer ifadeleri şu ayetlerde de görmekteyiz:

    “Senden önce elçi gönderdiklerimiz, sadece kendilerine vahyettiğimiz erkeklerdi. Bilmiyorsanız o Zikri bilenlere sorun. Onları mucizelerle ve hikmet dolu sayfalarla[6] gönderdik. O Zikri (Kitabı) sana da indirdik ki kendilerine gönderilenin ne olduğunu o insanlara “açıkça anlatasın” (beyan), belki düşünürler.” (Nahl Suresi 16/43-44)

    Böylece Rasulullah’ın kitabı beyan etmesinin de Kur’an’ın önceki kitaplarda olanı tasdik etmesi sebebiyle Allah’ın kitabı olduğunu ortaya koyması demek olduğunu görüyoruz. Yani Allah’ın elçisi ehl-i kitabın bilgililerini, Kur’an’ın Allah’ın gönderdiği kitap olduğunu anlayacakları şekilde kendi kitaplarına bakmaya yönlendirecektir. Böylece onlara Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu “beyan” edilmiş olacaktır.

    Kısacası Kur’an önceki kitapların mensuplarına adeta “kendi kitabınızı Kur’an ile karşılaştırmalı olarak okursanız Kur’an’ın Allah’tan geldiğine şüpheniz kalmaz” demekte ve gelecek kitaba uyma zorunlulukları olduğu için bu kitabın o bekledikleri kitap olduğunun araştırmasını kendi kitapları ile yapmaya yönlendirmektedir. Kur’an’ın önceki kitapları tasdik edici olmasının anlamı da budur. Bu sebeple “önceki kitapları iyi bilen din alimleri” (ehl-i zikir), Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu da çok açık bir şekilde görürler:

    “(De ki) “Allah’tan başka bir hakem mi ararım?” Kitap’ı size açıklanmış olarak indiren O’dur. Kendilerine Kitap verdiklerimiz bilirler ki bu Kitap, Rabbin tarafından gerçek olarak indirilmiştir. Sakın tereddüt edenlerden olma.” (En’am Suresi 6/114)

    “Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır.”[7] (Kasas Suresi 28/52)

    Hatta Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu anlamadaki bu metot bizzat Rasulullah Aleyhisselam’a da tavsiye edilmektedir:

    “Sana indirdiğimiz şeyden dolayı şüphen varsa senden önce indirilmiş kitabı okuyanlara sor. Doğrusu Rabbinden sana da aynı gerçek gelmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma.” (Yunus Suresi 10/94)

    Bu çok önemli ayetten çıkarmamız gereken sonuçlardan biri de Kur’an’ın Allah’tan gelen bir kitap olduğunun ispatlanması çalışmasını her müminin yapması gerektiğidir. Zira Rasulullah’ın bile zaman zaman buna ihtiyaç duyacak hale gelmesi ihtimaline karşılık, kendisine Rabbimiz tarafından söylenen “tasalanma, bunlar Allah’ın ayetleridir” şeklinde bir dayatma değil, “o halde şu testi yap kendin gör” şeklinde bir “metot” tavsiyesidir. Hatta bu metot bir başka ayette Rasulullah’a indirilen kitabın önceki kitaplarda da yer aldığı bildirilerek ortaya konmakta ve İsrailoğullarından alim olanların bunu bildikleri belirtilmektedir[8]:

    Kur’ân, elbette öncekilerin Kitap’larında da vardı. İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmesi, onlar için bir delil (ayet) değil midir? (Şuara Suresi 26/196-197)

    Konumuzla ilgili dikkat çekici bir ayette de Kur’an üzerinde gerekli çalışmayı yapan önceki kitaplardan bilgi sahibi olan kişilerin, Kur’an’ın Allah’tan gelen o bekledikleri kitap olduğu sonucuna ulaşacakları vurgusu yer almaktadır:

    “Bu sözü etraflıca düşünmüyorlar mı? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir kitap mı geldi?” (Müminun Suresi 23/68)

    Yukarıda ele aldığımız Al-i İmran Suresi 81. ayet, gelecek nebiyi bekleyen ehl-i kitabın bu beklentilerini ağır bir yük (ısr yükü) olarak nitelemişti. Bu sebeple Kur’an’ı ve kendi kitaplarını inceleyip iki kitap arasındaki tasdik ilişkisini tespit eden ehl-i kitabın, Kur’an’ın bekledikleri kitap olduğunu anladıkları zaman ısr yükünden kurtuldukları için sevinmeleri de gerekir:

    Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilenle sevinirler. İçlerinde onun (Kitabın) bir kısmından hoşlanmayan topluluklar vardır. De ki “Bana emredilen, yalnız Allah’a kul olmam ve O’na ortak oluşturmamamdır (şirk koşmamamdır). Ben insanları Allah’a çağırırım, varıp gideceğim yer O’nun huzurudur.”” (Ra’d Suresi 13/36)

    Zaten Araf Suresi’nin 157. ayeti de Rasulullah’a uyan ehl-i kitabın üzerinden, Al-i İmran Suresi 81. ayetteki gelecek nebiye inanma yükü olarak tanımlanan ısr yükünün kaldırıldığını net bir biçimde ortaya koymaktadır:

    “Onlar bu elçiye, bu ümmi nebiye uyan kimselerdir. Onu(Nebinin adını) yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulurlar. O, onlara marufa (Kur’ân ölçülerine) uygun olanı emreder ve münkeri (o ölçülere uymayanı) yasaklar. Temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isrlarını (ağır yüklerini) ve üzerlerindeki bağları kaldırıp atar. Kim ona inanır, onu destekler, ona yardım eder ve onunla birlikte indirilen nûra (Kitaba) uyarsa, işte onlar umduklarına kavuşacak olanlardır.” (Araf Suresi 7/157)

    Allah’ın kendilerine gönderdiği kitapta “yazılı” buldukları için de Muhammed Aleyhisselam’ı kendi evlatlarını tanır gibi tanırlar:

    “Kitap verdiğimiz kimseler onu, kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerine yazık edenler, ona inanıp güvenecek değillerdir.” (En’am Suresi 6/20)

    Sonuç olarak kendilerine daha önce Allah tarafından kitap indirilmiş toplumların gelecek nebiye inanma ve yardım etme yani Allah’ın dinini yaşama ve ulaştırma görevleri bulunmaktadır. Bu ağır görevden kurtulabilmeleri için yeni gelen kitabın Allah’ın gönderdiği kitap olup olmadığını net olarak anlamaları gerekir. Bunun için de yapmaları gereken bu yeni kitabı kendilerinde bulunan ile test etmeleridir. Zira Kur’an önceki kitapların bir kısmını tasdik edip bir kısmını da nesh[9] etmektedir[10] (hükümlerini misli veya daha hayırlısı ile değiştirmektedir[11]). Böylesi bir çalışmanın neticesinde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu anlayabilir ve ona tabi olabilirler. Üstelik bu şekilde Allah’ın İslam’dan başka bir din göndermediğini, kendilerine gelenin de İslam olduğunu görür, tam bir tatminle Kur’an’a uymak suretiyle kendi kitaplarındaki en önemli emri de yerine getirmiş olurlar.

    Konuya bir başka açıdan baktığımızda, ehl-i kitaba[12] yapılacak tebliğin yöntemini de görmüş oluruz. Onlara yapacağımız şey “Kur’an’ı detaylı bir biçimde kendi kitabınızla ya da kitabınız hakkında doğru bilgiye sahip uzman kişilerle okuyun” çağrısını yapmaktır. Ancak bu şekilde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu anlayabilirler.

    2. Ayetler Arası İlişkiler Ağı:

    “Kur’an’daki ilişkiler ağına bakmazlar mı? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı.” (Nisa Suresi 4/82)

    Ayette geçen “efela yetedebberunel Kur’an” ifadesindeki “tedebbür” kavramı ayetin devamında bahsedilen ayetler arasında çelişki olmadığını ortaya çıkaran bir eylem olduğuna göre, özel bir okuma ve araştırma olmalıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Allah tarafından indirilmiş olduğu iddiasında bulunan bir kitap yine Allah tarafından açıklanmalıdır. Diğer bir deyişle, Allah indirdiği kitabı ayrıntılı olarak açıklamalı, kitabını açıklamayı kimseye bırakmamalı, böyle bir yetkiyi kimseye vermemelidir. Hud Suresi’nin ilk ayetlerini bu bağlamda bir kez daha okumak yerinde olacaktır:

    “Elif! Lam! Ra! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru karar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.” (Hud Suresi 11/1-2)

    O halde kitabını bizzat Allah açıklayacaksa bu açıklamaya ulaşmanın sistematiğini yani metodunu da bize bildirmiş olması gerekir. İşte bu konuda da şu ayetler bize Kur’an’da Allah’ın koyduğu açıklamaya ulaşmanın bir metodu olduğunu belirtmektedirler:

    “Bu Kitab’ı sana indiren O’dur. Bunun bir kısmı muhkem (hükme esas alınan) âyetlerdir; onlar Kitab’ın anasıdır. Diğerleri müteşâbihtir (muhkemlerle benzeşirler). Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vîli (bağlantıyı) kurup fitne çıkarmak için kendi eğrilikleriyle benzeşen âyetlere uyarlar. Oysa Kitab’ın tevilini (iç bağlantısını) sadece Allah bilir. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: “Biz, bu Kitab’a inandık; (muhkem, müteşâbih ve tevil) hepsi de Rabbimiz katındandır.” Böyle bir bilgiye sadece sağlam duruşlu olanlar ulaşabilirler.” (Al-i İmran Suresi 3/7)

    “Allah sözlerin en güzelini, birbirine benzer, ikişerli (âyetler içeren) bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden (Sahiplerinden) korkanların tüylerini ürpertir; sonra onların kalpleri ve vücutları Allah’ın bilgisiyle yumuşar. İşte bu, Allah’ın yoludur. Onu tercih edeni o yola yöneltir. Allah’ın sapık dediğine kimse “Doğru yoldadır” diyemez.” (Zümer Suresi 39/23)

    “Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır.” (Fussilet Suresi 41/3)

    Allah ayetlerini kesin hüküm bildiren (muhkem), bu hüküm bildirenlerle benzeşen (müteşabih) ve ikişerli (mesani) ayetler olarak tanımladığı yapılarda indirmiş, bunları Arapça kümeler (kur’an) oluşturacak şekilde açıklamış ve bunlar üzerinde ekipler (bilenler topluluğu) oluşturarak yapılacak bir çalışma ile o açıklamaya ulaşmanın metodunu bizlere göstermiştir. Bu konunun ayrıntısını öğrenmek isteyen okuyucularımıza Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır hocamızın Doğru Bildiğimiz Yanlışlar kitabının ilgili bölümlerini ve Dr. Fatih Orum’un Kur’an’ı Anlama Usulü kitabını okumalarını tavsiye ederiz. Takdir edilecektir ki; konu bir makalenin bir bölümüne sığdırılamayacak bir öneme ve hacme sahiptir.

    Kısaca söylemek gerekirse; Kur’an üzerinde, herhangi bir konuda, yukarıdaki ayetlerde belirtilen metot uygulanarak yapılan bir çalışmayla, çalışılan konuyla ilgili olarak akla durgunluk verecek detaylara ulaşılabilmektedir. Zaten eğer Allah’ın kitabı ise böyle de olmalıdır. Bunu tıpkı bulutsuz bir gecede gökyüzüne bakan bir kişinin, gördüğü manzara karşısında duyduğu hayranlıkla, nefesinin kesilmesine benzetebiliriz. Allah’ın indirdiği ayetler üzerinde çalışan kişi de benzer duyguyu yaşar ve ayetler arasına konulmuş olan bu muazzam ayrıntının ancak Allah tarafından konulmuş olabileceğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kavrar. Bunu test etmek, konuya samimiyetle yaklaşan her insan için mümkündür.

    3. Bilimsel Çalışmalara Teşvik ve Kainatın Okunması:

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu konusunda en önemli delillendirme ise Kur’an ayetleri ile kainatta yaratılmış olan her şey arasında tam bir uyum olduğu gözler önüne serilerek ortaya konmaktadır. Kur’an bu konuda muhataplarını yaratılmış ayetlerle indirilmiş ayetleri birlikte okumaya davet etmekte ve kendisinin Allah’ın kitabı olduğunun bu şekilde netlik kazanacağını bildirmektedir:

    Âyetlerimizi onlara, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde öyle göstereceğiz ki sonunda onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlar açısından iyice ortaya çıkacaktır. (Fussilet Suresi 41/53)

    Ayetin devamından bu araştırmanın Kur’an’ın Allah’tan olduğu şüphesini gidermek dışında bir sonuç vermeyeceği, hala şüphe içinde olanlarınsa Kur’an konusunda değil Rabbimizin karşısında hesap verme konusunda şüphede oldukları, diğer bir deyişle içinde bulundukları durumun hesabını veremeyeceklerini bildikleri için inkarda ısrar ettikleri anlaşılmaktadır. Bu da İblis’in yaptığı yanlışta diretmesi tavrının[13] birebir aynısıdır:

    İyi bilin ki onların, Rableriyle yüzleşme konusunda şüpheleri vardır. İyi bilin ki O, her şeyi kuşatma altında tutar. (Fussilet Suresi 41/54)

    Fussilet Suresi 53. ayette sadece çevremizdeki değil, kendi içimizdeki ayetlerin de bizlere gösterileceği bildiriliyor. Benzer bir ifade şu ayetlerde de karşımıza çıkmaktadır:

    Kesin bilgi sahibi olmak isteyenler için yeryüzünde ayetler var! Kendinizde de var; gözlemlemiyor musunuz? (Zariyat Suresi 51/20-21)

    Görüldüğü üzere gerek kendimizde gerekse tüm kainatta bulunan her şey için tıpkı Kur’an ayetleri için kullanıldığı gibi “ayet” kelimesi kullanılıyor. Yani Rabbimiz indirdiği ayetlerle yarattığı ayetleri birbirinden ayırmaksızın aynı kelime ile ifade ediyor. Sadece bu bile yaratılmış ve indirilmiş ayetler arasında bir fark bulunmadığının, bilakis tam bir uyum olduğunun delilidir. O halde yapılması gereken şey yaratılmış ayetlerle indirilmiş ayetler arasındaki uyumu ortaya koyacak şekilde çalışmak olmalıdır. Her ikisini de yaratan aynı olduğuna göre aralarında bir uyumsuzluk olması düşünülemez.

    Dikkatimizden kaçmaması gereken bir diğer nokta da şudur: Fussilet Suresi 53. ayette olduğu gibi şu ayetlerde de ayetlerin bize gösterileceği ifade ediliyor:

    “Size ayetlerini gösteren, gökten sizin için rızık indiren, odur. Allah’a yönelenden başkası, bu bilgiyi doğru kullanmaz.” (Mü’min Suresi 40/13)

    “O, size âyetlerini gösteriyor. Allah’ın ayetlerinden hangisini içinize sindiremiyorsunuz? Bunlar yeryüzünde dolaşmadılar mı ki öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görsünler. Onlar oralarda bunlardan daha çok, daha kuvvetli, bıraktıkları eserler daha güçlüydü. Yaptıkları, onların bir işine yaramadı.” (Mü’min Suresi 40/81-82)

    Nitekim her insan dünyaya geldiği andan itibaren ayet okumaya başlar. Fakat bir şeyin gösterilmesi görülmesi anlamını taşımaz. Bu sebeple Ğaşiye Suresinde kainat ayetlerinden bahsedilirken “hiç bakmazlar mı?” ifadesi kullanılmaktadır:

    “Hiç bakmazlar mı, bulut nasıl yaratılmış? Gök nasıl yükseltilmiş? Dağlar nasıl dikilmiş? Yer nasıl döşenmiş? Öyleyse sen doğru bilgi ver (Kur’an’ı tebliğ et); senin görevin sadece bilgi vermektir. Yoksa tepelerine dikilecek değilsin.” (Ğaşiye Suresi 88/17-22)

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun en önemli delilinin, yaratılmış ayetlerle Kur’an ayetleri arasındaki muazzam uyum olduğunu anlayabilmek için yaratılmış ayetleri okumak gerekir. Bu nedenle Kur’an sayısız ayette insanı kainatı okumaya çağırır. Onlardan biri şöyledir[14]:

    Hayır! Kendilerine gelen bu gerçek karşısında yalan söylediler; tam bir tereddüt içindeler. Üstlerindeki göğü düşünmezler mi; nasıl yükseltmişiz ve nasıl süslemişiz; tek bir çatlağı bile yok. Yeryüzünü de yayıp uzattık, oturaklı dağları içine kazık gibi çaktık. Orayı güzelleştiren her bitkinin erkeğini de dişisini de bitirdik. Gerçeği göstersin, O’na yönelen her kul için doğru bilgi (zikir) kaynağı olsun diye. (Kaf Suresi 50/5-8)

    Zaten yukarıdaki ayete dikkat edilirse, kainat ayetlerini okumayla elde edilen bilgi de tıpkı Allah’ın indirdiği tüm kitapların içerdiği bilgi gibi “zikir” olarak isimlendirilmektedir. İster indirilmiş ister yaratılmış olsun, okunacak olan şey aynı olunca (ayet) onların içerdiği bilgi de aynı olacaktır (zikir).

    Bu durumda Kur’an’ın din ile bilim arasında bir ayrım yaptığını söylemek de olacak iş değildir. Esasen Kur’an’ın din dediği, bizim bilim dediğimiz şeydir. Yani ayet okuma işi. O halde Allah’ın kitabını elinde bulunduran bir toplumun bilimsel gelişmeyi elinde böyle bir kitap bulunmayan bir topluma terk etmesi düşünülemez. Bir kere kainat ayetleri ile Kur’an ayetleri arasındaki muhteşem uyum görülüp Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu anlaşıldıktan sonra artık bilimsel faaliyetlerde de yöntem belirlenmiş olur. O da bu kainat ayetlerini Kur’an ile birlikte okumaktır. Zira ancak bu şekilde bilimsel gelişme güvenilir olabilir. Yaratılmış ayetin okunması Kur’an ayeti ile paralel olarak yapılınca bilimsel ilerlemede ulaşılacak nokta hayallerin çok ötesinde ve hedeflenenden çok daha büyük olacaktır.

