Kategori: Yazarlarımız

  • BÜYÜK ŞEHİRLER, BÜYÜK ERGENLER

    BÜYÜK ŞEHİRLER, BÜYÜK ERGENLER

    Kur’an’da sıklıkla yaratılmış ayetlere dikkat çekildiğini belirtmiştik. Bunun, Kur’an’ın gerçekten de Allah’ın kitabı olduğunun görülebilmesi için yapıldığı da yine ayetlerin bildirdiği bir durumdu:

    Ayetlerimizi onlara, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde öyle göstereceğiz ki sonunda onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlar açısından iyice ortaya çıkacaktır. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? (Fussilet 41/53)

    Görüldüğü gibi yaratılmış ayetler Allah’ın varlığının delili olarak sunulmuyor; Kitabın Allah’a ait olduğunu anlamaya delil teşkil ettiği söyleniyor. Çünkü Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği hakkında şüphesi olan bir tek canlı yoktur. Hatta cansız bile yoktur. Allah’ın varlığının sorgulanması normal bir insanın aklının ucundan dahi geçmeyecek bir şeydir.

    Ateizm şehir hayatının şımarttığı, ergenlik dönemi bir türlü bitmediği için kendini dünyanın merkezine koyarak ilahlaştırmış kişilerin ortaya attığı, ancak aklı başında hiç kimsenin dikkate almadığı tarihin en boş söylemidir. Doğada veya herhangi bir köyde dikkatli bir gözlemle iki saat geçirmiş herkes Allah’ın varlığı, birliği, kudreti ve sıfatları ile ilgili kendisinde doğuştan zaten var olan bilgileri pekiştirir.

    Kendilerini ateist olarak tanımlayanların Allah’ın varlığını çok iyi bildikleri halde bunu kabul etmediklerini söylemeleri, kibirlerinin boyutunu gözler önüne sermelerinden başka bir şey değildir. Çünkü Allah’ın ayetlerini görmezden gelenlerin asıl sorunu Allah’ın varlığı değil, elçiler göndererek hesap günü hakkında uyarılarda bulunmasıdır. Asıl kabul edemedikleri şey kendilerinden daha güçlü bir Yaratıcıya hesap verecek olmalarıdır:

    Bunları asıl şaşırtan içlerinden bir uyarıcının gelmesidir. Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirler): “Bu şaşılacak bir şey” dediler. “Ölüp toprak haline geldikten sonra tekrar geri dönmek, öyle mi? Uzak bir ihtimal.” Toprağın onlardan neyi eksilttiğini iyi biliriz. Bizde her şeyi saklayan bir defter vardır. (Kaf 50/2-4)

    Görüldüğü üzere asıl mesele öldükten sonrasıdır. Dünya hayatını Allah’ın yarattığı ve din ya da fıtrat dediği sisteme göre değil de kendi kriterlerine göre yaşamak isteyenlerin, ölüm sonrasını ve hesap vereceklerini kabul etmemeleri çok doğaldır. Çünkü aslında kendileri de insan üretimi sistemlerin mutlak doğru, evrensel ve zaman üstü olamayacağını bilirler.

    Bu sebeple yukarıdaki Kaf Suresi ayetlerinin devamında Rabbimiz bu kişilerin yine doğaya yani yaratılmış ayetlere bakmalarını istemektedir. Kendilerine gelenin gerçek olduğunu anlamanın en etkili yollarından biri budur:

    Hayır! Kendilerine gelen bu gerçek karşısında yalan söylediler; tam bir tereddüt içindeler. Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, nasıl yükseltmişiz ve nasıl süslemişiz. Onda çatlaklıklar yoktur. Yeryüzünü de yayıp uzattık, oturaklı dağları içine kazık gibi çaktık. Orayı güzelleştiren her bitkinin erkeğini de dişisini de bitirdik. Gerçeği göstersin, O’na yönelen her kul için doğru bilgi (zikir) kaynağı olsun diye. (Kaf 50/5-8)

    Ancak ne yazık ki şehir hayatı insanı her gün Allah’ın ayetlerinden biraz daha uzaklaştırmakta, muhteşem bir ayet olan kendisine dahi bakmasını engellemektedir. Oysa en azılı ateist bile Allah’ın yarattıklarının hiçbir şeyin yerini tutmayacağını fıtraten bilir. Bu sebeple örneğin, yediği gıdaların organik olmasını yani Allah’ın yarattığı haline bir insan müdahalesi olmamasını ister. Ancak iş “organik dine”, yani içerisine insan tarafından bir şey katılmamış dine gelince insanların çoğu yan çizer.

    Allah’ın kurduğu ve İslam dediği sistemi görebilmenin en güzel yolu tabiatı yani yeryüzündeki belgeleri gözlemlemektir.

    Kesin bilgi sahibi olmak isteyenler için yeryüzünde belgeler var! Kendinizde de var; gözlemlemiyor musunuz? (Zariyat 51/20-21)

    Keşke her insan onbeş dakikalığına da olsa ünlü olmanın peşinde koşmak yerine iki saatliğine de olsa çoban olmanın yollarını arasa ve böylece Rabbimizin muazzam sistemini yakından görme fırsatı yakalayabilse. İşte o zaman aynı muazzam sistemin indrdiği ayetler arasında da bulunduğunu görecek ve Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu kavrayabilecektir. Elbette bunun ilk şartı Kur’an’ı dikkatli ve ciddi bir şekilde okumaktır.

  • YANILIRIZ DİYE AÇIKLAMAYI ALLAH YAPIYOR

    YANILIRIZ DİYE AÇIKLAMAYI ALLAH YAPIYOR

    İlahiyat camiasında Kur’an üzerinde çalışanlar azınlıktadır. Bu azınlığın çoğunluğu ise Allah’ın kitabı üzerinde tek başlarına çalışma ve bu çalışmada kendi belirledikleri, kendilerince uygun olduğunu düşündükleri metodu izleme hastalığından muzdariptirler. Bu hastalığın en belirgin semptomu, hastaların kendilerinde Kur’an ayetlerini yorumlama yetkisi olduğunu sanmalarıdır. Oysa Kur’an şahsi yorumlara açık bir kitap değildir. Rabbimiz Nebîlerine bile böyle bir yetki vermemiş, Kur’an’ı, detaylı bir şekilde anlattığı anlama metodu ile bizzat kendisi açıklamıştır.(1) Bu açıklamaya ulaşmak için metodu bilen ve birbirlerine ayetlerle itiraz ederek varsa yanlıştan dönülebilmesini sağlayabilecek kişilerden oluşan ekiplerin oluşturulması elzemdir. Bunun alternatifi yoktur. Açıklamayı bizzat Allah’ın yaptığı bir kitabın, herhangi bir insanın yorumuna izin vermesi zaten düşünülemez. Allah’ın kitabını yorumlamak bir çeşit ilahlık iddiasından başka bir şey değildir. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

    Elif! Lâm! Râ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir… (Hûd Suresi 11/1-2)

    Kur’an üzerinde bireysel çalışmanın ve onu yoruma açık zannetmenin ortaya çıkardığı problemlere bir örnek olarak ele alacağımız bu yazımızda konumuz Nisa Suresi’nin 7. ayeti ve Mehmet Okuyan ve Mustafa İslamoğlu’nun konuyla ilgili meal ve yorumları olacaktır. Öncelikle bu ilahiyatçıların ayete dayanarak ortaya attıkları iddia ve yorumları görelim:

    Bildiğimiz kadarıyla Mehmet Okuyan’ın ayetle ilgili yazılı bir eseri bulunmamaktadır. Ancak çeşitli videolarındaki konuşmalarından, kendisinin Mustafa İslamoğlu’nun mealindeki anlam ve yorumlarla örtüşen bir anlayışa sahip olduğu anlaşılmaktadır. Okuyan konuyla ilgili videolarından birinde kendisine vaktiyle sorulan bir soruya verdiği cevabı hikaye ederken şu cümleleri sarf etmektedir:

    “Nisa Suresinin 11-12. ayetlerinde hani kadına 1 erkeğe 2 gibi bir orandan söz ediyor, ama Nisa Suresinin 7. ayetini okumuyor, 9. ayetini okumuyor (farklı bir ayeti kast ediyor olmalı), 31. ayetini okumuyor (burada 32 demek istiyor olmalı), hiç okumuyor. İşine gelmiyor, mal gidecek. ….. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi, Kur’an’ın demek istediğidir.”(2)

    Okuyan, aynı videonun “Envâr’ul Kur’an” programından alınmış olan bölümünde ise Nisa Suresinin 7. ayetinde mirastan erkeğe ne veriliyorsa kıza da aynı payın verilmesi gerektiğinin söylendiğini iddia etmektedir.

    Konuyla ilgili olarak Mustafa İslamoğlu’nun Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal – Tefsir adlı çalışmasına baktığımızda ayete şöyle anlam verildiğini görmekteyiz:

    “Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.” (HKK meali, Nisa 4/7)

    Ayetin dipnotunda da şu açıklamalar yapılmaktadır:

    “Kur’an, daha önce mirastan hepten mahrum edilen kadına, mirastan pay vererek devrim çapında bir uygulama başlatmaktadır. ‘Az ya da çok’ ifadesi 32. ayetin de ışığında 11. ayetteki ikiye bir nisabının mutlak olmadığının en güzel delilidir. Bu ibarenin açılımı, ‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde de anlaşılabilir. ‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…”

    Görüldüğü üzere her iki ilahiyatçının da ittifak ettiği temel iddia Kur’an’daki miras paylaşımında erkeğe 2 kadına 1 pay şeklinde bildirilen miktarların asgari oranları belirttiği, Allah’ın asıl gayesinin bu paylaşımı eşit miktarda yapmak olduğu, delil getirilen ayetlerin de gösterdiği şekilde şartlar uygunsa bu paylaşımın eşit yapılmasının gerektiğidir.

    Ancak bu ifadeler ve ayetlere verilen anlamlar -ki videolarda Mehmet Okuyan, kimsenin okumadığını söylediği Nisa 7. ayeti kendisi de okumamaktadır- hem Arap dili kaidelerine hem de ayetlerin birbirleriyle olan bağlantılarına ve iç bütünlüğüne uygun görünmemektedir. O halde, bu meal ve yorumları tüm bu açılardan değerlendirerek konuyu ortaya koymaya çalışmamız gerekir.

    Arap Dili Kaidelerine Göre Nisa 7. Ayete Verilen Anlamın Yanlışlığı

    Mustafa İslamoğlu ayete “kadının az ya da çok bir payının olması gerektiği” şeklinde bir anlam vermiştir:

    “Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.” (HKK meali, Nisa 4/7)

    Öncelikle ayette yazarın dile getirdiği gibi “olmalıdır” şeklinde çevirebileceğimiz bir ifade bulunmamaktadır. Ayetin başında erkekler için geçen ifadenin aynısı, hemen devamında kadınlar için de kullanılmakta, her ikisi için de bir pay olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla parantez içindeki “zaten” ifadesini kullanmamızı gerektiren bir durum da yoktur. Bunlara dikkat ederek ayeti dilimize kazandırmaya çalışırsak meal şöyle olmalıdır:

    لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ ۚ نَصِيبًا مَفْرُوضًا

    Ana-baba ve en yakınların bıraktıklarından erkeklerin payı vardır. Ana-baba ve en yakınların bıraktıklarından kadınların da payı vardır. (Bıraktıkları miras) Az veya çok olsun, paylar farz olarak belirlenmiştir. (Nisa 4/7)

    Yazarın meali ile yukarıdaki meal arasındaki en temel fark, “az ya da çok olsun” şeklindeki ifadenin neyin azlığı ve çokluğunu kast ettiğinden kaynaklanmaktadır. Her dil gibi Arap dilinin de belli kaideleri vardır. Bu kaidelere uyulmayacak ya da istenilen şekilde esnetilecekse Allah’ın Kitabı her şeyin söyletilebileceği bir metin haline gelir. Oysa bu yazarlar, böylesi bir muameleyi kendi kitapları için bile kabul etmezler. Arapça’da zamirlerin kendilerinden önceki en yakın ifadeye götürülmesi, eğer daha uzağa götürülecekse mutlaka buna dair bir açıklama, yani bir karîne olması gerektiği çok iyi bilinen ve en temel konulardan biridir. Ayetin orijinalinde قل منه أو كثر (ondan az ya da çok) ifadesinde geçen “منه – minhu” (ondan) ibaresindeki “ه – hu” (o) zamiri de bu kural gereği kendinden önceki en yakın ifadeye götürülmek mecburiyetindedir, çünkü aksini gerektirecek bir durum yoktur. O da hemen öncesindeki ما ترك الوالدان والأقربون (ana – baba ve en yakınların bıraktıkları) ifsdesindeki ما ism-i mevsûlünü (bağlacını) gösterir. İsm-i mevsûlü de ardından gelen sıla cümlesi yani “ana – baba ve en yakınların bıraktıkları” ifadesi açıkladığından Rabbimiz “ana – baba ve yakın akrabanın bıraktığı miras” ister az olsun ister çok olsun kadının da o mirastan alması gereken bir pay olduğunu bildirmekte, azlık ve çoklukla “bırakılan mirasın” miktarından bahsetmektedir. Ancak İslamoğlu mealinde قل منه أو كثر (ondan az ya da çok) ifadesinde geçen “منه – minhu” (ondan) ibaresindeki “ه – hu” (o) zamiri, daha öncesinde geçen “نصيب – nasib” (pay) ifadesini gösterir şekilde anlamlandırılarak anlam değiştirilmiş ve “kadının alacağı pay”ın azlığı ve çokluğunun konu edildiği öne sürülmüştür. Hal böyle olunca, ayetin dipnotundaki açıklamada ‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde bir yorum yapılabilmesine imkan sağlanmıştır. Oysa açıklamaya çalıştığımız üzere, ayetin metni Arap dil kuralları gereğince bu yoruma izin vermemektedir. Kaldı ki ayetin sonundaki “(Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu” ifadesi de böyle bir yorumu imkansız kılmaktadır. Zira insanların takdirine göre değişen bir hüküm farz olamaz.

    Zamirin kendinden önceki ism-i mevsûl ile başlayan cümlenin tamamına götürüldüğü başka örnekler de Kur’an’da mevcuttur ve elbette İslamoğlu da o ayetlerde bunu yapmıştır. Bunun bir örneği Yunus Suresinin 59. ayetinde görülebilir:

    قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًا قُلْ آللَّهُ أَذِنَ لَكُمْ ۖ أَمْ عَلَى اللَّهِ تَفْتَرُونَ

    “Sor (onlara): “Ya Allah`ın sizin yararlanmanız için ikram (inzâl) ettiği, sizin de (keyfi olarak) bir kısmını haram bir kısmını helal saydığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: ‘Size Allah mı izin verdi, yoksa siz Allah`a iftira mı ediyorsunuz?’” (HKK Meali, Yunus 10/59)

    Bu ayetin mealinde de orijinal metne tam olarak bağlı kalındığı söylenemez. Ancak konumuzla ilgili bölümde “Allah’ın sizin yararlanmanız için ikram ettiği rızık” ifadesinde Rabbimiz Nisa 7. ayetteki ifade tekniğini kullanmış ve mealde de yazar “minhu – منه”daki zamiri, “ma – ما” ile başlayan cümlenin tamamı olan ما أنزل الله لكم من رزق (Allah’ın sizin için inzâl ettiği rızık) ifadesine götürmüştür. Demek ki yazarın Arapça konusunda bir sıkıntısı yoktur. Buna rağmen aynı teknikte bir ifadeyi barındıran Nisa 7. ayeti Arapça’ya aykırı bir şekilde çevirerek ayeti yapmak istediği yoruma uygun hale getirmiştir.

    Ayrıca Nisa 7. ayette erkeğin alacağı için de kadının alacağı için de نصيب – nasîb (pay) ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade nekre, yani belirsiz bir şekilde gelmiş, belirlilik takısı olan “ال – el” kullanılmamıştır. Zaten meallerde ifadenin “bir pay” olarak çevrilmesinin sebebi de budur. Bu durum payların birbirlerine eşit olmadığının ve olamayacağının da göstergesidir. Çünkü eğer eşit pay olsa idi birincisi  نصيب – nasîb şeklinde nekre (belirsiz), ikincisi de “yukarıdaki pay” anlamında النصيب – en’nasîb şeklinde marife (belirli) gelirdi. Ancak her ikisi de belirsiz olduğu için erkeğe ve kadına verilecek payların ne olduğu 11. ayette detaylı şekilde açıklanmıştır.

    Sonuç olarak ayette Mustafa İslamoğlu’nun mealindeki gibi kadının alacağı payın azlığı veya çokluğundan değil “bırakılan malın” azlığı ve çokluğundan söz edilmektedir. Dolayısıyla Arap dili kuralları gereği ayeti yazarın verdiği şekilde meallendirme imkanı bulunmamaktadır. Bu yüzden dipnottaki “ikiye bir şeklindeki nisab mutlak değildir” ve “kadının mirastan alacağı pay bugün az olur, günün birinde şartlar uygun olunca çok olur” şeklindeki yorumu yapmak hiçbir şekilde mümkün olamaz.

    Benzer şekilde Mehmet Okuyan’ın da videosunda sarf ettiği “Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir” şeklindeki sözler, Arapça dil kaideleri ve ayetin metni göz önüne alındığında olağanüstü cesur ifadeler olarak değerlendirilmek zorundadır. Arap dili kaidelerine aykırı bir yorumu ayetin hükmüymüş gibi sunmak adına, son derece dikkatsiz ve basiretsizce sarf edilmiş bu sözlerin Kur’an’daki hiçbir ayetten onay alabilmesi asla mümkün değildir.

    Ayetin İç Bütünlüğü ve Diğer Ayetlerle Birlikte Okunması Açısından Nisa 7. Ayete Verilen Anlamın Yanlışlığı

    Ayetlerdeki Farz Kılınma İfadeleri ve “Tavsiye” Kullanımının Yanlışlığı:

    İncelediğimiz Nisa 7. ayete verilen meal sadece Arapça bakımından değil, ayetin kendi iç bütünlüğü ve diğer ayetlerle ilişkisi açısından da kabul edilebilir gözükmemektedir. Nitekim ayetin son bölümünde, İslamoğlu’nun da meallendirdiği gibi, erkeğin ve kadının alacağı payların Allah tarafından farz kılındığı belirtilmektedir. Bu durum hiçbir koşulda bu pay oranlarının değiştirilemeyeceğinin en açık ifadesidir. Ayetin bu bölümü varken kadının payının “bugün az olur, gelecekte çok olabilir” şeklinde yorumlanması imkan dahilinde değildir. Ayetin bu bölümünden dolayı gelecek itirazları önlemek amacıyla yazarın ayetin dipnotunda yaptığı “‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…” yorumunun bir dayanağı yoktur. Kaldı ki yazarın miras paylarının belirlendiği 11. ayetin mealinde “tavsiye” kelimesini kullanması da ayetin anlamını yansıtması bakımından tatmin edici değildir:

    “Allah size çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kızın payını vermenizi tavsiye etmektedir. Eğer ikiden fazla kız iseler ölenin geriye bıraktığı malın üçte ikisi onlarındır. Eğer sadece bir kızsa mirasın yarısı onundur. Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa o zaman annenin payı üçte birdir. Eğer kardeşleri varsa anneye verilecek pay altıda birdir. Bu (paylaştırma) ölenin yaptığı vasiyetin yerine getirilmesinden yahut borcunun ödenmesinden sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduklarını bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından farz olarak konulan hükümlerdir. Allah ilim sahibidir, hakimdir.” (HKK meali Nisa 4/11)

    İslamoğlu ayetteki يوصيكم – yûsîkum ifadesine “size tavsiye etmektedir” anlamı vermiştir. Arapça’dan dilimize geçmiş olan tavsiye kelimesi de aynı kökten türetilmiştir ama dilimize geçerken anlam kaymasına uğrayarak “bir şeyi önerme” anlamında kullanılır olmuştur. Kur’an’da bu kelime “buyurma, emretme, görev yükleme” anlamlarında kullanılır. Nitekim İslamoğlu da kelimenin geçtiği başka ayetlerde haklı olarak kelimeye bu anlamı vermiştir:

    “Nerede bulunursam bulunayım beni kutlu kıldı; ve bana hayatta olduğum sürece ibadeti diriltmeyi ve arınmak için verilmesi gerekeni vermeyi emretti” (HKK meali Meryem 19/31)

    Ayette “emretti” olarak çevrilen ifadenin orijinali de Nisa 11. ayette geçen ve tavsiye olarak çevrilen fiil ile aynıdır. Zaten ayette konuşan İsa Aleyhisselam’dır ve konu namaz ve zekâttır. Bunların Türkçemizdeki anlamıyla tavsiye değil, Kur’an’daki anlamıyla tavsiye yani emir verme ve bir görev yükleme anlamında olduğu açıktır. Aynı kökten olan “vasiyet” kelimesi de “bir başkasına görev yüklemek” anlamına gelmektedir. Tavsiye ile aynı kökten kelimelere “emir”, “buyruk” ve “görev yükleme” anlamı verildiğini arka arkaya gelen şu üç ayetten ve  bizzat Mustafa İslamoğlu’nun mealinden okuyalım:

    “De ki: “Gelin, Allah`ın size neyi haram ve dokunulmaz kıldığını aktarayam: O`ndan başka şeylere kesinlikle ilahlık yakıştırmayın; anne-babaya iyi davranın; rızkınıza ortak çıkar endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, zira sizin de onların da rızkını Biz veriyoruz; açık ya da gizli, sizi mahcup edecek bir günaha yanaşmayın; haklı bir gerekçeye dayanmaksızın Allah`ın kutsal saydığı insan hayatına kıymayın: Allah size işte bunları emretti ki aklınızı kullanabilesiniz.” (HKK meali En’am 6/151)

    “Rüştüne erinceye kadar, lehine olmadıkça yetimin malına dokunmayın; (maddi manevi her alanda) ölçüp tartarken hikmet ve hakkinayeti gözetin; (bilin ki) Biz insana gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz; ve biri hakkında konuşacaksanız yakınınız da olsa adil olun; Allah`la olan sözleşmenize sadakat gösterin! Bütün bunları Allah size emretti ki, sorumluluğunuzu aklınızdan çıkarmayasınız.” (HKK meali En’am 6/152)

    “Zira işte Benim dosdoğru yolum budur: Öyleyse bu yolu izleyin ve farklı yollara sapmayın ki; sizi O`nun yolundan uzaklaştırmasınlar! Bütün bunları Allah size emretti ki, O`na karşı saygıda kusur etmeyesiniz.” (HKK meali En’am 6/153)

    Görüldüğü gibi yazar yukarıdaki ayetlerde geçen وصى – vassâ fiillerine dilimizdeki en uygun karşılığı olan “emretti” anlamını vermiştir.

    Sonuç olarak Nisa Suresinin 11. ayetindeki ifadenin de “Allah size çocuklarınız hakkında, bir erkeğe iki kızın payını vermenizi tavsiye etmektedir.” değil, “emretmektedir” veya “görev olarak yüklemektedir” şeklinde Türkçemize aktarılması gerekir. Zaten aynı ayetin sonunda da yine farz kelimesi kullanılmış ve bu durum incelediğimiz meale de yansımıştır: “Bunlar Allah tarafından farz olarak konulan hükümlerdir.” Ayetin sonundaki bu ifade de başındaki fiile Türkçe’deki değişmiş anlamıyla tavsiye etme manası verilemeyeceğinin bir başka göstergesidir. Kaldı ki 7. ayetin sonundaki bu payların “farz kılınmış” (نصيبا مفروضا) olması da 11. ayetin bu bölümü ile örtüşmekte ve tam bir bütünlük oluşturmaktadır. O halde 11. ayette bahsedilen erkeğe 2, kadına 1 oranının değişmesi ve günün birinde eşit olması asla mümkün olamaz.

    Bu durumda yazarın 7. ayetin dipnotunda yaptığı “‘Allah tarafından farz kılınan’, bu ayette yer almayıp 11. ayettte yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir…” yorumu bir kez daha havada kalmaktadır. Burada iddia edildiği gibi 7. ayetteki “farz kılınmış” (نصيبا مفروضا) ifadesi kadına mirastan pay vermeyi kast ediyor olsa bile, bu durum 11. ayetteki oranların farz olmadığını göstermez. Çünkü 11. ayette Rabbimiz bu meale de yansıdığı şekliyle oranlarla ilgili bu hükümlerin farz kılındğını ayrıca belirtmektedir.

    Ayrıca İslamoğlu’nun Nisa 7. ayetin dipnotunda kadına verilecek mirasla ilgili olarak sarf ettiği “‘şimdi az olur, gelecekte şartlar uygun hale gelince çok olur’ şeklinde de anlaşılabilir” cümlesi ile Mehmet Okuyan’ın “erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir” cümlesi Kur’an’da miktarların oransal olarak verilmesi sebebiyle de doğru olamaz. Çünkü Kur’an’a göre her halükârda erkeğin alacağı pay kadınınkinin 2 katı olacaktır. Eğer kadının payının gün gelip yükselmesinden söz edilecekse erkeğinki her durumda onun 2 katı olmak zorundadır.

    Miras Oranlarının Değiştirilemeyeceğini Belirten Diğer Ayetler:

    Rabbimizin miras konusunda belirlediği oranlarla asla oynanamayacağının bir delili de 13. ayette karşımıza çıkmaktadır. O ayeti de aynı mealden okuyalım:

    “Bütün bunlar Allah tarafından çizilen sınırlardır. Kim Allah`a ve Rasulü`ne uyarsa, Allah onları içerisinde yerleşip kalacakları zemininden ırmaklar çağlayan cennetlere koyar; işte muhteşem kazanç da budur.” (HKK meali Nisa 4/13)

    Görüldüğü üzere Rabbimiz miras paylaştırmasını son derece detaylı olarak anlattığı 11 ve 12. ayetlerin hemen ardından bunların “Allah’ın sınırları” (حدود الله) olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla bu oranların şu veya bu şekilde değiştirilmesi Allah’ın koyduğu bu sınırların aşılması anlamına gelecektir. Bu sınırların aşılmasının sonuçlarını da Rabbimiz 14. ayette dile getirmektedir. Aynı mealden okuyalım:

    “Kim de Allah’a ve Rasulü’ne isyan eder ve O’nun çizdiği sınırları ihlal ederse, onları içerisinde yerleşip kalacakları ateşe sokar; onu da alçaltıcı bir azap beklemektedir.” (HKK meali Nisa 4/14)

    Ayrıca Kur’an’daki miras paylaşımında bir yerde daha ikiye birli oran bulunmaktadır. O da kelâle olarak adlandırılan durumda olur. Babası ve/veya anası ve çocuğu olmadan ölen kişiye kelâle denir. Babası ve çocuğu olmadan ölenin yani baba tarafından kelâle olanın mirasıyla ilgili hükümler şu ayette bildirilmektedir:

    Senden fetva istiyorlar. De ki “Kelâle (ana-baba ve çocuğu olmadan ölen kişi) konusundaki fetvâyı size Allah veriyor.” Bir kimse ölür, çocuğu olmaz, tek bir kız kardeşi bulunursa bıraktığı mirasın yarısı ona kalır. Kız kardeş ölür de çocuğu bulunmazsa erkek kardeş onun bütün mirasını alır. Kız kardeşler iki tane ise, mirasın üçte ikisi onlarındır. Mirasçılar; erkek ve kız kardeşler ise erkek, iki kıza eşit pay alır. Yanılırsınız diye açıklamayı size Allah yapıyor. Allah her şeyi bilir. (Nisa 4/176)

    Burada da ölenin babası ve evladı yok ama baba bir erkek ve kız kardeşleri varsa, erkek kızın 2 katı pay almaktadır. Ama bizim için ayetin sonundaki ifade önemlidir: “Yanılırsınız diye açıklamayı size Allah yapıyor.” Burada soru Nebîmize soruluyor ama cevabı Allah veriyor ki bir yanlışlık olmasın. Bu ifade Nebîmizin sözlerinin vahiy olmadığının da açık delilidir. İnsanlar yanlış yapmasın diye açıklamayı Allah yapıyorsa bu oranların herhangi bir zamanda değişmesi nasıl düşünülebilir? Bu oranlarda yapılacak herhangi bir değişiklik Rabbimiz tarafından bir yanılgı hatta ayetin orijinal ifadesiyle bir “sapma” olarak değerlendirilirken nasıl olur da mirastan alınacak paylar günün birinde değişip eşit olabilir?

    Ayrıca Kur’an’da kadın ve erkeğin eşit oranda miras aldığı durumlar da mevcuttur. Bunu da yine aynı yazarın mealinden okuyalım:

    “…Eğer ölenin geride çocuğu varsa bıraktığı mirastan anne ve babanın her birine altıda bir pay verilir…” (HKK meali Nisa 4/11)

    Dikkat edilirse ölenin çocuğu varsa annesi ve babası ikili birli bir oranda değil, eşit oranda pay almaktadırlar. Ayrıca ana tarafından kelâle durumu, yani ölen kişinin annesinin kendinden önce ölmüş olma ve çocuğunun da olmaması durumunda, ana bir kardeşleri varsa bunlar arasında da kız erkek ayrımı yapılmaksızın mirasın üçte biri eşit oranda paylaştırılmaktadır:

    Miras bırakan erkek veya kadın kelâle ise (çocuğu ve anası yok da ana tarafından) erkek veya kız kardeşi varsa bunlardan her biri altıda bir paya; kardeşler birden çok ise eşit oranda üçte bir paya, yapılan vasiyetin veya borcun, zarar vermeyecek şekilde edasından sonra sahip olurlar… (Nisa 4/12)

    Görüldüğü gibi Rabbimiz kadın erkek miras pay oranlarının birbirlerine eşit olduğu durumları da ayrıca belirtmiştir. Bu durum da Nisa 11. ayette, ölenin oğlu ve kızı ile ilgili olarak bildirilen ikili birli oranın mutlak olduğunu ve asla değiştirilemeyeceğini bir kez daha göstermiş olur.

    Aslında miras oranlarının belirlendiği ayetler öylesine detaylı ve boşluksuzdur ki burada herhangi bir oranın değiştirilmesinin asla mümkün olamayacağı bu ayetleri hayatında sadece bir kez okuyan bir kişi tarafından bile kolayca görülebilir. Çünkü belli şartlarda değişebilecek hükümler için bu derece ayrıntılı bir anlatım düşünülemez.

    İktisâb Fiili ve Nisa 32. Ayetin Konuyla İlgisizliği:

    Mustafa İslamoğlu, Nisa 7. ayetin dipnotunda yaptığı açıklamaya Nisa 32. ayeti de delil olarak göstermektedir. Aynı tutumu, paylaştığımız videolarında Mehmet Okuyan da sergilemektedir. İslamoğlu’nun mealinde bu ayet dilimize şöyle aktarılmıştır:

    “O halde Allah`ın size bahşettiği sizi birbirinize üstün kılan farklı değerleri temenni etmeyin. Erkeklerin kendi kazançlarından bir payı vardır; kadınların da kendi kazançlarından bir payı vardır. İhsanından bahşetmesi için Allah`tan isteyin; kuşkusuz Allah her bir şeyi hakkıyla bilmektedir.” (HKK meali Nisa 4/32)

    Yazar ayete düştüğü dipnotta şu açıklamayı yapmaktadır: “Bu ayet, bir sonraki ayetin de delalet ettiği gibi mirasın illet ve ruhuyla ilgili bir biçimde anlaşılmalıdır…”

    Ancak ayette miras ayetlerinin aksine ana baba ve yakın akrabanın bıraktıklarından değil, kadın ya da erkeğin kendi kazandığından (iktisâb) bahsedilmektedir. Nitekim ayetteki “ihsanından bahşetmesi için Allah`tan isteyin” ifadesi de bunu göstermektedir. Allah’tan bu isteğin nasıl yapılacağını anlatan ve yine “kesb” ve “nasîb” ifadelerinin kullanıldığı, dolayısıyla bu ayeti açıklayan bir başka ayet grubunda iktisâbın kişinin kendi emeği ile  elde ettiği kazançla ilgili olduğu görülmektedir:

    وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِأُولَٰئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِمَّا كَسَبُوا ۚ وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ

    Kimileri de şöyle der: “Rabbimiz! Bize bu dünyada güzellik ver, ahirette de güzellik ver. Bizi o ateşin azabından koru!” Bunlardan her birine kazandıklarından bir pay vardır. Allah hesabı çabuk görür. (Bakara 2/201-202)

    Görüldüğü üzere burada bahsedilen kazanç, dünyadaki çalışmalar, nasîb (pay) de bu çalışmaların karşılığında Allah’ın vereceği paydır. Kesb ya da iktisâb fiillerinin dünyada yaptıklarımızla elde ettiklerimiz veya kazandıklarımızı anlattığı bir başka ayette son derece açıktır. Çünkü Rabbimiz her kelime ve kavramın anlamını bizzat kendisi vermekte bizi Kur’an’dan başka bir kaynağa muhtaç bırakmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında Rabbimiz şu ayette bu fiilin anlamını vermektedir.  Yazarın mealinden ayetin ilgili bölümünü okuyalım:

    لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا ۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ…

    “Allah hiç kimseye taşıyacağından fazlasını yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir…” (HKK meali Bakara 2/286)

    İslamoğlu’nun “kazandığı” şeklinde çevirdiği bölümde كسب – kesebe, “işlediği” şeklinde çevirdiği bölümde de اكتسب – iktesebe fiili kullanılmış, bununla da kazandığı kötülük kast edilmiştir. Dolayısıyla bu fiil kişinin kendi yaptığı ile elde ettiği kazanımlar için kullanılmaktadır. Miras için kullanılması mümkün değildir.

    Tüm bu bilgilerin ışığında اكتسب – iktesebe fiilinin kullanıldığı Nisa Suresi 32. ayeti miras ile ilişkilendirmek doğru değildir.

    Cahiliye Döneminde Kadına Mirastan Pay Verilmediği İddiası

    Gerek Mustafa İslamoğlu’nun Nisa Suresinin 7. ayetinin dipnotunda, gerekse Mehmet Okuyan’ın videodaki konuşmasında, cahiliye döneminde kadına mirastan pay verilmediği, bu sebeple Kur’an’ın kadına mirastan pay vermekle devrim niteliğinde bir yenilik yaptığı iddia edilmektedir. Hatta İslamoğlu’nun Nisa Suresi 32. ayetin dipnotunda kadına mülkiyet hakkı da tanınmadığına dair ifadesi şöyledir:

    “…İstisnalar dışında kadının mülkiyet edinemediği, mirastan hiç pay alamadığı bir toplumda kadının ilk kez mülkiyet ve miras hakkını teslim eden bu devrim çapındaki sosyal uygulama, elbette erkek eksenli bir toplum içerisinde şaşkınlığa neden olmuştu…”

    Oysa Kur’an’da kadının o devirde dahi mülkiyet hakkı olduğuna ve miras alabildiğine işaret eden ifadeler bulunmaktadır. Mesela Hudeybiye antlaşmasından sonra müşrik kocalarını bırakarak Medine’ye gelen kadınlardan bahseden şu ayet, bu kadınların kocalarından mehir ve başka mallar aldıklarını net bir biçimde ortaya koymaktadır:

    Ey inanıp güvenenler (Müminler)! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bu kadınlar onlara helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar. Onların bunlara harcadıklarını geri verin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur. Ayrılmak isteyen kafir kadınları engellemeyin; onlara harcadığınızı isteyin. Onlar da harcadıklarını istesinler. Bu, Allah’ın size hükmüdür; aranızda o hükmeder. Allah bilir, doğru karar verir. (Mümtahine 60/10)

    Kadınların mal mülk edindiklerini görebileceğimiz bir diğer ayet de şöyledir:

    Ey inanıp güvenenler (müminler)! Kendilerinden hoşlanmadığınız halde kadınlara mirasçı olmaya kalkmanız size helal değildir. Onlara verdiğinizden geri almak için baskı da yapmayın; ispatlanabilir bir fuhuş yapmış olurlarsa o başka. Onlarla marufa (Kur’an ölçülerine) uygun geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız bakarsınız ki siz bir şeyden hoşlanmıyorsunuz ama Allah onda birçok hayırlar yaratacak olabilir. (Nisa 4/19)

    Ayette kadınlara sadece mirasçı olmak amacıyla evlenilmemesinden bahsedilmektedir. Bu da onların mal mülk sahibi olduklarını göstermektedir. Ayette helal olmadığından bahsedilecek seviyede ele alınan bir uygulama, herhalde İslamoğlu’nun sözünü ettiği şekilde istisna olarak görülebilecek durumları konu ediyor olmasa gerektir. Ayrıca kadının bu malı sıfırdan kendi çalışması ile elde etme ihtimali de çok zayıf olduğundan miras olarak elde ettiği de söylenebilmelidir. En azından bunu söylememizi engelleyecek bir bilgi yoktur.

    Ayrıca hepimiz biliyoruz ki Nebimiz Muhammed Aleyhisselam’ın ilk eşi Hatice validemiz zengin bir kadındı. Sahip olduğu ve ticaret yapmakta kullandığı varlığı da kendisine ailesinden miras yoluyla intikal etmiş olmalıdır. Zira babası Huveylid Kureyş’in eşrafından bir zattır. Hatice validemizle ilgili İslam Ansiklopedisindeki şu bilgiler önemlidir:

    “Hatice’nin önce Atîk ile, onun ölümü üzerine Ebû Hâle ile evlendiği de kaydedilmektedir. İkinci kocasının ölümünden sonra Kureyş’in ileri gelenlerinden bazıları soylu, güzel ve zengin oluşu sebebiyle kendisiyle evlenmek istedi; ancak Hatice bu tekliflerin hiçbirini kabul etmedi. Güvenli bulduğu kimselerle ortaklaşa ticaret yapmaktaydı. Tanıdıklarının tavsiyesi üzerine, çevresinde üstün ahlâk sahibi ve güvenilir bir genç olarak bilinen Hz. Muhammed ile ortaklık anlaşması yaptı ve kölesi Meysere’yi de hizmetine vererek Şam’a (Suriye) gitmesini istedi. Dönüşte başarılı bir tâcir, dürüst ve doğru sözlü bir insan olduğunu gördüğü, Meysere’den ahlâkı ve davranışları hakkında bilgi aldığı, bütün bu özellikleri sebebiyle kendisine hayran kaldığı Hz. Muhammed’e evlenme teklif etti, o da bunu kabul etti.

    Hz. Muhammed’e Hatice ile evlenmeyi düşündüğü takdirde bunu sağlamaya çalışacağını belirttiği, kaynakların çoğunda ikinci bir ihtimal olarak kaydedilmektedir. Hz. Muhammed aldığı bu teklifi amcalarına götürdü. Ebû Tâlib, kardeşleri ve Hz. Muhammed’in katılması ile Hatice’nin evinde yapılan toplantıda onun amcası Amr b. Esed’den yeğeni Muhammed için Hatice’ye tâlip olduğunu söyledi ve yeğeninin 500 (veya 400) dirhem, bazı kaynaklara göre ise yirmi dişi deve mehir vereceğini belirtti. Amr da bu evliliğe izin verdi.

    Görüldüğü üzere Hatice validemiz hem soylu ve zengin bir iş kadınıdır hem de Nebîmiz ile evlenirken mehir almıştır. Henüz risaletten önce gerçekleşmiş olan bu olay cahiliye devrinde de kadının mal mülk sahibi olduğunu, ailesinden miras aldığını göstermesi açısından önemlidir.

