Kategori: Erdem Uygan

  • GERÇEĞİN BEDELİ

    GERÇEĞİN BEDELİ

    İnsanı, onu yaratandan daha iyi anlatan yoktur. Eğer insanı tanımak istiyorsak başvurmamız gereken en sağlam kaynak Allah’ın kitabı olmalıdır.

    Yine Rasulullah’ı tanımak, görevini nasıl bir gayretle, nasıl bir ciddiyet ve samimiyetle yaptığını öğrenmek, o görevi yaparken karşılaştığı sıkıntıları görmek ve gerçeğin bedelini kavrayabilmek için Kur’an’dan daha güvenilir ve daha etkili bir kitap bulmak mümkün değildir.

    Yeryüzünde bir insanı en çok üzen şey herhalde, kendisine Allah’ın ayetlerini gösterdiğiniz, ölümü ve tekrar dirilişi, hesap gününü hatırlattığınız bir kişinin bu mutlak gerçekleri hiç umursamaması ve onlara karşı tavır alması olmalıdır. Sanki Allah’ın ayetleri kendisini hiç ilgilendirmiyormuş, hiç ölmeyecekmiş ve nasıl yaşarsa yaşasın hesap günü bir şekilde yırtacakmış gibi davrananların bu kibirleri Allah’ın elçisinde bakın nasıl bir hüzün meydana getiriyordu:

    “Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar seni yalanlamıyorlar, aslında yanlış yapan o kimseler, bile bile Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar.”
    (En’am Suresi 6/33)

    Ayette Rabbimiz adeta, “üzülme onların derdi seninle değil benimle” diyor. Bu ayetten aslında Allah’ın ayetlerinden yüz çevirenlerin bile Muhammed Aleyhisselamın Allah’ın elçisi olduğunu kesin bir şekilde kavradıklarını görebiliyoruz. Çünkü yalanladıkları aslında Rasulullah değil; onun söylediklerinin doğru olduğunu biliyorlar. Onların derdi alemlerin Rabbi ile… Yani Allah’a karşı kibirlenmekteler. Surenin 29. ayetinden itibaren okuyunca görülüyor ki, bu kişiler dünya hayatına tırnaklarını geçirmiş, kendilerini Allah’tan bile üstün görmeye, ahireti inkar etmeye başlamışlardır. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak bugün de en yaygın modadır. İşte bu durumun Rasulullah’ı ne kadar üzdüğünü ayetlerden görebiliyoruz. Şimdi de Rabbimizin kendisini nasıl teskin ettiğine bakalım:

    “Senden önce nice elçiler yalancı yerine kondu. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Nihayet yardımımız ulaştı. Allah’ın sözlerini kimse değiştirebilecek değildir. İşte o elçilerin haberinden bir kısmı sana da gelmiş oldu.”
    (En’am Suresi 6/34)

    Anlaşılan Allah’ın ayetlerini Allah’ın kullarına ulaştırmanın kaçınılmaz bedellerinden biri bu. Yani mutlaka dışlanacaksınız, horlanacaksınız, eziyet göreceksiniz. Çünkü dünya çok güçlü bir aldanma merkezidir ve insanların çoğu bundan kendilerini kurtaramazlar. Allah’ın yardımının ulaşması gerçeği söyleyen kişinin sabrına, yani tüm bu olumsuzluklara rağmen asla yolundan dönmeden, kıvırmadan, bükülmeden, eğilmeden gerçekleri söylemesine bağlıdır. Bu sabrın ne kadar zor olduğunu aşağıdaki ayette göreceğiz. Rasulullah tüm bu destek ayetlerine rağmen elinde olmadan kendini kahretmeye devam ediyor olmalı ki Rabbimizin uyarısı biraz daha sert:

    “Bunların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, yerde bir kanal veya gökte bir merdiven bulup gücün de yetiyorsa gider bir mucize getirirsin. Allah, zorlayıcı düzen koysaydı elbette bunların hepsini doğru yolda toplardı. Sakın kendini bilmezlerden (cahillerden) olma.”
    (En’am Suresi 6/35)

    Allah Teala elçisine “sakın cahillerden olma” diyor. Bu ayet Rasulullah’ı kendine getirmiş olmalı. Allah’ın ayetlerini Allah’ın kullarına ulaştırdığınızda alacağınız tepkilere hazır olmalı ve bunu normal karşılamalısınız. Aksi halde cahillik etmiş olursunuz. Bilmelisiniz ki;

    “Sana olumlu cevap verecek olanlar sadece dinleyenlerdir. Ölülere gelince; Allah onları diriltecek sonra O’na döndürüleceklerdir.”
    (En’am Suresi 6/36)

    Allah’ın ayetleri ile buluşmuş olanların, şartlar ne olursa olsun, onları Allah’ın kullarına en güzel ve doğru biçimde ulaştırma görevleri vardır. Dünya hayatına sımsıkı tutunmuş olanlara ayetleri göstermemek diye bir şey düşünülemez. Onların duymak istememeleri bizim mazeretimiz olamaz. Ve bu hayatta gerçekten üzülmeye değer bir şey varsa o da Allah’ın ayetlerine karşı tavır almış kişilerin durumlarıdır.

    Erdem Uygan

  • “O” Ramazan!

    Ay takvimindeki 12 aydan sadece biri olmasına, kendisi gibi 11 ay daha olmasına rağmen adı söylendiğinde dünya üzerindeki herkesin, sadece yılın 12 ayından birini kastetmediğimizi anladığı tek aydır Ramazan ayı…

    Peki neden bahsediyoruz Ramazan demekle? Ne anlatmaya çalışıyoruz? Kısacası nedir Ramazan? Bu soruya herkesin birbirine benzer cevapları olacaktır: Kur’an’ın vahyedilmeye başlandığı ay, oruç ayı v.s. gibi ve bunların hepsi de doğrudur.

    Bense bugün o ilk Ramazan’a dönmek, o ilk Ramazan ile başlayanın ne olduğunu anlamaya çalışmak, bizim Ramazanlarımızın da bize, Allah’ın Elçisine yaptığı şeyi yapıp yapmadığını sorgulamak istiyorum.

