Kategori: Yazarlarımız

  • Allah’a Güvenmek ve Ramazan / Erdem Uygan

    Allah’a Güvenmek ve Ramazan / Erdem Uygan

    Ramazan ve oruç ile ilgili bütün detaylar Kur’an’ı Kerim’de Bakara Suresi’nin 183 ve 187. ayetleri arasında verilmiştir. Bu grupta Ramazan ve oruçtan bahsedilmeyen bir tek ayet vardır:

    Kullarım sana beni sorarlarsa, ben onlara yakınım. Beni yardıma çağıranın çağrısına cevap veririm. Onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana güvensinler ki olgunlaşabilsinler. (Bakara 2/186)

    Ramazan ve oruçla ilgili ayetlerin arasına yerleştirilmiş bu ayete Ramazan ayının bu ilk günlerinde biraz yakından bakmamız belki de neden bu ayetlerin arasında yer aldığını anlamamıza yardımcı olabilir.

    Ayet, Allah ile ilgili bilgi almak isteyen kişilere bu bilgiyi almaları gereken adresin verilmesi açısından önemlidir. Zira Rasulullah’a hitaben “senden böyle bir bilgi isterlerse” denilerek, “şunları söyle” dercesine verilmesi gereken bilgi Kur’an’da kayda geçiliyor. Yani Allah hakkında soru soran kişi, soruyu Allah’ın elçisine dahi sorsa, Allah’ın ayetlerine yönlendiriliyor ve cevabın oradan verilmesi isteniyor. Ayrıca bu bilginin “sorarlarsa” verilmesi de önemlidir. Rabbimiz adeta kendisini gündemine almayan kişi için zorla gündem olmak istememekte, “sorarlarsa söyle” buyurmaktadır.

    “Ben onlara yakınım” cevabından anlaşıldığı üzere soru Allah’ın varlığı ve birliği ile ilgili değildir. Bu konuda hiç kimsenin bir şüphesi yoktur. Soru Allah’ın hayatımızdaki konumu ile ilgilidir. Çünkü insanların en büyük sıkıntısı bu konudadır. Allah’ın kendisinden uzakta olduğunu düşünen kişi araya mutlaka kendisini O’na yaklaştıracak bir şeyler koyacaktır. Bu tavra Kur’an’ın verdiği isim “şirk”tir.

    Yakınlığın derecesi “beni yardıma çağıranın çağrısına cevap veririm” ifadesiyle ortaya konmuştur. Yalnız Allah’tan yardım istemek O’na güvenmekle olur. İnsan başı sıkışınca, yardım edeceğinden emin olduğu en yakınını yardıma çağırır. Bu sebeple en yakınımızda olanın, her an çağrımıza cevap verecek olanın Allah olması da O’na olan güvenimizi gösterir. Bunun bir adı da imandır. Allah’a olan imanımızın (güvenimizin) en önemli göstergesi O’nun daima hayatın her anına müdahil olduğunu bilmemiz ve yalnız O’ndan yardım istememizdir. Allah’ı hayatımıza katmamak, O’nun her an yanımızda olduğunu ve çağrımıza cevap vereceğini kabul etmemek kibrin en üst noktasıdır:

    Rabbiniz der ki; Bana dua edin, size olumlu karşılık vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremiyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir. (Mümin 40/60)

    Zaten Bakara 186. ayetin son bölümü de Allah’a yapılan çağrının O’na güvenmek yani iman etmek olduğunu bildirmektedir. Allah da bize O’na güvenmemiz konusunda bir çağrı yapmaktadır. O çağrıya uyduğumuzun göstergesi sadece Allah’tan yardım istemektir. Yalnızca O’na kulluk etmek ancak böyle olur. Allah’ın nebileri bu konuda en güzel örnekler olmuşlar, daima Allah’ı yardıma çağırmışlar ve karşılığını da en etkili ve en çarpıcı biçimde görmüşlerdir:

    Daha önce Nuh da yalvarıp yakarınca isteğini olumlu karşılamış, hem onu hem de ailesini o büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. (Enbiya 21/76)

    Eyüp ise bir gün Rabbine şöyle seslenmişti: “Ben iyice daraldım. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.” Ona olumlu cevap verip ondaki sıkıntıyı gidermiştik. Katımızdan bir ikram ve kulluk edenler için bir hatıra olsun diye de ona, hem ailesini hem de bir o kadarını daha vermiştik. (Enbiya 21/83-84)

    Balığın esiri (Yunus) hayatı kendine dar etmeyeceğimizi sanarak bir gün kızgın bir şekilde çekip gitmişti. Ama daha sonra balığın karanlıkları içinde seslenmiş: “Senden başka ilah yoktur. Senin eksiğin de yoktur; ben yanlış yaptım” demişti. Ona da olumlu cevap verdik ve üzüntüsünden kurtardık. İnanıp güvenenleri işte böyle kurtarırız. (Enbiya 21/87-88)

    Zekeriya da Rabbine bir gün şöyle seslenmişti: “Rabbim! En iyi varis sensin ama beni tek başıma bırakma.” Ona da olumlu karşılık verdik de eşini doğum yapabilecek hale getirerek Yahya’yı bağışladık. Onlar hayırlarda yarışır ve korku içinde umutla bize yakarırlardı. Onlar bize karşı saygılı kimselerdi. (Enbiya 21/89-90)

    Rabbimize dua edip O’ndan yardım isteyen bu örnek insanların en önemli ortak özelliği O’nun mutlaka yardım edeceğine olan güvenleri yani imanlarıdır. Duaları kendi şahsi sıkıntıları veya gönderildikleri toplumla ilgili olabilmektedir.

    Bizim Bakara Suresi 186. ayet olarak bildiğimiz ayet Salih Aleyhisselama verilen kitapta da elbette vardı. Çünkü o da halkına o ayeti okuyordu:

    Semûd’a da soydaşları Salih’i elçi gönderdik. “Ey halkım!” dedi; “Allah’a kul olun; sizin başka ilahınız yoktur. Sizi bu toprakta yapılandıran ve burada barındıran O’dur. Öyleyse O’ndan bağışlanma dileyin sonra da O’na yönelin. Çünkü benim Rabbim herkese yakındır; isteklere cevap verir.” (Hud 11/61)

    En zor zamanlarında başlarında Nebimiz olan ilk müslümanların duasına Rabbimiz şöyle karşılık veriyordu:

    O gün Rabbinizden yardım istiyordunuz.  O da “Birbiri ardınca bin melek ile size destek veriyorum” diye cevap vermişti. (Enfal 8/9)

    Yardım eden Allah ise o yardım başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak düzeyde olacaktır. Çünkü;

    Allah yardım ederse, sizi kimse yenemez. Ya yüzüstü bırakırsa size kim yardım edebilir? Müminler, yalnız Allah’a güvenip dayansınlar. (Al-i İmran 3/160)

    O halde Bakara 186. ayetin Ramazan ve orucu anlatan ayetlerin arasına yerleştirilmiş olması Allah’a kulluk etme, yalnız O’ndan yardım isteme yani O’na güvenip dayanma ile ilgili olmasındandır. Zira Allah’a güvenen bir kişi O ne diyorsa O’nu yapan yani O’nun emirlerine teslim olmuş (müslim) kişi demektir. Oruç tutmak için Allah’ın emri olmasından başka sebebe ihtiyacı olmayan kişiye mümin denir. Sadece Allah istiyor diye en temel ihtiyaçlarını karşılamaktan yine O’nun belirlediği bir süre için vazgeçebilmektir iman etmek. Oruç Allah’a güvendiğimizin en güçlü göstergelerinden biridir.

    Bu ayetin oruç ayetlerinin arasında yer almasının anlamı Ramazan’da bu konulara her zamankinden daha fazla önem verip sadece Allah’a kulluğun ne demek olduğunu kavramaya daha çok ihtiyaç duymamız olmalıdır. Zira  aksi takdirde Ramazan’ı kullanarak Allah’la kul arasına girmek isteyenlerin tuzaklarına düşmemiz işten bile değildir.

    Allah hepimize hayırlı ve bereketli, Kur’an dolu bir Ramazan yaşayıp sağlıkla ve sevdiklerimizde bayrama ulaşmayı nasip etsin.

    Erdem Uygan

  • Hutbeyi Farklı Okumak

    Hutbeyi Farklı Okumak

    Geçtiğimiz Cuma namazında okunan ve hepimizi kızdıran hutbe gerçekten de en hafif tanımlamayla talihsiz bir metindir. Bu metnin yanlışları, çelişkileri ve tutarsızlıklarının doğurduğu tartışmalar kısa sürede durulmayacaktır. Aslında doğru bir mantık örgüsüyle dahi kaleme alınmadığı görülen metnin, kendi ifadesiyle, “Kur’an bize yeter” diyenleri hedef aldığı açıktır. Bunu yaparken de Kur’an delil gösterilerek “peygamber”in haram ve helal koyma yetkisi olduğu iddia edilmektedir. Metnin müellifleri bu iddialarını Araf Suresi’nin 157. ayetine dayandırmaktadırlar.

    Bugün Kur’an’a gönül vermiş, uydurulmuş dine savaş açmış, Kur’an’dan konuştukları bilgisinin tarihselcilerinki gibi asılsız bir iddia olmadığına inandığımız hocalarımızın da hutbeyi sert bir şekilde eleştirmeleri çok normal ve beklenen bir durumdur. Ancak bu hutbe vesilesi ile biraz öz eleştiri yapmanın da belki tam zamanı olabilir. Nitekim Kur’an’ı anlatan hocalarımızın pek çoğunun Araf Suresi’nin 157. ayetine verdikleri meallere baktığımızda kendilerinin de hutbedeki iddialara zemin hazırlamış olduklarını üzüntüyle görmekteyiz. Zira bu hocalarımızın büyük bölümünün “nebi ve rasul” kavramları arasındaki farkı görmek istemediklerini pek çok konuşma, yazı ve meallerinden öğrenebiliyoruz. Bu konudaki ayetler son derece açık olmasına, nebi ve rasul kavramlarının Kur’an’ı anlamada hayati  rolleri olmasına rağmen bu iki kelimenin aynı şeyi ifade ettiğini iddia ederek nasıl Kur’an’cı olunabildiğini anlamak zordur. Rabbimizin bu iki kelimeyi tamamen keyfi olarak birbirlerinin yerine kullandığını söylemek, “bir yerde öyle istemiş nebi demiş, başka bir ayette de sırf öyle istediği için rasul demiş” diyebilmek, insanın yazdığı bir kitap için bile son derece özensiz bir ifade olacakken Allah’ın kitabı için nasıl mümkün olabilmektedir?

    Kaldı ki nebi ve rasul kavramları arasındaki farkı kabul etmeksizin Araf Suresi 157. ayeti hutbedekinden farklı anlamak mümkün değildir. Yine bu iki kavram arasındaki farkı görmezden gelmeden, bu ayetle Tahrim Suresi’nin ilk ayeti arasında çelişki olmadığını söylemek de imkansızdır. Nebi ve rasul kavramlarını Kur’an’dan öğrenip içlerini doldurmak yerine, her iki kelime için de aslında ikisinin anlamını da karşılayamayan “peygamber” kelimesini reva görmek bir ayet katliamına sebep olmaktadır. Öyle ki bu çeviride, Araf Suresi’ndeki ayete göre helal ve haram koyabilen bir “peygamber” vardır. Ancak aynı “peygamber” Tahrim Suresi’nde Allah’ın ona helal kıldığı şeyi haram saydığı için eleştirilip uyarılmaktadır. Ortaya çıkan bu çelişki uydurulmuş dine savaş açmış hocalarımızın meallerinde de kendisine yer bulmaktadır.

