Kategori: Erdem Uygan

  • Vakit Likittir!

    Vakit geçirmek için yaptığınız şeylere dikkat edin; tamamı yanlıştır. Vakit geçirmenin kendisi yanlıştır.

    Vakit kendiliğinden geçer. Geçirilmeye ihtiyacı yoktur. “Vakit geçiriyorum” demek, “vaktimin boş ve manasız akıp gitmesine izin veriyorum” demektir.

    Bir tür cinayet olduğu için “vakit öldürüyorum” demek daha doğrudur. Maktul de katil de aynı kişidir. Vakit öldürmek, kendini öldürmektir.

    “Orada avazları çıktığınca bağırırlar; “Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızdan başka, yararlı iş işleyelim” diye bağrışırlar. O zaman onlara şöyle deriz: Ders alacak kişinin ders alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Artık azabı tadın. Yanlış yapanlara yardım edecek biri olmaz”
    Fatır Suresi 37. ayet

    Vakit likittir. Akar…

  • Ölmüş Kişilerin Ardından

    Ölmüş Kişilerin Ardından

    Bir canlının ölmesinin tek sebebi vardır; doğmuş olması! Önemli olan ise nasıl ve ne zaman öldüğümüz değil, nasıl yaşadığımızdır. Çünkü dünya hayatı bir imtihandır:

    “Gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır. Onun yönetim merkezi (arşı) suyun üstündeydi. Bunu, sizi zorlu bir imtihandan geçirmek ve hanginizin daha iyi davranacağını belirlemek için yapmıştır. Onlara, “öldükten sonra tekrar dirileceksiniz“ desen hemen cevabı yapıştırır ve: “Bu açıkça bizi büyüleme çabasından başka bir şey değil” derler.”
    Hud Suresi 7. ayet

    “Ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Bunlar, hanginiz daha güzel iş yapacak diye sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek içindir. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.”
    Mülk Suresi 2. ayet

    Allah’ın elçileri de dahil hiç kimse için “ölmedi, geri gelecek, şöyle yaşıyor, şuramda yaşıyor” v.s. denemez.

    “Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. En sonunda sizler Kıyamet Günü, Rabbinizin huzurunda yargılanacaksınız.”
    Zümer Suresi 30-31. ayetler

    “Senden öncekilerden hiç bir insanı ölümsüz yapmadık. Sen ölsen onlar ölümsüzleşecekler mi?
    Her canlı ölümü tadacaktır. Kötü durumda da iyi durumda da sizi dener, yıpratıcı bir imtihandan geçiririz. Siz bize döndürüleceksiniz.”
    Enbiya Suresi 34-35. ayetler

    Allah’ın elçileri de dahil hiç kimse için “o olmasaydı biz olmazdık” denemez. Bu insanları ilahlaştırmaktır. İnsanların ölümleri gibi dünyaya gelme zamanları ve şartları da onları Yaratan tarafından belirlenir. Bunlara kimsenin müdahale şansı bulunmamaktadır:

    “Yine gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için mutlaka alınacak dersler vardır.”
    Rum Suresi 22. ayet

    Allah’ın elçileri de dahil ölmüş bir kişiden yardım istemek sapıklığın en büyüğüdür:

    “Kıyamet gününe kadar kendine cevap veremeyecek bir kimseyi Allah ile arasına koyarak yardıma çağırandan daha sapık kimdir? Oysa bunlar, onların çağrısının farkında değillerdir.”
    Ahkaf Suresi 5. ayet

    Ölmüş kişinin ardından yapılabilecek olan sadece hayırla anmak ve bizim de her an ölümle burun buruna olduğumuzu hatırlayıp Allah’ın huzuruna çıkacağımızı aklımızdan çıkarmamaktır. Allah’ın huzurunda bize yardım edecek hiç kimse bulunmayacaktır ve sadece kendi yaptıklarımızdan ve yine sadece yaptıklarımızın Kur’an’a uygun olup olmadığından hesaba çekileceğiz (Zuhruf 44). Başkalarının doğrusunun veya yanlışının bize hiçbir etkisi olmayacaktır. Herkes kendi yaptığının tam karşılığını alacaktır (Zilzal 7).

    Bu nedenle bugün yapılan tüm aşırılıklar bir müslüman için kabul edilebilir şeyler değildir.

    “De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, mensup olduğunuz topluluk, elde ettiğiniz mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret ve beğendiğiniz konaklar, eğer size Allah’tan, elçisinden ve onun yolunda zorluklara göğüs germekten daha sevimli geliyorsa bekleyin, nasıl olsa Allah’ın emri gelecektir. Allah yoldan çıkan bir topluluğu yola getirmez.”
    Tevbe Suresi 24. ayet

    Ülkemizin kurucusu da Allah’ın bir kuluydu. Doğrusu ve yanlışıyla kendi imtihanını verip kendisini Yaratan’ın huzuruna gitmiştir. Biz, “Allah kendisine rahmet etsin” der ve Allah’ın bize kitabında bildirdiği şu duayı yaparız:

    “Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabb’imiz bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi affet. O kardeşlerimize karşı kalplerimizde bir kin bırakma! Rabb’imiz, sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.”
    Haşr Suresi 10. ayet

    Ben bugün aynı duayı bir dönem aynı ortamda çalıştığımız Savaş Ay için de yapıyor, ona da Allah Celle Şanuhu’dan rahmet diliyorum.

    Erdem Uygan

  • EnDa Dergisi Eylül 2013 – Sayıklamaktan Okumaya

    SAYIKLAMAKTAN OKUMAYA!

    Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

    “Sana bu mübarek kitabı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”

    Sad Suresi 29. Ayet

    Bu ayetten de açıkça anlaşıldığı üzere Kur’an bereketli (mubarek) bir kitaptır. Ondaki bereket, elbetteki anlaşılması durumunda yararlanılacak bir özelliktir. Zaten ayetin devamından anlaşılan da budur. “Ayetlerini düşünsünler” denilen kişiler yeryüzündeki her insandır. Yani Kur’an tüm insanlığa indirilmiştir. (Ayrıca bakınız, Yasin 69-70, Tekvir 27)

    Yine bu ayete göre Kur’an, üzerinde düşünülmek ve öğüt alınmak üzere indirilmiş bir kitaptır. Bu eylemleri gerçekleştirmek için; içinde “anlama”nın bulunduğu bir okuma eylemi gerekmektedir. Zaten içinde “anlama” eylemi olmayan bir “okuma”dan bahsedilemez. Çünkü “okuma” ilk bakışta zannedildiği gibi gözün bir faaliyeti değildir. Okuma, aklın faaliyetidir. Göz burada aracıdır. Zaten bu nedenle, özellikle çağımızda, dinleyerek de okumak mümkündür. O zaman da zihnin okuma faaliyetine aracılık eden organ kulak olur. Bu organ derimiz bile olabilir. Görme engelli kardeşlerimiz parmak uçları ile okurlar. Çünkü okuma denmesi için aklın devrede olması yeterli ve gereklidir.

