Kategori: Yazarlarımız

  • Arafta Sorular Programı

    2014 Ramazan ayında Elönü ile sohbetimiz…

  • Müslümana Hakaret: “Namaz Kılıyor Musun?” – Kitap ve Hikmet Dergisi Ocak 2014 Sayısı

    Müslümana Hakaret: “Namaz Kılıyor Musun?” – Kitap ve Hikmet Dergisi Ocak 2014 Sayısı

    Sık sık duyduğumuz bir söz vardır: “Türkiye’nin %99’u Müslümandır” şeklinde… Rakam farklı farklı ifade edilebiliyorsa da hep doksanın üzerinde olmuştur. Gerçekte ise bu rakam olsa olsa kendisine Müslüman diyenlerin oranını yansıtıyor olabilir.

    Müslüman demek Allah’a teslim olmuş olan, “Allah ne diyorsa o” diyebilen kimse demektir. Bu da imanı yani Allah’a güvenmeyi gerektirir. İman eden kişiler ise Allah’ın kitabında şöyle tanımlanmaktadır:

    “Müminler o kimselerdir ki Allah anılınca yürekleri titrer, Allah’ın ayetleri okununca o ayetler onların imanlarını artırır ve yalnız Rablerine güvenip dayanırlar.
    Namazlarını kılar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden hayra harcarlar.
    Gerçek müminler işte onlardır. Onlar için Rableri katında dereceler, bağışlanma ve değerli rızık vardır.”

    Enfal Suresi 2-4. ayetler

    Sadece bu ayetlere baksak bile “iman” kelimesi ile ne kast edildiği hakkında fikir sahibi olabiliyoruz: Gerçek Müminler, bu dünyada Allah’ın emrinden çıkmayan ve asıl “Rableri katındaki dereceler, bağışlanma ve rızkı” tercih eden kimselermiş. “Allah’ın ayetlerinin okunması onların imanını artırıyormuş”. Demek ki her şeyden önce, müminler Allah’ın ayetleri okunduğunda o ayetlerde Allah’ın ne söylediğini anlıyorlarmış. Zaten anlayıp kavradıkları içindir ki tam tatmin oluyor ve “yalnız Rablerine güvenip dayanıyorlar”. O halde aslında anlaşılmadan yapılan ve “okuma” olduğu iddia edilen faaliyet, gerçekte olsa olsa “sayıklama” diye adlandırılabilir; yani “şuursuz mırıldanma”.

    Gerçek müminlerin olmazsa olmaz bir özelliğini daha öğreniyoruz bu ayetlerden. Aslında hepimizin bildiği bir özellik: “Namazlarını kılarlar”. O halde mümin olup Allah’ın ayetlerine teslim olmuş bir Müslüman için namaz kılmamak gibi bir alternatif ortaya çıkıyor mu? Ya da tersten soralım: Namaz kılmak gibi bir gündemi olmayan bir kişinin Müslümanlık iddiası ne kadar ciddiye alınabilecek bir iddia olabilir?

    Bu ayetlerle değerlendirildiğinde yazımızın başında bahsettiğimiz o klişeleşmiş ifadedeki yüzde değeri şimdi kaçı gösteriyordur dersiniz?

    Elbette amaç kimsenin inancını nasıl ifade ettiği veya ne kadar yaşadığı ile ilgili sorgulama yapmak değildir. Amaç Allah’ın ayetlerini Allah’ın kullarına hatırlatmak ve gerçekleri göstermekten ibarettir. Hatta Nebimiz Muhammed (S.A.V)’in bile bundan öteye bir görevi olmamıştır:

    “Öyleyse sen bilgi ver; senin görevin sadece bilgi vermektir.
    Yoksa tepelerine dikilecek değilsin.”

    Ğaşiye Suresi 21-22. ayetler

    Namaz kılmamanın aslında dünyayı ve arzularımızı tercih etmek olduğunu bir başka ayetten daha, yine çok çarpıcı bir biçimde öğreniyoruz:

    “Onların arkasından gelenler arzularına uyarak namazı ihmal ettiler. Onlar yakında yanlışlarıyla yüzleşeceklerdir.”

    Meryem Suresi 59. ayet

    Demek ki namazı ihmal etmek kabul edilebilir bir durum değil. Üstelik bu ayetten namazın büsbütün terk edilmiş olmasını anlamamız da şart değil, zayi edilmiş, yani içi boşaltılmış, bir gösteriş ritüeline dönüştürülmüş olduğu durumu da anlaşılabilir. Yani namazı bırakın tamamen terk etmeyi, gereken özeni göstermemek, gereği gibi eda etmemek bile arzulara uymak, yani dünyayı ahirete tercih etmek anlamına gelmekte. Peki Alemlerin Rabbi tercihini dünyadan yana kullananları hangi sınıfa dahil ediyor?

    “Kalbi iman dolu iken ağır baskı altında olan dışında her kim, inandıktan sonra Allah’ı görmezlik eder ve görmezliği içine sindirirse, Allah’ın öfkesi onların üstünde olur. Onlar için büyük bir azap vardır.
    Bu onların, şimdiki hayatı (el-hayat ed-dünya) sonrakinden (el ahira) çok sevmeleri sebebiyledir. Allah kâfirler (Allah’ı görmezlikten gelenler) topluluğunu yola getirmez.”

    Nahl Suresi 106-107. ayetler (ayrıca bakınız İbrahim Suresi 2-3. ayetler)

    Açıkça görülmektedir ki Allah Celle Celaluhu, dünyayı ahirete tercih etme eylemini kafirlik olarak adlandırmaktadır. Yani bizim kendimiz için Müslüman ismini kullanmamız bir şey ifade etmemektedir. Önemli olan Allah’ın bize Müslüman demesidir.

    Müslümanlık iddiasını taşıyanların namaz kılmamak gibi bir eylemi akıllarına getiremeyecekleri bu ayetlerden açıkça görülüyor ancak Kur’an’ın muazzam ifadeleri ile konuyu iyice pekiştirmeye devam edelim.

    Namaz aslında Müslümanlığın göstergesidir. Yani namaz kılan birinin Müslüman olduğu kanaatine varılır. Fakat bunun tersinin de doğru olduğunu yani namaz kılmayana Müslüman demeye dilimizin varmayacağını da yine Allah’ın ayetlerinden görelim:

    “Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekatı verirlerse din kardeşleriniz olurlar. Biz ayetlerimizi bilenler topluluğu için açıklarız.”

    Tevbe Suresi 11. ayet

    Ayete göre bir kişinin “din kardeşimiz” sayılması için namaz kılması ve zekat vermesi gerekiyor. Bir kişiyi dinde kardeşimiz olarak görmemiz için evvelce yapmış olduğu fiillere bakılmaksızın namaz kılması ve zekat vermesi, başlıca göstergeler olarak kabul ediliyor. O halde bu iki eylemi yapmayan kişi ile aynı dine mensup olduğumuz söylenebilir mi? Çünkü;

    Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a saygı duyun ki merhamet olunasınız.”

    Hucurat Suresi 10. ayet

    Bu ayete göre Müminler kardeşlerse, Tevbe Suresi 11. ayetine göre namaz kılmadıkça kardeşimiz olamayacak bir kişinin mümin olduğu söylenebilir mi?

    Mademki bizler Müslüman olduğumuzu söylüyor ve böyle bir ülkede yaşıyoruz, o halde şimdiye kadar namaz hayatımızın su içmek, kahvaltı yapmak gibi rutin bir parçası haline gelmiş olmalıydı. Devlet dairesinde veya özel sektörde kimsenin namaz kılmak için bırakın köşe bucak kaçmayı, birilerinden izin alması bile gerekmemeliydi. Çünkü aynı kişi su içerken saklanıyor veya izin alıyor muydu? Ya da su şişesini yanında gizlice taşıyan bir insan var mıydı?