    Oysa Araf Suresi 157. ayette ümmi ve nebi olan “Rasul”den bahsedilmektedir. Rasul elçidir. Elçi kendi sözünü değil, kendisini gönderenin sözünü söyler. Rasul’ün helal ve haram kılması onu gönderenin helal ve haram kılmasıdır. Bu yüzden de “rasule” (nebiye değil) itaat Allah’a itaattir.[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][1] Buna karşın Tahrim Suresi’nin ayeti “ey nebi” hitabıyla başlamakta, vurgu rasullük görevine değil, nebinin insan yönüne yapılmaktadır. Bir rasulün kendisine vahyedileni tebliğde hata yapması imkansızdır, zira o zaman rasullük görevini yapmamış olur.[2] Ancak nebi insan yönü ile yanlış bir hükme varmış olabilir ve uyarılır. Çünkü nebilik makam, risalet ise o makamı dolduran şahsın görevidir. Görev başında değilken yani rasul sıfatıyla tebliğ yapmadığı zamanlarda hata yapması çok normaldir. Rasul sıfatıyla söyleyeceği yanlış bir söz ise görevi kötüye kullanmak olacaktır ve asla kabul edilemez.[3] Bu sebeple nebimize Kur’an’da yapılan tüm sert uyarılar “nebi” hitabı iledir.[4] Ve yine bu sebeple Allah’a ve Rasulüne itaati emreden bir çok ayete[5] rağmen nebiye itaati emreden tek bir ayet yoktur.

    Üstelik de kerim kitabımızda, bir şeyi helal veya haram kılma yetkisinin Allah’tan başkasına ait olamayacağı ile ilgili aşağıdaki gibi bir çok ayet vardır. O halde bir “peygamber”in helal – haram kılması nasıl kabul edilebilir?:

    “De ki “Allah’ın size indirdiği her bir rızkı düşündünüz mü? Siz onu helal, haram diye sınıflandırıyorsunuz.” De ki “Bunu size Allah mı bildirdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? Yalanlarını Allah’a mal edenler, kalkış gününü ne sanıyorlar? Allah’ın insanlara cömertçe verdiği bir gerçektir ama onların çoğu görevlerini yerine getirmezler.” (Yunus Suresi 10/59-60)

    Sonuç olarak bu talihsiz Cuma hutbesindeki ifadelere katılmak, karşı çıkmamak, eleştirmemek asla mümkün değildir. Ancak bir yandan bunu yapıp diğer yandan Kur’an’da net bir biçimde birbirlerinden ayrılmış olan nebi ve rasul kelimelerinin her ikisini de “peygamber” kelimesi ile karşılamak, Kur’an yetmez diyenlerin hutbedeki iddialarını doğrulamaktan başka bir anlama gelmemektedir.

    Artık Kur’an’ı rehber edinmiş hocaların birlikte çalışma, birbirlerinin çalışmalarını müzakere etme, tenkid etme ve düzeltme, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için birlik olma ve uydurulmuş dine karşı tek vücut olma zamanı çoktan gelmiştir. Unutulmamalıdır ki Kur’an’ı anlama yolundaki çalışmalar, ne kadar alim olurlarsa olsunlar, hocaların tek başlarına altından kalkabilecekleri işler değildir. Tek başına meal – tefsir yazmak, kabul edilemez. Kaldı ki piyasadaki yüzlerce mealin yanına aynı hatalarla dolu bir yenisini daha eklemenin de büyük bir vebali olsa gerektir. Nitekim bu yazımızda konu edindiğimiz hata hemen tüm meallerde mevcuttur. Zaten Rabbimiz de bu çalışmaların bilenler topluluğu (kavmun ya’lemun) şeklinde yani ekipler halinde yapılması gerektiğini buyurmaktadır.[6] O halde Kur’an’dan konuştuğunu söyleyenlerin en az Kur’an’a aykırı konuşanlar kadar birlik halinde olmaları şarttır.

    Allah Kur’an’ı anlama yolunda sarf edilen tüm gayretlerin etkisini artırsın.

    Erdem Uygan

    [1] Nisa Suresi 4/80
    [2] Maide Suresi 5/67
    [3] Hakka Suresi 69/44-47
    [4] Bir diğer örnek için bkz. Enfal Suresi 8/67-68
    [5] Bir örnek olarak bkz: Enfal Suresi 8/20
    [6] Fussilet Suresi 41/3

    [/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

  • “De ki “Ne dersiniz?! Ya O Allah Katındansa!..”[1]

    “De ki “Ne dersiniz?! Ya O Allah Katındansa!..”[1]

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olup olmadığı sorusu, kendisini Müslüman kabul eden bir ailede yetişmiş biri için kolayca sorulabilecek bir soru değildir. Hele de bu kişi, dinini öyle veya böyle yaşamak çabasında olan bir ailenin ferdi olmuşsa böyle bir soruyu aklına dahi getirmeyi günah sayan görüşlerle karşılaşması işten bile değildir. Fakat içine doğduğunuz toplum kendisini hangi dinden sayarsa saysın şu ayete göre bu soru mutlaka sorulmalı değil mi?

    “Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” dense, “Hayır! Biz atalarımızı hangi yolda bulmuşsak ona uyarız” derler. Peki, ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yola da girmemişlerse yine uyacaklar mı?” (Bakara Suresi 2/170)[fusion_builder_container hundred_percent=”yes” overflow=”visible”][fusion_builder_row][fusion_builder_column type=”1_1″ background_position=”left top” background_color=”” border_size=”” border_color=”” border_style=”solid” spacing=”yes” background_image=”” background_repeat=”no-repeat” padding=”” margin_top=”0px” margin_bottom=”0px” class=”” id=”” animation_type=”” animation_speed=”0.3″ animation_direction=”left” hide_on_mobile=”no” center_content=”no” min_height=”none”][2]

    Ayete göre hayatımızın bir döneminde “Allah’ın indirdiğine uyun” sözü ile karşılaştığımızda vereceğimiz cevap hayati önem taşımaktadır. Vermememiz gereken cevap ayette son derece açıktır. Atalarımızın yoluna sorgusuz sualsiz uymamızın kabul edilmemesi, o yolun ve dolayısıyla bize din diye sunulabilecek her yolun sorgulanması ve bir takım testlere tabi tutulması gerekliliğini doğurur. Ayette ataların dininin yanlışlığından ya da doğruluğundan bahsedilmiyor. Ancak yanlış olma ihtimalinin dikkate alınması gerektiği, çünkü Allah’ın dininden başkasının kabul edilemeyeceği vurgulanıyor.

    Bize “Allah’ın indirdiğine uy” dendiğinde “ben büyüklerimden ne gördüysem ona uyarım” sözü cevap olarak kabul edilmiyorsa ne yapabiliriz? Yapacağımız tek şey Allah’ın indirdiğine uymayı kabul etmek değil midir? Peki bir dini ya da onu içeren kitabı Allah’ın indirdiğini nereden bileceğiz? Bir büyüğümüz bize “bu Allah’ın indirdiği kitaptır” diyerek bir kitap uzatsa biz de ona güvenip kabul etsek bu tavrımız geçerli olabilir mi? Bize verdiği kitap her ne olursa olsun yaptığımız yine bir büyüğümüzün, yani bir insanın sözüne uymak değil midir? Bize herhangi bir kitabın Allah tarafından indirilen kitap olduğunu söyleyen kişiye, hiç bir sorgulama yapmaksızın inansak, yine yukarıdaki ayette söylenilen şekliyle bir atamıza uymuş olmaz mıyız? Hatta bu kitap Kur’an dahi olsa, onu bize “bu Allah’ın kitabıdır” diyerek uzatan kişiye güvenip hemen kabul etmemiz yine yukarıdaki ayetin kapsamına giren bir davranış olmaz mı? Ayet zaten tam da bu tavrı eleştirmiyor mu?

    “De ki “Ne dersiniz?! O (Kur’an) Allah katındansa, siz de onu görmezlikten geliyorsanız; böyle derin bir ayrılık içinde olandan daha şaşkını kim olabilir?” (Fussilet Suresi 41/52)

    Yukarıdaki ayette de “Kur’an Allah katındansa siz de onu görmezlikten geliyorsanız” ifadesi Kur’an’ın Allah katından olup olmadığının şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesinleşmesi gerektiğini ortaya koyuyor ve bizim bir biçimde bu araştırmayı yapmamız gerektiğini zımnen ifade ediyor.

    “Kulumuza (Muhammed’e) parça parça indirdiğimiz şeyden şüpheniz varsa Allah ile aranıza koyduğunuz ulu kişilerinize yalvarın da ondakine denk bir sure getirin. Dürüst kimselerseniz yaparsınız.” (Bakara Suresi 2/23)

    Bu ayetten de gördüğümüz gibi Kur’an sadece Allah’ın kitabı olduğunun araştırılmasını değil, Allah’ın kitabı olmadığı iddiasının da ispatlanması gerektiğini söylüyor. Şüphesi olanlara meydan okuyan bu ve benzeri ayetler[3] de Kur’an’ın detaylıca tedkik edilmesi gerektiğini bildiren en güçlü ayetlerdendir. Zira içerdiği ayetler topluluğunun (sure) denginin getirilmesini istemek, öncelikle o surelerin aslının neler olduğunun, ayetlerinin birbirleri ile nasıl bir ilişki içerisinde bulunduklarının çok iyi bilinmesini gerektirir. Aslı iyi bilinmeden dengini getirebilmek mümkün değildir. Üstelik ayet değil de sure talep ediliyor olmasının da bir anlamı olmalıdır. Zira bir çok ayetten oluşan bir yapıyı Kur’an’daki gibi biraraya getiremezsiniz demek, ayetler arasında sadece Allah’ın koyduğu bir ilişkinin olduğunu da ima etmektir (Kur’an’ın bu özelliğinden bir aşağıda bahsedeceğiz.). Bir de şu var ki; şüphesi olanlardan kanıt isteyecek kadar iddialı bir kitabın, kendisinin Allah tarafından gönderildiğini ispatlamıyor olması düşünülemez. Kaldı ki bu ayetteki meydan okuma devamındaki ayetle en üst seviyede kendini göstermektedir:

    “Bunu yapmazsanız ki asla yapamazsınız; o zaman tutuşturucusu insanlar ve taşlar olan o ateşe karşı kendinizi koruyun! Orası, kâfirler (âyeti görmezlikten gelenler) için hazırlanmıştır.” (Bakara Suresi 2/24)

    Peki bu kitabı bize Allah katındandır iddiası ile veren kişi Allah’ın nebisi olduğunu iddia ediyorsa o zaman ne kadar güvenilir olursa olsun onu da sorgulamamız gerekmez mi? Zaten onun Allah’ın elçisi olduğu da bize uzattığı kitabın iddiasıdır. Öyle de olmalıdır. Çünkü biz bir insana değil Allah’ın sözüne kayıtsız şartsız güvenmeli ve uymalıyız. O halde Allah’ın kitabı olduğu iddia edilen kitapta onun gönderildiği kişinin de nebi ve rasul olduğunun iddia ve ispat edilmesi gerekmektedir. Ancak o zaman o nebiye uyma yükümlülüğümüz doğar.

    Demek ki bir kişi kendisine Allah katından bir kitap verildiğini iddia ediyorsa, kendisini Allah’ın nebisi olarak tanıtsa dahi bakmamız gereken ilk şey o kişinin güvenilirliği veya kişiliği olamaz. Bakmamız gereken ilk şey bize verdiği kitap olmak zorundadır. Nebilik dış görünüşle veya mizacla anlaşılacak bir şey değildir. Kısacası Rasulullah’ın Nebiliğinin ve Rasullüğünün delili de yine bize ulaştırdığı kitapta olmak zorundadır. O halde onun bu iddiasını da ispatlayan yine Kur’an olmalıdır.

    Şu durumda; “Allah’ın indirdiğine uy” emrini almış bir kişinin ilk aklına gelen şey “Allah’ın indirdiği nedir veya hangisidir?” sorusu olmak zorundadır. Bu sorunun cevabı olan kitap da bize Allah’ın kitabı olduğunu kanıtlayacak bir takım özellikler barındırmalıdır.