    O Ramazan, Allah’ın elçisini ayağa kaldıran, harekete geçiren günleri içeren Ramazan’dı. Kurtuluşu doğuda veya batıda değil o doğunun da batının da sahibinde aramaya çoktan başlamış bir insanın, arayışını ne kadar doğru yerde yaptığını kanıtlayan günlerdi o Ramazan günleri. Oysa daha önce 39 Ramazan daha yaşamış ama hiçbiri ona o Ramazan’ın yaptığını yapmamıştı. Akla gelebilecek her şeye köle olmuş, geleneklerin, hurafelerin emrine girmiş ve yine de doğru yolda olduğunu sanan insanların tevhide çağrılmaya başlandığı günlerdi o ilk Ramazan günleri…

    Tevhid! Yani “La İlahe İllallah!” Yani “ilahlar yoktur, tek Allah’tan başka!” Sadece bu cümle bile insanın hayatında sahte ilahlar olduğunun kanıtı değil mi? Peki bunlar pek çoğumuzun zannettiği gibi putlar, heykeller v.s. mi? Eğer öyleyse bugün bize ne ifade edecek bu “tevhid kelimesi”?

    Aslında bu sahte ilahlar bugün belki de o günkünden bile daha çok ve daha etkilidir insan hayatında. Özellikle de elinde Allah’ın kitabını bulunduran İslam dünyasında. Çünkü bizler kurtuluşu Allah’ın elçisinin aradığı yerde değil; batıda, doğuda, bilimde, felsefede, sekülarizmde, tasavvufta, liderde, önderde ve daha kim bilir nerede arıyoruz..

    Oysa Allah’ın elçisi, elinde Kur’an olmadığı halde bu arayışı doğru yerde yapmıştı. İşte bu doğru tarafa yönelişi, ona Kur’an’ı getirdi. Biz ise elimizde Kur’an olduğu halde, üstelik Nebimiz onun kurtuluşa, özgürlüğe, barışa ve mutluluğa götüren tek kaynak olduğunu, yaşanabilir olduğunu ve yaşandığı takdirde akıl almaz sonuçlar elde edildiğini hayatıyla ispatladığı halde hala arayışımıza yanlış yönde devam ediyor, kurtuluşu yanlış yerlerde arıyoruz.

    İşte Ramazan’ı oruç ayı yapan, onu bu kadar özel kılan aslında bu uyanışın, bu yönelişin, bu başlangıcın ve gösterdiği doğru adresin ayı olmasıdır.

    O halde Ramazan’ın bizde de Kur’an’ın ilk muhataplarının hayatında başlattığı tevhidi uyanışı başlatması gerekmez mi? Onların Kur’an’la ilk karşılaştıkları Ramazan, onları dirilten, uyandıran, bir daha oturmamak üzere ayağa kaldıran ve alabildiğine özgürleştiren Ramazan oldu. Biz ise Kur’an’ın zaten bulunduğu bir dünyaya doğduğumuz halde hiçbir Ramazan bizi öyle uyandıramıyor, öyle özgürleştiremiyor, öyle diriltemiyor. Bu da hala bizim için o ilk Ramazan’ın gelmediğini ya da bizim onu her seferinde ıskaladığımızı gösteriyor.

    Bugün biz kendine Müslüman diyenler, elimizde Kur’an olduğu halde hala köleliğin, sömürünün, ahlaksızlığın ve pisliğin sistemleşmiş hali olan batıyı ilah edinerek nasıl ulaşırız kendi ilk Ramazanımıza? Yine bizler, elimizde Kur’an varken, şirkin her türünün kol gezdiği tasavvufu İslam, sufiliği müslümanlık zannederek Nebimizin o ilk Ramazanı gibisini rüyamızda dahi görebilir miyiz?

    Bir tarafta Pinokyo kadar bile sürükleyici olamayan dandik menkıbelerin profesör meddahları, diğer tarafta bir biçimde edindikleri ünvanlarıyla Kur’an’ı tarihe gömmek için çırpınan, kimseye sezdirmeden Allah’a küfretmek için özel olarak geliştirdikleri akademik lisanı kağıt israfı kitaplarını doldurmak için kullanan tarihselci figüranlar… Ortaya çıkan şenlikten gözünü alamayanların “La ilahe İllallah”ı nasıl gerçekleşebilir ki?

    Bir taraftan bizi “bikinili kadının giyinik, iç çamaşırlı kadının çıplak” olduğuna inandıracak kadar köleleştirmiş, aklımızı ipotek altına almış batının, diğer taraftan batıdan ya da doğudan gelecek ama Kur’an’da olmayan bir “değer”in olabileceğini zanneden zihinlerin “La ilahe İllallah”ı nasıl gerçekleşebilir?

    Oysa tartışılmaz kabul ettiğimiz her şeyin kölesiyiz demektir. Ne zaman samimi bir şekilde hayatımızda tartışılmaz kabul ettiğimiz şeylerin bizi sömürdüğünü kabul edecek ve onlardan kurtulmaya, tartışılmaz olanın sadece vahyi bilgi olduğunu kabul etmeye başlayacağız? Ne zaman izinden gidilecek önderler, liderler, kurtarıcılar, mürşidler belirlemekten kurtulup “en hakiki mürşid Kur’an’dır” diyeceğiz? Ne zaman toprağın altındaki efendilerden, ulu (!) önderlerden kurtulup elimizin altındaki kitabı hayata taşıyacağız?

    Bütün bunları yapmadan, yani kendi “la ilahe”mizi hayata geçirmeden bizim o ilk Ramazanımız asla gelmeyecektir. Kendi “la ilahe”miz olmadan “illallah”ımız asla olmayacaktır. Sadece Allah’a kul olmazsak, bize doğru olduğu kabul ettirilebilen her şeyin kölesi olmaktan başka seçeneğimiz yoktur.

    “Kimi insanlar, Allah’tan önce ona benzer nitelikte gördüklerine sarılır, onları Allah’ı sever gibi severler. İnanıp güvenenlerin Allah sevgisi daha güçlüdür. Bu yanlışa düşenler, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının şiddetini, o azabı görecekleri gün gibi keşke şimdiden görebilselerdi…”

    (Bakara Suresi 2/165)

    Ramazan, Nebimize yaptığını bize de yapmalıdır. Ramazan, Allah’ın ayetlerinin, Allah’ın kullarının hayatlarını inşa etmeye başladığı ay olmalıdır. Batıya ya da doğuya sövdüğümüz ya da köle olduğumuz değil, herkesin Allah’ın kulları olduğunu ve Allah’ın ayetleri ile buluşmaya hakları olduğunu kavrayıp harekete geçtiğimiz ay olmalıdır Ramazan. Allah’ı sevmenin “Allah ne diyorsa o!” diyebilmek ve Allah’ın dediği gibi yaşayabilmek olduğunu fark ettiğimiz ay olmalıdır Ramazan.

    Bu Ramazan bizim, sahte ilahlarımızın ninnileri ile daldığımız derin uykudan, alabildiğine hür bireyler olarak tevhide uyandığımız ilk Ramazanımız olmalıdır.