    Bu durumda Mustafa İslamoğlu’nun Nisa 7. ayetin mealinde kullandığı parantez içindeki “zaten” ifadesi de mesnetsiz kalmaktadır. Çünkü geldiğimiz noktada, ortada “erkek bugüne kadar mirastan zaten bir pay alıyordu, artık kadın da almalı” şeklinde anlamamızı gerektirecek bir durum olduğuna dair bir delilimiz yoktur.

    Sonuç

    Kur’an’da, yazımızın başından beri incelediğimiz miras ayetlerinde;

      • oranların farz olarak belirlenmiş olduğu,
      • Allah tarafından farz kılınmış olduğu,
      • insanlar yanılmasın diye açıklamanın Allah tarafından yapıldığı,
      • bunların Allah’ın sınırları olduğu,
    • bu sınırların aşılmasının ateş azabına sebep olacağı

    gibi son derece kesin, net ve sert ifadeler kullanıldığını gördük. Tüm bunlardan sonra yazımızın başında alıntı yaptığımız Mehmet Okuyan’ın şu ifadeleri nasıl kabul edilebilir?

    “Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de kadına 1 erkeğe 2 oranını asgari oran olarak belirtmiş. ‘Hiç vermiyordun, insandan saymıyordun, bari şu kadarını verin hiç olmazsa’ diyor. Erkeğe verilen kadar kadına verilmesi Kur’an’ın demek istediğidir.”

    Kaldı ki Allah’ın Kur’an’da herhangi bir konuda demek istemiş olması ama diyememesi nasıl düşünülebilir? Bu ifade Allah’ın bir şeyi söylemekten çekindiği anlamına gelmektedir. Böyle bir durum Allah için nasıl söz konusu olabilir? Ayrıca mirasın tüm kalemlerinin detaylı olarak oransal biçimde anlatılmış olduğu, üçte bir, üçte iki, altıda bir, iki katı, yarısı gibi ifadelerin açıkça zikredilip belirlendiği miras ayetlerinde nasıl olur da erkek evlada 2 kıza 1 oranının değişebileceğinden bahsedilebilir?

    Gerek Mehmet Okuyan, gerekse Mustafa İslamoğlu’nun miras oranlarının günün birinde eşit olabileceğini, yani mutlak olmayıp değişebileceğini, Allah’ın demek istediğinin bu olduğunu söylemeleri, Allah’ın sözlerinin bir kısmını anlatamadığını, konuyu tamamlamayı insanlara bıraktığını, “ben bu kadarını söylerim, siz gerisini anlayın, bana her şeyi açık açık söyletmeyin” dermiş gibi bir tutum takındığını iddia etmekten başka bir şey değildir. Oysa Rabbimiz kendi sözleri için şöyle buyurmaktadır:

    Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamdır. O’nun sözleri yerine geçecek söz yoktur. O dinler, bilir. (En’am 6/115)

    Ayrıca yukarıda gördüğümüz Nisâ 176. ayette Nebîmize sorulan bir soruyu bizzat Allah cevaplarken “yanılırsınız diye” ifadesini kullanıyor. Demek ki Nebî de olsa hiçbir insanın Allah’ın ayetlerini açıklama ve yorumlama yetkisi yoktur, çünkü yanılabilir. O yüzden de açıklamayı Allah yapmıştır. Ağer Allah’ın söylediği ile söylemek istediği farklı olsaydı ve söylemek istediğini birileri kestirebiliyor olsaydı Allah “yanılırsınız” diye bir ifade kullanır mıydı? Allah’ın dedikleri ile yetinmeyip, onlar eksikmiş gibi demek istediğini ortaya çıkardığını iddia etmek Kur’an’da Şeytan’a atfedilen bir tutumdur. Rabbimiz Adem Aleyhisselam ve eşine ağaca yaklaşmamaları emrini verirken şöyle buyurmuştur:

    Bak Âdem, sen ve eşin şu bahçeye yerleşin. Beğendiğiniz yerden yiyin ama bu ağaca yaklaşmayın. Yoksa yanlış yapmış olursunuz. (A’râf 7/19)

    Şeytan ise Allah’ın bu söylediklerini yorumlamış ve aslında hiç söylemediği şeyleri, kast ettiği iddiasında bulunmuştur. Diğer bir deyişle Allah’ın dediği böyle olmasına rağmen demek istediğinin başka olduğunu, onu da kendisinin bildiğini iddia etmiştir. Rabbimiz sadece ağaca yaklaşmayın dediği halde, o bu emri neden verdiğini bildiğini iddia ederek “maksat eksenli okuma” yapmak suretiyle vesvese vermiştir:

    Sonra Şeytan vücutlarından açılması hoş olmayacak yerlerinin örtüsünü açıp onlara göstermek için şöyle vesvese verdi: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması sadece hükümdar (saltanat sahibi) olmanızı ya da ölümsüzleşmenizi engellemek içindir.” (A’râf 7/20)

    Şeytanın versvese vermek amacıyla baş vuruduğu, Allah’ın maksadını söyleme eyleminin bizzat kendisi yanlıştır, onu şeytanın yapıyor olması değil. Dolayısıyla iyi niyetle ve iyi bir amaç için yapılması eylemi doğru hale getirmez.

    Tüm bunların yanısıra, miras oranlarının mutlak olmadığını, şartlar uygun olunca eşitlenecek bir asgari orandan bahsedildiğini söylemek Kur’an’ı tam bir tarihselci gözle yorumlamak demektir. Oysa tarihsel olan yani o günün şartlarında farklı, bugün için farklı hükümler içerebilen bir kitap Allah’ın kitabı olamaz.

    Bazı çevrelerin özellikle bu konu üzerinden dinimize saldırmaları bizleri “konu sizin bildiğiniz gibi değil, Allah öyle demek istemiyor, aslında şunu demek istiyor” şeklinde Kur’an’a tamamen aykırı bir şekilde cevap vermeye itmemelidir. Yapılması gereken Kur’an’daki muhteşem miras hukukunu tüm yönleriyle ele alarak insanlığa kalıcı çözümü Allah’ın kitabından sunmak olmalıdır.

    Zikredilen ayetlerden Kur’an’a tamamen ters bir hüküm bina edilmesi Kur’an üzerinde çalışan araştırmacıların kendilerine itiraz edebilecek kabiliyette ekipler oluşturmaksızın, tek başlarına ve Allah’ın öğrettiği metodu göz ardı ederek, kişisel yoruma dayalı yöntemlerle çalışmalarından kaynaklanmaktadır.

    Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki; Kur’an üzerinde çalışma yapanların birincil görevleri öncelikle kendileri gibi Kur’an’ı anlama çalışmaları yapan kişileri isim ve ünvanlarına bakmaksızın uyarmak ve yine bu vasıflara sahip kişiler tarafından Allah’ın ayetleri ile uyarılmayı talep etmek olmalıdır. Çünkü bu kişileri takip eden kitlelerin Allah’ın ayetlerine onlar kadar vâkıf olmaları beklenemez. Bundan dolayı Kur’an araştırmacısı hocaların yapacakları hatalar kendilerini takip edenlerce Kur’an’da yer alan doğrular olarak görülecektir. Yeryüzünde bundan daha büyük bir tehlike yoktur.

    (1) Kur’an’ı anlama metodunun detayları için bkz: Erdem Uygan, Kur’an Kavramı, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017

    (2)  

    (3) Aynı videonun 4. dakikasından itibaren.

    (4) Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yayıncılık, 11. Baskı, İstanbul, Mayıs 2010, s: 146

    (5) a.g.e., s: 146, 1 nolu dipnot.

    (6) a.g.e. s: 383

    (7) a.g.e. s: 146

    (8) a.g.e. s: 583

    (9) a.g.e. s:256, 257

    (10) a.g.e. s: 148

    (11) a.g.e. s:148

    (12) Konunun ayrıntısı için bkz:Fatih Orum, Kur’an’ı Analama Usulü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul 2015, s: 84 – 85

    (13) Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yayıncılık, 11. Baskı, İstanbul, Mayıs 2010, s: 155

    (14) a.g.e. s: 156, 3 numaralı dipnot.

    (15) a.g.e. s:101

    (16) a.g.e. s: 156, 3 numaralı dipnot.

    (17) Yaşar Kandemir,  İslam Ansiklopedisi, “Hatice” Maddesi, cilt 16 s:465

  • Kurban İbadeti ve Sözde Kur’an’cılar

    Kurban İbadeti ve Sözde Kur’an’cılar

    Allah’ın dinine en büyük kötülüğü daima dinden konuştuğunu söyleyen kişiler yapmışlardır. Günümüzde bu durum değişmemiş, kıyamete kadar da değişmeyecektir. Bugün de aynı tutumu, Kur’an’dan konuştuğunu söyleyen ve takipçileri üzerinde Kur’an’cı olduğuna dair algı oluşturmuş kişi ve gruplar sergilemektedirler. Bu kişiler, Allah’ın Kitabından konuşmadıkları aklı olan herkes tarafından bilinen bir takım hoca kılıklıları ve mezheplerin yanlışlarını haklı olarak eleştirmekle ve bunun alternatifinin Kur’an’a yönelmek olduğunu dile getirmekle muhatapları üzerinde Kur’an’dan konuştukları algısını oluşturmaktadırlar. Ancak hemen ardından Kur’an’ı kendilerine uydurmaya başlamakta, Allah’ın ayetlerini kendi şahsi yorumlarına ve felsefeye kurban etmektedirler. Kur’an üzerinde çalışmanın, bizzat Allah tarafından açıklanmış metodunu bilmek, Arapça’ya hakim olmak ve ekip çalışması yapmak gibi yeterli teknik donanıma sahip olmadıklarından ayetleri kendi küçük dünyalarına göre yorumlamakta, güya hurafelere karşı cevaplar geliştirmektedirler.

    Geçtiğimiz günlerde, bu şahısların Allah’ın kesin bir emri olan başörtüsünü, keyfî yorumlarla mantığa, Arap diline ve Kur’an’ın iç bütünlüğüne tamamen aykırı bir şekilde nasıl görmezden geldiklerini detaylı bir biçimde ortaya koymuştuk. Aynı grubun kurban ibadeti konusunda da farklı bir tutum sergilemediğini üzülerek tesbit etmekteyiz.

    Bahsettiğimiz kişiler kendilerine Kur’an Araştırmaları Grubu adını vermelerine rağmen insanlardan korktukları için bu grubun kimlerden oluştuğunu açıklayamamaktadırlar. Allah’tan korkmadıklarını ise kurban ibadetini de başörtüsü gibi görmezden gelerek bir kez daha ispatlamışlardır. Hatta bu ibadeti Allah’ın dinine ilaveler listesine alacak kadar Allah’ın Kitabından habersizdirler.

    Günümüzde özellikle kendilerini modern olarak tanımlayan kişilerin -ki bu tanım bile Allah’ın dininin demode olduğunu iddia etmek demektir- kurbanın bir hayvanı kesmek olmadığını, Allah’a yaklaştıran her şeyin kurban olduğunu, hayvan kesmeden parasını ihtiyacı olanlara vermenin de aynı kapıya çıkacağını ve benzeri iddiaları öne sürerken kimlerden ilham aldıkları, bu ve benzeri grupların yazarsız(!) kitapları görülünce daha kolay anlaşılmaktadır.

    Bahsettiğimiz kitap tahmin edileceği gibi Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din adını taşıyan ve İstanbul Yayınlarından çıkmış olan, internet üzerinde 50. baskısının pdf’sinin bulunabileceği çalışmadır. Kitapta kurban ibadetiyle ilgili olarak yer alan iddialar şu şekildedir:

    “Örneğin Ramazan ve Kurban bayramları, Müslümanların birbiriyle kaynaşması gibi Kurani açıdan önemli bir ilkeye hizmet etmektedir. Allah’ın anılmasına ve Müslümanların kaynaşmasına hizmet eden bu tarzdaki “ümmetin sünnetleri”ni muhafaza etmemiz faydalı olacaktır. Fakat bunların İslam’ın evrensel hükümleri olmadığı ve gereğinde bunlarda kimi yeni düzenlemelere gidilebileceği de bilinmelidir. Farzlar gibi bağlayıcı olmayan bu unsurlar terk edilebilir; örneğin istemeyen bayramlarda Müslümanlarla kaynaşma yerine tatilden yana tercihini kullanabilir. “Ümmetin sünneti” esnekliği olan bir alandır, İslam’ın evrensel değişmez prensiplerine karşılık gelmez fakat bu alanla ilgili hususların İslam’ın evrensel prensiplerine, Müslümanlar için gerekli düzene ve Müslümanların kaynaşmasına yol açtığını tespit ediyorsak; bunlardan vazgeçmemek, hatta sahip çıkmak, bizce, aklını kullanan her Müslüman’ın yaklaşımı olmalıdır.”

    Görüldüğü gibi felsefeci, sosyolog, ilahiyatçı ve mühendislerden oluştuğu söylenen bir grup tarafından yazılmış bu kitaba göre Ramazan ve Kurban bayramları İslam’ın evrensel hükümlerinden değildir. Yine kendilerinin uydurdukları anlamsız bir söz olan “ümmetin sünneti”dir. Oysa Rabbimiz oruç ibadetini anlattığı ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

    (O günler) Ramazan ayıdır. İnsanlara rehber olan ve rehberin açıklayıcı âyetlerinden oluşan Kur’ân’ın, o Furkan’ın indirildiği aydır. Sizden kim o ayı yaşarsa, oruçlu geçirsin. Kim de hasta yahut yolculuk halinde olursa, o günlerin sayısı kadar diğer günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bunlar, sayıyı tamamlamanız, sizi buna yöneltmesine karşılık Allah’ın yüceliğini seslendirmeniz ve ona karşı görevinizi yerine getirmeniz içindir. (Bakara 2/185)

    “Allah’ın yüceliğini seslendirme” olarak meale yansımış olan ifade Allah’ı tekbîr etme ifadesidir. Ramazan bayramı namazlarında bu yüzden tekbir getirilir. Aynı ifade, incelediğimiz kitabın iddialarının aksine, Kur’an ile “farz” kılınmış olan kurban ibadetini detaylandıran Hac Suresi 34-36. ayetlerin hemen ardından gelen şu ayette de kullanılır:

    Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; ona ulaşacak olan sizin takvanızdır. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik ki Allah’ın yol göstermesine karşılık tekbir getiresiniz. Sen güzel davrananlara müjde ver. (Hacc 22/37)

    Kurban bayramı namazındaki tekbirlerin sebebi de bu ayettir. Bu namazların ve tekbirlerin uygulaması Nebîmiz tarafından, namaz kılan sayısız müminle birlikte aynen bugünkü gibi yapılmıştır.

    Kitapta kurban ibadetinden bunun dışında sadece bir yerde bahsedilmektedir. O da kitabın 455. sayfasından itibaren başlayan 200 maddelik “dine ilaveler listesi”nin 155. maddesidir. “Bunlar Dinde=Kur’an’da Yok” başlığı altında sayılanlar arasındaki bu madde şöyledir:

    “155 – Kurban bayramında kurban kesmek mecburiyeti”

    Kısacası bu kitabın kimlikleri sözüm ona mechul yazar kadrosuna göre Kur’an’da kurban kesmek gibi bir ibadet yoktur. Nitekim kitabın 36. bölümünün başlığı “Kur’an’da İnanç Konuları, Namaz, Oruç, Hac ve Zekat” şeklindedir. Yani ibadetlerin ele alındığı bölümde kurban kesmek diye bir ibadet bulunmamaktadır. Bu tavırlarıyla eleştirdikleri hurafecilerle aynı görüşü paylaşmakta oldukları da konuyu biraz bilenlerin gözünden kaçmaz: öncesi olmayan bir din… Oysa Rabbimiz Adem Aleyhisselamın oğullarının kurbanlarından bahsetmektedir.

    Görüldüğü üzere adı “Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din” olan kitap bizzat kendi uydurduğu bir dini Kur’an’a mal etmektedir. Zira Rabbimizin her ümmete farz kıldığı kurban ibadetini görmemekte, şu ayetlerden haberi olmadığı halde Kur’an’dan konuştuğu izlenimi oluşturmaktadır:

    Her ümmet için bir mensek (kurban, kurban kesme zamanı) yaptık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz en’am (koyun, keçi, sığır ve deve) cinsinden hayvanları Allah’ın adını anarak kessinler. Hepinizin ilahı bir tek ilahtır; O’na teslim olun. Alçak gönüllülere müjde ver. Onlar Allah anılınca yürekleri titreyen, başlarına gelenlere sabreden, namazı tam kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcayan kimselerdir. Sizin için de bedence gelişmiş kurbanlık hayvanları Allah’a kulluğun simgelerinden yaptık. Onlarda sizin için fayda vardır. Sıra sıra dururlarken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları yere yapıştığı zaman onlardan hem siz yiyin, hem kendi halinden memnun olana hem de isteyene yedirin. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik; belki görevlerinizi yerine getirirsiniz. Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; ona ulaşacak olan sizin takvanızdır. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik ki Allah’ın yol göstermesine karşılık tekbir getiresiniz. Sen güzel davrananlara müjde ver. (Hacc 22/34-37)

    Kitapta haccın yapılabileceği günler ve haram aylar gibi konularda ortaya konan akıl ve mantık dışı yorumlar ise başka bir yazının konusu olmaya değer niteliktedir. Tüm bunlardan sonra insan keşke Kur’an Araştırmaları Grubu felsefecilerden oluşmasaymış diye düşünüyor. Zira halk arasında felsefeciler mantık bilimini iyi bilen, belli bir metoda göre çalışmayı ve düşünmeyi ilke edinmiş kişiler olarak bilinirler. Oysa bu kitapta yapılan yanlışlar akıl ve mantık açısından okul öncesi bir çocuğun yapmayacağı kadar basit ve affedilmez düzeydedir.

    Rabbimizin Kurban kesme emrinin bu kitapta “dine ilaveler” listesinde yer bulması kitaptaki bir başka listenin ilk maddesini görünce çok da yadırganmamalıdır. Zira kitabın Kur’an’da olanlar listesinin ilk maddesinde “Allah’ın varlığı” ifadesi yer almaktadır. Oysa Kur’an Allah’ın varlığı konusunda şüphe taşıyan hiçbir canlıdan bahsetmez. Hatta Kur’an’a göre Allah’ın varlığı ve birliği konusunda bilgi sahibi olmayan tek bir cansız bile yoktur. Bu sebeple Kur’an’ın hiçbir ayetinde Allah’ın varlığı ispatlanmya çalışılmaz. Bu konu Kur’an’ın konuları arasında yer almaz. Dolayısıyla kendilerine ateist diyen şehir şımarıklarını adam yerine koyup muhatap almak Kur’an’ı bilen bir mümine yakışmaz. Zira bu kişiler yalan söylediklerini en iyi kendileri bilirler.

    Bir kez daha görülmektedir ki Allah’ın Dini yine Allah’ın Kitabı tahrif edilerek yorumlanmaktadır. Oysa Rabbimiz Kitabını açıklama yetkisini Nebîsine bile vermemiş, kendisi açıkamıştır. O açıklamaya ulaşmanın metodunu da detaylı bir şekilde anlatmıştır. İnsanlardan bir grup, kendilerine Kur’an Araştırmaları gurubu deseler bile Allah’ın emrettiği metoda uymadıkları sürece Kur’an hakkındaki söylemleri sadece kendi iddiaları olarak kalacaktır. Okudukça görülmektedir ki kapağında “yazanlar” kısmı boş bırakılmış kitabın adı olarak “Uydurulan Din” kısmı yeterlidir. Hurafeleri ve hurafecileri hedef alıyor olmaları, bu kişilerin Kur’an’dan konuştukları anlamına gelmez.

    Allah kurbanlarınızı ve ibadetlerinizi kabul buyursun. Hayırlı bayramlar.

    Erdem Uygan

  • Yeni e-Kitap: Kur’an’da Hımâr (Başörtüsü)

    Yeni e-Kitap: Kur’an’da Hımâr (Başörtüsü)

    Kadının başının örtülü olduğu sadece Kur’an’ın değil, önceki Kitapları da içine alan Allah’ın insanlığa gönderdiği tek din İslam’ın açık ve kesin bir hükmüdür. Günümüzde birçok konuda olduğu gibi bu konuda da Allah’ın emrini çeşitli sebeplerle geçersiz kılmaya çalışan kişi ve gruplar, Kur’an’dan ve Arapça sözlüklerden kendilerince bir takım deliller getirerek özellikle modern genç kitleyi kendi yanlarına çekmeye çalışmaktadırlar. Ancak bu delillerin başörtüsünün olmadığını değil, olmazsa olmaz olduğunu ispatladığını görebilmek sanıldığı kadar zor değildir.

    Bu çalışmamızda başörtüsü konusunda yapılan tahrif ve algı yönetimlerinin en yaygın olanlarından örnekler vererek Kur’an’ın gerçekte ne söylediğini öğrenmek isteyen ve böylece sadece Allah’a doğru şekilde kul olmanın peşinde olan samimi mümin kardeşlerimizi bilgilendirmeyi amaçlamaktayız. Böylelikle başörtüsü konusunda çıkarılan sûnî tartışmaların aklî, mantıkî ve ilmî temelden yoksunluğu görülebilecek ve Allah’ın başörtüsü emrinin kesinliği, Kur’an’ın örtünme ile ilgili diğer hükümlerinin detayına girmeden kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

    Çalışmamızı pdf dosyası olarak aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.

    Erdem Uygan

    Kur’an’da Hımâr (Başörtüsü

     

  • KUR’ÂN’IN ÖĞRETTİĞİ TEDEBBÜR KAVRAMI

    KUR’ÂN’IN ÖĞRETTİĞİ TEDEBBÜR KAVRAMI

    Günümüzde Kur’an üzerinde çalışma yapılan ya da en azından yapılması beklenen akademik kurumlar ilahiyat fakülteleridir. Bu kurumlar üniversitelerin sosyal bilimler adı verilen bilim dalları ile aynı kategorizasyonun içerisinde yer alırlar. Diğer bir deyişle İslam ilahiyat eğitimi bugünkü akademik sınıflandırmaya göre bir sosyal bilimdir. Sosyal bilimler için yapılabilecek tüm tanımlar, bu kategorideki bilim dallarının insan ilişkilerini ve davranışlarını inceledikleri ve insan üretimi bilgilerden oluştukları noktasında birleşirler. Bu sebeple de insan zihninin ve düşüncesinin bir faaliyeti olan yorumlama, sosyal bilimlerin temel faaliyetlerinden biridir.

    Konu insan ve onun ortaya koyduğu üretim ve faaliyet olunca zemin ister istemez kayganlaşmaktadır. Örneğin sosyal bilimlerden biri olan siyaset biliminde ortaya konan faaliyetin zamanı, zemini ve şartları, ortaya çıkacak sonucu doğrudan etkilemektedir. Bir siyasetçinin sadece söyledikleri değil, konuşmasının yapıldığı yer, zaman, birilerine ilettiği mesajlar, konuşmanın metninde açıkça belirtilmemiş metin altı ve satır arası söylemler önemli olmakta, tek bir söz farklı kitlelere farklı mesajlar vererek bir çok farklı şekilde yorumlanabilmektedir.

    Kur’an ise Allah tarafından gönderilmiş bir kitaptır ve onun üzerinde çalışma yaparken varılacak sonuçların insan ürünü değil, Allah’ın hükmü olması gerekir. Burada gerçekler insan tarafından oluşturulmaz, Allah tarafından bildirilirler. Nitekim insan tarafından oluşturulan ve gerçek olarak kabul edilen bir sonucun evrensel, zamanüstü ve değişmez olması da beklenemez. Bu yüzden sosyal bilimler zamana, kültüre, mekana göre değişiklik gösterirler ve hatta bu değişimi incelerler. Ancak Allah’ın kitabı tüm zamanlara hitap edebilmeli, evrensel, yani kültürlere göre değişkenlik arz etmeyecek yapıda olmalı ve asla değiştirilemeyecek hükümler içermelidir. (1) Zaten bir dinin Allah’a aidiyetinin koşulları da bunlardır. Bu şartlar karşılanmıyorsa o din veya kitap Allah’a ait olamaz. Çünkü Allah’tan bu şartları karşılayamayacak bir kitap göndermesi beklenemez.

    Dolayısıyla adına İslami ilimler denilen branşları bünyesinde barındıran ilahiyat fakültelerinin sosyal bilimler çatısı altında yer alması ve Kur’an üzerinde çalışma yapan disiplinlerin sosyal bilimlere ait olarak kategorize edilmesi Kur’an’a ve Allah’ın dinine uygun olamaz. Ancak ne yazık ki vâkıa böyledir. Bunun doğal sonucu olarak da Kur’an’ın yorumlanmasının olmazsa olmaz bir gereklilik olduğu kendiliğinden kabul edilmiştir. Günümüzde kemikleşmiş anlayışa göre bir kişi Kur’an üzerinde çalışıyorsa zaten yorum yapmalıdır; çünkü o kişinin işi ayetleri yorumlamaktır! Bir hoca Kur’an’dan bir şeyler söylüyorsa bu elbette kendi yorumu olmalıdır. O halde başka bir hoca da kendi yorumunu söyleyecektir. Genel anlayış ne yazık ki bu şekilde yerleştirilmiştir. Bu anlayışın bir ürünü olarak, Kur’an üzerinde çalışan hocaların aynı konuda ortaya koydukları farklı yorumlar, birer “zenginlik” olarak algılanır olmuştur. Aynı konuda ulaşılan sonuçlar birbirinin taban tabana zıttı olsa da durum değişmemektedir.

    Ancak Kur’an üzerinde yaptıkları çalışmalarda Allah’ın gösterdiği ve uygulanmasını şart koştuğu metodu değil de kendi şahsi metotlarını kullanmakta ısrar eden araştırmacılar, Kur’an’ın matematiksel kesinlik içeren bir kitap olarak görülmesini, onun anlaşılmasının önüne set çekmek olarak değerlendirmekte, bu söylemlerini de tedebbür emrinin karşılıksız kalmasıyla gerekçelendirmektedirler:

    “Kur’an’ı anlamanın önüne çekilen keyfî setlerden biri de anlamı dondurmaktır. Kur’an’ı yoğun sembolik dilinden soyutlayıp onu matematiksel kesinliğe indirgemek, Kur’an’a askeriyede kapıların arkasına asılan talimname muamelesi yapmaktır. Bu Kur’an’ı daha iyi anlaşılır kılmadığı gibi, onu kendisinden anlam üretilecek bir kaynak olmaktan da çıkarır. Böylece Kur’an sadece enformatik bir metne indirgenmiş olur. Dolayısıyla ortada, Onlar Kur’an’ı tedebbür etmiyorlar mı? hitabını gerektirecek bir derinlik de kalmaz.” (2)

    Kur’an’ın yorumlanmasının şart olduğu, ayetlerin söylediklerinin yanısıra bir de söylemek istediklerinin bulunduğu, Allah’ın “maksadının” tesbit edilmesinin gerekli olduğu gibi iddialar da Kur’an’dan bağımsız olarak yapılan tedebbür tanımına dayandırılmaktadır:

    “Tedebbur, bir sözün arkasında yatan meramı veya bir metnin satır aralarını okumak için külfete girmektir.” (3)

    “Tedebbür satırı okuyup satır arasını görebilmek, söylenenlerden hareketle söylenmek isteneni anlayabilmek, arka plandaki Rabca anlam örgüsünü ve derin anlam ilişkisini çözebilmek gibi farklı bir okuyuşun adıdır.” (4)

    “Tedebbür bir sözün manasını düşünüp anlamaktır… Tedebbür, asıl amacı, işin iç yüzünü düşünmektir.” (5)

    “Tedebbür, maksat ve sonuç üzerinde durup düşünmek anlamına gelir. Bunun sonucunda üretilen şeye bu yüzden ‘tedbir’ denir. Sonucunu düşünmeyen tedbir alamaz. Şu halde ayetlerin maksadı üzerinde düşünmek Kur’an’ın emridir (Sad 29).” (6)

    Yapılan bu tanımlara göre tedebbür en genel anlamda düşünme, özelde ise Allah’ın maksadını tesbit etmeye, ayetlerin demek istediklerini anlamaya, meselenin iç yüzünü ortaya çıkarmaya yönelik bir düşünme faaliyetidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin “düşünme” maddesinde ise Kur’an’da bu eylem için kullanılan bazı fiillerden örnekler verilmiş ve tedebbürle ilgili şu tanımlamalar yapılmıştır:

    “Arapça’da düşünmeyi ifade eden kelimelerin başında nazar, tefekkür, tedebbür, i‘tibâr ve taakkul (akl) gelmektedir. Asıl anlamı “gözle bakmak” olan nazar, “kalp gözüyle bakmak, düşünmek” mânasında kullanıldığı gibi “bir şey hakkında tefekküre dalmak, nazarî araştırmalarda bulunmak” anlamına da gelir. Fikr kökünden türeyen tefekkür de aynı anlamdadır (Lisânü’l-Arab, “nzr”, “fkr” md.leri). Buna göre nazar ve tefekkür “bir işin âkıbeti konusunda düşünmek”, tedebbür ise “bir işin sonucunu başından hesap etmek” anlamına gelir. Aynı kökten gelen tedbir, tedebbürün sonucu olarak “gereken önlemi almak” demektir. İ‘tibârın da tedebbürle hemen hemen aynı mânayı ifade ettiği anlaşılmaktadır. Düşünme, tedebbürde olduğu gibi geleceğe değil de geçmişe yönelikse tezekkür adını alır ve “hatırlama, anma” anlamına gelir. Zikir ve tezekkür sözlükte aynı anlamdadır ve “hem lisan ile anma hem de kalp ile hatırlama, akıldan geçirme” demektir (a.g.e., “dbr”, “abr”, “zkr” md.leri). “Akletmek” mânasındaki akl masdarı “teorik ve pratik meseleler üzerinde düşünmek” anlamında kullanılmaktadır…

    Kur’ân-ı Kerîm’de düşünme eylemini ifade eden bu terimlerin kullanılışı yukarıdaki anlamlarından önemli bir farklılık arzetmez. Bu sebeple asıl vurgulanması gereken şey Kur’an’ın, düşünmeye verdiği önemin yanı sıra düşünmenin biçimi, hareket noktaları ve gayesi hakkındaki telkinleridir.” (7)

    Tüm bu ifadelerden anlaşıldığı üzere tedebbür bir tür düşünme faaliyetidir. Ancak yukarıda da görüldüğü gibi Kur’an’da hepsi de düşünme olarak anlaşılan çok sayıda ifade kullanılmaktadır. Her zaman dile getirdiğimiz gibi Allah’ın Kitabında kullanılan kavramlar eş anlamlı olamazlar. Allah’a ait bir metinde, düşünme olarak anlamlandırılan eylem için bir çok farklı kelimenin tercih edilmiş olması, tek düzeliği önleyip metne edebî boyut katmak için değil, aralarındaki bir takım incelik ve farklılıklardan dolayıdır. O halde tedebbür kavramını diğer düşünme anlamındaki ifadelerden ayıran incelik ve farklılık nedir? Bu sorunun cevabının ve yukarıda alıntı yaptığımız yorumlama, maksadı anlama, satır arasını okuma gibi tanımların, Kur’an’ın tedebbüre yüklediği anlamda bulunup bulunmadığının tesbiti bu kavramı bizzat Kur’an’dan öğrenmekten geçmektedir.

    Dübür دبر Kelimesinin Anlamı ve Kur’an’daki Kullanımları

    Tedebbür, tedbîr gibi kelimeler Arapça دبر dübür kelimesinden türetilmiştir. Sözlükler kelimenin, “ön” kelimesinin zıddı olarak “arka” anlamında olduğunu bildirmektedirler (8). دبر debera fiili bir şeyin arkasından, peşinden gitmek anlamındadır, bu bağlamda Süreyyâ yıldızını takip eden yıldıza الدبران Deberân denilmiştir (9). Kelime arka anlamı ile dilimize de geçmiş, insanın arkası anlamında kullanılmıştır.

    Kur’ân’da د ب ر (de-be-ra) kök harflerinden türemiş kelimeler 44 kez kullanılmaktadır. Ayetlerde kelime zıddı ile kullanılarak anlamı verilmektedir:

    قَالَ هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي ۚ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ

    Yusuf dedi ki “Israrla benden yararlanmak isteyen odur.” Kadının ailesinden bir bilirkişi (şahit) şöyle dedi (şahitlik etti): “Eğer gömleği önden (kubul) yırtılmışsa kadın haklı, o (Yusuf) yalancının tekidir. Yok, eğer gömleği arkadan (dübür) yırtılmışsa, kadın yalan söylüyor, doğru söyleyen odur.” (Yusuf 12/26-27)

    Görüldüğü gibi دبر dübür kelimesi, ön anlamına gelen قبل kubul kelimesinin zıttıdır ve “arka” anlamına gelmektedir. Bir başka ayette çoğul formu olan أدبار edbâr ifadesi şöyle kullanılmaktadır:

    وَلَوْ تَرَىٰ إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا ۙ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ

    Melekler canlarını alırken o kâfirleri bir görsen; yüzlerine  ve arkalarına (edbâr) vurarak onlara: “Yangın azabını tadın şimdi” derler. (Enfâl 8/50)

    Bu ayette de kelimenin insan bedeni için kullanıldığında yüz anlamına gelen vech وجه kelimesinin zıttı olduğu ve bedenin arkası anlamına geldiği net bir biçimde görülmektedir. Savaştan kaçmak anlamına gelecek şekilde düşmana arkasını dönmek ifadesinde yine دبر dübür ve çoğul formu olan أدبار edbâr kelimeleri kullanılmaktadır:

    لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى ۖ وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ

    Onlar size sıkıntıdan başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar, arkalarını (edbâr) dönüp kaçarlar. Sonra yardım da görmezler. (Âl-i İmr’an 3/111)

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْأَدْبَارَ وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَىٰ فِئَةٍ فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ ۖ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

    Ey inanıp güvenenler! Bir (askeri) nizam halinde iken kâfirlerle karşılaşınca sakın arkanızı (edbâr) dönüp kaçmayın. Her kim böyle bir günde, savaş için mevzi tutmak ya da bir birliğin yanında yer almak dışında bir sebeple arkasını (dübür) dönerse, Allah’ın gazabına uğrar. Onun varacağı yer cehennem olur. Ne kötü hale gelmektir o. (Enfâl 8/15-16)

    سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ

    O topluluk, yakında bozguna uğrayacak ve arkasını (dübür) dönüp gidecektir. (Kamer 54/45)

    Tüm bu kullanımlar kelimenin “arka” anlamının son derece belirgin olduğunu, mecaz yahut deyimsel kullanımlarında da bu anlamın aranması gerektiğini göstermektedir. Nitekim Kur’an’da bu kökten gelen kelimelerin tüm formlarında “arka” anlamını tesbit etmek mümkündür. Örneğin zaman bakımından sonralık belirtilirken de arkasından, peşinden gelme, takip etme anlamında yine çoğul formu olan أدبار edbâr kullanılmıştır:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ

    Gecenin bir bölümünde ve secdelerin arkasından (edbâr) da ibadet et (kulluk etmeye devam et). (Kaf 50/40)

    Kelimenin if’âl bâbından mastar formu olan إدبار idbâr kelimesi gecenin bölümlerinden bahseden yani zamanla ilgili bir başka ayette “yıldızların arkalarını dönmeleri” şeklinde kullanılmıştır. Gecenin son evresini belirtmek için kullanılan bu mecaz ifadede yıldızların günün ağarmasıyla birlikte ortadan kaybolma anı betimlenmektedir:

    وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ

    Gecenin bir bölümünde ve yıldızların arkalarını dönmeleriyle (kaybolmalarıyla) de O’na ibadet et. (Tûr 52/49)

    Kelimenin bu ayette mastarını gördüğümüz (إدبار idbâr) if’âl bâbındaki fiil formu أدبر edbera şeklindedir ve “arkasını bir yere döndürdü” yani “birine veya bir şeye arkasını döndü” anlamına gelir. Şu ayetlerde bu anlamı görmek mümkündür:

    ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ

    Daha sonra arkasını döndü (edbera) ve bü­yük­lendi. (Müddessir 74/23)

    تَدْعُو مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ

    (Doğrulara) arkasını dönen (edbera) ve yüz çeviren herkesi kendine çağırır. (Meâric 70/17)

    وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ

    Arkasını döndüğünde (edbera) (dönüp gittiğinde) geceyi (Müddessir 74/33)

    Kelimenin bu if’âl bâbından formunun (أدبر edbera) ism-i fâili olan مدبر mudbir kelimesi de “arkasını dönen” anlamında kullanılmaktadır:

    وَأَنْ أَلْقِ عَصَاكَ ۖ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّىٰ مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ ۚ يَا مُوسَىٰ أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ ۖ إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ

    Değneğini bırak”. O da bırakınca değneğin küçük bir yılan gibi hareket ettiğini gördü, arkasına bakmadan arkasını dönüp (mudbiran) kaçtı. “Musa! Dön! Korkma! sen güvendesin. (Kasas 28/31)

    فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ

    Onlar, (İlahlarının onu çarptığı düşüncesiyle) hemen arkalarını dönüp (mudbirîn) gitmişlerdi. (Sâffât 37/90)

    Kur’an’da دبر debera fiilinin ism-i fâil formu olan دابر dâbir kullanımında da yine arka anlamı belirgindir. Kelimenin bu formda geçtiği dört ayetin dördünde de قطع kesmek fiiliyle birlikte deyimsel bir kullanımı vardır:

    فَأَنْجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا ۖ وَمَا كَانُوا مُؤْمِنِينَ

    Sonra onu ve onunla birlikte olanları tarafımızdan bir ikram ile kurtardık. Ayetlerimiz karşısında yalan yanlış şeylere sarılanların da arkasını (dâbir) kestik. Onlar inanıp güvenmemişlerdi. (A’râf 7/72)

    Kelimenin bir şeyin arkası, peşi anlamından dolayı bu ayetteki kullanım arkasından kimse gelmeyecek şekilde yok etmeyi anlatmaktadır. Bu anlamdan dolayı ifade dilimize kökünü kurutmak, kökünü kesmek olarak çevrilmektedir. Hatta bu sebeple dâbir kelimesinin kök anlamına geldiği söylenmektedir. Ancak gerçekte kelimede öne çıkan anlam yine arka, peş anlamıdır. Bir başka ayet de şöyledir:

    وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللَّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ

    Allah, o iki topluluktan birinin sizin olacağına söz vermişti. Siz, güçsüz olanına hevesleniyordunuz. Allah ise verdiği sözler sebebiyle gerçeği ortaya çıkarmak ve o kafirlerin arkasını (dâbir) kesmek istiyordu. (Enfâl 8/7)

    Bu ayetten de anlaşılacağı gibi Allah’ın istediği şey Bedir Savaşıyla kâfirlerin arkasının kesilmesi yani arkalarından yeni kafirlerin gelmesinin engellenmesi ve hakimiyetin tam olarak Müslümanlara geçmesini sağlamaktır.

    Tedbîr

    دبر debera fiilinin tef’îl bâbından formu دبّر debbera fiilidir ve mastarı tedbîr تدبير kelimesidir. Kelimeye sözlükler “işlerin arkasını düşünmek” التفكّر في دبر الأمور şeklinde anlam vermektedirler (10). Yukarıda alıntı yaptığımız İslam Ansiklopedisinde de “tedbir, tedebbürün sonucu olarak, gereken önlemi almak demektir” ifadesi kullanılmaktaydı. Kelime bu anlamıyla dilimize yerleşmiştir. Ancak bizim için önemli olan kelime ve kavramların halk arasında ve günlük dilde kullanıldıkları ve çoğunlukla sonradan kazandıkları anlamlar değil, Kur’an’daki anlamlarıdır. Kur’an bizi bu konuda hiçbir zaman insanların verdikleri anlamlara muhtaç bırakmamakta, her kavramı en ince detayına kadar tanımlamaktadır. Bu sebeple ilgili ayetleri dikkatli bir şekilde okumamız, kavrama Kur’an’ın verdiği anlamı tesbite çalışmamız gerekir.