    Öncelikle bu kitap Allah’ın indirdiği kitap olduğu iddiasını bizzat içermelidir ki Kur’an çok sayıda ayetinde bu iddiayı dile getirir:

    “O Kur’ân, elbette varlıkların Rabbi tarafından indirilmiştir.” (Şuara Suresi 26/192)

    “Elif! Lam! Ra!. İnsanları, Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, üstün ve her şeyi güzel yapanın yoluna çıkarasın diye sana indirdiğimiz kitap budur.” (İbrahim Suresi 14/1)

    Ayrıca bu iddianın isbatını da yine bizzat kendi içinde barındırmalıdır. Ancak bu kendilerine “tarihselci” diyen bir kısım aydının (!) Allah’ın kitabında olduğunu iddia ettikleri gibi “totoloji”[4] ile değil, tüm muhataplarını tatmin edebilecek somut delillerle olmalıdır.

    Yine bu kitabın Allah’ın kitabı olduğu iddiasını kanıtlamayı, eski nüshalarının kağıdına, mürekkebine uygulanacak testlere bırakması da kabul edilebilir değildir. Zira bir kitap gerçekten Allah’ın kitabı ise bunu kanıtlamak, kitabın indirildiği günden yüzlerce yıl sonra herkesin her zaman sahip olamayacağı bir takım tekniklerin, güvenilirliği tartışmalı çalışma ve araştırmaların işi olmamalıdır. Velev ki bu testler, sözü edilen metni indirildiği iddia edilen zamana tarihlese bile buna inanmamız yine bir insan sözüne sorgusuz inanmak olacaktır. Bu tavrın kabul edilemeyeceğini artık biliyoruz. O halde bu kitap öylesine tartışmasız deliller içermelidir ki, yeryüzündeki en eski nüshasına, tüm insanlığın bir araya gelerek uyguladığı ve sonuçlarında ittifak ettiği testler aksini söylese dahi, bizi Allah’ın kitabı olduğuna ikna edebilme gücüne sahip olmalıdır. Çünkü iddia, her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan Allah’ın kitabı olduğu iddiasıdır. O zaman Allah bunu ispatlamayı başkasına bırakmamalıdır. Zaten Allah’tan başkasının yapacağı ispat da hiçbir zaman ikna edici olmayacak, daima şüphe barındıracaktır.

    Ayrıca bir insan tüm hayatını değiştirecek olan bir kitaba uyacaksa, hatta bu kitaptaki hükümleri özgürce yaşayabilmek uğruna her zorluğa katlanacaksa onun Allah’ın kitabı olduğuna şahsen ikna olmalıdır. Birilerinin söylediğine uyarak yapacağı hiçbir uygulamanın Allah’ın emri olduğunun kanıtı yoktur. Çünkü insanlar menfaatlerini tercih eden canlılardır. Bunun için de kayıtsız şartsız güvenilecek bir mevkide olamazlar. Kafalarında din diye kurguladıkları hayaller ve varsayımlarla nebileri bile yoldan çıkarabilirler:

    “Yeryüzündeki insanların çoğuna uyacak olsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar, sadece varsayımlarla hareket ederler. Onlar, sadece atarlar.” (En’am Suresi 6/116)

    İşte bu sebeple ataların ya da birilerinin din olduğunu iddia ettiği şeyi, sırf onlar öyle söyledi diye Allah’ın dini saymamız olacak şey değildir. Hatta Allah’ın kitabı olduğu iddia edilen kitap, içindeki ayetleri açıklamayı bile hiç kimseye bırakmamalıdır. Çünkü o Allah’ın sözü ise tartışmasız kabul etmek gerekir. Sözü tartışmasız olarak kabul edilen herkese kul olunur. Allah’tan başka birine kul olmak her canlıya ağır gelir:

    “Elif! Lam! Ra! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru karar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.” (Hud Suresi 11/1-2)

    Buraya kadar edindiğimiz sonuca göre Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun kanıtlarını yine Kur’an’da aramak zorundayız. Ulaşacağımız sonuçlar ancak Allah tarafından yapılmış ispatlar olmak zorundadır. Böylece her insan için ikna edici, karşı konulmaz ve bağlayıcı özelliğe sahip olurlar.

    Kur’an’ın bir insan sözü olamayacağı, Allah’ın kitabı olduğu, Kur’an’da üç farklı yöntemle kanıtlanmaktadır. Aşağıda ortaya koymaya çalışacağımız bu üç yöntemin her biri birer kitap konusudur. Bu sebeple her detayı ele almamız mümkün değildir. Yine de konuyu bize ayrılan alanın içinde kalmaya çalışarak mümkün olduğunca detaylı bir şekilde ele almaya çalışacağız:

    1. Önceki Kitapların Mensuplarına Deliller:

    Kur’an’ın kendisinden önceki kitapların mensupları için son derece ikna edici delilleri içermesi bir zorunluluktur. Çünkü yine kendisinin bildirdiğine göre bu kişiler gelecek yeni nebiye uymak ve ona yardımcı olmak zorundadırlar. Kur’an buna “ısr” yükü diyor:

    “Allah nebilerden kesin söz aldığında hep şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir. Bundan sonra sözünden dönenler, yoldan çıkarlar.” (Al-i İmran Suresi 3/81-82)

    O halde önceki kitapların mensuplarının, gelenin nebi, getirdiğinin de gerçekten Allah’ın kitabı olduğunu hiç bir şüpheye yer bırakmaksızın kabul edebilmeleri gerekir. Bu yüzden ayete göre yeni kitabın “ellerinde olanı onaylaması” gerektiğine dikkat edelim. Zaten Allah’ın kitabı olduğuna dair kanıtı da bizzat kendileri talep etmişlerdir:

    Aslında onlar şöyle derler: “Bunlar karma karışık hayallerdir.  Hayır, bu adam Allah’a iftira ediyor.  Belki de şairdir. Eğer elçi ise bize bir belge getirsin; öncekilere gönderilen belgelerden olsun.” (Enbiya Suresi 21/5)

    Kur’an’ın bu talebe cevabı, soranları direkt olarak kendi kitaplarını iyi bilen kişilere yönlendirmesi şeklindedir:

    “Senden önce gönderdiğimiz elçiler sadece vahyettiğimiz erkeklerdi. Bilmiyorsanız o “Zikri” (kitabı) bilenlere sorun.” (Enbiya Suresi 21/7)

    Üstelik bununla da kalmaz kitaplarında ne aramaları gerektiğini bile bizzat bildirerek adeta “bunları gayet iyi biliyorsunuz” dercesine şunları aktarır:

    “Onları yemek yemeyen bedenler yapmadık; ölümsüz de değillerdi. Sonunda onlara verdiğimiz sözü tuttuk; onları ve kurtulmasını  tercih ettiklerimizi kurtardık. Aşırı gidenleri de etkisizleştirdik.” (Enbiya Suresi 21/8-9)

    Bu kadarla da kalmaz, kendilerine verilen kitabın içinde de bu bilgilerin olduğunu özellikle dile getirerek onları kendi kitaplarını araştırmaya çağırır.

    “Size de bir Kitap indirdik; “zikriniz” ondadır. Aklınızı kullanmaz mısınız?” (Enbiya Suresi 21/10)

    Bu ayetteki “zikriniz” ifadesi surenin 24. ayetinin, 3. ayetinden itibaren anlatılan konunun, 7. ayetinde de geçen “zikir” ifadesinin ve aşağıda göreceğiniz, bu ayetlerle aralarında büyük benzerlikler olan, Nahl Suresi 44. ayetin delaleti ile “ehl-i kitaba indirilen kitap” olduğu son derece nettir. Yani kast edilen Muhammed Aleyhisselam’a indirilenin içinde, ehl-i kitaba daha önce indirilmiş bilgilerin olduğu bu sebeple tasdik sisteminin çalıştırılarak bunun bekledikleri kitap olduğunun anlaşılabileceğidir.[5]

    Bu ayetlerdekine benzer ifadeleri şu ayetlerde de görmekteyiz:

    “Senden önce elçi gönderdiklerimiz, sadece kendilerine vahyettiğimiz erkeklerdi. Bilmiyorsanız o Zikri bilenlere sorun. Onları mucizelerle ve hikmet dolu sayfalarla[6] gönderdik. O Zikri (Kitabı) sana da indirdik ki kendilerine gönderilenin ne olduğunu o insanlara “açıkça anlatasın” (beyan), belki düşünürler.” (Nahl Suresi 16/43-44)

    Böylece Rasulullah’ın kitabı beyan etmesinin de Kur’an’ın önceki kitaplarda olanı tasdik etmesi sebebiyle Allah’ın kitabı olduğunu ortaya koyması demek olduğunu görüyoruz. Yani Allah’ın elçisi ehl-i kitabın bilgililerini, Kur’an’ın Allah’ın gönderdiği kitap olduğunu anlayacakları şekilde kendi kitaplarına bakmaya yönlendirecektir. Böylece onlara Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu “beyan” edilmiş olacaktır.

    Kısacası Kur’an önceki kitapların mensuplarına adeta “kendi kitabınızı Kur’an ile karşılaştırmalı olarak okursanız Kur’an’ın Allah’tan geldiğine şüpheniz kalmaz” demekte ve gelecek kitaba uyma zorunlulukları olduğu için bu kitabın o bekledikleri kitap olduğunun araştırmasını kendi kitapları ile yapmaya yönlendirmektedir. Kur’an’ın önceki kitapları tasdik edici olmasının anlamı da budur. Bu sebeple “önceki kitapları iyi bilen din alimleri” (ehl-i zikir), Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu da çok açık bir şekilde görürler:

    “(De ki) “Allah’tan başka bir hakem mi ararım?” Kitap’ı size açıklanmış olarak indiren O’dur. Kendilerine Kitap verdiklerimiz bilirler ki bu Kitap, Rabbin tarafından gerçek olarak indirilmiştir. Sakın tereddüt edenlerden olma.” (En’am Suresi 6/114)

    “Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır.”[7] (Kasas Suresi 28/52)

    Hatta Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu anlamadaki bu metot bizzat Rasulullah Aleyhisselam’a da tavsiye edilmektedir:

    “Sana indirdiğimiz şeyden dolayı şüphen varsa senden önce indirilmiş kitabı okuyanlara sor. Doğrusu Rabbinden sana da aynı gerçek gelmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma.” (Yunus Suresi 10/94)

    Bu çok önemli ayetten çıkarmamız gereken sonuçlardan biri de Kur’an’ın Allah’tan gelen bir kitap olduğunun ispatlanması çalışmasını her müminin yapması gerektiğidir. Zira Rasulullah’ın bile zaman zaman buna ihtiyaç duyacak hale gelmesi ihtimaline karşılık, kendisine Rabbimiz tarafından söylenen “tasalanma, bunlar Allah’ın ayetleridir” şeklinde bir dayatma değil, “o halde şu testi yap kendin gör” şeklinde bir “metot” tavsiyesidir. Hatta bu metot bir başka ayette Rasulullah’a indirilen kitabın önceki kitaplarda da yer aldığı bildirilerek ortaya konmakta ve İsrailoğullarından alim olanların bunu bildikleri belirtilmektedir[8]:

    Kur’ân, elbette öncekilerin Kitap’larında da vardı. İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmesi, onlar için bir delil (ayet) değil midir? (Şuara Suresi 26/196-197)

    Konumuzla ilgili dikkat çekici bir ayette de Kur’an üzerinde gerekli çalışmayı yapan önceki kitaplardan bilgi sahibi olan kişilerin, Kur’an’ın Allah’tan gelen o bekledikleri kitap olduğu sonucuna ulaşacakları vurgusu yer almaktadır:

    “Bu sözü etraflıca düşünmüyorlar mı? Yoksa kendilerine, eski atalarına gelmemiş olan bir kitap mı geldi?” (Müminun Suresi 23/68)

    Yukarıda ele aldığımız Al-i İmran Suresi 81. ayet, gelecek nebiyi bekleyen ehl-i kitabın bu beklentilerini ağır bir yük (ısr yükü) olarak nitelemişti. Bu sebeple Kur’an’ı ve kendi kitaplarını inceleyip iki kitap arasındaki tasdik ilişkisini tespit eden ehl-i kitabın, Kur’an’ın bekledikleri kitap olduğunu anladıkları zaman ısr yükünden kurtuldukları için sevinmeleri de gerekir:

    Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilenle sevinirler. İçlerinde onun (Kitabın) bir kısmından hoşlanmayan topluluklar vardır. De ki “Bana emredilen, yalnız Allah’a kul olmam ve O’na ortak oluşturmamamdır (şirk koşmamamdır). Ben insanları Allah’a çağırırım, varıp gideceğim yer O’nun huzurudur.”” (Ra’d Suresi 13/36)