    Bu Ramazan’ın hepimiz için “o” Ramazan olması duası ile…

    Erdem Uygan

  • Okumak Zihni Dokumaktır!

    Okumak Zihni Dokumaktır!

    “Okudum!” diyen bir kişiye “anladın mı?” diye sormak hakarettir. Bir yazıyı okuduğunu söyleyen kişi anladığını belirtme gereği duymaz. Tersine, eğer anlamadığı bir yer varsa “şurasını anlamadım” diye özellikle belirtir. Hatta okuduğundan hiçbir şey anlamamışsa “okudum ama hiçbir şey anlamadım” cümlesini bizzat kendisi kurar. Bunun sebebi “okudum” dediğinde aslında “anladım” demiş olmasıdır. Bir yazara “kitabınızı okudum” dediğinizde sevinmesinin nedeni de budur.

    “Okudum” cümlesi anlama eyleminin yöntemini belirten bir ifadedir. Yani “bu konuyu anlamak için kullandığım yöntem okumak oldu” demektir. Aynı şekilde, dinledim, izledim gibi cümleler de anlama gayemizin yöntemlerini belirten cümlelerdir. Muhatabımız tüm bu eylemleri, anlamak için yaptığımızı otomatik olarak bildiğinden bu tür cümlelerimizin hiç birinde anladığımızı ayrıca belirtmemiz beklenmez. Hatta hoş da olmaz.

    Bu kadar net ve herkes tarafından bilinen bu durum ne yazık ki yeryüzünde sadece Kur’an için geçerli değildir. Sadece Kur’an için “okudum” dendiğinde “anladım” denmiş olunmamaktadır. Sadece Kur’an için “dinledim” dendiğinde anlaşılıp anlaşılmadığı sorgulanmaz. Hatta anlaşılmadığı çok iyi bilindiği halde bir sorun olarak görülmez; bilakis, anlaşılmasının gerekli dahi olmadığı düşünülür.

    İşte bundan dolayıdır ki sadece Kur’an için kullanılabilecek olan şu ifade Kur’an’dan başka her kitap için kullanılır olmuştur:

    “Birgün bir kitap okudum, hayatım değişti!”

    Erdem Uygan

  • YOLBAŞI

    Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

     “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmışlardır.”

     Haşr Suresi 19. Ayet

    Bu kerim ayette açıkça görüldüğü üzere Allah’ı unutmanın doğal sonucu, Allah’ın kişiye kendisini unutturmasıdır. Kendisi olamayan bir kişiye “bir kişi” demek bile abestir. Bu kişi ister istemez bir başkası olacaktır. Kim olduğunu bilmeyen, kendini tanımayan ve tanımlayamayan ya da kendini başkası üzerinden tanımlayan bir hilkat garibesi…

    Bugün uydurma bir geceyi kutlamaya hazırlanan Müslümanların durumu da tam olarak budur. Onlar Allah’ı unuttukları için Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu açıkça ortadadır. Onlara artık ne Müslüman denebilir, ne de herhangi bir kimlik yakıştırılabilir. Onlar artık gönüllü kölelerdir.

    “Müslümanların Allah’ı unuttuğunu nereden çıkarıyorsun?” diyenler olacaktır. Ben de “Allah’ı unutmadıklarını gösteren nedir?” diye sorarım. Ve eklerim:

    Bugün devletin oynattığı resmi kumar olan piyango pisliğine bulaşmış olanların büyük kısmı Müslümanlık iddiasında değiller midir?

    Evlerine envai çeşit içki stoklayanların, marketlerde, yılbaşı olduğu farz edilen geceye özel olarak kurulmuş içki raflarına hücum edenlerin büyük çoğunluğuna sorsanız hangi dinden olduklarını söylerler?

    En ciddi (!) haber kanalları, dergiler, gazeteler başta olmak üzere her mecrada uzun uzun yeni yıl falları bakan ve baktıran allamelerin büyük bölümü İslam’dan başka bir dinin mensubu olduklarını mı öne sürmekteler?

    Çocuklarını salonlarının baş köşesine kurdukları ağacı süsleyerek, kılıksız bir ihtiyarın, masal dahi olamayacak saçmalıklarıyla büyüten, üstelik bunu marifet sayacak bir nesil yetiştirip tüm değerlerinin kökünü kurutan ucuz robotlar, dindarlıkları camilerden diyanetin yeni yıl (!) takvimini almaktan ibaret olanlarla aynı kişiler değiller mi?

    İşte bu gecede, Müslümanım diyenlerin göstere göstere ve hatta övünerek yaptıkları bu eylemlerin tamamına Yüce Allah Subhanuhu ve Teala tüm insanlığa gönderdiği son kitabında PİSLİK diyor. Hem de şeytan işi pislik.

    “Müminler! Hamr (kişiyi sarhoş edip uyuşturan şey), kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi pisliklerdir. Onlardan uzak durun ki umduğunuza kavuşasınız.”

    Maide Suresi 90. Ayet

    Kısacası Allah’ın “pislik” dediği her şeyin alenen yapıldığı geceye “yılbaşı gecesi” denmektedir. Failinin müslüman olduğunu iddia etmesi, fiilin pislik olduğu gerçeğini değiştirmiyor ki!

    Ölüme biraz daha yaklaşmayı kutlamanın hiçbir akli açıklaması olamayacağı gibi aklını kullanan hiç kimse her an öleceğini bilerek Allah’ın pislik dediği her şeyi uydurma bir gece uğruna yapmaz. Belki de bu yüzden olacak ki Rabbimiz aklını kullanmayanların başına gelecekler için de aynı kelimeyi kullanmaktadır: Pislik!

    “Allah’ın onayı olmadan kimse imana gelmiş sayılmaz. Allah, aklını kullanmayanların üstünde inançsızlık pisliği oluşturur.”

    Yunus Suresi 100. Ayet

    Ne yazık ki kanunlarca da suç sayılmayan, neredeyse iftihar edilecek bir fiil haline gelmiş olan, hatta haram olduğunun dile getirilmesi kimi çevrelerce bağnazlık sayılıp alay konusu edilen, oysa faillerinin bile kendilerini rahatlatmak için adına aşk ya da flört demek zorunda hissettikleri zina suçu da yine bu malum gecede iyice ayyuka çıkmakta değil midir?

     “Zinaya yaklaşmayın; o, çirkin bir iştir, kötü bir yoldur”

     İsra Suresi 31. Ayet

    Üstelik tüm bu ayetlerde pislik olarak nitelendirilen eylemleri yapmayın demiyor Rabbimiz. Onlara yaklaşmayın, onlardan uzak durun diyor. Diğer bir deyişle bu eylemleri yapmayı aklınıza bile getirmeyin!