    İçinde bir takım harflerden oluşan seslerin tarandığı ancak anlamanın gerçekleşmediği, yani akli bir faaliyetin olmadığı durumlar da vardır. Dilimizde buna da okuma deniyor olması aslında bir “galat-ı meşhur” olması sebebiyledir. Zira bu olsa olsa mırıldanma veya sayıklama olabilir. Hatta “sayıklama” çok daha uygun düşmektedir. Çünkü herşeye rağmen, sayıklanan şeyde bir anlam vardır (sayıklayan anlamasa da), bir talep vardır, bir özlem vardır; ancak şuur yoktur. Yani sayıklayan kişi kendinde değildir, ne dediğini bilmemektedir.

    Günümüzde falanca ayetin şu kadar defa tekrarlanması, filanca surenin şu kadar kez tekrarlanması eylemi de “okuma” olarak adlandırılamaz. Çünkü içinde zihni bir faaliyet yoktur. Tekrarlanan şeyler anlaşılmamakta ve hayata geçmemektedir. Kısacası yaşanmamaktadır. Bir anlamda sadece sayıklanmaktadır. İşte bu da kitabın bereketli olma özelliğinden yararlanılmaması demektir. Yani sayıklayan kişinin hayatı değişmemektedir. Oysa Kur’an hayatı değiştirmelidir. Zaten Allah’ın kitabında da böyle bir eyleme onay veren bir ayet bulunmamaktadır.

     “Bu vahiy, tüm insanlık için bir uyarı ve öğütten ibarettir.”

    Tekvir Suresi 27. Ayet
    Bu ve önceki ayetimizde dikkat çeken bir diğer durum da vahyin “tüm insanlık” için bir öğüt olmasıdır demiştik. Peki bu ne demektir? Yani dünyaya Allah’ın ikramı sayesinde, kendini müslüman olarak tanımlayan bir ailenin çocuğu olarak gelmekle tam tersi bir ailede gelmek arasında Kur’an’a ulaşma bakımından bir fark mı vardır? Varsa eğer bu fark nasıl kapanacaktır? Dünyanın diğer dillerine çevrilmiş Kur’an’lar olması yeterli midir?

    Gerçekte günümüzde yaşanan İslam’da, bu iki farklı aile tipinde dünyaya gelmiş olan fertler arasında, Kur’an’a muhatap olma bakımından hiç bir fark yoktur. Zira biri elinde Kur’an olduğu halde ya hiç okumaz ya da okuma adını verdiği bir sayıklama faaliyeti içindedir, diğerinin elinde de Kur’an yoktur. Sonuç her iki fert için de aynıdır. Hatta bu durum ikincisi için daha iyidir bile. Çünkü birinci şahıs sayıklamayı din zannederek kendini doğru yolda sanmaktadır. İkincisinin ise hala en azından böyle bir zandan yani yanlış din algısından uzak bir zihni vardır.

    O halde tüm bu insanlar Allah’ın kitabına nasıl muhatap olacaklar, onlara Allah’ın ayetlerini kim ulaştıracak? Elbette Kur’an’ı gereği gibi okuyanlar. Çünkü Kur’an’ı “okuma” fiilinin hakkını vererek hayatlarına taşımış insanlar şu ayetleri de okumuş olacaklar:

    İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde gizleyenler var ya, işte Allah onları dışlayacaktır. Dışlayacak olanlar da dışlayacaktır. Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben her tevbeyi kabul ederim, ikramım boldur.

    Âyetlerimizi gizleyen ve gizlemiş halde iken ölenler var ya, Allah, melekleri ve bütün insanlar onları dışlayacaktır. Onlar, sürekli dışlanmış olarak kalacaklardır. Ne azapları hafifletilecek, ne de ara verilecektir

    Bakara Suresi 159-162. Ayetler

    Allah, kendilerine kitap verilenlerden kesin söz aldığında şunları söyledi: “O Kitabı insanlara kesinlikle açıklayacaksınız ve asla gizlemeyeceksiniz.” Ama onlar Kitabı arkalarına attılar ve karşılığında geçici bir bedel aldılar. Aldıkları o şey ne kötüdür.
    Ettikleri işe sevinen ve yapmadıklarıyla övülmek isteyen bu kimselerin o azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için çok acı bir azap vardır.

    Al-i İmran Suresi 187-188. Ayetler

    Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip karşılığında tükenip gidecek bir bedel alanlar var ya, onlar karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları aklamaz. Onlara acı bir azap vardır.
    Onlar doğru yolu verip sapıklığı, bağışlanma yolunu verip azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklı kimselermiş!..
    Bakara Suresi 174-175. Ayetler

    Kur’an’ı Fatiha Suresi’nden başlayarak “okuyan” ve hayatını ona göre yeniden inşa eden bir mü’min, hemen 7 ayet yani 1 sayfa sonra El-Bakara Suresi’ne geçer. Bu sureden de 159 ayet ya da sadece 22 sayfa okuyunca bu konuyla ilgili bölüme ulaşır. Ve işte o andan itibaren hayatına geçireceği ayetler, kendisine Kur’an’ı anlama, yaşama ve herkese anlatma yani “gizlememe” görevini yüklemiş olur. Hatta Allah’ın ayetlerini ulaştırmamız gereken kişinin yaşantısı, hal ve tavrı da önemli değildir. Allah’ın her kulu Allah’ın ayetleri ile karşılaşmayı “hak” eder. Herkesin Kur’an’a ulaşabilmesi ve Allah’ın kullarına bahşettiği özgürlüğü, mutluluğu, öğrenme hakkı vardır. Zira gerçekte ancak bu şekilde “insan” olarak anılmaya değer bir varlık olmaktadır. Ancak elbette bizim görevimiz burada sona erer. Zira kimsenin kabul edip etmemesi değil bizi, Allah’ın elçilerini bile ilgilendirmeyen, çünkü görevimiz olmayan bir konudur:

    “Öyleyse sen bilgi ver; senin görevin sadece bilgi vermektir. Yoksa tepelerine dikilecek değilsin.”

    Ğaşiye Suresi 21-22. Ayetler

    O halde muhatap kim olursa olsun, müslümanın görevi herkese Allah’ın ayetleri ile öğüt vermek ve herkesi Kur’an’a güzelce yönlendirmek olmalıdır.
    Siz haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur’ân ile uyarmaktan vaz mı geçelim?