    Mesela “okullarda mescid olur mu” gibi bir konuyu tartışmak böyle bir toplumun aklına bile gelmemeliydi. Yakınlarda mescid olmadığında herhangi bir yerde; parkta, bahçede, deniz kenarında, hatta şehir hatları vapurunda namaz kılmak hiç kimsenin yadırgayacağı ve dikkatini çeken bir davranış olmamalıydı. Hatta bu gibi durumlar için her sosyal alana bu ibadeti kolaylaştıracak tedbirler alınmalıydı. Çünkü bu gibi yerlerde susadığı için su içen kişiler hiç de dikkat çekmiyorlardı. Susuz insan yaşar mıydı? Peki namazsız Müslüman?

    Bir Müslümanın gayri Müslim bir ülkeye gittiğinde en çok dikkatini çeken ve hayretini gizleyemediği şeyin, fast food dükkanlarında namaz kılmak için bir yerin bulunmaması olmalıydı.
    Müslüman olmayanların ise, % 99’unun Müslüman olduğu iddia edilen bir ülkeye geldiklerinde en çok fotoğrafını çektikleri şey, her an her yerde namaz kılan insanlar ve bunun için akla hayale gelmeyecek kolaylıkların ve hizmetlerin sağlandığı mekanlar olmalıydı.

    Namazın, olmazsa olmaz; alkolün, olursa olmaz olduğu bir dine sahip toplumda sokak ortasında içki içmek normal, okulda namaz kılmak anormal karşılanmamalıydı. Sokakta saatlerce içki içene karşı alınacak kısıtlayıcı tedbirler özgürlüğe müdahale, iş yerinde 3 dakika namaz kılabilmek için yapılan her girişim ise yobazlık ve irtica olarak algılanır hale gelmemeliydi.

    Şimdi böyle bir toplumun Müslüman olduğu, kendi iddiası değil midir?

    “Namaz kılarken Allah’ı ayakta, oturur halde ve yanlarınız üzerinde anın. Güvene kavuştuğunuzda o namazı tam kılın. Namaz inananlara vakitle sınırlı olarak farz kılınmıştır.”

    Nisa Suresi 103. ayet

    Vakitle sınırlı olduğu için günde beş kez muhakkak kılınması gereken; aksi halde telafisi mümkün olmayan bir ibadet su içmek gibi değerlendirilmelidir. Her Müslüman her an ve her yerde bu ibadeti yapabilecek şekilde hür ve rahat olmalıdır. Çünkü Müslüman sadece Allah’a teslim olmuş kişinin adıdır. Müslüman için Allah’ın emri birinci sıradadır. O’nun emrini yerine getirmek için kimseden izin alması ve kimseye hesap vermesi gerekmemelidir. Çünkü Müslüman olsun ya da olmasın herkes tek başına hesabı sadece Allah’a verecektir. O halde Allah’ın emrini yerine getirmede hiçbir kişi, kurum ve/veya otoritenin sözü bir Müslümanı bağlayamaz.

    Ayrıca her insanın her an Müslüman olabileceği de unutulmamalıdır. Allah’ın ayetlerini günde beş kez okuyan insanlar o ayetleri yaşamlarına geçireceklerdir. Çünkü müminlerin Allah anılınca yürekleri titrer, imanları artar, hayra harcarlar ve Allah’ın rızasını dünya menfaatinin önüne geçirirler. Böyle insanlardan oluşan bir toplumu, kafir olanlar da tercih edecekler, bu vesile ile Allah’ın ayetleri ile karşı karşıya geleceklerdir.

    Tüm bunlar gösteriyor ki bir Müslüman’a “namaz kılıyor musun?” sorusunu yöneltmek hakarettir. Ancak maalesef bugün böyle algılanmamaktadır. Namaz kılmayan Müslüman olabileceği algısı, bu “soru”nun hakaret olarak görülmesinin önünü kapatmıştır. Ancak gerçeği gizlemek onu ortadan kaldırmamaktadır.

    Evet! Bir Müslümana “namaz kılıyor musun?” demek hakarettir. Bize bunu sorana cevabımız ancak şu olabilir:

    – Sen kılmıyor musun?

    Erdem Uygan

  • Neler Günü?

    Neler Günü?

    Müslümanlar bugün anneler gününü kutladılar. Annelerinin gönlünü aldılar, onları hoşnut edecek ikramlarda ve eylemlerde bulundular. Hatta annesi hayatta olmayanlar annelerinin kabirlerini ziyaret ederek dualar ettiler.

    Peki bunun sebebi Allah’ın bir emri miydi? Müslümanlar Allah’ın, hakkında bir ayet indirmesi ile sabit olan bir günü mü kutladılar? Elbette hayır! Müslümanlar bugün gayrimüslimlerden öğrendikleri bir eylemi yerine getirdiler. Birinin çıkıp “ben dedim oldu” dediği bir konuyu tartışmasız kabul ettiler. Onlar ne dediyse ve ne yaptıysa onu yaptılar.

    Görünüşte çok masum bir eylem. Annelerimizi hoşnut edip hayır dualarını alacağımız bir kutlama günü. Bunda ne sakınca var ki?

    1. Öncelikle Allah’ın hakkında hiçbir belge indirmediği bir günü adeta Allah’ın emriymiş gibi kutlamak, hatta kabir ziyareti bile yapıp bir tür kutsallık kazandırmak benim kabul edemediğim bir durumdur. Bu anlamda İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan bir diğer uydurma olan kandillerden farksızdır. Abarttığımı söyleyenlere sanki umursuyormuşum gibi yaparak şunu söyleyeyim: Sadece Allah’ın emrini tutmak, O’nun dışında hiçbir şeyi ritüel haline getirmemek konusunda sınır tanımamakla övünmek gerekir.

    2. Yılbaşını kutlamaktan farksız olması sebebiyle kafirleri taklit etme ve onlara benzeme faaliyetidir. Ayrıca bizim niyetimiz ne olursa olsun, gerçekte “kapitalizm” adlı dinde tapınılan “para”nın emrettiği bir gündür.

    3. Bu nedenle kafiri veli edinme kavramının içine pekala dahil edilebilir. Çünkü onların belirlediği bir tarih, onların yaptığı gibi özel sayılmaktadır. Bu bir mü’minin asla yapacağı bir şey olmamalıydı.

    4. Kur’an’ı hayatına geçirmiş bir mü’minin anne, baba ve akrabasına önem vermek konusunda özel bir güne ihtiyaç duyması veya bu konuda simge bir tarih edinmesi düşünülememeliydi.

    5. Çocuklarımızı Allah’ın kitabında konuyla alakalı muhteşem ayetler yerine, tamamen yabancı bir kültürün uydurması ile yetiştirmek, onlara anne sevgisini Allah’tan ve ayetlerinden bağımsız şekilde açıklamaya çalışmak olacak iş değildir.

    6. Hayatı Allah’ın ayetlerini uygulamaktan başka bir şey olmayan Nebimizin böyle bir kutlama yaptığına dair hiçbir belge ve bilgi yoktur. Olamaz da. Çünkü Allah’ın böyle bir özel günle alakalı hiçbir ayeti yoktur.

    7. Bir konuda daha Allah’ın ayetleri hiç değerlendirilmemiş, sanki ihtiyaç varmış gibi batıdan görülen, tam bir kompleksle aynen alınmış ve uygulanmıştır. Bu kompleksle yetişecek nesillerden ne beklenebilir?