    Tef’îl bâbındaki kullanım, Nâziat Suresi’nin beşinci ayetinde geçen مدبرات mudebbirât ifadesi dışında geçtiği dört ayetin hepsinde fiil (دبّر debbera) formundadır. Yine bu ayetlerin hepsinde fâil Allah,  mef’ûl ise “iş” anlamına gelen emr الأمر kelimesidir:

    قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الْأَمْرَ ۚ فَسَيَقُولُونَ اللَّـهُ ۚ فَقُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ

    Desen ki “Size gökten ve yerden rızık veren kim? Dinleme ve ileri görüşlü olma (basiret) özelliklerinize hakim olan kim? Ya ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Kimdir bu işleri tedbîr eden?” “Allah’tır” diyeceklerdir. De ki: “Hiç çekinmez misiniz?” (Yunus 10/31)

    Meallerde buradaki tedbîr etme fiiline çekip çevirme anlamı verilmektedir. Verilen bu anlam yanlış olmamakla birlikte kelimenin merkezinde ve Kur’an’daki tüm kullanımlarında gördüğümüz “arka” anlamını okuyucuya göstermemesi bakımından yetersiz sayılmalıdır. Zira içerisindeki “arka” anlamı bize bir şey anlatmayacaksa neden bu kökten bir kelimenin tercih edildiği sorusu cevapsız kalacaktır. Ayette sadece Allah’ın yapabileceği işler sıralandıktan sonra “bu işleri tedbîr eden kimdir” sorusunu “Allah’tır” şeklinde cevaplayanlar müşriklerdir. O halde Allah’ın bu türden işleri tedbîr etmesi arkasında kendisinin olduğunu her insana göstermesi anlamına gelmektedir. Yani Allah’ın işleri tedbîr ediyor olması “hepiniz biliyorsunuz ki bunun arkasında Ben varım” demesidir diyebiliriz. Bir işin Allah’a ait olduğunu görmek için işin ne olduğunu bilmek yeterlidir. Gök ve yerden rızık verilmesi, insanların dinleme ve görme özelliklerine olan hakimiyet, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarma gibi işler Allah tarafından tedbîr edilen yani arkasında Allah’ın imzasının olduğunu gösteren işlerdir. Kısacası tedbîr etme ifadesine “çekip çevirme” diye anlam vermek yerine, kelimenin “arka” anlamına gelen kök anlamını da yansıtabilmek için “arkasında bulunma” anlamının verilmesi daha yerinde olacaktır.

    Yukarıda sözlüklerin tedbîr kelimesine işlerin arkasını düşünmek anlamı verdiklerini belirtmiştik. Yani sözlüklere göre tedbîr bir zihnî faaliyettir, ancak düşünme değil, belki de düşündürme denilmesi daha doğru olur. Zira Rabbimizin bu işleri ben tedbîr ediyorum demesi “arkasında ben varım” anlamı taşıyorsa tedbîr bizim açımızdan bir zihnî faaliyet olacaktır. Yani bir işi tedbîr eden fâil, muhataba o işin arkasında kendisinin olduğunu göstermekte, bunu görebileceği bir zihinsel faaliyete yol açmaktadır. Tedbîr kavramını Kur’an’dan öğrenmeye devam edelim:

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّـهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلَّا مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ۚ ذَٰلِكُمُ اللَّـهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ

    Sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra yönetime (arşa) geçmiş olan Allah’tır. İşleri tedbîr eder. Şefaat edecek olan, ancak O’nun izninden sonra edebilir. İşte Allah budur, sizin Rabbinizdir. O’na kul olun. Bilgilerinizi kullanmayacak mısınız? (Yunus 10/3)

    Ayette kâinatı yaratan ve yönetenin Allah olduğu söylendikten sonra işlerin tedbîrinden bahsedilerek “Kainatın işleyişi ile ilgili yönetim Allah’ın elindedir, bu işlerin arkasında O vardır” denilmektedir. Yani bu ayette de tedbîr ifadesine, içerisinde “arka” ifadesinin de yer bulacağı şekilde verilebilecek en uygun anlam “arkasında bulunmak”, “arkasında imzası olmak” gibi ifadelerdir. Böylece Kur’an’a göre bir işi tedbîr etmek, o işin arkasında olmak, fâili olmak, arkasında durup bizzat çekip çevirmek anlamındadır denilebilir.

    Bu ayetin müteşabihlerinden (benzeşen) biri olan aşağıdaki ayet tedbîr yerine farklı bir ifade kullanarak tedbîr etme ifadesine verdiğimiz anlamı teyid etmektedir:

    إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ ۗ أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ ۗ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

    Sizin Rabbiniz Allah’tır; gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra yönetime (arşa) geçmiştir. O, gündüzü kendini sürekli kovalayan gece ile örter. Güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır. Bil ki yaratmak ve (bu sayılan türden) işler O’na aittir. Varlıkların Rabbi olan Allah, pek yücedir. (A’râf 7/54)

    Görüldüğü üzere, aynı konudan bahseden ve aynı ifadelerle başlayan bu ayette yine el’emr الأمر ifadesi kullanılarak bu tür işlerin Allah’a ait olduğu bu kez tedbîr etme ifadesi kullanılmaksızın dile getirildi. Bu durum, tedbîr etme ifadesine verdiğimiz, “arkasında olma” anlamının yerinde olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

    Tedbîr etme fiilinin geçtiği ayetlere dönecek olursak, aşağıdaki ayette de konunun yine aynı olduğunu ve sayılan işlerin arkasında Allah’ın bulunduğunun yine aynı fiille anlatıldığını göreceğiz:

    اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ ۚ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

    Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan sonra da Arşa (yönetime) geçen Allahtır. O’ndan başka bir dostunuz ve destekçiniz yoktur. Bilginizi kullanmaz mısınız? Gökten yere kadar olan bütün işleri tedbîr eder, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yılı bulan bir gün içinde ona yükselir. (Secde 32/4-5)

    Yine aynı konudan, yer ve göklerin yaratılmasından bahseden bir ayette yine tedbîr Allah’ın bir fiili olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada da tedbîr, Allah’ın sayılan işlerin arkasında olup çekip çevirmesi anlamındadır. Bir diğer ayette daha konu ve kullanılan ifadeler aynıdır:

    اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ۖ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ ۖ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ۖ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى ۚ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ

    Allah, gökleri görünür bir direk olmadan yükseltmiştir. Sonra arşa (yönetime) geçmiş, güneş ve ayı düzenlemiştir. Her biri, belli bir süreye kadar akar gider. İşi tedbîr eder. Âyetleri açıklıyor ki belki Rabbinizle yüzleşme konusunda kesin kanaate varırsınız. (R’ad 13/2)

    Sonuç olarak işleri çekip çevirme anlamı verilen tedbîr etme ifadesine kelimenin kök ve en belirgin anlamı olan “arka” ifadesini katmamız gerekir. Ancak bu şekilde Rabbimizin pek çok farklı ifadenin içerisinden neden tedbîr ifadesini tercih ettiğini anlayabilir ve anlama yansıtabiliriz. Bunun için de tedbîr etme ifadesini, arkasında bulunma, arkasında imzası olma, arkasında bulunarak çekip çevirme şeklinde Türkçemize yansıtmamız gerekir.

    Son olarak tedbîr etme fiilinin, yapılan işin fâilini işaret ettiğine dair sözlüklerde de çeşitli ifadeler bulunduğunu belirtmemiz gerekir. Meşhur sözlüklerden Lisân’ul Arab, tedbîr etme ifadesinin anlamını verirken şu örnek cümlelere yer vermektedir:

    ويقال: دَبَّرْتُ الحديث عن فلان حَدَّثْتُ به عنه بعد موته، وهو يُدَبِّرُ حديث فلان أَي يرويه.

    “Denilir ki; ‘Birisinden şu sözü tedbîr ettim’, (yani) ölümünden sonra kendisinden şu sözü naklettim (anlamındadır). O birisinin sözünü tedbîr ediyor, yani rivayet ediyor.”

    ودَبَّرْتُ الحديث أَي حدّثت به عن غيري

    “Söz tedbîr ettim, yani o sözü başkasından naklettim.”

    قال الأَزهري: وقد جاء في الحديث: أَمَا سَمِعْتَهُ من معاذ يُدَبِّرُه عن رسول الله، صلى الله عليه وسلم؟ أَي يحدّث به عنه

    “Ezherî şöyle demiştir: ‘Hadiste şöyle geldi: Muaz’ın onu Rasulullah (s.a.v)’den tedbîr ettiğini duymadın mı?’ Yani ondan naklettiğini.”(11)

    Görüldüğü gibi bu örnek ifadelerde de sözü tedbîr etmek o sözün arkasında kimin olduğuna dikkat çekmeyi ifade etmektedir. Mesela son örnekte sözün Rasulullah’tan tedbîr edilmesi, ondan rivayet edildiğine yani arkasında Rasulullah’ın olduğuna dikkat çekmek anlamına gelmektedir.

    Tedebbür

    Debera دبر fiilinin tefa’ul bâbından mastarı التدبر tedebbür kelimesidir. Fiil hali تدبر tedebbera şeklinde olup Kur’an’da daima fiil olarak geçmektedir. Tedbîr Kur’an’da daima Allah’ın yaptığı bir fiil iken, dört ayette yer alan tedebbür hep insanın yapması gereken bir fiil olarak karşımıza çıkar. Tedebbürün mef’ulleri ise القول bu söz, آيات ayetler ve القرآن Kur’an’dır. Diğer bir deyişle tedebbür edilmesi gereken şeyler olarak sıralanan tüm ifadeler vahyi işaret etmektedir.

    Yazımızın girişinde yaptığımız alıntılardan da hatırlanacağı üzere, tedebbür kelimesi tefsirler ve araştırmacılar tarafından “bir sözün arkasında yatan maksadı ve merâmı anlamaya çalışmak, bu amaçla o söz üzerinde düşünmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanım, kelimenin kök anlamına uygun olarak “arka” manasını içerecek şekilde yapılmış olmasına rağmen bizce Kur’an’a uygun bir tanım olmamıştır. Her şeyden önce bu tanım ile Kur’an üzerinde her türlü yorum faaliyetinin önü açılmış olmaktadır ki Rabbimiz buna izin vermemekte, gerekli açıklamayı bizzat kendisinin yaptığını, bu açıklamaya ulaşmak için kendi belirlediği metoda göre çalışmak gerektiğini bildirmektedir (12). Ayrıca her zaman olduğu gibi Rabbimiz tedebbür kavramını da bizzat kendisi açıklamış, bizleri insanların yazdıkları sözlüklere muhtaç bırakmamıştır. Tedebbür etme eyleminin doğru tanımlanması bakımından en kritik ayet Nisâ Suresinin 82. ayetidir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ۚ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Ayete göre Kur’an’ı tedebbür, onun Allah’tan başkasından gelmiş olamayacağını görmeyi sağlayan bir faaliyettir. Yani kelimenin kök manası da kullanılarak söylemek gerekirse, Kur’an’ı tedebbür etmek onun arkasında Allah’ın olduğunu görmekle sonuçlanacak bir eylemdir. O’nun Allah’ın Kitabı olduğu da onda bir çelişki, ihtilaf olmadığını görmekle anlaşılacaktır. Diğer yandan, Kur’an’ın tedebbür edilmesi, hiçbir şekilde onun “yorumlanması, arkasındaki merâmın görülmesi, ayetlerin satır aralarının ve demek istediklerinin anlaşılması” olamaz. Çünkü bu şekildeki bir faaliyette ayetler arasında ihtilaf olmaması imkansızdır. Nitekim günümüzde Kur’an’ı yorumlamanın tefsir ve meallerde yol açtığı çelişkiler saymakla bitmez. Bu sebeple bu eserler Kur’an’ın meali ya da tefsiri olamazlar çünkü ihtilaflarla doludurlar.

    Ayrıca ayetten, ayetin ilk muhataplarından bir bölümünün Kur’an’ın Allah’tan olmadığına dair bir düşünce ya da idiaya sahip oldukları anlaşılmaktadır. Bu tutumu sergileyenlerle ilgili bilgimizi artırmak bakımından birkaç ayet öncesine bakmamız gerekir:

    مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ ۖ وَمَنْ تَوَلَّىٰ فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا

    Bu Elçi’ye kim itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çeviren çevirsin; seni onlara bekçi olasın diye elçi yapmadık. (Nisâ 4/80)

    وَيَقُولُونَ طَاعَةٌ فَإِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذِي تَقُولُ ۖ وَاللَّهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَ ۖ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ ۚ وَكَفَىٰ بِاللَّهِ وَكِيلًا

    Sana “Baş üstüne” derler, fakat yanından çıkınca içlerinden bir kesimi, geceleyin senin dediğinden başka şeyler tasarlarlar. Allah onların tasarladıklarını yazar. Onlara karşı dikkatli ol ve Allah’a güven. Dayanak olarak Allah yeter. (Nisâ 4/81)

    Ayetlerden de anlaşıldığı üzere, Muhammed Aleyhisselamın yaptığı bir tebliği, “baş üstüne” diyerek kabul eden kişiler risalet gereği okunan ayetlerdeki emirlerin nebîmizin şahsı tarafından verildiğini düşünmekte, onun söylediğinden başka şeyler tasarlamaktadırlar. Oysa Rabbimiz okunan emirlerin nebînin kendi sözü değil, risaletin içeriği olduğunu ve bu anlamda Rasul’e itaatin Allah’a itaat anlamına geleceğini 80. ayette belirtmektedir. Dolayısıyla 82. ayette bu okunanın bir insanın sözü olamayacağını belirlemenin zor olmadığı, kendilerinin bile yapabilecekleri bir tedebbürle arkasında Allah’ın olduğunu görebilecekleri bildirilmekte, onda çelişki olmadığı görülerek Allah’tan geldiğinin anlaşılabileceği söylenmektedir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ ۚ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Kısacası sadece bu ayet bile tedebbür etmenin, tedebbür edilen şeyin arkasındaki fâili görme amaçlı yapılan bir anlama gayreti olduğunu göstermektedir. Tedebbürün bu anlamını, kullanıldığı diğer ayetlerde de net bir şekilde görmek mümkündür:

    كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الْأَلْبَابِ

    Sana indirdiğimiz, bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetlerini tedebbür etsinler ve sağlam duruşlu olanlar (ulu’l-elbâb) ondan bilgi edinsinler (tezekkür etsinler). (Sâd 38/29)

    Ayete göre ulu’l elbâb olanların tezekkür etmeleri, yani Kitabın önceki kitaplar gibi zikir olduğunu görmeleri tedebbürle meydana gelecek bir iştir. Bunu ayetin devamından da görmek mümkündür. Zira bir sonraki ayetle birlikte Süleyman Aleyhisselam ve sırasıyla Eyüp, İbrahim, İshak, Yakub, İsmail, İlyas, Zülkifl nebîlerin isimleri ve kıssalarından bölümler anlatılarak ulu’l elbâb’ın tezekkür etmesinin ne demek olduğu hakkında da bilgi verilmektedir. Ulu’l elbâb denilen ve Allah’ın indirdiği Kitaplar hakkında bilgi sahibi olan kişiler, bu kıssalar vasıtasıyla önceki Kitaplarla Kur’an arasındaki tasdik ilişkisini görecek (tedebbür) ve arkasında Allah olduğunu anlayacaklardır. Böylece gelecek elçiye (Kitaba) inanma ve yardımcı olma sözlerini (13) tutma zamanının geldiğini göreceklerdir. Nitekim ulu’l elbâb ile bu söz arasındaki ilişkiyi gösteren bir ayet grubunda ulu’l elbâb’ın özellikleri sıralanmaktadır(14):

    أَفَمَن يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَلاَ يِنقُضُونَ الْمِيثَاقَ وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الحِسَابِ وَالَّذِينَ صَبَرُواْ ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ

    Rabbinden sana indirilenin doğruları içerdiğini bilen, ona karşı körlük edenle bir olur mu? Onu tezekkür edenler sadece ulu’l elbâb olanlardır. Bunlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan kimselerdir. Bunlar, Allah’ın kurulmasını istediği bağı kuran, Rablerinden korkan ve verecekleri hesabın kötü olmasından endişe edenlerdir. Yine bunlar, Rableri yüzlerine baksın diye sabreden, namazı tam kılan, kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizli açık harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. O son yurt işte onlarındır. (Ra’d 13/19-22)

    Görüldüğü üzere ulu’l elbâb önceki Kitaplardaki doğru bilgiyi (zikir) bilen kişilerdir ve Kur’an ayetlerini tedebbür etmeleri, Sâd 29 ve devamı ayetlere göre kıssalar üzerinden onun Allah’a ait olduğunu tesbit çalışması anlamına gelmektedir.

    Tedebbürün önceki kitaplarla Kur’an arasındaki uyumu görerek Kur’an’ın Allah’tan gelen Kitap olduğunu tesbit etme gayreti anlamına geldiği, geçtiği bir diğer ayette daha oldukça barizdir:

    أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ جَاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ آبَاءَهُمُ الْأَوَّلِينَ

    Bu sözü tedebbür etmediler mi? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir Kitap mı geldi? (Mü’minûn 23/68)

    Ayette tedebbür edilmesi gereken şey için القول “el-kavl – bu söz” ifadesinin kullanılması önemlidir. Bu ifade tarih boyunca indirilen tüm vahiy zinciri anlamında kullanılır (15). İlgili ayet şöyledir:

    وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

    Bu sözü (القول) onlar için peş peşe sıraladık. Belki tezekkür ederler. (Kasas 28/51)

    Yukarıdaki Mü’minûn Suresi 68. ayette geçen el-kavl (söz) bu zincirin son halkası olan Kur’an ile önceki kitaplar arasındaki kopmaz bağı ifade ediyor olmalıdır. Böylece Kavl’i tedebbür etmenin, bu son halkanın da Allah’a ait olduğunu, arkasında Allah olduğunu tesbit etme gayreti olduğu görülmektedir. Ayette de belirtildiği gibi bu Kavl’in tedebbürü, Kur’an’ın atalarına gelmiş olan kitaplarla ilişkisini gözler önüne serecek bir faaliyettir. Hatta öyle ki tedebbür edilince Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmemek için kişinin kalbine kilit vurulmuş olması gerekir:

    أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَىٰ قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

    Kur’an’ı tedebbür etmezler mi? Yoksa kalp­leri üzerinde kilitler mi var? (Muhammed 47/24)

    Ayetin devamı tedebbür kavramına verdiğimiz anlamı teyid eden ifadeler içermektedir:

    إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَىٰ أَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى ۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَىٰ لَهُمْ

    Doğruları bütün açıklığı ile gördükten sonra sırtlarını dönenleri Şeytan aldatmış ve onlara umut vermiştir. (Muhammed 47/25)

    Görüldüğü gibi Kur’an’ın tedebbürü doğruların görülmesine yol açıyor. Burada doğrular olarak meale yansımış olan ifade الهدى el-hüdâ ifadesidir. Kur’an’ın doğruyu gösterici, rehber yönünü ifade eder. İşte tedebbür Kur’an’ın bu sıfatını, bir başka deyişle arkasında ancak Allah’ın olabileceğini görmeyi sağlayan bir faaliyettir. Bir önceki ayette geçen kalpte kilit olması ifadesinin de ne demek olduğu yine bu ayette Hüdâ’yı gördükten sonra bilerek sırt dönmek olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla 24. ayete göre fıtratını bozmamış, yani kalbinde kilit varmış gibi davranıp gördüğü halde gerçeğe sırt dönmeyen herkes Kur’an’ı tedebbür ederek arkasında Allah olduğunu görebilir.

    Tedebbür kavramının geçtiği ayetleri olabilecek en uygun şekilde anlamlandırabilmek için şu önemli hususu göz önünde bulundurmak gerekir: Ayetlere göre Kur’an’ın tedebbür edilmesi mutlaka arkasında Allah olduğunun görülmesi ile sonuçlanan bir faaliyettir. Bu yüzden tedebbür etme fiiline “arkasında kim olduğunu görmek için gayret göstermek” anlamı vermek ile “arkasında Allah olduğunu görmek” anlamı vermek arasında bir fark olmayacaktır. Hatta yukarıdaki ayette, bu sonuca yol açmayan bir tedebbür olamayacağı için Kur’ân’ın Allah’ın kitabı olduğunu görmemenin kişinin kendi tercihi olduğu, kalbinde kilit varmış gibi davranması şeklinde ifade edilmiştir.

    O halde bu ayetteki “Kur’an’ı tedebbür etmezler mi” ifadesine tüm bu anlattıklarımızdan sonra, “Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı?” anlamını verirsek ayet anlamlı ve tutarlı bir Türkçe cümle haline gelecektir:

    Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var? (Muhammed 47/24)

    Son olarak, tedbîr kelimesini anlamaya çalıştığımız önceki bölümde, bir sözü tedbîr etmenin onu rivayet etmek, yani başkasının sözünü iletmek anlamında Arapça sözlüklerde yer bulduğunu görmüştük. Bu durumda tedebbürün de sadece vahiyle ilgili olarak kullanılmasından hareketle onun Allah’ın sözleri olduğunun görülmesi anlamına geliyor olması makul bir durumdur. Aynı anlamı diğer tedebbür ayetlerine de verdiğimizde tedebbür kavramını olması gerektiği gibi meale yansıtmış olacağımızı düşünüyoruz:

    Kur’an’ın arkasında Allah olduğunu görmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. (Nisâ 4/82)

    Sana indirdiğimiz, bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetlerinin arkasında Allah olduğunu görsünler ve sağlam duruşlu olanlar (ûlu’l-elbâb) ondan bilgi edinsinler (tezekkür etsinler). (Sâd 38/29)

    Bu sözün arkasında Allah olduğunu görmediler mi? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir Kitap mı geldi? (Mü’minûn 23/68)

    Netice itibariyle tedebbür Kur’an dışında ya da günlük dilde kullanıldığında bir konunun arka planını düşünmek, yazarın ya da görüş sahibinin maksadını anlamaya çalışmak amaçlı bir düşünme faaliyeti olabilir. Ancak Kur’an’ı tedebbür etmenin bundan çok daha farklı anlamda olduğunu yine bizzat Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Kur’an’a göre Kur’an’ı tedebbür onun vahiy ürünü, Allah kaynaklı bir metin olduğunu görmektir diyebiliriz.

    Erdem Uygan

     

    (1) Allah’ın Kitabı elbette indirildiği güne dair hükümler de içermektedir. Nitekim Nebî’nin eşleri ile evlenme yasağı ve benzeri bazı hükümler bunlardandır. Ancak bu ve benzeri birkaç ayetin o güne hitap ediyor olması Kitabın evrensel olduğu gerçeğini değiştirmez. Kaldı ki bu gibi ayetler bile Kur’an’ı anlama metodunda bugün de tüm diğer ayetler kadar önemli bir işleve sahiptirler.

    (2) Kur’an’ı Anlama Yöntemi Tefsir Usulü, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, 2014, s: 174.

    (3) Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, Aralık 2017, s: 161, dipnot 102

    (4) Çok Anlamlılık Bağlamında Kur’an Sözlüğü, Mehmet Okuyan, Düşün Yayıncılık, Mayıs 2015, s: 317.

    (5) Kur’ân Ansiklopedisi Tedebbür Maddesi, Prof. Dr. Süleyman Ateş, cilt 20, s: 111.

    (6) Kur’an’ı Anlama Yöntemi Tefsir Usulü, Mustafa İslamoğlu, Düşün Yayıncılık, 2014, s: 256

    (7) Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Düşünme Maddesi, İlhan Kutluer, citl 10, s: 53.

    (8) Ragıp el-İsfahânî, Müfredatü Elfâzi’l Kur’ân, Tahkîki Safvân Adnan Dâvûdî, Dimaşk-Beyrut, 1992, دبر maddesi.

    (9)Mekayîs-ul’Luğa, İbn Fâris, دبر maddesi

    (10) Ragıp el-İsfahânî, Müfredatü Elfâzi’l Kur’ân, دبر maddesi.

    (11) İbn Manzûr, Lisân’ul Arab, دبر maddesi.

    (12) Bkz: Hûd 11/1-2, Fussilet 41/3, Nisâ 4/105 ve metot ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz: Erdem Uygan, Kur’an Kavramı, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017 ve Fatih Orum, Kur’an’ı Anlama Usûlü, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2015.

    (13) Bkz: Âl-i İmrân 3/81, A’râf 7/157

    (14) Ulu’l elbâb ve Zikir konusuyla ilgili daha detaylı bilgi ve diğer ayetler için bkz: Erdem Uygan, Zikir 2, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s: 29.

    (15) Kavl ifadesi ile ilgili daha fazla bilgi için bkz: Erdem Uygan, Zikir 2, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2017, s: 42.

  • Sen De Mi ParalelDin?

    Sen De Mi ParalelDin?

    Paralel terimi geometride “uzunlukları boyunca birbirinden eşit uzaklıkta bulunan doğru ya da düzlemlerin birbirlerine göre olan durumları”nı anlatır. Kelime devlet için kullanıldığında ise meşru devlet yapılanmasının içine sızan ve onun imkanlarını kullanarak yerini almaya çalışan habis bir oluşum anlamını kazanmıştır. Bu tür bir oluşum kendini ve amacını gizlemek ve devletin içine sızmak için dini kullanmak zorundadır. Çünkü insanların akıllarını çalıştırmayı gönüllü olarak bıraktıkları tek alan dindir. Bu da dinlerin, siyasi güçlerin çıkarına olarak, birer dogma haline getirilmiş olmasının bir sonucudur.

    Yüce Allah bir tek din indirmiştir. O da Adem Aleyhisselam’dan kıyamete kadar geçerli olan ve Rabbimizin adını “İslam” olarak belirlediği dindir.[1] Tüm kuralları Allah tarafından belirlenmiş ve açıklanmış, nebileri tarafından da insanlara ulaştırılmış bir tek din olduğuna göre mevcut diğer dinlerin tamamı Allah’ın dininin yerini almak için tek gerçek dinin içine sızmış habis oluşumlar yani paralel dinlerdir. Kısacası devlet için kullanılan paralel isimlendirmesi aynı şekilde din için hatta öncelikle onun için kullanılabilir. Bu dini oluşumların siyasi bir güç elde etme veya yönetime sızma amacıyla kullanılmıyor olmaları kendilerinin paralel din oldukları gerçeğini değiştirmez. Paralellikleri Allah’ın dini olmamalarına rağmen öyleymiş izlenimi verilmesi sebebiyledir:

    “Kim İslam’dan[2] başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette, kaybedenler içinde olur.” (Âl-i İmrân 3/85)

    İnsanların kitleler halinde sömürülüp yönetilmeleri, diğer bir deyişle köleleştirilmeleri için Allah’ın dini oldukları iddia edilen paralel dinler oluşturulması gerekmektedir. Bu sebeple paralel dinler, tarihin her döneminde iktidarlar tarafından desteklenerek köle toplumlar oluşturmada kullanılmışlardır. Bu dinler Allah’ın dini olmadıkları için de insanlığa hiçbir zaman fayda ve mutluluk getirmemiş, daima kaos, düşmanlık ve perişanlığın kaynağı olmuşlardır. Zaten hürriyeti elinden alınmış toplumlarda mutluluktan söz edilemez. Mutlu köle olmaz.

    Nitekim Firavun ve onun devlet büyükleri, kendilerine gönderilen Musa ve Harun Aleyhimesselamın, aslında iktidarlarını ele geçirmenin peşinde olduklarını düşünmüşlerdi. Çünkü Firavun ve yanındaki devletliler, oluşturdukları paralel dinlerini, halkın üzerinde kendi hakimiyetlerini kurup onları kendilerine kul etmek için kullanıyorlardı. Zaten eğer amacınız insanları köleleştirmek değilse Allah’ın dinini bozup paralel bir din oluşturmanız anlamsızdır:

    Sonra onların ardından da Musa’yı ve Harun’u, âyetlerimizle birlikte Firavun’a ve ileri gelen adamlarına gönderdik. Onlar da büyüklenmişlerdi. Zaten bir suçlular topluluğu idiler. (Yunus 10/75)

    Dediler ki “Atalarımızdan görüp bildiğimiz yoldan bizi çevirmek için mi geldin? Bu yerin büyüğü ikiniz olacaksınız öyle mi? Biz ikinize de inanmıyoruz.” (Yunus 10/78)

    Ayette dikkatimizi çeken bir durum da firavun toplumunun paralel dininin, atalarından gördükleri din olmasıdır. Üstelik firavun ve avanesi “atalarımızdan gördüğümüz yol” ifadesini yollarının doğru yol olduğuna delil olarak kullanmakta ve böylece halkı etkileme yoluna gitmektedirler. Bu da paralel dini meşrulaştırmak ve gerçek dinmiş gibi göstermek için baş vurulan en etkili yoldur ve geniş kitleler “atalarımızın dini” söylemiyle kandırılmaktadırlar. Oysa içinde doğduğumuz topumun dini ve din adına sergiledikleri uygulamaları, onun Allah’ın dini olduğunu göstermez. Bugün yeryüzünde hangi toplumda dünyaya gelirsek gelelim sorgulamadan kabul edeceğimiz bütün dinler paralel din olacaktır. Çünkü yeryüzünde an itibariyle Kur’an’ın hakim olduğu bir coğrafyadan bahsetmemiz mümkün değildir. Bu da demektir ki atalarımızın ve mensup olduğumuz toplumun dini otomatik olarak paralel dindir. Dolayısıyla sorgulanması ve Allah’ın kitabına uygun olmadığı için derhal terk edilmesi gerekir:

    Onlara “Allah’ın indirdiğine, Elçinin getirdiğine gelin!” dense, ”Atalarımızdan gelen bize yeter!” derler. Ya ataları bir şeyi bilememiş ve doğru yolu bulamamışlarsa ne olacak? Ey inanıp güvenenler (müminler)! Siz kendinizden sorumlusunuz, doğru yolda olduğunuz sürece yoldan çıkanların size zararı olmaz. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yapıp ettiğiniz şeyleri size bildirecektir. [3] (Mâide 5/104-105)

    Herhangi bir insanın ya da kurumun iddiasını ve uygulamasını Allah’ın dini olarak kabul ettiğimizde aslında gerçek dine paralel, uydurma bir dini yaşamaya başlamış oluruz. Böyle bir durumda Allah’ın o konudaki gerçek hükmünü göz ardı ettiğimiz yani üzerini örttüğümüz için “kafir”, Allah’ın hükmü yerine bir insanın –ki bu kendimiz de olabiliriz- ya da kurumun görüşünü din saydığımız yani onu Allah ile aramıza koyduğumuz için de “müşrik” olarak adlandırılırız. Bu adlandırmalar insanlar tarafından değil, Allah’ın kitabı tarafından yapılmaktadır. Yaygın kanının aksine kafir ve müşrik ifadeleri birer hakaret değil, Allah’ın kitabında detaylıca açıkladığı ve örneklendirdiği temel kavramlardır. Bizi Allah’ın kitabında yaptığı tanımlara göre kafir ya da müşrik yapan şey, fiillerimizdir. Gerekli yanlışları yapıyorsak herhangi bir insanın bize kafir demesine gerek olmaksızın o tanıma gireriz. Kafir olabilmemiz için doğruları ve gerçekleri bilmemiz ve onları görmezden gelmemiz gerekir:

    Kendilerine açık belgeler gelmiş, Allah’ın Kitabının[4] hak olduğuna şahit olarak inanıp güvenmiş sonra âyetleri görmezlikten gelmiş (kâfir olmuş) bir topluluğu hiç Allah yola getirir mi? Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Âl-i İmrân 3/86)

    Kısacası bir tür dışlama ve ötekileştirme olarak anlaşılan ve kullanılan “tekfir etme”, gerçekte bir statü belirlemeden başka bir şey değildir ve insanların iddialarıyla değil, bizzat Kur’an’ın belirlediği ölçülere uyulup uyulmadığı ile ortaya çıkar. Yani bizim birilerine kafir veya müşrik dememizin de bir önemi yoktur. Herkes kendisinin hangi kategoriye girdiğini Allah’ın kitabını ölçü alarak belirleyebilir. Kur’an, “dünya hayatı”, yani “hemen yanıbaşımızdaki yakın menfaatimizi”, diğer bir deyişle “maslahatı” Ahiret hayatına, yani Rabbimizin belirlediği evrensel doğrulara tercih ediyorsak bizi “kafir” olarak tanımlamaktadır:

    O kafirlerin, suçlarıyla sıkı sıkıya bağlı olan azaptan dolayı çekecekleri var. Onlar, dünya hayatını Âhiretten çok seven, anlaşılamaz eğrilikler oluşturarak Allah yolundan  çekilen kimselerdir. Onlar derin bir sapkınlık içindedirler. (İbrahim 14/2-3)

     

    Günümüzün Gözde Paralel Dinlerinden Bazıları:

    Dinin temel kavramlarını Kur’an’dan öğrenerek etrafımızda yaşanan dine baktığımız zaman, paralel dinin ne kadar yaygın ve ne kadar çeşitli olduğunu rahatça görmeye başlarız. Hatta bizim hiç tahmin etmeyeceğimiz uygulamaların bile birer paralel din dayatması olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Bu yazımızda bu paralel dinlerin en çok tutulanlarından ve onların Kur’an’a aykırılığı en bariz olan söylemlerinden kısa örnekler görmeye çalışacağız. Böylelikle umarız ki; bu dinlerden birinin mensubu olduğu halde hala doğru yolda olduğunu sanan kardeşlerimizi uyarma ve daha da önemlisi kendimizi kontrol edip fabrika ayarlarımıza döndürme fırsatını değerlendirmiş oluruz:

     

    – Paralel Dinler Olarak Mezhepler:

    Müslümanlar mezhepleri ve onların İslam’a yüzde yüz aykırı uygulamalarını, Allah’ın kitabı ellerinde olmasına rağmen, paralel dinler olarak benimsemişler ve bölünmüşlerdir. Oysa yukarıdan itibaren yaptığımız tüm tanımlamaları ortaya koyan aşağıdaki ayetlerde bunu yapmamaları için Rabbimiz tarafından uyarılmışlardır:

    Dinlerini (Kitap’tan) ayıran ve farklı birlikler (mezhepler) oluşturanlardan olmayın. Her cemaat/mezhep kendinde olanla övünüp durur. Bu insanlara bir zarar gelse dönüp Rablerine yalvarırlar. Sonra onlara iyiliğinden tattırsa bakarsınki bir kısmı, Rablerine ortak koşuyorlar. Bunu, bizim verdiğimizi gizlemek için yaparlar. Keyfini sürün bakalım; yakında öğrenirsiniz. (Rum 30/32-34)

    Bu ayetlerde, insanların gördükleri zarardan sonra Allah’ın ikramı geldiğinde tekrar O’na ortak koşmaları konusuna dikkat etmemiz gerekir. Müşrik sayılmalarının gerekçesi ayette çok açıktır: Allah’ın verdiğini, yani kitabını gizlemek için kendi kurguları olan mezheplerine uymak. Yani ayette, insanların, herşey yolunda giderken Allah’ın ayetlerine değil, kendi kurgu mezheplerine uyan kişiler oldukları belirtiliyor ve bu eylemleri “Rablerine ortak koşma” yani “şirk” olarak tanımlanıyor.

    Mezheplerin paralel birer din olduklarını görmek için fıkhi uygulamalarının Kur’an’a ne kadar ters olduğunu görmek yeterlidir. Süleymaniye Vakfımızın çalışmalarını takip edenler artık yakinen biliyorlar ki mezheplerin tamamı Kur’an’a rağmen savaş esirlerini köleleştirmeyi, küçük çocukların evlendirilmelerini, sadece sözle birkaç saniyede gerçekleşen boşanmayı, kadınların dövülebileceğini ve daha birçok Kur’an’a ve dolayısıyla fıtrata aykırı hükmü din haline getirmişlerdir. Kur’an’a taban tabana zıt bu uygulamalar elbette İslam olamazlar. Dolayısıyla paralel dinlerin uygulamaları olarak görülmek zorundadırlar. 

     

    – Tasavvuf Paralel Dini:

    Günümüzde en yaygın paralel dinlerden biri de “tasavvuf” adını taşımaktadır. Öyle ki tasavvuf ismi neredeyse İslamla özdeşleşmiştir. Hatta pek çok insanın tasavvuf sayesinde müslüman olduğu, günümüzde İslam’ın tasavvuf sayesinde yayıldığı iddia edilir. Ancak o yayılanın kesinlikle İslam olmadığını söylemek için büyük bir uğraşa gerek yoktur.

    Yukarıda kısaca değindiğimiz şirk kavramını biraz daha detaylandırmak gerekirse; şirk tevbe etmeden ölündüğü takdirde asla affedilmeyecek tek ve en büyük günahtır. Allah’ın tüm kitaplarının ana konusu şirkle mücadeledir. Şirk Allah’a inanmamak değil, Allah’ın uzak olduğuna, O’na yaklaşabilmek için aracı kişi ve/veya kurumlara ihtiyaç olduğuna inanmak ve Allah’a ait özelliklerin O’ndan başkalarında da olduğunu iddia etmektir. Bu durumda insan, direkt Allah’tan yardım istemek ve O’nun sözünü tek ve mutlak gerçek kabul etmek yerine, arada başkalarını şefaatçi, yardımcı, kurtarıcı kabul edip bunların iddialarını din sayacaktır.