    Zuhruf Suresi 5. Ayet
    Bu kişi Firavun bile olsa, yani zalimlikte örnek gösterilen bir kişi dahi olsa Allah ondan ümit kesmiyor. O kişiye de Allah’ın ayetlerinin ulaşması gerekiyor. O halde şu emir hepimizedir:

    Firavuna gidin!…

    Ta-Ha Suresi 43. Ayet

    Elbette her şeyin ayrıntıları ile açıklandığı Allah’ın kitabında firavuna nasıl gidileceği de detaylı olarak yer almaktadır. Onu da sonra anlatacağız inşaallah.

    İşte bendenizi siz sevgili mü’min ve mü’mine kardeşlerime kadar ulaştıran da Yüce Allah Subhanuhu ve Teala’nın sınırsız ikramı ve bu ayetlerin yüklediği görevdir. Allah CC. ömür verir ve nasip buyurursa bundan böyle EnDa Dergisinde sizlerle olmaya devam edeceğim.

    Selam ve dua ile

    Erdem Uygan

  • Din ve Delil

    Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla;

    “Rahman’ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaratılışlarına mı şahit oldular? Şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekilecekler.
    Bir de “Rahman dileseydi biz onlara kulluk yapmazdık” dediler. Onların bu konuda bir bilgileri yoktur. Onlar sadece atıyorlar.”

    Zuhruf Suresi 19-20. Ayetler

    Ne yazık ki delilsiz konuşmak insanın en önemli hastalıklarından biri. Özellikle din konusunda Allah’ın ayetlerine dayananı bulmak kadar, kendilerine alimler, hocalar tarafından söylenenler için Allah’ın kitabından delilini soranı bulmak da çok zor. Oysa yukarıdaki ayetlerde din zannedilenin koca bir yalan olabileceği açıkça görülüyor. Bu ayetler bize sorgulayıcı ve araştırıcı olmamız, Allah’ın tek dini olan “Kur’an’daki İslam”ın mümini olmamızın tek yol olduğunu göstermek için indirilmiştir. Allah sözün en güzelini söylediği için bakın konuyu nasıl da çarpıcı bir biçimde anlatmaya devam ediyor:

    “Yoksa onlara bundan önce kitap VERDİK de ona mı dayanıyorlar?”

    Zuhruf Suresi 21. ayet

    Yani iddianız, inancınız, dininiz “Allah’ın verdiği” bir kitaba dayanmak zorundadır.  Peki ama bu kişiler Allah’ın verdiği bir kitaba dayanmıyorlarsa neye dayanıyorlar?

    “Hayır! Dediler ki “Biz babalarımızı bir ÜMMET üzerinde BULDUK, biz de onların izleri üzerinde doğruyu bulmuş olanlarız”
    İşte bunun gibi senden önce de bir bölgeye bir elçi göndermedik ki oranın elit tabakası, “biz babalarımızı bir ÜMMET üzerinde BULDUK, biz de onların izinden gidiyoruz” demiş olmasınlar.”

    Zuhruf Suresi 22 – 23. ayet

    Burada “bulduk” kelimesi çok önemli. Yani kendilerine ne söylendiyse kabul etmekteler. Söyleyen babaları, ataları, büyükleri, itibar ettikleri kimseler olsunlar yeter. Onların hata yapabilecekleri akıllarının ucundan bile geçmiyor. Hatta belki de iyi niyetle babalarının “kitaba” dayandıklarını zannediyorlar. Bu nedenle sorgulamıyorlar. Ancak biz biliyoruz ki zannetmeyle din olmaz (Bakara 78). Din, sağlam bir temele dayanmak zorundadır. Din konusunda bilgi en güvendiğimiz kişiden bile gelse kaynağının Allah’ın sözü olup olmadığı mutlaka araştırılmalıdır.

    Peki kendilerine ne söylendiyse ya da büyüklerinden ne gördülerse ÜMMET kabul ediyorlar ne demek? Rabbimizin burada bu kelimeyi kullanması da çok manidar.

    Kelimenin bu ayette “din” manasına geldiğinde benim ulaşabildiğim alimler ittifak etmiş durumdalar. Elbette doğrudur da. Ancak inançla doğrudan ilgili bir kelime seçilmemiş olması da ayetin kapsama alanını genişletmektedir diye düşünüyorum. Zira Ragıp El İsfehani (vefatı hicri 425) Müfredat’ında ümmet kelimesinin anlamını şöyle vermiş:

    “Aynı din, aynı zaman ya da aynı mekan olsun, herhangi bir şeyin kendilerini bir araya getirdiği her çeşit cemaat, topluluk…”

    Yani ayette sorgulanmadan kabul edilen her tür olgudan bahsediliyor olmalıdır. Ümmet kelimesinin içerdiği bu “kültürel bağ” anlamı, inanılan şeylerin örf, adet gibi uygulamalar olabileceği ve bunların din zannedilmesinin kabul edilemeyeceğini de göstermektedir. İnsanların, içinde bulundukları toplum tarafından kendilerine empoze edilmiş bir takım inanç ve yaşayış biçimlerini tartışmasız doğru kabul edip yaşamaları çok yaygın bir durumdur. Ancak Allah’ın dinine aykırı olup olmadığı kontrol edilmelidir. Aykırı ise en köklü gelenek, en önemli adet, en sıkı kural bile asla kabul görmemelidir.

    Bazı dindar kişiler bir takım hoca, alim, şeyh gibi kimselerin hata yapacaklarını hiç düşünmez, ne derlerse kabul ederler. Bu öyle seviyelere gelmiştir ki Allah’ın ayetlerini bile kendi hocalarına onaylatma ihtiyacı duyanlar bulunmaktadır.

    Batının bilim olarak sunduğunu kendine din edinmiş kesim de yukarıda anlatılan gibi bir din algısına tepki olarak oluşmuş gibi görünüyor belki; ancak kendi uygulamaları da bundan öteye geçememektedir. Allah’ın kitabından delil gösterilmeden oluşturulmuş bir din Allah’ın kullarını bağlamaz. Aynı bunun gibi, Allah’ın yarattığı ayetleri okuyan bilim insanları da Allah’ın kitabından bağımsız kalamazlar.

    Tartışmasız kabul edilen bilgi ile ilgili benzer bir pasaj da Lokman Suresinde bulunuyor. Ancak burada Allah’ın yarattığı ayetlere de atıf yapılması hayli manidar:

    “Görmediniz mi ki, Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize vermiş, gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır. Bununla beraber insanlar içinde kimi de var ki ne bir ilme, ne bir yol göstericiye ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışıp durur.
    Kendilerine “ALLAH’IN İNDİRDİĞİNE UYUN” denildiği zaman, “hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu izleriz” derler. Şeytan kendilerini alevli ateşin azabına çağırıyor olsa da mı?”

    Lokman Suresi 20- 21. Ayetler

    O halde Allah’ın “yarattığı ayetleri” konusunda da bir körü körüne takipten bahsedilebileceği anlaşılıyor. Üstelik bu tavır şeytanın kullandığı tuzaklardan biri olarak görülüyor. Bu tuzağa düşmemenin formülü de hemen ardından geliyor:

    “Kim güzel davranarak BÜTÜNÜYLE Allah’a yönelirse EN SAĞLAM İPE sarılmıştır. Tüm işlerin sonu Allah’a varır.”