    Sonuç olarak din dediğimiz şey içine doğduğumuz toplumun hiçbir ferdinin eline bırakılamayacak kadar önemlidir. Böylesine önemli bir konuyu ne kadar büyük alim olursa olsun hiçbir insandan sorgusuz sualsiz alıp kabul edemez, dünyamızı ve ahiretimizi bize sunulan bir takım iddialar üzerine bina edemeyiz. Talebimiz Allah’ın dini ise onu öğreneceğimiz yer de Allah’ın kitabı olmalıdır. O halde Allah’ın kitabı olduğu iddia edilen metin üzerinde bizzat kendimiz tam bir tatmin duygusuna ulaşana kadar ciddiyetle çalışmalıyız. Zira ancak böyle bir emek sonucunda kitabın Allah’a ait olduğuna şüphemiz kalmadığında ona tam bir teslimiyetle uyabilir ve “Allah ne diyorsa o!” diyecek kıvama gelebiliriz. Böyle bir tatmin olmaksızın iman, ancak bir dogma olur. Allah’ın dini ise dogma olamaz, dogma da Allah’ın dini olamaz.

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğuna şüphesi kalmayan bir insan tıpkı ilk uçuşu için kendisini uçurumun kenarından boşluğa bırakan kartal yavrusu gibidir. O yavrunun kendini tam bir güvenle teslim ettiği şeyler; kanatları, hava, sürtünme kuvveti, yerçekimi yasası gibi Allah’ın ayetleridir. O ayetlerin görevlerini eksiksiz yapacaklarına, asla değişmeyeceklerine, her kuşa karşı aynı şekilde işlediğine dair en küçük bir şüphesi yoktur. Bir Kur’an mümininin de yaptığı bundan farklı bir şey değildir.

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu, bu sözü edilen yöntemlerle görüp şüphesi kalmamış bir insan artık onu elinden bırakamayacak, hayatının her anını ona göre dizayn edecek, Allah’ın orada kendisine verdiği her emrin üzerine titreyecek, her okuyuşunda ve ayetleri üzerinde yaptığı her çalışmasında başka bir mucizesini görerek mutlak gerçek bilgiye ulaşmanın hazzını yaşayacaktır. İşte bu sebepledir ki;

    “O’na yönelenler, inanıp güvenen ve Allah’ın zikri (Kitabı) ile kalpleri yatışanlardır. Kalpler ancak Allah’ın zikri ile yatışır.” (Ra’d Suresi 13/28)

     

    [1] Fussilet Suresi 41/52, Ahkaf Suresi 46/10

    [2] Ayrıca bkz: Maide Suresi 5/104, Araf Suresi 7/28, Lokman Suresi 31/21, Zuhruf Suresi 43/20-24

    [3] Hud Suresi 11/13, Yunus Suresi 10/38

    [4] “…Çünkü Kur’an’a baktığınızda “Ben Allah’ın kelamıyım” diyor. Böyle olduğunu nereden bileyim diye sorduğunuzda, “çünkü Allah kelamıyım” diye cevap verip, “bunda hiç şüphe yok” diye de ekliyor. Oysa bu daha önce de belirttiğimiz gibi düpedüz bir totoloji, yani bir şeyin kanıtının yine aynı şey olmasıdır. Bu noktada aklı ve akli sorgulamaları askıya alıp sorgusuz sualsiz iman etmedikçe böyle bir kanıtlamanın hiçbir geçerliliği yoktur. Diğer bir deyişle Kur’an’ın Allah sözü olduğuna iman etmeyen biri için “Bu bir ilahi kelamdır. Bunda hiç şüphe yok” mealindeki ayetlerin hiçbir anlamı yoktur.” – Mustafa Öztürk – Kıssaların Dili, Ankara Okulu Yayınları 2014, s:76.

    [5] Konunun ayrıntısı yakında vakfımız yayınlarından çıkacak olan Dr. Fatih Orum’un “Kur’an’ı Anlama Usulü 2” kitabında bulunabilir.