    Bu maddeler çoğaltılabilir.

    Gerçekte anne babaya gösterilecek davranışla ilgili olarak, bir mü’minin başkasının aklına ihtiyacı yoktur (Hele batının aklına hiç yoktur. Aslında hiçbir konuda batıdan akıl öğrenmek Kur’an mü’minine yakışmaz ya neyse.) Çünkü Kur’an bu konuya çok açık ve ayrıntılı olarak vurgu yapmaktadır. Öyle ki anne babaya iyi davranmamayı haram sayacak kadar, hatta bunu Allah’a şirk koşmak gibi en büyük günahtan hemen sonra zikredecek kadar:

    De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını sıralayayım: Hiçbir şeyi Allah ile bir tutmayın, anaya babaya iyilikten geri durmayın, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onların ve sizin rızkınızı veren Allah’tır. Fuhşun açığına da gizlisine de yaklaşmayın, Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın, haklı sebeple olursa başka(doğruları gösterir içerikte). İşte bunlar, Allah’ın size yüklediği görevlerdir, belki aklınızı kullanırsınız.

    En’am Suresi 151. Ayet (şirkten hemen sonra ele alınması konusunda ayrıca bakınız: Bakara Suresi 83. Ayet)

    Hatta konu öylesine ayrıntılı ele alınmıştır ki anne baba hakkında nasıl dua edeceğimiz bile bildirilmiştir:

    Rabbin kararını vermiştir; O’ndan başkasına kulluk etmeyeceksiniz ve anaya babaya iyilikte bulunacaksınız. Onlardan biri, ya da ikisi yanında ihtiyarlayacak olursa sen onlara of! deme ve ilgisiz davranma, ikisine de saygı dolu sözler söyle.
    Onları merhamet kanatlarının altına al. De ki; “Rabbim! Küçükken onlar bana nasıl iyilikte bulundularsa sen de onlara o şekilde iyilikte bulun.”
    Rabbiniz içinizde olanı en iyi bilendir. Siz iyi davranırsanız o, yanlıştan dönenleri bağışlar.”

    İsra Suresi 23-25. ayetler

    “Rabbimiz! Hesap görüleceği gün beni, anamı, babamı ve bütün müminleri bağışla.

    İbrahim Suresi 41. ayet

    Anne babaya iyi davranmak Müslümanın üzerine Allah’ın yüklediği bir görevdir. Allah’ın yüklediği bir görev için veya böyle bir görev olduğunu hatırlamak için bir güne ihtiyaç duyulmamalıdır. Ancak anne babaya kayıtsız şartsız itaat ve boyun eğme de asla kabul edilemez:

    “İnsana ana-babasına iyi davranma görevi yükledik. Ama bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana eş koşman için sana baskı yaparlarsa sakın boyun eğme. Hepinizin dönüşü banadır. Ben de neler yaptığınızı, o zaman size bildireceğim.”

    Ankebut Suresi 8. ayet

    Biz insana, ana ve babasına karşı görev yükledik; anası onu, üst üste gelen güçlüklerle taşımıştır. Sütten kesilmesi iki yıl içindedir. (Ey insan!) Hem bana, hem de anana ve babana olan şükran borcunu öde. Dönüşünüz banadır.
    Anan ve baban, hakkında bir bilgin olamayacak şeyi bana şirk koşman için baskı yaparlarsa sakın boyun eğme ama dünya işlerinde iyi geçinmeye devam et. Sen, bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz banadır; neler yaptığınızı size, o zaman bildireceğim.”

    Lokman Suresi 14-15. Ayetler

    Görüldüğü gibi Allah’a şirk koşmak, yani O’nun otoritesi yerine başka herhangi bir şeyi otorite olarak kabul etmek ya da Allah’tan başkasının sözünü veya düşüncesini tartışmasız doğru kabul etmek konusunda anne ve babaya itaat etmemekle görevliyiz. Ancak bu durumda bile onlara iyi davranmamız üzerimize Rabbimizin yüklediği bir görevdir.

    Anne babaya iyi davranmak Allah’ın emridir. Yani farzdır. Ne zamandan beri bir farzı yerine getirmeyi başkalarının bize hatırlatması gerekiyor?

    Biz insana, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi, onu sıkıntı çekerek karnında taşımış ve sıkıntı çekerek doğurmuştur. Onu taşıması ve sütten kesmesi otuz ay sürmektedir. İnsan erişkinlik çağına gelip, kırk yaşına ulaşınca şöyle dedi: “Ey Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi ameller yapmamı nasip et! Benim soyumdan iyi insanlar yetiştir. Ben sana yöneldim ve ben sana teslim olanlardanım.
    İşlediklerinin en iyisini kabul ettiğimiz ve kötülüklerini geçtiğimiz bu kimseler cennet halkı arasındadırlar. Bu, kendilerine verilen doğru sözdür.”

    Ahkaf Suresi 15-16. ayetler

    Bu ayetlerin devamında gelen bölüm de oldukça dikkat çekicidir. Zira burada anne babanın, Allah’ın ayetlerini kabul etmeme noktasına gelmiş evlada nasıl davranmaları gerektiği dahi bildiriliyor:

    Diğer bir kimse de anne babasına, “Öf be! Bana kabirden çıkartılıp diriltileceğimizi mi söylüyorsunuz? Oysa benden önce nice nesiller de gelip geçti” der. Anne babası da Allah’tan yardım dileyerek, “Sana yazıklar olsun, Allah’ın vaadine inan, çünkü Allah’ın vaadi gerçektir” dediler. O da, “Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diye cevap vermişti.
    Bu gibiler, gelip geçmiş cin ve insan toplumları arasında azap sözünü haketmiş kimselerdir. Onlar kaybedenlerdir.”

    Ahkaf Suresi 17-18. ayetler

    Bu ayetlere bakınca cennetin annelerin ayakları altında olduğu konusunun da yeniden düşünülmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Sizi Allah’ın emrini uygulamaktan engelleyen bir annenin cennet nasıl ayakları altında olabilir? Bu anneye iyi davranılır o kadar. İtaat sadece Allah’a yapılır. Tersine; evladını sadece Allah’ın emrine boyun eğmek üzere yetiştirmenin peşinde olan bir annenin, cennet ayakları altında olmasa ne yazar?

    Kur’an’da bu konuya o kadar önem verilmiştir ki tüm bu ayrıntılı ayetlerin yanısıra mü’minler bir de bu konuda yan çizmemeleri için uyarılmışlardır:

    Bir gün İsrailoğullarından kesin söz aldık. Allah‘tan başkasına kul olmayacaksınız. Anaya-babaya iyi davranacaksınız, yakınlara, yetimlere ve çaresizlere de… İnsanlarla güzel konuşun. Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin, dedik. Pek azınız bir yana, yine sözünüzden dönmüştünüz. Siz hep yan çizer durursunuz.”

    Bakara Suresi 83. Ayet

    Görüldüğü gibi anne babaya iyi davranma konusunda Allah’ın ayetleri çok açık ve etkili ifadeler taşımaktadır. Üstelik bunu belli bir güne has kılmamaktadır. Allah’ın bu ayetlerini hatırlamamız için de özel bir güne ihtiyacımız olması hiçbir şey değilse ayıptır.

    Müslüman ebeveynlerin çocuklarına bu konu hakkında eğitim verirken göstermeleri gereken hassasiyet bu ayetler doğrultusunda olursa hiç anneler günü diye bir gün olabilir mi?

    Asıl, bir mü’min, anneler günü kutlayan bir batılıya hayretle bakmalı ve içten içe üzülmeli değil mi?