    Her türlü sınırın aşılmasının ertesi gün anlatılacak bir iftihar vesilesi haline getirildiği bu gecede yapılan israfı söylemeye gerek bile yok. İsrafın Allah’ın kesin bir yasağı olduğu (Araf 31) Müslüman toplumlarda artık masallarda bile yer almamaktadır dense yeridir.

    Şimdi bu ayetleri unutmuş olan kişilerin Allah’ı unutmuş olmamaları mümkün müdür? Üstelik Maide 90. ayetin sonu Müslümanlık müddeilerinin durumunun hiç de iç açıcı olmayacağını belirtiyor: “Onlardan uzak durun ki umduğunuza kavuşasınız”.. Yani bu gidişle umduğunuz o mutlu sona kavuşmanız mümkün değildir… Zaten Haşr 19. ayet de Allah’ı unutanlar için boşuna “onlar yoldan çıkmıştır” demiyordu…

    Müslümanlar Allah’ın ayetlerini hayatlarına geçirmemişlerdir. Müslümanlar Allah’ı unutmuşlardır. Bunun en tabii sonucu olarak Allah da onlara kendilerini unutturmuştur.

    Haşr Suresi 19. ayet sadece Müslümanlara değil, herkese hitap ediyor. Yani bu unutma ve unutturulma kuralı her insan için geçerlidir. Mezkur günü, Allah’ın çok değerli bir elçisi olan İsa Aleyhisselam üzerinden kutsayan kitap ehlinin de bu yaptığının hiçbir delili yoktur. Onlar da Allah’ı unutmuşlardır. Dahası O’na ortaklar uydurmuşlardır. Ancak onların büyük bölümünün elinde Kur’an yoktur. Onlara Allah’ın bu son kitabının ulaşmaması da yine kendilerine Müslüman diyenlerin ayıbıdır.

    Allah biliyor ki bu satırları yazan kişi de Allah’ın ayetleri ile buluşup onları hayatına geçirme kararı almadan evvel bu çirkinliklerin içine girmiştir. Allah’ın kendisine sınırsız ikramı sayesinde, o halde iken ölmeyip gerçekleri fark edecek kadar yaşamıştır. Bu nedenle amacı kimseyi tahkir etmek veya incitmek değil, belki Allah’ın bir tek kulunun mutlak gerçekle biraz daha erken buluşmasında elinden gelen bir şey varsa onu yapmaktan geri durmamaktır; Müslümanlara battıkları pisliği göstermeye çalışmaktır.

    Haşr Suresi 19. ayetteki çok önemli bir noktaya daha dikkat etmemiz gerekmektedir: Allah’ı unutanlara Allah da kendilerini unutturur deniyor ancak “Allah da onları unutur” denmiyor. Allah insanı hiçbir zaman gözden çıkarmamaktadır. Allah’ın her kulunun her an dönüş yapma ihtimali bulunmaktadır (Zümer Suresi 53).

    Dolayısıyla adı yılbaşı konmuş o geceyi diğer günlerden değerli kılan hiçbir şey yoktur ama doğru yola giden yolun “yolbaşı” paha biçilmez değerde olacaktır!

    O halde insan uydurması hayali bir geceyi kutlamaya hazırlanılan bugün neden keskin bir dönüşle girilen doğru yolun “yolbaşı” olmasın?

    Selam ve dua ile

    Erdem Uygan

     

  • Kaygı Duruşu

    Ölmüş bir kişinin dünya ile tüm ilişiği kesilmiştir. Halen dünyada olanların kendisi ile hiçbir şekilde iletişim kurma imkanı bulunmamaktadır. Her kim olursa olsun, ölmüş bir kişinin manevi huzuru diye bir şey de yoktur. Bunlar insanların hiçbir delile dayanmayan iddialarından başka bir şey değildir.

    Müslüman oldukları iddiasında bulunanların Allah’tan başkasının huzurunda saygı duruşunda bulunmaları düşünülemez. Allah’ın huzurundaki saygı duruşunun da bir şekli ve düzeni vardır. Namaz her tür saygı tavır ve sözlerini içeren ve sadece Allah’a yapılan saygı duruşudur. Farz olması da böylesi bir saygının başkasına yapılmaması içindir. Çünkü bu tarz davranışlar, saygıda bulunulanı ilah seviyesine getirdiğinizin göstergesidir. Allah’tan başka ilah yoktur.

    Bu gerçekler dile getirildiğinde tepki alınması olağandır. Bu tür kemikleşmiş ritüeller bugün Türkiye’de yaşayan en masum müslümanın bile öylesine gözünü boyamıştır ki yaptığının ne kadar kabul edilemez olduğunun farkında bile değildir. Bu yüzden gerçeği söyleyenin kendisi ile dalga geçtiğini, ciddi olamayacağını düşünür. Şu ayetler bunun her zaman böyle olduğunun ve olacağının delilidir:

    “Bu Kur’ân indirdiğimiz yüce bilgidir. Şimdi siz bunu itiraf etmiyor musunuz?

    Daha önce İbrahim’e ondaki olgunluğu vermiştik. Biz onun konumunu biliyorduk.

    Bir gün babasına ve halkına şöyle demişti: “Sizin şu karşılarında saygıyla durduğunuz heykeller nedir?”

    Dediler ki, “biz bildik bileli atalarımız onlara kulluk ederler.”

    Dedi ki, “siz de sizin atalarınız da gerçekten apaçık bir sapkınlık içindesiniz.”

    Dediler ki; “Sen ciddi misin yoksa bizimle eğleniyor musun?”

    İbrahim “hayır” dedi. “Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir, onları yaratan zattır. Ben buna şahitlik ederim.””

    (Enbiya Suresi 21/50- 56)

    Tepki çekecek veya birileri ciddiye almayacak ya da dışlayacaklar diye gerçeklerin dile getirilmemesi olacak iş değildir. Bu türden tepki ve dışlanmalar tıpkı İbrahim Aleyhisselam’ın yaptığı gibi, bir müslümanın üzerinde duracağı konular olamaz.

    Bu ayetleri okuyanların, kendilerini bu ayetlerle uyaranlara bir tepkisi de hiç kuşkusuz “biz kulluk etmiyoruz; sadece saygı gösteriyoruz, bunda ne var ki” olacaktır. Haklılar. Allah’tan başkasına kulluk edilmeyeceğini herkes bilir. İbrahim Aleyhisselam’ın muhatapları da bunu biliyorlardı. Ancak bunu bilmek, takınılan tavrın yanlış olmadığı anlamına gelmez:

    “İbrahim dedi ki: “Sizin bu putlara tutunmanız sadece aranızda kaynaşmaya vesile olsun diyedir. Kıyamet günü biriniz diğerini görmek istemeyecek her biriniz diğerini dışlayacaktır. Sığınacağınız yer o ateştir. Size yardım eden de olmayacaktır.”