    Tasavvufun bu en temel konudaki sabıkaları saymakla bitmez. Bu paralel dinin dokunulmaz kabul edilen büyük alimlerinin (!) kitaplarını okuduğumuzda İslam’ın en temel akidesi olan tevhidin nasıl yerle bir edildiğini ve Allah’ın dininin nasıl tam bir şirk dini haline getirildiğini görmemiz hiç de zor olmaz. Yeterki meseleye Kur’an’ı bilerek yaklaşalım. Mesela bu paralel dinin önemli isimlerinden Gazali’ye göre evliya kabul edilen kişiler, nebiler gibi Allah’tan kendi iradeleri dışında bilgi alırlar:

    “Bu bakımdan evliyâ ile enbiyânın ilimleriyle ulema ile hükemânın ilimleri arasındaki fark şudur: Evliyânın ve enbiyânın ilimleri kalbin dahilinden gelir, melekût âlemine açılan kapıdan gelir. Hikmet ilmi ise, duyuların kapılarından gelir.”[5]

    Ancak Gazali’ye göre evliya (veliler) enbiyadan (nebilerden) daha üstündür çünkü ilimlerini direkt Allah’tan alırlar, nebilerse vahiy meleğine ihtiyaç duyarlar:

    “…delilsiz ve öğrenmeksizin kalbe ilka edilen ilim, kulun nasıl ve nereden kendisine verildiğini bilmediği ve kendisinden istifade ettiği sebebe muttalî olduğu kısımlara ayrılmaktadır. O sebep de ilmi kalbe ilka eden meleğin müşahedesidir. Birincisine ‘ilham’ ve ‘kalbe üflemek’ adı verilir. İkincisine ‘vahy’ denir. Vahy sadece peygamberlere mahsustur. Birincisi ise evliyâya mahsustur.”[6]

    Tasavvuf adı verilen paralel dinin, gerek tanınma gerekse akideyi bozmada sınır tanımama bakımından en büyük isimlerinden biri de kuşkusuz Muhyiddin İbn-ül Arabi’dir. Bu zat, Fütuhat-ı Mekkiyye adlı kitabında kendisinin velilerin sonuncusu olduğunu iddia etmektedir (hatem-ül evliya)[7]. Aynı şahıs bu iddiasını pekiştirdiği ve rüyasında kendisine Rasulullah tarafından verildiğini[8] iddia ettiği bir diğer kitabı olan Füsus-ül Hikem’de ise velilerin sonuncusunu yani kendisini şöyle tarif etmektedir:

    “Bundan dolayı resûllerin sonuncusu velî ve resûl ve nebîdir. Ve evliyânın sonuncusu, asıldan alıcı olan vârisdir ve mertebelerin müşâhede edicisidir. Ve o, şefâat kapısının fethinde Âdem evlâtlarının efendisi ve cemâatin önde olanı olan Muhammed (s.a.v.)’in güzelliklerinden bir güzelliktir.”[9]

    Geniş kitleler üzerinde İslam olduğu algısı yaratılmış, oysa Kur’an’a tamamen aykırı bir paralel din olan tasavvufun ne derece şirke batmış olduğunu bu kısa örneklerden dahi görmek mümkündür. Hatta tasavvufun bu büyük alimlerinin (!) eserleri bu ifadelerden çok daha ağır binlercesiyle tıka basa doludur. Tasavvuftaki bu yoğun şirki en açık şekilde görebileceğimiz bir diğer isim de bugün tüm dünyada tanınan Celaleddin Rumi’dir (nam-ı diğer Mevlana). Bu kişinin ortaya koyduğu eserlerde anlattıkları öylesine İslam zannedilmektedir ki herhangi birine karşı çıkmak bile büyük bir kitlenin tepkisini çekmeye yetmektedir. Ne var ki; en bilinen eseri olan Mesnevi’nin internette kolayca bulunabilen önsözü bile asla kabul edilemeyecek ifadelerle doludur. Tıpkı İbn’ül Arabi gibi Celaleddin de bu kitabın kendisine yazdırıldığını iddia etmekte ve insanları bu yolla etkilemeye çalışmaktadır. Fakat biz bir başka eserindeki çok daha ağır ifadelerinden alıntı yapmak istiyoruz: Divan-ı Kebir. Celaleddin bu kitabında Ali radyallahuanh hakkında bakın neler söylüyor:

    “Hakkın yüksek sıfatları Ali’nin vasfıdır. Hakkın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrı’nın zatına yapışmış, o olmuştur. Hani duyduğun lahutun o gizli hazinesi yok mu; işte o odur. Çünkü o haktan, hakla görünmüştür. O hazinenin nakdi tükenmez ilimdi. İşte o ilimden maksut yüce Ali’dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilmez. Zira o hakimdir, herşeyin bilginidir. İbtidasız (başlangıçsız) evvel o idi, sonsuz ahir de o olur. Peygamberlere yardım eden o idi, velilerin gören gözü de hakikaten odur. Yüzünün nurlu parıltısı kendi ziyasından bir güneş yarattı. O hak iledir; hak ondan görünür. Hakka ki o hak ile ebedidir.”[10]

    Bizce Paraleldin-i Rumi adını daha çok hak eden bu şahsın yalnızca Allah’ta olan özellikleri Ali (r.a)’a verdiği, açıkça şirk olan ifadeler bu kadarla da kalmıyor. Ne yazık ki insanı okurken bile utandıran şu sözleri de yine aynı kasidede yer alıyor:

    “Gene Ali’nin vergisidir ki Meryem’e arkadaş oldu da İsa vücuda geldi…”[11]

    “Dinde evvel o idi, ahir o idi. Allah ile içli dışlı o idi…”[12]

    Yazar bu sözlerine karşı çıkılacağını da gayet iyi bildiğinden olsa gerek, şöyle devam ediyor:

    “Ey efendi! Benimle boşuna kavga etme! Bu böyledir. Hakikat budur ki biz hepimiz zerreyiz, güneş odur. Biz hepimiz damlayız, deniz odur.”[13]

    Görüldüğü üzere çok saygın oldukları düşünülen isimler gerçekte sınırları aşmada, dinin en temel kavramlarını dinamitlemede ve kendilerini ilahlaştırmada birbirleriyle yarışır haldedirler.

    Yavaş yavaş günümüze doğru gelmeye ve tasavvuf adlı paralel dinin diğer büyük (!) isimlerinden alıntılar yapmaya devam edelim. Bunlardan biri de Said Nursi’dir. Kim olduğunu anlatmaya hiç gerek olmayacak kadar meşhur Nursi de evvela geleneği bozmamakta ve Risalelerin kendisine yazdırıldığını iddia etmektedir.[14]

    “Bu risalenin girişinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki öyle yazdırıldı.”[15]

    Tasavvuf ve tarikatlara göre evliyalık Allah ile insan arasında bir aracı kurum haline getirilmiştir. Allah dostu anlamında kullanılan veli ifadesi belli şahıslara has kılınır ve bunlar arasında da kutub, gavs, evtad, revasi, nüceba, nükeba gibi mertebelerin bulunduğu hiyerarşik bir yapı olduğu iddia edilir. Bunların kainatta tasarruf sahibi olduklarına, insanlara yardıma koştuklarına inanılır ki böyle bir inanç tam anlamıyla şirktir. Hatta Kur’an’a göre Mekkeli müşrikler bile şirkte bu kadar ileri gitmemiş kainatta tasarruf sahibi olanın sadece Allah olduğunu söylemişlerdir.[16]

    Aşağıda Said Nursi’den yapacağımız alıntıda geçen ifadelerin anlaşılması için yaptığımız bu kısa açıklama ile yetinmek istemeyenler konunun ayrıntısını Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır’ın Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk ile Prof. Dr. İbrahim Sarmış’ın Tasavvuf ve İslam adlı kitaplarına başvurabilirler.

    Said Nursi, kendisinin kainatta tasarrufu bulunduğu iddia edilen bu velilerin en büyüğünün bile üzerinde ve ferdiyet yani “bir tek olma” makamında olduğunu Risalelerde şu şekilde dile getirmektedir:

    “Risale-i Nur’un manevi kişiliği ve onu temsil eden has şakirtlerinin manevi kişilikleri Ferid (bir tek olma) makamıyla şereflendikleri için onların üzerinde ne bir ülkenin kutbunun ne de zamanının büyük bölümünü Hicaz’da geçiren kutb-u azamın yetkisi vardır. Bu sebeple kutb-u azamın dahi emrine girmek zorunda değillerdir. Her devirde var olan iki imam gibi onu tanımaya mecbur olmazlar. Ben eskiden Risale-i Nur’un manevi kişiliğini (kendimi) o imamlardan biri zannederdim. Şimdi anlıyorum ki gavs-ı azam hem kutub, hem gavs hem de ferdiyet (birlik) makamında olduğundan, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet (birlik) makamıyla şereflenmiştir.”[17]

    Tasavvuf ve tarikatlardaki velilerin hiyerarşik yapısından ve bunların en üstü olan kutup kavramından kısaca bahsetmiştik. Paralel din yolculuğumuzda artık günümüze gelelim ve Fethullah Gülen’den kutbun ne olduğunu öğrenelim:

    “Kutup; insanlar arasında, yer-gök ehlinin matmah-ı nazarı, Hakk’ın kâmil mânâda halifesi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın has varisi ve her devirde bulunan insan-ı kâmilin de unvanıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan sonra bu paye, dava-yı nübüvvetin hakikî vârisleri olmaları itibarıyla, hilâfet sıralarına bağlı olarak, Râşid Halifeler’le temsil edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise, hakikî müçtehid ve mânâ âleminin sultanları, zâhir ve bâtının da kahramanları aktâb, evliyâ u asfiyâ ile..

    Bir kutup, hususî mazhariyetleri ve vazifesiyle mütenasip özel donanımı açısından tıpkı Kutup Yıldızı gibi tektir, yektadır; yer ve gök ehlinin de gözdesidir…”

    “Kutup, bir gözü bütün mükevvenâtta diğeri eşyanın perde arkasında sürekli mârifet avlar ve gönlüne akan hikmet ibrişimleriyle varlığın ruh ve mânâ desenlerini işleyerek, çevresine lâhûtî dantelalar sunar…”

    “O, hiss-i melekiyesi itibarıyla, kalbi İsrâfil’e, nutku Cebrail’e, kuvve-i cazibesi Mikail’e, kuvve-i dâfiası da Azrail’e ayna bir kâmildir. Bu açıdan da o, bütün âlemlerin “min vechin” kalbi olma mesabesinde bir merkez insan/kendi çağı itibarıyla Allah’ın halifesi, Hakikat-ı Muhammediye (aleyhi afdalussalavât)’ın has talebesi ve temsilcisi, “taayyün-ü evveli”nin zaman üstü bir şuaı ve ilâhi esrarın bütün gönüllere intikalinde de nûrânî, şeffaf bir vasıtasıdır.”[18]

    Görüldüğü gibi, yukarıdaki yazıda ve tüm büyük mutasavvıfların çok değerli kabul edilen kitaplarında anlatılan tasavvuf inancında veliler birer ilahtır. Bu inançlar bu şahısların hepsinde vardır. Günümüzde bu sözde alimlerin bir kısmının diğerlerinden daha iyi olduklarını iddia edenler bulunmaktadır; ancak yazdıklarına bakıldığında bu iddianın aslı olmadığı kolayca ortaya çıkmaktadır. Daha açık bir ifadeyle; Fethullah Gülen neyse Said Nursi de Celaleddin Rumi de İbnul Arabi de odur. İslam’ı bir şirk dini haline getirmede hiçbirinin diğerinden farkı yoktur. Her biri aynı paralel dinin farklı zamanlarda yaşamış liderleridir. Bunu görebilmenin olmazsa olmaz şartı Kur’an’ı biliyor olmaktır. Şirkin ne olduğunu Kur’an’dan değil de bu sözde alimler ve çok sayıdaki benzerlerinden öğrenecek olursak, onların bu anlattıklarının şirk olduğunu görmemiz elbette mümkün olmayacaktır. Bu durum tıpkı daha önce tertemiz bir denizde yüzmemiş bir insanın bataklığı tatil cenneti zannetmesine benzer.

     

    – Resmi ve Kurumsal Paralel Din:

    Paralel dini, “Kur’an’a aykırı bütün din sayılan inanç ve uygulamalar” olarak tanımladığımız için sadece mezhepler, tasavvuf ve tarikatlarla sınırlı tutmamız doğru olmaz. Bunlara devlete bağlı kurumlar eliyle oluşturulan “resmi” paralel dinler de eklenmelidir. Belki de paralel din kavramının en etkili ve gerçek dini geçersiz kılma açısından en tehlikelisi sırtını devlete dayamış olanlardır. Zira değişen konjonktüre, siyasi  erke ve “maslahata” göre dinin hükümleri çığrından çıkarılabilmektedir. Aslında yukarıdaki maddelerde gördüğümüz mezhep ve tasavvuf dinleri de çoğunlukla bu kurumsal devlet dininin desteğiyle kendilerine hakimiyet alanı bulmaktadırlar. Her ne kadar paralel dinler devletle ters düştüklerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan onların uygulamalarını tenkid eden açıklamalar gelse de arada önemli bir söylem farkı olmadığını görmek çok da zor değildir. Bu sebeple devletin bu resmi kurumu inandırıcılıktan ve samimiyetten hergün biraz daha uzaklaşmaktadır. Mesela; yukarıda Fethullah Gülen’den alıntıladığımız Kur’an’a aykırı söylemlerle bugün Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Başkan Yardımcılığı yapan Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz’ın aşağıdaki ifadeleri arasında bir fark görmek mümkün değildir:

    “Kutup en büyük velidir. Bütün erenlerin başı, Allah’ın izniyle kainatta tasarruf sahibidir. Gavs, darda kalındığında sığınılan ve istimdad edilen yani yardım istenilen kutuptur. Darda kalan sufiler “yetiş ye gavs” diyerek gavsa sığınırlar. Gavs, istimdad edene yardım elini uzatır. Abdulkadir Geylani gavs-ı azam lakabıyla ünlüdür.

    Ancak bütün bu sığınma ve istimdadlar zahirde gavsa ise de hakikatte Allah’adır. Çünkü alemde yegane mutasarrıf Allah Teala’dır. Ondan başka fail-i mutlak yoktur. Gavs olarak bilinenler esma ve sıfat-ı ilahi mazharıdırlar.”[19]

    Hangi ekolden olurlarsa olsunlar paralel dinlerin ortak özelliği insanı ilahlaştırmak ve Allah ile kul arasında bir takım makamlar uydurarak birilerini veya bazı kurumları o makamlara layık görmektir. Bu durum ne yazık ki Allah’ın ayetlerinin meallerine kadar sokulmuştur. Ülkemizin en tanınmış ilahiyatçıları tarafından hazırlanmış Türkiye Diyanet Vakfı’nın mealinde Bakara Suresinin 30. ayetinin mealinde parantez içinde şu açıklamaya yer verilmiştir:

    “Halife, vekil, temsilci demektir. Allah yeryüzünde iradesini temsil etmek üzere insanı yaratmış, orada ilahi hükümranlığı gerçekleştirme görevini de ona vermiştir.”[20]

    Bu açıklamada yer verilen, “insanın yeryüzünde ilahi hükümranlığı kurma görevine sahip olması” iddiası kutup, gavs gibi uydurma makamlara giden yolu sonuna kadar açmaktadır. Oysa ne açıklama gereği duyulan ayet ne de Kur’an’daki herhangi bir ayet buna asla izin vermemektedir. [21]

    Bir önceki bölümde Fethullah Gülen’den yaptığımız alıntıda geçen Hakikat-ı Muhammediye ifadesi okurlarımızın dikkatinden kaçmamıştır. Bu terimin ne anlama geldiğini öğrenmek için Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ndeki Hakikat-ı Muhammediye maddesinden kısa bir bölümü görelim:

    “Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir…

    Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir.”[22]

    Dikkat edilecek olursa bu batıl ve şirk inanç, hiçbir eleştiri yapılmadan, sanki gerçekten dinde yeri varmış gibi yazılmış ve Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde okurlara sunulmuştur. Bu durumun kabul edilmesi mümkün değildir.

    Devletin resmi dini kurumunun eliyle paralel din oluşturulmasının birçok örneği sayılabilir. Mesela her Ramazan’da gündeme gelen imsak vaktindeki bariz hatanın hala Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından din diye insanlara sunulması da bir paralel din dayatmasıdır. Bu dayatma da devletin resmi kurumu tarafından, paralel imsakiye dağıtılarak yapılmakta ve Allah’ın hem yarattığı hem de indirdiği ayetler tüm uyarılara rağmen “görmez”den gelinmektedir. Aynı yanlış hergün kılınan yatsı namazı vaktinde de yapılmakta, sabah namazına kadar kılınabileceği de söylenerek yine çok açık ayetlere sırt dönülmektedir. İşte Allah’ın kitabına aykırı paralel dinler böyle oluşturulmakta, paralel dini oluşturan kurumlar da sırtlarını devlete ve dolayısıyla siyasi iktidarlara dayadıklarından, Allah’ın ayetleri ile yapılan uyarıları dikkate alma gereği duymamaktadırlar.

     

    – Modernist Paralel Dinler:

    Paralel dinlere son bir örneği de bugünün modernist ilahiyatçılarından verelim. Günümüzde Kur’an’a yönelişin özellikle gençler arasında artmasıyla birlikte, bunun önüne geçmek için gereken önlemlerin alınmakta olduğu da görülmektedir. “Kur’an’cı” görünerek, gerçekten Kur’an’a yönelenlerin arasına sızan bir likid grup Kur’an’a kendi deyimleriyle “tarihselci” bir yaklaşımla bakmakta ve Kur’an’daki hükümlerin bugüne hitap etmediğini ısrarla vurgulamaktadırlar. Onlara göre miladi altıncı yüzyılın Mekke toplumuna inmiş kitabın hükümleri bugün uygulanamaz ve bugün uygulanması gereken dinin hükümlerini de elbette tarihselciler gibi düşünen sözüm ona alimler koyacaklardır. Dolayısıyla bu iddia da yine insan uydurması bir paralel din oluşturmak demektir. [23]

    Sanılanın aksine paralel dinin bu çeşidi de tarih boyunca var olagelmiştir ve Kur’an bunun da örneklerini gözler önüne sermektedir. Tarihselciler çok daha ileri giderek Kur’an metninin, “Allah’ın ayetleri” denmesine rağmen, aslında Rasulullah’ın sözlerinden oluştuğunu açıkça dile getirmektedirler. Kur’an’a tarihselci yaklaşımın sözcülerinden sayılabilecek olan Mustafa Öztürk, son çalışmalarından birinde şunları yazabilmektedir:

    “Hz. Peygamber insanlara tebliğ ettiği bu kelamın kendine ait olmadığını söylememiş, kendisinin Allah tarafından seçilip gaybi yardımla desteklendiğine dikkat çekmiştir. Bu gaybi yardım/destek Kur’an’da vahiy diye isimlendirilmiştir. Hz. Peygamber vahiy sayesinde Kur’an’ı kendi diliyle formüle etmiştir. Bu yüzden Kur’an Allah’ın ayetleri olarak nitelendirilmiş, yani Allah’tan kaynaklandığı için ilahi sözler olarak kabul edilmiştir.”[24]

    “Kur’an’da tabiat olaylarının ilahi ayetler olarak nitelendirilmesi bunların doğal sebeplerini nefyetmediği gibi Kur’an metnindeki ayetlerin “Allah’ın ayetleri” olarak nitelendirilmesi de metnin Hz. Peygambere ait olmadığını göstermez.”[25]

    Allah’ın kitabını yeryüzünde etkisiz kılmanın en acıklı çırpınışlarını içeren bu ve benzeri ifadeler tarihselcilik paralel dininin akademisyen ilahiyatçılar tarafından Kur’an’a rağmen hangi akıl almaz noktalara vardırıldığını gözler önüne sermektedir. Nitekim bugün haşa Allah gibi kitap yazmamız gerektiğini makalelerine yazan da bu paralel dinin akademisyen temsilcilerinden bir başkasıdır.[26]

     

    Sonuç:

    Geometrideki paralel ifadesi en az iki doğrunun varlığını vurgularken, “paralel din” tabirinde hiç “doğru” yoktur. Aksine, doğru olanı taklide yeltendikleri ve insan uydurması oldukları için paraleldirler. Yine geometrideki paralel iki doğru hiçbir zaman kesişmezler. Ancak paralel dinler müntesiplerini etkileyebilmek, sanki gerçek dinmiş izlenimi verebilmek, diğer bir deyişle doğru dine sızabilmek için Allah’ın dini ile belli konularda kesişmek zorundadırlar. Mesela paralel dinciler ibadetlerini yerine getirmek zorundadırlar ki insanlar üzerinde etki oluşturabilsinler.

    Yazımızda paralel din okyanusundan sadece birkaç damlayı gösterebildik. Bu dinlerin paralel olduklarını anlayabilmemiz için Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu bilmemiz ve ona sımsıkı sarılmamız gerekir. Onun Allah’ın kitabı olması da büyüklerimizin söylemesiyle değil, bizim kendi çabamızla görmemiz gereken bir durumdur. Ancak bu şekilde ona teslim olabilir ve paralel dinlere karşı teyakkuzda kalabiliriz.[27]

    Kur’an’da paralel dinlerin her çeşidinden çok sayıda örnek bulunur ve bu örnekler de gösterir ki, paralel dinlerin ortak özellikleri, belli bir sınıf insan tarafından sıradan halk kitlelerine dayatılmalarıdır. Nebiler ise sadece Allah’tan başka ilah olmadığını tebliğ etmişlerdir. Bu duruma örnek olarak Nuh Aleyhisselam ve toplumu gösterilebilir:

    Biz Nuh’u kendi halkına (elçi) gönderdik; “Acıklı bir azap gelmeden halkını uyar!” dedik. Onlara şöyle dedi: “Ey halkım! Ben size doğruları açıklayan bir uyarıcıyım. Allah’a kulluk edin, O’ndan çekinerek kendinizi koruyun ve sözümü dinleyin! (Nuh 71/1-3)

    Ancak bu uyarıları  yıllarca gece-gündüz, gizli-açık yapmasına rağmen toplumunun elit tabakası, insanlara paralel dinlerinden dönmemeleri çağrısı yapmaya devam etmişlerdir:

    Şöyle dediler: “Sakın ilahlarınızı bırakmayın! Ved’den, Suva’dan, Yeğus’dan, Yeuk’dan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!” (Nuh 71/23)

    Öyle ki bu büyük nebimiz şöyle dua edecek hale gelmiştir:

    Bunlar birçoklarını saptırdılar. Rabbim! Bu yanlışlar içindeki bu kimselerin sadece sapıklıklarını arttır.” (Nuh 71/24)

    Görüldüğü gibi paralel din büyükleri, insanları tarih boyunca insan uydurması ilahlara çağırmışlardır. Nebiler de tarih boyunca insanları paralel dinlerini bırakıp Allah’ın dinine davet etmişlerdir. Yusuf Aleyhisselam’ın paralel dinle mücadelesi de bunlardan biridir:

    O’nunla aranıza koyarak kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın koyduğu isimlerden başkası değildir.  Allah’ın onlar hakkında indirdiği bir yetki (sulta) yoktur. Hüküm, Allah’ın hükmüdür. O, kendinden başkasına kul olmamanızı emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak, insanların çoğu bunu bilmezler. (Yusuf 12/40)

    Ve yine yaşayarak şahit olduğumuz gibi bu durum bugün de aynen devam etmektedir. Kur’an’da bu ayetler olduğuna göre, paralel dinler ve onların sözde alimleri, “o son saat”e kadar var olacaklardır. Ancak tüm insanlık yanlışa sarılsa da gerçek bir Müslümana düşen, tek başına kalmak pahasına Nuh Aleyhisselam ve tüm nebiler gibi sadece Allah’a sığınıp O’ndan yardım istemek ve doğruları yapmaktır:

    Rabbim! Beni, anamı, babamı, evime gelen mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla! Yanlış yapan bu kimselerin de sadece yıkımlarını artır! (Nuh 71/28)

    Nuh bizi yardıma çağırmıştı; onu ne güzel karşılamıştık. Onu ve ailesini o büyük üzüntüden kurtarmıştık. Soyunu devam ettirdiğimiz sadece onlar olmuştu. Arkadan gelenlerce bu halleriyle anıldılar. Çağdaşları arasından Nuh’a selam olsun. Biz, güzel davrananları işte böyle ödüllendiririz. (Saffat 37/75-80)

    Erdem Uygan

    [1] Bkz: Al-i İmran 3/19 ve 83-85
    [2] Allah’ın tüm nebilerine indirdiği din
    [3] Bu konuda ayrıca şu ayetlere de okunmalıdır: Bakara 2/170, Araf 7/28 , 70-71, 172, 173, Yunus 10/78, Hud 11/62,87, Yusuf 12/40, Nahl 16/35, Enbiya 21/51-54, Zuhruf 43/22-24, Necm 53/23.
    [4] “Ayette geçen Resul (الرَّسُولَ), hem bilgi hem de bilgiyi ileten elçi anlamındadır (Müfredat). Bilgi, elçiden önemli olduğu için Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Al-i İmran 3/144) Elçimiz Muhammed’in, Allah’tan getirdiği bilgiler Kur’ân’da toplandığından artık bizim için Resul, Kur’ân’dır. Bu yüzden burada resul kelimesine Allah’ın Kitab’ı anlamı verilmiştir.” – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır – Al-i İmran Suresi meali ilgili ayetin dipnotu.

     
    [5] Gazzali – İhya’u Ulum’id-Din – 3. Cilt – Mühlikat 6. Kitap – Kalbin Acaib Halleri Bölümü – İki Makam Arasındaki Farkın Bir Misâl İle Beyanı
    [6] Gazzali – İhya’u Ulum’id-Din – 3. Cilt – Mühlikat 6. Kitap – Kalbin Acaib Halleri Bölümü – İlham İle Öğrenmek ve Hakkın Keşfedilmesinde Sûfîlerin Yolu İle Ehl-i İstidlâl’in Yolu Arasındaki Fark.
    [7] Geniş bilgi için bkz. Celaleddin Vatandaş – Vahiyden Kültüre – s: 198 ve 192 no’lu dipnot – Pınar Yayınları – 10. Baskı Haziran 2014
    [8] “Bundan sonrasına gelince, kesinlikle ben mübeşşirede Resûlallah (a.s.)’ı rü’yet ettim. O bana 627 yılının Muharrem ayının son on gününde, Şam’da gösterildi. Bu halde (S.a.v.)’in elinde bir kitap var idi. Bana buyurdu ki: “Bu Fusûsu’l-Hikem kitâbıdır. Bunu al ve insanların istifâdesine sun! Bununla kendilerine fayda temin etsinler!“ Füsusu’l Hikem Tercüme ve Şerhi – Önsöz p:3.
    [9] Füsus-ül Hikem Tercüme ve Şerhi – Şisiyye Fassı – s:212 p:23 http://www.mehmetizzetaslin.com/FileUpload/bs535365/File/fusus_ul_hikem.pdf
    [10] Divan-ı Kebir’den Seçme Şiirler 1 Mevlana, Na’t-ı Ali Kasidesi s:3-4 – M.E.B Yayınları Şark İslam Klasikleri – İstanbul 1995
    [11] A.g.e s: 4
    [12] A.g.e s: 6
    [13] A.g.e s: 6
    [14] Bkz: Risale-i Nur Eleştirisi, s: 314-320 – Adem Tutal – Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2016
    [15] Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır –s: 223, 333 no’lu dipnot: Şualar, Yedinci Şua, c1, s:895
    [16] Bkz.: Yunus 10/31
    [17] Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, s:133 – Ayrıca Risaledeki orijinal metin için bkz: http://www.risaleinur.com.tr/kulliyat/1644.html
    [18] Kalbin Zümrüt Tepeleri – Fethullah Gülen – Veli ve Evliyaullah (2) bölümü, Kutup maddesi e-kitap s: 1285
    [19] Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk – Abdulaziz Bayındır – s:138 dn: Hasan Kamil Yılmaz Ricalul Gayb Altınoluk Mecmuası Aralık 1995
    [20] Kur’an’ı Kerim ve Açıklamalı Meali – Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları – Ankara 2005
    [21] Ayetin olması gereken meali ve halife kelimesinin Kur’an’daki gerçek anlamı ile ilgili bkz: Bakara Suresi Meali – Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır – Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2016
    [22] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi – c:15, s: 180 – Mehmet Demirci – http://www.islamansiklopedisi.info/index.php?klme=Mehmet+Demirci
    [23] Makale – Mustafa Öztürk – Benim Tarihselciliğim – http://mustafaozturkarsivi.blogspot.com.tr/2015/06/benim-tarihselciligim.html
    [24] Kur’an, Vahiy, Nüzul – Mustafa Öztürk – Ankara Okulu Yayınları – Ankara 2016 s: 144
    [25] A.g.e – s: 146
    [26] Makale: İlhami Güler – Üç Kur’an Tasavvuru – http://www.medeniyetmektebi.com//index.php?option=com_content&task=view&id=715&Itemid=2

    Ayrıca bkz: Makale – İlhami Güler – Vahiy: Allah’ın İnsan Sözü – Kur’an’i Hayat Dergisi – Eylül – Ekim 2009  – http://kuranihayat.com/vahiy-allahin-insan-sozu_d173.html
    [27] Bu konudaki makalemizi şuradan okuyabilirsiniz: http://www.suleymaniyevakfi.org/kuran-arastirmalari/de-ki-ne-dersiniz-ya-o-allah-katindansa.html

  • ZİKİR: Allah’ın Gönderdiği Kitapların Ortak Özelliği

    ZİKİR: Allah’ın Gönderdiği Kitapların Ortak Özelliği

    Bir an için bana; “derginin geçtiğimiz sayısında yayınlanan yazınızı okudum” dediğinizi ve benim de “peki anladınız mı?” şeklinde karşılık verdiğimi düşünün. Bu sözümü duyunca herhalde o ana kadar hakkımda taşıdığınız tüm olumlu izlenimlerinizi bir kenara bırakırsınız. Ve eğer çok ağır bir cevap vermezseniz, bu sizin nezaketinizden ve kendinizi kontrol edebilme yeteneğinizin üst seviyelerde olmasından kaynaklanıyor olacaktır. Zira okuma eyleminde bulunan kişi anlamadığını ancak kendisi itiraf edebilir ve “yazınızı okudum ama şu kısmını anlayamadım” der. Hatta bu itiraf da “yazınızı okudum fakat hiçbir şey anlamadım” şeklinde abartılı ifadeler içerirse bu sefer, yazara yönelik “anlaşılmaz, saçma sapan bir şey yazmışsın” demenin daha nazikçe dile getirilmesi olarak anlaşılabilir. Yani çok iyi bilinir ki okumak dendiği zaman okunan şeyin anlaşılmamış olması düşünülemez. Bu yüzden hiç kimse, bilmediği dilde kaleme alınmış bir metni okuduğunu, bir tür komiklik yapma niyeti olmaksızın iddia etmez. Kısacası “anladın mı?” diye sormak okuyana, anlaşılmaz olduğunu söylemek yazana hakarettir.

    Bu herkes tarafından bilinen genel kuralın tek istisnası ne yazık ki Kur’an olmuştur. “Kur’an okumak” kalıp ifadesinin içinde, okunan Kur’an’ı anlamak bulunmadığı gibi çoğu zaman anlamanın mümkün de olmadığı öne sürülür ve bir anlamda onu yazana (gönderene) en büyük hakaret sarf edilmiş olur.

    İşte yüce Allah’ın kitabındaki bütün kavramlar böylesi bir okuma (!) anlayışına kurban gitmiştir. Bu kavramların en önemlilerinden biri de “zikir” kavramıdır. Kur’an’da tüm vahiy zincirinin temel yapıtaşlarından biri olarak ortaya konmuş olan zikir, salt “Allah’ı anmak” eylemine indirgenmiş, odaklanılan ise bu anma işleminin kalpten yapılıp yapılmadığı gibi özden uzak konular olmuştur. İslam’dan bir parça sanılan tasavvuf ile iyice çığrından çıkarılan bu önemli kavramın, boncuklu sayaçların zikirmatiğe, Kur’an’ın da sevapmatiğe evrilmesini sağlamak dışında bir etkisi olmamıştır. Nitekim İslam Ansiklopedisinin “zikir” maddesinde anlatılanlar, kavramın içinin nasıl boşaltıldığı ve hatta “Allah’a ulaşmak”, “aleme ermek” gibi İslam ile taban tabana zıt, Kur’an’dan hiçbir delili olmayan anlayışlara nasıl malzeme yapıldığını gözler önüne sermektedir:

    “Allah’ı anmanın sığınma (istiâze), besmele, takdis, tesbih (sübhânellah), hamdele (elhamdülillâh), tekbir (Allāhüekber), tehlîl (lâ ilâhe illallah), havkale (lâ havle velâ kuvvete illâ billâh), istiğfar, tasliye (salavât) şeklindeki ifadelerle yapılması mümkündür (Lisânüddin İbnü’l-Hatîb, I, 304-307). İbadetlerin sıhhati için belli şartlar gerektiği halde zikir için hiçbir şart ileri sürülmemiştir; gece gündüz, ayakta, oturarak, yatarak, abdestli abdestsiz zikir yapılabilir. En faziletli zikir kalp ve lisanla birlikte yapılan zikirdir, yani dilin kalpte olanı ortaya koymasıdır. Daha sonra kalp ile, ardından da dil ile yapılan zikir gelir.

    ….
    Zikredenler açısından zikir üç kısma ayrılır: Zâhir ehlinin zikri şeriatın edeplerine riayet etmek ve ibadetleri yerine getirmektir. Tasavvuf ehlinin zikri Allah’a vâsıl olma arzu ve talebidir. Âriflerin zikri, nefsinden ve onun tasavvurlarından fâni olup sırf nur olan âleme ererek sonsuza nazar etmektir (Lisânüddin İbnü’l-Hatîb, II, 494-496).”[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][1]

    Biz bütün bunları bir tarafa bırakıp her zaman olduğu gibi Kur’an’da türevleri ile birlikte üçyüze yakın yerde geçen bu önemli kavramı yine Kur’an’dan öğrenmeye çalışacağız.

    Öncelikle zikir kelimesinin sözlük anlamlarına bakalım: Zikir kelimesi anmak, hatırlamak, bahsetmek gibi anlamlara gelmektedir. Ragıp El İsfahani Müfredat’ta kelimenin şu anlamına dikkat çekiyor:

    “Bilginin (akılda) hazır hale getirilmek istenmesi, akla çağrılması (istihzar) ve bir şeyin kalpte veya dilde hazır halde bulunması.”[2]

    Zaten hatırlamak dediğimiz eylemi düşünecek olursak, zihnimizde hali hazırda mevcut bulunan bir bilginin ön plana çıkarılması, kullanıma hazır hale getirilmesi olduğunu görürüz. O halde zikir dediğimiz bilgi, biz onu kullanıma açmadan önce de mutlaka var olmalıdır. Var olmayan bir şeyin bilgisinden (zikrinden) söz edilemez. Kelimenin bu özelliği Kur’an’da da dile getirilmektedir:

    “İnsan üzerinden mezkur bir şey olmadığı (zikre değer olmadığı, kendisiyle ilgili hiçbir bilginin bulunmadığı) uzunca bir zaman geçti değil mi?” (İnsan Suresi 76/1)

    Bu sebeple hatırlamanın zıttı olan unutmak bir bilginin yok olması değil, o bilginin (zikrin) zihnimizde kullanımda olmaması anlamına gelmektedir. Kur’an’da unutma

    eylemi zikrin zıttı olarak kullanılır ve kelimenin bu anlamı gözler önüne serilir:

    “Yusuf kurtulacağını düşündüğü kişiye dedi ki “Efendinin yanında benden bahset (beni zikret).” Ancak şeytan efendisine bahsetmeyi (onunla ilgili zikri) unutturdu. Dolayısıyla Yusuf hapiste birkaç yıl kaldı.” (Yusuf Suresi 12/42)[3]

    Yine zikir kelimesinin dil uzatmak, diline dolamak anlamlarındaki kullanımları da Enbiya Suresi’nin 36 ile 60 ve Yusuf Suresi’nin 85. ayetlerinde görülebilir.

    Tüm bu anlamlarının yanısıra zikir kelimesi Kur’ani bir terim olarak da karşımıza çıkmaktadır. Terim olarak zikrin ne anlama geldiğini de kelime anlamlarını göz önünde bulundurarak ayetlerin birbirlerini açıklaması metoduna göre okuduğumuzda Kur’an’dan öğrenmemiz mümkün olmaktadır. Zaten bizim asıl peşinde olduğumuz da kelimenin bu kavramsal anlamıdır. Kur’an’daki tüm kavramlar Rabbimiz tarafından itina ile açıklanmış, hiçbir kavramın içinin insanlar tarafından doldurulmasına izin verilmemiştir.[4]

    Kur’an’ın 38. suresi olan Sad Suresi’nde Rabbimiz yemin ifadesi kullanarak bu kavrama dikkatimizi çekmektedir:

    “SAD! O Zikri (ez-zikir) içeren Kur’an’a yemin olsun.” (Sad Suresi 38/1)

    Görüldüğü üzere Kur’an, içinde zikir denilen bir bilgi içermektedir. Kelimenin hatırlama anlamı düşünülürse, bu bilginin belirlilik takısı ile “ez-zikir” olarak adlandırılması, onun zaten bilinen, öteden beri var olan özel bir bilgiye atfen kullanılıyor olmasından kaynaklanıyor olmalıdır. Yani zikir denilen bilgiyi gören kişi “evet, bunu daha önceden biliyorum, bu bilgi bana yabancı değil, zaten böyle olmalı” diyebilmelidir.

    Kur’an’da Allah’ın bir şeye yemin etmesi, o şey üzerinde önem ve itina ile durulması, araştırma yapılması, dikkat edilmesi gerektiği, Rabbimizin yemin edilen konuda teyakkuzda olunmasını istediği anlamına gelir. O halde bu ayete göre zikir Kur’an’da detaylarıyla tanımlanmış ve gerekli çalışma yapılarak öğrenilebilecek bir kavram olmalıdır. Yine bu ayete göre zikir, Rabbimizden gereği gibi öğrenildikten sonra gereğince hayata geçirilmesi gereken bir kavram olmalıdır.

    Ayrıca ayette “zikir içeren Kur’an”a yemin edilmesi, Kur’an’ın bu zikri içermesi sebebiyle dikkat edilmesi gereken bir kitap olduğunu da gösterir. Tıpkı “içinde altın bulunan sandığa dikkat edin” sözünde olduğu gibi; sandığı dikkate değer kılan içinde altın olmasıdır. Kur’an’ın da önemini içinde barındırdığı zikirden aldığını söylememiz mümkündür. Yine eğer “Kur’an” kavramını “Rabbimizin aralarında kurduğu ilişki[5] sonucu küme oluşturan ayetler topluluğu” anlamıyla okursak, bu kez herhangi bir konuyla ilgili ayetler kümesinin tesbit edilmesiyle o konuya dair bir zikre yani doğru bilgiye ulaşılabildiğini söyleyebiliriz. Bu da zikrin, ayetler üzerinde bir usule göre çalışılarak sürekli yeni bilgiler üretebilme özelliğinin olduğunu gösterir. Nitekim bu özelliğini şu ayette daha net bir biçimde görüyoruz:

    “Bu indirdiğimiz bereketli zikirdir (doğru bilgidir). Şimdi bunu inkar mı ediyorsunuz?” (Enbiya Suresi 21/50)

    Kur’an’ın mubarek (bereketli) zikir olması, ondaki bilginin artan, çoğalan, verimli, üretken bir özelliğe sahip olduğunu , yani ondan sürekli bilgi üretilecek bir yapıda tasarlandığını gösterir. Ayetin sonundaki “e fe entum lehu munkirun” ifadesindeki “munkir” kelimesi konumuz açısından önemlidir: Zikir dediğimiz bilgi ve onun bereketli, verimli ve üretken olduğu inkar edilemez derecede iyi bilinir. Yine zikrin indirilmiş olması sadece Allah’tan gelebilecek bir bilgi olduğunu gösterir. Zaten onu bu derece inkar edilemez yapan da budur. Zikir kavramı hakkında şu ayetlerden de önemli bilgiler ediniyoruz:

    “Dediler ki “Ey kendisine Zikir indirilen kişi! Sen tamamen cinlerin etkisindesin. Söylediğin doğruysa bize melekleri getirsene!” (Hicr Suresi 15/6-7)

    Ayette alay eden kişilerin zikirle ilgili bir sorunları olmadığını, onun indirilmiş olduğunu ve zikir (ez-zikr) olduğunu inkar etmediklerini, böylece onun bir insan tarafından söylenecek bir şey olmadığını da bildiklerini görebiliriz. Burada alay ettikleri şey zikrin indirildiği kişinin Muhammed (a.s) olmasıdır.[6] Sırf bu yüzden zikri yani Allah’tan gelen doğru bilgiyi kabul etmeye yanaşmadıklarını anlıyoruz. Bu bilgilerin insan kaynaklı olamayacağını anladıkları için ve Allah’tan gelmiş olmasını da Muhammed (a.s.)’a kondurmak istemediklerinden onun cinlerle irtibata geçtiğini ileri sürmektedirler. Bu sebeple surenin 9. ayetinde cinlerle irtibatın söz konusu olmadığı vurgulanmak istenircesine şöyle buyrulmaktadır:

    “O Zikri (ez-zikr) Biz indirdik Biz! Onu koruyacak olan da Biziz!” (Hicr Suresi 15/9)

    Bu ayette ayrıca görmemiz gereken zikri Allah’ın bizzat koruyacak olmasıdır. Bu da onun özel bir bilgi olduğunu, her zaman ve mekanda geçerli olduğunu belirtmesi bakımından önemlidir. Ayrıca muhatapların, kabul etmeseler de kendilerine okunanın zikir olduğunu görmeleri zikrin eskiden beri korunduğunu da ortaya koymaktadır. Yani Allah’ın indirdiği kitapların zikir olması onları Allah’ın koruduğunun da bir delilidir. Bu koruma bir sonra gelen kitabın da zikir olması yani aynı bilgiyi ve metodu içermesi şeklinde olsa gerektir.