    Lokman Suresi 22. ayet

    Bütünüyle Allah’a yönelmek ve Allah’ın ipine sarılmak elbette Allah’ın ayetlerine sarılmak demektir. Hayatınızı Allah’ın kitabına dayanan sağlam bir temel üzerine inşa etmek demektir.

    Bu konuda bir ayet grubu daha paylaşmak istiyorum. Maide Suresi’ne bakalım:

    “Allah ne Behireyi, ne Sahibeyi, ne Vasılayı, ne Hâm’ı meşru kılmıştır. (Bunlar cahiliye devrinde Arapların tapıp kurban ettikleri develerin isimleridir) fakat kâfir olanlar Allah’a yalan yere iftira atarlar. Ve ÇOĞU AKLI ERMEZLERDENDİR.
    Onlara Allah’ın indirdiğine ve Elçisine gelin dense; ”Babalarımızda gördüğümüz bize YETER” derler. Ya babaları bir şeyi bilememiş ve doğruyu bulamamışlarsa?”

    Maide Suresi 103 – 104. ayetler

    Din konusunda konuşacaksanız, Allah’ın ayetleri ile konuşmak zorundasınız demenin bundan daha güzel bir şekilde söylenmesi, daha güzel örneklendirilmesi mümkün değildir.

    Bu ayetlerin putperest kafirlerden bahsettiği bahane edilebilr. Fakat günümüzde de Maide 103’te bahsedilen “putlaştırılmış isimler” yerine neler konabilir neler! Allah’ın meşru kıldığı yani Allah’ın kanunu olduğu zannedilen ne isimler, ne hiyerarşik yapılar, ne sahte tanrılar, ne tabular, ne kurallar bugün de maalesef dinin içine sokulmuştur.  Ayetler evrenseldir, her zaman geçerlidirler ve okuyana hitap ederler. O halde bu ayetleri belli zamana ve zümreye hapsetmek olacak şey değildir.

    Beni burada etkileyen ifade “bize yeter” (hasbuna) kelimesidir. Zira insanların ne kadar cesur olduklarına şaşkın şaşkın bakakalmamak elde değil. Her an ölme ve bir sonraki anda Allah’a hesap verme durumunda olan ve düşünebilen bir canlının atalarından duyduğu ile yetinmesi ne büyük cesaret! “Ya babaları bir şeyi bilememiş ve doğruyu bulamamışlarsa” ayetini okuyup da hala aynı tavrı sürdürebilmek ise zaten akıl alacak iş değil. Bu son ifade “araştırsanıza, sorgulasanıza” demenin Allah’ın muhteşem üslubunda söylenişi değil de nedir?

    Bakara Suresi 170. ayetindeki benzer ifadelerin sonuç cümlesi de etkileyici:

    Onlara: “Allah ne indirmişse ona uyun” dense, “Hayır! Biz atalarımızın yoluna uyarız” derler. Peki, ya ataları akıllarını bir şeye çalıştırmamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa?!

    Bakara Suresi 170. Ayet

    Demek ki atalar, büyükler, geçmiş ulema da olsa akıllarını çalıştıramamış ve doğru yolu bulamamış olma ihtimalleri her zaman vardır. Çünkü insandırlar. Yani sorgulanamaz olmaları imkansızdır. Mutlak doğru olan ise Allah’ın sözüdür. Öyleyse temel de o olmalıdır.

    Zaten alim bile olsalar din konusundaki bilgileri Allah’ın kitabına dayanmayan kişilere Allah “ümmi” yani anasından doğduğu gibi kalmış, bir şey öğrenememiş kişi diyor:

    “İçlerinde ümmî olanlar vardır. Onlar o Kitab’ı bilmezler. Bütün bildikleri (emanî) anlamadan okumaktır. Bunlar sadece tahminde bulunurlar.”

    Bakara Suresi 78. ayet

    Sonuç olarak, herkes Allah’ın ayetlerini en iyi şekilde anlamak zorundadır. Bir insanın bundan daha önemli bir görevi ve işi olamaz. İnsanlara ayetleri okuyup din zannetiklerinin Allah’ın dini olmadığını anlattıkça duymaya alıştığımız “bu kadar alim yanlış da sen mi doğrusun” sözlerine en iyi karşılık bu ayetlerdir. Bu nedenledir ki hiçbir Müslümanın Kur’an’ı anlamaya çalışma konusunda asla bir bahanesi olamaz. Üstelik en iyi şekilde anlamak için her imkanı kullanmak zorundadır. Hatta her Müslüman Arapça’yı öğrenmeli, hayatının en önemli konusunu orijinal dilinden anlayabilmelidir.

    Şu anda “yok artık” diyenleri duyuyor gibiyim. Ancak “herkes Arapça öğrenemez ki” safsatasını veya “ben Arapçayı öğrenmek zorunda mıyım” burnu büyüklüğünü benim kabullenmem imkansızdır. Dünyadaki kısacık ve azıcık menfaati için “herkes İngilizce öğrenmelidir” cümlesi saçma bulunmazken, hatta neredeyse 3 yaşından itibaren herkese zorla öğretilirken, sonsuz ahiret hayatı için “herkes Arapça öğrenmelidir” cümlesini garip karşılamak herhalde şu ayetin anlattığı sebeplerden dolayıdır:

    “Şüphesiz şu insanlar çarçabuk geçip gideni sever, önlerindeki ağır bir günü kulak ardı ederler”

    İnsan Suresi 27. ayet

    Selam ve dua..

     

  • KURBAN

    KURBAN

    Allah Celle Celaluhu, Adem Aleyhisselam’dan bugüne kadar her ümmet için “kurban” ibadetini emrettiğini bildirmektedir:

    “Her topluluk için bir mensek (kurban görevi) yaptık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz en’am (koyun, keçi, sığır ve deve) cinsinden hayvanları Allah’ın adını anarak kessinler. Hepinizin tanrısı bir tek tanrıdır, ona teslim olun. Alçak gönüllülere müjde ver.”
    Hac Suresi 34. ayet.