    [6] Zübür

    [7] Ayrıca bakınız: Ankebut Suresi 29/47

    [8] Kur’an’ın Musa Aleyhisselam’a verilen kitabı Arapça olarak tasdik ettiğine dair de bkz: Ahkaf Suresi 46/12

    [9] Kur’an’ın önceki kitaplarla tasdik ve nesh ilişkisi hakkında Dr. Fatih Orum’un Kur’an’ı Anlama Usulü kitabından detaylı bilgi edinilebilir.

    [10] Nitekim Maide Suresi’nin 15. ayeti de bu bağlamda okunmalıdır.

    [11] Bkz: Bakara Suresi 2/106

    [12]Ehl-i kitap ile kast edilen sadece Yahudi ve Hristiyanlar değil, ellerinde kitapları olan her toplumdur.

    [13] Bkz: Bakara Suresi 30 ve devamı, Araf Suresi 12 ve devamı ayetler.

    [14] Yaratılmış ayetleri okumaya çağıran ayetlere örnek olarak bakınız: Bakara Suresi 2/164, Al-i İmran Suresi 3/189-191, Şuara Suresi 26/7-8-65-67, Ankebut Suresi 29/20-33-35,[/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

  • TESLİM OLMAK YA DA OLMAMAK! İŞTE BÜTÜN MESELE!

    TESLİM OLMAK YA DA OLMAMAK! İŞTE BÜTÜN MESELE!

    Şöyle bir cümle kuralım: “Osman’ın arabasından daha güzelini mi bulacaklar, herkes onu çok beğenir.” Bu cümlede herkesin beğendiği şey Osman mıdır yoksa Osman’ın arabası mı? Aslında bu sorunun sorulması bile abestir. Zira bu cümleden Osman’ın arabasının beğenildiği açıkça anlaşılmaktadır. Belki Osman’ı da herkes beğeniyor olabilir, ancak belli ki anlatılmak istenen o değildir.

    Türkçemizde belirtili isim tamlaması olarak bilinen ve her dilde aynı şekilde kullanılan bu ifade tarzında konu tamlayan değil tamlanandır. “Osman’ın arabası” isim tamlamasında da konu Osman değil, arabadır. “Osman’ın” kelimesi sadece herhangi bir arabadan değil, özel bir arabadan bahsedildiğini göstermek için yani ifadeyi “tamlamak” için kullanılmıştır.

    İşte Allah’ın kitabını okurken de bu basit ifade şekline dikkat etmemiz gerekir:

    Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek ona teslim olmuştur. O’na döndürüleceklerdir.” (Al-i İmran Suresi 3/83)

    Ayet Allah’ın dininden bahsediyor ve devamındaki cümlede zamir kullanılarak “ona teslim olmuştur” ifadesine yer veriliyor. Aslında müdahale edilmediği takdirde her okuyan “o” zamirinin Allah’a değil, Allah’ın dinine gittiğini görebilecekken meal “O’na teslim olmuştur” şeklinde yazılırsa anlam bir anda değişiyor. Gerçekte teslim olunan, Allah’ın dini iken “O’na” şeklinde yazılınca zamir Allah’ı gösterir hale geliyor. Peki Allah’a teslim olan zaten Allah’ın dinine teslim olmuş olmaz mı? Bu ayette her iki şekilde de yazılsa ne fark eder? Belki ilk bakışta bir şey fark etmez. Ancak aralarında mutlaka ince de olsa bir fark olmalıdır. O halde bu sorulara cevap aramaya çalışalım:

    1- Göklerde ve yerde her kim varsa isteyerek veya istemeyerek Allah’a değil de Allah’ın dinine teslim olmuş ise o zaman Allah’ın dininin tüm kainatta geçerli bir kanun, bir sistem olduğunu anlamamız isteniyor olmalıdır.

    2- Ayetin devamı konunun Allah’a teslim olmak diye anlaşılamayacağını da teyid etmektedir: “Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek ona teslim olmuştur.” Ayetteki “istemeyerek” kısmı Allah’a teslimiyetle örtüşmemektedir. Zira Allah’a teslim olmaktan herhalde Allah’ın emir ve yasaklarına uymak anlaşılacaktır. Peki Allah’ın emirlerine istemeyerek teslim olmak nasıl oluyor? Allah kullarını emirlerine teslim olmaya zorluyor mu? Ayette, “göklerde ve yerde kim varsa” ifadesinde de görüldüğü üzere, akıllı varlıkları içeren bir ibare kullanılmış (orijinal metindeki akıllı ve akılsız varlıkların bir arada zikredildiği cümlelerde kullanılan “men” bağlacı ile). Dolayısıyla akıllı varlıkları yani iradesi ile Allah’ın emrine teslim olmama özgürlüğüne sahip varlıkları da içeren bir konu hakimdir. Oysa biz Allah’ın bu varlıkları emirlerine uymaya zorlamadığını hem ayetlerinden hem de yaşayarak görüyoruz, biliyoruz. (Hatta Fussilet Suresi’nin 11. ayetine göre bizim akılsız dediğimiz varlıklar da “isteyerek” teslim olmuşlardır. Yani onlar için de Allah’ın sisteminin kusursuz olacağına dair güvenden bahsedilebilir.)