    Dahası, anne babaya davranışı bu derece önemseyen bir kitabın yetiştirdiği bir mü’min bu konuda tüm insanlığa en güzel örneği teşkil etmeli değil mi?

    Bu ayetleri içeren Allah’ın kitabı elinin altındayken anneler gününü batıdan alan Müslümanların haline ağlamamak elde mi?

  • Vakit Likittir!

    Vakit geçirmek için yaptığınız şeylere dikkat edin; tamamı yanlıştır. Vakit geçirmenin kendisi yanlıştır.

    Vakit kendiliğinden geçer. Geçirilmeye ihtiyacı yoktur. “Vakit geçiriyorum” demek, “vaktimin boş ve manasız akıp gitmesine izin veriyorum” demektir.

    Bir tür cinayet olduğu için “vakit öldürüyorum” demek daha doğrudur. Maktul de katil de aynı kişidir. Vakit öldürmek, kendini öldürmektir.

    “Orada avazları çıktığınca bağırırlar; “Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızdan başka, yararlı iş işleyelim” diye bağrışırlar. O zaman onlara şöyle deriz: Ders alacak kişinin ders alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Artık azabı tadın. Yanlış yapanlara yardım edecek biri olmaz”
    Fatır Suresi 37. ayet

    Vakit likittir. Akar…

  • Ölmüş Kişilerin Ardından

    Ölmüş Kişilerin Ardından

    Bir canlının ölmesinin tek sebebi vardır; doğmuş olması! Önemli olan ise nasıl ve ne zaman öldüğümüz değil, nasıl yaşadığımızdır. Çünkü dünya hayatı bir imtihandır:

    “Gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır. Onun yönetim merkezi (arşı) suyun üstündeydi. Bunu, sizi zorlu bir imtihandan geçirmek ve hanginizin daha iyi davranacağını belirlemek için yapmıştır. Onlara, “öldükten sonra tekrar dirileceksiniz“ desen hemen cevabı yapıştırır ve: “Bu açıkça bizi büyüleme çabasından başka bir şey değil” derler.”
    Hud Suresi 7. ayet

    “Ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Bunlar, hanginiz daha güzel iş yapacak diye sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek içindir. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.”
    Mülk Suresi 2. ayet

    Allah’ın elçileri de dahil hiç kimse için “ölmedi, geri gelecek, şöyle yaşıyor, şuramda yaşıyor” v.s. denemez.

    “Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. En sonunda sizler Kıyamet Günü, Rabbinizin huzurunda yargılanacaksınız.”
    Zümer Suresi 30-31. ayetler

    “Senden öncekilerden hiç bir insanı ölümsüz yapmadık. Sen ölsen onlar ölümsüzleşecekler mi?
    Her canlı ölümü tadacaktır. Kötü durumda da iyi durumda da sizi dener, yıpratıcı bir imtihandan geçiririz. Siz bize döndürüleceksiniz.”
    Enbiya Suresi 34-35. ayetler

    Allah’ın elçileri de dahil hiç kimse için “o olmasaydı biz olmazdık” denemez. Bu insanları ilahlaştırmaktır. İnsanların ölümleri gibi dünyaya gelme zamanları ve şartları da onları Yaratan tarafından belirlenir. Bunlara kimsenin müdahale şansı bulunmamaktadır:

    “Yine gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için mutlaka alınacak dersler vardır.”
    Rum Suresi 22. ayet

    Allah’ın elçileri de dahil ölmüş bir kişiden yardım istemek sapıklığın en büyüğüdür:

    “Kıyamet gününe kadar kendine cevap veremeyecek bir kimseyi Allah ile arasına koyarak yardıma çağırandan daha sapık kimdir? Oysa bunlar, onların çağrısının farkında değillerdir.”
    Ahkaf Suresi 5. ayet

    Ölmüş kişinin ardından yapılabilecek olan sadece hayırla anmak ve bizim de her an ölümle burun buruna olduğumuzu hatırlayıp Allah’ın huzuruna çıkacağımızı aklımızdan çıkarmamaktır. Allah’ın huzurunda bize yardım edecek hiç kimse bulunmayacaktır ve sadece kendi yaptıklarımızdan ve yine sadece yaptıklarımızın Kur’an’a uygun olup olmadığından hesaba çekileceğiz (Zuhruf 44). Başkalarının doğrusunun veya yanlışının bize hiçbir etkisi olmayacaktır. Herkes kendi yaptığının tam karşılığını alacaktır (Zilzal 7).

    Bu nedenle bugün yapılan tüm aşırılıklar bir müslüman için kabul edilebilir şeyler değildir.

    “De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, mensup olduğunuz topluluk, elde ettiğiniz mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret ve beğendiğiniz konaklar, eğer size Allah’tan, elçisinden ve onun yolunda zorluklara göğüs germekten daha sevimli geliyorsa bekleyin, nasıl olsa Allah’ın emri gelecektir. Allah yoldan çıkan bir topluluğu yola getirmez.”
    Tevbe Suresi 24. ayet

    Ülkemizin kurucusu da Allah’ın bir kuluydu. Doğrusu ve yanlışıyla kendi imtihanını verip kendisini Yaratan’ın huzuruna gitmiştir. Biz, “Allah kendisine rahmet etsin” der ve Allah’ın bize kitabında bildirdiği şu duayı yaparız:

    “Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabb’imiz bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi affet. O kardeşlerimize karşı kalplerimizde bir kin bırakma! Rabb’imiz, sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.”
    Haşr Suresi 10. ayet

    Ben bugün aynı duayı bir dönem aynı ortamda çalıştığımız Savaş Ay için de yapıyor, ona da Allah Celle Şanuhu’dan rahmet diliyorum.

    Erdem Uygan

  • EnDa Dergisi Eylül 2013 – Sayıklamaktan Okumaya

    SAYIKLAMAKTAN OKUMAYA!

    Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

    “Sana bu mübarek kitabı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”

    Sad Suresi 29. Ayet

    Bu ayetten de açıkça anlaşıldığı üzere Kur’an bereketli (mubarek) bir kitaptır. Ondaki bereket, elbetteki anlaşılması durumunda yararlanılacak bir özelliktir. Zaten ayetin devamından anlaşılan da budur. “Ayetlerini düşünsünler” denilen kişiler yeryüzündeki her insandır. Yani Kur’an tüm insanlığa indirilmiştir. (Ayrıca bakınız, Yasin 69-70, Tekvir 27)

    Yine bu ayete göre Kur’an, üzerinde düşünülmek ve öğüt alınmak üzere indirilmiş bir kitaptır. Bu eylemleri gerçekleştirmek için; içinde “anlama”nın bulunduğu bir okuma eylemi gerekmektedir. Zaten içinde “anlama” eylemi olmayan bir “okuma”dan bahsedilemez. Çünkü “okuma” ilk bakışta zannedildiği gibi gözün bir faaliyeti değildir. Okuma, aklın faaliyetidir. Göz burada aracıdır. Zaten bu nedenle, özellikle çağımızda, dinleyerek de okumak mümkündür. O zaman da zihnin okuma faaliyetine aracılık eden organ kulak olur. Bu organ derimiz bile olabilir. Görme engelli kardeşlerimiz parmak uçları ile okurlar. Çünkü okuma denmesi için aklın devrede olması yeterli ve gereklidir.