    Zaten Araf Suresi’nin 157. ayeti de Rasulullah’a uyan ehl-i kitabın üzerinden, Al-i İmran Suresi 81. ayetteki gelecek nebiye inanma yükü olarak tanımlanan ısr yükünün kaldırıldığını net bir biçimde ortaya koymaktadır:

    “Onlar bu elçiye, bu ümmi nebiye uyan kimselerdir. Onu(Nebinin adını) yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulurlar. O, onlara marufa (Kur’ân ölçülerine) uygun olanı emreder ve münkeri (o ölçülere uymayanı) yasaklar. Temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isrlarını (ağır yüklerini) ve üzerlerindeki bağları kaldırıp atar. Kim ona inanır, onu destekler, ona yardım eder ve onunla birlikte indirilen nûra (Kitaba) uyarsa, işte onlar umduklarına kavuşacak olanlardır.” (Araf Suresi 7/157)

    Allah’ın kendilerine gönderdiği kitapta “yazılı” buldukları için de Muhammed Aleyhisselam’ı kendi evlatlarını tanır gibi tanırlar:

    “Kitap verdiğimiz kimseler onu, kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerine yazık edenler, ona inanıp güvenecek değillerdir.” (En’am Suresi 6/20)

    Sonuç olarak kendilerine daha önce Allah tarafından kitap indirilmiş toplumların gelecek nebiye inanma ve yardım etme yani Allah’ın dinini yaşama ve ulaştırma görevleri bulunmaktadır. Bu ağır görevden kurtulabilmeleri için yeni gelen kitabın Allah’ın gönderdiği kitap olup olmadığını net olarak anlamaları gerekir. Bunun için de yapmaları gereken bu yeni kitabı kendilerinde bulunan ile test etmeleridir. Zira Kur’an önceki kitapların bir kısmını tasdik edip bir kısmını da nesh[9] etmektedir[10] (hükümlerini misli veya daha hayırlısı ile değiştirmektedir[11]). Böylesi bir çalışmanın neticesinde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu anlayabilir ve ona tabi olabilirler. Üstelik bu şekilde Allah’ın İslam’dan başka bir din göndermediğini, kendilerine gelenin de İslam olduğunu görür, tam bir tatminle Kur’an’a uymak suretiyle kendi kitaplarındaki en önemli emri de yerine getirmiş olurlar.

    Konuya bir başka açıdan baktığımızda, ehl-i kitaba[12] yapılacak tebliğin yöntemini de görmüş oluruz. Onlara yapacağımız şey “Kur’an’ı detaylı bir biçimde kendi kitabınızla ya da kitabınız hakkında doğru bilgiye sahip uzman kişilerle okuyun” çağrısını yapmaktır. Ancak bu şekilde Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu anlayabilirler.

    2. Ayetler Arası İlişkiler Ağı:

    “Kur’an’daki ilişkiler ağına bakmazlar mı? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı.” (Nisa Suresi 4/82)

    Ayette geçen “efela yetedebberunel Kur’an” ifadesindeki “tedebbür” kavramı ayetin devamında bahsedilen ayetler arasında çelişki olmadığını ortaya çıkaran bir eylem olduğuna göre, özel bir okuma ve araştırma olmalıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Allah tarafından indirilmiş olduğu iddiasında bulunan bir kitap yine Allah tarafından açıklanmalıdır. Diğer bir deyişle, Allah indirdiği kitabı ayrıntılı olarak açıklamalı, kitabını açıklamayı kimseye bırakmamalı, böyle bir yetkiyi kimseye vermemelidir. Hud Suresi’nin ilk ayetlerini bu bağlamda bir kez daha okumak yerinde olacaktır:

    “Elif! Lam! Ra! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru karar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.” (Hud Suresi 11/1-2)

    O halde kitabını bizzat Allah açıklayacaksa bu açıklamaya ulaşmanın sistematiğini yani metodunu da bize bildirmiş olması gerekir. İşte bu konuda da şu ayetler bize Kur’an’da Allah’ın koyduğu açıklamaya ulaşmanın bir metodu olduğunu belirtmektedirler:

    “Bu Kitab’ı sana indiren O’dur. Bunun bir kısmı muhkem (hükme esas alınan) âyetlerdir; onlar Kitab’ın anasıdır. Diğerleri müteşâbihtir (muhkemlerle benzeşirler). Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vîli (bağlantıyı) kurup fitne çıkarmak için kendi eğrilikleriyle benzeşen âyetlere uyarlar. Oysa Kitab’ın tevilini (iç bağlantısını) sadece Allah bilir. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: “Biz, bu Kitab’a inandık; (muhkem, müteşâbih ve tevil) hepsi de Rabbimiz katındandır.” Böyle bir bilgiye sadece sağlam duruşlu olanlar ulaşabilirler.” (Al-i İmran Suresi 3/7)

    “Allah sözlerin en güzelini, birbirine benzer, ikişerli (âyetler içeren) bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden (Sahiplerinden) korkanların tüylerini ürpertir; sonra onların kalpleri ve vücutları Allah’ın bilgisiyle yumuşar. İşte bu, Allah’ın yoludur. Onu tercih edeni o yola yöneltir. Allah’ın sapık dediğine kimse “Doğru yoldadır” diyemez.” (Zümer Suresi 39/23)

    “Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu için Arapça kur’ânlar (kümeler) halinde açıklanmıştır.” (Fussilet Suresi 41/3)

    Allah ayetlerini kesin hüküm bildiren (muhkem), bu hüküm bildirenlerle benzeşen (müteşabih) ve ikişerli (mesani) ayetler olarak tanımladığı yapılarda indirmiş, bunları Arapça kümeler (kur’an) oluşturacak şekilde açıklamış ve bunlar üzerinde ekipler (bilenler topluluğu) oluşturarak yapılacak bir çalışma ile o açıklamaya ulaşmanın metodunu bizlere göstermiştir. Bu konunun ayrıntısını öğrenmek isteyen okuyucularımıza Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır hocamızın Doğru Bildiğimiz Yanlışlar kitabının ilgili bölümlerini ve Dr. Fatih Orum’un Kur’an’ı Anlama Usulü kitabını okumalarını tavsiye ederiz. Takdir edilecektir ki; konu bir makalenin bir bölümüne sığdırılamayacak bir öneme ve hacme sahiptir.

    Kısaca söylemek gerekirse; Kur’an üzerinde, herhangi bir konuda, yukarıdaki ayetlerde belirtilen metot uygulanarak yapılan bir çalışmayla, çalışılan konuyla ilgili olarak akla durgunluk verecek detaylara ulaşılabilmektedir. Zaten eğer Allah’ın kitabı ise böyle de olmalıdır. Bunu tıpkı bulutsuz bir gecede gökyüzüne bakan bir kişinin, gördüğü manzara karşısında duyduğu hayranlıkla, nefesinin kesilmesine benzetebiliriz. Allah’ın indirdiği ayetler üzerinde çalışan kişi de benzer duyguyu yaşar ve ayetler arasına konulmuş olan bu muazzam ayrıntının ancak Allah tarafından konulmuş olabileceğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kavrar. Bunu test etmek, konuya samimiyetle yaklaşan her insan için mümkündür.

    3. Bilimsel Çalışmalara Teşvik ve Kainatın Okunması:

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu konusunda en önemli delillendirme ise Kur’an ayetleri ile kainatta yaratılmış olan her şey arasında tam bir uyum olduğu gözler önüne serilerek ortaya konmaktadır. Kur’an bu konuda muhataplarını yaratılmış ayetlerle indirilmiş ayetleri birlikte okumaya davet etmekte ve kendisinin Allah’ın kitabı olduğunun bu şekilde netlik kazanacağını bildirmektedir:

    Âyetlerimizi onlara, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde öyle göstereceğiz ki sonunda onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlar açısından iyice ortaya çıkacaktır. (Fussilet Suresi 41/53)

    Ayetin devamından bu araştırmanın Kur’an’ın Allah’tan olduğu şüphesini gidermek dışında bir sonuç vermeyeceği, hala şüphe içinde olanlarınsa Kur’an konusunda değil Rabbimizin karşısında hesap verme konusunda şüphede oldukları, diğer bir deyişle içinde bulundukları durumun hesabını veremeyeceklerini bildikleri için inkarda ısrar ettikleri anlaşılmaktadır. Bu da İblis’in yaptığı yanlışta diretmesi tavrının[13] birebir aynısıdır:

    İyi bilin ki onların, Rableriyle yüzleşme konusunda şüpheleri vardır. İyi bilin ki O, her şeyi kuşatma altında tutar. (Fussilet Suresi 41/54)

    Fussilet Suresi 53. ayette sadece çevremizdeki değil, kendi içimizdeki ayetlerin de bizlere gösterileceği bildiriliyor. Benzer bir ifade şu ayetlerde de karşımıza çıkmaktadır:

    Kesin bilgi sahibi olmak isteyenler için yeryüzünde ayetler var! Kendinizde de var; gözlemlemiyor musunuz? (Zariyat Suresi 51/20-21)

    Görüldüğü üzere gerek kendimizde gerekse tüm kainatta bulunan her şey için tıpkı Kur’an ayetleri için kullanıldığı gibi “ayet” kelimesi kullanılıyor. Yani Rabbimiz indirdiği ayetlerle yarattığı ayetleri birbirinden ayırmaksızın aynı kelime ile ifade ediyor. Sadece bu bile yaratılmış ve indirilmiş ayetler arasında bir fark bulunmadığının, bilakis tam bir uyum olduğunun delilidir. O halde yapılması gereken şey yaratılmış ayetlerle indirilmiş ayetler arasındaki uyumu ortaya koyacak şekilde çalışmak olmalıdır. Her ikisini de yaratan aynı olduğuna göre aralarında bir uyumsuzluk olması düşünülemez.

    Dikkatimizden kaçmaması gereken bir diğer nokta da şudur: Fussilet Suresi 53. ayette olduğu gibi şu ayetlerde de ayetlerin bize gösterileceği ifade ediliyor:

    “Size ayetlerini gösteren, gökten sizin için rızık indiren, odur. Allah’a yönelenden başkası, bu bilgiyi doğru kullanmaz.” (Mü’min Suresi 40/13)

    “O, size âyetlerini gösteriyor. Allah’ın ayetlerinden hangisini içinize sindiremiyorsunuz? Bunlar yeryüzünde dolaşmadılar mı ki öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görsünler. Onlar oralarda bunlardan daha çok, daha kuvvetli, bıraktıkları eserler daha güçlüydü. Yaptıkları, onların bir işine yaramadı.” (Mü’min Suresi 40/81-82)

    Nitekim her insan dünyaya geldiği andan itibaren ayet okumaya başlar. Fakat bir şeyin gösterilmesi görülmesi anlamını taşımaz. Bu sebeple Ğaşiye Suresinde kainat ayetlerinden bahsedilirken “hiç bakmazlar mı?” ifadesi kullanılmaktadır:

    “Hiç bakmazlar mı, bulut nasıl yaratılmış? Gök nasıl yükseltilmiş? Dağlar nasıl dikilmiş? Yer nasıl döşenmiş? Öyleyse sen doğru bilgi ver (Kur’an’ı tebliğ et); senin görevin sadece bilgi vermektir. Yoksa tepelerine dikilecek değilsin.” (Ğaşiye Suresi 88/17-22)

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun en önemli delilinin, yaratılmış ayetlerle Kur’an ayetleri arasındaki muazzam uyum olduğunu anlayabilmek için yaratılmış ayetleri okumak gerekir. Bu nedenle Kur’an sayısız ayette insanı kainatı okumaya çağırır. Onlardan biri şöyledir[14]:

    Hayır! Kendilerine gelen bu gerçek karşısında yalan söylediler; tam bir tereddüt içindeler. Üstlerindeki göğü düşünmezler mi; nasıl yükseltmişiz ve nasıl süslemişiz; tek bir çatlağı bile yok. Yeryüzünü de yayıp uzattık, oturaklı dağları içine kazık gibi çaktık. Orayı güzelleştiren her bitkinin erkeğini de dişisini de bitirdik. Gerçeği göstersin, O’na yönelen her kul için doğru bilgi (zikir) kaynağı olsun diye. (Kaf Suresi 50/5-8)

    Zaten yukarıdaki ayete dikkat edilirse, kainat ayetlerini okumayla elde edilen bilgi de tıpkı Allah’ın indirdiği tüm kitapların içerdiği bilgi gibi “zikir” olarak isimlendirilmektedir. İster indirilmiş ister yaratılmış olsun, okunacak olan şey aynı olunca (ayet) onların içerdiği bilgi de aynı olacaktır (zikir).