    Rabbimiz “kurban” olarak kesilebilen “en’am” cinsi hayvanların hangileri olduğunu da En’am Suresi’nde açıklamıştır:

    “Kimi en’am yük taşımak, kimi de binmek içindir.  Allah’ın size azık olarak verdiklerini yiyin. Şeytanın izinden gitmeyin. O sizin açık düşmanınızdır.
    Sekiz eş; koyundan iki, keçiden iki. De ki: “Allah iki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa dişilerin dölyataklarındaki yavruları mı haram kıldı? Eğer doğru kimselerseniz bilerek söyleyin.”
    Deveden iki, sığırdan iki. De ki: “İki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa dişilerin dölyataklarındaki yavruları mı haram kıldı? Allah böyle buyururken yanın da mıydınız?” İnsanları bilgisizlikleri sebebiyle saptırmak için Allah’a iftira edenden daha zalimi kim olabilir? Allah zalimler takımını yola getirmez.”
    En’am Suresi 142-144. ayetler

    Bu bilgiyle Hac Suresi’nin 34. Ayetini bir kez daha okuyarak devamı ayetlere de bakalım:

    “Her topluluk için bir mensek (kurban görevi) yaptık ki kendilerine rızık olarak verdiğimiz en’am (koyun, keçi, sığır ve deve) cinsinden hayvanları Allah’ın adını anarak kessinler. Hepinizin tanrısı bir tek tanrıdır, ona teslim olun. Alçak gönüllülere müjde ver.”

    “Onlar Allah anılınca yürekleri titreyen, başlarına gelenlere sabreden, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcayan kimselerdir.”
    Hac Suresi 34-35. ayetler

    Bu ibadetin diğer ümmetler gibi bize de yüklendiğini yine Rabbimizden öğrenelim:

    “Sizin için de bedence gelişmiş hayvanları Allah’a kulluğun simgelerinden yaptık. Onlarda sizin için hayır vardır. Sıra sıra dururlarken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları yere yapıştığı zaman onlardan hem siz yiyin, kendi halinden memnun olana da isteyene de yedirin. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik, belki şükredersiniz.”
    Hac Suresi 36. ayet

    Gösterişe son derece açık olan ve bu yönüyle de bir imtihan vesilesi olan kurban ibadetini sadece Allah rızası için yapmak, O’na kulluğun bir simgesi olan bu ibadeti başkalarının rızası, gönlü, takdiri için veya gösteriş olsun diye yapmaktan kaçınmak, bizim takvamızın gereğidir. Çünkü;

    “Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır, O’na ulaşacak olan sizin takvanızdır. Onları bu şekilde sizin hizmetinize verdik ki, Allah’ın yol göstermesine karşılık tekbir getiresiniz. Sen güzel davranış gösterenleri müjdele.”
    Hac Suresi  37. ayet

    “Kariyb” kelimesi “yakın” anlamına gelir. Türkçemizde bu kökten en çok kullandığımız kelime ise “yakınlarımızı” kasd ettiğimiz “akraba” kelimesidir. İşte “kurban” da aynı kökten gelen “yakınlaşma” anlamındaki bir kelimedir.

    “Takva”, yani Allah’a kullukta gösterdiğimiz “titiz sorumluluk şuuru” ile keseceğimiz kurbanlarımızın bizleri Rabbimiz’e “yakınlaştıran” birer vesile olması; kesen, kesemeyen tüm kardeşlerimizi birbirlerine “yakınlaştırıp” mülkün Allah’a ait olduğunu, dünyadaki asıl amacın maddi menfaat kazanmak değil imtihanı kazanmak olduğunu anlamamıza, sebep olması duası ile hepinize hayırlı bayramlar…

    Erdem Uygan

  • www.diniyazılar.com Yönetimine Uyarıdır!

    Esselamu Aleykum,

    Facebook hesabımı takip edenlerin bildiği gibi, 8 Ekim tarihinde benim aslında daha önceden yazıp kendi sitemde yayınladığım “Yandınız” başlıklı yazım www.diniyazılar.com adlı internet sitesinde yayınlandı.

    Aradan 3 gün geçtikten sonra facebook hesabımda linki hala bulunan bu yazı hiçbir gerekçe gösterilmeden ve haber verilmeden yayından kaldırıldı.

    Hemen ilgili siteye bunun nedenini sordum ancak bir cevap alamadım. Ardından bu siteyi hazırlayanlara yakınlığını bildiğim birkaç dostumu devreye soktum ve dün gece itibariyle şu acıklı sebebi zorla ve kendi çabamla öğrendim: “Yazı beğenilmiş (zaten aksi halde yayınlanmazdı) ancak çok tepki gelmiş, kemalist çevreleri küstürmekten dolayısıyla tebliğe zarar vermekten korkmuşlar”… :)))

    Eğer bana makul bir cevap ve gerekçe göstermiş ve muhatap almış olsalardı bu yazıyı hiç yazmayacaktım. Ancak hala bu sitenin yönetiminden bir cevap almış değilim. O yüzden kendilerine buradan seslenmek zorunluluğum doğmuştur:

    Öncelikle şunu söyleyeyim ki; benim hiçbir “izm”le ve onun takipçisi olduğunu söyleyen hiçbir “ist” ile bir sorunum yoktur. Bütün izmlerden birçok sevdiğim ve saydığım dostum vardır. Ancak bu, fikrimi söylememem veya hepsi ile aynı fikirde olmam anlamına gelmez. Allah’ın ayetleri ile onların sorunları varsa; adı üzerinde bu “onların sorunu”dur.

    Bu sitenin ve facebook hesabımın takipçileri ve beni tanıyanlar bilirler ki Allah’ın ayetleri varken benim hiçbir izm’e ihtiyacım yoktur. Hiçbiri beni bağlamaz. Ayetlerle delillendirerek her konudaki fikrimi kimseden çekinmeden yazar ve söylerim. Bu bir “izm”i rahatsız edecekmiş, bir camaate dokunacakmış umrumda olmaz. Bir konu Allah’ın ayetlerine aykırı ise onu savunan hangi “ist” olursa olsun kaale alınmaz. Tabi Kemalist çevrelerin baskısı benim ispatlayamayacağım bir iddiadan ibarettir. Bu çevreleri kim temsil eder? Neden siteye baskı yapar da dertlerini yazıyı yazana anlatmayı uygun bulmazlar? Beğenmediğini zorla dışlatan kişi Kemalist olabiliyor mu? O zaman bahsi geçen makaledeki sözlerin doğruluğu büsbütün ispatlanmış olmuyor mu? Bütün bu konular muamma! Zaten benim muhatabım, var olduğu iddia olunan bu çevreler değil, adı geçen sitenin yönetimidir:

    Bu nasıl bir tebliğ faaliyetidir ki birilerini küstürmemek için doğru bulunup, beğenilip yayınlanmış ve ayetlere dayandırılmış bir yazı yayından kaldırılıyor? Allah’ın elçisi Ebu Cehil’i küstürmemek için tebliğini gizlemiş midir? Gizleseydi elçilik görevini yapmış olur muydu? Bunu hiç Kur’an’a sormadınız mı?