    İçinde bir takım harflerden oluşan seslerin tarandığı ancak anlamanın gerçekleşmediği, yani akli bir faaliyetin olmadığı durumlar da vardır. Dilimizde buna da okuma deniyor olması aslında bir “galat-ı meşhur” olması sebebiyledir. Zira bu olsa olsa mırıldanma veya sayıklama olabilir. Hatta “sayıklama” çok daha uygun düşmektedir. Çünkü herşeye rağmen, sayıklanan şeyde bir anlam vardır (sayıklayan anlamasa da), bir talep vardır, bir özlem vardır; ancak şuur yoktur. Yani sayıklayan kişi kendinde değildir, ne dediğini bilmemektedir.

    Günümüzde falanca ayetin şu kadar defa tekrarlanması, filanca surenin şu kadar kez tekrarlanması eylemi de “okuma” olarak adlandırılamaz. Çünkü içinde zihni bir faaliyet yoktur. Tekrarlanan şeyler anlaşılmamakta ve hayata geçmemektedir. Kısacası yaşanmamaktadır. Bir anlamda sadece sayıklanmaktadır. İşte bu da kitabın bereketli olma özelliğinden yararlanılmaması demektir. Yani sayıklayan kişinin hayatı değişmemektedir. Oysa Kur’an hayatı değiştirmelidir. Zaten Allah’ın kitabında da böyle bir eyleme onay veren bir ayet bulunmamaktadır.

     “Bu vahiy, tüm insanlık için bir uyarı ve öğütten ibarettir.”

    Tekvir Suresi 27. Ayet
    Bu ve önceki ayetimizde dikkat çeken bir diğer durum da vahyin “tüm insanlık” için bir öğüt olmasıdır demiştik. Peki bu ne demektir? Yani dünyaya Allah’ın ikramı sayesinde, kendini müslüman olarak tanımlayan bir ailenin çocuğu olarak gelmekle tam tersi bir ailede gelmek arasında Kur’an’a ulaşma bakımından bir fark mı vardır? Varsa eğer bu fark nasıl kapanacaktır? Dünyanın diğer dillerine çevrilmiş Kur’an’lar olması yeterli midir?

    Gerçekte günümüzde yaşanan İslam’da, bu iki farklı aile tipinde dünyaya gelmiş olan fertler arasında, Kur’an’a muhatap olma bakımından hiç bir fark yoktur. Zira biri elinde Kur’an olduğu halde ya hiç okumaz ya da okuma adını verdiği bir sayıklama faaliyeti içindedir, diğerinin elinde de Kur’an yoktur. Sonuç her iki fert için de aynıdır. Hatta bu durum ikincisi için daha iyidir bile. Çünkü birinci şahıs sayıklamayı din zannederek kendini doğru yolda sanmaktadır. İkincisinin ise hala en azından böyle bir zandan yani yanlış din algısından uzak bir zihni vardır.

    O halde tüm bu insanlar Allah’ın kitabına nasıl muhatap olacaklar, onlara Allah’ın ayetlerini kim ulaştıracak? Elbette Kur’an’ı gereği gibi okuyanlar. Çünkü Kur’an’ı “okuma” fiilinin hakkını vererek hayatlarına taşımış insanlar şu ayetleri de okumuş olacaklar:

    İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde gizleyenler var ya, işte Allah onları dışlayacaktır. Dışlayacak olanlar da dışlayacaktır. Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben her tevbeyi kabul ederim, ikramım boldur.

    Âyetlerimizi gizleyen ve gizlemiş halde iken ölenler var ya, Allah, melekleri ve bütün insanlar onları dışlayacaktır. Onlar, sürekli dışlanmış olarak kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek, ne de ara verilecektir

    Bakara Suresi 159-162. Ayetler

    Allah, kendilerine kitap verilenlerden kesin söz aldığında şunları söyledi: “O Kitabı insanlara kesinlikle açıklayacaksınız ve asla gizlemeyeceksiniz.” Ama onlar Kitabı arkalarına attılar ve karşılığında geçici bir bedel aldılar. Aldıkları o şey ne kötüdür.
    Ettikleri işe sevinen ve yapmadıklarıyla övülmek isteyen bu kimselerin o azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için çok acı bir azap vardır.

    Al-i İmran Suresi 187-188. Ayetler

    Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip karşılığında tükenip gidecek bir bedel alanlar var ya, onlar karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Onlara acı bir azap vardır.
    Onlar doğru yolu verip sapıklığı, bağışlanma yolunu verip azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklı kimselermiş!..
    Bakara Suresi 174-175. Ayetler

    Kur’an’ı Fatiha Suresi’nden başlayarak “okuyan” ve hayatını ona göre yeniden inşa eden bir mü’min, hemen 7 ayet yani 1 sayfa sonra El-Bakara Suresi’ne geçer. Bu sureden de 159 ayet ya da sadece 22 sayfa okuyunca bu konuyla ilgili bölüme ulaşır. Ve işte o andan itibaren hayatına geçireceği ayetler, kendisine Kur’an’ı anlama, yaşama ve herkese anlatma yani “gizlememe” görevini yüklemiş olur. Hatta Allah’ın ayetlerini ulaştırmamız gereken kişinin yaşantısı, hal ve tavrı da önemli değildir. Allah’ın her kulu Allah’ın ayetleri ile karşılaşmayı “hak” eder. Herkesin Kur’an’a ulaşabilmesi ve Allah’ın kullarına bahşettiği özgürlüğü, mutluluğu, öğrenme hakkı vardır. Zira gerçekte ancak bu şekilde “insan” olarak anılmaya değer bir varlık olmaktadır. Ancak elbette bizim görevimiz burada sona erer. Zira kimsenin kabul edip etmemesi değil bizi, Allah’ın elçilerini bile ilgilendirmeyen, çünkü görevimiz olmayan bir konudur:

    “Öyleyse sen bilgi ver; senin görevin sadece bilgi vermektir. Yoksa tepelerine dikilecek değilsin.”

    Ğaşiye Suresi 21-22. Ayetler

    O halde muhatap kim olursa olsun, müslümanın görevi herkese Allah’ın ayetleri ile öğüt vermek ve herkesi Kur’an’a güzelce yönlendirmek olmalıdır.
    Siz haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur’ân ile uyarmaktan vaz mı geçelim?

    Zuhruf Suresi 5. Ayet
    Bu kişi Firavun bile olsa, yani zalimlikte örnek gösterilen bir kişi dahi olsa Allah ondan ümit kesmiyor. O kişiye de Allah’ın ayetlerinin ulaşması gerekiyor. O halde şu emir hepimizedir:

    Firavuna gidin!…

    Ta-Ha Suresi 43. Ayet

    Elbette her şeyin ayrıntıları ile açıklandığı Allah’ın kitabında firavuna nasıl gidileceği de detaylı olarak yer almaktadır. Onu da sonra anlatacağız inşaallah.

    İşte bendenizi siz sevgili mü’min ve mü’mine kardeşlerime kadar ulaştıran da Yüce Allah Subhanuhu ve Teala’nın sınırsız ikramı ve bu ayetlerin yüklediği görevdir. Allah CC. ömür verir ve nasip buyurursa bundan böyle EnDa Dergisinde sizlerle olmaya devam edeceğim.

    Selam ve dua ile

    Erdem Uygan

  • Din ve Delil

    Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla;

    “Rahman’ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaratılışlarına mı şahit oldular? Şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekilecekler.
    Bir de “Rahman dileseydi biz onlara kulluk yapmazdık” dediler. Onların bu konuda bir bilgileri yoktur. Onlar sadece atıyorlar.”