    Bu durumda Kur’an’ın din ile bilim arasında bir ayrım yaptığını söylemek de olacak iş değildir. Esasen Kur’an’ın din dediği, bizim bilim dediğimiz şeydir. Yani ayet okuma işi. O halde Allah’ın kitabını elinde bulunduran bir toplumun bilimsel gelişmeyi elinde böyle bir kitap bulunmayan bir topluma terk etmesi düşünülemez. Bir kere kainat ayetleri ile Kur’an ayetleri arasındaki muhteşem uyum görülüp Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu anlaşıldıktan sonra artık bilimsel faaliyetlerde de yöntem belirlenmiş olur. O da bu kainat ayetlerini Kur’an ile birlikte okumaktır. Zira ancak bu şekilde bilimsel gelişme güvenilir olabilir. Yaratılmış ayetin okunması Kur’an ayeti ile paralel olarak yapılınca bilimsel ilerlemede ulaşılacak nokta hayallerin çok ötesinde ve hedeflenenden çok daha büyük olacaktır.

    Sonuç olarak din dediğimiz şey içine doğduğumuz toplumun hiçbir ferdinin eline bırakılamayacak kadar önemlidir. Böylesine önemli bir konuyu ne kadar büyük alim olursa olsun hiçbir insandan sorgusuz sualsiz alıp kabul edemez, dünyamızı ve ahiretimizi bize sunulan bir takım iddialar üzerine bina edemeyiz. Talebimiz Allah’ın dini ise onu öğreneceğimiz yer de Allah’ın kitabı olmalıdır. O halde Allah’ın kitabı olduğu iddia edilen metin üzerinde bizzat kendimiz tam bir tatmin duygusuna ulaşana kadar ciddiyetle çalışmalıyız. Zira ancak böyle bir emek sonucunda kitabın Allah’a ait olduğuna şüphemiz kalmadığında ona tam bir teslimiyetle uyabilir ve “Allah ne diyorsa o!” diyecek kıvama gelebiliriz. Böyle bir tatmin olmaksızın iman, ancak bir dogma olur. Allah’ın dini ise dogma olamaz, dogma da Allah’ın dini olamaz.

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğuna şüphesi kalmayan bir insan tıpkı ilk uçuşu için kendisini uçurumun kenarından boşluğa bırakan kartal yavrusu gibidir. O yavrunun kendini tam bir güvenle teslim ettiği şeyler; kanatları, hava, sürtünme kuvveti, yerçekimi yasası gibi Allah’ın ayetleridir. O ayetlerin görevlerini eksiksiz yapacaklarına, asla değişmeyeceklerine, her kuşa karşı aynı şekilde işlediğine dair en küçük bir şüphesi yoktur. Bir Kur’an mümininin de yaptığı bundan farklı bir şey değildir.

    Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu, bu sözü edilen yöntemlerle görüp şüphesi kalmamış bir insan artık onu elinden bırakamayacak, hayatının her anını ona göre dizayn edecek, Allah’ın orada kendisine verdiği her emrin üzerine titreyecek, her okuyuşunda ve ayetleri üzerinde yaptığı her çalışmasında başka bir mucizesini görerek mutlak gerçek bilgiye ulaşmanın hazzını yaşayacaktır. İşte bu sebepledir ki;

    “O’na yönelenler, inanıp güvenen ve Allah’ın zikri (Kitabı) ile kalpleri yatışanlardır. Kalpler ancak Allah’ın zikri ile yatışır.” (Ra’d Suresi 13/28)

     

    [1] Fussilet Suresi 41/52, Ahkaf Suresi 46/10

    [2] Ayrıca bkz: Maide Suresi 5/104, Araf Suresi 7/28, Lokman Suresi 31/21, Zuhruf Suresi 43/20-24

    [3] Hud Suresi 11/13, Yunus Suresi 10/38

    [4] “…Çünkü Kur’an’a baktığınızda “Ben Allah’ın kelamıyım” diyor. Böyle olduğunu nereden bileyim diye sorduğunuzda, “çünkü Allah kelamıyım” diye cevap verip, “bunda hiç şüphe yok” diye de ekliyor. Oysa bu daha önce de belirttiğimiz gibi düpedüz bir totoloji, yani bir şeyin kanıtının yine aynı şey olmasıdır. Bu noktada aklı ve akli sorgulamaları askıya alıp sorgusuz sualsiz iman etmedikçe böyle bir kanıtlamanın hiçbir geçerliliği yoktur. Diğer bir deyişle Kur’an’ın Allah sözü olduğuna iman etmeyen biri için “Bu bir ilahi kelamdır. Bunda hiç şüphe yok” mealindeki ayetlerin hiçbir anlamı yoktur.” – Mustafa Öztürk – Kıssaların Dili, Ankara Okulu Yayınları 2014, s:76.

    [5] Konunun ayrıntısı yakında vakfımız yayınlarından çıkacak olan Dr. Fatih Orum’un “Kur’an’ı Anlama Usulü 2” kitabında bulunabilir.

    [6] Zübür

    [7] Ayrıca bakınız: Ankebut Suresi 29/47

    [8] Kur’an’ın Musa Aleyhisselam’a verilen kitabı Arapça olarak tasdik ettiğine dair de bkz: Ahkaf Suresi 46/12

    [9] Kur’an’ın önceki kitaplarla tasdik ve nesh ilişkisi hakkında Dr. Fatih Orum’un Kur’an’ı Anlama Usulü kitabından detaylı bilgi edinilebilir.

    [10] Nitekim Maide Suresi’nin 15. ayeti de bu bağlamda okunmalıdır.

    [11] Bkz: Bakara Suresi 2/106

    [12]Ehl-i kitap ile kast edilen sadece Yahudi ve Hristiyanlar değil, ellerinde kitapları olan her toplumdur.

    [13] Bkz: Bakara Suresi 30 ve devamı, Araf Suresi 12 ve devamı ayetler.

    [14] Yaratılmış ayetleri okumaya çağıran ayetlere örnek olarak bakınız: Bakara Suresi 2/164, Al-i İmran Suresi 3/189-191, Şuara Suresi 26/7-8-65-67, Ankebut Suresi 29/20-33-35,[/fusion_builder_column][/fusion_builder_row][/fusion_builder_container]

  • TESLİM OLMAK YA DA OLMAMAK! İŞTE BÜTÜN MESELE!

    TESLİM OLMAK YA DA OLMAMAK! İŞTE BÜTÜN MESELE!

    Şöyle bir cümle kuralım: “Osman’ın arabasından daha güzelini mi bulacaklar, herkes onu çok beğenir.” Bu cümlede herkesin beğendiği şey Osman mıdır yoksa Osman’ın arabası mı? Aslında bu sorunun sorulması bile abestir. Zira bu cümleden Osman’ın arabasının beğenildiği açıkça anlaşılmaktadır. Belki Osman’ı da herkes beğeniyor olabilir, ancak belli ki anlatılmak istenen o değildir.

    Türkçemizde belirtili isim tamlaması olarak bilinen ve her dilde aynı şekilde kullanılan bu ifade tarzında konu tamlayan değil tamlanandır. “Osman’ın arabası” isim tamlamasında da konu Osman değil, arabadır. “Osman’ın” kelimesi sadece herhangi bir arabadan değil, özel bir arabadan bahsedildiğini göstermek için yani ifadeyi “tamlamak” için kullanılmıştır.

    İşte Allah’ın kitabını okurken de bu basit ifade şekline dikkat etmemiz gerekir:

    Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek ona teslim olmuştur. O’na döndürüleceklerdir.” (Al-i İmran Suresi 3/83)

    Ayet Allah’ın dininden bahsediyor ve devamındaki cümlede zamir kullanılarak “ona teslim olmuştur” ifadesine yer veriliyor. Aslında müdahale edilmediği takdirde her okuyan “o” zamirinin Allah’a değil, Allah’ın dinine gittiğini görebilecekken meal “O’na teslim olmuştur” şeklinde yazılırsa anlam bir anda değişiyor. Gerçekte teslim olunan, Allah’ın dini iken “O’na” şeklinde yazılınca zamir Allah’ı gösterir hale geliyor. Peki Allah’a teslim olan zaten Allah’ın dinine teslim olmuş olmaz mı? Bu ayette her iki şekilde de yazılsa ne fark eder? Belki ilk bakışta bir şey fark etmez. Ancak aralarında mutlaka ince de olsa bir fark olmalıdır. O halde bu sorulara cevap aramaya çalışalım:

    1- Göklerde ve yerde her kim varsa isteyerek veya istemeyerek Allah’a değil de Allah’ın dinine teslim olmuş ise o zaman Allah’ın dininin tüm kainatta geçerli bir kanun, bir sistem olduğunu anlamamız isteniyor olmalıdır.

    2- Ayetin devamı konunun Allah’a teslim olmak diye anlaşılamayacağını da teyid etmektedir: “Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek ona teslim olmuştur.” Ayetteki “istemeyerek” kısmı Allah’a teslimiyetle örtüşmemektedir. Zira Allah’a teslim olmaktan herhalde Allah’ın emir ve yasaklarına uymak anlaşılacaktır. Peki Allah’ın emirlerine istemeyerek teslim olmak nasıl oluyor? Allah kullarını emirlerine teslim olmaya zorluyor mu? Ayette, “göklerde ve yerde kim varsa” ifadesinde de görüldüğü üzere, akıllı varlıkları içeren bir ibare kullanılmış (orijinal metindeki akıllı ve akılsız varlıkların bir arada zikredildiği cümlelerde kullanılan “men” bağlacı ile). Dolayısıyla akıllı varlıkları yani iradesi ile Allah’ın emrine teslim olmama özgürlüğüne sahip varlıkları da içeren bir konu hakimdir. Oysa biz Allah’ın bu varlıkları emirlerine uymaya zorlamadığını hem ayetlerinden hem de yaşayarak görüyoruz, biliyoruz. (Hatta Fussilet Suresi’nin 11. ayetine göre bizim akılsız dediğimiz varlıklar da “isteyerek” teslim olmuşlardır. Yani onlar için de Allah’ın sisteminin kusursuz olacağına dair güvenden bahsedilebilir.)