    (Ankebut Suresi 29/25)

    İmtihanları bitmiş olanların ardından ancak samimi bir kalp ile dua edilir. Zira ölmüş kişilerin de Allah’tan başka yardımcıları yoktur. Allah’tan daha merhametli bir varlık da düşünülemez.

    Tüm bunları dile getirdikten sonra, Allah’ın ayetlerini hayata geçirmedikleri için uydurulmuş manevi huzurlarda saygı duruşunda bulunan müslümanlara karşı kaygı duruşunda bulunuyorum.

    Erdem Uygan

  • Kurban Bayramınız Kutlu Olsun

    Kurban Bayramınız Kutlu Olsun

    Değerli kardeşlerim;

    Kurban ibadeti Allah’a kulluğun simgelerindendir (Hacc Suresi 36).

    Bugün, hepimizin sadece bir tek ilahımız olduğunu, Allah’tan başka bir tanrı fikrinin asla kabul edilemeyeceğini (Hacc Suresi 34), O’na teslim olmamız gerektiğini (Hacc Suresi 34), O’na teslim olmanın O’nun emirlerine teslim olmak olduğunu idrak etmemiz ve kurbanlıklarımızı bu idrak ile kesmemiz gerektiğini bilmeliyiz.

    Tüm ibadetlerin bir anlamda kimin Allah, kimin kul; kimin emreden, kimin itaat eden olduğunu idrak ettiğimizin de bir göstergesi olduğunu (şeairillah – Hacc Suresi 36) unutmamalıyız.

    Kurban keserken Allah’a ibadet etiğimizi gözden kaçırmamalıyız. Bu güzel ibadeti her anında her türlü sıkıntısına katlanarak yapmaya çalışmalı, ibadet huşuundan uzaklaşmamalı, Allah’ın bir ayetini O’nun emri ile kurban ederken başka ayetlerine zarar vermemeliyiz.

    Kurban Bayramının tatil değil, Allah’ın bir emrini daha yerine getirebilmek amacıyla işimizi gücümüzü bıraktığımız günler olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Yüce Allah’ın akrabalarımıza olan görevlerimizi sıklıkla bizlere hatırlattığını unutmamalı (Nahl Suresi 90, Bakara Suresi 215, Nisa Suresi 1), bayramda bu emirleri de yerine getirmek için fırsat kollamalıyız.

    Kurban Bayramınızı tüm kalbimle kutlarım. Allah bu güzel günlerde yapacağınız ibadetleri, keseceğiniz kurbanları ve dualarınızı kabul buyursun.

    “De ki: “Benim duam, ibadetim/kurbanım, hayatım ve ölümüm, varlıkların Rabbi olan Allah içindir.”
    Onun ortağı yoktur. Böyle emir aldım. Ben müslümanların en önde olanıyım.””

    En’am Suresi 162-163.

    Erdem Uygan

  • Arafta Sorular Programı

    2014 Ramazan ayında Elönü ile sohbetimiz…

  • Müslümana Hakaret: “Namaz Kılıyor Musun?” – Kitap ve Hikmet Dergisi Ocak 2014 Sayısı

    Müslümana Hakaret: “Namaz Kılıyor Musun?” – Kitap ve Hikmet Dergisi Ocak 2014 Sayısı

    Sık sık duyduğumuz bir söz vardır: “Türkiye’nin %99’u Müslümandır” şeklinde… Rakam farklı farklı ifade edilebiliyorsa da hep doksanın üzerinde olmuştur. Gerçekte ise bu rakam olsa olsa kendisine Müslüman diyenlerin oranını yansıtıyor olabilir.

    Müslüman demek Allah’a teslim olmuş olan, “Allah ne diyorsa o” diyebilen kimse demektir. Bu da imanı yani Allah’a güvenmeyi gerektirir. İman eden kişiler ise Allah’ın kitabında şöyle tanımlanmaktadır:

    “Müminler o kimselerdir ki Allah anılınca yürekleri titrer, Allah’ın ayetleri okununca o ayetler onların imanlarını artırır ve yalnız Rablerine güvenip dayanırlar.
    Namazlarını kılar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden hayra harcarlar.
    Gerçek müminler işte onlardır. Onlar için Rableri katında dereceler, bağışlanma ve değerli rızık vardır.”

    Enfal Suresi 2-4. ayetler

    Sadece bu ayetlere baksak bile “iman” kelimesi ile ne kast edildiği hakkında fikir sahibi olabiliyoruz: Gerçek Müminler, bu dünyada Allah’ın emrinden çıkmayan ve asıl “Rableri katındaki dereceler, bağışlanma ve rızkı” tercih eden kimselermiş. “Allah’ın ayetlerinin okunması onların imanını artırıyormuş”. Demek ki her şeyden önce, müminler Allah’ın ayetleri okunduğunda o ayetlerde Allah’ın ne söylediğini anlıyorlarmış. Zaten anlayıp kavradıkları içindir ki tam tatmin oluyor ve “yalnız Rablerine güvenip dayanıyorlar”. O halde aslında anlaşılmadan yapılan ve “okuma” olduğu iddia edilen faaliyet, gerçekte olsa olsa “sayıklama” diye adlandırılabilir; yani “şuursuz mırıldanma”.

    Gerçek müminlerin olmazsa olmaz bir özelliğini daha öğreniyoruz bu ayetlerden. Aslında hepimizin bildiği bir özellik: “Namazlarını kılarlar”. O halde mümin olup Allah’ın ayetlerine teslim olmuş bir Müslüman için namaz kılmamak gibi bir alternatif ortaya çıkıyor mu? Ya da tersten soralım: Namaz kılmak gibi bir gündemi olmayan bir kişinin Müslümanlık iddiası ne kadar ciddiye alınabilecek bir iddia olabilir?

    Bu ayetlerle değerlendirildiğinde yazımızın başında bahsettiğimiz o klişeleşmiş ifadedeki yüzde değeri şimdi kaçı gösteriyordur dersiniz?

    Elbette amaç kimsenin inancını nasıl ifade ettiği veya ne kadar yaşadığı ile ilgili sorgulama yapmak değildir. Amaç Allah’ın ayetlerini Allah’ın kullarına hatırlatmak ve gerçekleri göstermekten ibarettir. Hatta Nebimiz Muhammed (S.A.V)’in bile bundan öteye bir görevi olmamıştır:

    “Öyleyse sen bilgi ver; senin görevin sadece bilgi vermektir.
    Yoksa tepelerine dikilecek değilsin.”