    3- Konumuz olan Al-i İmran Suresi 83. ayette geçen zamir, “O’na” şeklinde değil de “ona” biçiminde meallendirilirse aslında Rabbimizin “din” kavramını tarif ettiği görülecektir. Yani Allah’ın tüm evrene koyduğu ve her an her şeyin ister istemez tüm kurallarına uyarak içinde yaşadığı “sistem”den bahsedildiği kolayca anlaşılacaktır. İşte ancak bu anlaşılırsa devamındaki 85. ayette yine “din”den bahsedilerek “İslam” kelimesinin kullanıldığı fark edilebilmekte ve Allah’ın kainata koyduğu sistemle ilişkisi kurulabilmektedir. Yani “Allah’ın kainata koyduğu düzen, sistem ne ise İslam da odur” denilmektedir. Allah’ın yarattığı ile indirdiği ayetler aynı sistemi anlatır aynı sisteme göre çalışırlar. İslam bu yüzden Allah’ın tek dinidir:

    Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek ona teslim olmuştur. O’na döndürüleceklerdir.” De ki “Biz Allah’a inandık ve güvendik. Bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene; Nebilere Rableri tarafından ne verilmişse hepsine inandık. Hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz ona (tüm nebilere indirilene) teslim olmuş kimseleriz. Kim İslam’dan başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette kaybedenlere karışır.” (Al-i İmran 84-85)

    Yukarıdaki 84. ayette geçen “biz ona teslim olmuş kimseleriz” ifadesinin orijinali “nahnu lehu muslimun” şeklindedir. Buradaki lehu kelimesindeki “hu” zamiri de ayette bahsedilen “tüm nebilere indirilen” vahye (“ma unzile ala” ifadesine) gönderilebilmelidir. Zira hem gramer bakımından zamirin gideceği en yakın merci odur, hem de ayetin devamında adı konulan sistem yani İslam da odur. Bunu ayetimizin müteşabihi olan şu ayetlerde daha açık bir şekilde görmekteyiz:

    “(Bir taraf) “Doğru yola gelmek için Yahudi olmalısınız”, (diğeri) “Hristiyan olmalısınız!” dedi. De ki: “Hayır, İbrahim’in dosdoğru şeriatına uymalısınız! O, müşriklerden değildi.” Siz şöyle söyleyin: “Biz Allah’a inanıp güvendik; bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene, Rableri tarafından Nebîlere verilene inandık. Hiç birini diğerinden ayırmayız. Biz ona teslim olmuş kimseleriz.” (Bakara Suresi 2/135-136)

    Bu ayetlerde açıkça Yahudi ve Hristiyanlara verilenin diğer nebilere verilenden farklı olmadığı ortaya konmaktadır. Yani vahyin içerik olarak tek bir vahiy olduğu vurgusu ayet boyunca hakimdir. Hatta nebiler sayılarak indirilenlerden bahsedildikten sonra ayrıca bir kez daha “Rableri tarafından nebilere verilene” (ve ma utiye-nnebiyyune mir-rabbihim) diye açıklama getirilmektedir. O halde bu ifadenin başındaki “vav” da “yani” anlamında düşünülebilir. Özetle bu ayetin sonundaki “biz ona teslim olmuş kimseleriz” ifadesindeki “o” zamiri de öncelikle vahye gidiyor olmalıdır.

    Dolayısıyla ana ayetimiz olan Al-i İmran 84. ayette de zamir, vahyi ve dolayısıyla Allah’ın indirdiği sistemi gösteriyor olmalıdır. Zira 83. ayetin de delaletiyle teslim olunan Allah’ın koyduğu sistemdir (Allah’ın dini).