    3- Konumuz olan Al-i İmran Suresi 83. ayette geçen zamir, “O’na” şeklinde değil de “ona” biçiminde meallendirilirse aslında Rabbimizin “din” kavramını tarif ettiği görülecektir. Yani Allah’ın tüm evrene koyduğu ve her an her şeyin ister istemez tüm kurallarına uyarak içinde yaşadığı “sistem”den bahsedildiği kolayca anlaşılacaktır. İşte ancak bu anlaşılırsa devamındaki 85. ayette yine “din”den bahsedilerek “İslam” kelimesinin kullanıldığı fark edilebilmekte ve Allah’ın kainata koyduğu sistemle ilişkisi kurulabilmektedir. Yani “Allah’ın kainata koyduğu düzen, sistem ne ise İslam da odur” denilmektedir. Allah’ın yarattığı ile indirdiği ayetler aynı sistemi anlatır aynı sisteme göre çalışırlar. İslam bu yüzden Allah’ın tek dinidir:

    Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek ona teslim olmuştur. O’na döndürüleceklerdir.” De ki “Biz Allah’a inandık ve güvendik. Bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene; Nebilere Rableri tarafından ne verilmişse hepsine inandık. Hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz ona (tüm nebilere indirilene) teslim olmuş kimseleriz. Kim İslam’dan başka bir din arayışına girerse asla kabul edilmez. O, ahirette kaybedenlere karışır.” (Al-i İmran 84-85)

    Yukarıdaki 84. ayette geçen “biz ona teslim olmuş kimseleriz” ifadesinin orijinali “nahnu lehu muslimun” şeklindedir. Buradaki lehu kelimesindeki “hu” zamiri de ayette bahsedilen “tüm nebilere indirilen” vahye (“ma unzile ala” ifadesine) gönderilebilmelidir. Zira hem gramer bakımından zamirin gideceği en yakın merci odur, hem de ayetin devamında adı konulan sistem yani İslam da odur. Bunu ayetimizin müteşabihi olan şu ayetlerde daha açık bir şekilde görmekteyiz:

    “(Bir taraf) “Doğru yola gelmek için Yahudi olmalısınız”, (diğeri) “Hristiyan olmalısınız!” dedi. De ki: “Hayır, İbrahim’in dosdoğru şeriatına uymalısınız! O, müşriklerden değildi.” Siz şöyle söyleyin: “Biz Allah’a inanıp güvendik; bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene, Rableri tarafından Nebîlere verilene inandık. Hiç birini diğerinden ayırmayız. Biz ona teslim olmuş kimseleriz.” (Bakara Suresi 2/135-136)

    Bu ayetlerde açıkça Yahudi ve Hristiyanlara verilenin diğer nebilere verilenden farklı olmadığı ortaya konmaktadır. Yani vahyin içerik olarak tek bir vahiy olduğu vurgusu ayet boyunca hakimdir. Hatta nebiler sayılarak indirilenlerden bahsedildikten sonra ayrıca bir kez daha “Rableri tarafından nebilere verilene” (ve ma utiye-nnebiyyune mir-rabbihim) diye açıklama getirilmektedir. O halde bu ifadenin başındaki “vav” da “yani” anlamında düşünülebilir. Özetle bu ayetin sonundaki “biz ona teslim olmuş kimseleriz” ifadesindeki “o” zamiri de öncelikle vahye gidiyor olmalıdır.

    Dolayısıyla ana ayetimiz olan Al-i İmran 84. ayette de zamir, vahyi ve dolayısıyla Allah’ın indirdiği sistemi gösteriyor olmalıdır. Zira 83. ayetin de delaletiyle teslim olunan Allah’ın koyduğu sistemdir (Allah’ın dini).

    Teslimiyetin, “Allah’ın dini”ne değil de direkt olarak Allah’a atfedildiği durumda ise O’na kulluk etmek yani O’ndan başka otorite tanımamak anlamına geldiğini şu ayette görebiliyoruz:

    “Yakub’un ölmek üzere iken ne yaptığını biliyor musunuz? Oğullarına, “Benden sonra neye kul olacaksınız?” diye sordu. Onlar, “Senin İlahına; ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlahına, o bir tek ilaha kul olacağız. Biz, zaten, O’na teslim olmuş kimseleriz!” dediler.” (Bakara Suresi 2/133)

    Bu ayetteki teslimiyet sadece Allah’a kulluk etmekle ilişkilendirilmiş. Zira sadece Allah’a kulluk eden biri O’na ve dolayısıyla onun koyduğu sisteme (dine) teslim olmuş demektir. Ancak burada istemeyerek kulluk yani zorunlu kulluk söz konusu edilmemiş, sadece isteyerek yapılan teslimiyet yani gönüllü kulluğa vurgu yapılmıştır. O halde “Allah’ın dini”ne yani kurduğu sisteme teslim olmaktan bahsederken istense de istenmese de bunun yapıldığını, çünkü tüm kainatın bir parçası olduğumuzu, “Allah’a” teslim olmak olan sadece O’na kulluğu ise isteyerek seçmemizin şart olduğunu söyleyebiliriz.

    Allah’a teslim olmanın, kulluğu sadece O’na has kılmaya yani isteyerek teslim olmaya işaret ettiğini Hacc Suresi’nin 34. ayetinde kurban edilen hayvanların üzerine Allah’ın adının anılması bağlamında daha açık bir biçimde görmek de mümkündür.

    Zaten “Allah’ın dini” tamlaması Kur’an’da geçtiği diğer 2 ayette de Allah’ın koyduğu sistem, kanun anlamına gelmektedir. Bu ayetlerden ilki şöyledir:

    “Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüz kamçı vurun. Eğer Allah’a ve son güne inanıyorsanız, Allah’ın dinini (verdiği cezayı) yerine getirirken onlara karşı yumuşamayın. İnanıp güvenenlerden (müminlerden) bir takımı da onlara yapılan azabı gözleriyle görsün.” (Nur Suresi 24/2)

    Bu ayette de “Allah’ın dini” tamlaması Allah’ın konu edilen suça dair koyduğu kanunu yani cezayı ifade etmek için kullanılmıştır. Yani bu kanunun genel geçer, evrensel bir yasa olduğuna vurgu yapılmaktadır. Dolayısıyla cezayı hak eden “istemese” de uygulanır. Tamlamanın geçtiği son ayet ise Nasr Suresi’ndedir:

    “Allah’ın yardımı gelip önün açıldığında, insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, her şeyi güzel yaptığından dolayı Rabbine yönel ve bağışlanma dile. Çünkü O, kendine yönelenleri kabul eder.”

    Burada da yine Allah’ın koyduğu sistemin üstünlüğünün kabul edildiği, Nebimizin kazandığı zaferin ardından insanların kitleler halinde Allah’ın koyduğu sisteme dahil oldukları açıkça görülmektedir. Teslimiyet yerine dahil olmaktan bahsedilmesi müslüman olunmasa da; diğer bir deyişle, istenmese de Allah’ın indirdiği sosyal kanunun üstünlüğünün görüldüğünü ve bu sebeple tercih edildiğini belirtiyor olsa gerektir. Yani kabul etmek işlerine gelmese de sistemin mükemmel olduğunu inkar edemeyenlerin varlığından söz etmek mümkündür.

    Kısacası her zaman dile getirdiğimiz ve dini fıtrat olarak tarif eden Rum Suresi’nin 30. ayetinde olduğu gibi Al-i İmran Suresi’nin 83. ayetinde de dinin tüm kainatta geçerli olan yasalar anlamındaki “sistem – düzen” olduğunu görmemiz gerekir. Bunu net olarak görmeden, istemeden teslim olmanın ne demek olduğunu da anlamamız mümkün değildir. Zira iradeli varlıkların istemeden de olsa teslim oldukları sistemin sahibine, isteyerek kul olmaları zorunludur. Diğer bir deyişle Allah’ı tek otorite kabul etmeyenler istemeden de olsa Allah’ın koyduğu yasalara göre yaşarlar (Allah’ın dinine teslimdirler) ancak isteyerek de teslim olmak için (Allah’a teslim olmak için) aynı yasaları koyan tarafından indirilen vahye uymak gerekir.

    Bu sebeple Al-i İmran 83. ayette isteyerek veya istemeyerek teslimiyet söz konusu edildiğinde “Allah’ın dini” ifadesini, 84. ayette ise müslim yani isteyerek teslim olabilmek için uyulması gereken, “nebilere indirilmiş vahyi” görmekteyiz. Ancak asıl önemli olan her ikisinin de İslam olduğunu görebilmemizdir.

    Erdem Uygan

  • GERÇEĞİN BEDELİ

    GERÇEĞİN BEDELİ

    İnsanı, onu yaratandan daha iyi anlatan yoktur. Eğer insanı tanımak istiyorsak başvurmamız gereken en sağlam kaynak Allah’ın kitabı olmalıdır.

    Yine Rasulullah’ı tanımak, görevini nasıl bir gayretle, nasıl bir ciddiyet ve samimiyetle yaptığını öğrenmek, o görevi yaparken karşılaştığı sıkıntıları görmek ve gerçeğin bedelini kavrayabilmek için Kur’an’dan daha güvenilir ve daha etkili bir kitap bulmak mümkün değildir.

    Yeryüzünde bir insanı en çok üzen şey herhalde, kendisine Allah’ın ayetlerini gösterdiğiniz, ölümü ve tekrar dirilişi, hesap gününü hatırlattığınız bir kişinin bu mutlak gerçekleri hiç umursamaması ve onlara karşı tavır alması olmalıdır. Sanki Allah’ın ayetleri kendisini hiç ilgilendirmiyormuş, hiç ölmeyecekmiş ve nasıl yaşarsa yaşasın hesap günü bir şekilde yırtacakmış gibi davrananların bu kibirleri Allah’ın elçisinde bakın nasıl bir hüzün meydana getiriyordu:

    “Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar seni yalanlamıyorlar, aslında yanlış yapan o kimseler, bile bile Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar.”
    (En’am Suresi 6/33)

    Ayette Rabbimiz adeta, “üzülme onların derdi seninle değil benimle” diyor. Bu ayetten aslında Allah’ın ayetlerinden yüz çevirenlerin bile Muhammed Aleyhisselamın Allah’ın elçisi olduğunu kesin bir şekilde kavradıklarını görebiliyoruz. Çünkü yalanladıkları aslında Rasulullah değil; onun söylediklerinin doğru olduğunu biliyorlar. Onların derdi alemlerin Rabbi ile… Yani Allah’a karşı kibirlenmekteler. Surenin 29. ayetinden itibaren okuyunca görülüyor ki, bu kişiler dünya hayatına tırnaklarını geçirmiş, kendilerini Allah’tan bile üstün görmeye, ahireti inkar etmeye başlamışlardır. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak bugün de en yaygın modadır. İşte bu durumun Rasulullah’ı ne kadar üzdüğünü ayetlerden görebiliyoruz. Şimdi de Rabbimizin kendisini nasıl teskin ettiğine bakalım:

    “Senden önce nice elçiler yalancı yerine kondu. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Nihayet yardımımız ulaştı. Allah’ın sözlerini kimse değiştirebilecek değildir. İşte o elçilerin haberinden bir kısmı sana da gelmiş oldu.”
    (En’am Suresi 6/34)

    Anlaşılan Allah’ın ayetlerini Allah’ın kullarına ulaştırmanın kaçınılmaz bedellerinden biri bu. Yani mutlaka dışlanacaksınız, horlanacaksınız, eziyet göreceksiniz. Çünkü dünya çok güçlü bir aldanma merkezidir ve insanların çoğu bundan kendilerini kurtaramazlar. Allah’ın yardımının ulaşması gerçeği söyleyen kişinin sabrına, yani tüm bu olumsuzluklara rağmen asla yolundan dönmeden, kıvırmadan, bükülmeden, eğilmeden gerçekleri söylemesine bağlıdır. Bu sabrın ne kadar zor olduğunu aşağıdaki ayette göreceğiz. Rasulullah tüm bu destek ayetlerine rağmen elinde olmadan kendini kahretmeye devam ediyor olmalı ki Rabbimizin uyarısı biraz daha sert:

    “Bunların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, yerde bir kanal veya gökte bir merdiven bulup gücün de yetiyorsa gider bir mucize getirirsin. Allah, zorlayıcı düzen koysaydı elbette bunların hepsini doğru yolda toplardı. Sakın kendini bilmezlerden (cahillerden) olma.”
    (En’am Suresi 6/35)

    Allah Teala elçisine “sakın cahillerden olma” diyor. Bu ayet Rasulullah’ı kendine getirmiş olmalı. Allah’ın ayetlerini Allah’ın kullarına ulaştırdığınızda alacağınız tepkilere hazır olmalı ve bunu normal karşılamalısınız. Aksi halde cahillik etmiş olursunuz. Bilmelisiniz ki;

    “Sana olumlu cevap verecek olanlar sadece dinleyenlerdir. Ölülere gelince; Allah onları diriltecek sonra O’na döndürüleceklerdir.”
    (En’am Suresi 6/36)

    Allah’ın ayetleri ile buluşmuş olanların, şartlar ne olursa olsun, onları Allah’ın kullarına en güzel ve doğru biçimde ulaştırma görevleri vardır. Dünya hayatına sımsıkı tutunmuş olanlara ayetleri göstermemek diye bir şey düşünülemez. Onların duymak istememeleri bizim mazeretimiz olamaz. Ve bu hayatta gerçekten üzülmeye değer bir şey varsa o da Allah’ın ayetlerine karşı tavır almış kişilerin durumlarıdır.