    Zuhruf Suresi 19-20. Ayetler

    Ne yazık ki delilsiz konuşmak insanın en önemli hastalıklarından biri. Özellikle din konusunda Allah’ın ayetlerine dayananı bulmak kadar, kendilerine alimler, hocalar tarafından söylenenler için Allah’ın kitabından delilini soranı bulmak da çok zor. Oysa yukarıdaki ayetlerde din zannedilenin koca bir yalan olabileceği açıkça görülüyor. Bu ayetler bize sorgulayıcı ve araştırıcı olmamız, Allah’ın tek dini olan “Kur’an’daki İslam”ın mümini olmamızın tek yol olduğunu göstermek için indirilmiştir. Allah sözün en güzelini söylediği için bakın konuyu nasıl da çarpıcı bir biçimde anlatmaya devam ediyor:

    “Yoksa onlara bundan önce kitap VERDİK de ona mı dayanıyorlar?”

    Zuhruf Suresi 21. ayet

    Yani iddianız, inancınız, dininiz “Allah’ın verdiği” bir kitaba dayanmak zorundadır.  Peki ama bu kişiler Allah’ın verdiği bir kitaba dayanmıyorlarsa neye dayanıyorlar?

    “Hayır! Dediler ki “Biz babalarımızı bir ÜMMET üzerinde BULDUK, biz de onların izleri üzerinde doğruyu bulmuş olanlarız”
    İşte bunun gibi senden önce de bir bölgeye bir elçi göndermedik ki oranın elit tabakası, “biz babalarımızı bir ÜMMET üzerinde BULDUK, biz de onların izinden gidiyoruz” demiş olmasınlar.”

    Zuhruf Suresi 22 – 23. ayet

    Burada “bulduk” kelimesi çok önemli. Yani kendilerine ne söylendiyse kabul etmekteler. Söyleyen babaları, ataları, büyükleri, itibar ettikleri kimseler olsunlar yeter. Onların hata yapabilecekleri akıllarının ucundan bile geçmiyor. Hatta belki de iyi niyetle babalarının “kitaba” dayandıklarını zannediyorlar. Bu nedenle sorgulamıyorlar. Ancak biz biliyoruz ki zannetmeyle din olmaz (Bakara 78). Din, sağlam bir temele dayanmak zorundadır. Din konusunda bilgi en güvendiğimiz kişiden bile gelse kaynağının Allah’ın sözü olup olmadığı mutlaka araştırılmalıdır.

    Peki kendilerine ne söylendiyse ya da büyüklerinden ne gördülerse ÜMMET kabul ediyorlar ne demek? Rabbimizin burada bu kelimeyi kullanması da çok manidar.

    Kelimenin bu ayette “din” manasına geldiğinde benim ulaşabildiğim alimler ittifak etmiş durumdalar. Elbette doğrudur da. Ancak inançla doğrudan ilgili bir kelime seçilmemiş olması da ayetin kapsama alanını genişletmektedir diye düşünüyorum. Zira Ragıp El İsfehani (vefatı hicri 425) Müfredat’ında ümmet kelimesinin anlamını şöyle vermiş:

    “Aynı din, aynı zaman ya da aynı mekan olsun, herhangi bir şeyin kendilerini bir araya getirdiği her çeşit cemaat, topluluk…”

    Yani ayette sorgulanmadan kabul edilen her tür olgudan bahsediliyor olmalıdır. Ümmet kelimesinin içerdiği bu “kültürel bağ” anlamı, inanılan şeylerin örf, adet gibi uygulamalar olabileceği ve bunların din zannedilmesinin kabul edilemeyeceğini de göstermektedir. İnsanların, içinde bulundukları toplum tarafından kendilerine empoze edilmiş bir takım inanç ve yaşayış biçimlerini tartışmasız doğru kabul edip yaşamaları çok yaygın bir durumdur. Ancak Allah’ın dinine aykırı olup olmadığı kontrol edilmelidir. Aykırı ise en köklü gelenek, en önemli adet, en sıkı kural bile asla kabul görmemelidir.

    Bazı dindar kişiler bir takım hoca, alim, şeyh gibi kimselerin hata yapacaklarını hiç düşünmez, ne derlerse kabul ederler. Bu öyle seviyelere gelmiştir ki Allah’ın ayetlerini bile kendi hocalarına onaylatma ihtiyacı duyanlar bulunmaktadır.

    Batının bilim olarak sunduğunu kendine din edinmiş kesim de yukarıda anlatılan gibi bir din algısına tepki olarak oluşmuş gibi görünüyor belki; ancak kendi uygulamaları da bundan öteye geçememektedir. Allah’ın kitabından delil gösterilmeden oluşturulmuş bir din Allah’ın kullarını bağlamaz. Aynı bunun gibi, Allah’ın yarattığı ayetleri okuyan bilim insanları da Allah’ın kitabından bağımsız kalamazlar.

    Tartışmasız kabul edilen bilgi ile ilgili benzer bir pasaj da Lokman Suresinde bulunuyor. Ancak burada Allah’ın yarattığı ayetlere de atıf yapılması hayli manidar:

    “Görmediniz mi ki, Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize vermiş, gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır. Bununla beraber insanlar içinde kimi de var ki ne bir ilme, ne bir yol göstericiye ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışıp durur.
    Kendilerine “ALLAH’IN İNDİRDİĞİNE UYUN” denildiği zaman, “hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu izleriz” derler. Şeytan kendilerini alevli ateşin azabına çağırıyor olsa da mı?”

    Lokman Suresi 20- 21. Ayetler

    O halde Allah’ın “yarattığı ayetleri” konusunda da bir körü körüne takipten bahsedilebileceği anlaşılıyor. Üstelik bu tavır şeytanın kullandığı tuzaklardan biri olarak görülüyor. Bu tuzağa düşmemenin formülü de hemen ardından geliyor:

    “Kim güzel davranarak BÜTÜNÜYLE Allah’a yönelirse EN SAĞLAM İPE sarılmıştır. Tüm işlerin sonu Allah’a varır.”

    Lokman Suresi 22. ayet

    Bütünüyle Allah’a yönelmek ve Allah’ın ipine sarılmak elbette Allah’ın ayetlerine sarılmak demektir. Hayatınızı Allah’ın kitabına dayanan sağlam bir temel üzerine inşa etmek demektir.

    Bu konuda bir ayet grubu daha paylaşmak istiyorum. Maide Suresi’ne bakalım:

    “Allah ne Behireyi, ne Sahibeyi, ne Vasılayı, ne Hâm’ı meşru kılmıştır. (Bunlar cahiliye devrinde Arapların tapıp kurban ettikleri develerin isimleridir) fakat kâfir olanlar Allah’a yalan yere iftira atarlar. Ve ÇOĞU AKLI ERMEZLERDENDİR.
    Onlara Allah’ın indirdiğine ve Elçisine gelin dense; ”Babalarımızda gördüğümüz bize YETER” derler. Ya babaları bir şeyi bilememiş ve doğruyu bulamamışlarsa?”

    Maide Suresi 103 – 104. ayetler

    Din konusunda konuşacaksanız, Allah’ın ayetleri ile konuşmak zorundasınız demenin bundan daha güzel bir şekilde söylenmesi, daha güzel örneklendirilmesi mümkün değildir.

    Bu ayetlerin putperest kafirlerden bahsettiği bahane edilebilr. Fakat günümüzde de Maide 103’te bahsedilen “putlaştırılmış isimler” yerine neler konabilir neler! Allah’ın meşru kıldığı yani Allah’ın kanunu olduğu zannedilen ne isimler, ne hiyerarşik yapılar, ne sahte tanrılar, ne tabular, ne kurallar bugün de maalesef dinin içine sokulmuştur.  Ayetler evrenseldir, her zaman geçerlidirler ve okuyana hitap ederler. O halde bu ayetleri belli zamana ve zümreye hapsetmek olacak şey değildir.