    Ğaşiye Suresi 21-22. ayetler

    Namaz kılmamanın aslında dünyayı ve arzularımızı tercih etmek olduğunu bir başka ayetten daha, yine çok çarpıcı bir biçimde öğreniyoruz:

    “Onların arkasından gelenler arzularına uyarak namazı ihmal ettiler. Onlar yakında yanlışlarıyla yüzleşeceklerdir.”

    Meryem Suresi 59. ayet

    Demek ki namazı ihmal etmek kabul edilebilir bir durum değil. Üstelik bu ayetten namazın büsbütün terk edilmiş olmasını anlamamız da şart değil, zayi edilmiş, yani içi boşaltılmış, bir gösteriş ritüeline dönüştürülmüş olduğu durumu da anlaşılabilir. Yani namazı bırakın tamamen terk etmeyi, gereken özeni göstermemek, gereği gibi eda etmemek bile arzulara uymak, yani dünyayı ahirete tercih etmek anlamına gelmekte. Peki Alemlerin Rabbi tercihini dünyadan yana kullananları hangi sınıfa dahil ediyor?

    “Kalbi iman dolu iken ağır baskı altında olan dışında her kim, inandıktan sonra Allah’ı görmezlik eder ve görmezliği içine sindirirse, Allah’ın öfkesi onların üstünde olur. Onlar için büyük bir azap vardır.
    Bu onların, şimdiki hayatı (el-hayat ed-dünya) sonrakinden (el ahira) çok sevmeleri sebebiyledir. Allah kâfirler (Allah’ı görmezlikten gelenler) topluluğunu yola getirmez.”

    Nahl Suresi 106-107. ayetler (ayrıca bakınız İbrahim Suresi 2-3. ayetler)

    Açıkça görülmektedir ki Allah Celle Celaluhu, dünyayı ahirete tercih etme eylemini kafirlik olarak adlandırmaktadır. Yani bizim kendimiz için Müslüman ismini kullanmamız bir şey ifade etmemektedir. Önemli olan Allah’ın bize Müslüman demesidir.

    Müslümanlık iddiasını taşıyanların namaz kılmamak gibi bir eylemi akıllarına getiremeyecekleri bu ayetlerden açıkça görülüyor ancak Kur’an’ın muazzam ifadeleri ile konuyu iyice pekiştirmeye devam edelim.

    Namaz aslında Müslümanlığın göstergesidir. Yani namaz kılan birinin Müslüman olduğu kanaatine varılır. Fakat bunun tersinin de doğru olduğunu yani namaz kılmayana Müslüman demeye dilimizin varmayacağını da yine Allah’ın ayetlerinden görelim:

    “Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekatı verirlerse din kardeşleriniz olurlar. Biz ayetlerimizi bilenler topluluğu için açıklarız.”

    Tevbe Suresi 11. ayet

    Ayete göre bir kişinin “din kardeşimiz” sayılması için namaz kılması ve zekat vermesi gerekiyor. Bir kişiyi dinde kardeşimiz olarak görmemiz için evvelce yapmış olduğu fiillere bakılmaksızın namaz kılması ve zekat vermesi, başlıca göstergeler olarak kabul ediliyor. O halde bu iki eylemi yapmayan kişi ile aynı dine mensup olduğumuz söylenebilir mi? Çünkü;

    Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a saygı duyun ki merhamet olunasınız.”

    Hucurat Suresi 10. ayet

    Bu ayete göre Müminler kardeşlerse, Tevbe Suresi 11. ayetine göre namaz kılmadıkça kardeşimiz olamayacak bir kişinin mümin olduğu söylenebilir mi?

    Mademki bizler Müslüman olduğumuzu söylüyor ve böyle bir ülkede yaşıyoruz, o halde şimdiye kadar namaz hayatımızın su içmek, kahvaltı yapmak gibi rutin bir parçası haline gelmiş olmalıydı. Devlet dairesinde veya özel sektörde kimsenin namaz kılmak için bırakın köşe bucak kaçmayı, birilerinden izin alması bile gerekmemeliydi. Çünkü aynı kişi su içerken saklanıyor veya izin alıyor muydu? Ya da su şişesini yanında gizlice taşıyan bir insan var mıydı?

    Mesela “okullarda mescid olur mu” gibi bir konuyu tartışmak böyle bir toplumun aklına bile gelmemeliydi. Yakınlarda mescid olmadığında herhangi bir yerde; parkta, bahçede, deniz kenarında, hatta şehir hatları vapurunda namaz kılmak hiç kimsenin yadırgayacağı ve dikkatini çeken bir davranış olmamalıydı. Hatta bu gibi durumlar için her sosyal alana bu ibadeti kolaylaştıracak tedbirler alınmalıydı. Çünkü bu gibi yerlerde susadığı için su içen kişiler hiç de dikkat çekmiyorlardı. Susuz insan yaşar mıydı? Peki namazsız Müslüman?

    Bir Müslümanın gayri Müslim bir ülkeye gittiğinde en çok dikkatini çeken ve hayretini gizleyemediği şeyin, fast food dükkanlarında namaz kılmak için bir yerin bulunmaması olmalıydı.
    Müslüman olmayanların ise, % 99’unun Müslüman olduğu iddia edilen bir ülkeye geldiklerinde en çok fotoğrafını çektikleri şey, her an her yerde namaz kılan insanlar ve bunun için akla hayale gelmeyecek kolaylıkların ve hizmetlerin sağlandığı mekanlar olmalıydı.

    Namazın, olmazsa olmaz; alkolün, olursa olmaz olduğu bir dine sahip toplumda sokak ortasında içki içmek normal, okulda namaz kılmak anormal karşılanmamalıydı. Sokakta saatlerce içki içene karşı alınacak kısıtlayıcı tedbirler özgürlüğe müdahale, iş yerinde 3 dakika namaz kılabilmek için yapılan her girişim ise yobazlık ve irtica olarak algılanır hale gelmemeliydi.

    Şimdi böyle bir toplumun Müslüman olduğu, kendi iddiası değil midir?

    “Namaz kılarken Allah’ı ayakta, oturur halde ve yanlarınız üzerinde anın. Güvene kavuştuğunuzda o namazı tam kılın. Namaz inananlara vakitle sınırlı olarak farz kılınmıştır.”