    Erdem Uygan

  • “O” Ramazan!

    Ay takvimindeki 12 aydan sadece biri olmasına, kendisi gibi 11 ay daha olmasına rağmen adı söylendiğinde dünya üzerindeki herkesin, sadece yılın 12 ayından birini kastetmediğimizi anladığı tek aydır Ramazan ayı…

    Peki neden bahsediyoruz Ramazan demekle? Ne anlatmaya çalışıyoruz? Kısacası nedir Ramazan? Bu soruya herkesin birbirine benzer cevapları olacaktır: Kur’an’ın vahyedilmeye başlandığı ay, oruç ayı v.s. gibi ve bunların hepsi de doğrudur.

    Bense bugün o ilk Ramazan’a dönmek, o ilk Ramazan ile başlayanın ne olduğunu anlamaya çalışmak, bizim Ramazanlarımızın da bize, Allah’ın Elçisine yaptığı şeyi yapıp yapmadığını sorgulamak istiyorum.

    O Ramazan, Allah’ın elçisini ayağa kaldıran, harekete geçiren günleri içeren Ramazan’dı. Kurtuluşu doğuda veya batıda değil o doğunun da batının da sahibinde aramaya çoktan başlamış bir insanın, arayışını ne kadar doğru yerde yaptığını kanıtlayan günlerdi o Ramazan günleri. Oysa daha önce 39 Ramazan daha yaşamış ama hiçbiri ona o Ramazan’ın yaptığını yapmamıştı. Akla gelebilecek her şeye köle olmuş, geleneklerin, hurafelerin emrine girmiş ve yine de doğru yolda olduğunu sanan insanların tevhide çağrılmaya başlandığı günlerdi o ilk Ramazan günleri…

    Tevhid! Yani “La İlahe İllallah!” Yani “ilahlar yoktur, tek Allah’tan başka!” Sadece bu cümle bile insanın hayatında sahte ilahlar olduğunun kanıtı değil mi? Peki bunlar pek çoğumuzun zannettiği gibi putlar, heykeller v.s. mi? Eğer öyleyse bugün bize ne ifade edecek bu “tevhid kelimesi”?

    Aslında bu sahte ilahlar bugün belki de o günkünden bile daha çok ve daha etkilidir insan hayatında. Özellikle de elinde Allah’ın kitabını bulunduran İslam dünyasında. Çünkü bizler kurtuluşu Allah’ın elçisinin aradığı yerde değil; batıda, doğuda, bilimde, felsefede, sekülarizmde, tasavvufta, liderde, önderde ve daha kim bilir nerede arıyoruz..

    Oysa Allah’ın elçisi, elinde Kur’an olmadığı halde bu arayışı doğru yerde yapmıştı. İşte bu doğru tarafa yönelişi, ona Kur’an’ı getirdi. Biz ise elimizde Kur’an olduğu halde, üstelik Nebimiz onun kurtuluşa, özgürlüğe, barışa ve mutluluğa götüren tek kaynak olduğunu, yaşanabilir olduğunu ve yaşandığı takdirde akıl almaz sonuçlar elde edildiğini hayatıyla ispatladığı halde hala arayışımıza yanlış yönde devam ediyor, kurtuluşu yanlış yerlerde arıyoruz.

    İşte Ramazan’ı oruç ayı yapan, onu bu kadar özel kılan aslında bu uyanışın, bu yönelişin, bu başlangıcın ve gösterdiği doğru adresin ayı olmasıdır.

    O halde Ramazan’ın bizde de Kur’an’ın ilk muhataplarının hayatında başlattığı tevhidi uyanışı başlatması gerekmez mi? Onların Kur’an’la ilk karşılaştıkları Ramazan, onları dirilten, uyandıran, bir daha oturmamak üzere ayağa kaldıran ve alabildiğine özgürleştiren Ramazan oldu. Biz ise Kur’an’ın zaten bulunduğu bir dünyaya doğduğumuz halde hiçbir Ramazan bizi öyle uyandıramıyor, öyle özgürleştiremiyor, öyle diriltemiyor. Bu da hala bizim için o ilk Ramazan’ın gelmediğini ya da bizim onu her seferinde ıskaladığımızı gösteriyor.

    Bugün biz kendine Müslüman diyenler, elimizde Kur’an olduğu halde hala köleliğin, sömürünün, ahlaksızlığın ve pisliğin sistemleşmiş hali olan batıyı ilah edinerek nasıl ulaşırız kendi ilk Ramazanımıza? Yine bizler, elimizde Kur’an varken, şirkin her türünün kol gezdiği tasavvufu İslam, sufiliği müslümanlık zannederek Nebimizin o ilk Ramazanı gibisini rüyamızda dahi görebilir miyiz?

    Bir tarafta Pinokyo kadar bile sürükleyici olamayan dandik menkıbelerin profesör meddahları, diğer tarafta bir biçimde edindikleri ünvanlarıyla Kur’an’ı tarihe gömmek için çırpınan, kimseye sezdirmeden Allah’a küfretmek için özel olarak geliştirdikleri akademik lisanı kağıt israfı kitaplarını doldurmak için kullanan tarihselci figüranlar… Ortaya çıkan şenlikten gözünü alamayanların “La ilahe İllallah”ı nasıl gerçekleşebilir ki?

    Bir taraftan bizi “bikinili kadının giyinik, iç çamaşırlı kadının çıplak” olduğuna inandıracak kadar köleleştirmiş, aklımızı ipotek altına almış batının, diğer taraftan batıdan ya da doğudan gelecek ama Kur’an’da olmayan bir “değer”in olabileceğini zanneden zihinlerin “La ilahe İllallah”ı nasıl gerçekleşebilir?

    Oysa tartışılmaz kabul ettiğimiz her şeyin kölesiyiz demektir. Ne zaman samimi bir şekilde hayatımızda tartışılmaz kabul ettiğimiz şeylerin bizi sömürdüğünü kabul edecek ve onlardan kurtulmaya, tartışılmaz olanın sadece vahyi bilgi olduğunu kabul etmeye başlayacağız? Ne zaman izinden gidilecek önderler, liderler, kurtarıcılar, mürşidler belirlemekten kurtulup “en hakiki mürşid Kur’an’dır” diyeceğiz? Ne zaman toprağın altındaki efendilerden, ulu (!) önderlerden kurtulup elimizin altındaki kitabı hayata taşıyacağız?

    Bütün bunları yapmadan, yani kendi “la ilahe”mizi hayata geçirmeden bizim o ilk Ramazanımız asla gelmeyecektir. Kendi “la ilahe”miz olmadan “illallah”ımız asla olmayacaktır. Sadece Allah’a kul olmazsak, bize doğru olduğu kabul ettirilebilen her şeyin kölesi olmaktan başka seçeneğimiz yoktur.

    “Kimi insanlar, Allah’tan önce ona benzer nitelikte gördüklerine sarılır, onları Allah’ı sever gibi severler. İnanıp güvenenlerin Allah sevgisi daha güçlüdür. Bu yanlışa düşenler, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının şiddetini, o azabı görecekleri gün gibi keşke şimdiden görebilselerdi…”

    (Bakara Suresi 2/165)

    Ramazan, Nebimize yaptığını bize de yapmalıdır. Ramazan, Allah’ın ayetlerinin, Allah’ın kullarının hayatlarını inşa etmeye başladığı ay olmalıdır. Batıya ya da doğuya sövdüğümüz ya da köle olduğumuz değil, herkesin Allah’ın kulları olduğunu ve Allah’ın ayetleri ile buluşmaya hakları olduğunu kavrayıp harekete geçtiğimiz ay olmalıdır Ramazan. Allah’ı sevmenin “Allah ne diyorsa o!” diyebilmek ve Allah’ın dediği gibi yaşayabilmek olduğunu fark ettiğimiz ay olmalıdır Ramazan.

    Bu Ramazan bizim, sahte ilahlarımızın ninnileri ile daldığımız derin uykudan, alabildiğine hür bireyler olarak tevhide uyandığımız ilk Ramazanımız olmalıdır.

    Bu Ramazan’ın hepimiz için “o” Ramazan olması duası ile…

    Erdem Uygan

  • Okumak Zihni Dokumaktır!

    Okumak Zihni Dokumaktır!

    “Okudum!” diyen bir kişiye “anladın mı?” diye sormak hakarettir. Bir yazıyı okuduğunu söyleyen kişi anladığını belirtme gereği duymaz. Tersine, eğer anlamadığı bir yer varsa “şurasını anlamadım” diye özellikle belirtir. Hatta okuduğundan hiçbir şey anlamamışsa “okudum ama hiçbir şey anlamadım” cümlesini bizzat kendisi kurar. Bunun sebebi “okudum” dediğinde aslında “anladım” demiş olmasıdır. Bir yazara “kitabınızı okudum” dediğinizde sevinmesinin nedeni de budur.

    “Okudum” cümlesi anlama eyleminin yöntemini belirten bir ifadedir. Yani “bu konuyu anlamak için kullandığım yöntem okumak oldu” demektir. Aynı şekilde, dinledim, izledim gibi cümleler de anlama gayemizin yöntemlerini belirten cümlelerdir. Muhatabımız tüm bu eylemleri, anlamak için yaptığımızı otomatik olarak bildiğinden bu tür cümlelerimizin hiç birinde anladığımızı ayrıca belirtmemiz beklenmez. Hatta hoş da olmaz.

    Bu kadar net ve herkes tarafından bilinen bu durum ne yazık ki yeryüzünde sadece Kur’an için geçerli değildir. Sadece Kur’an için “okudum” dendiğinde “anladım” denmiş olunmamaktadır. Sadece Kur’an için “dinledim” dendiğinde anlaşılıp anlaşılmadığı sorgulanmaz. Hatta anlaşılmadığı çok iyi bilindiği halde bir sorun olarak görülmez; bilakis, anlaşılmasının gerekli dahi olmadığı düşünülür.

    İşte bundan dolayıdır ki sadece Kur’an için kullanılabilecek olan şu ifade Kur’an’dan başka her kitap için kullanılır olmuştur:

    “Birgün bir kitap okudum, hayatım değişti!”

    Erdem Uygan

  • YOLBAŞI

    Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

     “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmışlardır.”

     Haşr Suresi 19. Ayet

    Bu kerim ayette açıkça görüldüğü üzere Allah’ı unutmanın doğal sonucu, Allah’ın kişiye kendisini unutturmasıdır. Kendisi olamayan bir kişiye “bir kişi” demek bile abestir. Bu kişi ister istemez bir başkası olacaktır. Kim olduğunu bilmeyen, kendini tanımayan ve tanımlayamayan ya da kendini başkası üzerinden tanımlayan bir hilkat garibesi…

    Bugün uydurma bir geceyi kutlamaya hazırlanan Müslümanların durumu da tam olarak budur. Onlar Allah’ı unuttukları için Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu açıkça ortadadır. Onlara artık ne Müslüman denebilir, ne de herhangi bir kimlik yakıştırılabilir. Onlar artık gönüllü kölelerdir.

    “Müslümanların Allah’ı unuttuğunu nereden çıkarıyorsun?” diyenler olacaktır. Ben de “Allah’ı unutmadıklarını gösteren nedir?” diye sorarım. Ve eklerim:

    Bugün devletin oynattığı resmi kumar olan piyango pisliğine bulaşmış olanların büyük kısmı Müslümanlık iddiasında değiller midir?

    Evlerine envai çeşit içki stoklayanların, marketlerde, yılbaşı olduğu farz edilen geceye özel olarak kurulmuş içki raflarına hücum edenlerin büyük çoğunluğuna sorsanız hangi dinden olduklarını söylerler?

    En ciddi (!) haber kanalları, dergiler, gazeteler başta olmak üzere her mecrada uzun uzun yeni yıl falları bakan ve baktıran allamelerin büyük bölümü İslam’dan başka bir dinin mensubu olduklarını mı öne sürmekteler?