    Zikir, sadece Allah’tan gelebilecek olduğu bilinen bu sebeple de arzu edilen, beklenen bir bilgidir:

    Bunlar daha önce şunu da söylerlerdi:”Eski insanlara gelen zikir bizde olsa, Allah’ın en samimi kulları yine biz oluruz.” (Saffat Suresi 37/167-169)

    Allah’ın koruduğu bir bilgi herkesin ihtiyaç duyacağı yani herkesin işine yarayacak bir bilgi olmalıdır. Halk arasında nazara karşı etkili olduğu iddia edilerek gerçek etkisi saf dışı bırakılmış şu ayet de aynı konuda bilgimizi artırmamız için önemlidir:

    Ayetleri görmezden gelenler, bu zikri dinleyince sana kin ve nefret dolu gözlerle bakarak “İşte tamamen cinlerin etkisine girmiş adam!” derler. Oysaki bu, herkese yarayacak doğru bilgiden (zikrun li’l alemin) başka bir şey değildir. (Kalem Suresi 68/51-52)

    Burada ayetleri bilerek göz ardı edenler (kafirler) nebimizin okuduğu ayetlerin zikir olduğunu fark ettikleri için nefretle bakıyor olmalılar.[7] Zira okunanın zikir olması bir insan tarafından uydurulamayacağını da gösteriyor. Allah’tan gelmiş olduğunu kesin olarak bildikleri için sinirleniyor ve kıskanıyorlar. O ayetlere uymak zorunda kalmamak için de cinlerin etkisinde (mecnun) olduğunu iddia ediyorlar. Benzer şekilde zikrin insan sözü olamayacağını kavrayan kişilerin onun gönderildiği kişiyi garipsemeleri şu ayette de dile getirilmektedir:
    “O nankörler (kafirler), içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaşırdılar da şöyle dediler: “Bu adam, insanı büyüleyen bir yalancıdır.”” (Sad Suresi 38/4)

    Burada bahsedilen uyarıcı, kendisine zikir indirildiğini anladıkları kişidir. Bunu surenin 8. ayetinde görmek mümkündür:

    “Bu zikir aramızdan ona mı indirildi?” derler. Aslında bunların benim zikrimden şüpheleri var. Yok yok… Henüz azabımı tatmadılar. Yoksa
    üstün ve çokça bağış yapan Rabbinin ikram hazinesi, onların yanında mı?” (Sad Suresi 38/8-9)

    Burada da zikir ile değil, zikrin indirildiği kişi ile alay edilmektedir. Ayetteki “aslında bunların benim zikrimden şüpheleri var” ifadesi 4. ayetten itibaren okunduğunda görülür ki şüphe edilen Allah’ın zikir göndermesi değildir. Yani “Allah gönderirse elbette zikir gönderir ama bu sana gönderilen Allah’ın zikri olamaz çünkü bizim aramızdan sana gönderilmesi olacak iş değil” demiş oluyorlar. Yoksa zikrin sadece Allah’tan geleceği konusunda şüpheleri yoktur. Ayrıca 9. ayetten de anlaşılıyor ki kendi dinleri ile ilgili bilgiyi de zikir olarak (Rabbinin rahmet[8] hazinesi) kabul etmekte ve onu bırakmak istemedikleri için Allah’ın zikri diye kendilerine sunulanı kabule yanaşmamaktadırlar. Fakat bu durumda bile zikri ancak Allah’ın indirebileceğinden şüphe duymadıkları açıktır.

    Yine yukarıda da belirtildiği gibi, zikir sadece Allah’tan gelebilecek doğru bilgi olduğu için tıpkı güneş gibi tüm insanlığa gereklidir, o bilgiyi tebliğ için insanlardan bir karşılık beklenemez:

    Onlara de ki “Sizden bir karşılık istemiyorum. Ağır yükler yükleyen biri de değilim.” Bu, herkesin işine yarayacak doğru bilgidir (zikrun li’l alemin). (Sad Suresi 38/86-87)

    Buraya kadar okuduğumuz ayetlerde zikrin sadece Allah tarafından indirilen özel bir bilgi olduğunu herkesin kabul ettiğini, herkes tarafından bilindiği için hatırlanmaya konu olduğunu, Allah’ın ayetleri üzerinde bir metod ile yapılacak çalışmalarla kendisinden yeni bilgilerin üretilebildiğini ve bu sebeple de Allah’tan gelmiş olması gerektiğini, herkes için gerekli ve tüm zamanlarda geçerli bir bilgi olduğunu, Allah’tan bu bilgiyi alan kişinin kıskanılmasını sağlayacak derecede değerli olduğunu gördük. En önemlisi de Kur’an’ın tebliğ edildiği sırada herkesin onun zikir olduğunu fark ettiğini fakat kabul etmemek için türlü bahane ve iddialar ortaya attığını görmüş olduk. O halde zikrin, bir kitabın Allah’tan gelip gelmediğinin de delili olan bir bilgi olduğu ortaya çıkmış oluyor. Çünkü ileride de göreceğimiz gibi zikir tüm ilahi kitapların ortak özelliğidir ve bir kitabın ilahi kitap olup olmadığı kendinden önceki gibi zikir içerip içermediği ile anlaşılır. Peki bunun için Allah’ın önceden kitap göndermiş olduğu bir toplumda bulunmamız şart mıdır? Yani Kur’an Allah’tan indirilmiş bir zikirdir diyebilmemiz için önceden elimizde Allah’ın indirdiği başka bir zikir olması mutlaka gerekli midir?

    Allah’ın indirdiği ayetlerle daha önce hiç karşılaşmamış olanlar da ilk kez Kur’an ile karşılaştıklarında onun zikir olduğunu anlayabilirler. Zaten her ilahi kitabın zikir olması bu demektir. Zira Allah’ın yarattığı ayetlerle indirdiği ayetler aynı özellikleri taşırlar, aynı metodla okunurlar ve her iki grup ayetle de aynı metodla sonuca ulaşılır. Dolayısıyla Allah’ın indirdiği ayetleri okuyan her samimi kişi onların kainattaki ayetleri yaratandan geldiğini kavrar. Bu sebeple nebimiz böylesi bir zikri canlandırmak, insanların indirilmiş ayetlerle yaratılmış ayetler arasında bağ kurmalarını sağlamak üzere (tezkir) emir alır. Kur’an’ı tebliğ ederek yaptığı da budur:

    Hiç bakmazlar mı, bulut nasıl yaratılmış? Gök nasıl yükseltilmiş? Dağlar nasıl dikilmiş? Yer nasıl döşenmiş? Öyleyse sen doğru bilgi ver (fezekkir – zikri çalıştır); senin görevin sadece bilgi vermektir (sen sadece müzekkirsin). Yoksa tepelerine dikilecek değilsin. (Ğaşiye Suresi 88/17-22)

    Peki daha önce kendilerine Rabbimizin kitap verdiği kişiler için Kur’an’ın zikir olması ne anlama gelir?

    Ulu’l Elbâb:

    Bu bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki âyetleri arasındaki bağlantıları görsünler (tedebbür) ve sağlam duruşlu olanlar (ulu’l elbab) ondan bilgi edinsinler (tezekkür etsinler).” (Sad Suresi 38/29)

    Dikkat edilecek olursa yukarıda geçen Enbiya Suresi’nin 50. ayetinde “zikir” için kullanılan indirilme ve bereketli olma özellikleri bu ayette “kitap” için kullanıldı. O halde kitabın bereketli olması, zikri yani Allah’ın koyduğu doğru bilgiyi içermesi sebebiyledir ki zaten Enbiya Suresi 50’de söylenen de budur. Bu bilginin elde edilmesi için ayetler arası bağlantılar görülebilmelidir (tedebbür). Bu bağlantıları kurarak, kitaptan bilgi edinmenin metodunu kullanan ve bu metodla doğru bilgiye ulaşan (tezekkür yapabilen, zikri çalıştırabilen) kişilere “ulu’l elbab” denmektedir:

    Bu Kitab’ı sana indiren O’dur. Bunun bir kısmı muhkem, (yani hükme esas alınan) âyetlerdir; onlar Kitab’ın anasıdır. Diğerleri müteşâbihtir, (muhkemlerle benzeşirler). Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vîli (bağlantıyı) kurup fitne çıkarmak için kendi eğrilikleriyle benzeşen âyetlere uyarlar. Oysa Kitab’ın tevilini (iç bağlantısını) sadece Allah bilir. Sağlam bilgi sahipleri (rasihune fi’l ilm) şöyle derler: “Biz, bu Kitab’a inandık, (muhkem, müteşâbih ve tevil) hepsi de Rabbimiz katındandır.” Böyle bir bilgiye sadece sağlam duruşlu (ulu’l elbab) olanlar ulaşabilirler (tezekkür).” (Al-i İmran Suresi 3/7)

    Ayetin son cümlesinin Arapça metninde konumuzla ilgili kelimeleri görelim; “bunu sadece ulu’l elbab tezekkür edebilir”. Yine “ulu’l elbab” ile “zikir” kavramı arasında bir bağlantı kuruluyor. Dolayısıyla ayette, Allah’ın kitabında kurduğu sistemi görerek onun zikir olduğunu anlayabilen ve Allah’ın tüm kitaplarındaki bu metodu kullanarak doğru bilgiye ulaşabilen (tezekkür edebilen, zikri çalıştırabilen) kişilerin “ulu’l elbab” olarak adlandırıldığını söyleyebiliriz. Ayette anlatılan muhkem, müteşabih ve tevil sistemini görerek kitaba inananlar, “sağlam bilgi sahipleri” yani ilimde derinleşen, kitapta bir metodun bulunduğunu kavrayan kişilerdir (rasihune fi’l ilm). Ulu’l elbab ise bu metodu görerek kitabın tıpkı daha önceki kitaplarda olduğu gibi zikir içerdiğini anlayanlar ve o zikri Allah’ın koyduğu ve açıkladığı metoda göre çalıştırabilen (tezekkür edenler) kişilerdir.

    Allah’ın yarattığı ayetler de aynı metodla okunurlar demiştik. Gerek indirilmiş ayetlerin Rabbimizin koyduğu metoda göre okunması ile gerekse yaratılmış ayetlerle indirilmiş ayetlerin birlikte yine Allah’ın belirlediği bu metoda göre okunması sonucunda “hikmet” elde edilir.[9] Ulu’l elbab denilen sağlam duruşlu kişiler Allah’tan gelmiş bir kitaptan hikmeti elde etmenin metodunu o kitabın zikir olma özelliğinden dolayı bilirler. Zira bu kişiler önceki kitapların da zikir olduğunu ve onlardan da aynı metodla hikmet elde edildiğini bilmektedirler. İşte onların yeni kitaptaki bu hikmete ulaşma metodunu görmeleri o kitabın zikir olduğu ile ilgili bilgilerini harekete geçirir. Yani tezekkür ettirir:

    O, tercihini doğru yapana hikmeti verir. Kime hikmet verilirse, ona çokça iyilik yapılmış olur. Bu bilgiyi sadece ulu’l-elbâb tezekkür edebilir.” (Bakara Suresi 2/269)

    Allah’ın indirdiği tüm kitaplar zikirdir. Yani hepsinde aynı sistem bulunur. Hepsinden bilgi edinmenin yolu aynıdır. Bu sebeple gelen her yeni kitabın bu özelliği içerip içermediği kontrol edilerek, yani zikir olup olmadığı, kendinden önceki kitaplardaki bilgiyi ve metodu içerip içermediği test edilerek Allah’tan gelip gelmediği anlaşılır. İşte bu testi yapabilen kişilere “ulu’l elbab” denmektedir. Bu sadece Kur’an ve ondan önceki kitaplar arasında değil gelen tüm kitaplar için uygulanmıştır. Musa Aleyhisselam ile İsrailoğullarına verilen kitabın da Allah’tan geldiğini ve beklenen kitap olduğunu o toplumdaki “ulu’l elbab” daha önceki kitaplarla aralarındaki zikir olma ortak özelliğini test ederek görmüşlerdir:

    “Musa’ya o doğruluk rehberini verdik. O Kitab’a İsrailoğullarını da mirasçı kıldık. O, bir rehber ve ulu’l elbab için zikirdir.” (Mü’min Suresi 40/53-54)

    Her ilahi kitap kendinden öncekiyle yakın bir ilişki içerisindedir. Zira ilahi kitapların zikir olmaları bunu gerektirir. Yani hepsinde Allah’tan geldiğini kanıtlayacak ve önceki kitapları tasdik edecek doğru bilgiler bulunmalıdır. İşte bir kitabın zikir olması budur. Vahiy zinciri içerisinde sonra gelen kitabın öncekine göre bir takım iyileştirmeler de içermesi gerekir. Rabbimiz birbirini takip eden kitaplarla peş peşe gönderdiği vahyin tümünü “el-kavl” (söz) olarak isimlendirmektedir:

    Bu sözü (el-kavl) onlar için peş peşe sıraladık. Belki akıllarını başlarına toplarlar (tezekkür ederler). (Kasas Suresi 28/51)

    Rabbimizin “el-kavl (söz)” dediği tüm vahiy zincirinin “tezekkür” edilmesi demek, her kitabın kendinden önceki ile bir değerlendirmeye tabi tutulması, aralarındaki sonra gelenin öncekini tasdik edecek doğru bilgiler içerip içermediği şeklindeki ilişkinin tesbit edilmesi anlamında olmalıdır.

    Bu sözü (el-kavl) etraflıca düşünmediler mi (tedebbür)? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir kitap mı geldi? (Mü’minun Suresi 23/68)

    Bu ayetteki tedebbür edilecek şey de yine “el-kavl (söz)” yani bir önceki ayetin delaletiyle tüm vahiy zinciridir. Burada kavlin tedebbür edilmesi ifadesinden, önceki vahiylerle geriye dönük bir okuma yapılması gerektiği anlaşılıyor. Zira eski atalarına gelmiş olana vurgu yapılması gelenin de onun bir benzeri olduğunu göstermekte ve birlikte değerlendirilerek son gelenin beklenen kitap olduğunun anlaşılması gerektiği belirtilmektedir. Kur’an’dan önceki ilahi kitapların mensupları da gelecek olan yeni kitabı ve elçiyi yakinen biliyorlardı[10] ve hatta ona uyma ve yardımcı olma zorunlulukları vardı.[11] Ayrıca Kur’an’ın Allah’tan gelen gerçek kitap ve dolayısıyla elçinin de O’nun elçisi olduğunu biliyorlardı.[12] Bu sebeple ayetin devamı bu konuda kendi kitaplarındaki bilgilere atıfta bulunmaktadır:

    Yoksa elçilerini tanımıyorlar da onun için mi beğenmiyorlar (munkirun)? Yoksa onda delilik (cinnet) olduğunu mu söylüyorlar? Hayır! O onlara gerçeği getirdi ama pek çoğu gerçeklerden hoşlanmıyorlar. Eğer doğru, onların arzularına göre şekillenseydi, göklerin, yerin ve onlarda olan kimselerin düzeni bozulurdu. Onlara kendi zikirlerini getirdik. Onlar kendi zikirlerine yüz çeviriyorlar. (Mü’minun Suresi 23/69-71)

    Görüldüğü gibi Müminun Suresi’nin incelediğimiz ayetleri hep önceki kitapların mensuplarına hitap ederek kendi kitaplarındaki bilgilerle Kur’an’ı değerlendirmeleri için uyarılar içermektedir. Gerçeği gördükleri halde beğenmedikleri ve işlerine gelmediği için kabul etmediklerini belirten 70. ayet yazımızın başında incelediğimiz ve nebimizi cinlerle irtibata geçmekle suçlayan Hicr, Kamer ve Sad Surelerinin ayetleriyle ne kadar da uyumlu.

    “El-kavl” tüm vahiy zincirini ifade ettiğine ve gelen tüm kitaplar birbirinin devamı ve tasdik edicisi olduğuna göre son gelenin öncekine göre bir takım güzellikler, kolaylıklar gibi gelişmeler içerdiğini söylemek akla yatkındır. İşte ulu’l elbab dediğimiz kişiler vahiy zincirini bu açıdan da değerlendirmeye alan ve en güzeline yani en son gelene uyan kişilerdir:

    Sözü (el-kavl) dinleyip en güzeline uyanları Allah’ın doğru yola ileteceği müjdesini ver. Onlar sağlam duruşlu olanlardır (ulu’l elbab’tır). (Zümer Suresi 39/18)

    Bu yüzden ulu’l elbab, dikkatli olmaları ve bekledikleri yeni kitabın içindeki zikri fark etmek konusunda Allah’tan çekinerek titiz davranmaları için uyarılmışlardır:

    Allah onlar için şiddetli bir azap da hazırlamıştır. Ey inanıp güvenen ulu’l elbab, Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun (ittekullah – takvalı olun)! Allah, size bir zikir indirdi. (Talak Suresi 65/10)

    Ayetin devamı ulu’l elbab’ın bu görevinin ne kadar hayati olduğunu ortaya koyar niteliktedir:

    Bir de size, Allah’ın birbirini açıklayan ayetlerini okuyan (tilavet eden) bir elçi gönderdi ki inanıp güvenen ve iyi işler yapanları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın. Kim Allah’a inanıp güvenir ve iyi iş yaparsa Allah onu, sonsuza kadar kalmak üzere, içinden ırmaklar akan bahçelere yerleştirir.  Allah, ona rızkın güzelini verir. (Talak Suresi 65/11)

    Fark edileceği üzere, bu ayette önceki kitaplardan dolayı zikri bilen ulu’l elbab’a adeta “bu gelen Allah’ın indirdiği zikirdir, elçisi de ayetleri arasındaki her zikirde bulunan ilişkiyi gözeterek onu size okumaktadır, dikkat edin, sakın ıskalamayın (ittekullah – takvalı olun)” denilmektedir. Dolayısıyla diyebiliriz ki; Kur’an’ın zikir olduğunu fark edenler eğer ulu’l elbab değillerse yani sadece Allah’tan gelebileceğini fark ettikleri halde arzularını tercih ediyorlarsa nebileri büyücülükle, cinlerle iletişime geçmiş olmakla itham etmektedirler. Buna karşılık bu kişiler eğer sağlam duruşlu, Allah’ın göndereceği yeni vahye hazır bir biçimde bu yeni zikri dikkatle incelemeye alabilen, bunun vahyin en yeni ve en son hali olduğunu gördüklerinde de tereddütsüz ona uyan kişilerse onlara da “ulu’l elbab” denilmektedir.

    Sözü dinleyip en güzeline uymak gelen vahyi dinleyip önceki yani kendi elinde bulunan kitapla karşılaştırarak aradaki ilişkiyi kurmayı gerektirir. Bunun için de her ikisinin de zikir olduğunu görebilmek gerekir. En güzeline uymak ise sonra gelenin önceki ile benzer özelliklere sahip olmasına rağmen bir takım iyileştirmeler getirmiş olmasını gerektirir . O halde en yeni olanın en güzel olması beklenir:

    Allah sözlerin en güzelini (ahsen’el hadis), birbirine benzer (müteşabih), ikişerli (mesani) (âyetler içeren) bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların tüylerini ürpertir; sonra onların kalpleri ve vücutları Allah’ın zikri ile yumuşar. İşte bu, Allah’ın yoludur. Onu tercih edeni o yola yöneltir. Allah’ın sapık dediğine kimse “doğru yoldadır” diyemez. (Zümer Suresi 39/23)

    Zümer Suresi’nin 18. ayetinde sözü dinleyip en güzeline uymaktan bahsedilirken tüm vahiy zincirine atfen “el-kavl (söz)” kelimesi kullanılmıştı. 23. Ayette ise sözlerin en güzelini indirmekten bahsedilirken yine söz anlamına gelen “el-hadis” kelimesi kullanıldı. Bunun bir anlamı olması gerekir.

    Hadis kelimesinin kök harfleri H-D-S harfleridir (s harfi İngilizce’deki “th” gibi peltek okunur). Türkçemizde de kullandığımız hadise, ihdas gibi kelimeler de bu köktendir. Kelimenin kökünde “yeni” olma anlamı vardır. Zaten henüz yeni gerçekleşmiş olaya hadise, yeni bir şey ortaya koymaya “ihdas etmek” denir. Yine Arapça’da “modern” anlamında da aynı kelime (hadis) kullanılır. Kur’an’da Enbiya Suresi 2 ve Şuara Suresi 5. ayetlerde geçen “muhdes” kelimesi de aynı köktendir ve “yeni” anlamına gelir. Ragıp El İsfahani Müfredat’ta şöyle bir ifade kullanıyor:

    “Bir fiil ya da söz olsun, (gerçekleştiği, söylendiği) vakti yakın olan her şeye hadis/muhdes denir.”[13]

    Kelimenin kök anlamındaki bu yeni olma durumunu göz önünde bulundurursak “el-kavl” ile “el-hadis” ifadelerinden birincisi ile kast edilenin genel olarak tüm vahiy zinciri olduğunu, ikincisinin bu vahiy zincirinin en yeni ve dolayısıyla en son halkasını ifade ettiğini söyleyebiliriz. Yani Zümer Suresi 23. Ayette geçen “ahsen-el hadis” ifadesi sözün en güzelinin aynı zamanda en yeni olduğunu da ortaya koymuş olur. (Bu durum aynı zamanda Bakara Suresi’nin 106. ayetindeki “hayırlısı ile nesh”[14] konusuyla da örtüşmektedir.) Kur’an’ın zikrin yeni hali olduğunu şu ayetten de görebilmekteyiz:

    Onlara Rahman’dan yeni (muhdes) bir zikir gelmeye görsün, hemen yüz çeviriyorlar.[15] (Şuara Suresi 26/5)


    Hadis kelimesini zikrin son ve en yeni hali manasında okuyarak değerlendirmemiz gereken Yusuf Suresi’nin son ayeti, tüm bu ortaya koyduğumuz durumu özetler niteliktedir:

    Onların hikâyelerinde ulu’l elbab için dersler vardır. Bu (Kur’an) uydurulabilecek bir hadis (söz) değildir. Aksine önceki kitapları doğrulayan (tasdik), her şeyi açıklayan, inanıp güvenen bir topluluğa yol gösteren ve ikram olan bir kitaptır. (Yusuf Suresi 12/111)

    İşte Kur’an’ın önceki kitapları tasdik etmesi onun “hadis” yani zikrin en yeni ve en son sürümü olmasından dolayıdır. Yani önceki kitapların en doğru hali en son gelen kitabın içindedir. Bu kitabın öncekilerdeki gizlenenleri ortaya çıkarmasının manası da budur:

    Ey Ehl-i Kitap, Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi size açıklayan, bir çoğuna da dokunmayan Elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. (Maide Suresi 5/15)

    Eğer önceki kitaplarda ne vardı sorusuna cevap aranıyorsa Kur’an’a bakılmalıdır:

    Senden önce elçi gönderdiklerimiz sadece kendilerine vahyettiğimiz erkeklerdi. Bilmiyorsanız o Zikri bilenlere (ehl-i zikir) sorun. Onları mucizelerle ve hikmet dolu sayfalarla gönderdik. O Zikri sana da indirdik ki kendilerine gönderilenin ne olduğunu o insanlara açıkça anlatasın, belki düşünürler. (Nahl Suresi 16/43-44)

    Kısacası Tevrat’ın da İncil’in de hatta onlardan önceki tüm ilahi kitapların da son hali Kur’an’dır. Bu kitapları okuyan ve içindeki sistemi bilen kişiler Kur’an’ın da kendi kitaplarındaki zikri içerdiğini görür ve sözün en son, en yeni ve en güzeline uyarlar.

    Yukarıdaki Nahl Suresi’nin 43. ayetindeki[16] “ehl-i zikir”e sorun ifadesinden de anlıyoruz ki zikri bilenler risalet kurumunu iyi bilen, vahiy süreci hakkında bizim de danışabileceğimiz kadar bilgi sahibi kişilerdir. Bu bakımdan şu ayet de önemlidir:

    Sana indirdiğimiz şeyden dolayı şüphen varsa senden önce indirilmiş kitabı okuyanlara sor. Doğrusu Rabbinden sana da aynı gerçek gelmiştir. Sakın şüpheye kapılanlardan olma. (Yunus Suresi 10/94)

    Bütün bu ayetleri birlikte değerlendirdiğimizde çok açık bir biçimde görüyoruz ki ilahi kitaplar arasında birbirlerini tasdik[17] etme bakımından çok sıkı bir ilişki vardır ve bu ilişkide onların zikir olma özellikleri kilit rol oynamaktadır. Hatta Rabbimiz nebimize, Kur’an’ın hem kendisi ve beraberindekilerin hem de kendisinden öncekilerin “zikri” olduğunu söyletmektedir:


    Yine de Allah’tan önce bir takım ilahlara mı tutundular? De ki “Delilinizi getirin. Bu benimle birlikte olanların zikridir ve de benden öncekilerin zikri…” Onların çoğu, bu gerçeği bilmez de onun için yüz çevirirler. (Enbiya Suresi 21/24)

    Yukarıda da gördüğümüz Mü’minun Suresi’nin 71. ayetini bir de bu açıdan okumamız gerekir:

    Eğer doğru, onların arzularına göre şekillenseydi, göklerin, yerin ve onlarda olan kimselerin düzeni bozulurdu. Onlara kendi zikirlerini getirdik. Onlar kendi zikirlerine yüz çeviriyorlar. (Mü’minun Suresi 23/71)

    Yukarıdaki ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde ehl-i kitaba hitap ettiği kolayca görülen şu ayette de benzer bir bilgi verilmektedir.

    Size de bir Kitap indirdik; zikriniz ondadır. Aklınızı kullanmaz mısınız?

    (Enbiya Suresi 21/10)

    Yani öncekilerin kitaplarının, dolayısıyla tüm vahiy zincirinin en son, en yeni ve en güzel hali Kur’an’da yer almaktadır. Ancak birbirlerini tasdik eden doğru bilgiyi ve ilahi kitaplardan doğru bilgiye ulaşma metodunu içerme bakımından tüm ilahi kitaplar zikirdirler.

    Zikirle ilgili dikkat çeken son bir hususu daha paylaşmamız yerinde olacaktır. İlahi kitaplar arasındaki zikir ilişkisi genellikle kıssalar ile kurulmaktadır.

    Doğru bilgiye (zikre) ulaşılsın diye Kur’an’ı kolaylaştırdık. O bilgiye ulaşan var mı? (Kamer Suresi 54/17-22-32-40)

    Kamer Suresinde tam dört kez tekrarlanan bu ayetin her bir tekrarından önce sırasıyla Nuh, Ad, Semud ve Lut nebilerin (aleyhimesselam) kıssaları özet olarak anlatılmakta ve sanki bu kıssalar aracılığı ile önceki kitaplarda yer alan bilgiler verilerek Kur’an’ın da önceki kitaplardaki zikri içerdiği ortaya konmaktadır. Hatta zikirle ilgili bu kadar ayeti okuduktan sonra bize öyle geliyor ki nebimize Zülkarneyn’i soran kişiler de gelen kitabın gerçekten Allah’tan gelen zikir olup olmadığını anlamak için yani kendi kitaplarındaki Zülkarneyn ile ilgili bilginin bu kitapta da olup olmadığını görmek için soruyor gibidirler:

    Sana Zülkarneyn’i soruyorlar. De ki “Size ondan bir zikir okuyacağım.” (Kehf Suresi 18/83)

    Görüldüğü üzere zikir konusu Kur’an’da son derece geniş yer tutan bir konudur. Ancak biraz dikkat edildiğinde, ilahi kitaplar arası tasdik mekanizmasının çalışmasında, Allah’ın tüm kitaplarına koyduğu metodu içeren bilgi olması bakımından kilit rol oynayan bir kavram olduğu fark edilmektedir. Bu bağlamda Kur’an’ın Allah’ın kitabı olup olmadığının tesbitinde de zikir kavramının devreye sokulması gerekmektedir. Ayrıca tüm insanlığın ihtiyacı olan Kur’an’ın Allah’ın tüm kullarına ulaştırılmasında belirlenecek yöntemler onun zikir olması ile doğrudan bağlantılı olmak zorundadır.[18] Zira samimi bir kulun Allah’ın kitabına tam teslim olabilmesi kalbinin tatmin olması ile mümkündür. Kalplerin tatmini de ancak kitabın Allah’tan gelmiş olmasının kanıtlanması ile diğer bir deyişle zikir olmasıyla gerçekleşebilecek bir durumdur:

    Ayetleri görmezlikten gelenler (kafirler) derler ki “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya.” De ki “Allah, sapıklığı tercih edeni saptırır, doğruya yöneleni de kendine yöneltir.” O’na yönelenler, inanıp güvenen ve Allah’ın zikri (Kitabı) ile kalpleri tatmin olanlardır. Kalpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin olur. (Ra’d Suresi 13/28)

    Erdem Uygan

    [1] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Zikir Maddesi, Reşat Öngören, Cilt 44 Sayfa 410

    [2] Ragıp el İsfahani, Elfaz-ul Kur’an s:328

    [3] Bu kullanıma bir örnek de Kehf Suresinin 63. ayetinde görülebilir.

    [4] Bkz: Hud Suresi 11/1-2

    [5] Muhkem, müteşabih, mesani ilişkisi

    [6] Daha önce gelen bütün elçilere karşı da aynı tavrın takınıldığı yine aynı surenin 10-12. ayetlerinde görülebilir.

    [7] Aynı tavrın zikri getiren Nuh ve Hud (a.s)’a da gösterilmesi konusunda bkz: Araf Suresi 7/63 ve 69. ayetler.

    [8] Zikir pek çok ayette rahmet (Allah’ın insanlığa ikramı) olarak tanımlanmakta ve Rabbimizin Rahman ismine nisbet edilmektedir. Bkz: Yasin Suresi 36/11, Şuara Suresi 26/5.

    [9] Hikmet, doğru hüküm demektir. Allah her nebîye kitap ve hikmet vermiştir (Al-i İmran 3/81). Hikmet, Allah’ın indirdiği ve yarattığı âyetlerden çıkarılan doğru hükümler ve o hükümleri çıkarma yöntemidir.

    [10] Bkz: Araf Suresi 7/157 ve En’am Suresi 6/20

    [11] Bkz: Al-i İmran Suresi 3/81

    [12] Bkz: En’am Suresi 6/114

    [13] Ragıp el İsfahani, Elfaz-ul Kur’an s:222

    [14] “Bir âyeti nesh eder veya unutturursak, yerine ya daha hayırlısını ya da aynısını getiririz. Bilmez misin, her şeye bir ölçü koyan Allah’tır.” (Bakara Suresi 2/106)

    [15] Bir diğer ayet için bkz: Enbiya Suresi 21/2

    [16] Kur’an’da bu ayetin bir benzeri Enbiya Suresi’nin 7. ayetidir.

    [17] Kur’an’daki tasdik kavramı zikir kavramı ile birlikte değerlendirilmesi gereken çok geniş bir kavramdır. Bu kavramla ilgili detaylı bilgi Dr. Fatih Orum’un yakında çıkacak kitabında bulunabilir.

    [18] Bkz: Yusuf Suresi 12/104

    [/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

  • İstima – İsğa – Sem’[1] ile Nazar – Ruyet – Basar[2] Kavramlarının Kur’an’daki İncelikleri:

    (Hişam Alabed’in Kitap ve Hikmet dergisinin 12. sayısı için yazdığı Arapça makaleden çevrilmiştir.)

    Sem’ ve basiretten her biri üç aşamadan geçer:

    İlk aşama, kulağı ve gözü olan herkese mahsus olup duyma (istima) ve bakmayı (nazarı) içerir. Bunun ardından kulağın duyulanı dinlemesini (isğa) ve gözün bakılanı görmesini (ruyet) içeren ikinci aşama gelir.

    Dinleme, kulağın duyulan şeyi saflaştırması, süzmesi, saflığını bozan sesleri ayıklaması aşaması ve karışıklık oluşturacak her sözün dahil edilmesinden kaçınılması çabasıdır.

    Görme, sadece gerekli olanları içine alacak şekilde gözün bakılan her şeyi kuşatması ve görüntünün her çeşit bulanıklıktan arındırılmasıdır.

    Sesin ve görüntünün saflaştırılmasından sorumlu olan birim “gönül[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][3]dür. Yüce Allah’ın şu ayette buyurduğu gibi;

    “Bunun bir sebebi de Ahirete inanmayanların o sözlere gönülleri aksın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçlarını işlemeye devam etsinler diyedir.” (En’am Suresi 6/113)

    Yani gönlün görevi kulağa gelen sesi dinlemektir (isğa).

    Allah teala bir ayette şöyle buyurur:

    “Gördüğünü gönlü yalanlamadı.” (Necm Suresi 53/11)

    Demek ki gönlün bir görevi de göze gelen görüntüyü kuşatmaktır. Yani gönül bakışı doğrulamış ve onu kalpteki akıl merkezine gönderilen “görme”ye çevirmiştir.

    Gönül, sezgilerimizle algılayamayacağımız bir yerdir. Gözü ve kulağı insandaki aklın merkezi olarak ifade edilen kalbe bağlayan odur. Gönlün görüntü ve ses üzerindeki saflaştırma görevinin bitmesinden sonra kalpteki akıl merkezine berrak bir ses ve net bir görüntü iletilir. Akıl merkezi bu sesi ve görüntüyü, kişinin sahip olduğu bilgi seviyesine, yeteneklerine ve birikimine göre çözümlemeye çalışır ve tüm bunlara dayanarak bir hükme varır.

    Bu sebeple Allah insanı sadece kalbiyle aklettiği şeyden hesaba çekecektir. Dolayısıyla küçük bir çocuk Allah’ın haram kıldığı bir şeye bakmakla herhangi bir sıkıntıya düşmez. Benzer şekilde bir akıl hastası da Allah’ın haram saydığı bir şeye bakmak veya böyle bir şeyi dinlemekten dolayı sorumlu tutulmaz. Çünkü bu iki durumda da akıl merkezi, Allah katında cezalandırma ve mükafatlandırmanın şartı olan olgunluk aşamasına ulaşmamıştır.

    Gönül mümkün olan en ideal şekilde görevini yerine getirir. Kalpteki akıl merkezi de mümkün olan en doğru kararları verir. Bu yüzden İbrahim Aleyhisselam’ın duası, gönlün doğru karar vermedeki önemi konusunda açık işaretler içerir. İlgili ayet şöyledir:

    “Rabbimiz! Ben soyumdan bir kısmını senin dokunulmaz Beytinin yanında, bitkisiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, namazı tam kılsınlar diye öyle yaptım. İnsanlardan kiminin gönlünde onlara karşı özlem uyandır. Bir de onları birtakım ürünlerle azıklandır; belki şükrederler.” (İbrahim Suresi 14/37)

    Kişisel arzulardan sıyrılma hali içinde “sem’ ve basiret” aşamalarına ulaşma kabiliyeti, Allah’ın şükür gerektiren nimetlerinden biridir. Bu yüzden gönülle bağlantılı olan bu nimet çok sayıda ayette ele alınmaktadır:

    “Hâlbuki sizler için sem’, ileri görüşlü olma (basiret) ve gönül yeteneği veren O’dur. Görevlerinizi ne kadar az yapıyorsunuz.” (Mü’minun Suresi 23/78)

    “Sonra organlarını tamamlamış ve ona ruhundan üflemiş; (böylece) size sem’, ileri görüşlü olma (basiret) yeteneği ve gönüller vermiştir. Görevlerinizi ne kadar az yapıyorsunuz.” (Secde Suresi 32/9)

     

    “Aslında onları, size vermediğimiz imkanlarla donatmıştık. kulakları, gözleri ve yürekleri de vardı. Ayetlerimiz karşısında bile bile yalana sarıldıkları için ne kulakları, ne gözleri ne de gönülleri işe yaradı. Hafife aldıkları (o azap) başlarına geldi.” (Ahkaf Suresi 46/26)

    Yukarıdaki ayette bahsedilenlere göre, akıl merkezi, Allah’ın ayetlerini anladıktan sonra bile bile yalana sarılma kararını vermiştir. Onlar için azabın hak edilmiş olması bundandır.

    “De ki “Sizi var eden; size sem’, ileri görüşlü olma (basiret) özelliği veren ve gönüllerinizi oluşturan O’dur. Görevlerinizi ne kadar az yapıyorsunuz!”” (Mülk Suresi 67/23)

    “Hutame nedir, sen nereden bileceksin? (Öyleyse dinle!) O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. Yüreklere kadar tırmanan” (Hümeze Suresi 104/5-7)

     

    Gönül, insanın karar vermesinde önemli rol oynar. Bu yüzden yukarıdaki ayette “Allah’ın tutuşturulmuş ateşi” ile karşı karşıya kalınmıştır; çünkü gönül, Allah’ın emrine aykırı bir yolu tercih etmeye katkıda bulunmuştur.

    “Cinlerden ve insanlardan birçoğunu gerçekten Cehennem için beslemiş olduk. Kalpleri vardır onunla anlamazlar; gözleri vardır onunla görmezler; kulakları vardır onunla dinlemezler. Onlar en’âm (koyun,keçi, sığır ve deve) gibidirler. Hayır! Daha da düşüktürler. Ne yaptıklarının farkında bile olmayanlar onlardır.” (Araf Suresi 7/179)

    Ayet-i kerime, insanda aklın yerinin kalp olduğunu, gözün varlığının basiretin gerçekleşmesi için yeterli olmadığını, kulağın varlığının da sem’in gerçekleşmesi için yeterli olmadığını ifade etmektedir. Dolayısıyla kulak ve gözün varlığı beşeri varlıklar için yeterli değildir fakat sem’ ve basiret Allah’ın sadece beşere tahsis ettiği nimetlerindendir, bundan dolayı sorumlu varlıklardır.

    Ayetten anlıyoruz ki; insanlar ve cinler, gönlü etkili kılmak ve ona “duyma ve bakma”yı, “dinleme ve görme”ye çevirmek olan işini yaptırmakla sorumludurlar. Böylece duyma ve bakma kalpteki akıl merkezine iletilir ve kalp kararını sem’ ve basireti gerçekleştirmek veya gerçekleştirmemek yönünde verir.

    Kulağın görevi duyma, gönlün görevi dinleme, kalbin göreviyse sem’dir. Aynı şekilde gözün görevi bakma, gönlün görevi görme ve kalbin görevi de basiret etmedir.

    İnsan sağır ise duyma mümkün değildir ancak kalbi ile sem’ yapabilir; ama eğer kalp sağır da akletmiyorsa duysa bile sem’ aşamasına geçemeyecektir!