    Nisa Suresi 103. ayet

    Vakitle sınırlı olduğu için günde beş kez muhakkak kılınması gereken; aksi halde telafisi mümkün olmayan bir ibadet su içmek gibi değerlendirilmelidir. Her Müslüman her an ve her yerde bu ibadeti yapabilecek şekilde hür ve rahat olmalıdır. Çünkü Müslüman sadece Allah’a teslim olmuş kişinin adıdır. Müslüman için Allah’ın emri birinci sıradadır. O’nun emrini yerine getirmek için kimseden izin alması ve kimseye hesap vermesi gerekmemelidir. Çünkü Müslüman olsun ya da olmasın herkes tek başına hesabı sadece Allah’a verecektir. O halde Allah’ın emrini yerine getirmede hiçbir kişi, kurum ve/veya otoritenin sözü bir Müslümanı bağlayamaz.

    Ayrıca her insanın her an Müslüman olabileceği de unutulmamalıdır. Allah’ın ayetlerini günde beş kez okuyan insanlar o ayetleri yaşamlarına geçireceklerdir. Çünkü müminlerin Allah anılınca yürekleri titrer, imanları artar, hayra harcarlar ve Allah’ın rızasını dünya menfaatinin önüne geçirirler. Böyle insanlardan oluşan bir toplumu, kafir olanlar da tercih edecekler, bu vesile ile Allah’ın ayetleri ile karşı karşıya geleceklerdir.

    Tüm bunlar gösteriyor ki bir Müslüman’a “namaz kılıyor musun?” sorusunu yöneltmek hakarettir. Ancak maalesef bugün böyle algılanmamaktadır. Namaz kılmayan Müslüman olabileceği algısı, bu “soru”nun hakaret olarak görülmesinin önünü kapatmıştır. Ancak gerçeği gizlemek onu ortadan kaldırmamaktadır.

    Evet! Bir Müslümana “namaz kılıyor musun?” demek hakarettir. Bize bunu sorana cevabımız ancak şu olabilir:

    – Sen kılmıyor musun?

    Erdem Uygan

  • Neler Günü?

    Neler Günü?

    Müslümanlar bugün anneler gününü kutladılar. Annelerinin gönlünü aldılar, onları hoşnut edecek ikramlarda ve eylemlerde bulundular. Hatta annesi hayatta olmayanlar annelerinin kabirlerini ziyaret ederek dualar ettiler.

    Peki bunun sebebi Allah’ın bir emri miydi? Müslümanlar Allah’ın, hakkında bir ayet indirmesi ile sabit olan bir günü mü kutladılar? Elbette hayır! Müslümanlar bugün gayrimüslimlerden öğrendikleri bir eylemi yerine getirdiler. Birinin çıkıp “ben dedim oldu” dediği bir konuyu tartışmasız kabul ettiler. Onlar ne dediyse ve ne yaptıysa onu yaptılar.

    Görünüşte çok masum bir eylem. Annelerimizi hoşnut edip hayır dualarını alacağımız bir kutlama günü. Bunda ne sakınca var ki?

    1. Öncelikle Allah’ın hakkında hiçbir belge indirmediği bir günü adeta Allah’ın emriymiş gibi kutlamak, hatta kabir ziyareti bile yapıp bir tür kutsallık kazandırmak benim kabul edemediğim bir durumdur. Bu anlamda İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan bir diğer uydurma olan kandillerden farksızdır. Abarttığımı söyleyenlere sanki umursuyormuşum gibi yaparak şunu söyleyeyim: Sadece Allah’ın emrini tutmak, O’nun dışında hiçbir şeyi ritüel haline getirmemek konusunda sınır tanımamakla övünmek gerekir.

    2. Yılbaşını kutlamaktan farksız olması sebebiyle kafirleri taklit etme ve onlara benzeme faaliyetidir. Ayrıca bizim niyetimiz ne olursa olsun, gerçekte “kapitalizm” adlı dinde tapınılan “para”nın emrettiği bir gündür.

    3. Bu nedenle kafiri veli edinme kavramının içine pekala dahil edilebilir. Çünkü onların belirlediği bir tarih, onların yaptığı gibi özel sayılmaktadır. Bu bir mü’minin asla yapacağı bir şey olmamalıydı.

    4. Kur’an’ı hayatına geçirmiş bir mü’minin anne, baba ve akrabasına önem vermek konusunda özel bir güne ihtiyaç duyması veya bu konuda simge bir tarih edinmesi düşünülememeliydi.

    5. Çocuklarımızı Allah’ın kitabında konuyla alakalı muhteşem ayetler yerine, tamamen yabancı bir kültürün uydurması ile yetiştirmek, onlara anne sevgisini Allah’tan ve ayetlerinden bağımsız şekilde açıklamaya çalışmak olacak iş değildir.

    6. Hayatı Allah’ın ayetlerini uygulamaktan başka bir şey olmayan Nebimizin böyle bir kutlama yaptığına dair hiçbir belge ve bilgi yoktur. Olamaz da. Çünkü Allah’ın böyle bir özel günle alakalı hiçbir ayeti yoktur.

    7. Bir konuda daha Allah’ın ayetleri hiç değerlendirilmemiş, sanki ihtiyaç varmış gibi batıdan görülen, tam bir kompleksle aynen alınmış ve uygulanmıştır. Bu kompleksle yetişecek nesillerden ne beklenebilir?

    Bu maddeler çoğaltılabilir.

    Gerçekte anne babaya gösterilecek davranışla ilgili olarak, bir mü’minin başkasının aklına ihtiyacı yoktur (Hele batının aklına hiç yoktur. Aslında hiçbir konuda batıdan akıl öğrenmek Kur’an mü’minine yakışmaz ya neyse.) Çünkü Kur’an bu konuya çok açık ve ayrıntılı olarak vurgu yapmaktadır. Öyle ki anne babaya iyi davranmamayı haram sayacak kadar, hatta bunu Allah’a şirk koşmak gibi en büyük günahtan hemen sonra zikredecek kadar:

    De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını sıralayayım: Hiçbir şeyi Allah ile bir tutmayın, anaya babaya iyilikten geri durmayın, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onların ve sizin rızkınızı veren Allah’tır. Fuhşun açığına da gizlisine de yaklaşmayın, Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın, haklı sebeple olursa başka(doğruları gösterir içerikte). İşte bunlar, Allah’ın size yüklediği görevlerdir, belki aklınızı kullanırsınız.