    Çocuklarını salonlarının baş köşesine kurdukları ağacı süsleyerek, kılıksız bir ihtiyarın, masal dahi olamayacak saçmalıklarıyla büyüten, üstelik bunu marifet sayacak bir nesil yetiştirip tüm değerlerinin kökünü kurutan ucuz robotlar, dindarlıkları camilerden diyanetin yeni yıl (!) takvimini almaktan ibaret olanlarla aynı kişiler değiller mi?

    İşte bu gecede, Müslümanım diyenlerin göstere göstere ve hatta övünerek yaptıkları bu eylemlerin tamamına Yüce Allah Subhanuhu ve Teala tüm insanlığa gönderdiği son kitabında PİSLİK diyor. Hem de şeytan işi pislik.

    “Müminler! Hamr (kişiyi sarhoş edip uyuşturan şey), kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi pisliklerdir. Onlardan uzak durun ki umduğunuza kavuşasınız.”

    Maide Suresi 90. Ayet

    Kısacası Allah’ın “pislik” dediği her şeyin alenen yapıldığı geceye “yılbaşı gecesi” denmektedir. Failinin müslüman olduğunu iddia etmesi, fiilin pislik olduğu gerçeğini değiştirmiyor ki!

    Ölüme biraz daha yaklaşmayı kutlamanın hiçbir akli açıklaması olamayacağı gibi aklını kullanan hiç kimse her an öleceğini bilerek Allah’ın pislik dediği her şeyi uydurma bir gece uğruna yapmaz. Belki de bu yüzden olacak ki Rabbimiz aklını kullanmayanların başına gelecekler için de aynı kelimeyi kullanmaktadır: Pislik!

    “Allah’ın onayı olmadan kimse imana gelmiş sayılmaz. Allah, aklını kullanmayanların üstünde inançsızlık pisliği oluşturur.”

    Yunus Suresi 100. Ayet

    Ne yazık ki kanunlarca da suç sayılmayan, neredeyse iftihar edilecek bir fiil haline gelmiş olan, hatta haram olduğunun dile getirilmesi kimi çevrelerce bağnazlık sayılıp alay konusu edilen, oysa faillerinin bile kendilerini rahatlatmak için adına aşk ya da flört demek zorunda hissettikleri zina suçu da yine bu malum gecede iyice ayyuka çıkmakta değil midir?

     “Zinaya yaklaşmayın; o, çirkin bir iştir, kötü bir yoldur”

     İsra Suresi 31. Ayet

    Üstelik tüm bu ayetlerde pislik olarak nitelendirilen eylemleri yapmayın demiyor Rabbimiz. Onlara yaklaşmayın, onlardan uzak durun diyor. Diğer bir deyişle bu eylemleri yapmayı aklınıza bile getirmeyin!

    Her türlü sınırın aşılmasının ertesi gün anlatılacak bir iftihar vesilesi haline getirildiği bu gecede yapılan israfı söylemeye gerek bile yok. İsrafın Allah’ın kesin bir yasağı olduğu (Araf 31) Müslüman toplumlarda artık masallarda bile yer almamaktadır dense yeridir.

    Şimdi bu ayetleri unutmuş olan kişilerin Allah’ı unutmuş olmamaları mümkün müdür? Üstelik Maide 90. ayetin sonu Müslümanlık müddeilerinin durumunun hiç de iç açıcı olmayacağını belirtiyor: “Onlardan uzak durun ki umduğunuza kavuşasınız”.. Yani bu gidişle umduğunuz o mutlu sona kavuşmanız mümkün değildir… Zaten Haşr 19. ayet de Allah’ı unutanlar için boşuna “onlar yoldan çıkmıştır” demiyordu…

    Müslümanlar Allah’ın ayetlerini hayatlarına geçirmemişlerdir. Müslümanlar Allah’ı unutmuşlardır. Bunun en tabii sonucu olarak Allah da onlara kendilerini unutturmuştur.

    Haşr Suresi 19. ayet sadece Müslümanlara değil, herkese hitap ediyor. Yani bu unutma ve unutturulma kuralı her insan için geçerlidir. Mezkur günü, Allah’ın çok değerli bir elçisi olan İsa Aleyhisselam üzerinden kutsayan kitap ehlinin de bu yaptığının hiçbir delili yoktur. Onlar da Allah’ı unutmuşlardır. Dahası O’na ortaklar uydurmuşlardır. Ancak onların büyük bölümünün elinde Kur’an yoktur. Onlara Allah’ın bu son kitabının ulaşmaması da yine kendilerine Müslüman diyenlerin ayıbıdır.

    Allah biliyor ki bu satırları yazan kişi de Allah’ın ayetleri ile buluşup onları hayatına geçirme kararı almadan evvel bu çirkinliklerin içine girmiştir. Allah’ın kendisine sınırsız ikramı sayesinde, o halde iken ölmeyip gerçekleri fark edecek kadar yaşamıştır. Bu nedenle amacı kimseyi tahkir etmek veya incitmek değil, belki Allah’ın bir tek kulunun mutlak gerçekle biraz daha erken buluşmasında elinden gelen bir şey varsa onu yapmaktan geri durmamaktır; Müslümanlara battıkları pisliği göstermeye çalışmaktır.

    Haşr Suresi 19. ayetteki çok önemli bir noktaya daha dikkat etmemiz gerekmektedir: Allah’ı unutanlara Allah da kendilerini unutturur deniyor ancak “Allah da onları unutur” denmiyor. Allah insanı hiçbir zaman gözden çıkarmamaktadır. Allah’ın her kulunun her an dönüş yapma ihtimali bulunmaktadır (Zümer Suresi 53).

    Dolayısıyla adı yılbaşı konmuş o geceyi diğer günlerden değerli kılan hiçbir şey yoktur ama doğru yola giden yolun “yolbaşı” paha biçilmez değerde olacaktır!

    O halde insan uydurması hayali bir geceyi kutlamaya hazırlanılan bugün neden keskin bir dönüşle girilen doğru yolun “yolbaşı” olmasın?

    Selam ve dua ile

    Erdem Uygan

     

  • Kaygı Duruşu

    Ölmüş bir kişinin dünya ile tüm ilişiği kesilmiştir. Halen dünyada olanların kendisi ile hiçbir şekilde iletişim kurma imkanı bulunmamaktadır. Her kim olursa olsun, ölmüş bir kişinin manevi huzuru diye bir şey de yoktur. Bunlar insanların hiçbir delile dayanmayan iddialarından başka bir şey değildir.

    Müslüman oldukları iddiasında bulunanların Allah’tan başkasının huzurunda saygı duruşunda bulunmaları düşünülemez. Allah’ın huzurundaki saygı duruşunun da bir şekli ve düzeni vardır. Namaz her tür saygı tavır ve sözlerini içeren ve sadece Allah’a yapılan saygı duruşudur. Farz olması da böylesi bir saygının başkasına yapılmaması içindir. Çünkü bu tarz davranışlar, saygıda bulunulanı ilah seviyesine getirdiğinizin göstergesidir. Allah’tan başka ilah yoktur.

    Bu gerçekler dile getirildiğinde tepki alınması olağandır. Bu tür kemikleşmiş ritüeller bugün Türkiye’de yaşayan en masum müslümanın bile öylesine gözünü boyamıştır ki yaptığının ne kadar kabul edilemez olduğunun farkında bile değildir. Bu yüzden gerçeği söyleyenin kendisi ile dalga geçtiğini, ciddi olamayacağını düşünür. Şu ayetler bunun her zaman böyle olduğunun ve olacağının delilidir:

    “Bu Kur’ân indirdiğimiz yüce bilgidir. Şimdi siz bunu itiraf etmiyor musunuz?

    Daha önce İbrahim’e ondaki olgunluğu vermiştik. Biz onun konumunu biliyorduk.

    Bir gün babasına ve halkına şöyle demişti: “Sizin şu karşılarında saygıyla durduğunuz heykeller nedir?”

    Dediler ki, “biz bildik bileli atalarımız onlara kulluk ederler.”

    Dedi ki, “siz de sizin atalarınız da gerçekten apaçık bir sapkınlık içindesiniz.”

    Dediler ki; “Sen ciddi misin yoksa bizimle eğleniyor musun?”

    İbrahim “hayır” dedi. “Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir, onları yaratan zattır. Ben buna şahitlik ederim.””

    (Enbiya Suresi 21/50- 56)

    Tepki çekecek veya birileri ciddiye almayacak ya da dışlayacaklar diye gerçeklerin dile getirilmemesi olacak iş değildir. Bu türden tepki ve dışlanmalar tıpkı İbrahim Aleyhisselam’ın yaptığı gibi, bir müslümanın üzerinde duracağı konular olamaz.

    Bu ayetleri okuyanların, kendilerini bu ayetlerle uyaranlara bir tepkisi de hiç kuşkusuz “biz kulluk etmiyoruz; sadece saygı gösteriyoruz, bunda ne var ki” olacaktır. Haklılar. Allah’tan başkasına kulluk edilmeyeceğini herkes bilir. İbrahim Aleyhisselam’ın muhatapları da bunu biliyorlardı. Ancak bunu bilmek, takınılan tavrın yanlış olmadığı anlamına gelmez:

    “İbrahim dedi ki: “Sizin bu putlara tutunmanız sadece aranızda kaynaşmaya vesile olsun diyedir. Kıyamet günü biriniz diğerini görmek istemeyecek her biriniz diğerini dışlayacaktır. Sığınacağınız yer o ateştir. Size yardım eden de olmayacaktır.”

    (Ankebut Suresi 29/25)

    İmtihanları bitmiş olanların ardından ancak samimi bir kalp ile dua edilir. Zira ölmüş kişilerin de Allah’tan başka yardımcıları yoktur. Allah’tan daha merhametli bir varlık da düşünülemez.

    Tüm bunları dile getirdikten sonra, Allah’ın ayetlerini hayata geçirmedikleri için uydurulmuş manevi huzurlarda saygı duruşunda bulunan müslümanlara karşı kaygı duruşunda bulunuyorum.

    Erdem Uygan

  • Kurban Bayramınız Kutlu Olsun

    Kurban Bayramınız Kutlu Olsun

    Değerli kardeşlerim;

    Kurban ibadeti Allah’a kulluğun simgelerindendir (Hacc Suresi 36).

    Bugün, hepimizin sadece bir tek ilahımız olduğunu, Allah’tan başka bir tanrı fikrinin asla kabul edilemeyeceğini (Hacc Suresi 34), O’na teslim olmamız gerektiğini (Hacc Suresi 34), O’na teslim olmanın O’nun emirlerine teslim olmak olduğunu idrak etmemiz ve kurbanlıklarımızı bu idrak ile kesmemiz gerektiğini bilmeliyiz.

    Tüm ibadetlerin bir anlamda kimin Allah, kimin kul; kimin emreden, kimin itaat eden olduğunu idrak ettiğimizin de bir göstergesi olduğunu (şeairillah – Hacc Suresi 36) unutmamalıyız.

    Kurban keserken Allah’a ibadet etiğimizi gözden kaçırmamalıyız. Bu güzel ibadeti her anında her türlü sıkıntısına katlanarak yapmaya çalışmalı, ibadet huşuundan uzaklaşmamalı, Allah’ın bir ayetini O’nun emri ile kurban ederken başka ayetlerine zarar vermemeliyiz.

    Kurban Bayramının tatil değil, Allah’ın bir emrini daha yerine getirebilmek amacıyla işimizi gücümüzü bıraktığımız günler olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Yüce Allah’ın akrabalarımıza olan görevlerimizi sıklıkla bizlere hatırlattığını unutmamalı (Nahl Suresi 90, Bakara Suresi 215, Nisa Suresi 1), bayramda bu emirleri de yerine getirmek için fırsat kollamalıyız.

    Kurban Bayramınızı tüm kalbimle kutlarım. Allah bu güzel günlerde yapacağınız ibadetleri, keseceğiniz kurbanları ve dualarınızı kabul buyursun.

    “De ki: “Benim duam, ibadetim/kurbanım, hayatım ve ölümüm, varlıkların Rabbi olan Allah içindir.”
    Onun ortağı yoktur. Böyle emir aldım. Ben müslümanların en önde olanıyım.””

    En’am Suresi 162-163.

    Erdem Uygan