    “Ey Elçi! Rabbinden sana NE İNDİRİLDİYSE onu tebliğ et. Tebliğ etmezsen vazifeni yapmış olmazsın. Allah seni insanlardan korur. Allah kâfirler topluluğunu yola getirmez.” Maide Suresi – 67

    Allah’ın ayetleri gizlenerek tebliğ yapılabiliyor muymuş? Madem böyle; biz her konuyu o ayetlere göre değerlendirip anlatmak durumunda değil miyiz?

    Hem yarın cemaatlerden biri bir yazıya tepki gösterirse (ki başka işleri yoktur zaten) onu da kaldıracak mısınız? Kaldırmayacaksanız aradaki farkı bana açıklar mısınız? Yoksa birine cemaat, diğerine bilmemne-ist demek midir o fark?

    Ayrıca bu nasıl bir tebliğdir ki herkesin kabul etmesi, herkesin memnun olması bekleniyor? Allah’ın elçisinin aldığı tepkileri hiç mi bilmiyorsunuz? Tepki çekmeyen tebliğ mi olur? Yoksa siz kimseyi küstürmeyerek herkesi zorla doğru yola getireceğinizi mi hayal ediyorsunuz? Bunun boş bir hayal olduğunu söyleyen de ben değilim! Herşeyi Yaratan’dır:

    “Ne kadar çırpınırsan çırpın, insanların çoğu inanacak değildir.” Yusuf 103

    Tebliğ demek insanlara Allah’ın ayetlerini zorla ya da birilerini küstürmeden kabul ettirmek değildir. Bilgiyi verip çekilmektir tebliğ. Allah’ın ayetlerini yani o zikri hatırlatır geçer gidersiniz. Ondan sonrası sizi enterese etmiyor ki:

    “Öyleyse sen bilgi ver; senin görevin sadece bilgi vermektir. Yoksa tepelerine binecek değilsin.” Ğaşiye Suresi 21-22

    Yani eğer söz konusu olan Allah’ın kullarını Allah’ın ayetleri ile buluşturmaksa yapılacak şey, yazının ayetlere dayanıp dayanmadığını kontrol etmektir. Şahsi görüş bile olsa doğruluğu ancak Kur’an ile tesbit edilebilir. Bir Müslüman’ın tavrı budur. Kur’an ile çelişen görüş en yakınımıza, babamıza bile ait olsa onu küstürmemek için doğruyu gizleyemeyiz. İbrahim Aleyhisselam ile babası arasında geçenler bunun en güzel örneğidir.

    Siz herşeyi göze alarak tebliğ yapacaksınız. Çünkü dine karşı çıkanların çoğu Allah’ın ayetlerine değil, din zannettiği şeye karşı çıkmaktadır. Bu kişiler gerçekleri öğrenince hemen kabul etmeleri beklenemez. Ancak doğruların karşı konulmaz bir gücü vardır. Değerlendirme yapmaları gerekir. Ondan sonra istediklerini yaparlar. Hesabını verecek olan kendileri değil midir? Hem biz ne hakla herhangi bir konuda Allah’ın kullarını Allah’ın ayetlerinden mahrum bırakabiliriz?

    Bu arkadaşların demek istedikleri aslında şudur: “Yazdıkların doğru ama söylenmesi caiz değil”

    Bunun cevabı da şudur: Söylenmeyen doğrunun doğru olmasının hiçbir anlamı yoktur.

    Bu yazımın amacı sadece bu kardeşlerimizi uyarmaktır. Bundan sonra da inşaallah yazılarımı kendilerine göndermeye devam edeceğim. Çünkü gerçeği yani Allah’ın ayetlerini ne gerekçe ile olursa olsun gizlemenin vebali büyüktür:

    “İndirdiğimiz açıklayıcı âyetleri ve ana yolu bu Kitapta insanlara açıkladığımız halde gizleyenler var ya, işte Allah onları dışlayacaktır. Dışlayacak olanlar da dışlayacaktır.” Bakara Suresi 159

    Eğer bu ayetin hükmüne girerseniz tevbe etmeniz de yetmez, gizlediğinizi açıklamanız da gerekir:

    “Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben her tevbeyi kabul ederim, ikramım boldur. ” Bakara Suresi 160

    Allah’a emanet olunuz. Hayırlı Cumalar..

  • Cuma Günleri Tatil Olmalı Mı?

    Cuma gününün Arap ülkelerindeki gibi tatil olmasının gerekli olduğunu düşünenler varmış. Bakalım böyle bir uygulama, Kur’an’a uygun bir uygulama olur mu?

    “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınızda alışverişi keserek Allah’ı anmaya koşun! Eğer bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır.”
    Cuma Suresi 9. ayet

    Ayet Cuma günü için erkek – kadın ayrımı yapmadan iman iddiasında olanlara bir görev yüklüyor. Ancak şunu da açıkça söylüyor “alış-verişi kesin”. Bu ibareden o günün tatil olduğu değil tam tersi iş günü olduğu anlaşılır. Çünkü alışverişi namaza çağrı yapıldığı zaman kesiyoruz. Bırakılacak bir işimiz varsa nasıl tatil günü olabilir?

    Devamındaki ayete bakalım:

    “Ve namaz kılındığı zaman da artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lutfundan isteyin. Ve Allah’ı hiç hatırdan çıkarmayın ki kurtuluşa eresiniz.”
    Cuma Suresi 10. ayet

    Bu ayetteki, namazın hemen ardından yeryüzüne dağılınması ve Allah’ın lutfundan aranması emri gayet açık. Yani işe geri dönülecektir. Eve gidilip yatılmayacaktır. Yatarak Allah’ın lutfu aranmaz.

    Kısacası Müslümanın tatili bu dünyada değildir.
    Müslümanın tatil günü değil “tatil hayatı” vardır.
    Müslümanın “tatil köyü” Cennet’tir.
    Ulaşım ücretsiz ve yataraktır.
    Yanına eşya almasına gerek yoktur, çünkü “ultra herşey dahildir”.

    Hayırlı Cumalar

    Erdem Uygan

  • YANDINIZ!!!

    Bu ülkede “andımız”ı kabul etmediniz ise “yandınız”! Ne Türk düşmanlığınız kalıyor, ne yobazlığınız, ne bilmem hangi parti yalakalığınız. Ancak sadece Allah’ın kınamasından korkanı devirecek herhangi bir dünyevi güç mü var?

    Söz konusu andın metnine bile girmeden duraklıyorum. Çünkü başlıkta bile her şey ortaya çıkıyor: “Andımız!” Öncelikle siz kimsiniz? Benim kim olduğumu nereden biliyorsunuz? Sizin andınız neden benim de okumam gereken bir metin oluyor? Yani daha başlıkta bile bir zümreden bahsedildiği, başkasına söz hakkı verilmediği, bir tahakkümün amaçlandığı ortada. Kimsenin kalkıp “kendi adına konuş, benim andım bu olamaz” deme hürriyeti tanınmıyor.