    En’am Suresi 151. Ayet (şirkten hemen sonra ele alınması konusunda ayrıca bakınız: Bakara Suresi 83. Ayet)

    Hatta konu öylesine ayrıntılı ele alınmıştır ki anne baba hakkında nasıl dua edeceğimiz bile bildirilmiştir:

    Rabbin kararını vermiştir; O’ndan başkasına kulluk etmeyeceksiniz ve anaya babaya iyilikte bulunacaksınız. Onlardan biri, ya da ikisi yanında ihtiyarlayacak olursa sen onlara of! deme ve ilgisiz davranma, ikisine de saygı dolu sözler söyle.
    Onları merhamet kanatlarının altına al. De ki; “Rabbim! Küçükken onlar bana nasıl iyilikte bulundularsa sen de onlara o şekilde iyilikte bulun.”
    Rabbiniz içinizde olanı en iyi bilendir. Siz iyi davranırsanız o, yanlıştan dönenleri bağışlar.”

    İsra Suresi 23-25. ayetler

    “Rabbimiz! Hesap görüleceği gün beni, anamı, babamı ve bütün müminleri bağışla.

    İbrahim Suresi 41. ayet

    Anne babaya iyi davranmak Müslümanın üzerine Allah’ın yüklediği bir görevdir. Allah’ın yüklediği bir görev için veya böyle bir görev olduğunu hatırlamak için bir güne ihtiyaç duyulmamalıdır. Ancak anne babaya kayıtsız şartsız itaat ve boyun eğme de asla kabul edilemez:

    “İnsana ana-babasına iyi davranma görevi yükledik. Ama bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana eş koşman için sana baskı yaparlarsa sakın boyun eğme. Hepinizin dönüşü banadır. Ben de neler yaptığınızı, o zaman size bildireceğim.”

    Ankebut Suresi 8. ayet

    Biz insana, ana ve babasına karşı görev yükledik; anası onu, üst üste gelen güçlüklerle taşımıştır. Sütten kesilmesi iki yıl içindedir. (Ey insan!) Hem bana, hem de anana ve babana olan şükran borcunu öde. Dönüşünüz banadır.
    Anan ve baban, hakkında bir bilgin olamayacak şeyi bana şirk koşman için baskı yaparlarsa sakın boyun eğme ama dünya işlerinde iyi geçinmeye devam et. Sen, bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz banadır; neler yaptığınızı size, o zaman bildireceğim.”

    Lokman Suresi 14-15. Ayetler

    Görüldüğü gibi Allah’a şirk koşmak, yani O’nun otoritesi yerine başka herhangi bir şeyi otorite olarak kabul etmek ya da Allah’tan başkasının sözünü veya düşüncesini tartışmasız doğru kabul etmek konusunda anne ve babaya itaat etmemekle görevliyiz. Ancak bu durumda bile onlara iyi davranmamız üzerimize Rabbimizin yüklediği bir görevdir.

    Anne babaya iyi davranmak Allah’ın emridir. Yani farzdır. Ne zamandan beri bir farzı yerine getirmeyi başkalarının bize hatırlatması gerekiyor?

    Biz insana, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi, onu sıkıntı çekerek karnında taşımış ve sıkıntı çekerek doğurmuştur. Onu taşıması ve sütten kesmesi otuz ay sürmektedir. İnsan erişkinlik çağına gelip, kırk yaşına ulaşınca şöyle dedi: “Ey Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi ameller yapmamı nasip et! Benim soyumdan iyi insanlar yetiştir. Ben sana yöneldim ve ben sana teslim olanlardanım.
    İşlediklerinin en iyisini kabul ettiğimiz ve kötülüklerini geçtiğimiz bu kimseler cennet halkı arasındadırlar. Bu, kendilerine verilen doğru sözdür.”

    Ahkaf Suresi 15-16. ayetler

    Bu ayetlerin devamında gelen bölüm de oldukça dikkat çekicidir. Zira burada anne babanın, Allah’ın ayetlerini kabul etmeme noktasına gelmiş evlada nasıl davranmaları gerektiği dahi bildiriliyor:

    Diğer bir kimse de anne babasına, “Öf be! Bana kabirden çıkartılıp diriltileceğimizi mi söylüyorsunuz? Oysa benden önce nice nesiller de gelip geçti” der. Anne babası da Allah’tan yardım dileyerek, “Sana yazıklar olsun, Allah’ın vaadine inan, çünkü Allah’ın vaadi gerçektir” dediler. O da, “Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diye cevap vermişti.
    Bu gibiler, gelip geçmiş cin ve insan toplumları arasında azap sözünü haketmiş kimselerdir. Onlar kaybedenlerdir.”

    Ahkaf Suresi 17-18. ayetler

    Bu ayetlere bakınca cennetin annelerin ayakları altında olduğu konusunun da yeniden düşünülmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Sizi Allah’ın emrini uygulamaktan engelleyen bir annenin cennet nasıl ayakları altında olabilir? Bu anneye iyi davranılır o kadar. İtaat sadece Allah’a yapılır. Tersine; evladını sadece Allah’ın emrine boyun eğmek üzere yetiştirmenin peşinde olan bir annenin, cennet ayakları altında olmasa ne yazar?

    Kur’an’da bu konuya o kadar önem verilmiştir ki tüm bu ayrıntılı ayetlerin yanısıra mü’minler bir de bu konuda yan çizmemeleri için uyarılmışlardır:

    Bir gün İsrailoğullarından kesin söz aldık. Allah‘tan başkasına kul olmayacaksınız. Anaya-babaya iyi davranacaksınız, yakınlara, yetimlere ve çaresizlere de… İnsanlarla güzel konuşun. Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin, dedik. Pek azınız bir yana, yine sözünüzden dönmüştünüz. Siz hep yan çizer durursunuz.”

    Bakara Suresi 83. Ayet

    Görüldüğü gibi anne babaya iyi davranma konusunda Allah’ın ayetleri çok açık ve etkili ifadeler taşımaktadır. Üstelik bunu belli bir güne has kılmamaktadır. Allah’ın bu ayetlerini hatırlamamız için de özel bir güne ihtiyacımız olması hiçbir şey değilse ayıptır.

    Müslüman ebeveynlerin çocuklarına bu konu hakkında eğitim verirken göstermeleri gereken hassasiyet bu ayetler doğrultusunda olursa hiç anneler günü diye bir gün olabilir mi?

    Asıl, bir mü’min, anneler günü kutlayan bir batılıya hayretle bakmalı ve içten içe üzülmeli değil mi?

    Dahası, anne babaya davranışı bu derece önemseyen bir kitabın yetiştirdiği bir mü’min bu konuda tüm insanlığa en güzel örneği teşkil etmeli değil mi?

    Bu ayetleri içeren Allah’ın kitabı elinin altındayken anneler gününü batıdan alan Müslümanların haline ağlamamak elde mi?