    “İçlerinde seni dinleyenler vardır. Ama sen sağırlara söz işittirebilir misin? Hele bir de akıllarını kullanmazlarsa?” (Yunus Suresi 10/42)

    Bu kişiler Rasulullah’ın sözlerini duyuyorlar, fakat Allah “sem’ etmezler çünkü onlar kalpleri sağır olanlardır yani akletmezler” diyor. Yüce Allah Ahkaf Suresi’nin yirmidokuzuncu ayetinde de şöyle buyuruyor:

    “Bir gün, cinlerden bir kaçını Kur’an’ı dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Onu dinlerken birbirlerine: “Susun” dediler. Okuma bitince uyarmak için topluluklarına geri döndüler.” (Ahkaf Suresi 46/29)

    Cinlerden bir kaçı Allah’ın ayetlerini büyük bir dikkatle dinledikten sonra sem’ aşamasına geçtiler çünkü kendi topluluklarını o ayetlerle uyarmaya gittiler. Diğer bir deyişle kulaklarının duyduklarını kalpleri ile aklettiler. Aynı konudaki başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

    “De ki “Bana şunlar vahyedildi: Cinlerin bir kısmı beni dinlemiş ve şöyle demişler: Biz hayranlık uyandıran bir Kur’an dinledik.” (Cinn Suresi 72/1)

    Cinler Kur’an’ı “hayranlık uyandırıcı” bir söz olarak nitelendiriyorlar. Çünkü onu aklediyor ve gerçek maksadını kavrıyorlar.

    Yüce Allah bize Kur’an’ı dinlemeyi (istimayı) emrediyor; fakat sem’e ulaşmak için susmak da dinlemeye (istimaya) eşlik etmelidir. Tıpkı şu ayette buyrulduğu gibi;

    “Kur’ân okunduğu zaman dinleyin ve susun ki iyilik bulasınız.” (Araf Suresi 7/204)

    Çünkü Kur’an’ı bağlantıları ile anlayabilme (tedebbür etme) aleti kalptir. Kalp kapalı olduğu zaman sabah – akşam ayetlerini dinlesek de Allah’ın kitabının anlamına ulaşamayız:

    “Bunlar Kur’an’ı bağlantılarıyla birlikte ele almayacaklar mı? (tedebbür etmeyecekler mi?) Yoksa kalp­leri üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed Suresi 47/24)

    Hişam Alabed

    Çeviri: Erdem Uygan

    [1] İstima: Duyma. (Dilimizde yerine göre dinleme kelimesi de istima için kullanılır. Ancak yazarın bu yazıda kullandığı istima kelimesi seslerin kulağa ilk geldiği duyma manasındadır. Türkçe’ye çeviride yazıdaki istima geçen her yere duyma anlamı vermek uygun olmadığından gerekli yerlerde parantez içi açıklamalar kullanılmıştır.)
    İsğa: Dinleme, kulak verme, duyulanı algılama ve anlamlandırma aşamasıdır.
    Sem’: Dinleme. Yazar yazıda dinlenen şeyin kalpte (akılda) yer etmesi, kalbin dinlemesi ve dinleyeni hareketi geçirmesi olan, dinleme eyleminin en üst kademesi olarak da tarif edilebilecek terim anlamıyla kullanmıştır. Türkçe’de yazarın kullandığı anlamı verebilecek bir kelime tesbit edemediğimizden kelimeyi orijinal hali olan sem’ şeklinde bırakmayı uygun gördük. (Ç.N.)

    [2] Nazar: Bakma, bakış.
    Ruyet: Bakılan şeyi görme
    Basar: Görüleni kalbe işleme, basiret, en üst seviyede görüş, kalbin görmesi anlamlarında kullanılmıştır (Ç.N.)

    [3] Fuad (Ç.N.)

    الفرقُ بين الاستماع، الإصغاء، السَّمع

                 النَّظر، الرُّؤية، البصر

    يمرُّ كلٌّ من السَّمع والبصر بثلاث مراحل :

    المرحلةُ الأولى تخصُّ كلَّ مَن له أُذُنٌ وعين، وهي تشملُ : الاستماع والنَّظر.

    تأتي بعد ذلك المرحلةُ الثَّانية التي تشملُ : الإصغاء لِما تستمعُ له الأُذنُ والرُّؤية لِما تنظُرُ إليه العينُ.

    الإصغاء هو مرحلةُ تنقية وترشيح ما تستمعُ له الأُذُن وتجريدُه ممَّا يشوبه من أصواتٍ أخرى مُتداخلة معه، ومحاولةُ إدخالِ كلِّ كلمة مُجرَّدةً ممَّا يُشوِّشُ عليها.

    والرؤية هي استيعابُ كلِّ ما تنظرُ إليه العينُ وتنقيةُ الصورة من كلِّ غشاوة، بحيث تُدخلُها مُجرَّدةً نقيَّةً.

    الجزءُ المسؤول عن تنقية الصَّوت والصُّورة هو الفؤاد، حيثُ يقولُ اللهُ تعالى :

    “وَلِتَصْغَىٰ إِلَيْهِ أَفْئِدَةُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُم مُّقْتَرِفُونَ” الأنعام 113

    أي أنَّ وظيفةَ الفؤاد هي الإصغاءُ لما يأتي من صوتٍ إلى الأُذُن.

    ويقولُ تعالى : “مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى” النَّجم 11

    أي أنَّ وظيفةَ الفؤاد هي استيعابُ الصُّورة الآتية إلى العين، أي أنَّ الفؤاد قد صدَّق النَّظرَ وحوَّله إلى رؤية انتقلتْ إلى مركز العقل في القلب.

    الفؤاد هو جزءٌ غيرُ محسوس بإدراكنا، وهو الذي يربطُ الأُذُن والعين مع القلب الذي يُعتَبرُ مركزَ العقل عند الإنسان.

    بعد انتهاء الفؤاد من وظيفته في تنقية الصَّوت والصُّورة، ينتقلُ الصَّوتُ النقيُّ والصُّورةُ الصَّافيةُ إلى مركز العقل في القلب.

    يعملُ مركزُ العقل على تحليل الصَّوت والصُّورة مُستنداً في ذلك إلى الإمكانات العلميَّة والقدرات والمُكتسبات التي يتمتَّعُ بها كلُّ شخصٍ، وعلى أساس كلِّ ذلك يقومُ مركزُ العقل بإصدار حُكمه.

    لذلك فإنَّ اللهَ لا يُحاسبُ الإنسانَ إلَّا على ما عقلَه بقلبه، فليسَ على الطِّفلِ الصَّغيرِ حَرَجٌ في النَّظر إلى ما حرَّمَ اللهُ، وليس على المجنون حَرَجٌ في النَّظر أو الاستماعِ لِما حرَّمَ اللهُ، لأنَّ مركزَ العقل في الحالتين لمْ يصل مرحلةَ النُّضوج، وهو أساسُ العقاب والثَّواب عند الله.

    وبمقدارِ ما يقومُ الفؤاد بوظيفته بالشَّكل الأمثل، بمقدار ما يستطيعُ مركزُ العقل في القلب اتِّخاذَ القرار الصَّحيح، لذلك كان دعاءُ إبراهيم عليه السَّلام مُتضمِّناً الإشارةَ الواضحةَ لأهميَّة الفؤاد في إصدار القرار الصَّحيح كما تقولُ الآية : “ رَّبَّنَا إِنِّي أَسْكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِندَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُواْ الصَّلاَةَ فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِّنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُم مِّنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ” إبراهيم 37

    ومن نِعَمِ الله التي تستحقُّ الشُّكرَ هو قابليَّةُ الوصول إلى مرحلتي السَّمع والبصر في حالة التجرُّد من الأهواء الشخصيَّة، لذلك تكرَّرَ ذكرُ هذه النِّعمة مُقترنةً بالفؤاد في عديدٍ من الآيات :

    ” وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ” المؤمنون 78

    “ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ” السَّجدة 9

    ” وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا إِن مَّكَّنَّاكُمْ فِيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَةً فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَا أَبْصَارُهُمْ وَلَا أَفْئِدَتُهُم مِّن شَيْءٍ إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون” الأحفاق 26

    لقد كان مركزُ العقل عند هؤلاء المذكورين في الآية يُصدِرُ قرارَ الجحود بعد أن عَقَلَ آياتِ الله، لذلك كان العذابُ جزاءً مُستحقَّاً لهم.

    ” قُلْ هُوَ الَّذِي أَنشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ” المُلك 23

    ” وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ ، نَارُ اللَّهِ الْمُوقَدَةُ، الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْأَفْئِدَةِ” الهُمَزة 5_7

    لِأنَّ الفؤادَ يلعبُ دوراً مُهمَّاً في إصدار القرار عند الإنسان، فقد كان في الآية السابقة مُعرَّضاً لنار الله لأنَّه ساهمَ في احتيار طريقٍ مُخالفٍ لأمر الله.

    ” وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ” الأعراف 179

    تُبيِّنُ الآيةُ الكريمةُ أنَّ مكانَ العقل عند الإنسان هو القلب، وأنَّ وجودَ العين لا يكفي لتحقُّقِ البَصَر، وأنَّ وجودَ الأُذُنِ لا يكفي لتحقُّقِ السَّمْع، فوجود العينِ والأُذُنِ ليسَ مُقتصراً على المخلوقات البشريَّة، لكنَّ السَّمعَ والبصر من النِّعم التي اختصَّ اللهُ بها البَشَرَ، وعلى أساس ذلك هم مُكلَّفون.

    نفهمُ من الآية أنَّ الجِنَّ والإنسَ مُطالبون بتفعيل عمل الفؤاد الذي ينقلُ الاستماعَ والنَّظرَ إلى إصغاءٍ ورؤية ينتقلان إلى مركز العقل في القلب الذي يُصدرُ قرارَه بتحقُّقِ السَّمع والبصر أو لا.

    وظيفةُ الأُذُن هي الاستماع، ووظيفةُ الفؤاد هي الإصغاء، ووظيفةُ القلب هي السَّمع.

    وظيفةُ العين هي النَّظر، ووظيفةُ الفؤاد هي الرؤية، ووظيفةُ القلب هي البصر.

    إذا كان الإنسانُ أصمَّاً فهو لا يستطيعُ الاستماعَ لكنَّه يستطيعُ السَّمعَ بقلبه، أمَّا إن كانَ أصمَّ القلب لا يعقلُ فهو لن يصلَ إلى مرحلة السَّمع ولو استمعَ !

    ” وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ أَفَأَنتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُواْ لاَ يَعْقِلُونَ” يونُس 42

    هؤلاء كانوا يستمعون إلى أقوال رسول الله، لكنَّ الله يقول إنَّهم لن يسمعوا لأنَّهم أصمَّاءُ في قلوبهم فهُم لا يعقلون.

    وفي الآية التاسعة والعشرين من سورة الأحقاف يقولُ تعالى :

    وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَرًا مِّنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنصِتُوا فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِم مُّنذِرِينَ”

    بعدَ أن استمعَ نفرٌ من الجنِّ بانتباهٍ شديدٍ إلى آيات الله وصلوا إلى مرحلة السَّمع لأنَّهم ذهبوا إلى قومهم مُنذرين، أي أَنَّهم عقلوا بقلوبهم ما استمعتْ إليه آذانُهم.

    وفي نفس المعنى تقول آيةٌ أُخرى :

    ” قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا” الجن 1

    هم وصَفوا القرآنَ بالكلام العجيب لأنَّهم عقلوه وتوصَّلوا إلى حقيقة مُراده.

      يأمرُنا اللهُ تعالى بالاستماع إلى القرآن، لكنَّ الإنصاتَ يجبُ أن يُرافقَ الاستماع من أجل التوصُّلِ إلى السَّمْع كما تقولُ الآيةُ التَّالية :

    وَإِذَا قُرِىءَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ” الأعراف 204

    لأنَّ آلةَ تدبُّر القرآن الكريم هي القلبُ، ومتى كان القلبُ مُغلقاً فلن نستطيعَ الوصولَ إلى فهم كتاب الله ولو استمعنا لآياته صباح مساء :

    ” محمد 24 “أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

     [/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

  • İslam Alimlerinin Irak – Şam İslam Devleti (Işid) Liderine Gönderdikleri Bildirinin İrdelenmesi:

    (Cemal Necim’in Kitap ve Hikmet dergisinin 11. sayısı için kaleme aldığı Arapça makaleden çevrilmiştir.)

    Çok sayıda müslüman alim, Irak – Şam İslam Devleti adıyla bilinen örgütün “Ebubekir El Bağdadi” kod adlı komutanına bir açık mektup iletti. Bu mektup, örgütün hem Irak hem de Suriye’de yaptığı yanlışları düzeltmeye çağıran bir bildiri niteliğindedir. Bildiri, alimlerin örgüt liderine yönelttiği ve özünde örgütün her gün İslam öğretilerine karşı gelerek işlediği suçlardan alıkonması amacını barındıran, öğüt ve nasihatleri içermektedir.

    Bu bildiri, örgütün, yankısı tüm dünyayı saran ve müslümanların bir kez daha geri kalmışlıkla ve batının Işid’in eylemleri olmasa bile güvenmekten vaz geçmediği, terörizmle suçlanmalarına neden olan hatalarını ortaya koymakta haklıdır. Ancak Işid’in, halifeliğin tek taraflı ilanı ile başlayan ve muhalifleri, esirleri ve yoluna çıkan herkesi kitlesel olarak katletmesine varan eylemlerini gerçekleştirirken temel aldığı esaslara değinmemiştir.

    Biz de Süleymaniye Vakfı Din ve Fıtrat Araştırmaları merkezinde, tarihi boyutunun ve Işid’in yeryüzündeki eylemlerini icra ederken dayandığı fıkhi mirasın görmezden gelindiği bu günlerde, soruna lokal bir çare bulmak isteyen alimlerin bu bildirisini incelemek istiyoruz.

    Alimlerin bildirisine bu cevabımızı okuyanlar “tarih boyutu ve fıkıh mirasımızın Işid’in bugünlerde yaptıklarıyla ne ilgisi var?” sorusunu sorabilirler. Buna cevabımız şudur: Eğer tarihimizi kutsayıcı değil de eleştirel bir gözle okumazsak hem bugünümüz hem de geleceğimiz tarihin ipoteği altında kalacaktır. Bir hasta doktora gittiğinde her zaman kendisine önce ailesindeki hastalık geçmişi ve bir kaç yıl öncesine dönük olarak hastalığının gelişimi sorulur. Bugün biz de aynısını yapmalıyız. Aksi takdirde bitmeyen krizlerimizden çıkış imkanı bulamayacağız ve bu kötüye gidiş günden güne artacaktır.

    Yazımızda değerli okuyucularımıza, asıl sorunun Işid’den çok bu ve benzeri diğer örgütlerin dayandığı kültürel ve tarihi mirasımızda olduğunu ortaya koymak için konunun tarihi boyutu ve fıkıh mirası üzerinde yoğunlaşmak istiyoruz. Ki o miras Allah Teala’nın bizim için razı olup Kitabında kayda geçirdiği ve Nebimizin (s.a.v) uygulayarak ortaya koyduğu gerçek İslam’a alternatif olarak ortaya çıkmıştır.

    Nebi (s.a.v)’den kısa bir süre sonra müslüman dünyasında kök salmış olan bu paralel din, her bir grubun kendi elindeki, Nebi’ye, sahabeye ve ehl-i beyte nisbet edilen metinleri tartışmasız kabullenmeleri sebebiyle, siyasi uyuşmazlıktan dini ve radikal uyuşmazlığa doğru gelişmiştir. Zira bu metin ve rivayetler, kendilerine Kur’an’ı tefsir ederek, açıklayarak (şerh), daraltarak (tahsis), kısıtlayarak (takyid) ve hükümlerini yürürlükten kaldırarak (nesh) hakimiyetleri altına alma yetkisi tanındığından, Kur’an’i naslara alternatif kaynak haline gelmişlerdir. Sonuçta her devirde, hadis, mezhep ve savaş tarihi kitaplarıyla dolu bu “metinler cephanesi”ne dayanarak öldüren ve müslümanların hayatını istila eden kişiler ortaya çıkmıştır.

    Burada bu bildirinin içerdiği ana fikirleri şu şekilde sıralayacağız:

    1. Bildiri, konuşmasına ““nebisini kılıç ile alemlere rahmet olarak” gönderen yüce Allah’a hamd” ile başlayan Işid sözcüsünün bu ifadelerini eleştiriyor ve rahmet ile kılıcın nasıl denk tutulabildiğini soruyor. Bunun yerinde bir soru olduğunda şüphe yoktur, ancak aynı bildiri, Işid sözcüsünün dayanak aldığı belgelere hiç değinmiyor. Biz de burada aslında gayet iyi bildikleri bu belgeleri alimlere hatırlatıyoruz:

    İbn Ömer’den şöyle nakledildi: Rasulullah (s.a.v) dedi ki: “Ben şirk koşulmadan Allah’a kulluk edilsin diye kılıçla gönderildim”. Eğer bu hadis pek çok yönden zayıftır derseniz, biz de Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği ve Albani’nin, hadisler için en yüksek mertebe olan “mütevatir” nitelemesini yaptığı şu hadise ne dersiniz diye sorarız: “Rasulullah (s.a.v) dedi ki: “Ben, insanlar Allah’tan başka ilah olmadığına, benim Allah’ın elçisi olduğuma şehadet edene, namazı kılıp zekatı verene kadar savaşmakla emrolundum.”” Görüldüğü gibi Ebu Hureyre rivayeti İbn Ömer rivayetini destekliyor. Yani bunu Işid yapmadı ve yapmıyor da. Işid’in yaptığı sadece bu iki hadisin hükmünü hayata geçirmektir.

    Oysa Kur’an’ı Kerim’in hükümleri bu gibi aykırı rivayetlerin kabulünü şu kesin ifadelerle reddeder: “Dinde zorlama olmaz” , “İmanı tercih eden inanıp güvensin, kendilerini doğrulara kapatmayı tercih eden de kâfir olsun” , “sen onların tepelerine dikilecek değilsin” . Bu konuda çok sayıda ayet vardır, oysa yukarıdaki iki hadis Kur’an-ı Kerim’in bildirdiğinin tam aksini dile getirmektedir. Işid sözcüsü İslam alimleri tarafından sünnetin Kitabı açıklayıcı, detaylandırıcı, kısıtlayıcı, tamamlayıcı ve kimi zaman da geçersiz kılıcı olduğunu ön gören fıkıh usulünün dışına çıkmıyor. Işid’li şahsın yaptığı bu usule tam olarak bağlı kalmak; hadisi, “sünnet Kitab üzerinde belirleyicidir” şeklinde dile getirilen radikal kurala uyarak mecburen benimsemektir.

    2. Alimlerin bildirisinde şu ifade yer almaktadır: “Sahih sünnette yer alan her şey vahiydir. Bir kısmının bırakılıp bir kısmının alınması caiz değildir. Nasları olabildiğince birbirlerine uyuşturmak gerekir. Ya da bir emrin diğer bir emre tercih edilebilmesi için açık bir sebep bulunmalıdır. İmam Şafi’nin Er-Risale adlı eserinde açıkladığı budur ve usul alimlerinin hepsi bu konuda icma etmişlerdir (ittifak etmişlerdir).”

    Bu değerli alimlere şu soruları sormak durumundayız: Eğer sünnet vahiy ise neden Kur’an-ı Kerim içerisinde muhafaza edilmek suretiyle korunmamıştır? Yoksa Nebi (s.a.v) vahyin bu türünü muhafaza etmekte yetersiz mi kalmıştır? Kaldı ki; ya üçüncü ve dördüncü asırlarda yaşamış alimler o “vahyedilmiş” (!) hadisleri toplamasalardı ne olacaktı? Günah mı işleyeceklerdi? Cevap “evet” ise bu, “onlardan da önceki ilk kuşak alimler bu işi yapmadıkları için günaha girmişlerdir” demek mi oluyor?

    Bu problemleri görmezden gelmenin, çözüme hiçbir faydası yoktur. Müslüman alimler sünneti vahy olarak nitelemekten vaz geçmelidirler. Sünnet nebinin Kur’an’ı uygulaması ve onun içerisine yerleştirilmiş hikmettir. Kitaptan hiçbir şekilde ayrılmaz; aksine, anlaşılması ve uygulanması için Kitapla kayıt altına alınmıştır. Ümmetin alimlerine, yüce Allah’ın Nebimize hitaben şu ayetlerini hatırlatırız:

    “Rabbinden sana vahiy edilen ne ise sen ona uy. O’ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir.” (En’am Suresi 6/106)

    “Onlara bir âyet getirmediğin zaman “Derleseydin ya?” derler. De ki “Ben Rabbim tarafından bana vahyedilene uyarım. Bunlar, Sahibinizden size gelen göstergelerdir. Bir de inanıp güvenen bir topluluk için yol gösterici ve bir ikramdır.” (Araf Suresi 7/203)

    “Onlara, birbirini açıklayan âyetlerimiz okununca, bizimle karşılaşmayı beklemeyenler derler ki “Bize başka bir Kur’an getir, ya da onu değiştir.” De ki “Onu kendiliğimden değiştirmeye yetkim yoktur. Ben sadece bana yapılan vahye uyarım. Eğer Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım.”” (Yunus Suresi 10/15)

    3. Masumların Öldürülmesi: Alimler Işid’i, savaşa katılmayan kişiler olarak tanımladıkları “masum”ları öldürdüğü için kınıyorlar. İslam mirasımızı araştırdığımızda masumları öldürmenin, Emevilerin başlangıcından içinde bulunduğumuz asra kadar müslüman hükümdar ve sultanların edindiği bir adet olduğunu ve müslüman tarihinde bu kötü yöntemi (sünnet-i seyyie) uygulayanların eksik olmadığını görürüz.

    Savaşa katılmayan insanların öldürülebileceği uydurması, kendisini destekleyen “meşru” delilleri de mutlaka bulur. Nitekim Nebi’nin (s.a.v) Beni Kureyza’nın tüm erkeklerini öldürdüğünü ifade eden rivayetler bu anlayışı besler. Ve ister istemez bu kişiler savaşa katılmamış masum kişiler olarak anlaşılır. Yine Nebimizin Beni Kureyza erkeklerinden kasıklarında kıl olanları öldürdüğünü söyleyen rivayetler bulunmaktadır ve yine bu rivayetten hiçbir akıl sahibi, bunların savaşta yer almış kişiler olduğu sonucunu çıkarmaz. Nebi Aleysselam’ın bu örneklerdeki kişileri öldürdüğünün kabul görmesi, Işid’in masum insanları öldürmede dayandığı bir delildir. Müslümanların mirasında bunlara benzer çok sayıda hikaye mevcuttur. Bununla birlikte, ümmetin alimlerinin bu rivayetleri tenkid etme ve Allah’ın tüm dünyaya rehber olarak gönderdiği Kitap’taki dengeye (mizan) göre değerlendirme görevlerini yerine getirmek suretiyle, problemin aslı üzerinde durduklarını da hiç göremeyiz. Kur’an’ın onayladığı rivayetler, Nebi’mizin konuştuğu, yaptığı ve hayatında yaşayarak uyguladığı “hikmet”tir. Kur’an’ın onaylamadıklarını ise delil olarak kullanmaktan kaçınırız; çünkü onların Nebi’ye ait olduklarının doğrulanması imkansızdır.

    Ahzab Suresi’ni okuyan herkes, savaşta Beni Kureyza ile yaşananlara dair yüce Allah’ın neler söylediğini görecektir:

    “Allah, Ehl-i Kitap’tan, düşmana arka çıkanları da kalplerine korku salarak kalelerinden indirdi, onların kimini öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz. Onların yerini, yurdunu ve mallarını size verdi, henüz ayak basmadığınız yerlere de sizi varis kıldı. Allah her şeye bir ölçü koyar.” (Ahzab Suresi 33/26-27)

    Yukarıdaki ayetlerden Beni Kureyzalıların kalelerinden indikleri, savaşın iki taraf arasında gidip geldiği, Müslümanların Ahzab Savaşı’nda Allah’ın kendilerine yardımıyla üstün geldikleri, kalplerinde taşıdıkları Beni Kureyza’nın ihanetine olan öfkeleri sebebiyle onları def ettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. Böylece Beni Kureyza’nın bir bölümü öldürülmüşken, kalanları da esir alınmıştır.

    Ahzab Suresi’nde Beni Kureyza esirlerinin akıbetinden söz edilmedi. Çünkü İslam’da esirlerin hükmü Muhammed Suresi’nin 4. ayetinde ortaya konmuştur: “…Sonra karşılıksız ya da fidye alarak serbest bırakın ki savaşın ağırlığı kalmasın…”

    Bir Müslüman için ayetin hükmünü bırakıp “nasları bir araya getirme ve birbirine uydurma” adı altında ayetle çelişen rivayeti almak mümkün değildir. Çünkü birinden birini çürütmeksizin birbiriyle çelişen iki şeyi uzlaştırmak imkansızdır. Ancak ne kadar üzüntü vericidir ki, Nebi Aleyhisselama nisbet edilen rivayetler üretmek için çoğunlukla Kur’an ayetleri tevil edilmiş veya geçersiz kılınmıştır.

    4. Esirlerin Öldürülmesi: Alimlerin bildirisi, Daiş’in bir çırpıda uyguladığı esirlerin öldürülmesi konusunu vahşice ve iğrenç olarak tanımlayıp kınıyor. O halde bana da Nebi Aleyhisselamın Beni Kureyza esirlerini öldürmesi konusunu onaylan ve inanan alimlerimize şu soruyu sormak düşüyor: Işid’in yaptıkları bu inanılanın tam bir uygulaması değil mi? Size gelince; esirin öldürüleceğine ve imamın bu konuda seçme hakkı olduğuna inanmanıza rağmen yine de bu konuda Işid’i kınıyorsunuz. Bu bir çelişki değil mi?

    Yüce Allah’ın “sıkı güvenlik çemberine alın” emrinin ardından, Rabbimizin esirlere ne yapılacağı ile ilgili şu açıklaması geldi: “…Sonra karşılıksız ya da fidye alarak serbest bırakın ki savaşın ağırlığı kalmasın…” (Muhammed Suresi 47/4). Bu ayet esirlerle ilgili uygulamayı bir üçüncüsüne asla yer vermeyecek şekilde iki seçenek ile sınırlamıştır: “Men” ya da “fida”. Men, esirleri herhangi bir karşılık almaksızın; fida ise bir para veya hizmet karşılığında serbest bırakmaktır.

    Nebi Aleyhisselam Rabbinin emrine bağlı kalmıştır, tıpkı Usal Elhanefi kıssasında geçtiği ve Bedr esirlerine ve diğer savaşlarda alınan esirlere yaptığı muamele gibi. Ancak Nebimizden rivayet edilenler bundan farklı olarak, ya Beni Kureyza esirlerini öldürdüğünü ifade eden rivayetlerde olduğu gibi “iftira” şeklinde olurlar , ya da herhangi bir suç işlemiş bir esiri, sanki savaş hali olmaksızın suçsuz birini öldürmüş gibi değerlendirip, kısas olarak öldürdüğü şeklinde olurlar.

    Nebimiz (s.a.v)’in esirleri öldürmeyi emrettiğini söylemek, onu Kur’an’a muhalefet etmekle suçlamaktır. O asla böyle bir şey yapmamıştır. Nebimizden bu konuda yanlış bir ictihad çıksaydı, Bedr gününde esir aldığı zaman olduğu gibi yüce Allah mutlaka onu şiddetli bir şekilde uyarırdı.

    Esirler ile ilgili hükmün Kur’an ayeti ve Nebimizin sahih uygulamalarındaki açıklığına rağmen İslam mezheplerinin istisnasız hepsi esirlerin öldürülmesine ve köleleştirilmesine cevaz veren bir yola gitmişlerdir. Hatta o kadarla da kalmayıp, Hanefi mezhebi gibi bazıları, esirlerin karşılıksız olarak serbest bırakılmasının caiz olmadığına hükmetmişlerdir. Bu Allah’ın kelamına karşı takınılmış en pervasız, en cüretkar tutumdur. Bu, Kur’an hükümlerini sadece tahrif edip bozmak değil, daha ileri giderek tamamen devre dışı bırakmaktır. O halde İslam alimleri bu konunun neresindedir? Yoksa aziz Kitabımızın muhkem hükümlerinin dahi üzerine çıkarılmış bu İslam mirasını tartışmak yasaklanmış mıdır?

    5. Hristiyanlara Yapılan Muamele: Bildiride Işid’in Hristiyanlara ve diğer milletlere karşı muamelesi de kınanıyor. O halde değerli alimlere bir Ebu Hureyre rivayeti nakledeyim: “Nebi Aleyhisselam dedi ki: Ehl-i Kitaba selamı ilk siz vermeyin. Onları yolun en dar kısmından gitmeye mecbur edin.” Şevkani bu hadisi şu sözlerle açıklamaktadır: “Bunda Müslümanın yolun ortasını bir zimmiye (İslam hakimiyeti altında yaşayan gayri müslim) bırakmasının caiz olmadığının delili vardır. Bu onlara küçüklük indirilmesi türünden bir durumdur ve onları alçaltmak içindir.”

    Biz de iyi muamelenin bu rivayetin neresinde olduğunu soruyoruz: Bir Hristiyanı yolun en dar kısmından gitmeye mecbur etmek onu din konusunda zorlamak demek değil midir? Hadisi açıklayanlar, bu rivayet ile ayetleri ve ehl-i kitaba güzel davranılmasını ifade eden çok sayıda hadisi birbirine uydurmak için kendilerini zorlamışlardır. Neticede o hadislerin tamamı, metni kabul edilemez olsa bile senedin sıhhatini kutsal sayan yanlış yöntemlerin sonucu olarak, Kur’an ayetleri ve rivayetin sahih olanı ile çelişir haldedirler.

    Sonuçta alimlerin bildirisi Işid’in dayandığı delilleri görmezden gelmiştir. Işid ise bu mirası olduğu gibi kabul eden bir topluluktan başka bir şey değildir.

    6. Kölelik Sorunu: Alimlerin bildirisi Işid’i köle almakla suçluyor ve şu iddiada bulunuyor: “İslam’ın hedeflerinden biri de köleliği kaldırmaktır. Köleliğin kaldırılması 100 yıl önce, tüm dünyanın köleliğin suç olduğunu kabul etmesine benzer şekilde, İslam alimlerinin köleliğin haramlığı konusunda ittifak etmesi ile gerçekleşmiştir.”

    Bizim de ulemanın bu sözüne karşılık iki sorumuz var:

    Birincisi; İslam’ın hedefinin köleliği kaldırmak olduğunu fakat kaldırmadığını mı söylemek istiyorsunuz? Yani yüce Allah köleliği haram kılma, yasaklama kararını yirminci yüzyıl alimlerine mi bırakmış?!! Bu alimler Rabbimizin şu sözünü nasıl anlıyorlar bilmiyorum: “…Bugün dininizi olgunlaştırdım, size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı uygun gördüm…” (Maide Suresi 5/3).

    İkincisi; alimler bildirilerinde “köleliğin 100 yıl önce yasaklandığını” dile getiriyorlar ve bu durumda da bize şu soruyu sorma hakkı doğuyor: Eğer kölelik helal idiyse –alimlerin bakış açısına göre- onu haram kılma yetkisini elinde bulunduran kim? Ayrıca bu konuda icma etmiş (köleliği haram kılmış) olan o alimler nerede? Kim onlar? Alimlerin haramı helal kılma veya helali haram kılma konusunda icma etme hakları var mı? Kısacası, Işid’in geleneksel fıkıh mirasını
    uyguladığı bir geçektir, siz ise buna kapı aralayan bir tavır içindesiniz.

    Alimler, Kur’an’a ve Nebi Aleyhisselam’ın uygulamasına aykırı olduğu kesin olan ve köleleştirmeye izin veren yaygın fıkhi görüşü düzeltmek yerine, bir insan tarafından konmuş kanuna dayanmaktalar. Oysa o insan yapımı kanun, köleleştirmeyi, ancak modern asrın başlarında makinalar icat edilince, yani Amerikalı kanun koyucu için artık köleliğin bir işe yaramayacağı ortaya çıktıktan sonra kaldırmıştır. Sonra da bu bildiride alimler kalkıp, müslüman alimlerin icma ettiklerini iddia etmektedirler. Buna, dikkatleri başka yöne çekerek gerçekleri ört bas etmek denir. Aslında bu bildiriye imza atmış olan alimler kendilerini bu sorunu köklü bir şekilde tartışmaktan muaf tutmakta ve batının 100 yıl önce yaptığı kanuna dayanmakla yetinmektedirler.

    7. Bildiri, Işid’in kadınlara uyguladığı muameleyi eleştiriyor. Işid’in kadınlara olan tutumunun, kadınlar hakkındaki yaygın anlayışa uygun olduğu bir gerçektir. Nitekim o anlayışlardan biri şudur; “kadın yarım insandır, yarım akıllıdır, eğri kaburga kemiğinden yaratılmıştır” . Kur’an’ı Kerim’in erkek ve kadının her ikisinin de aynı özden (nefs-i vahide) yaratıldığını ve yüce Allah’ın huzurunda ikisinin de yaptıklarından aynı derecede sorumlu olduklarını dile getirdiği bir zamanda, Nebi Aleyhisselam’ın bunları söylediğine inanan bir müslümanın kadın hakkındaki bu anlayışını düzeltmek imkansızdır. Allah Teala şöyle buyurur:

    “Ey İnsanlar! Sizi (atanızı) bir tek nefisten yaratan Rabbinizden çekinerek kendinizi koruyun. Eşini de o nefisten yaratmış, bu ikisinden pek çok erkek ve kadını yeryüzüne yaymıştır. Öyleyse Allah’a saygılı olun; biriniz diğerinden bir şey isterken onun adıyla ister. Akrabaya da saygılı olun. Allah sizi gözetimi altında tutar.” (Nisa Suresi 4/1)

    8. Had Cezalarını Uygulamak: Bildiri Işid’i had cezalarını uygulamada aceleci davrandığı için kınıyor. Fakat bunun sebebini anlamak mümkün değildir. Burada sorun bu uygulamanın zamanlamasında mıdır? Had cezalarının uygulanma şekli bundan daha büyük bir problem değil midir? Bu bildiriye imza koyan alimler, içki içene kırbaç , zina edene recm uygulanacağı iddiaları gibi Allah ve Rasulü’ne bir çok iftirayı içeren hadler konusunu dile getirmekten kaçınmışlardır.

    9. İşkence ve Kafa Kesme: İslam tarihi bunlarla dolu değil midir? Neden bunları ilk yapanlar tenkid edilmiyorlar? Ümmetin mirasını gözden geçirmemizin ve atalarımızın doğru da yanlış da yaptıklarını söylememizin, doğru olana güvenip yanlışı reddetmemizin vakti hala gelmedi mi?

    10. Türbelerin İmha Edilmesi: Alimlerin bildirisi Işid’i, türbeleri tahrip ettiği için tenkid ediyor. Bu türbe konusu Işid’den onlarca yıl önce ortaya çıkmış hayli “görkemli” bir bid’at değil mi? Eleştiri neden sadece Işid’e yöneltilip bu toplumun fikirlerinin ve ilkelerinin beslendiği kaynak unutuluyor?

    11. Yöneticiye İsyan: Alimlerin bildirisi Işid’i meşru yöneticilere karşı gelmekle eleştiriyor. O halde bu değerli ulemamıza şunu sormalıyım: Bu fiili icad eden Işid mi yoksa mukaddes tarihimiz bunlarla mı dolu? Muaviye bin Ebu Süfyan müslümanların meşru halifesi Ali bin Ebu Talip’e (r.a) isyan etmedi mi? Ama hala İslam alimleri Muaviye’yi haklı gösterirler “çünkü o sahabidir”. Sahabeler de hem doğru yapan hem de hata yapan insanlar değiller mi? Neden Muaviye’nin, ümmetin memnuniyetini kazanmış meşru halifeye isyan etmekle büyük bir hata yaptığını yüksek sesle dillendiremiyoruz? Oysa mevcut durum bunun tam aksidir. Muaviye’nin bu fiili kötü bir uygulama (sünnet-i seyyie) olarak günümüze kadar gelmiş ve tüm saltanat düşkünleri için dayanak olmuştur.

    12. Hilafet: Bildiri Işid’i tek taraflı Halifelik ilan ettiği için tenkid ediyor. Biz de tarih boyunca ilan edilmiş tüm “İslam halifelikleri” için (tabi ki Raşid Halifeler dönemi hariç) şunu soruyoruz: İçlerinden biri bile kan dökmeden veya halka karşı zor kullanmadan kuruldu mu? Bugünümüzü düzeltmek için tarihimizi neden eleştirmiyoruz? Neden ağacın sadece dallarını eleştiriyoruz? Kökü bozuksa meyvesi olur mu?

    Ölçüleri koyan yüce Allah’tan bizleri Kerim Kitabına ve doğru yoluna yöneltmesini dileriz. Güç ve kudret yüceler yücesi Allah’a aittir.