    Beni burada etkileyen ifade “bize yeter” (hasbuna) kelimesidir. Zira insanların ne kadar cesur olduklarına şaşkın şaşkın bakakalmamak elde değil. Her an ölme ve bir sonraki anda Allah’a hesap verme durumunda olan ve düşünebilen bir canlının atalarından duyduğu ile yetinmesi ne büyük cesaret! “Ya babaları bir şeyi bilememiş ve doğruyu bulamamışlarsa” ayetini okuyup da hala aynı tavrı sürdürebilmek ise zaten akıl alacak iş değil. Bu son ifade “araştırsanıza, sorgulasanıza” demenin Allah’ın muhteşem üslubunda söylenişi değil de nedir?

    Bakara Suresi 170. ayetindeki benzer ifadelerin sonuç cümlesi de etkileyici:

    Onlara: “Allah ne indirmişse ona uyun” dense, “Hayır! Biz atalarımızın yoluna uyarız” derler. Peki, ya ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa?!

    Bakara Suresi 170. Ayet

    Demek ki atalar, büyükler, geçmiş ulema da olsa akıllarını çalıştıramamış ve doğru yolu bulamamış olma ihtimalleri her zaman vardır. Çünkü insandırlar. Yani sorgulanamaz olmaları imkansızdır. Mutlak doğru olan ise Allah’ın sözüdür. Öyleyse temel de o olmalıdır.

    Zaten alim bile olsalar din konusundaki bilgileri Allah’ın kitabına dayanmayan kişilere Allah “ümmi” yani anasından doğduğu gibi kalmış, bir şey öğrenememiş kişi diyor:

    “İçlerinde ümmî olanlar vardır. Onlar o Kitab’ı bilmezler. Bütün bildikleri (emanî) anlamadan okumaktır. Bunlar sadece tahminde bulunurlar.”

    Bakara Suresi 78. ayet

    Sonuç olarak, herkes Allah’ın ayetlerini en iyi şekilde anlamak zorundadır. Bir insanın bundan daha önemli bir görevi ve işi olamaz. İnsanlara ayetleri okuyup din zannetiklerinin Allah’ın dini olmadığını anlattıkça duymaya alıştığımız “bu kadar alim yanlış da sen mi doğrusun” sözlerine en iyi karşılık bu ayetlerdir. Bu nedenledir ki hiçbir Müslümanın Kur’an’ı anlamaya çalışma konusunda asla bir bahanesi olamaz. Üstelik en iyi şekilde anlamak için her imkanı kullanmak zorundadır. Hatta her Müslüman Arapça’yı öğrenmeli, hayatının en önemli konusunu orijinal dilinden anlayabilmelidir.

    Şu anda “yok artık” diyenleri duyuyor gibiyim. Ancak “herkes Arapça öğrenemez ki” safsatasını veya “ben Arapçayı öğrenmek zorunda mıyım” burnu büyüklüğünü benim kabullenmem imkansızdır. Dünyadaki kısacık ve azıcık menfaati için “herkes İngilizce öğrenmelidir” cümlesi saçma bulunmazken, hatta neredeyse 3 yaşından itibaren herkese zorla öğretilirken, sonsuz ahiret hayatı için “herkes Arapça öğrenmelidir” cümlesini garip karşılamak herhalde şu ayetin anlattığı sebeplerden dolayıdır:

    “Şüphesiz şu insanlar çarçabuk geçip gideni sever, önlerindeki ağır bir günü kulak ardı ederler”

    İnsan Suresi 27. ayet

    Selam ve dua..

     

  • KURBAN

    KURBAN

    Allah Celle Celaluhu, Adem Aleyhisselam’dan bugüne kadar her ümmet için “kurban” ibadetini emrettiğini bildirmektedir:

    “Her topluluk için bir mensek (kurban görevi) yaptık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz en’am (koyun, keçi, sığır ve deve) cinsinden hayvanları Allah’ın adını anarak kessinler. Hepinizin tanrısı bir tek tanrıdır, ona teslim olun. Alçak gönüllülere müjde ver.”
    Hac Suresi 34. ayet.

    Rabbimiz “kurban” olarak kesilebilen “en’am” cinsi hayvanların hangileri olduğunu da En’am Suresi’nde açıklamıştır:

    “Kimi en’am yük taşımak, kimi de binmek içindir.  Allah’ın size azık olarak verdiklerini yiyin. Şeytanın izinden gitmeyin. O sizin açık düşmanınızdır.
    Sekiz eş; koyundan iki, keçiden iki. De ki: “Allah iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa dişilerin dölyataklarındaki yavruları mı haram kıldı? Eğer doğru kimselerseniz bilerek söyleyin.”
    Deveden iki, sığırdan iki. De ki: “İki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa dişilerin dölyataklarındaki yavruları mı haram kıldı? Allah böyle buyururken yanın da mıydınız?” İnsanları bilgisizlikleri sebebiyle saptırmak için Allah’a iftira edenden daha zalimi kim olabilir? Allah zalimler takımını yola getirmez.”
    En’am Suresi 142-144. ayetler

    Bu bilgiyle Hac Suresi’nin 34. Ayetini bir kez daha okuyarak devamı ayetlere de bakalım:

    “Her topluluk için bir mensek (kurban görevi) yaptık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz en’am (koyun, keçi, sığır ve deve) cinsinden hayvanları Allah’ın adını anarak kessinler. Hepinizin tanrısı bir tek tanrıdır, ona teslim olun. Alçak gönüllülere müjde ver.”

    “Onlar Allah anılınca yürekleri titreyen, başlarına gelenlere sabreden, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcayan kimselerdir.”
    Hac Suresi 34-35. ayetler

    Bu ibadetin diğer ümmetler gibi bize de yüklendiğini yine Rabbimizden öğrenelim:

    “Sizin için de bedence gelişmiş hayvanları Allah’a kulluğun simgelerinden yaptık. Onlarda sizin için hayır vardır. Sıra sıra dururlarken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları yere yapıştığı zaman onlardan hem siz yiyin, kendi halinden memnun olana da isteyene de yedirin. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik, belki şükredersiniz.”
    Hac Suresi 36. ayet

    Gösterişe son derece açık olan ve bu yönüyle de bir imtihan vesilesi olan kurban ibadetini sadece Allah rızası için yapmak, O’na kulluğun bir simgesi olan bu ibadeti başkalarının rızası, gönlü, takdiri için veya gösteriş olsun diye yapmaktan kaçınmak, bizim takvamızın gereğidir. Çünkü;

    “Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır, O’na ulaşacak olan sizin takvanızdır. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik ki, Allah’ın yol göstermesine karşılık tekbir getiresiniz. Sen güzel davranış gösterenleri müjdele.”
    Hac Suresi  37. ayet

    “Kariyb” kelimesi “yakın” anlamına gelir. Türkçemizde bu kökten en çok kullandığımız kelime ise “yakınlarımızı” kasd ettiğimiz “akraba” kelimesidir. İşte “kurban” da aynı kökten gelen “yakınlaşma” anlamındaki bir kelimedir.

    “Takva”, yani Allah’a kullukta gösterdiğimiz “titiz sorumluluk şuuru” ile keseceğimiz kurbanlarımızın bizleri Rabbimiz’e “yakınlaştıran” birer vesile olması; kesen, kesemeyen tüm kardeşlerimizi birbirlerine “yakınlaştırıp” mülkün Allah’a ait olduğunu, dünyadaki asıl amacın maddi menfaat kazanmak değil imtihanı kazanmak olduğunu anlamamıza, sebep olması duası ile hepinize hayırlı bayramlar…

    Erdem Uygan

  • www.diniyazılar.com Yönetimine Uyarıdır!