    Bunu söyleme gerekçemiz elbette tek başına başlık değil; bu başlığa sahip bir metnin bir kitleye zorla okutulmasıdır. Üstelik o öyle bir kitle ki, kendilerine “and nedir?” diye sorsanız bileceği şüpheli.

    Başka ülkelerde bu uygulama var mı? Bu bizi niye ilgilendirsin ki? Tüm dünya uygulasa yanlışı doğru mu sayacağız? Hangi Türk anne-baba Almanya’da evladını “Ne Mutlu Almanım Diyene” diye bağırması dayatılan bir okula göndermekten mutluluk duyar?

    Ben bir Türk’üm! Bu mensubiyetimi de önemsiyor ve çok da seviyorum. Ancak kim mensub olduğu boyu, aşireti, ırkı, milliyeti sevmez ki? Hem sevmeseniz ne olur? Annesini sevmeyen var mı? Varsa da değiştirme şansı var mı? “Yaw Nuri, ben Almanım ama inan hiç sevmiyorum bunu, ne mutlu sen Türküm diyorsun” gibi bir diyalog bu yazı dışında nerede geçebilir?

    Bunlar Allah’ın insanlara imtihan koşulları olarak bahşettiği ikramıdır. Kişiler ailelerini, dillerini, milliyetlerini, renklerini ve doğuştan gelen daha pek çok özelliği seçme durumunda değildirler. Zaten o nedenle de Allah herkesin bu özelliklerini kendilerine sevdirmiştir. Ancak bu sevgiyi bir başkası üzerinde tahakküm ve/veya övünç konusu yapmaya asla izin vermemektedir. Bunu ilk yapan İblis’i bize örnek olarak göstermiştir:

    “Allah dedi ki: “Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen neydi?” Dedi ki: “BEN ONDAN ÜSTÜNÜM; BENİ ATEŞTEN YARATTIN, ONU BALÇIKTAN YARATTIN.””
    Araf Suresi 12. ayet

    Dikkat edilirse İblis bile olsa Allah’ın yaratıcılığından şüphesi yok. İşte bu nedenle yeryüzünde Allah tarafından yaratıldığını kabul etmeyen bir tek canlı bulunmamaktadır. Ancak İblis, Allah’ın kendisine yaratılıştan verdiği özelliği bir üstünlük saymaktadır. Belki ateş balçıktan gerçekten üstün bile olabilir. Zira Allah Celle Celaluhu buna dair bir şey söylemiyor. Allah’ın çok şiddetli itirazı, İblise kendisinin bahşettiği bir özellikle övünmesinedir:

    “Allah dedi ki: “Yıkıl oradan; orada BÜYÜKLÜK TASLAMAYA HAKKIN YOKTUR. Çekil; sen alçağın tekisin.””  
    Araf Suresi 13. ayet.

    Aynı tavrın aslında İblis’i kafir yapan tavır olduğunu da Bakara Suresi bize bildiriyor:

    “Meleklere: “Âdem’e secde edin” dediğimizde hemen secde ettiler; ama İblis öyle yapmadı; KENDİNİ BÜYÜK GÖREREK DİRENDİ ve KAFİRLERDEN oldu.”
    Bakara Suresi 34. ayet.

    Yani İblis’e sorsanız kafir olduğunu kabul etmez. Ancak kibrinin onu kafir yaptığını Allah bize bildiriyor.

    Oysa gerçekte;

    “Yine gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için mutlaka alınacak dersler vardır.”
    Rum Suresi 22. ayet

    Kendi ırkınızı yüceltmeniz otomatikman diğerlerini alçaltmanız anlamına gelir. Oysa yukarıdaki ayete göre her ırk Allah’ın bir ayetidir. Hiçbirini alçaltmaya, karalamaya kalkışmayı bırakın, bunu düşünemeyiz bile. Bir mümin için hepsi eşittir.

    “Ey insanlık! Sizi bir erkekle bir dişiden yaratan biziz; derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki tanışabilesiniz. Elbette Allah katında en üstününüz O’na karşı sorumluluk bilinci (takva) en güçlü olanınızdır. Şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.”
    Hucurat Suresi 13. ayet.

    Şimdi bu ayetler varken biz nasıl kalkıp da birilerine “andımız” diye isimlendirdiğimiz bir metni zorla okutabiliriz? Nasıl belli bir milliyete mensubiyetimizi övünç kaynağı yapabiliriz? Elbette yapan yapar; ancak açıkça görülüyor ki hem bunu övünç kaynağı yapıp hem de mümin olmak mümkün değildir.

    Bu tiplerin başka özelliklerini de Rabbimiz bize bildiriyor. Mesela bir tanesi de bu övünmeyi yapan veya dayatanlar, yaptıklarının faturasını da iftira etmek suretiyle Allah’a çıkarmaktadırlar:

    “(İblis) dedi ki “MADEM BENİ AZDIRDIN, ben de senin doğru yolunun üstüne onlar için oturacağıma yemin ederim.”
    Araf Suresi 16. ayet.

    Bu ayette, yapılanın azgınlık olduğunun, yapan tarafından itirafı da gayet açık görülüyor.

    Bütün bunları da bir yana bıraktığımızı düşünelim. Bir Müslüman için tartışmasız gerçek olan tek şey Allah’ın sözüdür. Birilerinin sloganı, kanunu, düşüncesi, akımı, doktrini falan değil. Allah’ın kitabına aykırı olanı babam da söylese atam da söylese elimin tersi ile iterim. Müslüman demek bu demektir.

    “Rabbinin kitabından sana vahyedilene uy. Onun sözlerinin yerine geçecek bir şey yoktur. Ondan başka sığınacak bir yer bulamazsın.”
    Kehf Suresi 27. ayet

    “De ki: “Doğrular Rabbinizdendir. Doğruların peşinde olan inansın, görmezlik eden de onları örtsün. Yanlış yapanlar için perdesi kendilerini kuşatmış bir ateş hazırladık. Yardım isterlerse onlara, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su verilir. Ne kötü içecektir o; ne kötü yerdir orası!”
    Kehf Suresi 29. ayet.

    “Gerçek Rabbinden gelendir. Sakın şüpheye kapılanlardan olma.”
    Al-i İmran Suresi 60. ayet.

    Aslında üzerinde konuşmanın, tartışmanın bile abes olduğu bir konuda bu kadar çok tepki verilmesi, bu antla amaçlananın beyin yıkama olduğunu kanıtlamaktadır. Çünkü gerçekte ne söylediğinin bilincinde olmayan küçük zihinler bu garip övünç ile yıkanarak tartışmaktan, sorgulamaktan, eleştirmekten mahrum bırakılmaktadırlar. Buna en güzel örnek de bizzat bu yazının yazarıdır. Kafamdaki tartışılmaz saydığım tabuları yıkmanın bu kadar zor olmasında bu ant ve benzeri şeylerin de önemli bir etkisi olduğu kesindir.