    Süleymaniye Vakfı Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi
    Kaynak: www.hablullah.com

    مناقشة بيان علماء المسلمين إلى رئيس تنظيم الدولة الإسلاميّة في العراق والشام (داعش):
    توجّه عددٌ كبيرٌ من العلماء المسلمين برسالةٍ مفتوحةٍ لقائد ما بات يُعرف بالدولة الإسلاميّة في العراق والشّام المدعو (أبو بكر البغدادي)، وكانت الرسالةُ عبارةً عن بيانٍ للأخطاء التي وقع فيها التنظيمُ في كلٍّ من العراق وسوريا داعيا إياهم إلى تصحيح تلك الأخطاء، كما تضمّن البيانُ نصائحَ وعظاتٍ وجّهها العلماءُ لقائد التنظيم وأتباعه كنهُها الكفُّ عن الأخطاء والجرائم التي يرتكبونها كلّ يومٍ مخالفين بها تعاليمَ الإسلام.
    هذا البيان وإن كان مُحقّاً في بيان أخطاء التنظيم التي ملأ صداها الدنيا بأسرها وجعل المسلمين مرّةً أخرى في مرمى التهمة بالتخلّف والإرهاب التي ما انفكّ الغربُ يؤمن بها حتّى دون أفعال داعش، إلّا أنّ البيان لم يتعرّض إلى الأصول التي ارتكزت عليها داعش وهي تنفّذُ هذه الأعمال ابتداءً بإعلان الخلافة من جانبٍ واحد وليس انتهاءً بالقتل الجماعي للمخالفين والأسرى وكلِّ من يمرُّ في طريقهم.
    ونحن هنا في مركز بحوث الدِّين والفطرة في اسطنبول نودُّ الوقوف على بيان العلماء الذي أراد معالجة المشكلة موضعيّاً في الوقت الذي تغافل فيه عن البعد التاريخي والتراث الفقهيِّ الموروث الذي استندت عليه داعش وهي تمارس أفعالَها على الأرض.
    وربّما يتساءل مَنْ يقرأ ردَّنا على بيان العلماء: ما علاقةُ البعد التاريخيّ والموروث الفقهيِّ بما تفعله داعش هذه الأيّام؟! نُجيب على ذلك بأنْ نقول: إنّ حاضرَنا ومستقبلنا سيبقى مرتهناً للتاريخ إنْ لم نقرأ تاريخَنا بعين الناقد لا بعين المُقدِّس. عندما يذهب المريضُ إلى الطبيب فإنّ هذا الأخير سيسألُه أوّلاً عن تاريخ المرض في العائلة وعن تطوّر المرض الذي قد يعود إلى سنوات عديدة. كذلك علينا أن نفعل اليوم، وبغير هذه الطريقة لن نتمكّن من الخروج من مآزقنا التي لا تنتهي بل تزداد تفاقماً يوماً بعد يوم.
    نركّز في ردّنا على البُعد التاريخي والموروث الفقهي لنبيّن للقارئ الكريم أنّ أصلَ المشكلة ليس في داعش بقدر ما هو في الموروث الثقافي والتاريخي الذي يستند عليه هذا التنظيم والتنظيمات المشابهة له، ذلك الموروث الذي شكّل بديلاً للإسلام الأصيل الذي رضيه الله تعالى لنا وسطَّره في كتابه وظهر في تطبيقات النبيّ صلّى الله عليه وسلّم.
    إنّ الدّين الموازي الذي ضربَ جذورَه في أرض المسلمين بعد فترةٍ وجيزةٍ من وفاة النبيّ صلّى الله عليه وسلّم قد تطوّر من خلافٍ سياسيٍّ إلى خلافٍ دينيٍّ وأصولي؛ حيثُ رضي كلُّ فريقٍ بما لديه من نصوصٍ نُسبت إلى النبيّ والصحابة وآل البيت؛ حيث شكّلت تلك النصوصُ والرواياتُ المصدرَ البديلَ للنصِّ القرآنيِّ؛ إذ أُعطيت حقَّ السيطرة عليه تفسيراً وشرحاً وتقييداً وتخصيصاً ونسخاً. وكانت النتيجةُ أنْ ظَهَرَ في كلِّ زمان مَنْ يقوم بالقتل والاستيلاء على حياة المسلمين مستنداً على ذخيرته من تلك النصوص التي زخرت بها كتبُ السنن والمذاهب والسير والمغازي.
    وسنتناول هنا الأفكارَ الرئيسيّة التي تضمّنها البيانُ على النحو التالي:
    1_ انتقدَ البيانُ خطابَ الناطق باسم داعش الذي افتتحَ حديثَه بحمد الله تعالى الذي بعث “نبيَّه بالسيف رحمةً للعالمين”، وتساءَلَ البيانُ كيف تستوي الرحمةُ والسيف؟ لا شكّ أنّ هذا كلامٌ جميلٌ، لكنّ البيان لم يتعرّض إلى ذكر النصوص التي استند إليها المتحدّثُ باسم داعش. وها نحنُ هنا نذكّر العلماءَ بتلك النصوص ولا نراهم يجهلونها:
    عن ابن عمر قال: قال رسولُ الله صلّى الله عليه وسلّم: ” بُعثت بالسيف حتى يُعبد الله لا شريك له” فإن قُلْتم إنّ الحديث ضعيفٌ من عدّة وجوه. قلنا: ما رأيُكم بما رواه أبو هريرة ، قال: قال رسولُ الله صلّى الله عليه وسلّم: «أُمرتُ أن أقاتل الناس حتّى يشهدوا أن لا إله إلّا الله، وأنّي رسولُ الله، ويقيموا الصلاة، ويؤتوا الزكاة» حيث يعلّق الألباني على هذه الحديث بوصفه بالمتواتر وهو أعلى مراتب صحّة الحديث. فرواية أبي هريرة تؤيّد رواية ابن عمر، وما فعلته وتفعله داعش ما هو إلّا تطبيقٌ لنصِّ الحديثين !
    إنّ نصوص القرآن الكريم ترفض قَبول مثل هذه الروايات المتعارضة مع تقريره أنْ “لا إكراه في الدين” ، وأنْ “مَن شاء فليؤمن ومَن شاء فليكفر” ، و”لست عليهم بمسيطر” . والآيات في هذا الصدد كثيرةٌ. والحديثان السابقان يقرّران عكس ما قرّره القرآنُ تماماً، والناطق باسم داعش لم يخرج عن أصول الفقه المقرّرة عند علماء المسلمين التي تنصُّ على أنّ السنّة شارحةٌ ومفصِّلةٌ ومقيِّدةٌ ومتمِّمةٌ وأحيانا ناسخةٌ للكتاب، وما فعله الرجل الداعشيّ أنّه التزم تلك الأصول تماماً، فقد أخذ بالحديث التزاماً بالقاعدة الأصولية المضطردة القائلة بأنّ السنّة قاضيةٌ على الكتاب.
    2_ جاء في بيان العلماء “أنّ كلَّ ما جاء في السّنّة الصحيحة وحيٌ ولا يجوز أن يُترك البعضُ ويُؤخذ بالبعض الآخر، وبالتالي يجب التوفيقُ بين النصوص قدر المستطاع، أو أن يكون هناك سببٌ واضحٌ لترجيح أمرٍ على أمر . وهذا ما شرحه الإمامُ الشافعي في “الرِّسالة” وأجمعَ عليه علماءُ الأصول على بَكرة أبيهم”.
    ولنا أن نسألَ العلماءَ الكرام؛ إنْ كانت السّنّةُ وحياً فلماذا لم تُحفظ بالطريقة التي حُفظ بها القرآنُ الكريم؟! أم أنّ النبيَّ صلّى الله عليه وسلّم قد قصّر في حفظ هذا النوع من الوحي؟! وماذا لو لم يجمع علماءُ القرن الثالث والرابع الأحاديث “المُوحى بها”؟ هل كانوا يأثمون؟! وإن كانت الإجابة بنعم، فهل يعني ذلك أنّ مَنْ سبقهم من الرعيل الأوّل قد أثموا لامتناعهم عن هذا الفعل؟!!.
    إنّ الهروبَ إلى الأمام لا يُجدي، يجبُ على علماء المسلمين أن يكفّوا عن وصف السّنّة بالوحي. السّنّة هي تطبيقُ النبيّ للقرآن وهي الحكمة المركوزة فيه، وهي لا تنفصل عن الكتاب بحال، بل هي مقيَّدةٌ به فهماً وتطبيقاً. ونذكِّر علماء الأمة بقوله تعالى مخاطباً نبيَّه: {اتَّبِعْ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ} (الأنعام، 106) وبقوله تعالى {وَإِذَا لَمْ تَأْتِهِمْ بِآيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَا قُلْ إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يُوحَى إِلَيَّ مِنْ رَبِّي هَذَا بَصَائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} (الأعراف، 203) وبقوله تعالى {وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} (يونس، 15)
    3_ قتلُ الأبرياء: حيث يُنكر العلماءُ على داعش قتلَ الأبرياء، وحسب التوصيف الأصيل للبرئ فإنّه ذلك الشخص الذي لم يشترك في القتال . ولو نظرنا في تراثنا الإسلاميَّ سنجد أنّ قتل الأبرياء عادةٌ انتهجها الحكّامُ والسلاطينُ المسلمون بدايةً من عصر الأمويين وحتى عصرنا هذا، ولم يخل تاريخ المسلمين ممن يطبق هذه السّنّة السّيّئة.
    إنّ إعمال القتل في الأبرياء يجد مستنداتٍ “شرعيةً” تؤيّده، فالروايات التي تُفيد أنّ النبيّ صلّى الله عليه وسلّم قتل كلَّ رجال بني قريظة تغذّي هذا الفهم، ومن المعلوم أنّ الرجل ليس مُقاتِلاً بالضرورة، وهناك رواياتٌ تقول أنّه عليه الصّلاة والسلام قد قَتَلَ مَنْ أنبتَ منهم (أي ظهر له شعرُ العانة) ولا يقبل عاقلٌ أنّ أمثال هؤلاء محاربون، والتصديقُ أنّ النبيّ صلّى الله عليه قد قتل أمثال هؤلاء هو المستند الذي تركن إليه داعش في قتل الأبرياء، ومثل هذه القصص كثيرةٌ في تراث المسلمين، ومع ذلك لا نجد علماء الأمّة يقفون على أصل المشكلة ليقولوا بوجوب نقد الروايات وإخضاعها لميزان الكتاب الذي أرسله الله هدىً للعالمين. فما وافق الكتاب من الروايات كان الحكمة التي نطق بها النبيُّ وعمل بها ومارسها سلوكاً في حياته، وما خالف القرآن نترك الاحتجاج به؛ لأنّه لا يمكن أن تصحّ نسبتُه إلى النبيّ.
    ومن يقرأ في سورة الأحزاب يجد كلام الله تعالى واضحا في ما آلت اليه الحرب مع بني قريظة حيث يقول الله تعالى {وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاصِيهِمْ وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَرِيقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا. وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ وَأَرْضًا لَمْ تَطَئُوهَا وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا} (الأحزاب،26_ 27) من خلال الآيتين السابقتين يظهر تسلسل الأحداث؛ حيث نزل بنوا قريظة من حصونهم فدار القتال بين الطرفين، وكان المسلمون معززين بنصر الله إياهم في معركة الأحزاب ومدفوعين بما حملته قلوبهم من غيظ على خيانة بني قريظة. وقد قُتل فريق من بني قريظة بينما تم أسر الباقين.
    ولم يذكر مصير أسرى بني قريظة في سورة الأحزاب لأن حكم الأسير في الإسلام قد تبين في الآية الرابعة من سورة محمد: {فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا} (محمد، 4)
    ولا يمكن لمسلم أن يقبل إلغاءَ حكم الآية للأخذ بالرواية التي تعارضها تحت مسميات الجمع بين النصوص والتوفيق بينها، لأنّه لا يمكن التوفيق بين متعارضين إلّا بإسقاط أحدهما، وما يُؤسف له حقّا أنّ نصوص القرآن غالبا ما تُؤوّل أو تُلغى من أجل إعمال الروايات المنسوبة للنبيّ صلّى الله عليه وسلّم.
    4_ قتلُ الأسرى: استنكرَ بيانُ العلماء قتل الأسرى الذي أقدمت عليه داعش واصفين ذلك بالوحشيّ والبشع. ولي أن أسأل هؤلاء العلماء عمّا يصدّقونه ويؤمنون به من قتل النبيّ صلّى الله عليه وسلّم لأسرى بني قريظة وكانوا بالمئات، أليستْ ممارسات داعش هي التطبيقُ العمليٌّ الصادق لما تؤمن به؟! أمّا أنتم فرغم إيمانكم بأنّ الأسير يُقتل ويُخيّر فيه الإمامُ إلّا أنّكم تنكرون على داعش ذلك. أليس هذا تناقضاً؟
    بعد أن أمر اللهُ تعالى بشدِّ الوثاق جاء توضيحُ مصير الأسرى صريحاً في قوله تعالى {فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أوزارها} (محمد،4) فقد حصرت الآيةُ مصيرَ الأسير في خيارين لا ثالث لهما؛ وهما المنُّ أو الفداء، والمنّ أن يُطلقَ سراحُ الأسير دون مقابل، أمّا الفداء فأن يُطلق سراحُه مقابل مال أو خدمة.
    وقد التزم النبيُّ صلّى الله عليه وسلّم أمر ربه إيّاه كما ورد في قصة أثال الحنفي وفي تعامله مع أسرى بدر وغيرها من الغزوات. وما رُوي عنه صلّى الله عليه وسلّم غير ذلك فإمّا أن يكون في دائرة الإفتراء عليه كالروايات التي تفيد قتله أسرى بني قريظة ، وإمّا أن يكون الأسير قد ارتكب جريمةً توجب قتله قصاصاً كأن يكون قد قتل معصوما في غير حرب.
    والقول بأنّ النبيَّ صلّى الله عليه وسلّم كان يأمر بقتل الأسرى هو اتهامٌ للنبيّ بمخالفة القرآن. وحاشاه أن يفعل. ولو صدر من النبيّ اجتهادٌ خاطئٌ بهذا الخصوص لعاتبه الله عليه عتاباً شديداً كما حصل في اتخاذه الأسرى يوم بدر.
    ورغم وضوح حكم الأسير بنصّ القرآن وصحيح السيرة إلّا أنّ المذاهبَ الإسلاميّةَ في جملتها ذهبت إلى جواز قتل الأسير واسترقاقه، بل إنّ بعضها كالمذهب الحنفي نصَّ على أنّه لا يجوز إطلاقُ سراح الأسير مَنَّاً (بدون فدية)، وهذا من أعظم الجرأة على كلام الله، وليس هذا تحريفاً للنصِّ القرآنيِّ فحسب بل إنّه يُلغيه كلّيّاً. فأين علماءُ المسلمين من هذا؟ أم أنّه يحرم مناقشةُ التراث في الوقت الذي قفز فيه التراثُ على النصوص المُحكَمة في الكتاب العزيز؟!.
    5_ معاملة النصارى: استنكر البيانُ معاملة داعش للنصارى وأهل الملل الأخرى. وأنقلُ للعلماء الأفاضل روايةَ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «أَهْلُ الْكِتَابِ لَا تَبْدَأُوهُمْ بِالسَّلَامِ، وَاضْطَرُّوهُمْ إِلَى أَضْيَقِ الطَّرِيقِ» . ويعلق الشوكاني على هذا الحديث بقوله: وَفِيهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ لَا يَجُوزُ لِلْمُسْلِمِ أَنْ يَتْرُكَ لِلذِّمِّيِّ صَدْرَ الطَّرِيقِ، وَذَلِكَ نَوْعٌ مِنْ إنْزَالِ الصَّغَارِ بِهِمْ وَالْإِذْلَالِ لَهُمْ .
    ولنا أن نتساءل أين المعاملة الحسنة في هذه الرواية؟ إليس الجاءُ النصراني إلى أضيق الطريق هو من قبيل الإكراه في الدِّين؟ وقد أجهد شرّاحُ الحديث أنفسَهم في الجمع بين هذه الرواية وبين الآيات والأحاديث الكثيرة التي نصّت على حسن معاملة أهل الكتاب، وكل ذلك تمشياً مع الأصول المغلوطة التي تقدّس الإسناد الصحيح حتى لو كان المتن منكَرَاً متعارضاً مع نصوص القرآن وصحيح الرواية.
    وقد أغفل بيانُ العلماء النصوص التي تستند إليها داعش، وما داعش إلا جماعةٌ تنتصر للتراث كما هو.
    6_ مسألة الرق: يُجرِّم بيانُ العلماء اتخاذَ داعش للرقيق زاعمين “أنّه كان من أهداف الإسلام إلغاء الرق، وقد تحقّق إلغاء الرق قبل مئة عام حيث أجمع علماءُ الاسلام على حرمته كما أجمع على تجريمه العالم أجمع”.
    ولنا على كلام العلماء تساؤلان:
    الأول: هل تقصدون أنّ هدف الاسلام كان إلغاء الرق ولكنّه لم يلغه؟ بمعنى أنّ الله تعالى قد ترك البتَّ في تحريم الرَّقِّ لعلماء القرن العشرين!! ولا أدري كيف يفهم هؤلاء العلماء قولَه تعالى {الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا} (المائدة، 3)
    الثاني: يذكر العلماءُ في بيانهم “أنّ الرِّقَّ قد حُرِّم منذ مئة عام”. ويحقُّ لنا أن نتساءل: إذا كان الرِّقُّ حلالاً _من وجهة نظر العلماء_ فمن يملك حقَّ تحريمه إذن؟ ومن ثم أين هؤلاء العلماء الذين أجمعوا. ومَنْ هم؟ وهل يحقُّ للعلماء الإجماع على تحريم حلال أو تحليل حرام؟. والحقُّ أنّ داعش أرادت تطبيق التراث الفقهي التقليدي، أمّا أنتم فتتخذون موقفاً موارباً.
    وبدلاً من تصحيح الرأي الفقهيِّ السائد الذي يبيح الاسترقاق وهو بالتأكيد مخالفٌ للقرآن وتطبيقات النبيِّ صلّى الله عليه وسلّم، فإنّهم يستندون إلى شريعة البشر التي حرّمت الاسترقاق بعد أن تبيّن للمشرع الأمريكي أنَّ الرِّقَّ لم يعد مجدياً في التزامن مع اختراع الآلة في بداية العصر الحديث، ثم يدّعي العلماءُ في البيان أنّه إجماعُ علماء المسلمين، وهذا ذرٌّ للرماد في العيون وركوبٌ للموجة لا غير. والحقيقة أنّ العلماءَ الموقّعين على البيان أعفَوْا أنفسَهم من مناقشة المسألة أصوليّاً واكتفوا بالاستناد إلى تشريع الغرب قبل مئة سنة !
    7_ انتقد البيانُ معاملةَ داعش للنساء، والحقيقة أنّ داعش تعامل النساء بحسب المفاهيم السائدة حولهنّ؛ فالواحدةُ منهنّ نصفُ إنسان ونصفُ عقل ومخلوقةُ من ضلعٍ أعوج ، ولا يمكن أن يستقيم فهمُ المسلم عن المرأة وهو يؤمن بأنّ النبيّ صلّى الله عليه وسلّم يقول ذلك، في الوقت الذي يذكر القرآنُ الكريم أنّ الرجل والمرأة قد خُلقا من نفسٍ واحدة وأنّهما مكلَّفان ومسؤولان أمام الله تعالى عن أفعالهما بالدرجة ذاتها . قال الله تعالى {يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا} (النساء، 1)
    8_ تطبيق الحدود: أعاب البيانُ على داعش الاستعجال في تطبيق الحدود الشرعيّة. ولا أدري لماذا أعاب البيانُ ذلك. فهل المسألة مسألةُ توقيتٍ فقط؟! أم هو الشعورُ بأنّ مسألة إقامة الحدود بهذا الشكل يحمل كثيراً من الإشكاليّات؟. وقد أعفى العلماءُ الموقّعون على البيان أنفسَهم من البحث في أمر الحدود التي فيها من الافتراء على الله ورسوله الشيء الكثير كالقول برجم الزاني المحصن أو جلد شارب الخمرة .
    9_ التعذيبُ وقطع الرؤوس: أليس تاريخُ المسلمين حافلاً بهذا؟ لماذا لا يُنتقد الأوّلون؟ ألم يحن الوقت لِأنْ نعالجَ تراثَ الأمّة فنقولَ بأنّ السلف أصابوا وأخطؤوا، فنبني على الصحيح ونرفض القبيح؟.
    10_ تدمير الأضرحة: انتقد بيانُ العلماء داعش لأنّها تدمّرُ الأضرحة. أليست هذه أساساً بدعةً وهابيّةً سبقت ظهور داعش بعشرات السنين؟! لماذا يُوجّه النقدُ إلى داعش ويُنسى الأصل الذي تستقي منه هذه الجماعة أفكارها ومبادئها؟!
    11_ الخروج على الحاكم: انتقد بيانُ العلماء الخروج على الحكام الشرعيّين. ولي أن أسأل علماءنا الأفاضل هل داعش من ابتكر هذا الفعل أم أنّ تاريخ المسلمين المقدّس حافلٌ بذلك؟ ألم يخرج معاويةُ بنُ أبي سفيان على خليفة المسلمين الشرعي علي بن أبي طالب رضي الله عنه؟ وما زال علماء المسلمين يبررون فعل معاوية (لأنه صحابيٌّ)، أليس الصحابةُ بشراً يصيبون ويخطئون؟ فلماذا لا نجهر بأنّ معاوية قد ارتكب خطأً فادحاً بخروجه على الخليفة الشرعي الذي رضيت به الأمّة؟! لكنّ ما حصل هو عكسُ ذلك، فصار فعلُ معاوية سنّةً سيّئةً إلى يومنا هذا يتّكئ عليها كلُّ صاحب هوى سلطوي.
    12_ الخلافة: انتقد البيانُ داعش لإعلانها الخلافة منفردة، ولنا أن نتساءل عن جميع “خلافات المسلمين” عبر التاريخ عدا الراشدة طبعاً؛ هل قامت أيّةُ واحدةٍ منها إلّا بالمزيد من سفك الدماء والتجبّر على الخلق؟. لماذا لا ننقدُ تاريخَنا حتّى يستقيم حاضرنا؟ لماذا ننتقد الفروع فقط وما هي إلّا نتاج الأصول الخاطئة؟
    نسأل الله العلي القدير أن يهدينا إلى كتابه الكريم وصراطه المستقيم، ولا حول ولا قوّة إلّا بالله العليِّ العظيم.
    وقف السليمانية/ مركز بحوث الدين والفطرة
    الموقع: حبل الله www.hablullah.com

  • Kur’an’da “Birr” Kavramı ve Tasdik Sistemindeki Yeri

    Kur’an’da “Birr” Kavramı ve Tasdik Sistemindeki Yeri

    Kur’an’ın kendinden önceki kitaplarla ilişkisi tasdik, tebyin ve nesh kavramları üzerine bina edilmiştir. Bu kavramlardan ilki olan tasdik kavramını anlamamızda bazı önemli kelimeler öne çıkmakta ve terimleşmektedir. Bunlardan biri “ısr” (إصر) kelimesidir ve bu kelime Al-i İmran Suresi’nin 81. ayetinde tanımlanarak terimleştirilmiştir:


    وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِين

    “Allah nebilerden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir.” (Al-i İmran Suresi 3/81)[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][1]

    Görüldüğü üzere kelime manası itibariyle “ağır yük” anlamına gelen “ısr” kelimesi, ayette tanımlanmış ve “eldeki mevcut kitabı tasdik edici olarak gelecek olan elçiye inanma ve destek verme sözü ile yüklenilen sorumluluk” şeklinde özel bir anlam verilerek terimleştirilmiştir. Ayete göre bu sorumluluğu Allah’a söz vererek yüklenen nebiler ve dolayısıyla onların gönderildiği toplumların artık yeni bir görevleri vardır: “yeni gelecek elçinin tebliğ edeceği ayetlerin, kendilerindeki kitabı tasdik edip etmediğini kontrol etme ve ediyorsa bu yeni gelen elçiye uyup destekleme”. Ayette bu sözün nebilerden alındığının belirtilmesi, nebi kavramının “vahiy almak üzere seçilmiş kişi” olma özelliğine vurgu yapılması sebebiyledir. Yani bu söz, nebilere vahyedilerek gönderilen kitaplar vasıtası ile alınmıştır. Bu kitapların muhatabı olan toplumlar da kitaplarına iman etmek ve uymakla bu sözü ikrar etmiş olmaktadırlar.

    Tesbitlerimize göre Kur’an’daki tasdik kavramıyla ve dolayısıyla “ısr” kelimesi ile yakın ilişkisi olan bir diğer kelime de “birr” (بر) kelimesidir. Yazımızın konusu, “birr” kelimesinin anlamı ve tasdik sistemi içerisindeki yeri olacaktır. “Birr” kelimesinin “ısr” kavramı ile sıkı ilişkisi sebebiyle yazımız boyunca sıklıkla “ısr” kavramına ve Al-i İmran 81. ayete atıf yapılacağını değerli okurlarımızın dikkatlerine sunarız.

    1. “Birr” Kelimesinin Sözlüklerdeki Anlam Çerçevesi:

    a. Kara (parçası) ve Genişlik Anlamı (berr):

    Kelime Kur’an’da, بَرّ (berr) formunda “deniz” kelimesinin zıddı olan “kara” anlamında 12 yerde geçmektedir.[2] Kelimenin bu kullanımından dolayı, “genişlik” anlamını ihtiva ettiği sözlüklerde bildirilmektedir. Hatta Arap dilinde bu çerçevede kullanımlarının mevcut olduğunu görmekteyiz: Genişliğinden dolayı çöle بر (berr) dendiğini ve bu bağlamda عسل البر (asel ul-berr) ifadesinin çöl balı, نبات البر (nebat ul-berr) ifadesinin çöl bitkileri anlamında kullanıldığını tesbit etmekteyiz.[3] Yine “dört duvar arasından dışarı çıkmak, evden çıkmak” anlamında خرجت برا (haractu berren – genişliğe, açıklığa çıktım) şeklinde kullanıldığını görmekteyiz.[4] Benzer şekilde geniş bir alana yayılmasından ötürü buğdayın bir isminin de بُرّ (burr) olduğu yine sözlüklerin verdiği bilgiler arasındadır.[5]

    b. Geniş İyilik – İtaat Anlamı (birr):

    Ragıp El-İsfahani, “berr” kelimesinin “kara” manasına gelmesinde “genişleme (tevessü)” anlamının olduğu düşünülerek “iyilik/hayır işlemede genişleme, bol iyilik yapma” anlamına gelen بِر (birr) kelimesinin türetildiği bilgisini paylaşmaktadır.[6] Nitekim aynı müellif “kul Allah’a itaatinde genişledi, bolca itaat etti” anlamında بَرَّ العبد ربه (berre l’abdu rabbehu) dendiğini aktarmaktadır.

    c. Doğruluk (sıdk) Anlamı:

    Yine İsfahani Müfredatında “birr” kelimesinin “sıdk” yani “doğruluk, doğru sözlülük” anlamında kullanıldığını çünkü genişlemiş hayrın bir bölümünü “sıdk”ın oluşturduğunu bildirerek[7], bu anlamdaki kullanımlarını da بَرَّ في قوله (berre fi kavlihi – sözüne sadık oldu), بَرَّ في يمينه (berre fi yeminihi – yeminine sadık oldu) şeklinde nakletmektedir.[8]

    2. “Birr” Kelimesinin Kur’an’daki Kullanımları:

    Kelime بِر (birr) formunda Kur’an’da 8 kere kullanılmıştır[9]. Bu kullanımlardan ikisi mü’minler bağlamındadır ve bu iki ayet kelimenin zıt anlamlılarını da vererek “birr” kelimesinin anlamını ortaya koyması açısından önemlidir:


    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَائِرَ اللَّـهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَائِدَ وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَانًا وَإِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُوا وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَن صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَن تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَىٰ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّـهَ إِنَّ اللَّـهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

     

    “Ey inanıp güvenenler, Allah’a kulluğun simgelerine, haram ayına, hac kurbanına, gerdanlıklı kurbanlara ve Rablerinin ikramını ve rızasını aramak için Kabe’ye yönelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Mescid-i Haram’dan men eden bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi aşırılığa sevk etmesin. “Birr” ve takvada yardımlaşın ama günahta ve taşkınlıkta yardımlaşmayın. Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun çünkü Allah’ın cezası pek ağırdır.” (Maide Suresi 5/2)

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلَا تَتَنَاجَوْا بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْابِالْبِرِّ وَالتَّقْوَىٰ وَاتَّقُوا اللَّـهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

    “Ey inanıp güvenenler! Sakın günah, düşmanlık, elçiye karşı gelme konularında aranızda gizli konuşma yapmayın. Ama “birr” ve takva konusunda yapabilirsiniz. Birgün topluca huzuruna çıkarılacağınız Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun.” (Mücadele Suresi 58/9)

    Her iki ayette de البر (el-birr) kelimesinin zıddı olarak “günah” anlamına gelen الإثم (el-ism) kelimesi geçmektedir. O halde “birr”, yapılmadığı zaman günah olacak türden bir iyilik anlamında olmalıdır. “Birr”in gerçekleşmemesinin günah olması “birr” kapsamına giren iyiliklerin herkesçe bilindiğini ve yapılması gerekliliğinin de genel kabul gördüğünü gösterir. Ayrıca her iki ayette de “birr” ile yapılması tavsiye edilen fiiller, “yardımlaşma” (تعاون), “kulisleşme” (تناجى) gibi birden fazla kişinin karşılıklı olarak ve birlikte yaptığını bildiren fiillerdir. Bunlar, yapılan eylemin kısa zamanda yayılmasına sebep olacak fiiller olduğundan “birr” kelimesinin yayılma ve genişleme anlamına atıfta bulunuyor olması gerekir. O halde “birr” kelimesinde, etkisi topluma yayılarak genişleyecek olan ve yapılmadığı takdirde günah sayılan özel bir “iyilik” anlamını görmemiz gerekir.

    Ayrıca yukarıdaki Maide Suresi’nin ikinci ayetini, ilk ayetinden okumaya başladığımızda müminlerin Allah ile yaptıkları sözleşmelerinden bahsedildiğini ve bu kapsamda onlara üçüncü ayette sayılacak olan haramlardan önce, çeşitli uyarıların yapıldığını görmekteyiz:

    إِنَّ اللَّـهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيد يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُود أُحِلَّتْ لَكُم بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ إِلَّا مَا يُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنتُمْ حُرُم

    Ey inanıp güvenenler, akitlerinizin gereğini yerine getirin. (Aşağıda) okunacak olanlar dışındaki en’am size helâl kılınmıştır ama ihramlı iken avladığınızı helal görmeyin. Allah istediği hükmü verir. (Maide Suresi 5/1)

    “Birr” kelimesinin geçtiği Maide Suresi ikinci ayette de uyarılara devam ediliyor ve haramlar sayılmaya başlanmadan önce “birr” ve “takva”da yardımlaşma emrediliyor. Burada görüyoruz ki; emredilen “birr”, yani iyilik, “verilen söze sadık kalma (sıdk)” ile yerine getirilebilecek, aksi halde günaha girilecek bir iyiliktir. Kelimenin yukarıdaki Mücadele Suresi 9. ayette geçen elçiye isyan (مَعْصِيَتِ الرَّسُولِ) ile olan zıtlığı da içerdiği bu “sıdk” (doğruluk, yeminine, sözüne bağlılık) anlamından dolayı olmalıdır. Bunu biraz ileride başka ayetlerde de göreceğiz.

    Kelime bir ayette Allah’a nispet edilmiş, O’nun sıfatlarından biri olarak “geniş iyilik sahibi” anlamında البَر (el Berr) şeklinde kullanılmıştır.[10]

    İsm-i fail formunun çoğulu olan أبرار (ebrar) kelimesi ise “iyiler” anlamında 6 kez geçmektedir[11]. Bunların altısında da cennetteki kişilerin sıfatı olarak kullanılmaktadır. Bir yerde yazıcı meleklerin vasfı olarak diğer bir çoğulu olan بررة (berera) şeklinde[12] karşımıza çıkan kelime, iki ayette iyilik yapmak anlamında fiil formunda,[13] iki ayette de “anne babaya iyilik yapma” anlamında kullanılmaktadır.[14] Meryem Suresi’nde bulunan bu iki ayetteki kullanım, kelimenin diğer iyilik anlamındaki kelimelerden hangi bağlamda ayrıldığını anlamamız bakımından önemlidir:

    وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُن جَبَّارًا عَصِيًّا

    Anasına ve babasına iyilik ederdi; zorba (cebbar) ve dik kafalı değildi. (Meryem Suresi 19/14)

    وَبَرًّا بِوَالِدَتِي وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا

    Bana, anama iyi evlat olma görevi yükledi; zorba (cebbar) ve asi biri yapmadı. (Meryem Suresi 19/32)

    İlkinde Yahya, ikincisinde İsa aleyhimesselamdan bahseden ayetlerde “berr” kelimesi anne – baba ile (İsa a.s. için elbette sadece anne) kullanılarak onlara iyilik yapma anlamını almıştır. Ancak başka ayetlerde anne – babaya iyilik, “ihsan” kelimesi ile geçmekte ve emredilmektedir. Öyleyse bu ayetlerde “birr” kelimesi ile kullanımının bir farkı olmalıdır. Kelimenin daha önce gördüğümüz ayetlerdeki “günah” kelimesine olan zıt anlamını devreye soktuğumuzda burada “birr” kelimesi ile ebeveyne yapılmadığı takdirde günah sayılacak türden bir iyilik kastediliyor olmalıdır. Yani toplumda herkesin kötü gördüğü ve yapıldığı takdirde Allah katında da vebali olan davranışlardan kaçınılması anlamında “birr” kelimesi kullanılmaktadır. Yine kelimenin sözlük anlamlarından birinin de itaat olduğunu Müfredat’a dayanarak belirtmiştik. Her iki ayetin devamında bulunan zorba (cebbar) olmama ifadesinden ve ayetlerin birinde عصي (isyan etme) ve diğerinde de شقي (asi, bedbaht) kelimelerinin kullanılmasından dolayı, bu ayetlerdeki برا بوالدي (ana – babaya iyilik) ifadelerinde, yapılmaması durumunda günaha sokacak bir itaat yani anne-babaya davranışın evrensel ölçülerine uyma anlamında bir “iyilik” olgusunun baskın olduğunu söyleyebiliriz.

    Böylece, “iyilik” anlamına gelen “birr” kelimesinin sözlüklerde zikredilen ve Kur’an’da yer verilen anlam alanının içerisinde şu özelliklerin bulunduğunu tesbit etmiş oluyoruz: “Genişleme ve yayılma”, “doğruluk, doğru sözlülük, söze sadakat” ve “itaat”. O halde şimdi de kelimenin tasdik bağlamında Kur’an’da Rabbimiz tarafından nasıl terimleştirildiğini görmeye çalışalım:

    3. “Birr” Kelimesine Kur’an’ın Yüklediği Terim Anlamı ve Tasdikle İlişkisi:

    “Birr” kelimesinin, Kur’an’ın kendinden önceki ilahi kitapları tasdik etmesi ve ehl-i kitabın musaddik olarak gelecek olan yeni elçiye inanma ve yardım etme sorumluluğu (ısr) bağlamında değerlendirildiğinde özel bir anlam taşıdığı dikkati çekmektedir. Bunu Bakara Suresi’nin şu ayetlerinde görebiliyoruz:

    يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ وَآمِنُوا بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ وَأَنتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

    “Ey İsrailoğulları! Size olan nimetimi aklınızdan çıkarmayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun. Sizin yanınızda olanı (Tevrat’ı) onaylayıcı olarak indirdiğime (Kur’ân’a) inanın. Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi geçici bir bedele karşılık satmayın. Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun. Hakkı, bâtıl kılığına sokmayın; bile bile hakkı gizlemeyin. Namazı tam kılın, zekâtı verin; rükû edenlerle birlikte rükû edin. Hem Kitab’ı okuyorsunuz, hem de insanlara “Birr”i emredip kendinizi unutuyorsunuz, öyle mi? Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?” (Bakara Suresi 2/40-44)

    44. ayette geçen “Kitab’ı okuyor durumda olduğunuz halde insanlara “birr”i emredip kendinizi unutuyor musunuz?” ifadesi konumuz açısından çok önemlidir. Bu ifadeden ne kast edildiğini düşünmemiz gerekir. Yani İsrailoğulları insanlara “birr”i emrettikleri zaman gerçekte neyi emretmiş olmaktadırlar?

    Yukarıdaki ayetler dikkatli bir şekilde okunduğunda “birr” ile kast edilenin ne olduğu açıkça görülebilmektedir. Ayetlerde adeta Al-i İmran Suresi 81. ayette tanımlanan “ısr” kavramından bahsedildiği dikkatli gözlerden kaçmayacaktır. Zira Allah’a verdikleri “söz” hatırlatılarak İsrailoğulları’nın Tevrat’ı tasdik edici olarak indirilen yeni kitaba iman etmeleri istenmektedir. Aksi takdirde bu gerçeği görmezden gelen ilk kişiler olacakları, dolayısıyla Allah’ın kendilerinden aldığı o büyük sözü yerine getirmemiş olacakları konusunda uyarılmaktadırlar. “Namazı tam kılın ve rüku edenlerle rüku edin” denilerek adeta, “beklediğiniz elçi budur, ona katılın, ve siz de onun beraberindeki müminlerle gerektiği gibi Allah’a kulluğunuzu yerine getirin” denmektedir. O halde burada anlatılanlar Al-i İmran Suresi 81. ayette tanımlanan ısr yükünün içeriği, yapılması istenen de “ısr” yükünden kurtulma yani musaddik rasule uyma ve ona yardımcı olmadır.

    Ayrıca “insanlara “birr”i (البر) emredip kendinizi unutuyorsunuz, öyle mi? Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?” ifadesinden, insanlara bir takım uyarı ve nasihatlerde bulunacak konumda bulunan bilgi sahibi kişilerin konu edildiği anlaşılmaktadır. Bu kişiler elbette İsrailoğulları içerisindeki kendi kitaplarını iyi bilen, gelecek kitabı araştırıp kendi kitaplarını tasdik edip etmediğini görebilecek bilgi ve birikime sahip olan, alim ve önde gelen kişiler olmalıdır. Ayetin sonundaki “kitabı okuduğunuz halde” (وَأَنتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ) ifadesi de bu kişilerin ellerindeki kitabı iyi bilen alim kişiler olduklarını göstermektedir. Ayrıca gelen yeni kitabın kendi ellerindeki kitabı tasdik ettiğini görmezden geldikleri takdirde bunu yapanların “ilki” olmaları da bu kişilerin din konusunda önde gelen kişiler olduklarının delilidir. Adeta “siz böyle yaparsanız sizi takip eden insanlar ne yapsın” denmektedir.

    Dahası; 40. ayetten itibaren anlatılan “Allah’a verilen sözün tutulması, Tevrat’ı tasdik eden Kur’an’a iman edilmesi, bu gerçeğin görmezden gelinmeden tüm diğer müminlerle birlikte hareket edilmesi (namaz), yani bir anlamda yeni elçiye destek ve yardımcı olunması ifadelerinin ardından “birr”i emretmekten ve kendilerini unutmaktan bahsedildiğine göre tüm bu sayılanların “birr” kavramı içerisine girdiğini görmemiz gerekir. Yani muhatap alınan kişilerin insanlara emrettikleri şeyler bu anlatılanlar olmalıdır. Diğer bir deyişle, İsrailoğullarının bilginleri insanlara sürekli üzerlerindeki “ısr” yükünü hatırlatmakta ve Tevrat’ı tasdik eden kitapla birlikte gelecek elçiye karşı olan yükümlülüklerini dile getirip, bu sözü gerçekleştirmelerini istemektedirler. İnsanlara emrettikleri ve Rabbimizin bu ayetlerde “el-birr” dediği bu olmalıdır. Buna göre “el-birr”, “ısr” yükünden kurtulmanın gereğini yapmak ve böylece Allah’a verilen sözü tutmaktır. Bilgileri ve iman akideleri gereği insanlara bunu emredip duran bu kişiler, bekledikleri gelince bu emrettikleri şeyi “ilk görmezden gelen” kişiler olmuşlar yani “kendilerini unutmuşlardır”. Oysa ilk önce “birr”i gerçekleştirip “ısr” yükünden kurtulacak olanlar bu kişiler olmalıdırlar ki halk da peşlerinden gitsin.

    Bu ayetlerde “birr” kelimesinin anlam çerçevesi içinde bulunan “sıdk” (doğruluk, sadakat) ve “tevessü” (genişleme) anlamlarının son derece bariz olduğu görülmektedir. Zira kendi kitaplarında Allah’a verdikleri söz yani “ısr” yükümlülüğü mevcuttur. Bu sözü tutmaları “birr” kavramının “sıdk” anlamıyla örtüşmektedir. Önder kişilerin bu yükümlülüklerini yerine getirmeleri durumunda peşlerinden büyük kitleler halinde yeni elçiye tabi olacak kişilerin gelecek olması da “tevessü” anlamıyla uyumludur. Yani “el-birr” kavramı, gerçekleştirilmesi (Allah’a verilen sözün tutulması) bakımından “sıdk” anlamını, sonuçları bakımından “tevessü” anlamını taşımaktadır. “Birr” kelimesinin “ism” (إثم) kelimesinin zıddı olması bakımından ele alınması da sözün tutulmamasının günah olarak değerlendirilmesi gerektiği yani Allah katında bir vebalinin bulunduğunu gösterir. Ayrıca “birr”i gerçekleştirmek demek elçiye ve kitaba uymak, dolayısıyla “itaat” demek olduğundan “birr”in itaat anlamı da hayata geçmiş olacaktır.

    Kısacası bu ayet grubunu iyi değerlendirdiğimizde Rabbimizin “el-birr” ifadesini terimleştirdiğini ve kelimeye, “Allah’a verilen sözün tutulup ısr yükünden kurtulmak için gerekenlerin yapılması” anlamını yüklediğini görebiliyoruz.