    Teslimiyetin, “Allah’ın dini”ne değil de direkt olarak Allah’a atfedildiği durumda ise O’na kulluk etmek yani O’ndan başka otorite tanımamak anlamına geldiğini şu ayette görebiliyoruz:

    “Yakub’un ölmek üzere iken ne yaptığını biliyor musunuz? Oğullarına, “Benden sonra neye kul olacaksınız?” diye sordu. Onlar, “Senin İlahına; ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlahına, o bir tek ilaha kul olacağız. Biz, zaten, O’na teslim olmuş kimseleriz!” dediler.” (Bakara Suresi 2/133)

    Bu ayetteki teslimiyet sadece Allah’a kulluk etmekle ilişkilendirilmiş. Zira sadece Allah’a kulluk eden biri O’na ve dolayısıyla onun koyduğu sisteme (dine) teslim olmuş demektir. Ancak burada istemeyerek kulluk yani zorunlu kulluk söz konusu edilmemiş, sadece isteyerek yapılan teslimiyet yani gönüllü kulluğa vurgu yapılmıştır. O halde “Allah’ın dini”ne yani kurduğu sisteme teslim olmaktan bahsederken istense de istenmese de bunun yapıldığını, çünkü tüm kainatın bir parçası olduğumuzu, “Allah’a” teslim olmak olan sadece O’na kulluğu ise isteyerek seçmemizin şart olduğunu söyleyebiliriz.

    Allah’a teslim olmanın, kulluğu sadece O’na has kılmaya yani isteyerek teslim olmaya işaret ettiğini Hacc Suresi’nin 34. ayetinde kurban edilen hayvanların üzerine Allah’ın adının anılması bağlamında daha açık bir biçimde görmek de mümkündür.

    Zaten “Allah’ın dini” tamlaması Kur’an’da geçtiği diğer 2 ayette de Allah’ın koyduğu sistem, kanun anlamına gelmektedir. Bu ayetlerden ilki şöyledir:

    “Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüz kamçı vurun. Eğer Allah’a ve son güne inanıyorsanız, Allah’ın dinini (verdiği cezayı) yerine getirirken onlara karşı yumuşamayın. İnanıp güvenenlerden (müminlerden) bir takımı da onlara yapılan azabı gözleriyle görsün.” (Nur Suresi 24/2)

    Bu ayette de “Allah’ın dini” tamlaması Allah’ın konu edilen suça dair koyduğu kanunu yani cezayı ifade etmek için kullanılmıştır. Yani bu kanunun genel geçer, evrensel bir yasa olduğuna vurgu yapılmaktadır. Dolayısıyla cezayı hak eden “istemese” de uygulanır. Tamlamanın geçtiği son ayet ise Nasr Suresi’ndedir:

    “Allah’ın yardımı gelip önün açıldığında, insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, her şeyi güzel yaptığından dolayı Rabbine yönel ve bağışlanma dile. Çünkü O, kendine yönelenleri kabul eder.”

    Burada da yine Allah’ın koyduğu sistemin üstünlüğünün kabul edildiği, Nebimizin kazandığı zaferin ardından insanların kitleler halinde Allah’ın koyduğu sisteme dahil oldukları açıkça görülmektedir. Teslimiyet yerine dahil olmaktan bahsedilmesi müslüman olunmasa da; diğer bir deyişle, istenmese de Allah’ın indirdiği sosyal kanunun üstünlüğünün görüldüğünü ve bu sebeple tercih edildiğini belirtiyor olsa gerektir. Yani kabul etmek işlerine gelmese de sistemin mükemmel olduğunu inkar edemeyenlerin varlığından söz etmek mümkündür.

    Kısacası her zaman dile getirdiğimiz ve dini fıtrat olarak tarif eden Rum Suresi’nin 30. ayetinde olduğu gibi Al-i İmran Suresi’nin 83. ayetinde de dinin tüm kainatta geçerli olan yasalar anlamındaki “sistem – düzen” olduğunu görmemiz gerekir. Bunu net olarak görmeden, istemeden teslim olmanın ne demek olduğunu da anlamamız mümkün değildir. Zira iradeli varlıkların istemeden de olsa teslim oldukları sistemin sahibine, isteyerek kul olmaları zorunludur. Diğer bir deyişle Allah’ı tek otorite kabul etmeyenler istemeden de olsa Allah’ın koyduğu yasalara göre yaşarlar (Allah’ın dinine teslimdirler) ancak isteyerek de teslim olmak için (Allah’a teslim olmak için) aynı yasaları koyan tarafından indirilen vahye uymak gerekir.

    Bu sebeple Al-i İmran 83. ayette isteyerek veya istemeyerek teslimiyet söz konusu edildiğinde “Allah’ın dini” ifadesini, 84. ayette ise müslim yani isteyerek teslim olabilmek için uyulması gereken, “nebilere indirilmiş vahyi” görmekteyiz. Ancak asıl önemli olan her ikisinin de İslam olduğunu görebilmemizdir.

    Erdem Uygan