    Lafı hemen o dönem büyüklerine, kurucu kadroya falan getirmek isteyene de cevabım Allah’ın ayetlerindendir:

    “Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandığı onlara, sizin kazandığınız size. Onların yaptıklarından siz sorumlu tutulacak değilsiniz.”
    Bakara Suresi 134. ayet.

    Bir müminin kendinden önce hayatlarını yaşayıp sınavlarını tamamlamış, ölüp gitmiş olanlarla ilgili olması gereken tavrı bile, yüceler yücesi (ulu) diye anılmaya layık tek varlık olan Allah Subhanuhu ve Teala, kitabında bize bildirmiştir:

    “Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabb’imiz bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi affet. O kardeşlerimize karşı kalplerimizde bir kin bırakma! Rabb’imiz, sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.”
    Haşr Suresi 10. ayet

    Esasında andın içeriğinden çok dayatılması konusu önemlidir. Çünkü isteyen kendi ile ilgili dilediğini düşünebilir. Başkalarından üstün olduğunu düşünme özgürlüğü de vardır çünkü kafir olmak da Allah’ın her insana tanıdığı bir özgürlüktür. Bunu kimse alamaz. Ancak bunu başkalarına dayatması kabul edilecek şey değildir. Andımız denen şeyin kaldırılmasına karşı olanlar bir araya gelip, isteyerek ve anlamını da anlayarak antlarını okuyabilir ve birbirlerini alkışlayabilirler. Buna kim karışır? Ama bir başkasını okumaya zorlayamazlar.

    Bir de varlığın bir kimliğin varlığına armağan edilmesi var ki, asla kabul edilemeyecek bir başka meseledir. Bir kişiye varlığını bahşeden Allah’tır. Allah bu varlığı birilerine armağan etme hakkını bize vermemiştir. Savaş için bile belli şartların oluşması gerekir ki o şartlar da Mumtahine Suresi 8-9. ayetlerle bildirilmiştir. Bunun dışında bir müminin varlığını herhangi bir şeye armağan etmesi söz konusu edilemez. Müslümanlığını bir iddia olmaktan öteye taşımak isteyenler için Allah’ın kitabında bir and zaten mevcuttur. Benim andım da işte budur:

    De ki: “Benim duam, ibadetim, hayatım ve ölümüm, varlıkların Rabbi olan Allah içindir.”
    En’am Suresi 162. ayet.

    Ancak Allah’ın bu ayetini bile birilerine zorla kabul ettirmeye çalışmak yahut her sabah okutmak yine Allah’ın ayetiyle yasaklanmıştır:

    “Dinde zorlamanın hiçbir çeşidi olmaz. Doğru ile eğri birbirinden iyice ayrılmıştır. Kim azgınları tanımaz, Allah‘a inanırsa, kopması imkânsız en sağlam kulpa yapışmış olur. Allah işitir, bilir.”
    Bakara Suresi 256. ayet.

    Bir de “Sen bunun altında yatan sebebi biliyor musun? Andı kaldıranların niyetleri seninki gibi mi sanıyorsun? Onlar bu ayetler yüzünden mi bunu yapıyorlar?” şeklinde mızmızlananlar var. Bu kafayı benim anlamam gerçekten imkansız. Bu ne pespaye bir bakıştır. “Andımız” denen şeyle ancak bunların yetişmiş olmasına aslında hiç de şaşmıyorum. Doğru olanı düşmanım bile yapsa onu desteklerim. Doğruların evrensel ve sarsılmaz bir gücü vardır. Kimsenin çığırtısı doğrunun sesini bastıramaz. İnsanlar ne zamandan beri niyetleri, kalpleri okuyabiliyorlar. Hem okusalar ne olur? Bu doğru olanın yapılmasını engellememiz gerektiğini mi gösterir? Başkasının kalbinde taşıdığı niyet bizi hiç enterese etmez. Herkesin yaptığına bakılır. Hırsızı niyeti iyi diye cezalandırmamak da aynı şey olmaz mı?

    “Kim de inkara saparsa artık onun inkarına üzülmen gerekmez. Sonunda Bize dönecekler ve Biz yaptıklarını bir bir kendilerine haber vereceğiz: ÇÜNKÜ ALLAH GÖĞÜSLERDEKİ SIRLARI BİLENDİR.”
    Lokman Suresi 23. ayet.

    Kısacası neresinden tutsanız elinizde kalan bir konuda bu kadar tantana edilmesi de biraz and dediklerimizin eseridir. Yazımı hatırımdan çıkarmamaya çalıştığım bir ayeti üzerinde birlikte düşünmek niyetiyle paylaşarak bitiriyorum.

     “De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, mensup olduğunuz topluluk, elde ettiğiniz mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret ve beğendiğiniz konaklar, eğer size Allah’tan, elçisinden ve onun yolunda zorluklara göğüs germekten daha sevimli geliyorsa bekleyin, nasıl olsa Allah’ın emri gelecektir. Allah yoldan çıkan bir topluluğu yola getirmez.””
    Tevbe Suresi 24. ayet.


    Allah’a emanet olunuz.

    Erdem Uygan

  • Sayıklamaktan Okumaya

    Sayıklamaktan Okumaya

    Yeni bir moda dergisi olan ENDA Dergisi için yazılar yazmam istendi. Tabi ki moda konusunda değil 🙂 Allah’ın ayetlerini Allah’ın kullarına ulaştırmada yeni bir yol çıkardı ikramda sınır tanımayan Rabbimiz karşıma. Elbette tereddüt etmeden kabul ettim. Bu ay ilk yazım yayınlandı. Emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Kur’an’ı öğrenme ve hayata geçirmede Rabbimiz hepimize yardım etsin.

    Yüreğimden geçen faydayı sağlaması duası ile..

  • Kur’an’dan Muaf Müslümanlıkla Bu Kadar Olur

    Kafirlerin öldürülmesini meşru gören zihniyete Kur’an’dan reddiye:

    http://www.diniyazilar.com/2013/09/kur%E2%80%99an%E2%80%99dan-muaf-muslumanlikla-bu-kadar-olur/

    Bir kişi Allah’a ve elçisine açıkça küfrediyor diye öldürülmesi gerektiğini söyleyen çürümüş kafanın durumu, yanındaki arkadaşı sınav sorusunu yanlış cevaplandırıyor diye kağıdını alıp yırtan ahmak öğrencinin durumu gibidir. Hayat, ilk anından son anına kadar bir imtihan faaliyetidir. Eğer henüz imtihan kağıdı “imtihanı yapan tarafından” alınmadıysa, herkesin yanlışını silip düzeltme şansı var demektir.

    Devamı:

    http://www.diniyazilar.com/2013/09/kur%E2%80%99an%E2%80%99dan-muaf-muslumanlikla-bu-kadar-olur/