    Şimdi ileride göreceğimiz ayetlerdeki “birr” ifadelerini daha kolay konumlandırabilmemiz için Bakara Suresi’nin bu ayetlerine biraz daha yakından bakalım ve “birr” kavramının özelliklerini yakından görmeye çalışalım:

    وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ (Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim): “Birr” kavramı kendilerine kitap verilenlerden alınan sözle ilgilidir. Bu söz Al-i İmran Suresi 81. ayette geçen “misak” olmalıdır. (Birr’in verilen sözlerle ilgisi anlamında Maide Suresi 1-2. ayetleri hatırlanmalıdır.)

    وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ (Yalnız Benden korkun): “Birr”i yerine getirebilmek için Allah’tan başkasından korkmamak gerekir. Allah rızası tercih edilmeyecek olursa gerçeklerin az bir dünyalık menfaat karşılığında gizlenmesi sonucu ortaya çıkacaktır. Yapılmamasının günah olması da bunu gerektirir.

    وَآمِنُوا بِمَا أَنزَلْتُ مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُمْ (Sizin yanınızda olanı (Tevrat’ı) onaylayıcı olarak indirdiğime (Kur’ân’a) inanın): “Birr”in gerçekleşmesi için tasdik sisteminin devreye sokulması ve gelen kitabın öncekini tasdik eden (musaddik) kitap olduğu tesbit edilerek ona iman edilmesi gerekir. Böylece Al-i İmran Suresi 81. ayetteki “ısr” yükü, “birr” gerçekleştirilerek ortadan kaldırılmalıdır.

    وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا (Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi geçici bir bedele karşılık satmayın): Kitabın musaddik olduğunu görmek işin ehli kişiler için son derece kolaydır zira ancak bile bile ve dünyalık bir karşılık için gizlenebilir. Bu da “ısr” yükünün ortadan kalkmasını dolayısıyla “birr”in gerçekleşmesini engelleyecektir. Bu fiilin uygulamalarını bir çok ayette göreceğiz.

    وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ (Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun): “Birr” kavramı takva ile ilgilidir. Zira takva, Allah’a olan sorumluluğun yerine getirilmesidir. Bu da verilen sözü tutmayı içerir. Allah’a verilen sözün tutulabilmesi için Allah’tan geldiği iddiasını taşıyan kitaba ve elçiye dikkatli yaklaşılması gerekir.[15] Al-i İmran Suresi 81. ayette Allah’a verilen sözün yüklediği sorumluluğun bilincinde olarak (takva) tasdik ilişkisi araştırılmalıdır.

    وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ (Hakkı, bâtıl kılığına sokmayın; bile bile hakkı gizlemeyin): “Birr”i yerine getirmemek ancak, tasdik sisteminin çalıştırılmaması için apaçık gerçeklerin üzerlerinin örtülmesi, tasdik edici ayetlerin ilgili oldukları konudan uzaklaştırılması, varlığı açıkça görülen tasdiki kabul etmemek için türlü bahaneler uydurma ve hedef saptırma faaliyetleri ile mümkün olabilir. Bu durumu Rabbimiz “hakkı batıl ile giydirmek” ve “bile bile gerçekleri gizlemek” şeklinde ifade etmektedir. Bu fiilin uygulamalarını diğer ayetlerde göreceğiz.

    وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ (Namazı tam kılın, zekâtı verin; rükû edenlerle birlikte rükû edin): Namazın tam kılınması (imanın göstergesi olduğundan) bireysel anlamda Allah’a kulluğun eksiksiz yerine getirilmesini, zekatın verilmesi maddi anlamda nebiye destek verilmesini, rüku edenlerle rüku etme ise yeni nebi ile birlikte hareket etmeyi, toplu halde ibadeti gerektirmektedir. Bunun önemini kıblenin değiştirilmesi olayında göreceğiz. Bu konuların tamamı Al-i İmran Suresi 81. ayetteki “ısr” yükünde bahsi geçen, “gelecek elçiye destek verme” ile ilgilidir.

    Kur’an’daki her kavram yine Kur’an tarafından açıklanmıştır. Rabbimiz hiçbir kavramın içini insanların doldurmasına izin vermeyerek tanımlamaları ve detaylandırmaları bizzat kendisi yapmıştır.[16] Detaylara ulaşmak için de ayetin ayetlerle açıklandığı metodu Kur’an’a yerleştirmiş ve ilgili ayetlerle de bu metodu bizlere öğretmiştir. Rabbimizin kitabına koyduğu bu metod gereği “birr” kavramının “Allah’a verilen sözün tutulup ısr yükünden kurtulmak için gerekenlerin yapılması” anlamına geldiği ile ilgili tesbitimizi destekleyen başka ayetler de olmalıdır. Ancak “el-birr” ifadesinin yer aldığı diğer ayetlere geçmeden önce İsrailoğullarının gelen yeni kitaba karşı takındıkları tavrı ve sebebini bizlere bildiren şu ayetleri görmemiz yerinde olacaktır:


    بِئْسَمَا اشْتَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ أَن يَكْفُرُواْ بِمَا أنَزَلَ اللّهُ بَغْياً أَن يُنَزِّلُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ فَبَآؤُواْ بِغَضَبٍ عَلَى غَضَبٍ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُّهِينٌ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ بِمَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ نُؤْمِنُ بِمَآ أُنزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرونَ بِمَا وَرَاءهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِّمَا مَعَهُمْ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ أَنبِيَاء اللّهِ مِن قَبْلُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ


    Kendilerini ne kötü sattılar! Allah, seçtiği bir kuluna iyilik edip Kitap indirdi diye, kıskançlıktan Allah’ın indirdiği her şeye kendilerini kapadılar. Başlarına gazap üstüne gazap geldi. O kâfirlerin hak ettikleri, alçaltıcı bir azaptır. Onlara, “Allah’ın indirdiğine inanıp güvenin!” denince, “Biz bize indirilene güveniriz!” der, gerisini görmezlikten gelirler. Hâlbuki o, tümüyle gerçektir ve yanlarındakini onaylayıcı özelliktedir. De ki “Kitabınıza inanıyordunuz da şimdiye kadar Allah’ın nebîlerini ne diye öldürüyordunuz?” (Bakara Suresi 2/90-91)

    Dikkat edilirse İsrailoğulları Kur’an’ın kendi kitaplarını tasdik ettiğini görmüş ancak sırf kendilerinden olmayan birine indirildi diye kıskançlıktan ona uymamışlardır. Bu kıskançlık durumu, “az bir dünyalık menfaat, geçici bedel” (ثمنا قليلا) ile örtüşmektedir. Konuya açıklık getiren bir başka ayet grubu da şöyledir:

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ وَقَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُواْ بِالَّذِيَ أُنزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُواْ آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ وَلاَ تُؤْمِنُواْ إِلاَّ لِمَن تَبِعَ دِينَكُمْ قُلْ إِنَّ الْهُدَى هُدَى اللّهِ أَن يُؤْتَى أَحَدٌ مِّثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَآجُّوكُمْ عِندَ رَبِّكُمْ قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيم

    Ey Ehl-i Kitap! Allah’ın ayetlerini ne diye örtüyorsunuz, halbuki doğru olduklarına şahitsiniz? Ey Ehl-i Kitap! Gerçeği neden gerçek dışı gibi gösteriyor, bile bile gerçeği gizliyorsunuz? Ehl-i Kitaptan bir kesim de der ki “Şu müminlere indirileni günün başında kabul edin, sonunda reddedin, belki vazgeçerler. Dininize uyandan başkasına güvenmeyin!” De ki “Yol Allah’ın yoludur. Bütün bunları; size verilenin bir dengi başkasına verildi veya Allah katında size karşı delil getirirler diye mi yapıyorsunuz?” De ki “Her iyilik Allah’ın elindedir. Onu, tercihini doğru yapana verir. İmkânları geniş olan ve her şeyi bilen Allah’tır.” (Al-i İmran Suresi 3/70-73)

    Net bir biçimde görüldüğü üzere tasdik gerçekleşmiştir. Ehl-i Kitap, gelen ayetlerin Allah’ın ayetleri olduğuna şahitlik edecek derecede gerçeği görmüşlerdir. Buna rağmen kabule yanaşmamaları yeni gelen vahyin kendilerinden olmayan birine verilmesini çekememelerindendir. Bu bilgiyi edindikten sonra “el-birr” ifadesinin yer aldığı diğer ayetlere bakabiliriz:

    لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

    ““Birr” yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. “Birr”; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve nebîlere inanıp güvenen kişinin yaptığıdır. Böyle bir kişi, sevmesine rağmen malını, kendine yakınlığı olanlara, yetimlere, çaresizlere, yolda kalanlara, isteyenlere ve boyunduruk altındakilere verir. Namazı tam kılar ve zekâtı verir. Bunlar anlaşma yaptıkları zaman da yükümlülüklerini yerine getirirler. Baskılara, zorluklara, bir de baskın anında olacaklara karşı dirençli olurlar. Özü sözü doğru olanlar bunlardır. Allah’tan çekinerek korunanlar da bunlardır.” (Bakara Suresi 2/177)

    Ayet “birr” kavramını tanımlaması ve bunu “ısr” kavramının muhtevasını detaylı biçimde tarif ederek yapması bakımından önemlidir. Başlangıcında “birr”in ne olmadığı anlatılırken “yüzü doğu ve batıya dönmek”ten bahsedilmesi konunun kıblenin değiştirilmesi ile ilgisini hemen ortaya koymaktadır. O halde kıblenin tahvili konusunu ve bu konunun tasdik açısından önemini göz önünde bulundurmamız gerekir.

    Bilindiği üzere En’am Suresi 90. ayet gereği nebimiz ve beraberindeki müminler yeni bir ayetle değiştirilmemiş her konuda, önceki kitapların mensuplarına uyuyorlardı. Bu sebeple namazlarını da Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e yönelerek kılıyorlardı. Ancak aşağıdaki ayette de açıkça görüleceği üzere kıble değişecekti ve bu değişikliğin gerçekleşeceği Tevrat’ta yazılıydı:

    قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

    (Ey Nebî,) Yüzünün sık sık göğe döndüğünü görüyoruz. Seni istediğin kıbleye elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir! (Müminler! Siz de) Nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin! Kendilerine kitap verilenler iyi bilirler ki bu (değişiklik), Rablerinin gerçek hükmüdür. Yaptıkları hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz. (Bakara Suresi 2/144)

    Ayetin başında belirtilen nebimizin yüzünü sık sık göğe dönmesi ve kıblenin değiştirilmesi yönündeki isteği, İsrailoğulları tarafından bu konuda kendisine baskı yapıldığını göstermektedir. Zira yukarıdaki ayetlerde de gördüğümüz gibi kendi kitaplarında, gelecek olan nebinin kıbleyi değiştireceği bilgisi mevcuttu. Bu sebeple nebimize, “sen kıbleyi değiştirmediğine göre beklediğimiz nebi olamazsın” şeklinde bir baskı uyguluyor olmaları gerekir. İşte bu baskılar sebebiyle nebimizin bu değişikliğin bir an evvel gerçekleşmesini istediğini ayetten anlayabiliyoruz. Dolayısıyla kıble değişikliği gerçekleştiğinde Kur’an’ın Tevrat’taki bu bilgiyi de tasdik ettiği anlaşılacak ve İsrailoğulları “ısr” sorumluluklarını yerine getirmek zorunda kalacaklardır. Ve eğer bu sorumluluklarını yerine getirir de gelen elçiye iman edip onu desteklerlerse “birr”i gerçekleştirmiş olacaklardır. Surenin 146. ayeti kıblenin değişeceği konusundaki bilgilerinin ne kadar kesin olduğunu da gözler önüne sermektedir:

    الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

    Kendilerine Kitap verdiklerimiz bunu (Kâbe’nin tekrar kıble olacağını), kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler. Ama onların bir takımı bu gerçeği bile bile gizlerler. (Bakara Suresi 2/146)

    İşte Bakara Suresi’nin yukarıda okuduğumuz 177. ayetinde geçen “birr, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir” ifadesi bu duruma işaret ediyor olmalıdır. Yani burada, “önemli olan Kabe’ye veya Beyt-i Makdis’e yönelmeniz değil, Tevrat’ta yazanın tasdik edilmiş olmasıdır” denilmek isteniyor. “Eğer bu tasdiki görür de musaddike uyarsanız “birr” gerçekleşir” denmiş oluyor. O halde İsrailoğulları kıblenin de değişimi ile Kur’an’ın ellerindeki kitabı tasdik ettiğini görmelerine rağmen konuyu “doğuya ve batıya yönelme”ye indirgemiş ve meselenin özünden uzaklaşarak bahane üretmiş, hedef saptırmaya çalışmış olmalılar. Nitekim yaptıkları anlaşılan bu, “konunun özünden sapma” eylemi de Bakara Suresi 42. Ayette gördüğümüz “hakkı batılla örtme” ifadesi ile örtüşmektedir. Hatta Bakara Suresi 145. ayet de şöyledir:

    وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَّا تَبِعُواْ قِبْلَتَكَ وَمَا أَنتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُم بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ

    Kendilerine Kitap verilenlere bütün âyetleri (delilleri) getirsen senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlardan hiç biri diğerinin kıblesine de uymaz.. Sana gelen bu bilgiden sonra onların isteklerine uyarsan, yanlış yapanlara karışır gidersin. (Bakara Suresi 2/145)

    İşte asıl üzerinde durduğumuz Bakara Suresi 177. ayetteki “Birr, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir” ifadesi, İsraioğullarının “birr”i özünden saptırma ve sadece kıblenin değiştirilmesi bağlamında değerlendirme gayreti içinde olduklarını vurguluyor olmalıdır. Oysa “birr”i gerçekleştirmenin, Kur’an’ın kendi kitaplarını tasdik eden o bekledikleri kitap olmasıyla, dolayısıyla “ısr” yükü ile olan ilişkisini görmeleri gerektiğini belirtmektedir. Nitekim ayetin devamında “birr”in ne olduğu ortaya konurken aslında yine (yazımızın başında gördüğümüz, Al-i İmran Suresi’nin 81. ayetinde tanımlanan) “ısr” yükünün muhtevası anlatılmaktadır. Şöyle ki;

    وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ (İyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve nebîlere inanıp güvenen kişinin yaptığıdır): “Birr” imanla, yani ayette sayılanlara inanıp güvenme ile ilgili bir kavramdır. Nitekim Al-i İmran Suresi 81. ayette de gelecek musaddik elçiye ve dolayısıyla tebliğine iman sözü alınmıştır. Ayette rasuller yerine “nebilere iman” vurgusunun yapılması da tesbitimiz açısından önemlidir. Zira “ısr” yükünün kalkması için ellerindeki kitabı tasdik edecek yeni bir nebi gelmesi yani yeni bir vahiy indirilmiş olması gerekir.[17] Yine kitaplar yerine Kitab’a (el-kitab) imandan bahsedilmesi aralarında tasdik ilişkisi bulunan tek bir vahye dikkat çekmek için olmalıdır. Ya da önceki kitapları tasdik ve nesh ederek onları da koruması altına alan (musaddik ve müheymin) Kur’an’dan[18], bekledikleri “o” kitaptan bahsediliyor olmalıdır.

     

    وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ (Böyle bir kişi, sevmesine rağmen malını, kendine yakınlığı olanlara, yetimlere, çaresizlere, yolda kalanlara, isteyenlere ve boyunduruk altındakilere verir): Çok sevilmesine rağmen malın belirtilen yerlere harcanması Al-i İmran Suresi 81. ayetteki gelen elçiye yardımın seviyesini ve içeriğini belirtmektedir.

    وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ (Namazı tam kılar ve zekâtı verir): Gelen elçiye ve getirdiğine imanın bireysel ve toplumsal göstergesi olması bakımından önemlidir.

    وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُو (Bunlar anlaşma yaptıkları zaman da yükümlülüklerini yerine getirirler): Al-i İmran Suresi 81. ayetle alınan söz ve o sözün tutulmasına atıf, ayetin bu bölümünde karşımıza çıkıyor. “Birr” kavramını tanımladığını söylediğimiz Bakara Suresi 40. ayetten Birr’in bu özelliğini biliyoruz. Ayrıca “birr” kelimesinin anlam dünyası içinde yer alan “sıdk”ı da hatırlayalım. Böylece ayette “birr” kavramının “ısr” sözünü tutmak ile ilgili bu terim anlamını bir kez daha kelime anlamıyla irtibatlandırmış oluyoruz.

    وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ (Baskılara, zorluklara, bir de baskın anında olacaklara karşı dirençli olurlar): Elçiye yardımın her şart ve koşulda olması gerekir. Bakara Suresi 40. ayetteki sadece Allah’tan korkmak ancak bu şekilde olur.

    أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ (Özü sözü doğru olanlar bunlardır. Allah’tan çekinerek korunanlar da bunlardır): Böylece Bakara Suresi 41. ayetten sonra bir kez daha “birr” kavramı takva ile ilişkilendiriliyor. Kur’an’da muttaki yani takva sahibi olanlar, çok sayıda ayette, yeni bir nebi beklentisi içinde olup kendilerini onu ıskalamaktan koruyan, dikkatli ve müteyakkız bir beklenti içinde olanları ifade etmektedir.[19] Ayrıca “birr” kelimesindeki “sıdk” yani sözünde doğruluk anlamını bir kez daha hatırlarsak bu ayette “birr”i gerçekleştirenlerin de aynı kelimeyle (sadaku) tanımlandıklarını görmemiz mümkün olur.

    “Birr” kelimesinin terim anlamı olarak tesbit ettiğimiz “Allah’a verilen sözün tutulup ısr yükünden kurtulmak için gerekenlerin yapılması” şeklindeki manayı destekleyen başka bir ayet de kelimenin geçtiği Al-i İmran Suresi’nin 92. ayetidir. Aslında konu bütünlüğünün görülmesi açısından 86. ayetten itibaren okunması gerekir. Biz yazımızın hacmini göz önünde bulundurarak sadece 86. ve 92. ayetleri göreceğiz:

    كَيْفَ يَهْدِي اللّهُ قَوْمًا كَفَرُواْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ وَشَهِدُواْ أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ


    İnanıp güvendikten sonra âyeti görmezlikten gelen (kâfir olan) bir topluluğu Allah yola getirir mi? Bunlar, kendilerine açık belgeler gelmiş ve onun gerçekten Allah’ın Elçisi olduğuna şahit olmuş kimselerdir. Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez. (Al-i İmran Suresi 3/86)

    Ayette, gelen elçinin Allah’ın elçisi olduğuna şahit olacak şekilde kesin bir kanaate sahip oldukları yine üstüne basa basa vurgulanıyor. Böylesine kesin bir bilginin sebebi elbette elçinin ellerindeki kitabı tasdik ediyor olmasındandır. Diğer bir deyişle surenin 81. ayetinde bahsedilen “musaddik rasul” gelmiş ve “ısr” yükümlülüğünü yerine getirerek bu yükten kurtulma yani “birr”i gerçekleştirme zamanı gelmiştir. O halde artık 92. ayete geçebiliriz:

    لَن تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّىٰ تُنفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُوا مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللَّـهَ بِهِ عَلِيمٌ

    “Sevdiğiniz şeylerden hayra harcamadıkça “Birr”e kavuşamazsınız. Yaptığınız her harcamayı bilen Allah’tır” (Al-i İmran Suresi 3/92)

    Al-i İmran 81. ayette bahsedilen “ısr” yükünün gelecek nebiye yardım etmekle ilgili bölümü bu ayette “sevilen şeyin infak edilmesi” olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim Bakara Suresi 177. ayette de aynı konu, “mala olan sevgisine rağmen harcayan” şeklinde ifade edilmişti. Ayetten sanki İsrailoğullarının mallarından önemsiz, hiçbir yaraya merhem olmayan harcamalar yaparak kendilerini rahatlatmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Bu şekilde “birr”e nail olamazsınız dendiğine göre “birr”e nail olmak gibi bir amaç güttükleri ortadadır. Yani “ısr” yükünden kurtulmak zorunda olduklarını çok iyi bilmektedirler. Ancak bunu göstermelik olarak yaptıkları ve ayetin sonundaki ifadeye göre Allah’ı kandırmaya çalıştıkları da ortadadır. Ayrıca ayetin devamı da İsrailoğullarının tasdiki gördükleri halde nasıl işi yokuşa sürdüklerini göstermesi bakımından önemlidir:

    كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلًّا لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلَّا مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَىٰ نَفْسِهِ مِن قَبْلِ أَن تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ ۗ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ فَمَنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّـهِ الْكَذِبَ مِن بَعْدِ ذَٰلِكَ فَأُولَـٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

    (Yahudiler dediler ki) Tevrat indirilmeden İsrail’in (Yakub’un), kendine haram ettikleri dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir. De ki “İddianızda haklıysanız Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım.” Tevrat’ı okuduktan sonra kendi yalanlarını Allah’a mal edenler yanlış yaparlar. (Al-i İmran Suresi 3/93-94)

    Kur’an’ın En’am Suresi 146. ayetinde Yahudilere haram kılınmış olanlar sayılmaktadır. Yukarıdaki Al-i İmran Suresi’nin ayetlerinden de bu sayılanların Tevrat’ta yazılanlarla aynı olduğunu yani Kur’an’ın Tevrat’ı bu konuda da tasdik ettiğini gören kişilerin kendi uydurdukları bilgilerle işi yokuşa sürdükleri anlaşılıyor. Yani bir kez daha Bakara Suresi 42. ayette belirtildiği gibi hakka batıl süsü vermektedirler. Dolayısıyla yukarıdaki ayetlerde Rabbimiz bu tavırla “birr”e ulaşamayacaklarını, hem sevdikleri maldan harcayıp elçiye destek olmadan hem de tasdiki görüp Kur’an’a ve gelen elçiye uymadan “ısr” yükünü üzerlerinden atamayacaklarını belirtmiş olmaktadır.

    “El-birr” kelimesinin, ortaya koymaya çalıştığımız terim anlamına destek verdiğini düşündüğümüz bir diğer ayet de şöyledir:

    يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِأَنْ تَأْتُوْاْ الْبُيُوتَ مِن ظُهُورِهَا وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقَى وَأْتُواْ الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

    “Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: “Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. “Birr”, evlere arkalarından girmeniz değildir. “Birr”, Allah’tan çekinerek kendini koruyanın yaptığıdır. Evlere kapılarından girin. Allah’tan çekinip korunun ki umduğunuza kavuşasınız”. (Bakara Suresi 2/189)

    Bakara Suresi’nin bu ayetini 183. ayetten itibaren okuduğumuzda görüyoruz ki oruçla ilgili hükümler, “sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” şeklinde başlıyor, daha sonra birkaç değişiklik bildirilerek oruç ibadeti ile ilgili tüm detaylar anlatılıyor. Böylelikle İsrailoğulları, oruçla ilgili hükümlerin kendi kitaplarında olanı tasdik ettiğini, yapılan değişikliklerin de bir takım konularda kolaylıklar sağlayarak hayırlısı ile nesh şeklinde olduğunu yakinen görmüş oluyorlar. Buna rağmen, tıpkı kıble konusunda işi yokuşa sürdükleri gibi burada da hilaller hakkında konuyla ilgisi olmayan ve hiçbir işlerine yaramayacak gereksiz bilgiler almaya çalışıyorlar. Zira ayette yüce Allah, hilaller hakkında gerekli olan kadar bilgiyi verdikten sonra hemen “birr”e vurgu yapıyor. Yani adeta şunu ifade ediyor; “Sizin derdiniz hilaller değil, gerçeği net bir şekilde gördünüz. Kitabınızdaki bilgiler tasdik ve nesh edildi. Eğer gereğini yaparsanız “birr”e ulaşacaksınız. Yani “ısr” yükünü üzerinizden atacak ve yeni nebiye uyacaksınız. Ancak siz evlere arkasından girer gibi konuyu başka yerlere çekiyor, odak noktasından uzaklaştırıyorsunuz.” Zira burada yaptıkları hedef saptırma da yine Bakara Suresi 42. ayette sözü edilen “hakkı batıl ile giydirme” eylemidir.

    Ayetin sonunda yine takvaya vurgu yapılması, tezimizi desteklemektedir. Ayrıca ayette “birr” ile takva arasındaki ilişki ortaya konurken ilginç bir üslup kullanılıyor: “birr takvadır” yerine “birr takva eden kişinin yaptığıdır” (الْبِرَّ مَنِ اتَّقَى) buyruluyor. Burada yapılan eyleme dikkat çekilmesi önemlidir. Adeta “takva da birr’i gerçekleştimek üzere hareket eden kişinin fiilidir” şeklinde, takva eyleminin içeriğine işaret eden bir tanım göze çarpmaktadır.

    “El-birr” ifadesinin kullanıldığı şu ayet tezimizi destekleyen en önemli ayetlerden biridir:

    رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ


    “Rabbimiz! Çağrıda bulunan birini işittik; ‘Rabbinize inanıp güvenin’ diyerek imana çağırıyordu, hemen inandık. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört. Ruhumuzu “Ebrar”ın yanına al.” (Al-i İmran Suresi 3/193)

    “Ebrar” kelimesi “Birr”i gerçekleştirmiş olan kişiler anlamına gelmektedir. Ayette ruhlarının “ebrar” olanlarla birlikte alınması için dua edenlerin bunun için öne sürdükleri sebep tam da anlatmaya çalıştığımız konuyu tanımlamaktadır. Bu kişiler kendilerini Rablerine güvenmeye (الإيمان) çağıran kişiye uymuş yani “birr”i gerçekleştirmiş kişilerdir. Bu sebeple artık özel bir isimleri vardır: “Ebrar”. Ayetin son bölümünden anlıyoruz ki bu kişilerden önce başka “ebrar” olanlar da olmuştur. Bu da çok doğaldır, zira Allah’ın gönderdiği tüm kitaplar arasında benzer bir tasdik ilişkisi bulunmaktadır. Mesela Maide Suresi 46 ve Tahrim Suresi 12. ayetlere göre, İsa Aleyhisselam’ın bizzat kendisi, olağanüstü doğumundan dolayı, Tevrat’ı tasdik etmektedir. Yani Tevrat’ta İsa Aleyhisselam’ın doğumu ilgili bilgiler olmak zorundadır. Ayrıca İncil’in kendisi de yine aynı ayete göre Tevrat’ı tasdik eder. Dolayısıyla tüm kitaplarda bir sonra gelecek olan elçiye ve vahye dair bilgiler bulunur ve yeni gelen vahiyler bu bilgileri gerçekleştirerek tasdik ederler. Dolayısıyla Kur’an’dan önceki tüm kitaplarla ilgili olarak bir “ısr” yükünden ve onun gerçekleştirilmesi anlamında “birr” olgusundan bahsetmek mümkündür. Bunu gerçekleştirenler de “ebrar” olarak ölmüşlerdir.

    Ayrıca ayette geçen “o iman” (الإيمان – el-iman) ifadesi Bakara Suresi 177. ayette sıralanmış olan iman edilmesi gereken şeyleri kastediyor olmalıdır.[20] Ayetin içeriğindeki duayı zihnimizin bir köşesinde tutarak devam edelim.

    Yazımızın başında “el-Berr” kelimesinin sadece bir tek ayette Allah’ın isimlerinden biri olarak geçtiğini belirtmiştik. O ayet Tur Suresi 28. ayettir. Ancak ayetin ilgili olduğu konu 17. ayetten itibaren anlatılmaktadır:

    إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ

    “Kendini korumuş olanlar (muttakiler) bahçelerde ve nimetler içinde.” (Tur Suresi 52/17)

    Bundan sonraki ayetlerde muttakilerin yani “takva” sahiplerinin cennette alacakları ikramlar anlatıldıktan sonra 28. ayet gelmektedir:

    إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ

    “Daha önce de hep O’na “dua” ederdik. Çünkü O Berr’dir ve Rahim’dir.” (Tur Suresi 52/28)

    Allah’ın “el-Berr” ismi ile geçtiği bu tek ayette geçmişte dua ettiklerinden bahsedilenler 17. ayette de gördüğümüz gibi “takva” sahibi olan (muttaki) kişilerdir. Yani “ısr” yükünden dolayı beklenti içinde yaşamış kişilerdir. Bir önceki ayetimiz olan Al-i İmran Suresi 193. ayette ise “ebrar” olanlarla yani “birr”i gerçekleştirmiş olanlarla birlikte ölmek isteyen kişilerin şu duaları yer almaktaydı: “Rabbimiz! Çağrıda bulunan birini işittik; ‘Rabbinize inanıp güvenin’ diyerek imana çağırıyordu, hemen inandık. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört. Ruhumuzu “ebrar”ın yanına al”. İki ayet arasında “birr” kelimesi ile kökteş olan “el-Berr” ve “ebrar” kelimeleri vasıtasıyla bir ilgi kurulmuştur. Yani “birr”i gerçekleştirip cennette “ebrar”ın arasında bulunmak için dua edenler elbette muttaki yani “ısr” yükünü atmak için yeni nebiyi bekleyen takva sahibi kişilerdir. İşte Tur 28’de de bu duayı ettiklerini söyleyen o kişilere, alacakları o “geniş” karşılığı verecek olan “el-Berr” olan Allah’tır.

    Takvalı olan yani tasdik sistemini bilip değerlendirmeye alan ve “ısr” sözünü tutarak “birr”i yerine getirenler manasındaki “ebrar” kelimesinin geçtiği tüm ayetler ahiretle ve cennettekilerle ilgilidir:

    لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْاْ رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلاً مِّنْ عِندِ اللّهِ وَمَا عِندَ اللّهِ خَيْرٌ لِّلأَبْرَارِ

    “Rablerinden çekinerek korunanları (takvalı olanları) ise içlerinden ırmaklar akan bahçeler beklemektedir. Ölmemek ve Rableri tarafından ağırlanmak üzere oraya gireceklerdir. Allah katında “Ebrar” için hazırlanan her şey mükemmeldir.” (Al-i İmran 3/198)

    Bu kişiler dünyada “birr”i gerçekleştiren yani gelen yeni elçiye getirdiği kitabın ellerindekini tasdik edici olduğunu görerek uyan, Allah’a verdikleri sözü tutmuş olan kişilerdir. Hayatlarını bu şekilde tamamlamaları halinde cennette nimetler içerisinde olacaklardır:

    إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا

    “(Ahirette) kâfur katkılı sular “Ebrar”a bir bardakla sunulur.” (İnsan Suresi 76/5)

    Hatırlanacağı üzere yazımızın başında “birr” kelimesinin sözlük anlamını araştırırken Maide Suresi 2 ve Mücadele Suresi 9. ayetlerinden bahsetmiştik. Bu ayetlerde “birr” ve “takva” kelimelerinin zıt ifadeleri olarak “ism” (günah) ve “udvan” (düşmanlık) ifadeleri geçiyordu. Yani kelimenin anlamı, zıt anlamları verilerek Rabbimiz tarafından ortaya konmuştu. Rabbimiz bu iki kelimenin (ism ve udvan) farklı formlarını birarada kullandığı bir başka ayette de bu kez “birr”in terim anlamının zıddını anlatmakta ve böylelikle kavram olarak “birr”i doğru anlayıp anlamadığımızın sağlamasını yapmamıza imkan vermektedir. Şöyle ki;

    وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ

    “Saldırgan (aşırılık yapan – mu’ted – معتد) ve günaha düşkün (esim – الأثيم) olandan başkası o günü yalan saymaz.” (Mutaffifin Suresi 83/12)

    Ayetin devamında, Allah’ın ayetlerini duyunca önceki kitaplarla ilgisini kuran ancak bunu “öncekilerin satırlarında olanlar” şeklinde alaya alanlardan bahsedilmektedir:

    إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ

    “Böyle birine âyetlerimiz okunduğu zaman “bunlar öncekilerin satırları!” der.” (Mutaffifin Suresi 83/13)

    Sonraki ayetlerde de bu kişilerin ahirette karşı karşıya kalacakları durumlar anlatıldıktan sonra konumuzla ilgili olan şu ayet gelmektedir:

    كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ

    “Sakın ha! Dikkatli olun. “Ebrar”ın kaydı da İlliyyûn’da tutulmaktadır.” (Mutaffifin Suresi 83/18)

    Önceki kitapları bilen ancak Kur’an’ı görünce aradaki bağlantıyı “öncekilerin satırlarında yazanlar” şeklinde küçümseyerek kurup tasdik ilişkisini görmezlik edenler surenin 11-17. ayetleri arasında konu edilmektedir. 18. ayette ise tutumlarını tam tersi şekilde takınan kişiler için “ebrar” (birr sahipleri) ifadesi kullanılmaktadır. Demek ki “ebrar” olanlar tasdik ilişkisini kurup Kur’an’a uyarak elçiye yardım eden yani üzerlerindeki “ısr” sorumluluğunu yerine getirmiş kişilerdir. Bu da yazımızda konu edindiğimiz “birr” kavramının Kur’an’daki terim anlamını teyid eden bir durumdur.

    Aynı surede “ebrar” ifadesi bir kez daha kullanılmakta ve bu kişilerin gösterdikleri bu dürüst tutumun karşılığını alacakları bildirilmektedir:

    إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ

    ““Ebrar”, nimetler içinde olurlar.” (Mutaffifin Suresi 83/22)[21]

    Çalışmamıza ilgi gösterenler için görülmeye değer bir not olarak şunu da ekleyelim: Mutaffifin Suresi 7. ve 18. ayetlerde “ebrar” ifadesinin zıddı olarak “füccar” kelimesi kullanılmaktadır. Aynı zıtlık İnfitar Suresi’nin 13 ve 14. ayetlerinde de çok barizdir. “Füccar” kişiler ise Sad Suresi’nin 28. ayetinde “muttaki (takva sahibi) olmayanlar” olarak tanımlanmaktadır. Bu da “birr” kavramı için tesbit ettiğimiz tanımı destekleyen bir durumdur.

    Sonuç olarak genel anlamda iyilik olarak bilinen “birr” kelimesi içerdiği “genişleme”, “sıdk” ve “itaat” anlamlarının tamamını Rabbimizin “el-birr” olarak kullandığı özel kavramda barındırmaktadır. Buna göre “birr”, ehl-i kitap olan kişilerin kendi kitaplarına iman etmek suretiyle Allah’a vermiş oldukları sözü tutarak, yüklendikleri “ısr” yükünden kurtulmaları anlamındadır. Kelimenin bünyesinde taşıdığı “sıdk” anlamı bu şekilde yerini bulmaktadır. “Isr” yükünü üzerinden atmanın yani “birr”i gerçekleştirmenin şartlarından biri olan musaddik rasule inanma ve yardımcı olma görevi de kelimenin “itaat” anlamı ile örtüşmektedir. “Birr”i gerçekleştirecek olanlar, ehl-i kitabın alim ve önder kişileri olacaklarından onların bu tavrı kendilerini önder kabul eden kitleleri de buna mecbur bırakacak ve bir anda büyük kitleler yeni elçiye iman ederek uyacaklardır. İşte bünyesinde barındırdığı “genişleme” anlamı da “birr”in hayata geçirilmesinin sonucunda ortaya çıkacak olan bu büyük etkisi ile uyumludur. Ayrıca “birr”in gerçekleştirilmemesinin de günah olarak nitelendiğini ilgili ayetlerle görmüştük. O halde “birr”i gerçekleştirmeyen önder ve alim kişiler kendilerini takip eden kitlelerin günahlarını (ism) da üstlenmek gibi bir durumla karşı karşıyadırlar diyebiliriz. Nitekim bu durumu Rasulullah’ın Herakliyus’a gönderdiği mektubun metninde “ism” kelimesi ile görüyoruz. Rasulullah mektupta Herakliyus’u İslam’a davet ettikten sonra eğer bu daveti kabul etmezse yönetimi altında bulunan Aryusi’lerin günahını da üstleneceğini belirtmektedir. İlgili bölümün orijinal metni ve çevirisi şöyledir:

    فإن توليت فعليك إثم الأريسيين

    “…ama eğer kaçınırsan, Aryusilerin günahı (ism) da senin üzerine olacaktır.”[22]

    Mektupta bahsedilen Aryusiler “ısr” yükünü bilen, gelecek nebiyi beklemekte olan ehl-i kitaptan bir topluluk olmalıdır.

    Birr kavramının bugüne kadar olduğu gibi bugün de “iyilik” olarak anlaşılmasına mani bir durum elbette yoktur. Ancak kelimeyi kavramlaştıran Rabbimizin ona yüklediği özel terim anlamını görmemiz ve kavramın Kur’an’ın kendinden önceki kitapları tasdiki bağlamındaki önemini kavramamız gerekir. Böylelikle bugün hala gelecek nebiyi (mehdi – mesih – İsa beklentisi) beklemekte olan toplumların bekledikleri kişinin çoktan geldiğini, onun Muhammmed Aleyhisselam olduğunu, bu kavramlar üzerinden anlatmamız ve doğru bir tebliğ yapmamız mümkün olacaktır.

    Allah en doğrusunu bilir.

    Erdem Uygan

    [1] Aynı sözün İsrailoğullarından da alındığı ile ilgili olarak bkz: Maide Suresi 5/12

    [2] Maide Suresi 5/92, En’am Suresi 6/59-63-97, Yunus Suresi 10/22, İsra Suresi 17/67-68-70, Neml Suresi 27/23, Ankebut Suresi 29/65, Rum Suresi 30/41, Lokman Suresi 31/32

    [3] Lexicon c:1, s:176 – 178

    [4] Lexicon c:1, s:176 – 178

    [5] Lexicon c:1, s:176 – 178

    [6] Ragıp el-İsfahani – بر maddesi

    [7] Ragıp el-İsfahani’nin ifadesi şöyledir: ويستعمل البر في الصدق لكونه بعض الخير المتوسع فيه

    [8] Ragıp el-İsfahani – بر maddesi

    [9] Bakara Sures 2/44-177-189, Al-i İmran Suresi 3/92, Maide Suresi 5/2, Mücadele Suresi 58/9

    [10] Tur Suresi 52/28

    [11] Al-i İmran Suresi 3/193-198, İnsan Suresi 76/5, İnfitar Suresi 82/13, Mutaffifin Suresi 83/18-22

    [12] Abese Suresi 80/16

    [13] Mümtahine Suresi 60/8, Bakara Suresi 2/224

    [14] Meryem Suresi 19/14-32

    [15] Hadid Suresi 57/28, bu konuda bkz. Kur’an’ı Anlama Usulü – Dr. Fatih Orum Süleymaniye Vakfı Yayınları – 2. baskı – s:152-164

    [16] Bkz. Hud Suresi 11/1-2. ayetler

    [17] Nitekim iman edilmesi gerekenleri sayan diğer 2 ayette (Nisa 136 ve Bakara 285) nebilere değil rasullere imandan bahsedilir. Çünkü bu iki ayette de hitap zaten üzerlerinde herhangi bir ısr yükü bulunmayan “mümin”leredir. Burada da rasul ifadesi kullanılmış olsaydı yeni bir kitap indirilmesi şart olmaz, zaten mevcut olan kitabı tebliğ eden bir elçi anlaşılabilirdi. Nebi ve Rasul kavramları için bkz: Dr. Fatih Orum – “Kur’an’ın Öğretiği Kavramlar Serisi – Nebi ve Rasul” – Süleymaniye Vakfı Yayınları

    [18] Maide Suresi 5/48

    [19] Hadid Suresi

    [20] Nitekim kıblenin tahvili konusunda Bakara Suresi 143. ayette geçen إيمانكم ifadesi de yine 177. ayette sayılanlara atıf olsa gerektir.

    [21] Benzer bir ayet için bkz: (İnfitar Suresi 82/13)

    [22] Hz. Peygamber’in Altı Orijinal Diplomatik Mektubu – s:112 – Prof. Dr. Muhammed Hamidullah – Beyan Yayınları – 1998

    [/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]