    Esselamu Aleykum,

    Facebook hesabımı takip edenlerin bildiği gibi, 8 Ekim tarihinde benim aslında daha önceden yazıp kendi sitemde yayınladığım “Yandınız” başlıklı yazım www.diniyazılar.com adlı internet sitesinde yayınlandı.

    Aradan 3 gün geçtikten sonra facebook hesabımda linki hala bulunan bu yazı hiçbir gerekçe gösterilmeden ve haber verilmeden yayından kaldırıldı.

    Hemen ilgili siteye bunun nedenini sordum ancak bir cevap alamadım. Ardından bu siteyi hazırlayanlara yakınlığını bildiğim birkaç dostumu devreye soktum ve dün gece itibariyle şu acıklı sebebi zorla ve kendi çabamla öğrendim: “Yazı beğenilmiş (zaten aksi halde yayınlanmazdı) ancak çok tepki gelmiş, kemalist çevreleri küstürmekten dolayısıyla tebliğe zarar vermekten korkmuşlar”… :)))

    Eğer bana makul bir cevap ve gerekçe göstermiş ve muhatap almış olsalardı bu yazıyı hiç yazmayacaktım. Ancak hala bu sitenin yönetiminden bir cevap almış değilim. O yüzden kendilerine buradan seslenmek zorunluluğum doğmuştur:

    Öncelikle şunu söyleyeyim ki; benim hiçbir “izm”le ve onun takipçisi olduğunu söyleyen hiçbir “ist” ile bir sorunum yoktur. Bütün izmlerden birçok sevdiğim ve saydığım dostum vardır. Ancak bu, fikrimi söylememem veya hepsi ile aynı fikirde olmam anlamına gelmez. Allah’ın ayetleri ile onların sorunları varsa; adı üzerinde bu “onların sorunu”dur.

    Bu sitenin ve facebook hesabımın takipçileri ve beni tanıyanlar bilirler ki Allah’ın ayetleri varken benim hiçbir izm’e ihtiyacım yoktur. Hiçbiri beni bağlamaz. Ayetlerle delillendirerek her konudaki fikrimi kimseden çekinmeden yazar ve söylerim. Bu bir “izm”i rahatsız edecekmiş, bir camaate dokunacakmış umrumda olmaz. Bir konu Allah’ın ayetlerine aykırı ise onu savunan hangi “ist” olursa olsun kaale alınmaz. Tabi Kemalist çevrelerin baskısı benim ispatlayamayacağım bir iddiadan ibarettir. Bu çevreleri kim temsil eder? Neden siteye baskı yapar da dertlerini yazıyı yazana anlatmayı uygun bulmazlar? Beğenmediğini zorla dışlatan kişi Kemalist olabiliyor mu? O zaman bahsi geçen makaledeki sözlerin doğruluğu büsbütün ispatlanmış olmuyor mu? Bütün bu konular muamma! Zaten benim muhatabım, var olduğu iddia olunan bu çevreler değil, adı geçen sitenin yönetimidir:

    Bu nasıl bir tebliğ faaliyetidir ki birilerini küstürmemek için doğru bulunup, beğenilip yayınlanmış ve ayetlere dayandırılmış bir yazı yayından kaldırılıyor? Allah’ın elçisi Ebu Cehil’i küstürmemek için tebliğini gizlemiş midir? Gizleseydi elçilik görevini yapmış olur muydu? Bunu hiç Kur’an’a sormadınız mı?

    “Ey Elçi! Rabbinden sana NE İNDİRİLDİYSE onu tebliğ et. Tebliğ etmezsen vazifeni yapmış olmazsın. Allah seni insanlardan korur. Allah kâfirler topluluğunu yola getirmez.” Maide Suresi – 67

    Allah’ın ayetleri gizlenerek tebliğ yapılabiliyor muymuş? Madem böyle; biz her konuyu o ayetlere göre değerlendirip anlatmak durumunda değil miyiz?

    Hem yarın cemaatlerden biri bir yazıya tepki gösterirse (ki başka işleri yoktur zaten) onu da kaldıracak mısınız? Kaldırmayacaksanız aradaki farkı bana açıklar mısınız? Yoksa birine cemaat, diğerine bilmemne-ist demek midir o fark?

    Ayrıca bu nasıl bir tebliğdir ki herkesin kabul etmesi, herkesin memnun olması bekleniyor? Allah’ın elçisinin aldığı tepkileri hiç mi bilmiyorsunuz? Tepki çekmeyen tebliğ mi olur? Yoksa siz kimseyi küstürmeyerek herkesi zorla doğru yola getireceğinizi mi hayal ediyorsunuz? Bunun boş bir hayal olduğunu söyleyen de ben değilim! Herşeyi Yaratan’dır:

    “Ne kadar çırpınırsan çırpın, insanların çoğu inanacak değildir.” Yusuf 103

    Tebliğ demek insanlara Allah’ın ayetlerini zorla ya da birilerini küstürmeden kabul ettirmek değildir. Bilgiyi verip çekilmektir tebliğ. Allah’ın ayetlerini yani o zikri hatırlatır geçer gidersiniz. Ondan sonrası sizi enterese etmiyor ki:

    “Öyleyse sen bilgi ver; senin görevin sadece bilgi vermektir. Yoksa tepelerine binecek değilsin.” Ğaşiye Suresi 21-22

    Yani eğer söz konusu olan Allah’ın kullarını Allah’ın ayetleri ile buluşturmaksa yapılacak şey, yazının ayetlere dayanıp dayanmadığını kontrol etmektir. Şahsi görüş bile olsa doğruluğu ancak Kur’an ile tesbit edilebilir. Bir Müslüman’ın tavrı budur. Kur’an ile çelişen görüş en yakınımıza, babamıza bile ait olsa onu küstürmemek için doğruyu gizleyemeyiz. İbrahim Aleyhisselam ile babası arasında geçenler bunun en güzel örneğidir.

    Siz herşeyi göze alarak tebliğ yapacaksınız. Çünkü dine karşı çıkanların çoğu Allah’ın ayetlerine değil, din zannettiği şeye karşı çıkmaktadır. Bu kişiler gerçekleri öğrenince hemen kabul etmeleri beklenemez. Ancak doğruların karşı konulmaz bir gücü vardır. Değerlendirme yapmaları gerekir. Ondan sonra istediklerini yaparlar. Hesabını verecek olan kendileri değil midir? Hem biz ne hakla herhangi bir konuda Allah’ın kullarını Allah’ın ayetlerinden mahrum bırakabiliriz?

    Bu arkadaşların demek istedikleri aslında şudur: “Yazdıkların doğru ama söylenmesi caiz değil”

    Bunun cevabı da şudur: Söylenmeyen doğrunun doğru olmasının hiçbir anlamı yoktur.

    Bu yazımın amacı sadece bu kardeşlerimizi uyarmaktır. Bundan sonra da inşaallah yazılarımı kendilerine göndermeye devam edeceğim. Çünkü gerçeği yani Allah’ın ayetlerini ne gerekçe ile olursa olsun gizlemenin vebali büyüktür:

    “İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde gizleyenler var ya, işte Allah onları dışlayacaktır. Dışlayacak olanlar da dışlayacaktır.” Bakara Suresi 159

    Eğer bu ayetin hükmüne girerseniz tevbe etmeniz de yetmez, gizlediğinizi açıklamanız da gerekir:

    “Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben her tevbeyi kabul ederim, ikramım boldur. ” Bakara Suresi 160

    Allah’a emanet olunuz. Hayırlı Cumalar..